Immunohistochemistry

204 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Köpek viseral leishmaniozis'inde böbrek lezyonlarının patogenezisinin araştırılması

Kanin Viseral Leishmaniozis (KVL) zoonoz karakterde protozoal bir enfeksiyondur. Evcil ve yabani karnivorlarda lenfadenitis, osteomyelitis, hepatitis, dermatitis ve nefritis ile seyretmektedir. Leishmaniozis'in tanısında enfekte dokularda amastigotlarının belirlenmesi oldukça önemlidir. Leishmania spesifik poliklonal/monoklonal antikorlar ile yapılan immunohistokimyasal incelemeler ile amastigot antijenlerinin ekspresyonu ortaya konularak hastalığın kesin tanısı gerçekleştirilir. Bu çalışma ile KVL'de böbrek hasarının olası immunpatolojik mekanizmlarının aydınlatılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2015 yılları arasında rutin incelemeye girmiş; histopatolojik/immunohistokimyasal olarak KVL tanısı konulmuş köpek olgularının böbrekleri incelenmiştir. Bu olguların böbrek dokusundaki histopatolojik lezyonlar tanımlanarak enfekte köpeklerin böbrek dokularında Leishmania amastigot antijeni, IgG ve Complement-3 (C3) birikimleri immunohistokimyasal olarak belirlenmiştir. Histopatolojik olarak KVL'nin tanısında karakteristik bir bulgu olan makrofaj sitoplazmalarında amastigot formasyonları bütün olgularda görülmemekle birlikte glomeruluslarda endotel, mezangial, glomeruler bazal membran kalınlaşmaları ile karakterize membranoproliferatif nefritis tanımlanmıştır. İmmunohistokimyasal olarak, lenf yumrusunda ve böbrek interstisyumunda makrofaj sitoplazmalarında amastigot pozitif reaksiyonlar elde edilmiştir. Bununla birlikte, böbrek glomerulus bazal membranlarında birikim göstermiş IgG pozitif reaksiyonlar ile böbrek glomerulus bazal membranlarında ve tubulus bazal mebranlarında birikim göstermiş C3 pozitif reaksiyonlar saptandı. Sonuç olarak, bu çalışma ile IgG ve C3 immunohistokimyasal ekspresyonları genel olarak görülmekle birlikte, bazı olgularda zayıf olarak kaydedilmiştir. Bu durum böbrek lezyonların patogenezsisinde yalnızca IgG ve C3 birikimleri yanında farklı immunpatolojik mekanizmaların da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Konu üzerine kontrollü deneysel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Leishmaniozis, Ig G, Komplement 3, histokimya, immunohistokimya.

Böbrek hastalıklarıHayvan hastalıklarıHistokimya+7
Fazilet Canset Özden
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda mezenşimal kök hücrenin implantasyon bölgesindeki laminin, kalsitonin ve AVβ3 integrine etkisi

Uterusa embriyonun tutunmasıyla birlikte implantasyon gerçekleşir. İmplantasyon sırasında uterusta yapısal ve morfolojik olarak bir takım olaylar meydana gelir. Bağ dokusu bileşenlerinden olan lamininin, embriyonik gelişim ve plasenta oluşumunda rol oynadığı bilinmektedir. Tiroit bezinden salgılanan kalsitonin hormonunun, implantasyon sırasında uterusta otokrin ve parakrin etki gösterdiği bilinmektedir. Endometriyumun luminal epitelinde en iyi karakterize edilen hücre adezyon molekülü αVβ3 integrindir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada sıçanlarda mezenşimal kök hücrenin implantasyon bölgesindeki laminin, kalsitonin ve αVβ3 integrine etkisini immunohistokimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda 16 erişkin "Wistar Albino" dişi rat gebeliğin 10. Gününde deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrıldı. Sıçan kemik iliğinden elde ettiğimiz MKH'ler 8 sıçana verildi. Kontrol grubunda olan 8 sıçana Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Aynı işlemler 21 günlük gebe sıçanlar içinde yapıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 32 adet "Wistar Albino" dişi ratın implantasyon bölgeleri ve plasentaları çıkarıldı. Tespit edildikten sonra bu örnekler laminin, kalsitonin ve αvβ3 integrin için immunohistokimyasal yöntemlerle gösterildi. 10 günlük gebe sıçanlarda; lamininin immünlokalizasyonunda, deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkın olmadığı görüldü. Kalsitoninin immünlokalizasyonuna bakıldığında, deney grubunda desidual hücrelerin etrafında zayıf immünreaktivite gösterirken, kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite göstermiştir. αVβ3 integrinin immunolokalizasyonunda, damar duvarı ve bez epitelinin etrafında kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite gözlenirken, deney grubunda zayıf şiddette immünreaktivite görüldü. 21 günlük gebe sıçanlarda; laminin immünlokalizasyonu deney grubunda bez epitelinde zayıf şiddette immünreaktivite gösterirken, kontrol grubunda orta şiddette immünreaktivite gözlenmiştir. Kalsitonininin ve αVβ3 integrinin immünlokalizsayonunda, deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkın olmadığı gösterilmiştir. Sonuç olarak; 21 günlük gebe sıçanlarda, deney grubunda, laminin immünlokalizsayonunda bez epiteli zayıf şiddette immünreaktivite göstermesine karşın 10 günlük gebe sıçanlarda orta şiddette immünreaktivite göstermiştir. Kalsitonin immünlokalizasyonu gebeliğin 21. gününde stromal hücrelerde orta şiddette immünreaktivite gösterirken, gebeliğin 10. gününde stromal hücrelerde zayıf şiddette immünreaktivite göstermiştir. 21 günlük gebe sıçanlarda, αVβ3 integrinin immünlokalizsayonunda ise, trofoblastik dev hücreler zayıf immünreaktivite göstermiştir. Gebeliğin 10. gününde, αVβ3 integrinin immünlokalizasyonuna bakıldığında, trofoblastik dev hücrelerde orta şiddette immünreaktivite görüldü. Anahtar Kelimeler: İmplantasyon, Mezenşimal Kök Hücre, Laminin, Kalsitonin, αVβ3 integrin

Embriyo implantasyonuKalsitoninKök hücreler+4
Gülfem Ersoy
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Ventral kohlear çekirdek nöronlarının serotonerjik modülasyonu

