Intestines
87 theses under this subject heading
Bağırsak stomalı hastaların öz- etkililik düzeylerinin stoma uyumuna etkisi
Bu araştırma, bağırsak stoması olan hastaların öz-etkililik düzeylerinin stoma uyumuna etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışma tanımlayıcı ve kesitsel türde planlandı ve Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Genel Cerrahi Servisi Stoma Terapi ve Yara Bakım Ünitesinde yürütüldü. Çalışmaya araştırma kriterine uyan 62 bağırsak stomalı hasta dahil edildi. Araştırma için etik kurul onayı, kurum izni ve hasta onamları alındı. Veriler 1 Haziran- 30 Eylül 2021 tarihleri arasında, Tanıtıcı Özellik Bilgi Formu, Ostomili Bireylere Yönelik Öz-Etkililik Ölçeği ve Ostomi Uyum Ölçeği (OUÖ-23) formları kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde Student t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve LSD çoklu karşılaştırma testleri, Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 53,12±12,30 yıl olup; % 71'inin kadın, %83,9'unun evli, %32,2' sinin ilkokul ve ortaokul mezunudur. Stoma açılma süresi 8,45±4,69 ay olup, %80,6'sı kanser nedeniyle açılmış ve %54,8'inin geçici kolostomisi vardır. Hastaların stoma açılma süresi ile öz- etkililik ve stoma uyumları arasında zayıf düzeyde, anlamlı bir korelasyon olduğu, öz etkililik düzeyleri arttıkça stoma uyumlarının arttığı tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; öz–etkililik hastaların stomaya uyumunu etkileyen önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle hastaların öz etkililik düzeylerini destekleyecek eğitimlerin planlanması ve bu yönde girişimsel çalışmaların yapılması önerilmektedir.
APC mutant fare modelinde azaltılmış BDNF ekspresyonunun intestinal tümör gelişimi üzerine etkilerinin araştırılması
Wnt sinyalini negatif yönde düzenleyen adenomatöz polipozis koli (Apc) tümör baskılayıcı genindeki mutasyon, kolon kanserlerinde en çok rastlanan mutasyondur. Wnt sinyal yolağı nın düzenlediği genlerden biri olan beyin türevli nörotrofik faktör Bdnf ), kolorektal kanser ler gibi birçok tümör dokusunda yüksek seviyede ifade olur . Bu tez çalışmasında; Apc mutant farelerde Bdnf ekspresyonundaki azalmanın intestinal tümör gelişimine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda; 36 hafta boyunca Apc+/-, Bdnf+/-, Apc+/-Bdnf+/- ve yabanıl tip fare deney ve kontrol gruplarını takip ettik ve Bdnf mutasyonunun Apc mutant fareler üzerindeki etkilerini fenotipik ve moleküler düzeyde araştırdık. Deneyler sonucunda; Apc+/- ve yabanıl tip farelere kıyasla, Bdnf+/- dişi ve erkek fare gruplarında; grubun yarısı normal vücut ağırlığına sahipken diğer yarısında belirgin bir kilo artışı olduğu gözlemlendi. Benzer kilo alım ı eğilimi Apc Bdnf farelerde de gerçekleşti. Apc Bdnf fareler de , Apc farelere kıyasla, ilk 6 ay boyunca anemi, zayıflama, kürkte bozulma, postürde bozulma gibi hastalık fenotip leri gö rülmedi . Apc+/- Bdnf+/- farelerin sağkalım süreleri, Apc+/- farelere göre yaklaşık 2 ay kadar arttı. Apc farelerde Bdnf ifadesinin azaltılması ; ince bağırsaktaki poli p sayısını az miktarda azaltırken, kolondaki polip sayısını belirgin olarak artı rdı . Apc+/ Bdnf+/ farelerin tümörlerinde; Bdnf, Trk B , beta katenin ve Lgr5 gen ifadeleri ile matür ve immatür Bdnf ve beta katenin protein düzeyi, Apc farelere göre azaldı, böylelikle kök hücre dinamiklerinin de değişebileceği düşünüldü. Bu çalışma sonucunda; Apc mutasyonu ile başlayan intestinal tümörlerde tedavi için BDNF'in önemli bir aday molekül olabileceği ni düşünmekteyiz.
Rasajilin içeren ağızda dağılan tablet formülasyonlarının geliştirilmesi, in vitro ve in vivo değerlendirilmesi
Parkinson hastalığı, çoğunlukla motor hareketlerin, konuşmanın ve diğer fonksiyonların zayıfladığı, sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. MAO-B enziminin dopamin metabolizmasında rolü nedeniyle, MAO-B inhibitörleri parkinson hastaları için önemli terapötik gelişmelerdir. Selejiline göre etkili ve daha selektif MAO-B inhibitörü olan rasajilin mesilatın ticari bir ODT formu mevcut değildir. Bu tez kapsamında, parkinson hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere rasajilin içeren ağızda dağılan tablet formülasyonları geliştirilmesi amaçlanmıştır. Farklı dağıtıcı/süperdağıtıcı içeren plasebo ODT tabletleri geliştirilerek toz ve tablet kontrollerinden elde edilen sonuçlar doğrultusunda optimum ODT formülasyonu belirlenmiştir. Optimum ODT formülüne rasajilin eklendikten sonra toz ve tablet kontolleri yapılmıştır. Ayrıca rasajilinin intestinal permeabilitesini tayin etmek için Caco-2 hücreleri ve intestinal perfüzyonu yapılmıştır. Rasajilinin hepatik disposizyonu in situ karaciğer perfüzyonu yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Optimum ODT formülasyonun (ODT-9R) dağılma süresi 10,671,04 sn olarak tayin edilmiştir. İçerelik tekdüzeliği %1014,8'dır. Çözünme hızı çalışmaları üç farklı ortamda (distile su, 0,1N HCl, pH 6,8 fosfat tamponu) gerçekleştirilmiş ve ilk 5 dakikada rasajilinin yaklaşık %100'ü çözünmüştür. ODT-9R formülasyonunun Caco2 hücre hattında permeabilitesi (5,624x10-57,88x10-6 cm/sn) eksipiyanların etkisiyle anlamlı derecede artmıştır (p<0,05). ODT-9R formülasyonunun intestinal permeabilite değerleri (3,73x10-4 , 5,89x10-4 , ve 3,27x10-4 cm/sn) jejunum, ileum ve kolonda artış göstermiştir. Eritrosit ve Evans mavisi ile karşılaştırıldığında, rasajilin karaciğerde daha geniş bir alana dağılmış, hepatik ekstraksiyonu 0,404 ± 0,060, hepatik klerensi ise 0,101±0,015 mL/sn olarak tayin edilmiştir. Tez çalışmalarından elde edilen bulgular doğrultusunda hedeflenen amaca uygun bir rasajilin ODT formülasyonu geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ağızda dağılan tablet, Bağırsak perfüzyonu, Caco-2, Karaciğer perfüzyonu, Rasajilin
Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, obezite ve bariatrik cerrahinin beslenme, metabolik parametreler ile bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yürütülen bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Çalışmanın örneklemini Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bariatrik cerrahi uygulanan 15 morbid obez bireyden oluşan çalışma grubu ile bariatrik cerrahi uygulanmayan 8 morbid obez bireyden oluşan kontrol grubu-1 ve 11 normal ağırlıkta (n=5) ve pre-obez (n=6) bireyden oluşan kontrol grubu-2 oluşturmuştur. Bireylerin başlangıç, 3. ay ve 6. ayda genel özellikleri ve sağlık durumları kaydedilmiş, miktarlı besin tüketim sıklıkları ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bireylerden alınan açlık kan örneklerinde glukoz, trigliserit, total, LDL, HDL kolesterol, ALT, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL6, TNF-α ve hs-CRP ve fekal örnekler alınarak mikrobiyota kompozisyonu analiz edilmiştir. Çalışma grubunda yer alan bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımları cerrahi sonrası hem 3. hem de 6. ayda cerrahi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubu-1 ve kontrol grubu-2'de yer alan bireylerin çalışma boyunca enerji ve besin ögesi alımlarında değişiklik saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma grubunda bariatrik cerrahi sonrası hem 3. ayda hem de 6. ayda bel/kalça oranı hariç tüm antropometrik ölçümler azalmıştır (p<0,05). Çalışma grubundaki bireylerin açlık kan glukozu medyan düzeyleri başlangıçta 94,0 mg/dL, 3. ayda 91,0 mg/dL ve 6. ayda 87,0 mg/dL olarak bulunmuştur (p<0,05). Total kolesterol, LDL kolesterol, ALT ve hs-CRP düzeyleri de bariatrik cerrahi sonrasında azalma göstermiştir (p<0,05). Bireylerin trigliserit, HDL kolesterol, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL-6 ve TNF-α değerlerinde cerrahi sonrasında anlamlı değişiklik olmamıştır (p>0,05). Bireylerin günlük posa alımı ile CK18-M30 düzeyleri (r=-0,437, p=0,010) ve LDL kolesterol düzeyleri (r=-0,401, p=0,035) arasında negatif ve orta düzey ilişki belirlenmiştir. Bireylerin kan IL-6 düzeyleri ile günlük E vitamini (r=-0,440, p=0,009) ve çinko (r=-0,449, p=0,019) alım miktarları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Bireylerin bağırsak mikrobiyotalarını oluşturan 3 temel bakteri filumu Bacteroidetes, Firmicutes ve Proteobacteria olarak saptanmıştır. Obez bireylerde