Immune system

74 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda metabolik durumun immün sistem üzerine etkileri

bu çalışma akciğer kanserli hastaların metabolik durumlarının immün sistem üzerine etkisini görmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde akciğer kanseri tanısı ile başvuran 57 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Hasta Tanılama Formu, Antropometrik Ölçümler, Nutritional Screening-2002 (NRS-2002) Tarama Aracı kullanılarak ve hasta dosyasından biyokimyasal belirteçlere, flow sitometrilerine bakılarak elde edilmiştir.. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ANOVA, ki-kare, kullanılmıştır. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 61,3±7,95 yıl olup, %75,4'ü erkekti. Hastaların %71,9'unda istemsiz kilo kaybı vardı. Son üç aydaki kilo kaybı ortalaması 3,47±5,03 kg, son altı aydaki kilo kaybı ortalaması 3,63±5,79 kg , %12,3'ün iştahı kötüydü. Hastaların % 8,8'inin BKİ ≤ 20 kg/m²'in altındaydı. NRS 2002 skor ortalamaları 2,35±1,12 idi ve %45,6'sında malnütrisyon riski mevcuttu. Erkek cinsiyette olma, sukamöz tip akciğer kanseri tanısı olma, sosyal güvencenin bulunmaması ve her gün et balık tüketme durumunun IgG düzeyini etkilediği ve daha yüksek olduğu görülmüştür (p˂0,05). Ayrıca sosyal güvencesi olmayan hastaların son altı aydaki kilo kaybının daha fazla olduğu, BKİ'nin ve kol çevresinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p˂0,05). İştahı kötü olan hastaların NRS 2002 skorunun anlamlı derecede yüksek olduğu (p˂0,05); her gün sebze/meyve tüketenlerin albümin düzeyini ve lenfosit alt tiplerinden T helper ( cd3/cd4), T sitotoksik (cd3/cd8), doğal öldürücü lenfositleri (cd3-/cd56) etkilediği (p˂0,05); her gün et/balık tüketenlerin son üç aydaki kilo kaybını anlamlı fark yarattığı ve kilo kaybının daha az olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Kemoterapi sayısının sağ el ikinci ölçüm ile sol elin birinci ve ikinci ölçümlerini etkilediği görülmüştür (p˂0,05). Anahtar Kelimeler: Kanser, akciğer kanseri, immün sistem, malnütrisyon.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+3
Derya Mercan İbiş
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tümör immünitesinde WWOX proteininin rolü

WWOX protein ifadesi çoğu insan kanserlerinde sıklıkla kaybolur veya azalır. WWOX protein ifadesi kaybı üçlü negatif meme kanserlerinde sık görülmektedir. İmmün sistem meme kanseri gelişiminde, ilerlemesinde ve kontrolünde aktif rol oynamaktadır. Programlanmış hücre ölüm ligandı 1 (PD-L1), immün sistemden kaçışa katılan önemli immün kontrol noktası molekülüdür. PD-L1 çeşitli immün hücrelerde ve meme kanseri de dâhil olmak üzere birçok farklı tümör tiplerinde ifade edilir. STAT3, PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. PD-L1'in, JAK aracılı STAT3 fosforilasyonu ve aktivasyonu nedeniyle meme kanseri hücre hatlarında ifadesi yüksektir. Kanser hücrelerinde STAT3 sinyal yolağı, IFN-γ'nın atipik bir sinyal ileticisi olarak aktive edilir. WWOX proteini IL-6 / JAK2 / STAT3 sinyal iletim yolağı üzerinden kanser hücrelerinin büyümesini ve metastazını STAT3'e bağlı olarak baskılamaktadır. WWOX'un aşırı ifadesi bazal meme kanseri hücrelerinde STAT3 aktivitesini inhibe eder. Tüm bu bulgular, WWOX'un PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde olası bir rol oynayacağını ve böylece meme kanserinin ilerlemesinde ve metastazında potansiyel bir baskılayıcı olarak görev yapacağını göstermektedir. Bu tezin amacı WWOX'un MDA-MB-231 insan üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde bazal düzeyde ve/veya IFN-γ ile uyarılmış PD-L1 ifadesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX'u aşırı ifade etmek için geçici transfeksiyonlar gerçekleştirildi. Wwox proteininin aşırı ifadesi western blot ile değerlendirildi. PD-L1 ifadesi flow sitometri sistemi ile analiz edildi. IFN-γ uygulanmamış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Bu bulgulara ek olarak, IFN-γ uygulanmış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, WWOX ifade etmeyen MDA-MB-231 hücreleri ile karşılaştırıldığında MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX ifadesinin arttırılması IFN-γ varlığında veya yokluğunda PD-L1 ifadesini anlamlı olarak azaltmaktadır.

ApoptozisHücre ölümüNeoplazmlar+3
Elif Serdal
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Cxcl kemokin öncül dizelerinden türevlenen küçük peptit moleküllerinin immün düzenleyici etkisinin değerlendirilmesi

Peptit yapılı küçük moleküller pek çok fizyolojik sürecin düzenlenmesinde ve hücrelerarası iletişimin sağlanmasında rol alır. Bu çalışmada, bilinen 17 adet insan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri rasyonel ve özgün bir algoritma ile irdelemiş, bu dizilerden türevlenen küçük peptit molekülleri belirlenmiş ve in vitro kullanıma uygun olacak ve sentezlenmesi mümkün peptitler (15 molekül) seçilmiştir. İlgili küçük peptit moleküllerinin periferik kan immün hücrelerinin çeşitli uyaranlar altında aktivasyonunu, çoğalmasını ve sitokin sentezini nasıl etkilediği araştırıldı. İmmün düzenleyici etki gösterme olasılığı olan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri saptandı. En yüksek etkiye sahip olduğu belirlenen üç molekül (Pep8, Pep14 ve Pep17-2) floresan ile işaretli olarak sentezletildi ve hangi immün hücre tipleri ile daha çok etkileştikleri hakkında bilgiler edinildi. Çalışmamız sonucunda elde edilen pek çok peptit türevinin immün yanıtları farklı açılardan ve farklı hassasiyette etkileyebileceği sonucuna varıldı. Bu küçük peptit moleküllerinin en çok miyeloid hücreler ile etkileşim gösterdiği belirlendi. Bu etkileşim kapasitelerinden dolayı akut miyeloid lösemi (AML) hücrelerini hedeflemede kullanılabilecek adaylar olduğu düşünüldü. AML hücre hatlarının özellikle monositik alt-tipi olan THP-1 hücre hattı ile Pep14 arasında en yüksek etkileşim görüldü. Genel olarak peptitler olgunlaşma düzeyi daha ileride bulunan CD11byüksek hücreler ile daha çok etkileşim gösterdi. İlgili peptitlerin endositoz mekanizmaları da değerlendilmiş olup, reseptör aracılı girişin yanı sıra diğer endositoz mekanizmalarını da kullanabildikleri belirlendi.