Dorsal rafeden kaynaklanan serotonerjik nöronların kohlear çekirdeğe yaygın projeksiyonlar gönderdiği bilinmektedir. Anteroventral kohlear çekirdek (AVKÇ) nöronlarında (yıldız ve çalı) bazı serotonerjik reseptör alt tiplerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) ifade edildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada AVKÇ nöronlarının uyarılabilirlikleri üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiden sorumlu reseptörler ile iyon kanallarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla yukarıda belirtilen reseptör tiplerinin AVKÇ nöronlarında eksprese edilip edilmediğini test etmek için immünohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Ayrıca serotoninle nöronların modülasyonu ve söz konusu modülasyonun iyonik temeli elektrofizyolojik yama kenetleme tekniği ile incelendi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için 30-35 günlük, elektrofizyolojik çalışmalar için 14-17 günlük yaştaki BALB/c fareler kullanıldı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda 5-HT1A ve 5-HT2A reseptörleri, 5-HT2C reseptörlerine göre daha yoğun olarak etiketlenmiştir. Elektrofizyolojik çalışmalarda serotonin yıldız ve çalı tipi hücrelerini sırasıyla 4.93 mV ve 5.78 mV depolarize etmiştir. Serotonin yıldız tipi hücrelerde aksiyon potansiyeli sayısını istatistiksel anlamlı düzeyde arttırdı (n=11, p<0.005). Serotonin reseptörlerinin (5-HT1A, 5-HT2A ve 5-HT2C) antagonistleri sırasıyla WAY 100635 (10 µM), 4F 4PP oksalat (1 µM ) ve SB 242084 (10 µM) her iki hücre tipinde de serotoninin sebep olduğu depolarizasyonu değişik derecelerde azalttı. Serotoninin depolarize edici etkisinin HCN kanalları aracılığıyla olduğu belirlenmiştir. Serotonin uygulaması sonucu yarı aktivasyon voltaj değerini yıldız ve çalı tipi nöronlarda sırasıyla 2.4 mV ve 3.1 mV pozitif yönde (sağa) kaydırdığı belirlenmiştir. Elektrofizyolojik olarak serotoninin Ih akımının kararlı-durum aktivasyon eğrisini depolarizasyon yönünde kaydırarak bu nöronların pasif ve aktif zar özelliklerinin modülasyonuna neden olduğunu göstermektedir.

ElektrofizyolojiFarelerHayvan deneyleri+5
Beytullah Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medikolegal otopsilerde erken miyokart enfarktüsünün triphenyl tetrazolium chloride, immünohistokimya ve histokimya yöntemleri ile değerlendirilmesi

ÖZET Adli tahkikat ve dış muayenede ölüm nedeni hakkında fikir verecek bulgu saptanamayan ve ölüm nedeninin bu aşamada anlaşılamadığı ölümler "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölüm" olarak tanımlanmaktadır. Ani ölüm genellikle kardiyak kaynaklı akut bir olaym başlamasından saniyeler, dakikalar veya saatler sonra ortaya çıkan bir ölümdür. Akut miyokart enfarktüsü; koroner kan akımında azalma ya da tamamen kesilmeye bağlı olarak miyositlerde meydana gelen nekroz olarak tanımlanmaktadır. Nekrozu tanımaya yarayan morfolojik yöntemlerin gerçekleşmesi için bireyin yaşaması gerekmektedir. Doku preparatlannın optimal düzeyde sağlandığı çalışmalarda bu sürenin 4-6 saat olduğu belirtilmektedir. Miyokart enfarktüsünün postmortem tanımlanabilmesi için ile histokimyasal, immünoenzimatik ve makroskobik olarak enfarktüs alanının gösterilebilmesi amacı ile TTC, NBT gibi solüsyonların kullanıldığı bildirilmektedir. Bu çalışmada, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde otopsileri yapılan, makroskobik olarak eski veya yeni enfarktüs alanı saptanan veya şüphelenilen 30 olgudan örnekler alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Patoloji laboratuarında erken miyokart enfarktüsünün; TTC morfolojik tanı yöntemi, histokimyasal ve immünoenzimatik yöntemler kullanarak postmortem tanısı araştırıldı. Sonuç olarak TTC morfolojik tanı yöntemi ile yeni olarak şüphelenip örneklediğimiz 23 olgunun 16'sında ve yeni enfarktüs görmediğimiz 7 olgunun 3'ünde toplam 19 olguda, yapılan H+E, histokimyasal ve immünoenzimatik boyalar ile TTC sonuçlarının paralellik gösterdiğim saptadık. Bu çalışmanın amacı; Adli Tıp günlük uğraşısında sorun oluşturan "Ani Beklenmedik Şüpheli Ölümlerde" erken miyokart enfarktüsü'nün tanımlanması ve böylece ölüm nedenin belirlenmesini sağlayarak, adli olgulara açıklık getirmek, erken miyokart enfarktüsü mekanizması hakkında bilgi edinmek ve halk sağlığına yönelik veri tabanı oluşturmaktır. Anahtar sözcükler: Ani Ölüm, Miyokart Enfarktüsü, İmmünohistokimya, Otopsi, TTC. vn

Adli tıpMiyokard enfarktüsüOtopsi+2
Nursel Bilgin
Çukurova University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak doku sarkomlarında proliferatif aktivitenin immünohistokimyasal yöntemle belirlenmesi PCNA (poliferating cell nuclear antigen) ve Ki-67 reaktiviteleri

Tümörlerin proliferatif aktivitesi ile klinik gidişi arasında güçlü bir ilişki vardır. "Proliferating Cell Nuclear Antigen" (PCNA) ve Ki-67, hücre siklüsünün proliferatif evresinde salınan nükleer antijenler olup dokuda monoklonal antikorlar aracılığı ile IHK yöntemle saptanabilmektedirler. Bu çalışmanın amacı; farklı histolojik tipteki YDS'da PCNA ve Ki-67 reaktivitesinin dağılımını IHK yöntemle belirlemek ve tümörün histolojik grade'i ile ilişkisini araştırmaktır. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1988-1995 yılları arasında tanı almış 185 YDS olgusu retrospektif olarak yeniden değerlendirilmiştir. Mitoz-nekroz-hücre zenginliği-pleomorfizm kriterleri göz önünde tutularak tüm olgular gradelendirilmiştir. Çalışma grubu olarak bu olgular arasından ekstremite ve gövde duvarı yerleşimli 35 primer YDS belirlenmiştir. Olguların %57.2'si erkek, %42.8'i kadın olup yaş ortalaması 44.7'dir. Olgulara ait parafin bloklardan elde edilen tümör doku kesitlerine immunperoksidaz yöntemle Anti-PCNA ve Anti-Ki-67 monoklonal antikorları uygulanmıştır. PCNA ve Ki-67 ile pozitif boyanan hücrelerin oranını belirlemede semikantitatif skorlama kullanılmıştır. PCNA (<%25; >%25) ve Ki-67 (<%10; >%10) indeksleri kullanılarak tümörlerdeki pozitiflik oranları histolojik grade ile karşılaştın İm ıştır. Tümörde PCNA ve Ki-67 salınımındaki artışın, histolojik grade ve metastaz ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. YDS'larında PCNA ve Ki-67'nin prognostik faktör olarak kullanılabileceği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yumuşak doku sarkomları, proliferasyon belirleyicileri, PCNA, Ki-67, immunohistokimya 85

PCNAYumuşak doku neoplazmlarıİmmünohistokimya
Özlem Aydın
Çukurova University
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Normal insan endometriyumu ve endometriotik dokularda monosit kemotaktik protein 2 ve tümör nekroz faktör alfa dağılımının immünohistokimyasal olarak gösterilmesi

