Islamic philosophy
254 theses under this subject heading
Gazâli ve İbn Rüşd'de Tanrı'ya yön atfetmenin imkan ve mahiyeti
Bu çalışmada, Gazâli ve İbn Rüşd'ün görüşleri çerçevesinde Tanrı'nın mekân ve cihette bulunup bulunmadığı konusu bir din felsefesi problemi bağlamında ele alınmıştır. Bu bağlamda tez, giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde mekân ve cihet kavramı, Tanrı ve bu kavramların ilişkileri, İlk Çağ filozoflarının Tanrı-mekân ve boşluk görüşleri, İslam filozoflarından Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd'ün Tanrı-mekân, Tanrı-cihet düşüncelerine atıflar yapılarak genel problemler aktarılmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde Gazâli'nin Tanrı, cihet ve mekân görüşleri ele alınmıştır. Ayrıca Gazâli'nin Tanrı'nın cihet ve mekân gibi hâdis varlıkların niteliklerinden münezzeh oluşunu ispatlama yöntemi incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise İbn Rüşd'ün Tanrı, cihet ve mekân görüşlerine yer verilmiştir. İbn Rüşd'ün Tanrı'nın dinî ve aklî olarak bir mekân ve yönde oluşunun imkânı ele alınmıştır.
Mekki surelerde zihin felsefesi
İnsan var olduğundan beri benliğinin farkındadır. Kim olduğunun mahiyetini çözmek için çabalamaktadır. Bu çaba insana neden var olduğunu, kendi mahiyetini, diğer varlıklardan farklarını ortaya koyması açısından değerlidir. Öncesinde insanı ruh-beden problemi üzerinden anlamlandırma çalışmaları sürerken modern dönemde "zihin" kavramı üzerinden devam etmektedir. Çalışmamızda zihin ile ilgili ontolojik, epistemolojik ve semantik sorular sorulmuş hem modern zihin felsefesi hem de İslam felsefesi çatısı altında cevapları aranmıştır. Bu üç başlık altında zihnin ne olduğu hem modern zihin felsefesi hem de İslam Felsefesi çatısı altında incelenmiştir. Ontolojik açıdan; zihin-beden ayrılığı, zihnin varlığı, zihnin halleri ve yetileri ile ilgili konulara, epistemolojik açıdan; başka zihinler sorunu ve özbilinci ele aldık. Semantik açıdan ise kavramların nasıl oluştuğu, bizim diğer bilinçli varlıklara nasıl aktardığımız, kavramlar şeklinde konuları ve soruları ele aldık. Alanda yapılan çalışmalardan ayrılan noktası ise İslam felsefesindeki zihin felsefesini incelerken Kur'an ışığında çalışılmış olmasıdır. Modern felsefenin sordu soruları İslam felsefesi içerisinde aramak, hatta bunu birincil kaynağı olan vahiy temelli çalışmak İslam felsefesinin aleyhine üretilen tezlere cevap niteliği taşımıştır. İslam felsefesinin modern ve özgün olmadığını ifade edenler için hem moderniteye hem de geleneğe bağlı özgün düşünce sistemi olduğunu yapmış olduğumuz çalışmamızda göstermiş bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Zihin, Beden, Düalizm, Materyalizm, Töz, Bilinç, Duyumsama, Mahiyet
Modern İslâm felsefesi tarihi yazımları: T. J. De Boer örneği