KemokinlerLösemiLösemi-miyeloid-akut+4
Diğdem Yöyen Ermiş
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel psöriazis modelinde bergenin ve mezenkimal kök hücrelerin kombine terapötik etkinliklerinin araştırılması

Psöriazis, keratinosit ve immün hücre etkileşimleri sonucu epidermal hiperplazi ve inflamasyona neden olan kronik inflamatuvar bir otoimmün hastalıktır. Mevcut tedaviler semptomları hafifletse de uzun süreli kullanımda ciddi yan etkilere yol açabilmektedir. NLRP3 inflamazom aktivasyonu ve Nrf2/KEAP1/SIRT1 sinyal bozukluklarının psöriazis şiddetini artırması, yeni anti-inflamatuvar ve immunsüpresör tedavilere olan ihtiyacı doğurmuştur. Sunulan çalışmada, anti-inflamatuvar etkili bergenin (BER) ve immünosüpresif özellikteki mezenkimal kök hücrelerin (MZKH) kombinasyonuyla translasyonel bir tedavi stratejisi hedeflenmiştir. Çalışmada imiquimod (IMQ) ile indüklenen psöriazis fare modelinde, BER ve MZKH'lerin kombine uygulamasının, NLRP3 inflamazomu ile Nrf2/Keap1/SIRT1 ekseni üzerindeki terapötik potansiyelinin aydınlatılması amaçlandı. 48 adet BALB/c fare: Kontrol, Serum Fizyolojik+Vazelin (SF+VAZ), BER, MZKH, IMQ, IMQ+BER, IMQ+MZKH ve Kombine olmak üzere sekiz gruba ayrıldı. Farelerin sırt ve kulak derilerine yedi gün boyunca IMQ uygulamasıyla psöriazis modeli oluşturulduktan sonra psöriazis şiddeti ve yaygınlığı PAŞİ skoruyla, deri ve dalak dokularındaki değişiklikler histopatolojik analizlerle, epidermis/dermisteki hacim yoğunlukları ise stereolojik yöntemlerle belirlendi. İmmünohistokimya ile Ki-67, NLRP3 inflamazom bileşenleri, Nrf2, Keap1 ve SIRT1'in immünoreaktif yoğunlukları ImageJ ile değerlendirildi. Serum örneklerinde TNF-a, IL-1β, IL-17A, IL-6, IL-22 ve IL-23 seviyeleri ELISA ile ölçüldü. Veriler, IMQ grubuna kıyasla BER, MZKH ve kombine tedavilerin; i) PAŞİ skoru ve epidermal kalınlığı azalttığını, ii) hiper/parakeratozis ve Munro mikroapse oluşumlarını hafiflettiğini, iii) dermal immün hücre infiltrasyonunu ve vaskülarizasyonu azalttığını, iv) epidermal/dermal hacim yoğunluğunu düşürdüğünü ve v) dalaktaki splenomegali, ektstrameduller hematopezi ve beyaz pulpa artışını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. BER, MZKH ve kombine uygulamaların Ki-67, NLRP3, ASC, Kaspaz-1, IL-1β ve Nrf2, Keap1'in immünreaktivite yoğunluğu ile psöriazis ile ilişkili sitokin seviyeleri anlamlı derecede azalttığı ve SIRT1 ifade seviyelerini IMQ grubuna kıyasla önemli ölçüde arttırdığı tespit edildi. Sonuçlarımız, BER, MZKH ve kombine tedavilerin; NLRP3 inflamazom aktivasyonunu baskıladığını, KEAP1/NRF2 sinyal yolunu modüle ettiğini ve SIRT1 aktivasyonunu artırarak psöriazis patogenezini hafiflettiğini göstermektedir. Bulgular, BER'in anti-psöriatik etkilerinin, MZKH'lerin immünmodülatör özellikleriyle birleşerek psöriazis tedavisinde potansiyel bir terapötik ajan olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Bergenin, Mezenkimal Kök Hücre, NLRP3 inflamazomu, Nrf2/Keap1/SIRT1 aksı,Psöriazis

Deri hastalıklarıKök hücrelerPsoriyazis+5
Seda Keskin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

DOCK8 eksikliği olan hastalarda T hücre reseptör repertuvarının yeni nesil dizileme ile belirlenmesi

Primer immün yetmezliklerde immün repertuvarın tanımlanması ve adaptif immün yanıtların karakterizasyonu hastalıklara yaklaşım ve hastalıkların değerlendirilmesi açısından önemlidir. İmmün repertuvarın oluşumda en önemli faktörlerden biri V(D)J rekombinasyonudur. T hücre reseptörünü oluşturan V (variable), D (diversity) ve J (joining) genlerinin rekombinasyonu sonucu oluşan çeşitlilik, farklı antijenlere bağlanmadaki en önemli bölge olan CDR3 (complementarity determining region 3) bölgesi, yeni nesil dizileme teknolojileri ve biyoinformatik programları kullanılarak araştırılabilmektedir. Bu çalışmada, DOCK8 eksikliği tanısı almış hastalarda T hücre reseptör repertuvarı araştırılmıştır. Öncelikle hastalardan lenfosit izolasyonu gerçekleştirildi. Lenfositlerden, manyetik negatif seperasyon yöntemi ile, CD4+ ve CD8+ T hücreler izole edildi. Elde edilen CD4+ ve CD8+ T hücrelerden total RNA izolasyonu yapıldı, konsantrasyon ölçümü ile total RNA miktarları kaydedildi. SMARTer teknolojisi ile TRB zincir amplifikasyonu gerçekleştirildi. Elde edilen diziler Illumina Miseq kullanılarak dizilendi. Çıkan sonuçların biyoinformatik ve istatistik analizleri Cogent, Immunarch ve IMGT programları aracılığı ile yapıldı. Hastaların ve kontrollerin CD4+ T hücre repertuvar çeşitliliği ve eşsiz klonotip sayıları arasında anlamlı farklılık elde edilmedi. Hastaların CD4+ T hücre V-J gen kullanımlarının kontrollerden farklı profilde olduğu görüldü. Hastaların CD8+ T hücre repertuvar çeşitliliği ve eşsiz klonotip sayılarında kontrole oranla belirgin düşüklük saptandı. Hastaların CD8+ T hücrelerinde farklı V-J genlerinin kullanım frekanslarının kontrole oranla belirgin olarak düşük olduğu gözlemlendi. CD8+ T hücrelerin CDR3 uzunluklarının dağılımının CD4+ T hücrelere oranla düşük olduğu sonucu elde edildi. Elde edilen sonuçlarda DOCK8 eksikliği olan hastaların CD8+ T hücre repertuvarlarının belirgin şekilde etkilenmesi, DOCK8 mutasyonlarının CD4+ ve CD8+ hücre repertuvarının oluşumunda etkisi olabileceğine ve DOCK8 proteininin hücre farklılaşmasında rolü olabileceğine dair ipuçları vermektedir. Bu çalışma, DOCK8 eksikliğinde görülen hücre içi patojenlere ve kutanöz enfeksiyonlara yatkınlığın, CD8+ T hücre repertuvarının etkilenmesi sebebiyle oluşabileceğine dair fikir vermektedir.

Dizi analiziRekombinasyon-genetikReseptörler+3
Ceren Bozkurt
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

To examine the role of hypoxia on anti-tumour immunity

Inhibition of tumor angiogenesis has been extensively utilized in the treatment of metastatic colorectal cancer and renal cell carcinoma. Complete disruption of tumor angiogenesis results in hypoxia which promotes tumor metastasis and treatment resistance. Although angiogenesis inhibitors are successful to some extent, majority of patients experience the recurrence and acquired resistance. Spatial and temporal changes in tumor microenvironment sculpt the anti-tumor immune response. However, little is known how tumor oxygenation and vessel normalization in vivo influence immune infiltration in YUMMER melanoma tumors. We hypothesized that tumor vessel structure implicates in immune cell composition in melanoma. Therefore, we utilized a previously well-defined mouse model which targets one copy of Phd2 gene. Haplodeficiency of Phd2 normalizes the endothelial alignment and improves pericyte coverage of blood vessels, thereby increasing tumor perfusion and oxygenation. We demonstrated that mitigation of "true" hypoxia through blood vessel normalization improves anti-tumor immunity, thereby delaying tumor growth. In addition, our study highlighted that disruption of hypoxia using Phd2 haplodeficient mouse model re-shaped tumor microenvironment through improved CD4+ and CD8+ T cell infiltration, recruitment of pro-inflammatory macrophages, and diminished infiltration of PD-L1hi anti-inflammatory macrophages. Subsequently, tumor growth is delayed in a T cell dependent manner. In conclusion, Phd2 haplodeficiency restores tumor oxygenation and enhances anti-tumor immune cell infiltration in melanoma tumors.