Endometriyozis, endometriyal bezlerin ve stromanın uterus kavitesi dışında vücudun diğer doku ve organlarında yerleşmesiyle karakterize jinekolojik bir hastalıktır. Yaklaşık olarak üreme çağındaki kadınların %6-10'unu etkileyen bu hastalığın pelvik ağrı, dismenore ve infertilite gibi önemli sorunlara neden olduğu bilinmektedir. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde en çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmasına rağmen patogenezi hala tam olarak aydınlatılmış değildir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometiyozis oluşumu ve enflamatuvar cevaplar ile olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Endometriyozisli hastaların vücut sıvılarında immün sistem hücrelerinin sayılarında ve bu hücrelerin sekresyonları olan sitokin ve kemokinlerin miktarında önemli artışların meydana geldiği rapor edilmiştir. Sitokinler, hormon benzeri mediyatörler olup genellikle parakrin tarzda etki gösteren, immün yanıtın düzenlenmesinden sorumlu, kemotaksis, hücre çoğalması, hücre aktivasyonu, motilite, adezyon ve morfogenezde rol alan, protein veya glikoprotein yapısındaki maddelerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-?), makrofaj, monosit, nötrofil lökosit, T hücreleri ve natural killer hücreleri tarafından salgılanan proenflamatuvar bir sitokin olup ortamda kemokin miktarının artmasına neden olmaktadır. Monosit kemotaksik protein 2 (MCP-2), monositlerin enflamasyon alanında birikmelerini sağlayan bir kemokindir.Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokuların ince yapı özellikleri ile TNF-? ve MCP-2'nin hücresel ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır.Yaşları 20-41 arasında değişen, 21 kadından endometriyum ve endometriyotik doku örnekleri alındı. Ayrıca infertilite tedavisi amacıyla başvuru yapan, endometriyozise sahip olmayan, 5 kadından elde edilen endometriyum biyopsileri de kontrol amacıyla kullanıldı. Dokular uygun yöntemlerle hazırlanarak ışık ve elektron mikroskopta incelendi. Endometriyotik dokularda TNF-? ve MCP-2 immünreaktivitesinin epitel hücrelerinde belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. Ötopik endometriyumda da yüzey ve bez epitelinde TNF-? ve MCP-2 ekspresyonunun kontrol grubuna göre belirgin olarak arttığı tespit edildi. Bunların yanında, endometriyotik dokularda, makrofajların stromadaki sayılarının anlamlı olarak yükseldiği gösterildi. Ultrastrüktürel olarak proliferatif evrede yüzey ve bez epitelinde yalnızca mikrovilluslu ve silyalı hücrelerin bulunduğu gösterildi.Sonuç olarak TNF-? ve MCP-2'nin normal endometriyum biyolojisi yanında, endometriyozis gelişimi ve patogenezinde rol alabilecekleri kanaatine varıldı.

EndometriyozEndometriyumKemotaktik faktörler+3
Tiinçe Aksak
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak dokunun nadir görülen tümörlerinde ve odontojenik tümörlerde immünohistokimyasal yöntem ve floresan in situ hibridizasyonla epidermal growth faktör reseptör varlığının gösterilmesi

Nadir görülen odontojenik tümörler epitelyal, ektomezenkimal ve/veya mezenkimal elemanlar içeren, diş oluşturmaya çalışan tümörlerdir. Yumuşak doku tümörleri ise oldukça heterojen bir grubu oluşturur ve köken aldığı dokuya benzerliğine göre isimlendirilir. Epidermal Growth Faktör Reseptör (HER1/EGFR); bir hücre membran reseptörü olup, normal hücre gelişiminden, değişik organ ve dokulardaki birçok metabolik ve fizyolojik yolaktan sorumludur. Bu reseptörde mutasyon ya da overekspresyon, birçok tümör patogenezinde rol oynar.Bu çalışmada 2002-2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış onbir odontojenik tümör olgusu ve onyedi nadir görülen yumuşak doku tümörü olgusu olmak üzere toplam 28 olgu incelenmiştir. Bu olgularda immünohistokimyasal olarak EGFR boyanması ve FISH yöntemi ile genetik anormallik araştırılmıştır.Çalışmamızda tüm olgulara immünohistokimyasal olarak uygulanan EGFR ile onbir olgu pozitif boyanmıştır. FISH yöntemi ile ise sekiz olguda genetik anormallik saptanmıştır.Odontojenik tümör olgularımızın dokuzunda (%81,8) immünohistokimyasal yöntemle ya da FISH metodu ile EGFR overekspresyonunun saptanması, bu tümörlerin patogenezinde EGFR'nin rol oynadığını göstermektedir. Yumuşak doku tümörlerinde ise kordoma patogenezinde EGFR'nin önemi bulgularımızla tekrar vurgulanmış olup, daha önce EGFR varlığı gösterilmemiş olan retiform ve kompozit hemanjioendotelyoma grubu tümörlerde de EGFR'nin rolü olduğu ileri sürülebilir. EGFR tanısal amaçlı kullanılabileceği gibi, anti-EGFR ilaçların hedefini teşkil ettiğinden, hastaların tedavi yönetiminde de oldukça değerlidir.

ErbB reseptörleriFISHNeoplazmlar+3
Kıvılcım Eren Erdoğan
Çukurova University
2011
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Hodgkin lenfomada PRAME ekspresyonu ve klinik önemi

Giriş ve Amaç: Kemoterapiye rezistan Hodgkin Lenfomalı olgularda yeni tedavi stratejileri gelişmesi için yeni hedeflerin tanımlanması gerekmektedir. PRAME (Preferentially expressed antigen of melanoma), otolog sitotoksik T lenfositler tarafından tanındığının belirlenmesinden beri tümör immunoterapisi için umut verici bir aday olmuştur. Testis, over, endometrium ve adrenaller hariç normal dokularda eksprese edilmez veya zayıf eksprese edilen PRAME birçok solid tümörde ve hematolojik malignensilerde yüksek seviyelerde eksprese edilir. Hodgkin Lenfomada PRAME ekspresyon ile ilgili bilgi çok azdır. Bu çalışmanın amacı Hodgkin Lenfomada PRAME ekspresyonunu araştırmak, Hodgkin Lenfomda bilinen prognostik faktörlerle ilişkisini anlamak ve immunoterapi için PRAME'in hedef molekül olarak kullanılabilirliğinin saptamaktı. Ayrıca Real-Time Polymerase Chain Reaction ile Immunhistokimya yöntemleri kullanılarak bu iki yöntemi kıyaslamak amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Hodgkin Lenfoma tanısı almış olgulardan klinik takibe ulaşılabilen ve örneklerine ulaşılabilen 110 hasta alınmıştır. Hastaların demografik, klinik, laboratuar ve prognostik değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Bu 110 olgudan Patoloji ulaşılabilen toplam 82 hastanın dokularında Immunhistokimya ve Real-Time Polymerase Chain Reaction yöntemleri ile PRAME çalışıldı. Veriler uygun istatistiksel yöntemlerle test edildi.Bulgular: Immunhistokimyasal olarak 15 (% 18.3) hastada, Real-Time Polymerase Chain Reaction ile 8 (% 9.8) hastada PRAME saptandı. PRAME ekspresyonu saptanan olgularda International Prognostic Score 4 ve üzerinde olması PRAME pozitif olgularda anlamlı şekilde fazla bulundu (p:0.039). Real-Time Polymerase Chain Reaction ile PRAME çalışılan 82 hastada Hastalıksız Sağkalım ve Genel Sağkalım analizinde yaşam süresi PRAME pozitif olgularda, belirgin kısa idi (p:0.0005). Immunhistokimya ile PRAME analizinde de benzer şekilde Hastalıksız Sağkalım ve Genel Sağkalım daha kısaydı fakat istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı. 45 yaş üstünde olmak, ileri evre hastalık, yüksek risk grubunda olması, yüksek International Prognostic Score olması ve 12 aydan daha kısa sürede relaps olması durumunda Hastalıksız Sağkalım daha kısaydı. Toplam ve hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlere bakıldığında sadece ileri yaş ve yüksek risk grubunun sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olduğu görüldü. PRAME pozitifliği ölüm riskini arttırsa da (3.56) istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Sonuç: PRAME saptanmasında Real-Time Polymerase Chain Reaction daha duyarlı bir yöntem olarak saptanmıştır. PRAME analizi için Immunhistokimya da kullanılabilir bir yöntemdir. Özellikle Histiyositler ve Reed Stenberg hücrelerinde PRAME ekspresyonunun gösterilmesi ileriki çalışmalar için yol gösterici olabilir. Bu sonuçlar PRAME ekspresyonunun Hodgkin Lenfomada kötü prognostik parametre olabileceğini işaret etmektedir.