Tezin konusunu genel anlamda, T. J. De Boer'in İslâm felsefesiyle ilgili düşünceleri oluşturmaktadır. De Boer, İslâm felsefesine oryantalist bir bakış açısıyla yaklaşmış ve bunun sonucu olarak önyargılı bir tutum sergilemiştir. İslâm felsefesine karşı eleştirel ve yetersiz bir tavır almasında kendi döneminin siyasi ortamının da etkili olduğu söylenebilir. Konumuzu, tarihsel açıdan ele aldığımızda o döneme hâkim olan iki temel ön yargıyla karşılaşırız; bunlardan birincisi, ırk ayrımcılığından kaynaklanan ve Arapların felsefeye çok uzak olduğu, gerçek anlamda felsefeyi anlayamadıkları görüşüdür. İkinci önyargı ise bütün bilimleri Eski Yunan'ın eseri ve ürünü şeklinde gösteren ve bunları Yunan mucizesi olarak adlandıran görüştür. Buna göre, Batı tüm kültür ve bilgi birikimini Yunan medeniyetinden almış ve İslâm felsefesi var olan Yunan felsefesini tercüme ve çeviri yollarıyla Batıya aktarmaktan daha fazla bir şey yapmamıştır. Bu durumda da, İslâm felsefesinin özgün bir felsefe olduğundan bahsedilemez teorisini savunurlar. Anahtar Kelimeler: T.J. De Boer, İslâm felsefesi tarihyazımı, aktarım tezi
Gelenekselci ekolün sanat felsefesi anlayışı
Bu tez, Gelenekselci Ekolün sanat felsefesi anlayışını konu edinmektedir. Yirminci yüzyılda ortaya çıkmış bir düşünce okulu olan Gelenekselci Ekol, özünde kadim varlık, Tanrı ve insan anlayışlarının modernist dünyada tekrar hatırlanması için bir yol gösterici niteliğindedir. Çok katmanlı, bütünlüklü ve sistemli bir felsefe kuran Gelenekselciler, sanatı da Hakikat'in tezahürlerinden biri olarak görerek felsefelerinin odağına yerleştirmişlerdir. Bu ekole göre sanat, kökeni bakımından İlahidir. Sanatın işlevi ise insana yüksek hakikatleri ve bizatihi insanın teomorfik yapısını bildirmek, bu bakımdan insanın tekâmülünün aracı olmaktır. Gelenekselci ekolün yaklaşım tarzı yalnız kutsal ve geleneksel sanatları açıklamakla kalmayıp, kutsal dışı sanatı da natüralizm ve profanlaşma eğilimiyle açıklamakta; ayrıca sanatçı, deha, üslup, gelenek gibi sanatla yakinen ilişkili kavramları da tutarlı bir şekilde açıklama başarısına sahiptir. Bu nedenlerle Gelenekselci Ekolün sanat felsefesi anlayışı ve sanatın hakikatle ilişkisi dikkate değerdir. Philosophia Perennis'in en önemli iddiaları Tek Olan'dan hiyerarşik ve katmanlı bir şekilde tecelli eden varlığın, o Tek Olan'ın temsilleri oluşu ve metafizik yapısı gereği gündelik dile gelmeyen bu varlığı ifade edebilmek için ancak teşbihi de içeren sembolist bir dil kullanımının gerekliliğidir. Bu bakımdan bizzat varlık sembolisttir, onun bir cüzü olan sanat da bu sembolist dili kullanarak simgelere başvurur. Bu sebeple tezimizde sanat felsefesinde temsile yaklaşımlardan bahsedilerek Gelenekselci Ekolün tutumu belirlenmiş, ayrıca tutarlı bir bütünlük yakalamak adına Gelenekselci Ekolün sanat felsefesinden bahsetmeden önce Metafizik, Varlık, Bilgi ve İnsan yaklaşımları irdelenmiştir. Sanatın ne'liği, işlevi ve anlamının Philosophia Perennisçiler tarafından açıklanmasının ardından onlara getirilen eleştiriler ve problematikler ele alınarak bu yaklaşımın başarısı test edilmiştir.