normal ağırlıklı bireylere göre Firmicutes oranları yüksek, Bacteroidetes oranları daha düşük bulunmuştur. Çalışma grubunda cerrahi sonrasında Firmicutes filumunda azalma, Bacteroidetes filumunda artış belirlenmiştir. Başlangıçta Bifidobacterium cinsinin morbid obez bireylerde cerrahi öncesinde kontrol grubu-2'ye göre daha yüksek olup, cerrahi sonrası 3. ayda azaldığı gösterilmiştir (p<0,01). Enterobacteriaceae cinsi bakteriler cerrahi sonrası 3. ve 6. aylarda düşme eğilimindedir (p<0,05). Bacteroides bakterilerinin cerrahi öncesi morbid obez bireylerde belirgin şekilde düşük düzeyde olduğu ve cerrahi sonrasında kontrol grubu-2'ye benzer düzeylerde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Proteobacteria düzeylerinde görülen değişim ile total kolesterol (r=-0,636, p=0,035), LDL kolesterol (r=-0,718, p=0,013) ve IL-6 (r=-0,606, p=0,017) düzeylerindeki değişim arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. Firmicutes düzeylerindeki değişiklik ile toplam yağ (r=0,575, p=0,025) ve TDYA (r=0,592, p=0,020) alımlarındaki değişiklik arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu çalışmada bariatrik cerrahinin metabolik parametreler ve bağırsak mikrobiyotası üzerine etkileri görülmektedir ancak daha geniş örneklem ile planlanmış randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
30 yaş üstü fazla kilolu ve obez kadınlarda bağırsak alışkanlıkları ve posa alım düzeylerinin belirlenmesi
Çalışmanın amacı, fazla kilolu ve obez bireylerde bağırsak alışkanlıkları ile konstipasyon sıklığının gözlemlenmesi ve konstipasyonun beslenme tedavisinde önemli rol oynayan posa tüketim ve çeşitlerinin değerlendirilmesini sağlamaktır. Çalışma İstanbul Kartal ilçesinde bulunan Özel Kartal Avicenna Umut Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği'ne başvuran, 30 yaş üstü, fazla kilolu veya obez, 98 kadın katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Bireylere genel bilgileri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyleri, probiyotik bilgi düzeylerini içeren anket soruları, bağırsak alışkanlıkları için Bristol Dışkı Skalası ve Roma III Kriterleri, fermente besin tüketim sıklığı, posa alım durumlarının değerlendirilmesi için lifli besin tüketim sıklığı ve 3 günlük besin tüketim kaydı uygulanmıştır. Bireylerin konstipasyon durumları, Bristol Dışkı Skalası ve Roma III Kriterleri, ayrı ve birlikte olacak şekilde değerlendirilmiştir. Araştırma grubunun BKİ ortalaması 29.9 ± 4.2 kg/m2 olarak belirlenmiştir. Bağırsak alışkanlıkları, Bristol Dışkı Formu ve Roma III Kriterleri ile değerlendirildiğinde, konstipasyon sıklığı %19.4 olarak saptanmıştır. Bireylerin diyet lifi tüketim yeterlilikleri, 14 gr/1000 kkal/gün'e göre değerlendirildiğinde, %72.4'ünün yetersiz lif tüketimi olduğu görülmüştür. Diyet lifi tüketim ortalamaları ise 20.4 ± 5.6 gr olarak belirlenmiştir. Bristol Dışkı Skalası'na göre sert dışkılama sıklıkları %24.5 olarak gözlemlenmiştir. Su, diyet lifi yeterliliği ve fiziksel aktivite durumları ile Roma III Kriterleri'ne göre konstipasyon durumları arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Roma III Kriterleri ve Bristol Dışkı Formu birlikte değerlendirildiğinde, konstipasyon durumları ile fiziksel aktivite, su ve lif tüketimleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Çözünür diyet lifi tüketimi ile Bristol Dışkı Skalası puanları arasında pozitif anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). Çözünür posa tüketim miktarı arttıkça dışkı formunun yumuşadığı, bireyler tarafından beyan edilmiştir. Aşırı kilolu ve obez bireylerde diyet lifi alımının bağırsak alışkanlıkları üzerine etkisi değerlendirilirken, diyet lifi tüketim yeterliliği yanında çeşidinin de değerlendirilmesi gerektiği çalışma sonucunda desteklenmektedir.
Van bölge eğitim ve araştırma hastanesine başvuran çocuk hastalarda intestinal parazitlerin yayılışı
Bu çalışmanın amacı, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran çocuk hastalarda bağırsak parazitlerinin sıklığını belirlemek, bu parazitlerin sıklığını etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek ve çocuklarda intestinal parazitozların önemini bir kez daha ortaya koymaktır. Bu çalışma, Kasım 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran 0-17 yaşları arasında 135'i kız, 165'i erkek olmak üzere toplam 300 hasta üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hasta ve/veya hasta yakınlarının ailenin aylık gelir düzeyi, ebeveynlerin öğrenim durumu, ebeveynlerin mesleği, çocukların oynadıkları oyun alanı, ailenin oturduğu mesken türü, kardeş sayısı, tuvalet temizliğinin ne ile yapıldığı, kanalizasyon şebekesinin olup olmaması, evde kullanılan suyun kaynağı, meskenin yakınında ahır olup olmaması gibi soruları içeren anket formlarını doldurmaları sağlandı. Dışkı örneklere önce nativ-Lugol yöntemi ile incelendi. Daha sonra bu örneklere modifiye asit-fast boyama yöntemi uygulanarak Cryptosporidium spp. ve Cyclospora cayetanensis gibi etkenler yönünden değerlendirildi. Bu çalışmada, dışkı örnekleri incelenen toplam 300 çocuk hastanın 87'sinde (%29) bir veya birden fazla parazit türü saptanmıştır. Çalışmaya dahil edilen kız hastaların 48'inde (%35,6), erkek hastaların 39'unda (%23,6) intestinal parazit pozitifliği saptanmıştır. Çalışmada Giardia intestinalis %9,7, Blastocystis hominis %8, Crypytosporidium spp. %2,3, C. cayetanensis %0,7 ve Hymenolepis nana %0,7 oranında saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda %29 gibi yüksek bir oranda intestinal parazitlerle enfekte olan çocuk hastalarda G. intestinalis ve H. nana gibi parazitlerin yanı sıra Crypytosporidium ve C. cayetanensis de saptanmıştır. Bu sonuçlar hastanelere başvuran çocuk hastaların rutin parazitolojik bakılarında sadece nativ yöntemin değil aynı zamanda modifiye asit-fast gibi boyama yöntemlerinin de kullanılma gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca çalışmamızda saptadığımız yüksek intestinal parazit oranı bu etkenlerin çocuk yaş grubundaki önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anahtar sözcükler: Ġntestinal parazitler, çocuk hastalar, prevalans
Onkoloji hastalarında bağırsak parazitlerinin yayılışı
İlhan P. Onkoloji Hastalarında Bağırsak Parazitlerinin Yayılışı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Bu çalışma Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'nde tedavi gören hastalarda intestinal parazitlerin sıklığını belirlemek ve bu sıklığı etkileyen bazı faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu çalışma, Şubat 2012–Temmuz 2012 tarihleri arasında Hastanenin Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde tedavi gören 66'sı bayan ve 74'ü erkek olmak üzere toplam 140 kanser hastası üzerinde yürütüldü. Ayrıca, hastalara hastalıkları ve yaşam koşulları ile ilgili soruları içeren anket uygulandı. Hastalardan alınan dışkı örnekleri incelenmek üzere 30 dakika içinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma ve Uygulama Laboratuvarına getirildi. Örnekleri önce makroskobik olarak incelendi. Daha sonra nativ-Lugol yöntemi ile intestinal parazitler yönünden mikroskobik olarak incelendi ve Cryptosporidium spp., ve Cyclospora cayetanensis yönünden değerlendirilmek için modifiye asit-fast yöntemiyle boyandı. Kanser tanısı almış 66 kadın hastanın %34,8'inde, 74 erkek hastanın %40,5'inde olmak üzere toplam 140 hastanın %37,9'unda bir veya birden fazla bağırsak paraziti saptandı. Çalışmada en yüksek oranda Blastocystis hominis (%17,9), en düşük oranda ise Iodamoeba butschlii (%1.4) ve C. cayetanensis (%1,4) saptandı. Ayrıca Cryptosporidium spp. (%13,6), Endolimax nana (5.7), Entamoeba coli (%3,6) ve Giardia intestinalis (%2,9) türlerine de rastlandı. Sonuç olarak tarafımızdan yapılan bu çalışmada, kanser hastalarında intestinal parazitlerin %37,9 oranında görülmesi, özellikle immün sistemi baskılanmış hastalarda bağırsak parazitlerinin önemli bir sağlık problemi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Elde ettiğimiz bu sonuçlara göre onkoloji hastaları gibi immün sistemi baskılanmış hastalarda intestinal parazitozların dikkate alınması ve rutin olarak sık aralıklarla dışkı incelemesi yapılmasının gerekli olduğu kanaatine varılmıştır.