AntijenlerHodgkin hastalığıLenfoma+5
Vehbi Erçolak
Çukurova University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriozisli ovaryumlarda anjiogenezin histolojik incelenmesi

Araştırma endometriozisli hastalarda anjiogenez faktörünü göstermek amacı ile histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak yapılmıştır. Çalışmada hasta grubu olarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda endometriozis tanısı konan ve bu sebeple opere olan 18-43 yaş aralığındaki 30 kadından alınan örnekler kullanılmıştır. Hematoksilen-eozin ile boyanan uygun bloklar seçilerek CD34 marker ile immünohistokimyasal boyama yapılmıştır. Kontrol grubu olarak ise ovaryumlarında endometriozis bulunmayıp farklı nedenlerle opere olan ovaryum dokularına aynı işlemler uygulanmıştır. Araştırma sonucunda endometriozisli bir ovaryumda, nonendometriozis ovaryuma göre damar yoğunluğunun sayısal olarak arttığı gözlemlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak endometriozis patogenezinde anjiogenezin etkin bir rolü olduğu söylenebilir. Hastalığın tedavisinde antianjiogenik ajanlardan faydalanılması düşünülebilir.

Anjiyogenez inhibitörleriEndometriyozHistoloji+3
Dilara Akgöl
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonunun tümör derece ve evresi ile ilişkisi

Çalışmamızda mesanenin ürotelyal karsinomlarda maspin'nin immünhistokimyasal yöntemle ekspresyon'u araştırılmış, klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Maspin serpin (serin proteaz inhibitörü) ailesinin bir üyesidir ve çeşitli tümör tiplerinde, tümör büyümesi ve anjiyogenez inhibitörü olduğu ve metastazı baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler; tümörün histolojik derecesi ve evresidir. Çalışmaya alınan örnekler, 2005-2011 yılları arasında transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) yapılarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı almış 67 vakadan oluşuyordu. Vakalar DSÖ/ISUP 2004 derecelendirme sistemine göre 3'ü DMPPÜN, 25'i DDÜK, 39'ı YDÜK olarak sınıflandırıldı. Patolojik evreleme sistemine göre 35 pTa, 17 pT1, 12 pT2, 1 pT3, 2 pT4 vakadan oluşmakta idi. Çalışmamızda histolojik derece ile invazyon ve pT evre arasında anlamlı derecede bir ilişki bulundu. Histolojik derece arttıkça invazyon ve pT evre anlamlı olarak artış göstermekteydi (p=0,001). Çalışmamızda 57 (%85,1) tümör olgusu maspin pozitifliği gösterdi. Maspin ekspresyon seviyesine göre 4 olgu (%6) +1, 26 olgu (%38.8) +2, 27 olgu (%40.3) +3 olarak dağılım gösterdi. Maspin pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da noninvaziv ve düşük dereceli olgularda daha fazla idi. Maspin ekspresyon seviyesi dikkate alındığında histolojik derece ve pT evre ile anlamlı ilişkili saptandı (p=0,009, p=0.020). Maspin ekspresyon skoru pT evre ve histolojik derece ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (r=-0.283, p=0.020) (r=-0.316, p=0.009). Maspin ekspresyon ile tümör rekürrensi ve tümör nedenli ölüm arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmadı (p =0,933,p=0.208). Sonuç olarak bulgularımıza göre mesane ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonu düşük derece ve evre ile ilişkilidir. Bulgularımız mesane tümörlerinde maspin ekspresyonunun değerlendirilmesinin tümörün davranışının tahmininde yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.

KarsinomaMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+4
İbrahim Sarı
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya

BiyobelirteçlerGlutaminKaraciğer+4
Elif Çalış
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral kavite ve orofarinks yassı epitel hücreli karsinomlarında HPV 16'nın rolü

Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalarda oral kavite ve orofarinks kanserlerinde human papilloma virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği düşünülmektedir. Baş ve boyun bölgesi için kanıtlanmış en yüksek kanserojen genotip HPV p16'dır ve özellikle orofarengeal yassı epitel hücreli kanserlerde görülmektedir. HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserleri HPV negatif gruba göre daha genç yaşta görülme, erkeklerde daha sık görülme ve cinsel davranışlar ile güçlü ilişkisi olması açısından farklılık göstermektedir. Bu gözlemler HPV ilişkili tümörlerde tedavi seçenekleri ve tedavinin önemli sonuçları, aşıların rolü ve gelecek yıllarda uygulanabilecek hedefe yönelik tedavi konusundaki soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır. Hastalar ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) kulak burun boğaz (KBB) kliniğine başvuran dudak harici oral kavite ve orofarinks yassı hücreli kanserli hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak HPV p 16 antikorları uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Bulgular: Ellibeş olguda (%76.4) p16 ekspresyonu negatif, onyedi (%23,6)'sinde pozitif saptandı. Prognostik parametrelerle p16 ekspresyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Fakat orofarengeal kanserlerde sağ kalım açısından HPV pozitif ve negatif grup arasında anlamlı fark görüldü (p=0.032). Sonuç: Hastalık yönetimi ile ilgili olarak, var olan bilgilere göre HPV pozitif oral kavite ve orofarinks kanserlerini daha olumlu sonuçları nedeniyle HNSCC'nin ayrı bir alt grubu olarak düşünebiliriz. HPV pozitif oral kavite ve orofaringeal kanserler HPV negatif hastalığa göre kemoterapi ve radyoterapiye daha iyi cevap verir. HPV 16'nın varlığı/yokluğu prognostik bir belirteç olarak düşünülebilir fakat kullanımı henüz onaylanmamıştır. Oral HPV enfeksiyonu hakkında hala birçok soru araştırılmaktadır. Gelecek klinik çalışmalarda, kanser merkezleri baş-boyun hastalarını HPV statülerine göre sınıflandırmalıdır. Bununla birlikte, özellikle de ana patojenik ajanın bilindiği kanserler için en iyi tedavinin korunma olduğunu daima vurgulamalıyız. Anahtar Kelimeler: Oral kavite ve orofarinks kanseri, Human papilloma virüs p16, İmmünohistokimya.