İbn Sina'da kesin bilgi ve kesin bilginin unsurları
İbn Sina düşüncesinde kesinlik, bilgi alanında kazanılan yetkinlik ile ilgilidir. Filozofun sisteminde bilgi, iki farklı şekilde sınıflandırılmaktadır. Bu ayrımlardan birincisi, ilk bilgiler ve kazanılmış bilgiler ayrımıdır. İkincisi ise tasavvur ve tasdik ayrımıdır. Kesinlik ile ilişkilendirilen bilgi türü, kazanılmış tasdiklerdir. Zira bu bilgiler bir yargı içermekte ve bilişsel bir başarı ile elde edilmektedirler. Kazanılmış tasdikleri elde etmenin yöntemi, kıyastır. Kıyas, kesinliği zorunlu kılmamakta ancak kesinlik, kıyasın bazı türleri ile ortaya çıkmaktadır. İbn Sina'nın kesinlik ile ilişkilendirdiği ve kesin bilgiye bizi ulaştırdığını söylediği kıyas, burhânî kıyastır. Ancak İbn Sina sisteminde burhân sadece bir kıyas türü değildir. Filozof, burhân temelinde bir teori oluşturmuş ve burhânı, kesin bilgiyi bizim için ulaşılır kılan bilimsel bir kanıtlama metodu olarak ele almıştır. İbn Sina'nın kesinlik (yakîn) anlayışı, onun bilgi tanımı ve bu tanımla birlikte ortaya çıkan unsurlar ortaya konulduğunda anlaşılırlık kazanmaktadır. İbn Sina düşüncesinde bilmeye dair hallerin, zihnî bir derecelendirme içerisinde yer aldığını söylemek mümkündür. Bu derecelendirmede en üst mertebede kesin bilgi yer almakta, aşağıya inildikçe kesinlik seviyesi azalmaktadır. Diğer mertebeler sırası ile bilgi, zan ve cehalettir. Anahtar Kelimeler: Yetkinlik, kesin bilgi, kazanılmış tasdik, burhân, bilginin unsurları
Fârâbî'nin Kur'an kavramlarına yüklediği anlamlar bağlamında ve din tasavvuru,
İslam'ın altın çağında; 9. yüzyılda yaşayan Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ bin Turhan Al-Farabî et Turkî el Muallimus's-Sani (258/870-339/950) İslam Felsefesinde en sistemli ve kapsamlı felsefî çalışmaları gerçekleştiren kurucu filozof olarak kabul edilmektedir. Fârâbî'nin varoluşa dair düşüncelerinde Aristoteles'in; topluma dair düşüncelerinde Eflatun'un yaklaşımı ağır bassa da o, her iki düşünürün aynı hakikati farklı yöntemlerle ele aldıklarından hareketle Kur'an kavramları ve İslam düşüncesi ile felsefesini şekillendirmiştir. Çalışmamızda Fârâbî'nin düşünce dünyasını anlama üzere öncelikle Fârâbî'nin hayatı, ilmi kişiliği ve eserleri hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde felsefe ve din kavramlarının anlam dairesi ortaya konularak, İslam felsefe geleneğinde meselenin nasıl ele alındığına dair tartışmaları müzakere ettik. Felsefe geleneğinde ve Kur'an'da kullanılan bazı kavramların her iki sahadaki anlamlandırmalarını ortaya koymaya çalıştık. Üçüncü bölümde ise Fârâbî'nin sisteminde Felsefe ve Din ilişkisinin mahiyetini analiz ettik. Bu bağlamda Tanrı tasavvurunu, Âlem Tasavvurunu ve Din Tasavvurunu Fârâbî'nin eserlerinde meselenin ele alış şekline göre inceleyerek Felsefe ve Din kurgusunu nasıl netleştirdiğini analiz etmeye çalıştık. Sayfa altı dipnotlarda eserin tercüme edilmiş Türkçe ismiyle birlikte Arapça isimlerini de koymayı uygun bulduk. Biz bu çalışmamızda ağırlıklı olarak Fârâbî'nin el-Medinetü'l Fadıla, es-Siyasetü'l-Medeniyye, Kitâbu'l-Huruf, İhsâu'l-Ulûm ve Tahsilu's-Saade adlı eserlerini merkeze almakla birlikte ulaşabildiğimiz tüm eserlerini incelemeye çalıştık. Felsefesi ile İslam düşünce tarihine yön veren ve İslam felsefesinin çerçeve planını çizen Fârâbî'nin, dînî kavramlara yüklediği anlamlarla teşekkül ettirdiği felsefesini anlamaya çalışacağız.