4-10 yaş grubu çocuklarda fonksiyonel bağırsak hastalıkları belirtilerinin psikiyatrik belirtiler ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı herhangi bir psikiyatrik yakınma ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran 4-10 yaş arası çocuklarda fonksiyonel gastrointestinal hastalık (FGH) belirtilerini sorgulayarak herhangi bir psikiyatrik yakınması olmayan akranları ile karşılaştırmak ve çocukluk çağında görülen psikiyatrik belirtiler ile fonksiyonel gastrointestinal belirtilerin arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada araştırma grubunu Hacettepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne herhangi bir yakınma ile ilk kez başvuran 4-10 yaş aralığındaki çocuklar oluşturmuştur. Araştırmanın kontrol grubunu ise Hacettepe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne herhangi bir yakınma ile ilk kez başvuran 4-10 yaş aralığındaki çocukların aynı yaştaki sınıf arkadaşları oluşturmuştur. Çalışmaya dâhil olan hastaların ailelerine demografik veri formu, Yenilenmiş Conners Anababa ve Öğretmen Derecelendirme Ölçeği Kısa Türkçe Formu, Güçler ve Güçlükler Anketi, Pediatrik Gastrointestinal Semptomlar Ölçeği'ni (4 Yaş ve Üzeri Çocuklar için Aile Bildirim Formu) içeren anket formları uygulanmıştır. Araştırmanın analiz aşamasına 4-10 yaş aralığında 446 katılımcının (244 kişi araştırma grubu ve 202 kişi kontrol grubu) verisi dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların yaş ortalaması 7,48 ± 1,92 olarak saptanmıştır. Araştırma grubunda tek ebeveyn ile yaşayanların sıklığı kontrol grubuna göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Anne ve babanın eğitim düzeyi kontrol grubunda daha yüksek olarak saptanmıştır. Karşı gelme, bilişsel problemler/dikkatsizlik, hiperaktivite ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu indeksi puanlarının tamamının araştırma grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Güçler ve Güçlükler Anketi puanlarını incelediğimizde duygusal sorunlar, davranış sorunları, hiperaktivite, akran sorunları, toplam güçlük puanı, içe yönelim ve dışa yönelim puanları araştırma grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Tüm çalışma grubu FGH tanı ölçütlerini karşılayan ve karşılamayan olarak iki gruba ayrıldığında, FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocukların hiperaktivite ve DEHB indeksi puanlarının, fonksiyonel gastrointestinal hastalık tanı ölçütlerini karşılamayanlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocukların Güçler ve Güçlükler Anketi'ne ait duygusal sorunlar, davranış sorunları, hiperaktivite, toplam güçlük puanı, dışa yönelim ve içe yönelim puanları FGH tanı ölçütlerini karşılamayan çocuklara göre daha yüksek olarak bulunmuştur. Çalışmamızda psikiyatrik yakınma ile başvuran çocuklarla psikiyatrik yakınması olmayan çocuklar arasında irritabl bağırsak sendromu, fonksiyonel konstipasyon, dispepsi ve fonksiyonel karın ağrısı belirtileri açısından fark olduğu görülmüştür. Gruplar FGH tanı ölçütlerini karşılama durumlarına göre ayrıldığında içe yönelim belirtilerinin FGH tanı ölçütlerini karşılayan çocuklarda karşılamayanlara göre daha sık olduğu gözlenmiştir. Alandaki çalışma sonuçları ile karşılaştırıldığında genel olarak bilimsel yazın ile uyumlu sonuçlar elde edilmiştir.
Hepatektominin intestinal permeabilite, adezyon molekülleri ve immün yanıt üzerine etkileri
Amaç: Karaciğer retiküloendotelyal sistemin ana organlarından biridir. Hepatektomi sonrası intestinal permeabilite ve intraabdominal enfeksiyon riski artmaktadır. Bunun nedeni olarak birçok mekanizma suçlanmakta olup klinikte hepatektomi sonrasındaki enfeksiyöz komplikasyonların azaltılabilmesi için bu mekanizmaların bilinmesi önem taĢımaktadır. ÇalıĢmamızda nötrofillerin, granülosit-myeloid baskılayıcı hücrelerin (immatür nötrofillerin) ve tight junction proteinlerin deneysel %70 hepatektomi modelinde intestinal permeabilite ve enfeksiyon geliĢmesindeki rolünün ortaya konulması amaçlanmıĢtır. Gereç ve Yöntem: Bu çalıĢmada 40 adet erkek BALB/c farede %70 hepatektomi veya sadece laparatomi yapılmıĢ, ameliyat sonrası 48. ve 120. saatte çeĢitli değiĢkenler ölçülmüĢtür. Floresan izotiyosiyanat dekstran ile intestinal permeabilite ölçülmüĢ ve periferik kan, karaciğer, kemik iliği, bağırsak örneklerinden akım sitometri ile granülosit-myeloid baskılayıcı hücreler ve matür nötrofiller sayılmıĢtır. Ayrıca bu örneklerin yayma örnekleri hematoksilen eosin ile boyanarak akım sitometri sonuçlarının sağlaması yapılmıĢtır. Proksimal jejunumdan alınan örneklerden de histopatolojik skorlama ve otoantikor boyanarak klaudin-3 ve zonula okludens-1 yoğunluğu değerlendirilmiĢtir. Bulgular: Hepatektomi sonrasında intestinal permeabilitenin arttığı (3,6mg/ml) ve 5. günde normale dönmeye baĢladığı (2,2mg/ml) görüldü. Majör hepatektominin matür nötrofil (%7 ± 1 vs. %2.7 ± 0.8, P:0.046) ve immatür nötrofil (%19.5 ± 1.5 vs. %3.1 ± 0.5 P:0.0110) üretimini ve kana salınmasını uyardığı görüldü. Proksimal jejenum örneklerinde kontrol gruplarına göre cla-3 ve ZO-1 yoğunluğunun azaldığı hepatektominin TJ yoğunluğunu azalttığı görüldü. Çıkarım: Sağlıklı farede periferik kanda immatür nötrofil bulunmamakta olup hepatektomi sonrası periferik kanda immatür nötrofiller görülmektedir. Hepatektomiden sonraki ilk günlerde (2. gün) kandaki ve bağırsaktaki matür nötrofil sayısı artıĢı ile paralel bağırsak permeabilitesi de artmaktayken bir süre sonra (5. gün) immatür nötrofil sayısı artmakta ve intestinal permeabilite azalmaktadır. Bulgular, matür/immatür nötrofil oranlarının hepatektomi sonrası intestinal permeabilite artıĢı ve enfeksiyon geliĢiminde rolünün olabileceğini düĢündürmektedir.
Hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun incelenmesi
Hidradenitis süpürativa derinin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Patogenezi henüz kesin olarak aydınlatılamamıştır ve bu sebeple tedavisinde güçlükler yaşanmaktadır. Hidradenitis süpürativa, psoriazis ve inflamatuar bağırsak hastalıkları kronik inflamatuar hastalıklar olmaları; genetik yatkınlık; Th1, Th17 ve Treg hücreleri ilişkili TNF-α, INF-γ, IL-12, IL-17 ve IL-23 gibi inflamatuar sitokin yanıtları ve benzer tedavilere cevap vermeleri açısından bir çok paralellik gösterir. Bu hastalıkların patogenezinde ortak olarak bağırsak mikrobiyomundaki disbiyogenezin sistemik bir inflamasyonun tetikleyicisi olabileceği hipotezinden yola çıkılarak, 15 hidradenitis süpürativa hastası ve 15 sağlıklı kontrolün fekal örnekleri yeni nesil dizileme yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Hidradenitis süpürativa hastalarının bağırsak mikrobiyomlarında bakteri bolluğu ve çeşitliliğinin sağlıklı insanlara kıyasla azaldığı gösterilmiştir (Shannon çeşitlilik indeksi, p=0,048). Hastaların bağırsaklarında mikrobiyal topluluk bileşimi, benzer türler bulunma ve zenginliği bakımından sağlıklı insanlardan farklıdır (Bray-Curtis farklılık indeksi, p=0,01). Ortak tür içerme bakımından birbirlerine en yakın bireyler sağlıklı bireyler iken, en uzak bireyler ise hasta bireyler olarak bulunmuştur (Jaccard Distance, p=0,007). Bakteri dağılımında Clostridiales_unclassified, Fusicatenibacter ve Firmicutes_unclassified cinsi bakteriler hidradenitis süpürativa hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmıştır (sırasıyla p=0,005, p=0,046 ve p=0,029). Sonuçlar hidradenitis süpürativa hastalığında bağırsak mikrobiyomundaki disbiyozisin hastalığın patogenezinde rolü olabileceği hipotezini desteklemektedir. Bu çalışma hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun yeni nesil dizileme yöntemi ile analiz edildiği ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler :Hidradenitis süpürativa, bağırsak mikrobiyomu
Parsiyel kalça protezi uygulanan hastalarda abdominal masajın boşaltım aktivitesi ve solunum fonksiyon testleri üzerine etkisi
Bu araştırma, parsiyel kalça protezi (PKP) uygulanan hastalarda abdominal masajın boşaltım aktivitesi ve solunum fonksiyon testleri (SFT) üzerine etsini belirlemek amacıyla yapıldı. Tek merkezli, prospektif, iki kollu (1:1), randomize kontrollü deneysel klinik araştırmanın örneklemini Eylül 2021-Nisan 2022 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin ortopedi ve travmatoloji kliniğine yatan, PKP uygulanan 78 hasta oluşturdu. Randomizasyonla çalışma ve kontrol grubuna atanan hastalardan çalışma grubuna (n=39) PKP sonrası sabah ve akşam öğünlerinden en az 30 dakika sonra, 15 dakika abdominal masaj uygulandı. Kontrol grubuna (n=39) ise rutin hemşirelik bakımı uygulandı. Araştırmada veriler, PKP öncesi, sonrası ilk akşam, 1., 2. ve 3. günlerde abdominal masaj uygulama öncesi ve sonrası, Boşaltım Aktivitesi Formu ve Solunum Fonksiyon Testi Formu (FVC, FEV1, FEV1/FVC) kullanılarak değerlendirildi. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, Pearson-χ2 testi, bağımsız gruplarda t-testi ve Man Whitney U testi kullanıldı. Araştırmada, çalışma ve kontrol grubundaki hastalar karşılaştırıldığında; çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası 1. gün akşam, 2. gün sabah abdominal masaj uygulamasından önce ve sonra intraabdominal basınç (İAB) değeri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası ilk akşam ve 1. gün sabah-akşam uygulamadan önce ve sonra, 2. gün sabah-akşam ve 3. gün sabah uygulamadan sonra bağırsak sesleri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Çalışma grubundaki hastaların bağırsak seslerinin geri dönüş zamanının ve ilk defekasyona çıkma zamanının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Çalışma grubundaki hastalara PKP sonrası 1., 2. ve 3. günlerde kontrol grubundan anlamlı olarak daha az laksatif uygulandığı tespit edildi (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubundaki hastalar karşılaştırıldığında; çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası 1. ve 2. gün sabah-akşam, 3. gün sabah FVC değeri ortalamalarının; PKP sonrası 2. gün sabah-akşam FEV1 değeri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Araştırma; PKP uygulanan hastalara hemşireler tarafından uygulanan abdominal masajın İAB'ı, laksatif kullanım sayısını azaltırken; bağırsak seslerini, STF değerlerini arttırdığını ve bağırsak seslerinin geri dönüş zamanı ile ilk defekasyon zamanını kısalttığını ortaya koydu.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk ve ergenlerde klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeyleri
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), bireyde sıkıntıya ve işlevsel bozulmaya neden olan, obsesyon ve/veya kompulsiyonların varlığıyla karakterizedir. Sıkı bağlantılardaki işlev değişikliklerinin bazı psikiyatrik bozuklukların patofizyolojisine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKB tanısı alan çocuk ve ergenler ile sağlıklı kontrollerin serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeyleri açısından karşılaştırılması ve OKB belirti şiddeti ile biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya OKB tanısı alan 41 çocuk ve ergen, kontrol grubunu oluşturmak için 41 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcıların OKB şiddeti Çocuklar İçin Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği (ÇY-BOKÖ) ve Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi (MOKSL) ile değerlendirildi. Tüm katılımcılardan serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin-1 ve trisellülin düzeylerinin ölçümü için venöz kan alındı. Bulgular: Çalışmamızda OKB grubunda sağlıklı kontrollere kıyasla serum klaudin-5, klaudin-12, okludin, trisellülin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Serum angulin-1 düzeyleri açısından ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Sonuç: OKB tanılı hastalarda saptanan yüksek serum klaudin-5, klaudin-12, trisellülin ve okludin düzeyleri kan beyin bariyerindeki bozulmanın ve bağırsak geçirgenliğinin bir işareti olabilir. Sıkı kavşak proteinleri ile OKB arasındaki ilişkiyi anlamamız için daha fazla çalışma gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Bağırsak-beyin aksı, OKB, mikrobiyata, klaudin-5, klaudin-12, okludin, angulin 1, trisellülin
The knowledge level about the role of nutrition and gut microbiota in alzheimer's disease among the students in the Faculty of Medicine and the Faculty of Nutrition and Dietetics
This thesis investigated the knowledge level of students in the Faculty of Medicine and the Faculty of Nutrition and Dietetics at Bahçeşehir University regarding the role of nutrition and gut microbiota in Alzheimer's disease (AD). Students in the medical department displayed higher overall knowledge compared to those in nutrition and dietetics. However, within each department, first-year students exhibited greater knowledge about the relationship between gut microbiota and AD than second-year students. These findings emphasize the importance of early education in establishing a strong foundation of knowledge. Caution is necessary when generalizing the results due to limitations such as potential bias and limited sample representativeness. Recommendations include incorporating targeted educational interventions and promoting interdisciplinary collaboration to enhance knowledge in this field. Addressing these findings and limitations will better prepare future healthcare professionals to understand the impact of nutrition and gut microbiota on AD.