AngiogenesisAntineoplastic agentsHypoxia+6
Rüveyda Ayasun
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Aşı adayı toxoplasma gondii GRA8 proteininin oluşturduğu immun yanıt ve korunmanın araştırılması

Toxoplasma gondii insan dâhil tüm sıcakkanlı hayvanları enfekte edebilen, insan ve hayvanlarda ciddi klinik tablolara yol açan zoonotik bir protozoondur. Dünya nüfusunun ortalama %30'u T. gondii ile enfektedir. Toksoplazmozis çiftlik hayvanlarında da büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Bu yüzden T. gondii'ye karşı aşı geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla daha önceki çalışmamızda kuvvetli immun yanıt uyaran GRA8 geni öncelikle biyoinformatik olarak incelenmiş, proteinin hücre içi ve transmembran kısımları atılıp, sinyal peptidi eklenmiştir. Protein pcDNA.3.3 vektörü içine klonlanarak sadece GRA8 plazmid içeren ve CpG+Escort ile takviye edilmiş GRA8 plazmid DNA aşıları geliştirilmiştir. Daha sonra Swiss Webster fareler üç hafta ara ile iki kez SC olarak aşılanmış ve uyarılan sıvısal immun yanıt Western Blot ve ELISA ile hücresel immun ise flow sitometri ve MTT testleri ile belirlenmiştir. DNA aşılarının koruyuculuğu, 7-8 tane T. gondii PRU suşuna ait doku kistlerinin oral yoldan uygulanması ile tespit edilmiştir. Dokularda oluşan kistler faz kontrast mikroskobu ile sayılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, aşılama sonrası sadece GRA8 plazmid ve Cpg+Escort+GRA8 plazmid içeren aşı grupları kontrollere göre kuvvetli IgG yanıtı uyarmıştır (P<0,001). IgG1 ve IgG2a yanıtı incelendiğinde Th1-Th2 kutuplaşmasının dengeli olduğu tespit edilmiştir. Aşı gruplarında, IFN-γ salgılayan CD4 T lenfositleri ile CD8 T lenfosit oranlarının kontrollere göre sırasıyla 1,31-1,75 ve 1,17-1,70 kat arasında arttığı saptanmıştır. Stimülasyon indeksleri aşı gruplarında kontrol gruplarına göre %7-%34 arasında yüksek olduğu tespit edilmiştir. GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde doku kisti sayısı 440,74±343,35 olup PBS ve Cpg+Escort+Boş plazmid uygulanan farelere göre belirgin olarak azalmıştır (P<0,0001, ****). Cpg+Escort+GRA8 plazmid aşısı uygulanan farelerde ise doku kisti sayısı ise 804,76±715,87 olup PBS (P=0,0086, **) ve Cpg+Escort+Boş plazmid (P=0,0007, ***) uygulanan farelere göre belirgin şekilde düşmüştür. GRA8 plazmid aşı grubunda oluşan doku kisti sayısı Cpg+Escort+GRA8 plazmid grubuna göre belirgin bir şekilde azalmıştır (P<0,05, *). Sonuç olarak bu çalışmada protein mikroarray taraması ile seçilen aşı adayı GRA8 antijeninden geliştirilen DNA aşılarının kuvvetli sıvısal ve hücresel immun yanıtı uyarabildiği ve toksoplazmozise karşı kısmi korunma sağladığı tespit edilmiştir. Ayrıca ileride yapılacak çalışmalarda GRA8 antijeni ve diğer T. gondii antijenlerinin kullanıldığı multi-antijenik DNA aşılarının geliştirilmesiyle toksoplazmozise karşı tam bir korunmanın olasılığı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Toxoplasma gondii; GRA8 proteini; DNA aşısı; Nano-adjuvant; CpG

AşılamaAşılarDNA+7
Muhammet Karakavuk
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içmenin serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Sigara dumanında bulunan çok sayıda toksik madde, sigara içenlerde ve sigara dumanına maruz kalanların vücudunda birçok sistemin çalışmasını etkiler ve patolojilerin meydana gelmesine neden olur. Bu çalışmanın amacı sigaranın serum immünglobülin seviyeleri üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Vaka-kontrol çalışması olarak tasarlanan bu araştırma 01.11.2020- 31.01.2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Sigara Bırakma Polikliniği'ne sigara bırakmak için başvuran ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler vaka grubunu oluşturdu. Aile Hekimliği Polikliniği'ne periyodik sağlık muayenesi için başvuran, sigara içmeyen ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan bireyler de kontrol grubu olarak alındı. Sigara içen bireylerin Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT)'ne göre bağımlılık düzeyleri kaydedildi. Her iki grubun İmmünglobülin G, immünglobülin A, İmmünglobülin M, İmmünglobülin E düzeyleri ölçüldü. .Veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) versiyon 22.0 istatistik paket programında değerlendirildi. Bulgular: toplam 300 kişiyle tamamlanan çalışmada katılımcıların yaş ortalaması 34,28±11,10 (18-65) yıl ve %30,3'ü (n=91) kadın, %41,5'i (n=83) erkekti.. Katılımcıların %19,7'sinin (n=59) kronik hastalığı vardı.. vaka grubunda 27 kadın (%17,6), 126 erkek (%82,4) vardı ve sigara içme oranı erkeklerde anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). IgM düzeyi tüm katılımcılar içinde kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001). IgG düzeyi hiç sigara içmemişlerde daha yüksek bulundu (p=0,002). IgM, IgA, IgE düzeylerinde hiç sigara içmemişlerle sigara içenler arasında anlamlı fark yoktu (p=0,080). Sonuç: Sigara içen bireylerde IgG düzeyinin hiç içmeyenlere göre daha düşük olduğu görüldü. IgA, IgM, IgE düzeylerinde sigara içenlerle hiç içmeyen bireyler arasında anlamlı fark saptanmadı. Yapılan çalışmayla sigaranın IgG seviyesini negatif etkilediği sonucuna varılabilir, ancak bu konuyla ilgili ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Sigara, İmmünglobülin, İmmün sistem, IgG, IgA, IgM, IgE

Sigara içmeİmmün sistemİmmünoglobülin A+4
Ülkü Hüma Akbulut
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of the immunotoxic effects of ochratoxin A on natural killer cell activity

Ochratoxin A (OTA) is a mycotoxin produced as a secondary metabolite by Aspergillus and Penicillium fungi species and detected in various food and animal feeds. It exhibits complex toxicity, involving alterations in different signaling pathways, including PI3K/Akt, MAPK/ERK, and NF-κB signaling pathways. It is thought that OTA exerts its immunotoxicity through reducing viability and proliferation, stimulation of inflammation, and interference with immune cell activity. Its detrimental effects on cell survival, cytotoxic activity, and cytokine release were reported in primary natural killer (NK) cells of mice and rats, whereas the molecular mechanisms underlying this toxicity remained elusive. This study aims to provide insight into mycotoxin-induced immune system impairments by unfolding the molecular mechanisms underlying OTA-induced innate immunotoxicity in NK cell activation. The findings demonstrate that OTA exposure leads to alterations in NK cell metabolism via PI3K/Akt, MAPK/ERK, and NF-κB pathways, alongside elevated degranulation levels and granzyme B expression. In addition, NK cell phenotyping revealed the upregulation of an activating receptor NKp46 levels, whose elevated expression was associated with the tumor microenvironment. Considering the potential of OTA as a human carcinogen and the elevated tumorigenesis risks associated with aberrant NK activity, this study provides valuable insights into the OTA-mediated toxicity of NK cell activation at molecular levels.