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde tasavvufî temalar
İslâmî ilimler içerisinde Tasavvuf; Müslümanların hem hayat felsefelerini hem de yaşam tarzlarını etkileyen önemli bir ilim dalıdır. Tasavvuf, müstakil bir felsefesi olan; sanata, musikiye, mimariye yön veren bir düşünce sistemidir. En çok etkilediği sanat alanı ise edebiyattır. Sadece edebî metinleri etkilememiş, aynı zamanda meselelerinin izahında edebiyatın bütün dallarını kullanmıştır. En çok kullandığı alan ise şüphesiz hikâyedir. Tasavvuf hikâyelerle anlaşılmış, onaylanmış ve yayılmıştır. Hikâye kuramı, hal ilmi olan tasavvufun izahında kolaylık sağlamasının da etkisiyle, mesneviler ve menkıbelerle bugüne kadar tasavvufî, ahlâkî meselelerin taşıyıcısı olmuştur. Anadolu, İslam'ı tasavvuf hikâyeleriyle içselleştirmiştir. Fakat mondernleşme, batılılaşma ile birlikte Anadolu; yüzyıllık irfânî geleneğini terk etmeye başlayarak, maneviyattan sıyrılmış, maddeyle kuşatılmış bir hayat tarzına doğru evrilmektedir. Modern dünyayı çok iyi tanıyan, Modern Türk Edebiyatına kendine has yöntem ve üslubu ile yeni bir hikâyecilik anlayışı getiren Mustafa Kutlu; İslam'ın tasavvuf anlayışını benimsemiş, tasavvuf tarihine de ilmine de vâkıf bir yazardır. Hikâyelerinde tasavvufî kavramları, terimleri ele alan Kutlu, modern insanın sorunlarına, bunalımlarına çare olarak tasavvuf anlayışını işaret etmektedir. Mustafa Kutlu, modern hikâyelerle, modern zamana tasavvuf düşüncesini tekrar anlatmaktadır. İrfânî değerleri, tasavvufî kavramları, ahlakî ölçüleri çoğu zaman açıkça bazen de hikâyelerinin satır aralarında işlemektedir.
El-Gazzâlî'nin Müslüman filozofları eleştirisi –Mahmut Kaya bağlamında bir analiz
Bir hakikat arayıcısı olarak karşımıza çıkan büyük İslam âlimi ve düşünürü İmam Gazzâlî (ö. 505 / 1111) filozoflara yönelik oldukça sert bir tepkide bulunmuştur. Gazzâlî geçmişin yalnızca tekrarını yapan bir âlim olmadığı gibi mevcut birikimi tümüyle iptal eden bir düşünür de değildi. İslam fikir hayatında da oldukça derin etkiye sahip, İslamî ilimlerin her çeşidine ait yazmış olduğu eserlerle "Hüccetü'l-İslam" lakabı alan bir âlimin filozoflara yönelik eleştirisinin de etkisi tartışmasız büyük olmuştur. Bu çalışmayla düşünürümüzün filozofları hedefe almasının nedenlerini ve ortaya koyduğu eleştirinin kendi sistemi içerisindeki tutarlılığını felsefe hocamız Mahmut KAYA bağlamında değerlendirmeye çalıştık. Günümüzde de varlığını devam ettiren din-felsefe karşılaştırmaları bize konunun yüzyıllardır insanların ilgisini çekmeye devam ettiğini gösterir. Fikir hayatımızdaki bu münevver köklü tartışma mirasının, günümüz İslam dünyasında gereksinimini hissettiğimiz karşıt fikirlerin müzakeresine olan ihtiyaca bir katkı sunacağı düşünmekteyiz. Anahtar Kavramlar: Gazzâlî, Tehafüt, Tekfir, Batınîlik, İslam Felsefesi
Kitâbu'l- Hurûf'dan hareketle Fârâbî'de dil düşünce ve mantık ilişkisi
Bu çalışmada Fârâbî'nin Kitabu'l-Huruf adlı eseri baz alınarak; dil, düşünce ve mantık konuları ve bunların birbirleriyle olan ilişkisi incelenmektedir. Bu çalışma giriş bölümü, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. İlk bölümde İslam Felsefesinin kurucu metni olarak Fârâbî'nin İlimlerin Sayımı adlı eserin tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde Fârâbî'nin Hayatı, Eserleri, İlmi Kişiliği ve İlimleri Tasniflemesi hakkında bilgi verilmiş-tir. Üçüncü bölümde ise Fârâbî'de Dil, Düşünce ve Mantık İlişkisi alt başlıklar halinde; Kavramsal Temellendirme, Fârâbî'de Dil Kavramı, Fârâbî'de Akıl ve Düşünce Kavramı, Fârâbî'de Mantık Kavramı, Mantık İlminin Tarihi, Mantık – Gramer İlişkisi, Fârâbî'nin Felsefe Kurgusunda Dil, Düşünce ve Mantık İlişkisi,Fârâbî'de Dil ve Gelişimi, Fârâbî'de Düşünce ve Gelişimi ve son olarak Fârâbî'de Mantık ve Felsefe İrtibatının Kurgulanışı98 şeklinde incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise bireyin akıl ve ruh sağlığının korunması ve gelişmesi bağlamında, dil, düşünce mantık ilimlerinin ifade ettikleri 1anlama dikkat çe-kilmiştir.