Tip 2 diyabetli bireylerde tıbbi beslenme tedavisinin glisemik kontrol, inflamatuar sitokinler ve bağırsak bariyer fonksiyonu üzerine etkisi
Bu araştırma Tip 2 diyabetli bireylerde tıbbi beslenme tedavisinin (TBT) glisemik kontrol, inflamatuar sitokinler ve bağırsak bariyer fonksiyonunu üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı Diyabet birimine başvuran 20-64,9 yaş arası 40 Tip 2 diyabetli birey dahil edilmiştir. Bireyler TBT (n=21) ve kontrol (n=19) grubu olarak 2 gruba ayrılmıştır. Tüm bireylerin 3 günlük besin tüketim kayıtları ve antropometrik ölçümleri, diyabet yaşam kalitesi anketi (DQOL), diyabet öz bakım aktiviteleri anketi (SDSCA), glisemik kontrol parametreleri, kan lipitleri, inflamatuar sitokinler ve bağırsak bariyer fonksiyonu belirteci düzeyleri çalışmanın başında ve 12. hafta sonunda alınmış ve kaydedilmiştir. TBT grubuna 12 hafta süre ile tıbbi beslenme tedavisi verilmiş bireyler ile 2 haftada bir glisemik kontrol, antropometrik ölçümler ve hastanın ihtiyacına göre yeniden TBT düzenlenmesi için görüşülmüştür. Kontrol grubu ise sevk kâğıdı yazılarak hastanenin beslenme ve diyet birimine yönlendirilmiştir. Çalışma sonunda TBT grubundaki bireylerin vücut ağırlığı başlangıca göre anlamlı derecede azalmıştır (p<0,05). Tıbbi beslenme tedavisi alan bireylerin kontrol grubuna kıyasla APG (Δ:-56,5±33,9 mg/dL, p=0,001) HbA1c (Δ:-%1,54±0,5, p<0,001), total kolesterol (Δ:-35,0 (39,5) mg/dL, p=0,001), LDL kolesterol (Δ:-28,2±23,2 mg/dL, p=0,012) ve trigliserit (Δ:-66,7 (72,5) mg/dL, p<0,001) düzeylerinde anlamlı bir azalma olmuştur. TBT grubundaki bireylerin kontrol grubuna kıyasla TNF-α (Δ:-9,6(6,4) ng/L, p<0,001), IL-6 (Δ:-4,4(10,6) ng/L, p<0,001), CRP (Δ:-1,1(2,1) ng/L, p<0,001) ve ZO-1 (Δ:-0,8(1,4) ng/L, p<0,001) düzeyler anlamlı olarak azalmıştır. APG düzeyindeki değişim ile TNF-α (r=0,654, p<0,001), IL-6 (r=0,578, p<0,001), CRP (r=0,406, p=0,009) ve ZO-1 düzeyi (r=0,390, p=0,013) değişimi pozitif korelasyon göstermiştir. HbA1c düzeyindeki değişim ile TNF-α (r=0,833, p<0,001), IL-6 (r=0,773, p<0,001), CRP (r=0,315, p=0,014) ve ZO-1 düzeyi (r=0,645, p<0,001) değişimi pozitif korelasyon göstermiştir. Tıbbi beslenme tedavisi sonrası TBT grubundaki bireylerin DQOL (Δ:72,9±10,6, p<0,001) ve SDSCA (Δ:26,5±2,9, p<0,001) skorları anlamlı olarak yükselmiştir. ZO-1 düzeyindeki 1 birimlik azalma APG değerinde 2,938 (CI:1,134-4,742, p=0,002) birim, HbA1c düzeyinde 0,063 (CI:0,003-0,122, p=0,041) birim ve TNF-α düzeyinde 1,673 (CI:0,455-2,892, p=0,002) birimlik bir azalmaya yol açmıştır. Sonuç olarak; Tip 2 diyabetli bireylerde sıkı takipli tıbbi beslenme tedavisinin glisemik kontrol ve kardiyovasküler risk faktörlerini, inflamasyonu ve bağırsak geçirgenliğini iyileştirdiği gösterilmiştir.
Broylerlerde yem formunun performans, karkas özellikleri ile sindirim sistemi gelişimi ve bağırsak histomorfolojisi üzerine etkileri
Bu çalışma, ticari olarak üretilmiş olan benzer özelliklere sahip farklı fiziksel formdaki (toz, granül, pelet) yemlerin etlik piliçlerde performans karkas randımanı, karkas parametreleri, organ relatif ağırlıkları, ince bağırsak uzunluk ve ağırlığı ile ince bağırsak histomorfolojik parametreleri üzerine etkilerinin saptanması amacıyla yapılmıştır. Ross 308 ırkı 224 adet bir günlük yaştaki erkek civcivler, 4 deneme grubuna ayrılmıştır. Her bir grup 7'şer adet civcivden oluşan 8 tekrar grubundan oluşmuştur. Gruplar farklı formdaki yemlerle 42 gün süreyle beslenmişlerdir. İlk üç hafta iki grup toz yem formunda, iki grup ise granül formunda yem ile beslenmişlerdir. İkinci üç hafta ise toz yem formundaki gruplardan bir grup toz formunda yemle (TT), diğer grup ise pelet formunda yemle (TP) beslenmişlerdir. Granül form yem tüketen grupların bir grubuna pelet formda yem verilmiş, diğer gruba ise tekrar granül formda yem verilmiştir. Denemenin ilk üç haftasında granül formda yem verilmesi performansı ve jejunum ile ileum histomorfolojisini olumlu yönde etkilemiştir. Altı haftalık deneme süresince toz formunda yem tüketen grupta performans, EPEF, karkas randımanı ve göğüs randımanı olumsuz etkilenmiştir. İlk üç hafta granül formda yem verilmesinden sonra granül veya pelet formda yem verilmesi performans, EPEF, karkas randımanı ve göğüs randımanını olumlu etkilemiştir. İlk üç hafta toz yem tüketen gruba pelet formda yem verilmesi de performans, EPEF, karkas randımanı ve göğüs randımanını artırmıştır. Toz yemle besleme bağırsak histomorfolojisini diğer formlarla beslemeye göre daha fazla iyileşme sağlamıştır. Taşlık relatif ağırlığı, altı haftalık deneme süresince toz formunda yem tüketen grupta diğer gruplara göre daha yüksek bulunmuştur. Toplam ince bağırsak, karaciğer, kalp, dalak ve Bursa fabricius relatif ağırlıkları yem formundan etkilenmemiştir. İnce bağırsak relatif uzunluğu altı haftalık deneme süresince toz formunda yem tüketen grupta daha yüksek bulunmuştur. Altı hafta süreyle granül formda yem kullanılması performansda olumlu etki yaratsa da bağırsak villüslerinde toz yeme göre iyileşme sağlamamıştır. Broyler yetiştiriciliğinde ilk üç hafta toz formunda yem kullanımı performansı olumsuz etkilese de daha sonra pelet formunda yem kullanıldığında performansda iyileşme gözlenmiştir. Sonuç olarak, ilk üç hafta granül formda yem, daha sonra pelet formdaki yemlerin broylerler de performans, karkas randımanı, sindirim sistemi ve bağırsak histomorfolojisi yönünden olumlu yönde etkileyeceği kanısına varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Bağırsak Histomorfolojisi, Broyler Performans, Karkas Özellikleri, Sindirim Sistemi, Yem Formu
Konstipasyon baskın irritabl bağırsak sendromu olan bireylerde inülinin bağırsak semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu araştırma, konstipasyon baskın İrritabl bağırsak sendromu olan bireylerde inülinin bağırsak semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma 21-63 yaş aralığında konstipasyon baskın İBS tanısı alan bireyler (n=34) ile tamamlanmıştır. Bireyler prebiyotik grubu [(n=17) (günde iki kez 4,6 g (İnülin=toplam 9,2 g) inülin/oligofruktoz 50/50 karışımı)], ve plasebo [(n=17), (Maltodekstrin=9,2 g)] grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Müdahale süresi 8 hafta olup, müdahale başlangıcında, 1. ay ve 2. ay sonunda katılımcıların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, besin tüketim sıklığı, besin tüketim kayıtları alınmıştır. Ayrıca müdahale başlangıcında, 1. ay ve 2. ay sonunda Bristol Dışkılama Skalası, İBS-Semptom Şiddet Skoru Ölçeği (İBS-SŞS), İBS-Visual Analog Skala, İBS-Yaşam Kalitesi Ölçeği (İBS-YKÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin istatiksel analizinde SPSS yazılım programından yararlanılmıştır. Çalışmada prebiyotik grubunun yaş ortalaması 38,58±2,03 yıl, plasebo grubunun ise 38,05±3,17 yıldır. Çalışmanın büyük bir çoğunluğu kadınlardan (%76,4) oluşmaktadır. Araştırma grupları arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, sigara içme, alkol tüketme, fiziksel aktivite, doktora başvurma sebebi ve komorbid hastalık dağılımları benzerdir. Çalışma süresince prebiyotik grubunun protein alımının, plasebo grubunun ise yağ alımının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Prebiyotik grubunun protein yüzdesi zamana bağlı olarak çalışmanın sonunda anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Her iki grubun büyük çoğunluğu başlangıç, 1. ay ve 2. ay ölçümlerinde sedanter grupta yer almaktadır. Gruplar arasında sadece beden kütle indeksi (BKİ) başlangıç ve 1. ay ölçümlerinde anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Prebiyotik grubunun vücut yağ yüzdesinin çalışmanın sonunda anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (p<0,05). Prebiyotik grubunda açlık kan glukozu, kreatinin, total kolesterol ve AST değerlerinin zamana bağlı olarak çalışmanın sonunda anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (pzaman<0,05). Prebiyotik grubunda toplam İBS-YKÖ puanı çalışma sonunda artış gösterirken (pzaman<0,05), toplam İBS-SŞS puanı azalmıştır (p<0,001). Toplam İBS-SŞS puanı grup ve zaman etkileşim etkisi bakımından istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur [p<0,05]. Prebiyotik grubunda karın ağrısı, kabızlık durumu, şişkinlik/gaz, semptomların günlük yaşantıya etkisi parametrelerinde çalışma sonunda anlamlı olarak iyileşme gözlendiği saptanmıştır (p<0,05). Bireylerde kabızlık durumunda grup ve zaman etkileşimi bakımından iyileşme gözlenmiştir (p<0,05). Prebiyotik grubunun 1. ay ve 2. ay BKİ değerleri ile yaşam kalitesi puanları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki vardır (p<0,05). Sonuç olarak, konstipasyonu olan bireylerde inülin takviyesinin yaşam kalitesi ve bağırsak fonksiyonları üzerinde dışkı sıklığı, kıvamı ve geçiş süresi açısından güvenilir ve yararlı etkiye sahip olabilir. Ancak prebiyotik grubunun, plasebo grubuna göre dışkılama türü, enerji, makro besin ögeleri alımları, depresyon açısından belirgin bir üstünlüğü bulunmamıştır. Bireylere düzenli ana ve ara öğün tüketimi, yeterli enerji, makro besin ögesi ve sıvı alımı, semptom oluşumuyla ilişkiliyse kafein, alkol ve yağ alımlarını azaltması, uygun posa alımının sağlanması ve artırılması, fiziksel aktiviteye teşvik edilmesi ve streslerini azaltmaya yönelik psikolojik destek (bilişsel davranış terapisi) önerilebilir. Bireylerin tanı aldıkları ilk andan itibaren beslenmelerinin bir diyetisyen tarafından değerlendirilmesi ve beslenme tedavilerinin takip edilmesi büyük önem taşımaktadır.