Molecular biologyOchratoxinsToxicology+2
Kardelen Uzunkaya
Boğaziçi University · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme tümörlerinde adaptif immün sistemde meydana gelen moleküler değişikliklerin miRNA düzeyinde araştırılması

Dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser tipi olan meme kanseri, kompleks ve heterojen bir hastalıktır. Üçlü negatif meme kanseri alt tipi, meme kanserlerinin yaklaşık %15'ini oluşturur ve kemoterapi, PARP inhibitörleri ve immün kontrol noktası inhibitörleri gibi sistemik tedavi seçenekleri olmasına karşın hala en agresif ve en kötü prognoz gösteren meme kanseri alt tipidir. Son yıllarda meme kanseri ve immün sistem ilişkisi ile ilgili yapılan çalışmalar ışığında meme kanserinin immünolojik olarak sessiz bir kanser tipi olmadığı, alt tipler bazında immünolojik olarak tanımlanabileceği belirtilmiştir. Üçlü negatif meme kanseri alt tipinde ise tümöre karşı immün cevabın ortaya çıktığı ancak çeşitli mekanizmalar ile baskılandığı vurgulanmaktadır. İmmün sistem hücrelerinin regülasyonunda, 19-24 nükleotit uzunluğunda çoklu hedef genlerin düzenlenmesi yoluyla çeşitli hücresel yolaklarda düzenleyici rol oynayan kodlanmayan kısa RNA molekülleri (mikroRNA ya da miRNA) etkin rol almaktadır. Meme kanserinin de içinde bulunduğu solid tümörler ve immün sistem ilişkisi ile ilgili çalışmalar olmakla birlikte, meme kanseri immünolojisinde immün hücreler açısından miRNA çalışmaları oldukça kısıtlıdır. Bu doktora tez çalışmasında, fare modelinde üçlü negatif meme kanserinin oluşum ve gelişim süreçlerinde immün sistemde meydana gelen değişimleri incelemek amacıyla, immün sistem hücrelerinden tümör hücreleri ile savaşta en etkin hücre grubu olan CD8+ T lenfositlerin miRNA profilleri mikrodizin yöntemi ile belirlenmiştir. TNBC oluşum, remisyon ve tekrar ortaya çıkış sürecini temsil eden ve de kontrol örneklerini içeren dört farklı grupta belirlenen miRNA ifade profilleri ile mmu-miR-93-3p, mmu-miR-3470b ve mmu-miR-30b-3p'nin gruplar arasında ortak bir şekilde istatistiksel olarak anlamlı ifade değişimi gösterdiği bulunmuştur. Belirtilen ortak 3 miRNA'nın eş zamanlı PZR ile doğrulamaları yapılarak özellikle tümör oluşumu ve gelişiminde ifadelerinin arttığı, kontrol ve remisyon gösteren grupta ise ifadelerinin düşük olduğu tespit edilmiştir. miRNA hedef genleri ve zenginleştikleri yolaklar incelenerek özellikle BCL-2 ve BCL-XL anti-apoptotik genleri üzerinden CD8+ T lenfositlerin apoptoz sürecini regüle ettiği bulunmuştur. Eş zamanlı PZR ve Annexin-V deneyi sonucunda miRNA hedef genleri BCL-2 ve BCL-XL'nin tümör oluşumunda CD8+ T hücrelerde ifadelerinin azaldığı ve erken evre tümör oluşum grubunda CD8+ T hücrelerin apoptoz ile ortadan kaldırıldığı gösterilmiştir. Ek olarak, ortak 3 miRNA'nın ifadelerinin azaldığı tümörün kaybolduğu remisyon grubunda ise hedef genlerin ifadelerinin artarak apoptoz sürecinin baskılandığı doğrulanmıştır. Sonuç olarak, üçlü negatif meme kanseri oluşumunda, mmu-miR-93-3p, mmu-miR-3470b ve mmu-miR-30b-3p, tümör hücrelerinin immün sistem baskısından kaçışında tümör hücrelerine karşı CD8+ T hücre cevabını apoptoz üzerinden regüle ederek immünolojik biyobelirteç olma potansiyeline sahiptir. Anahtar Sözcükler: Üçlü negatif meme kanseri, Adaptif immün sistem, CD8+ T lenfosit, miRNA, mikrodizin

Alerji ve immünolojiBiyoinformatikMeme hastalıkları+6
Müge Öçal Demirtaş
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Pre-metastatik niş gelişmesini etkileyen faktörlerin araştırılması

Kanser kontrolsüz büyüme ve anormal hücrelerin vücuda yayılması ile karakterize bir hastalık grubudur. Dünya genelinde, gerçekleşen her yedi ölümden biri kansere bağlıdır. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) araştırmalarına göre, Kanser, kardiyovasküler hastalıklardan sonra dünyadaki ikinci önde gelen ölüm nedenidir ve 2018'de yaklaşık 18,1 milyon yeni vaka ve 9,6 milyon ölümden sorumludur. Bu ölümlerin çoğu metastaz oluşumuna, yani ikincil tümörlere bağlıdır. Primer tümörün büyümesi ve metastaz gelişme sürecinde anjiyogenez çok önemlidir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve reseptörleri (VEGFR1 ve VEGFR2) tümör anjiyogenezinde kritik rollere sahiptir. Yeni kan damarlarının oluşumu ve metastaz ile ilişkili sitokinleri indükleme yoluyla da tümör büyümesi ve metastaz ile yakından bağlantılı olabileceğine dair kanıtlar vardır. VEGF- A anjiyogenezdeki önemli rolünün yanı sıra tümör mikroçevresinde de immunosüpresif bir etkiye sahiptir. APC hücreleri ve T-hücrelerinin gelişimlerini engeller ve gelişmemiş APC hücrelerini immün sistemi baskılayan hücreleri (MDSC, TAM ve Tregs) ortama çekmeleri için organize eder. Diğer yandan, VEGF reseptörlerinin birçok hücre tipinin üzerinde olduğu içinde onlara bağlanarak TGF-β, NO, IL-17 ve IL-6 gibi metastaz ilişkili olan sitokinlerin salımlarına sebep olduğu gösterilmiştir. İmmün sistem ve metastaz arasında da tersine bir ilişki de söz konusudur. Örneğin tümör hücreleri ve immün baskılayıcı hücreleri tarafından sentezlenen PD-L1'in bağışıklık cevabından kaçıştaki rolünün yanı sıra, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT), metastaz ve tedavi direncinde de rol oynadığını göstermektedir. Tümör hücrelerinin metastaz yaparken op0rgan seçiminde hangi faktörlerin belirleyici olduğu çok net bilinmemektedir. Özelikle anjiyogenez ve metastaz sürecinde aktif rol alan faktörlerin bu hücrelerin metastaz yapacağı doku ve organları belirlemesinde de rol oynadığı düşünülmektedir. Kanser patogenezinde özellikle metastatilk hücrelerin vücutta önceden hazırlanmış olan yuvalara (metatüstatik niş) yerleştiği genel kabul gören bir görüştür. Ancak bu premetastatik nişleri tam olarak belirleyen faktörler bugün için çok iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, esas olarak VEGF yolağının akciğerdeki pre-metastatik niş' lerin oluşumundaki olan etkisini araştırdık. Bunun için, kanser tedavisinde kullanılan anti-VEGF (axitinib) ve anti-PDL1 (anti-hPD-L1-mlgG1) tedavilerinin tümör hücrelerinden salgılanan metastaz ilişkili sitokinler, immün hücreler ve immün baskılayıcı hücreler üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız in-vitro ve in-vivo olarak planlandı. İn-vitro deneylerde, melanom hücre hattı kullanıldı. Metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot yöntemi ile belirlendi. Diğer yandan, in-vivo deneylerinde, akciğer haritalaması sonucunda alınan doku parçalarından metastaz ilişkili sitokin salgısı gen düzeyinde qPCR yöntemi ile ve immün sistem ilişkili hücreler Western blot ve immünhistokimya yöntemi ile belirlendi. Bu çalışma, yapılan yüksek lisans tezimin devamıdır. Bu proje, tezimde kullandığım axitinib ilacına rutin kanser tedavisinde kullanılan anti-hPD-L1-mlgG1 ilacı eklenerek, ayrı ayrı ve kombinasyon şeklinde, metastaz üzerindeki etkilerinin, in-vitro ve in-vivo, incelenmesi nedeniyle özgündür. Bu çalışma sonucunda elde edilecek veriler ile akciğer üzerinde oluşan olası pre metastatik niş incelemesi yapıldı. Ayrıca, anti-anjiyogenik ve immün denetim noktaları inhibitörlerinin kombinasyon şeklinde kullanmanın metastaz üzerindeki etkisini belirlendi ve bu kombinasyonun kullanımı için bir gerekçe sağlandı.

AkciğerNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Samıra Abdı Abgarmı
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of NLRP13's cleavage and its role in macrophage polarization

The NOD-like receptors (NLRs) are mainly known for their roles in inflammatory responses and host defense against microbial pathogens, but they are also associated with metabolic disorders, autophagy regulation, transcription regulation, early embryogenesis, reproduction, and so on. Several NLRs have been demonstrated to assemble inflammasomes which are cytosolic multiprotein complexes that can induce pyroptosis. NLRP13 is a PYRIN containing NLR protein that is found in non-rodents. There is little to no information about NLRP13 in the literature. It is determined that NLRP13 is involved in inflammasome formation and cleaved forms of this protein can be found in the cell, by the former students of our lab. Throughout the Master's project, its cleavage and its possible involvement in macrophage polarization were investigated. We showed that the C-terminal of NLRP13 protein colocalizes with mitochondria after being cleaved by Caspase-8 in an overexpression model utilizing immunofluorescence and visualization by confocal microscopy. It was indicated that NLRP13 does not participate in intracellular endosomal trafficking. Additionally, it was suspected that NLRP13 might be involved in macrophage polarization. For this, THP-1 monocytes were differentiated into M1 and M2 macrophages to be analyzed by RT-qPCR and flow cytometry. No difference was observed for wild-type, plasmid control, and NLRP13 overexpressed THP-1 macrophages. Overall, the localization of cleaved forms of NLRP13 in vitro was determined and it was shown that NLRP13 has no role in macrophage polarization in THP1.

Reverse transcription polimerase chain reactionMacrophagesReceptors+1
Sevgi Çıracı
Boğaziçi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

3-24 ay arası, en az 3 aylık rutin D vitamini kullanmış olan çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu ile D vitamini düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması

3-24 Ay Arası, En Az 3 Aylık Rutin D Vitamini Kullanmış Olan Çocuklarda İdrar Yolu Enfeksiyonu ile D Vitamini Düzeyi Arasındaki İlişkinin Araştırılması Giriş ve Amaç İdrar yolu enfeksiyonu, çocuklarda görülen enfeksiyonlar içinde ikinci sıklıkta yer almaktadır. Tanısı konmamış veya düzgün tedavi edilmemiş İYE, infantlarda özellikle büyüme geriliğine neden olmaktadır. D vitamini ve immün sistemle ilgili literatürde birçok çalışma bulunmaktadır. Vitamin D'nin immün sistem üzerine etkileri iki biyolojik temele dayandırılmaktadır. Lenfosit, makrofaj ve dendritik hücreler gibi immünite ile ilgili hücrelerde vitamin D reseptörlerinin varlığı ve bu hücrelerin lokal olarak aktif vitamin D sentezini sağlayan 1-alfa hidroksilaz enzimini bünyelerinde barındırmalarıdır. Bu çalışmada İYE tanısı alan, 3-24 ay arası çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonu geçirme ile 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2 D3 düzeyi arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca, İYE'ye sebep olan predispozan faktörler, İYE etiyolojisi ve tedavileri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntemler Çalışmamız, kesitsel olarak, 1 Eylül 2021 ile 1 Eylül 2022 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, idrar yolu enfeksiyonu (İYE) tanısı alan (n=57) ve aynı yaş ve cinsiyette sağlıklı (n=57) toplam 114 çocuk ile gerçekleştirildi. Tüm çocukların demografik verileri (yaş – kilo – boy – D vitamini kullanım dozu ve süresi – sünnet – üriner USG bulguları) olgu takip formuna kaydedildi. Ayrıca, tüm çocukların üriner USG'leri aynı deneyimli radyolog tarafından yapıldı. Çalışmadaki veriler, istatistiksel analizler değerlendirildiğinde, p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmamızda İYE ve kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, vücut ağırlığı persantili ve baş çevresi dışındaki demografik veriler arasında farklılık saptanmadı. Ayrıca, İYE ve kontrol gruplarının serum 25-(OH) D (21.9 ng/ml karşı 23.3 ng/ml) ve 1,25-(OH)2 D3 (37.6 pg/dl karşı 39.6 pg/dl) düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). İYE grubu erkek çocuklarında sünnet oranının sağlıklı gruba göre düşük (p<0.05) ve İYE grubunda böbrek anomalilerinin sağlıklı gruba oranla anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0.05). İYE etkeni olarak, en sık görülen mikroorganizma E.Coli olup, tedavide en sık tercih edilen antibiyotiğin Amoksisilin-Klavulonat olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgular 25-OH D düzeylerine göre; (12-19.9 ng/ml) değerinde olanlar yetersiz ve (≥20 ng/ml) olan çocuklar yeterli olarak iki gruba ayrıldı. 25-(OH) D düzeyi yetersiz ve yeterli olan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç ve Tartışma Çalışmamızda idameden D vitamini (400 IU/gün) alan ve İYE saptanan infantlarda serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeylerinin kontrol grubundan farklı olmadığını gördük. Sonuçta, serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri normal olan infantlarda, İYE geçirmede başka sebeplerin enfeksiyonla ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. D vitamininin immün sistem üzerindeki etkilerinin kısmen bilinmesine rağmen, çalışmamızda İYE ve sağlıklı grup arasında 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmaması, D vitamininin İYE'ye karşı koruyucu etkisinde sadece serum D vitamini düzeyinin değil, aynı zamanda immün sistem yoloğında yer alan başka moleküllerin de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, D vitamini epitelyal bağlantılarının sağlanmasında görevli vitamin D reseptörü (VDR) çalışmamızda bakılamamış olup, buradaki farklı mekanizmaların da katkısı olabilir. Literatürde, 25-(OH) D ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran birçok çalışma olsa da, bildiğimiz kadarıyla 1,25-(OH)2D3 ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran çalışma bulunmamaktadır. Erkek çocuklarda sünnet ile prepisyumda bakteri taşıyıcılığının ortadan kaldırılmasının, İYE'ye karşı koruyucu olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir (10,12,17,18). Çalışmamızda da, sünnet olan sağlıklı çocuklarda İYE geçirme sıklığının 12 kat azaldığını gördük. Bu bağlamda, infantlarda İYE'nin önlenmesinde sünnetin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Konjenital üriner sistem anomalileri (CAKUT), çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunun en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır (10,34). Çalışmamıza alınan tüm olgulara, üriner sistem anomalilerinin araştırılması amacıyla üriner sistem USG yapıldı. Çalışmamızda, USG'de sağ böbrekte %36.8 ve sol böbrekte %59.6 oranında kontrol grubundan anlamlı fazla olan USG anomalileri saptandı. Böbrek anomalisi varlığının İYE için ciddi risk faktörü olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamızda, İYE semptomları, antibiyogramda üreyen mikroorganizmalar ve tedavide kullanılan antibiyotikler literatür ile uyumlu saptandı. Çalışmamızda bakterilerin antibiyogram dirençlerine bakıldığında; ampisilin ve TMP-SMX'e karşı yüksek oranda direnç saptandı. Sonuçta idrar kültüründe üreyen bakterilerde antibiyotik direnci ciddi bir sorundur. Özellikle, farklı enfeksiyonlarda ortak kullanılan antibiyotiklere olan direnç ilerleyen yıllarda daha fazla sorun olarak karşımıza çıkacaktır.