Ağız neoplazmlarıFarenks neoplazmlarıKarsinoma-yassı hücreli+5
Koray Tümüklü
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriyotik dokularda interlökin 6 ve tümör nekroz faktör alfa ekspresyonunun immünohistokimyasal olarak gösterilmesi

Endometriyum, üreme periyodu boyunca yapısal ve fonksiyonel değişim gösteren, insan vücudunun eşsiz bir parçasıdır. Endometriyozis, endometriyal dokunun normal uterus mukozası dışında vücudun diğer doku ve organlarına yerleşmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %10-15'inde görülen bu hastalığın, kronik pelvik ağrı, dismenore ve infertilite sorunları olan hastalarda görülme sıklığı %50 oranına kadar çıkmaktadır. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde pek çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmakla birlikte, oluşumu ve patogenezi hala tam olarak açık değildir. Retrograd menstrüasyon teorisi, günümüzde endometriyozis oluşumunu açıklayan ve en çok kabul gören görüş olma özelliğini korumaktadır. Hastalığın patogenezinde genetik, hormonal, immünolojik ve çevresel faktörlerin kombinasyonunun birlikte etken olabilecekleri kabul edilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometriyozis oluşumu ile enflamatuvar reaksiyonlar arasında yakın bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Bu bağlamda peritoneal sıvı içerisinde yer alan hücre popülasyonu ile başlıca sitokinler ve diğer çözünebilen faktörlerin endometriyozisin implantasyonu ve ilerlemesinden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sitokinler, hücresel gelişim ve büyüme, doku onarımı, homeostaz, tümör oluşumu, bağışıklık ve hemopoieziste anahtar rol oynayan, multifonksiyonel proteinlerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) doku yaralanması veya kronik enflamasyona tepki olarak üretilen en etkili proenflamatuvar sitokindir. İnterlökin 6 (IL-6) ise, enflamasyonun düzenlenmesinde, hücre farklılaşmasında, hücre çoğalmasında, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde, hemopoieziste ve tümör oluşumunda rol oynayan diğer bir sitokindir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, TNF-α ve IL-6 varlığı endometriyozise sahip hastalarda, çeşitli yöntemlerle gösterilmiş olmasına rağmen, normal ve endometriyotik dokulardaki varlıkları ile hücre tiplerindeki dağılımlarını gösteren karşılaştırmalı immünohistokimyasal bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokularda TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amaçlandı. Çalışmada incelenen doku kesitleri, 20-40 yaşları arasındaki 24 kadından alınan ektopik endometriyum doku biyopsilerinden elde edildi. Ayrıca herhangi bir endometriyal fonksiyon bozukluğu bulunmayan, ancak dilatasyon veya küretaj nedeniyle, 10 hastadan elde edilen endometriyum dokularından alınan kesitler de kontrol grubu olarak değerlendirildi. Işık mikroskobik ve immünohistokimyasal yöntemler ile hazırlanan doku kesitleri, ışık mikroskopta incelendi. TNF-α ve IL-6 ekspresyonunun kontrol grubunda yüzey ve bez epitelinde zayıftan orta dereceye kadar değişen düzeylerde olduğu gözlendi. Buna karşın stromal hücrelerde belirgin bir boyanmaya rastlanmadı. TNF-α ve IL-6'nın endometriyotik dokulardaki immünreaktivitesinin kontrol endometriyum ile karşılaştırıldığında, epitel hücreleri ile stromal hücreler ve makrofajlarda belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının, ektopik endometriyal dokuda, güçlü olarak eksprese olması, her iki sitokinin de hastalığın oluşumu ve gelişimi sürecinde, birbirleriyle paralel etkilere sahip olabileceklerini düşündürmektedir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, TNF-α ve IL-6'nın endometriyozis oluşumu ve patogenezinde rol alan önemli sitokinler oldukları kanaatine varıldı.

EndometriyozEndometriyumTümör nekroz faktörleri+2
Nimet Fulya Furucu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomlarında SOX2 ekspresyonunun patolojik ve klinik parametrelerle karşılaştırılması: İmmünohistokimyasal ve moleküler çalışma

Giriş ve Amaç: İnvaziv meme karsinomları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadınlarda en sık görülen ve ölüme neden olan malignitedir. Birçok tümörde olduğu gibi meme karsinomlarında da kendi kendini yenileme, proliferasyon ve farklılaşma özellikleri olan kanser kök hücreleri bulunmaktadır. Kanserli olguların yönetiminde, hedefe yönelik tedavilerinde; kök hücre belirleyicileri ve tümörogenezis ile ilişkisini araştıran çalışmalar günümüzde ivme kazanmıştır. SOX2, pluripotent embriyonik kök hücrelerde kendi kendini yenilemeden sorumlu bir transkripsiyon faktörüdür. Tümörogenezisde, hücre çoğalması ve göçünde, apoptoziste, tümör metastazında, invazyonda ve ilaç direncinde rol almaktadır. Yapılan çalışmalarda meme karsinomlarında SOX2'nin artmış tümör çapı, lenf nodu metastazı, yüksek nükleer derece gibi kötü klinikopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi, tümörogenezisin erken basamaklarında etkili olduğu, erken rekürrenste ve hastalıksız sağ kalım süresinin kısalmasında etkin olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda invaziv meme karsinomlu olgularda SOX2 ekspresyon varlığının araştırılması, elde edilen verilerin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnvaziv meme karsinomlu 99 olgunun parafin kesitlerinde immünohistokimya ve RT-PCR yöntemiyle SOX2 ekspresyonu araştırıldı. Bulgular: SOX2 ekspresyonu 78 olguda (%78,8) saptanırken, 21 olguda (%21,2) izlenmemiştir. Çalışmamızda SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı (p=0,011), subtip (p=0,018), yüksek ki 67 proliferasyon indeksi (p=0,0001), lenfovasküler invazyon (p=0,039), lenf nodu metastazı (p=0,038), uzak metastaz (p=0,038), ileri evre (p=0,030) ve hastalıksız sağ kalım (p=0.049) arasında korelasyon bulunmuştur. Yaş, histolojik derece, hormon reseptör durumu ile anlamlı ilişki görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda; SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, ileri klinik evre, yüksek ki 67 proliferasyon indeksi ve kısa hastalıksız sağ kalım süresi gibi kötü prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki saptanmış, SOX2'nin meme kanserli hastaların klinik takibinde ve bireysel tedavilerinin yönlendirilmesinde prognostik belirleyici olarak rutin kullanıma girmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Bunun için geniş serilerle ve klinik tedavi basamaklarını da içine alan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: meme karsinomu, kanser kök hücre belirleyicisi, PCR, immünohistokimya, SOX2.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiGenler+7
Zeynep Ruken Şaman
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezenkimal tümörlerin tanı ve ayırıcı tanısında yeni immünohistokimyasal belirleyicilerin öneminin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Mezenkimal neoplaziler kimi zaman en deneyimli patologlar için bile tanısal tuzaklar içerir. Mezenkimal tümörler 50'den fazla malign ve 100'den fazla benign alt tip içerirler. Bu tümörler, nadir görülmeleri ve çok çeşitli morfolojileri nedeniyle zor tanınırlar. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Tanıya ve ayırıcı tanıya yönelik olarak son yıllarda moleküler genetik ve immünohistokimyasal belirleyicilerde sürekli yeni gelişmeler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı daha önce sarkom tanısı alan olguların WHO 2013 sınıflamasına dayandırılan yeni bilgilerle ve yeni immünohistokimyasal belirleyicilerle tanısal olarak yeniden değerlendirilmesi, mezenkimal tümör tanısında bu belirleyicilerin öneminin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000 yılından günümüze kadar tanı almış 183 malign mezenkimal tümör olgusu 2013 WHO sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca tanı anında uygulanmış olan immunhistokimyasal yöntemlere ek olarak morfolojilerine göre uygulanan yeni belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, TFE3, MDM2, CDK4) yeniden incelenmiş ve tanı değişiklikleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 183 olgudan 61'inin tanısı değişmiştir. Bunlardan 20 olgunun tanıları 2013 yılında değişen WHO sınıflamasıyla MFH iken andiferansiye PS olarak, 3 olgu ise yeni sınıflamaya Miksofibrosarkom tanısınının girmesiyle MFH'den Miksofibrosarkom olarak değişmiştir. 38 olgunun ise uygulanan immünohistokimyasal belirleyiciler ile tanıları değiştirilmiştir. Tanısında en sık değişiklik olan gruplar leiomyosarkom ve liposarkomdu. Sonuç: Yeni immünohistokimyasal belirleyiciler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal tümörler, sarkom, İHK (MUC-4, TLE-1, MDM-2, CDK-4, STAT-6, TFE-3)