Açık kalp cerrahisi sonrası sakız çiğnemenin bağırsak fonksiyonlarına, postoperatif ağrıya ve erken taburculuğa etkisi
Amaç: Bu araştırma açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif sakız çiğnemenin bağırsak fonksiyonu, ağrı düzeyi ve erken taburculuk üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, deneysel olarak, Haziran 2021 ve Aralık 2021 tarihleri arasında, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Merkezi' nde açık kalp ameliyatı olan toplam 48 hasta ile gerçekleşmiştir. Çalışma grubu n:24 (%50), kontrol grubu n:24 (%50) hasta ile gerçekleşmiştir. Veriler, araştırmacılar tarafından hazırlanan veri toplama formları ile elde edilmiştir. Araştırma verileri JASP paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin analizinde Shapiro Wilk testi, Mann Whitney U testi, Wilcoxon testi, Yates, Fisher ve Pearson ki-kare testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kontrol ve çalışma grubu hastalar arasında ilk gaz çıkarma saati (kontrol grubu ortalama 31,73 ± 11,01 ve çalışma grubu ortalama 21,33 ± 5,53) ve gaita çıkarma saati (kontrol grubu ortalama 95,88 ± 25,67 ve çalışma grubu ortalama 69,60 ± 17,35) bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Çalışma grubundaki hastalarda sakız çiğneme öncesi bağırsak sesi (ortalama 4.saatte 5,33 ± 1,31, 6.saatte 6,33 ± 2,35, 8.saatte 6,50 ± 2,43, 10.saatte 7,63 ± 2,32) ve ağrı düzeyine göre (ortalama 4.saatte 5,50 ± 2,04, 6.saatte 5,42 ± 1,89, 8.saatte 5,21 ± 1,91, 10.saatte 4,83 ± 1,95) sakız çiğneme sonrası bağırsak sesi (ortalama 4.saatte 8,58 ± 1,72, 6.saatte 10,21 ± 3,13, 8.saatte 10,38 ± 2,99, 10.saatte 12,29 ± 2,53) ve ağrı düzeyi arasında (ortalama 4.saatte 4,29 ± 1,85, 6.saatte 4,63 ± 1,81, 8.saatte 4,17 ± 1,93, 10.saatte 3,42 ± 2,32) istatistiksel olarak bağırsak seslerinde anlamlı bir puan artışı olduğu ve ağrı düzeyi arasında anlamlı bir puan düşüşü olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında hastanede yatış süresi bakımından, dolayısıyla erken taburculuk üzerine istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. xi Sonuç: çalışmaya göre açık kalp cerrahisi sonrası sakız çiğnemenin bağırsak fonksiyonlarını artırmada ve postoperatif ağrıyı azaltmada etkili olduğu, erken taburculuk üzerine istatistiksel olarak bir etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Ağrı, Bağırsak, Ciklet, Hastanın taburcu olması, Kalp cerrahisi.
Etkin ve güvenilir kolonoskopi hazırlığında belirleyici olan faktörler
Amaç:Kolorektal hastalıklarının tanı ve tedavisi için kolonoskopi işlemi öncesi barsak hazırlığının yeterli olması çok önemlidir. İşlem sırasında barsağın tamamen temiz olması muayenenin başarısını artırır ve işlemin tekrar yapılmasını önler.Günümüzde yeterli kolon temizliği için etkinliği kanıtlanmış standart uygulamalar bulunmaktadır. Standart uygulamalara rağmen bazı hastalarda yeterli kolon temizliği sağlanamamaktadır.Biz bu çalışmada kolonoskopi hazırlığının önemini değerlendirmeyi ve kolonoskopi hazırlığı üzerinde olumlu veya olumsuz etkisi olan faktörleri belirlemeyi amaçladık. Bu çalışmada elde edilecek sonuçlar ile her hastaya uygun optimal kolonoskopi hazırlık yöntemini belirleyebileceğimizi ve bu sayede optimal hazırlık ile gereksiz işlem sayısını azaltabileceğimizi, işlem başarı şansını artırabileceğimizi ve sonuç olarak hasta ve maliyet açısından faydalı sonuçlara ulaşabileceğimizi düşünmekteyiz. Yöntem:Bu çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde ocak 2021 ile ocak 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.Tanımlayıcı ve analitik-kesitsel tipte bir araştırmadır.Araştırmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde, ocak 2021 ile ocak 2022 tarihleri arasında, kolonoskopi yapılan tüm hastalar dahil edilmiştir.Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ve Boston kolonoskopi hazırlığı değerlendirme ölçeği (Kolonoskopi hazırlığı yapılan hastalara rutin uygulanmaktadır) kullanılacaktır. Bulgular:Çalışmaya 155'i kadın, 148'i erkek olmak üzere toplamda 303 hasta dahil edilmiştir.Hastaların %70,3'ünün sürekli ilaç kullandığı, %70,3'ünde komorbid hastalığın var olduğu, %10,2'sinde ailede kolon ca öyküsünün var olduğu tespit edilmiştir.Bağırsak temizliği için en sık (%55,4)Laxeno/Sennozid A+B Kalsiyum içeren preperatlar kullanıldığı saptanmıştır. İlaca bağlı yan etkiler değerlendirildiğinde ise hastaların en sık (%45,6) bulantı kusma yaşadığı görülmüştür.Bağırsak temizliği için lax fosfosoda/sodyum fosfat ilacını kullanlarda %64,6, laxeno/sennozidA+B kalsiyum ilacını kullananlarda %54,8, pegdin/polietilenglikolilacını kullananlarda ise %54,3 oranında yan etki saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak bir anlamlılık saptanmamıştır.Yan etkilerden ise üç ilaçta da en sık bulantı kusmanın yaşandığı görülmüştür.Hastalara uygulanan Boston bağırsak hazırlığı ölçeği değerlendirildiğinde hastaların tüm kolon segmentlerinden en sık 2 ve 3 puanlarını aldığı görülmüştür.İşlemi öncesi ve sonrası biyokimya parameterleri değerlendirildiğinde kreatinin, Na, K, P, Ca parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark saptanmıştır.Bağırsak temizliği için kullanılan ilaçlara göre kolonoskopi işlemi öncesi ve sonrası biyokimya parameterleri değerlendirildiğinde lax fosfosoda/sodyum fosfat ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında P parametresi, laxeno/sennozidA+B kalsiyum ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında kreatinin ve P parametreleri, pegdin/polietilenglikol ilacını kullananlarda işlem öncesi ve sonrası arasında Ca parametresi açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark saptanmıştır. Sonuç:Sonuç olarak biz bu çalışmada yaş ve cinsiyetin bağırsak temizliği kalitesi üzerinde etkisinin olmadığını saptadık. Eğitim durumunun artışı ile bağırsak temizlik kalitesi karşılaştırılğında da ilişkili olmadığını saptadık. Hastalarda komorbidite varlığının etkileri incelendiğinde ise hazırlık kalitesi üzerine etkisi olmadığını saptadık. Ancak