EnfeksiyonlarVitamin DVitamin D eksikliği+3
Onur İntizamoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 pozitif hastalarda G-MDSC benzeri alt gruplardaki fenotipik ve fonksiyonel farklılıkların araştırılması

Miyeloid hücreler, doğuştan gelen immün sistemin hücreleri olup, virüslere karşı verilen immün yanıtların başlamasında ve sonlanmasında görev alırlar. Özellikle, enfeksiyon sonrası immün regülasyonun sağlanmasında oldukça kritik rolleri olup, hemoastazın sağlanmasında görev alırlar. Efektif immün yanıtın oluşmasıyla beraber viral replikasyon kontrol edilerek, yüksek doku hasarı ve sitokin fırtınası önlenebilmektedir. Böylelikle, immünopatoloji sınırlandırılmakta ve iyi bir klinik tablo ile sonuçlanmaktadır. İlgili tez kapsamında, miyeloid kökenli baskılayıcı hücre ve alt grupları ile nötrofillerin hastalık prognozunu hangi yönde etkilediği araştırılmıştır. Çalışma Ocak 2021-Kasım 2021 tarihleri arasında COVID-19 ön tanısı almış ve PCR testi ile pozitifliği doğrulanan hem çocuk hem de erişkin bireylerin periferik kan örnekleri ile gerçekleştirilmiştir. Bu hastaların MDSC'leri ve nötrofilleri fenotipik ve fonsiyonel açıdan değerlendirilmiş olup klinik tablo ile ilişkilendirilmiştir. Sağlıklı çocuklarda özellikle erken yaş döneminde (0-13 yaş) hali hazırda G-MDSC ve E-MDSC hücre grubunun yüksek bulunması ve hastalığın akut döneminde G-MDSC hücrelerinin azalarak, E-MDSC hücrelerinin artış göstermesi ve M-MDSC düzeyinde artışın görülmemesi miyeloid hücrelerin inflamasyonu uyarıcı ve durdurucu iki yönlü çalıştığı görülmüştür. Özellikle akut dönem anti-viral yanıtlarda baskılayıcı hücre grubunun var olmasına karşın yüksek düzeylerde bulunmasının kontrollü yanıtta kritik olacağını düşündürmüştür. Erişkin bireylerde literatür ile uyumlu olarak M-MDSC artışının kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve ağır klinik tabloya sahip bireylerde yükseldiği belirlenmiştir. M-MDSC/G-MDSC oranının ≥1 olması ve E-MDSC oranının düşük düzeylerde bulunmasının kötü prognoz için bir belirteç olabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: COVID-19 immün sistem yanıtları, Miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler, immün modülasyon, nötrofiller, T hücre yanıtları

COVID 19FenotipKorona virüs enfeksiyonları+7
Fatma Dombaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki

Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizPentraksin 3+6
İbrahim Orman
İnönü University
2013
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu tanılı çocuklarda immün ve endokrin sistem arasındaki ilişkinin araştırılması

Polikistik over sendromu doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Hastalığın temelinde insülin direnci, kronik düşük seviyeli inflamasyon ve hiperandrojenizm gibi patolojiler olduğu düşünülse de hastalığın patofizyolojisi tam anlamıyla aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada rutin bakılan endokrinolojik belirteçler ile kronik inflamasyonla alakalı belirteçler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve bu değerlerin hastalığın tanı, izlem ve tedavisindeki yerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran 32 PCOS tanılı hasta ile genel çocuk polikliniğine başvuran 39 sağlıklı kız çocuğu katıldı. Her iki grupta antropometrik ölçümler dışında lenfosit subgrupları bakıldı. Hasta grubunun lipit profili, FSH, LH, testosteron, östrojen, glikoz, insülin, HOMA skoru, ACTH, kortizol, AMH, DHEA-S ve tiroid fonksiyon testlerinin sonuçları referans değerler ile karşılaştırıldı. PCOS hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış CD8+ ve CD16/56+ yüzdeleriyle (p=0,037 ve p=0,001), artmış AMH ve HOMA skoru değerleri saptandı. Hasta grubunda CD3+ yüzdesi ile östrojen hormonu arasında pozitif (p=0,023), CD4+ yüzdesi ile LDL, trigliserit ve AMH arasında negatif ilişki (p=0,01, p=0,038 ve p=0,005) saptandı. Buna ek olarak HLA-DR+ yüzdesi ile 17-OH progesteron ve DHEA-S arasında negatif ilişki (p=0,008 ve p=0,023) gözlenmiştir. Sonuç olarak PCOS'un, sadece endokrinolojik temele sahip bir hastalık olmayıp patofizyolojisinde özelikle immün disregülasyon ile birlikte birçok farklı patolojinin rol oynadığı karmaşık bir hastalık olduğu görülmüştür.

Endokrin sistemLenfositlerPeriferik lenfositler+2
Ahmet Uygur Balık
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Raw 264.7 hücre hattında CD80 ve CD86 ekspresyonun CRISPR/Cas9 gen düzenleme sistemi kullanılarak baskılanması

İmmünolojik tolerans, bağışıklık sisteminin bir antijene yanıt vermemesi durumudur. İmmünolojik toleransın başarısızlığı otoimmünite ve otoimmün hastalıklarla sonuçlanır. Son yıllarda otoimmün hastalıkların görülme sıklığı ve prevalansında rahatsız edici bir artış vardır. Bu hastalıklar kronik yapıları, ilgili sağlık hizmetleri maliyetleri ve genç nüfuslardaki prevalansı sebebiyle önemli bir klinik problemdir. Bu çalışmada T hücrelerini uyaran profesyonel antijen sunan hücrelerden makrofajlarda, CD80 ve CD86 genlerinin susturularak, T hücrelerinde anerji oluşturulup tolerans mekanizmasının geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, mouse CRISPR Knockout Pooled Library kullanılarak seçilen CD80 ve CD86 genlerine özgü oligonükleotitler, LentiCRISPRv2 vektörüne klonlandı. Ligasyon yapılan CRISPR vektörlerinin virüsleri üretildi ve Raw 264.7 hücreleri bu virüslerle transdükte edildi. Bu hücreler daha sonra puromisin seleksiyonuna tabi tutuldu ve hayatta kalan hücreler, de novo sentezin baskılanıp baskılanmadığını göstermek için IFN-γ ile uyarıldı. Ardından bu hücreler CD80 ve CD86 monoklonal antikorlarıyla muamele edilerek akan hücre ölçerde okutulup analizleri yapıldı. IFN-γ ile uyarımı takiben yapılan akan hücre ölçer sonuçlarında, kontrol vektörüyle trandükte edilen hücrelerle benzer şekilde gen düzenlemesi yapılan makrofajlarda CD80 ve CD86 ekspresyonlarında artış görülmüş olup, beklenen CD80-CD86 susturulması gerçekleşmemiştir. Otoimmün hastalıklara karşı tolerans mekanizmalarının tetiklenmesine yönelik tedavi denemeleri yapılmakta ve olumlu sonuçlar alınmaktadır. Özellikle CD80 ve CD86 ekspresyonunu baskılanması üzerine yapılmış çalışmalar yeni olup bizim çalışmamız da bu denemelere örnektir. Çalışmamızda CD80-CD86 genleri susturulamasa da, sorunu çözmeye yönelik ileri çalışmalarda, CRISPR/Cas9 sistemi ile eş uyaran sinyalini baskılamaya yönelik yaklaşımlar alternatif tedavi yöntemi olarak yerini alabilir.