Biyobelirteçler-tümörNeoplazmlarSarkom+3
Sevil Karabağ
Çukurova University
2016
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between the level of siah1,bim and P53 proteins in associated with the disease course in patients with breast cancer

Cancer is one of the leading health problems and breast cancer is one of the common cancers. In spite of the developing treatment methods, breast cancer cannot be treated effectively.Therefore, the identification of novel biomarkers that will be important in the treatment and diagnosis of breast cancer is of great interest. SIAH1 (Seven in absentia homolog 1) protein is known as a tumor suppressor protein.Although studies have shown that this protein has important roles in cancer processes, its usefulness in the treatment and diagnosis of breast cancer has not been fully elucidated.At the same time, previous studies have shown that the SIAH1 protein is associated with important tumor suppressor and apoptosis triggering proteins such as p53 and BIM. In this thesis study, by using immunohistochemical approach, we aimed to investigate the relationship between the levels of SIAH1, BIM and p53 proteins which play an important role in the prognosis and apoptosis processes of breast cancer patients. As a result, SIAH1 protein level was significantly lessened in tumor tissues of patients with breast cancer. In contrast to SIAH1 protein, no significant difference was detected in BIM expression level. In addition, p53 was not detected in 75% of the breast cancer patients. However, in 25% of the patients, p53 expression was significantly increased. Our study also showed that low SIAH1 expression level is associated with important clinic characteristics of patient such as tumor grade, stage and breast cancer type. Findings of our study show that SIAH1 has roles in breast cancer formation and might be a novel biomarker for the diagnosis and treatment of breast cancer.

ApoptosisGenes-Bcl-2Cancer patients+4
Luay Talal Hadhal Alsaleem Agha
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Genç yetişkin ve yaşlı sıçan testisinde telosit morfolojisi ve organizasyonunun ışık mikroskobi, immünohistokimya ve elektron mikroskobi yöntemleriyle incelenmesi

Birçok organ ve dokuda bulunan telositler, üç-boyutlu hücre ağları oluşturan ve bağ dokularda dağılım gösteren bir interstisyel hücre tipidir. Bir telosit, küçük bir hücre gövdesi ve değişken sayıda telopod adı verilen uzun, ince hücre uzantıları ile karakterize olmaktadır. Telopodlar aynı ve farklı hücrelerle bağlantılar kurarlar ve üç-boyutlu ağlar oluştururlar. Telositler fonksiyonel olarak hücreler arası sinyalizasyon, immün gözetim, kök hücre rehberliği ve doku rejenerasyonuna katılırlar. Elde edilen bulgular, telositlerin kısa ve uzun mesafeli hücreler arası iletişim yoluyla doku homeostazisinin korunması ve hücre yenilenmesi proseslerinde rol alabildiklerini göstermektedir. Telositler çeşitli organlarda bulunmasına rağmen, testislerde telositlerin olası rollerinin aydınlatılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Sunulan çalışmada testislerde telositlerin varlığının, dağılımının ve organizasyonunun incelenmesi ve ayrıca genç yetişkin ve yaşlı sıçan testislerindeki farklılıkların ortaya konulması, testislerdeki telositlerin işlevinin anlaşılmasına ışık tutacaktır. Bu sayede testiküler rahatsızlıkları önlemek ve tedavi etmek yolunda yeni bilgiler sunulabilir. Bu çalışmada genç yetişkin ve yaşlı sıçan testislerinde telositlerin morfolojisinin, dağılımının ve organizasyonunun ışık mikroskobik, immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik (TEM) yöntemlerle incelenmesi ve bu hücrelerin farklılıklarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 8-10 aylık genç yetişkin ve 32-34 aylık yaşlı 30 adet erkek Wistar Albino cinsi sıçan 2 gruba ayrıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular, genç yetişkin ve yaşlı sıçan testisinde telosit benzeri hücrelerin varlığını doğrulamıştır. Telositlerin testislerde seminifer tübül çevresinde lokalize olduğu gözlendi. Bu hücrelerin her iki grupta da, morfolojik olarak büyük bir farklılık oluşturmadığı tespit edildi.

Cajal hücreleriHayvan deneyleriMikroskopi-elektron+4
Özgür Kaplan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Adölesan ve ileri yaş gebeliklerinde görülen aneminin plasental etkilerinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda gebelik döneminde anemisi olan riskli yaş grubundaki kadınlar, anket kullanılarak incelenmiştir. Plasental histopatoloji ve anemi ile ilişkili DMT1, TFR1, IRP1 molekülleri incelenerek etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül-Ekim 2020-2021 tarihleri arasında Ayvalık Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 135 kadın dâhil edildi. "Grup 1; ≤18 yaş anemik; Grup 2; ≤18 yaş anemik değil; Grup 3; ≥35 yaş anemik; Grup 4, ≥35 yaş anemik değil". Çalışma grupları hb<110 g/L ve hb>110 g/L olarak ayrıldı. Veriler, 'Sosyodemografik Anket Formu', 'Kişisel Bilgi Formu' ve 'Yenidoğan Ölçümleri, Apqar Skorlaması ve Plasenta Ağırlığı Tanımlayıcı Özellikler Formu' aracılığıyla toplandı. Ayrıca plasenta dokularından kesitler alınıp hem histopatolojik hem de Dmt1, TFR1, IRP1 molekülleri immünohistokimya yöntemi ile incelendi. Araştırma NCT03893084 numarası ile Clinical triars' a kayıtlıdır. Bulgular: Riskli yaş grubundaki katılımcıların çoğu gebelikte aneminin bebek ve kendisinde yarattığı sorunlardan haberdardı (p<0,05). ≤18 yaş anemik olmayan grupta villus ve fetal kan damarları normalken, ≤18 yaş anemik grupta villuslarda fibrinoid birikimleri gözlendi. ≥35 yaş hem anemik hem de anemik olmayan gruplarda villuslarda fibrinoid birikimi gözlendi. Riskli yaş grupları açısından DMT1, TFR1ve IRP1 immünohistokimyasal boyamada tüm gruplar arasında farkın anlamlı olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç: ≤18 yaş ve ≥35 yaş anemik gebelerde DMT1, TFR1 ve IRP1 immünohistokimya sonuçlarının anemik olmayan gebelere göre artmış olması, annede demir eksikliği olmasına rağmen plasentadaki demir emilim mekanizması ile eksikliğin tolere edilebildiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Gebelikte anemi, DMT1, TFR1, IRP1, Plasenta Histopatolojisi, Riskli Gebelik