çalışmamızda spesifik komorbiditeler ve bu komorbit durumların kontrol altında olup olmadığı konusunda ek değerlendirme yapılmadı. Kullanılan ajanlar arasında temizlik kalitesi farklılığı ve yan etki varlığı değerlendirildiğinde birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Kullanılan ajanlara bağlı olarak gelişebilecek renal hasar ve elektrolit imbalansı değerlendirildiğinde PEG kullanımı sonrası etkilenim olmadığı, NaP ve senna kullanımı sonrası fosfat yüksekliği, senna kullanımı sonrası kreatinin yüksekliği saptandı. Ancak NaP ve senna kullanımı sonrası gelişen bu dengesizliğin ne kadar süre devam ettiği ve kalıcı hasar durumu değerlendirilmedi. Ve ajanların hasta grubu özelliklerine göre doz ayarlanması yapılmadı. Daha uzun süreli takipli ve farklı doz ayarlaması planlanarak yapılacak çalışmalarla bu konuda daha net veri elde edilebileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Renal Hasar, Bağırsak Temizlik Kalitesi, Boston Barsak Hazırlığı Skalası
İnflamatuar barsak hastalığında infliksimab direnci ve dirençte etkili faktörler
İnflamatuar Barsak Hastalığında İnfliksimab Direnci ve Dirençte Etkili Faktörler İnflamatuar Barsak Hastalığı (İBH) gastrointestinal sistemde inflamasyonla seyreden kronik bir hastalıktır. Bu grupta Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) bulunmaktadır. Barsakta inflamasyonla seyreden bir hastalık olduğundan tedavisinde anti-tümör nekrozis faktör (TNF) ajanların yeri önemlidir. İnfliksimab İBH için onaylanan ilk anti-TNF ajandır. Hastalığın remisyonunu ve tedavi yanıtını etkilediğinden hastalarda direnç oranının belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada bölgemizdeki İBH tanılı hastaların İnfliksimab direnç oranının belirlenmesi amaçlandı. Bunun yanısıra, hastaların demografik özellikleri, hastalığın subtipi ve yaşı ile antikor pozitifliği arasındaki ilişki de belirlenmeye çalışıldı. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğinde takipli ve Ekim 2020-Ekim 2021 tarihleri arasında başvurusu olan ÜK, CH tanılı olup İnfliksimab direnci bakılmış hastalar (40 hasta) alındı. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri, hastalık tutulum tipleri, hastalık süreleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçları, tedavi başlangıcındaki laboratuvar parametreleri, infliksimab tedavisi ile beraber kullandığı diğer tedaviler kaydedildi. İstatiksel analiz SPSS programı ile yapıldı, P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hastaların 27'si ÜK, 13'ü CH tanılıydı. Yaş ortalaması ÜK tanılı hastalarda 39,3±11,7 yıl, CH'de 46,3±15,8 yıldı. İnfliksimab (IFX) antikoru tüm hastaların %25,0'ında, ÜK tanılı hastaların %29,6'sında, CH tanılı hastaların %15,4'ündepozitif tespit edildi. Anti-İFX antikoru pozitif hastaların yaş ortalaması 39,4±14,0, negatif olanların 42,3±13,3 yıl bulundu. Kadınların %20,0'ında, erkeklerin %28,0'ında antikor pozitif saptandı. Hastaların laboratuvar değerlerine bakıldığında sedimentasyon ortanca değeri infliksimab antikoru pozitif olanlarda 42,5, negatiflerde 29,5 bulundu. İnfliksimabdan önce başka bir Anti- TNF tedavisi alanların %33,3'ünde, almayanların %22,6'sında infliksimab antikoru pozitifti. Çalışmamızda Aydın ili ve çevresindeki İBH hastalarında infliksimab direnç oranı %25 olarak bulundu. İnfliksimab direnci ÜK tanılı hastalarda daha fazlaydı. Çalışmamızda daha genç yaşta daha fazla antikor pozitifliği saptandı. Ayrıca hastalarda infliksimab tedavisi ile beraber kortikosteroid ve azatiopürin kullanımındadaha az antikor pozitifliği görüldü. Çalışmamız Aydın ve çevresindeki infliksimab tedavisi alan İBH hastalarının direnç oranını, bununla ilişkili demografik ve klinik faktörleri yansıtması bakımından önemlidir. Çalışmamızın sonuçlarının diğer çalışmalara yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, İnfliksimab direnci, Anti ilaç antikoru
Wistar Albino ratlarda sindirim kanalının ve sindirim kanalına bağlı organların prenatal ve postnatal gelişimi
Sindirim kanalının epitelyal bileşenleri endodermden, bağ dokusu ve kas dokusu ise mezodermden köken alır. Primitif sindirim kanalı 4. haftada embriyonun sefalokaudal ve lateral yönlerden katlanması sonucu vitellus kesesinin bir bölümünün embriyo bedeni içerisinde kalmasıyla gelişmeye başlar. Organ gelişimi hücre çoğalması, farklılaşması, göçü, doku gelişimi ve farklılaşması gibi çeşitli olayları içeren histolojik ve histokimyasal farklılaşma ile karakterizedir. Sindirim sistemine ait organların gelişimi ile ilgili histolojik çalışmalar bulunmakla birlikte, bir bütün olarak sindirim sisteminin prenatal ve postnatal gelişimini kapsayan sınırlı sayıda çalışma mevcuttur.Çalışmamızda özefagus, mide, duodenum, ileum, kolon, karaciğer ve pankreasın prenatal ve postnatal gelişimi ışık mikroskopik düzeyde incelenmeye çalışıldı. Bu amaçla 27 adet Wistar albino dişi sıçan prenatal 7, 10, 14, 17 ve 20 günlük fetüsleri, postnatal 5, 10, 15 ve 20 günlük yavruları içeren grupları oluşturmak üzere gebe bırakıldı. Son grup ise genç erişkin dişi sıçanlardan oluşmaktaydı. Her gruptan 7 adet sıçan incelemeye alındı. Örnekler rutin doku takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan alınan 4 ?m kalınlığında seri kesitlere Mayer'in hematoksilen-eosin metodu, Masson-trikrom metodu ve Periyodik Asit Schiff metodu uygulandı.Özefagus, mide ve bağırsaklar yerleşimleri ve histolojik özellikleri açısından değerlendirildi. Yüzey epitelinin, bezlerin, bağ dokusu ve kas dokusunun, sinir pleksuslarının gelişimi ve farklılaşması incelendi. Karaciğer ve pankreas ise hücresel farklılaşma ve histolojik yapılanma açısından değerlendirildi. Organların histolojik özelliklerinin gelişim dönemleri belirlendi. Memeli hayvanlar olmalarına rağmen Wistar albino sıçanların sindirim sistemlerinin gelişim ve farklılaşma yönünden insanlardan bazı farklılıklar gösterdiği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Bağırsaklar, gelişim, karaciğer, mide, özefagus, pankreas, postnatal, prenatal.
Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf intestinal VLDL'lerinin hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması
Torasik lenf, şilomikronlara ek olarak önemli miktarda daha yoğun, triaçilgliserolden zengin bir fraksiyon olan intestinal VLDL'i (ya da küçük şilomikron) içerir. İntestinal VLDL, şilomikronlardan metabolizmasının yanısıra flotasyon, lipid ve apolipoprotein kompozisyonları açısından da farklıdır. Açlık durumunda ve lipid absorbsiyonu sırasında enterositler tarafından sentez edilirler. Absorbe edilmiş besinsel yağ asitleri, ?-gliserofosfat yolu üzerinden triaçilgliserol oluşturmak için kullanılırlar ve daha sonra pre-VLDL içerisinde paketlenir ve Golgi'de daha ileri işleme tabi tutulurlar. Oluşan partiküller, torasik lenf içerisine sekrete edilirler.Tipik bir lipoprotein yapısı örneğin intestinal VLDL, triaçilgliserol ve kolesteril esteri gibi temelde apolar lipidler içeren bir lipid çekirdekten oluşur ve serbest kolesterol, fosfolipid ve apolipoprotein içeren amfipatik lipidler tarafından çevrilir. Amfipatik lipidlerin polar grupları akuöz faza maruz kalır, oysaki apolar grupları hidrofobik lipid çekirdeğine doğru yerleşirler. Lipoprotein yapısı bu konuda misel organizasyonunu taklit eder.Bir lipoproteinin hidrofobik özellikleri, lipoprotein agregasyonuna yol açar. Lipoproteinlerin agregasyonu, aterosklerozisin altında yatan nedenlerden biri olarak rapor edilmiştir. Bu amaçla intestinal VLDL, ayçiçek yağı, zeytin yağı, palm yağı, tereyağı, margarin ve balık yağı verilen ratlardan ultrasantrifügasyon ile izole edildi ve hidrofobik özellikleri, vorteksle indüklenmiş agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi ile karşılaştırıldı. Aynı zamanda pH, tuz eklenmesi veya dilüsyon gibi misel yapısı üzerine etkisi olduğu bilinen farklı koşullar altında, farklı besinsel yağlardan elde edilen intestinal VLDL'in vorteksle indüklenmiş agregasyona karşı cevabı karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak önemsiz olmasına rağmen, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, doymamış yağlardan elde edilenlerden daha fazla agrege oldu. Bunun tersine, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, hidrofobik sabit fazla (bütil sefaroz) diğerlerinden daha az etkileşime girdi. Oysaki balık yağı intestinal VLDL'i, diğer besinsel lipidlerden elde edilen lipoproteinler ile karşılaştırıldığında hidrofobik medyumla daha güçlü bir şekilde etkileşime girdi. Balık yağından elde edilen intestinal VLDL, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı daha fazla duyarlılık gösterdi.Sonuç olarak lipoproteinlerin doymuşluk dereceleri, hidrofobik özelliklerini belirlemede tek faktör olmayabilir. Yağların minör bileşenleri de lipoproteinlerin hidrofobik özelliklerinde rol alabilirler. Aterosklerozu önlemede balık yağının yararlı etkileri dikkate alındığında, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı bir lipoproteinin duyarlılığı, bir lipoprotein partikülünün aterojenitesini belirleyen ilave bir faktör olabilir, fakat bu gelecekteki çalışmalarla daha net anlaşılabilecektir.
Mide kanserlerinde ve intestinal metaplazilerde speksin etkinliğinin araştırılması
Mide kanserinin, gelişmiş ülkelerde son yıllarda görülme sıklığı ve insidansı azalmış olsa da maligniteler arasında dünya genelinde 4. sıklıkta görülmektedir . Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanlığının 2015 verilerine göre mide kanserleri erkeklerde ve kadınlarda 5. sıklıkta görülen kanserdir. Erkeklerde 17,1/100.000 ve kadınlarda 7,9/100.000 insidansında görülmektedir . Görüntüleme yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen mide kanseri kansere bağlı ölümlerde en üst sırada yer almaktadır. İleri evrede tanı alması, agresif olması ve tedavi seçeneklerinin kısıtlılığı nedeniyle 5 yıllık sağkalım %20'in altındadır . Kanserde farklı yeni moleküler hedeflerin ve kanser etiyolojisinin ortaya çıkarılması; erken tanı, mortaliteyi azaltma, prognozun öngörülmesi hatta yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.Bilgimiz dahilinde speksin ile mide ca ilişkisini inceleyen bir çalışma henüz yapılmamıştır.Bu çalışma ile mide kanseri tanısı alan hastalar ile intestinal metaplazi tespit edilen hastalarda speksin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde 2015-2022 yıllarına ait mide örnekleri (biyopsi ve radikal rezeksiyonları) retrospektif olarak taranacaktır. 20 kontrol 20 intestinal metaplazi ve 60 ''Mide Adenokarsinom '' tanısı alan hastalara(20 grade I, 20 grade II ve 20 gradeIII) ait blok ve lamlar seçilecektir. Tanıları doğrulandıktan sonra olgulara ait bloklardan 4 mikrometre kalınlığında kesitler alınıp speksin immünreaktivitesi için immünohistokimyasal boyama yapılacaktır. Değerlendirme ışık mikroskopu altında gerçekleştirilecektir. Boyamanın derecesi yaygınlık ve şiddet esas alınarak elde edilecek ve histoskor olarak derecelendirilecektir. (Histoskor= Yaygınlık x Şiddet)
Omurilik yaralanmalı hastalarda nörojen bağırsak disfonksiyonunun değerlendirilmesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, travmatik omurilik yaralanması (OY) olan hastalarda uzun dönemde nörojen bağırsak disfonksiyon (NBD) şiddetini belirlemek ve klinik özellikler, fonksiyonel durum, depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmaya travmatik OY nedeniyle izlenen 94 hasta alındı. Klinik değerlendirme ile demografik ve klinik özellikler kaydedildi. NBD şiddeti NBD skoru ile, gaita formu Bristol gaita form skalası ile değerlendirildi. Hastaların bağırsak bakım ve düzeni özellikleri sorgulandı. Tüm hastalara Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçümü (FBÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Kısa Form-36 (KF-36) anketi uygulandı. Hastalardaki en sık gastrointestinal yakınmalar konstipasyon (%48,9), bağırsak boşaltımı esnasında zorlanma (%42,6) ve fekal inkontinans (%36,2) idi. Hastaların %50'sinde orta-ciddi düzeyde NBD saptandı. NBD skoru ile yaralanma şiddeti arasında anlamlı ilişki bulundu (rs=0,642; p<0,001). NBD skoru ambule olamayan hastalarda fonksiyonel ambule hastalara göre, üriner inkontinansı bulunan hastalarda olmayanlara göre anlamlı derecede daha yüksekti. Sürekli üretral kateterizasyon ya da temiz aralıklı kateterizasyon uygulayan hastalarda ve bağırsak bakımını yatakta gerçekleştiren hastalarda NBD skoru anlamlı derecede daha yüksekti. NBD skoru ile FBÖ ters yönlü (rs= -0,539; p<0,001), BDÖ skoru ile aynı yönde anlamlı ilişki saptandı (rs=0,252; p=0,014). Ayrıca KF-36 ile değerlendirilen yaşam kalitesi alt kategorilerinden fiziksel fonksiyon (rs= -0,413; p<0,001), enerji (rs= -0,304; p=0,003) ve mental sağlık (rs= -0,224; p=0,030) alt kategorileri ile NBD skorları arasında ters yönlü anlamlı ilişki saptandı. Sonuç olarak, OY'li hastalar uzun dönem takipleri sırasında depresyon ve yaşam kalitesinde bozulmaya yol açan NBD açısından değerlendirilmeli, gastrointestinal yakınmaları dikkate alınarak sorunlarına çözüm bulmaya çalışılmalıdır. Anahtar kelimeler: Omurilik yaralanması, nörojen bağırsak disfonksiyonu, depresyon, yaşam kalitesi.
Bisfenol A ve S'nin sıçan gastrointestinal sistemindeki histopatolojik etkileri ve idrar kütle spektrometrik değerlendirilmesi
Bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH) dünya üzerinde sıklığı artmakta olan bir halk sağlığı problemidir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında gıda alerjisi ve inflamatuar barsak hastalıkları (İBH) gibi pek çok hastalık sayılabilir. Endokrin bozucu kimyasallardan olan bisfenol A (BPA), polikarbonat plastikler ve epoksi reçinelerde kullanılmaktadır. Başlıca gıda ve sağlık endüstrisi olmak üzere geniş bir kullanım alanının olması insanlar üzerinde kronik maruziyete yol açmaktadır. BPA'nın zararlı etkilerinin ortaya çıkması üzerine başta bisfenol S (BPS) olmak üzere pek çok bisfenol türevi geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. BPA-free olarak ifade edilen ürünlerde kullanılan başlıca bisfenol türevi BPS'dir. Çalışmamızda bisfenol türevlerinden olan BPA ve BPS'nin dişi Sprague-Dawley cinsi sıçanların gastrointestinal sistemi üzerindeki inflamatuar etkisi araştırılmıştır. 21 gün boyunca oral gavaj ile BPA ve BPS'ye maruz bırakılan sıçanların kalın barsaklarında inflamasyon gelişimi açısından Erben histomorfolojik skorlama sistemi yapılmıştır. Bisfenol türevlerinin metabolizmasının kıyasına yönelik idrar atılım miktarları Sıvı Kromatografi-Kütle Spektrometresi (LC-MS/MS) ile; kan total kolesterol, idrar kreatinin değerleri ise biyokimyasal analiz ile tespit edilmiştir. BPA'nın BPS'ye kıyasla kalın barsakta inflamasyonu daha fazla tetiklediği gösterilmiştir. Hem BPA hem BPS'nin total kolesterolü artırdığı gözlenmiştir. İdrarda spektrometrik analizlerde BPS'nin BPA'ya göre biyo-yıkımının daha az olduğu tespit edilmiştir. Bu durum BPS'nin vücutta birikimi açısından endişe vericidir. Anahtar Kelimeler: Bisfenol A, Bisfenol S, barsak inflamasyonu, kütle spektrometresi