Gen ifadesiHücre dizisiMoleküller+7
Elif Ardahanlı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizoaffektif bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin serum düzeyleri ve affektif semptomlarla ilişkisi

ŞİZOAFFEKTİF BOZUKLUĞU OLAN HASTALARDA İNFLAMATUAR BELİRTEÇLERİN SERUM DÜZEYİ VE AFFEKTİF SEMPTOMLARLA İLİŞKİSİ Dr. Şengül Şahin Uzmanlık Tezi, Psikiyatri Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Abdurrahman ALTINDAĞ Mayıs 2013, 80 sayfa Amaç: Şizofreni, iki uçlu bozukluk ve major depresyonda serum inflamatuar belirteç düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada şizoaffektif bozukluk hastalarında serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ve duygudurum dönemleriyle ilişkisine bakılmıştır. Yöntem: DSM-IV?e göre şizoaffektif bozukluk iki uçlu tip tanısı konulan 40 hasta ve 39 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgilendirme formu uygulandı. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alındı. Serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu ve vücut kitle indeksi?ne göre düzeltilmiş değerler kovaryans çoklu analiz (ANCOVA) ile test edildi Bulgular: Serum hsCRP düzeyi hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı oranda yüksek saptandı. IL-4 düzeyi ise hasta grubunda anlamlı oranda düşüktü. Kontrollerle kıyaslandığında hsCRP düzeyi depresif dönem hastalarında anlamlı yüksek, IL-4 düzeyi ise manik dönem hastalarında anlamlı oranda düşük bulundu. IL-2, IL-6, TNF- ? düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Sonuçlarımız şizoaffektif bozuklukta bazı immünolojik değişiklikler olduğunu ve bu durumun şizoaffektif bozukluk iki uçlu tipte duygudurum dönemlerindeki klinik farklılık ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizoaffektif bozukluk, duygudurum, IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ?, hsCRP

Affektif bozukluklarAffektif semptomlarC reaktif protein+7
Şengül Şahin
Gaziantep University
2013
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Atopik ve non atopik sık solunum yolu geçiren çocukların hücresel ve humoral immün sistemlerinin incelenmesi

Bu çalışma ç.ü.Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji immünoloji Polikliniğinde sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu ile izlenen 35 atopik,12 nonatopik ve 15 kontrol çocukta yapıldı. Atopik hastaların en küçüğü Saylık en büyüğü 5 yaşında olup yaş ortalaması 3.05±1.14 idi. Yaş ortalaması nonatopik çocuklarda 2. 47±1. 53 ve kontrollerde 2.56 ± 1.38 yıl bulundu. Atopik ve nonatopik çocukları en sık hastaneye başvurma nedeni bronşit ve/veya astım bronşiyale idi. Bunu bronşiyolit, rekürren akciğer enfeksiyonu ve üst solunum yolu enfeksiyonu izliyordu. Ailede allerjik hastalık bulunma öyküsü atopik çocuklarda («54.28) nonatopiklerden («25) fazla idi (p<0. 05). Ufak çocuklar dan nasal veya bronşiyal sekresyon almak kolay değildi. Çocuk ların «46. 80'ninden balgam yayması alınabildi. Enfeksiyonu olan atopik çocukların ancak 3ünde(«6.38) eozinifili tespit ettik. Atopik çocukların «68. 57 'sinin, nonatopiklerin «41.66'sınm filmi normaldi. Atopiklerin «22. 85 'inin, nonatopiklerin «33. 3 'ünün filminde pnomonik infiltrasyon vardı. Atopik çocukların boğaz kültürlerinde daha çok 0 hemolitik streptokok (p<0.05), nonatopik çocuklarda ise daha çok hemofilus influenza tip B üredi (p<0.05).59 Atopik hastalarda kanda eozinofil ortalama değeri 717. 9±1197. C/mm3, nonatopiklerde 456±514. 7/mm3 ve kontrollerde 206. 66±149. 29 /mm3 bulundu. Atopik çocukların kan eozinofil düzeyi kontrolerin eozinofil ortalama değerinden istatistiksel olarak yüksekti (p<0. 01). Atopik çocukların 16' sının( 48. 5) deri testi pozitifti. En çok D.pteronyssinus allerjisi tespit edildi. Dokuz olguda yumurta, 7 olguda süt allerjisi bulundu. Atopik ve non atopik çocukların hücresel immun sistemleri normaldi. Her iki grup çocuğun lenfosit ortalaması kontrollerden yüksekti, pan T, T4, Tg ortalama değerleri her üç grup çocukta benzerdi. Ancak T4/TB oranı atopik çocuklarda (2.39±0.98) kont rollerden (1.84±û.68> yüksekti (p<0.025). Atopik, nonatopik ve kontrol çocukların IgA ve IgM ortalama değerleri arasında istatistiksel bir fark yoktu. Ancak non atopik çocukların IgM ortalama değeri (153. 2±65. 10mg/ml) diğerlerinden yüksekti. IgG ortalama değeri atopik çocuklarda( 1272.88+547.8 mg/ml), nonatopiklerde 1185.0±594.6 mg/ml ve kontrollerde 932.46±335.0 bulundu. Atopik çocukların ortalama değeri kont rollerin ortalama değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.01). Atopik çocukların IgE ortalama değeri 311. 47±579. 58 iu/ml, nonatopiklerde 118. 3±132. 09 iu/ml ve kontrollerde 131. 34±131. 46 iu/ml idi. Atopiklerin IgE ortalaması kontrollerin ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p< 0.05). Phadiatop atopik olguların * 80'ninde pozitifti. Olgulamızm evinde sigara içimi %46.14 -*58. 3 arasında?0 değişiyordu. Atopik çocukların evinde daha çok baba (* 31.4) nonatopiklerin evinde ise anne ve babanın <* 33.3) sigara içmesi fazla idi. Nonatopik çocukların evi daha az ' güneş görüyordu (1658. 33). Yakıt tipi farklı değildi, daha çok odunla ısınılma mevcuttu.

Hipersensitivite-aniHücrelerSolunum yolları hastalıkları+1
Seval Güneşer
Çukurova University
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Primer immün yetmezlik semptomları olan çocuklarda bazı immün faktörlerin Belirlenmesi

5 yaşın altındaki bazı çocuklarda tekrarlayan yaralanma vakaları söz konusu olup, vücudun çeşitli bölgelerinde mide enfeksiyonları, bağırsaklar, bademcik iltihabı, tekrarlayan ishal ve hatta zatürre ve üroloji vakaları şeklinde ortaya çıkabilir. Bu yaralanmaların nedenleri çevresel ve genetik arasında değişiklik göstermektedir. Çalışma, tekrarlayan enfeksiyon veya diğer enfeksiyon vakaları olan ve geç iyileşen ve tedaviye yanıt veren 5 yaşın altındaki çocuklarda bazı immün faktörlerin düzeylerini belirlemeyi amaçlamıştır. Sonuçlar, çalışma altındaki çocuklarda hem IgG, IgM ve C4'te hem de lenfosit sayımında belirgin bir düşüş gösterdi (sırasıyla 627.26 mg/dL, 63.13 mg/dL, 20.27 mg/dL, 1.95*10^9 hücre/L ) IgM'de 0.05 düzeyinde anlamlı farklılıklarla beraber, yaşın etkisi gerek IgM ve C4 düzeyinde ve gerekse beyaz kan hücrelerinin ve granül hücrelerin sayımında gösterilmiş olup, Birinci yaş grubunda (1A-3Y) oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Her iki yaş grubundaki hem IgG hem de lenfosit sayısı düzeyleri, çalışılan Abu immün faktörlerin düzeyleri ile birleşirken ve immün faktörlerin düzeyleri, kadın ve erkeklerde birbirine yakın oranlar göstermiştir. Çalışma altındaki çocukların %33'ünde tekrarlayan idrar yolu iltihabı vakaları, %28'inde tekrarlayan gastroenterit vakaları ve %23'ünde akciğer hasarı söz konusu olmuş, çocukların %16'sında tonsilit görülmüş ve bu tür vakalarda incelenen bağışıklık faktörlerinin oranları birbirene yakın olmuştur. İmmün yetmezlik, araştırılan çocuklarda bağışıklık hücrelerinin işleyişi ve doğal bağışıklık üzerinde bu hücrelerin miktarından ziyade kanıtlanabilir bir etkiye sahip olmuştur. Yaş ilerledikçe IgG ve IgM konsantrasyonlarının doğrudan arttığı keşfedilmiştir. B lenfosit sayısındaki düşüş, belirli immün yetmezliklerin kalıcılığını ve kronik akciğer hastalıklarının oluşumunu tahmin etmemizi sağlamıştır. IgA düzeylerinin yenidoğan döneminde son derece düşük olduğu ve yaşla birlikte arttığı keşfedilmiştir. Kandaki IgM düzeyi yenidoğan döneminde en düşük iken. IgG, IgM ve C4 immünoglobulinlerinin oranı birinci yaş grubunda (1-3 yaş) ikinci yaş grubuna (3,5-5 yaş) göre daha yüksek çıkmıştır. Bunun nedeni anne bağışıklığının sonucu olarak birinci yaş grubundaki çocuğun bağışıklığının ikinci yaş grubundaki çocuğa göre daha yüksek olması olabilir. Anne sağlığının birinci yaş grubundaki (1 Ay - 3 Yaş) yeni doğan çocukların bağışıklığında önemli bir etkiye sahip olduğu gösterilmiş. Yaşla birlikte serum IgM konsantrasyonundaki bilinen artışa rağmen, yapılan bir çalışmada, çalışmaya katılanların yaşlarında anlamlı bir fark görülmemiştir. IgM, hem birincil hem de ikincil bağışıklık tepkileri sırasında üretilen ilk antikor olduğundan ve enfeksiyon tedavisini takiben hızla azaldığından, bu bulgu anlamlıdır. IgG oranının kadınlarda erkeklerden daha yüksek olduğu görülmüş olması, cinsiyetin IgG üretimini incelenen diğer immünolojik bileşenlerden daha fazla etkilediğini göstermektedir. Kadınların immünoglobulin düzeyleri erkeklerden daha yüksek bulunmuştur.