AnemiDMT-1Ergenler+7
Ada Aysel İsrafilzade
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmünohistokimya yöntem ile boyanan EZH2 (Enhancer of zeste homologue) veINI1(SMARCB1) markerlarının hepatosellüler kanserde boyanma sıklığı, prognoz üzerine etkisi ve prediktif değeri

Giriş ve Amaç: HSK, genellikle altta yatan bir kronik hepatit veya siroz zemininde gelişen tek veya çok sayıda nodüllerle seyreden primer malign karaciğer hastalığıdır. HSK moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir kanserdir. HSK moleküler patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerin katıldığı çok basamaklı bir süreçtir. HSK henüz patogenezi tam olarak aydınlatılmamış bir malignitedir. Patogenezini anlayabilmek için çok sayıda epigenetik ve genetik çalışmalar yapılmaktadır. Biz de EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyinin HSK epigenetiğindeki önemini anlamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 2011-2019 yılları arasında ÇÜTF' nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 103 HSK' li vaka seçildi. EZH2 ve SMARCB1/INI-1 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. Sorafenib ve/veya lokal ablatif işlem yapilmis hastalarin EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Daha sonra istatiksel olarak hastaların sagkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 89' u (% 86,4) erkek, 14' ü (% 13,6) kadındı. Hastaların median yaşı 68 (min17- max 89) idi. İmmunohistokimya yöntemi ile bakılan EZH2, 45 (% 43,7) hastada pozitif boyanma gösterdi, 58 (% 56,3) hastada boyanma gözlenmedi. INI-1 ise 92 (%89. 3) hastada pozitif boyanma gösterdi, 11 (% 10. 9) hastada boyanma gözlenmedi. Çalışmamızda progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım için EZH2' nin prognostik önemine değindik. Prediktif değer için yeterli hasta sayısına ulaşılamadı. INI1 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılığa yakın bulundu. Sonuç: HSK patogenezinde epigenetik faktörlerin rolü hâlâ araştırılma aşamasında olup EZH2' nin HSK için prognostik önemini vurgulamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: EZH2, SMARCB1/INI1, HSK

Biyobelirteçler-tümörEpigenez-genetikGen ifadesi+7
Mehmet Mutlu Kıdı
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük grade non-hodgkin lenfoma hastalarında EZH-2 ekspresyonu ve prognostik önemi

Düşük grade Non-Hodgkin Lenfoma Hastalarında EZH-2 Ekspresyonu ve Prognostik Önemi Giriş ve Amaç: NHL lenfositlerin malign mutasyonu sonucu kontrolsüz proliferasyonu ile karakterize birçok alt tipi bulunan heterojen bir grup hastalıktır. Lenfoma insidansında 20. yüzyılın ikinci yarısında belirgin bir artış dikkati çekmektedir. NHL moleküler patogenezi oldukça komplekstir. Proto-onkogenlerdeki mutasyonlar, epigenetik modifiye edici faktörler ve karyotipik anormallikler NHL'de sıklıkla görülür. Bu epigenetik faktörlerden biri olan EZH2, policomb baskılayıcı kompleks 2 (PRC2)'nin fonksiyonel enzimatik komponentidir. DNA metilasyonu ve transkripsiyonel baskılamada görev alır. EZH2 aşırı ekspresyonu veya mutasyonu çeşitli kanserlerle ilişkilendirilmiştir. EZH2'nin aktif SET bölümündeki tirozin 641'in fenilalanin mutasyonu H3K27 trimetilasyonu ile sonuçlanır ve bu da lenfoma ile ilişkilendirilmiştir. Biz bu çalışmamızda düşük grade NHL hastalarında EZH2 ekspresyonunu ve prognoz üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2009-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 141 indolent lenfoma tanılı vaka seçildi. EZH2 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. EZH2 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 94'ü (%66,7) erkek, 47'si (%33,3) kadındı. Hastaların ortanca yaşı 56±12,18(28-87) olarak saptandı. İmmünhistokimya yöntemi ile bakılan EZH2 boyanma yüzdesine göre 94(%66,7) hastada negatif, 47(%33,3) hastada pozitif boyanma saptandı. EZH2 boyanma şiddetine göre 102(%72,3) hastada negatif boyanma, 39(%27,7) hastada pozitif boyanma saptandı. Çalışmamızda EZH2 boyanmasının pozitif olması sağkalım süresini anlamlı olarak azaltmakta olduğu tespit edildi. Toplam sağkalım için EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda ölüm riski 2,2 kat artmakta hastalıksız sağkalım için ise EZH2 boyanması pozitif olan hastalarda nüks veya hastalık progresyon riski 1,7 kat arttığı tespit edildi. Güçlü EZH-2 ekspresyonunun daha kısa toplam ve hastalıksız sağkalım ile ilişkili olduğu saptandı. Sonuç: EZH2 gibi epigenetik faktörlerin patogenezi henüz araştırma aşamasında olup EZH2 düşük dereceli NHL hastalarında prognostik açıdan sağkalım üzerinde önemli bir etkisi vardır. EZH2'yi hedefleyen tedavilere ışık tutması açısından daha geniş yol gösterici çalışmalara ihtiyaç vardır.

Epigenez-genetikLenfomaLenfoma-non Hodgkin+2
Meryem Şener
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2-aminoethoxydiphenyl borate (2-APB)'nin aminoglikozid nefrotoksisitesi üzerine etkilerinin incelenmesi

Aminoglikozidler, Gram (-) enfeksiyonların önlenmesinde etkili olan antibiyotikler olarak uzun zamandır bilinmekte ve kullanılmaktadır. Ancak, hızlı ve yüksek antibakteriyel etkinlik, düşük direnç gelişme potansiyeli, Beta laktam antibiyotiklerle sinerjistik etki ve düşük maliyet gibi avantajlarına rağmen, yan etkileri ve özellikle yüksek nefrotoksisite insidansı nedeniyle klinik kullanımları sınırlanmaktadır. Literatürde aminoglikozid nefrotoksisitesinin iyileştirilmesi için birçok farklı ajanın kullanıldığı çalışmalar bulunmasına rağmen 2- APB'nin kullanıldığı bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu deneysel çalışmada aminoglikozid nefrotoksisitesindeki mekanizmalardan olan ROS ve kalsiyum bağımlı apopitotik ve inflamatuar süreçler temel alınarak gentamisin nefrotoksisitesi üzerine TRP kanal modülatörü 2-APB'nin koruyucu etkisinin araştırılması ve elde edilen sonuçların ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmada 40 adet Wistar sıçan 5 gruba ayrıldı: Grup 1: Kontrol grubu (n=8): Herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup 2: DMSO grubu (n=8): 10 gün boyunca günde 1 kez %10 DMSO intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Grup 3: 2-APB grubu (n=8): 10 gün boyunca 2 mg/kg i.p. 2-Aminoethyl diphenylborinate (2-APB) %10 DMSO içinde çözündürülerek uygulandı. Grup 4: Gentamisin (G) grubu (n=8): 10 gün boyunca 100 mg/kg intramusküler (i.m.) Gentamisin uygulandı. Grup 5: Gentamisin + 2-APB (GA) grubu (n=8): 10 gün boyunca 100 mg/kg dozunda i.m. Gentamisin ve Gentamisinden 30 dakika önce 2 mg/kg i.p. 2-APB uygulandı. Sakrifikasyon işlemi sonrası ratlardan, biyokimyasal değerlendirme için kan numuneleri, ışık, elektron mikroskobik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler için böbrek doku örnekleri alındı. Gentamisin verilen sıçanların böbrek dokusunda ışık mikroskobik olarak; glomerüler dejenerasyon, tübüler genişleme, hücre vakuolizasyonu, tübül lümenine hücre deskuamasyonu ve hyalin kast birikimi, lökositik infiltrasyon şeklinde; elektron mikroskobik olarak glomerül bazal membranında yer yer kalınlaşma, tübül hücrelerinde mikrovillus yapısında düzensizleşme, apikal sitoplazmada blebleşme, lipid birikimi, miyelin figür benzeri yapılar, lizozomlarda sayıca artış, mitokondrionda şişme ve krista yapısının bozulması, apopitotik değişimler ve hücreler arası mesafenin genişlemesi şeklinde değişimlerin olduğu görüldü. İmmünohistokimyasal olarak Tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α), Interlökin 6 (IL-6) ve kaspaz 3 ekspresyonunun arttığı tespit edildi. Böbrek fonksiyonlarını değerlendirilmesinde kulllanılan kan üre azotu (BUN), kreatinin değerlerinin arttığı, lipid peroksidasyon göstergesi Malondialdehit (MDA)'in arttığı, antioksidan olan Süperoksit dismutaz (SOD)'ın azaldığı dikkati çekti. Gentamisin+ 2-APB tedavisi ile dejenerasyon varlığını sürdürse de şiddeti ve kapladığı alanın azaldığı, glomerül ve tübül yapılarının genel olarak korunduğu görüldü. 2-APB tedavisi ile gentamisin grubuna göre TNF-α, IL-6, kaspaz 3 immünoreaktivitesinin ve BUN, kreatinin, MDA değerlerinin belirgin olarak azaldığı, SOD'un arttığı görüldü. Sonuç olarak, 2-APB'nin; Gentamisinin oluşuracağı böbrek hasarını önlemede, antioksidan, antiapopitotik, antiinflamatuar etki göstererek hasarın önüne geçebileceği kanısına varıldı.

2-aminoetoksifenil boratAminoglikozitlerAntibiyotikler-aminoglikozid+3
Özge Kendirlinan
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Over kanserinde CD47 ekspresyonunun klinik önemi

Amaç: Malign over tümörlerinde CD47 ekspresyonunun klinik-patolojik özelliklerle prognoz üzerine etkileri incelenmiştir. Materyal-metod: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde over kanseri tanısı almış 83 hastaya ait parafin bloklardan alınan kesitlerde immünohistokimyasal olarak CD47 ekspresyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Over kanseri olan 83 hastanın %38,6'sında CD47 ekspresyonu saptanmazken %61,4'ünde CD47 ekspresyonu saptandı. Sonuç: Yüksek CD47 ekspresyonu OS ve PFS'de kısalmaya neden olmuş kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. CD47 ekspresyonunun varlığının ve yüksekliğinin önemi kliniko-patolojik olarak gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: CD47, over kanseri, immünohistokimya, monoklonal antikor, prognoz

Antikorlar-monoklonalOver neoplazmlarıPrognoz+1
Nazife Gümüş
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri

AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.

Karsinoma-papillerNeoplazmlarNükleer faktör-kappa B+6
Ayşe Gül Gülay
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Normal endometriyum, endometriyal hiperplazi ve endometriyum kanserlerinde EZH2 proteininin moleküler yöntemlerle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, malignite açısından iki farklı insan endometriyum kanser hücre hatları ile normal endometriyum, endometriyal hiperplazi ve endometriyum kanserlerinde Enhancer of Zeste Homolog-2 (EZH2)'nin rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnsan endometriyum kanseri hücre hatları Ishikawa ve MFE-319 (ACC-423) ile; normal endometriyum (proliferasyon ve sekresyon evresi); endometriyal hiperplazi (basit atipisiz ve kompleks atipili) ve endometriyal adenokarsinom (Tip I ve Tip II) örneklerinde EZH2 proteininin indirek immunohistokimyasal ve Western blotting yöntemleri ile değerlendirilmesi yapılmıştır. TUNEL yöntemi ile % apoptotik indeksler belirlenmiştir. EZH2 proteininin immunoreaktivite boyanmaları hafif (1), orta (2), şiddetli (3) ve çok şiddetli (4) olarak belirlenmiştir. Boyanan hücre sayıları % olarak sayılıp, boyanma şiddetleri ile H–skor elde edilerek, sonuçlar One-way ANOVA istatistiksel testi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada, malignite açısından farklı iki insan endometriyum kanser hücre hattı EZH2 immunoreaktivitesi açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde; agresif olan MFE-319 insan endometriyum hücre hattında çok şiddetli (4) gözlenirken, Ishikawa hücrelerinde hafif/orta (1/2) olarak izlenmiştir (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmenin ardından endometriyum örneklerinde EZH2 immunoreaktivitesi değerlendirildiğinde, normal endometriyumdan hiperplaziye geçiş ve endometriyal hiperplaziden karsinogeneze geçiş süreçlerinde istatistiksel olarak anlamlı artmış EZH2 immunoreaktivitesi izlenmiştir. % TUNEL indeksleri değerlendirildiğinde kanser gelişiminin ileri evrelerinde TUNEL pozitif hücre sayılarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu belirlenmiştir. Western Blotting yöntemi ile EZH2 proteini varlığı insan endometriyum kanser hücre hatlarında saptanmıştır. Sonuç: Malignite yönünden farklı iki farklı insan endometriyum kanser hattında ve normal endometriyumdan, endometriyal hiperplaziye ve karsinogenez sürecinde EZH2 proteininin prognostik faktör ve kanser tedavisinde hedef molekül olarak önemi ortaya konulmuştur.

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarEndometriyum+5
Oya Korkmaz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2016
00

Related subjects