Neonetal dönemÇocuklarİmmün sistem+1
Mohanad Nazar Abdulfattah Al-beram
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhalan Alternaria duyarlılığı olan astım ve rinitli çocuklarda immünoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı izole Alternaria duyarlaşması olan astım ve rinitli çocuklarda immünoterapinin etkisini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Alternaria'ya duyarlı astım ve/veya rinitli 16 çocuk alındı. Hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup I immunoterapi alan 9 hastadan, grup II immünoterapi almayan 7 hastadan oluşmaktaydı. Çalışmanın başlangıcında ve 12 ay sonra deri testi, serumda, nasal sekresyonlarda ve balgamda ECP, triptaz, spesifik IgE düzeyleri, balgam yayması ve nazal yaymada hücre sayısı, metakolin ve allerjen bronşiyal provakasyon testleri, allerjen nazal provakasyon testi, solunum fonksiyon testi ve PEF değişkenliği, visuel analog skoru, hayat kalite skoru, semptom skoru ve medikasyon skoru gibi parametreler çalışıldı.Bulgular: Grup I ve II arasında çalışmanın başlangıcında deri prick testi reaktivitesinde fark yok iken (p=0,06), birinci yılın sonunda grup I lehine istatiksel olarak fark vardı (p=0,001). Ayrıca grup I ve grup II arasın da birinci yılın sonunda Alternaria ve metakolin bronşiyal provakasyon testlerinde istatiksel olarak fark saptandı (p=0,006, p=0,03, sırasıyla). Ek olarak grup I ve grup II arasın da çalışmanın başlangıcında serum spesifik IgE düzeyleri arasında fark yok iken (p=0,87), birinci yılın sonunda grup I lehine istatiksel olarak fark saptandı (p=0,001). Çalışmamızda grup I de birinci yılın sonunda provakasyon testinden sonra eosinofil sayısında artış açısından istatiksel olarak fark var iken (p=0,008), grup II'de çalışmanın hiçbir döneminde istatiksel olarak fark tespit edilmedi.Sonuç: Biz birinci yılın sonunda deri reaktivitesinde, visuel analog skorunda, bronşiyal reaktivitede, akciğer fonksiyon testlerinde ve in vitro parametrelerde (serum spesifik IgE, serum triptaz, total IgE, nazal ECP düzeylerinde ve balgam eosinofil sayısında) grup I lehine anlamlı istatiksel değişiklikler saptadık. Bu nedenle Alternaria ekstrelerinin immünoterapi materyali olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Allerjen spesifik immunoterapi, Alternaria alternata, çocukluk çağı, mantar alerjisi

İmmün sistem
Mehmet Kılıç
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri

Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1

C reaktif proteinDeksmedetomidinPropofol+6
Ardanur Erkoçu Karadal
Çukurova University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Streptokok enfeksiyonu ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıkta (Pandas MHC haplotiplerinin araştırılması

Streptokok enfeksiyonlarına bağlı gelişen pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıklar olarak da tanımlanan PANDAS yeni tanımlanmış bir hastalıktır. Çocukluk çağında, özellikle 4-12 yaşları arasında, A grubu Beta hemolitik Streptokok enfeksiyonu sonrasında gelişen otoimmünite mekanizması ile meydana gelir. Streptokokların hücre duvarında antijenik özellikte M, T, R proteinleri bulunur. Bunlardan M proteini Piyojen streptokokların en önemli virülans faktörüdür. İmmün sistemde M grubu antijenlere karşı duyarlı olan B lenfositler ilk aşamada bunları yok ederler. Duyarlı hale gelmiş T ve B lenfosit hücrelerinden bazıları kan-beyin bariyerini aşarak; moleküler mimikri ile, duyarlı konağın bazal gangliyasındaki nöron hücre membranında bulunan epitoplara çapraz reaksiyon vererek bağlanır ve davranış ve hareketlerle ilgili anormalliklerin ortaya çıkmasına neden olur. İmmünolojik reaksiyonların direk olarak tetiklediği ve/vaya önemli bir faktör olarak rol oynadığı; PANDAS, gibi nöropsikiyatrik bozuklardan dolayı dikkatler immünoloji alanına odaklanmıştır. Doku antijenlerine moleküler yapı benzerliği gösteren ekzojen kaynaklı antijenik yapıların moleküler mimikri mekanizmasıyla, genetik temele dayanan oto antikor senteziyle veya immün cevabın düzenlenmesinde; MHC sisteminin (Büyük Doku Uygunluk Kompleksi) belirli haplotiplerinin hedef doku ve organlarda otoimmün reaksiyonları tetiklemesi sonucunda apopitoz mekanizmasıyla hedef doku ve organlarda fonksiyon kayıplarının nedeni olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda PANDAS'lı olan bireylerin, MHC haplotiplerinin belirlenmesi ve HLA haplotipleri arasındaki ilişkileri incelenmiştir.Anahtar Sözcükler: PANDAS, OKB, İmmün Sistem, HLA, MHC Antijenleri.

AntijenlerGenler-MHC-klas 1HLA antijenleri+6
Gökhan Karacaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastalarda inflamatuvar belirteçler ile mortalite arasındaki ilişki

Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastaların (55 yaş üstü) mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olan inflamatuvar belirteçler ve GKS, APACHE-II, SAPS -II, skorlarınıda kullanarak bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 48'i (% 65.8) erkek, 25'i (% 34.2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, APACHE II skoru, SAPS -II skoru, GKS, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), IL-1 (interlökin-1), IL-6 (interlökin-6),IL-10 (interlökin-10), TNF-alfa (tümör nekroz faktör-alfa), PTZ (protrombin zamanı), aPTT (aktive parsiyel tromboblastin zamanı), Albumin, ferritin belirlendi.Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, APACHE II skoru, lökosit sayısı, PTZ, IL-1, IL-6, TNF-alfa, hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aPTT, GKS, SAPS -II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.CRP, TNF-alfa, IL-1, IL-6, IL-10 düzeylerinin mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Sonuç olarak DYBÜ'ne yatan yaşlı hastaların mortalite tahmininde; SAPS -II, GKS, ferritin, albümin, aPTT ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.Anahtar Sözcükler: Albumin, APACHE-II, aPTT, ferritin, GKS, mortalite, SAPS-II, sitokin, yaşlı hastalar, yoğun bakım.

APACHE skorlama sistemiAcil servis-hastaneAcil tıp servisleri+9
Haşim Onur Uluöz
Çukurova University
2011
00

Related subjects