Meşşâî gelenek ve İbn Bâcce'nin nefs anlayışı -insan psikolojisi ile ilgili görüşlerinin "Kitabu'n-Nefs" bağlamında incelenmesi-
İslam felsefesinde nefs kavramı epistemolojik, ontolojik, kozmolojik ve eskatolojik olarak pek çok rol üstlenmiştir. İslam filozoflarının tamamına yakını nefs hakkında ya bir eser kaleme almış ya da eserlerinde konuyla ilgili bir bölüm açıp bu kavramı ayrıntılı bir şekilde müzakere etmişlerdir. Bu nedenle İslam felsefesine dair bir metni analiz etmek için öncelikle filozofların nefs kavramı ve anlam çerçevesini nasıl çizdiklerini kavrayabilmek bizim için hayati bir önem taşır. İbn Bâcce'nin Tedbiru'l-Mütevahhid adlı eserinde ortaya koyduğu yaklaşım biçimleri kişinin yetkinleşme ve kendini ifade etme becerisini ortaya koyması noktasında bizlere önemli ipuçları vermektedir. Bu eserin hazırlayıcısı aslında Kitabu'n-Nefs adlı metindir. Özellikle nefsin ne olduğu, duyum ve düşünce bakımından nasıl bir süreçle meseleleri çözümlediği filozofumuzun düşünce biçimini göstermektedir. Fârâbî ve İbn Sina'nın varlık, bilgi ve değer kavramlarını inceleyerek tüm sistemlerini Tanrı, Akıl ve Nefs çerçevesinde kurmaları, İbn Bâcce gibi daha sonraki filozofların fikirlerine tesir etmiştir. İbn Bâcce de Kitabu'n-Nefs adlı eserini kaleme alarak nefs konusunun önemini ortaya koymuş, nefsin ne olduğu ve bilgi edinme süreçlerini duyusal ve akli anlamda ortaya koymaya çalışmıştır. İbn Bâcce'de insani ve ilahi yönü inşa eden ruh, nefs anlamında da kullanılmaktadır. Nefs, cismin yetkinliği olarak ifade edilir. Kişinin sağlıklı bir ruh dünyasının olması onun vereceği kararlarına etki edeceği gibi beden sağlığını da sağlam temeller üzerine kurmasını sağlayacaktır. İrade ve sorumluluk, insan ruhunun ilahi yönünü sağlamasında ya da en aşağı konuma düşmesinde etkin bir role sahiptir. İnsanın tikelden çıkarak tümelin bilgisine ulaşmak suretiyle yetkinleşmesi kendi elindedir. Bu çaba ilahi olarak da desteklenmekte olup insanın yücelmesine yol açmaktadır. Zihinsel yetkinlik bakımından en yüksek seviyeye çıkan insan bu kazanımını diğer insanlarla paylaşmak suretiyle toplumun da gelişim ve dönüşümüne etki edecektir. Son tahlilde; hem bireyin hem toplumun mutluluğunu hedef alıyor olması çağımızın sorunlarına önemli ölçüde ışık tutacaktır.
Kelâm-metafizik ilişkisi (Fârâbî eksenli bir inceleme)
Kelâm-Metafizik İlişkisi (Fârâbî Eksenli Bir İnceleme) başlıklı tezimiz, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı, önemi, yöntemi, kavramsal çerçevesi, kapsamı ve sınırlılıkları hakkında bilgi verdik. "Kelâm ilminin metafizik bir disiplin olma imkânı nedir?" sorusu tezimizin temel sorusudur. Varsayımımız ise bu imkânı destekleyen ve zayıflatan gerekçelerin bulunabileceği yönündedir. Tezdeki temel amacımız her iki varsayımı, temellendirebilmektir. Konu, varsayım ve amacı Fârâbî eksenli olmak ile sınırlandırdık. Dolayısıyla Fârâbî'nin kelâm hakkındaki açıklamaları üzerinden tezimizi şekillendirmiş bulunmaktayız. Bunu gerçekleştirmek için karşılaştırmalı analiz yöntemini izledik. Fârâbî ve kelâm hakkındaki çalışmalar arasında karşılaştırmalı analiz yöntemini kullanması, Fârâbî'nin kelâma nispet ettiklerinin tutarlılığını tartışması ve kelâm geleneği ile II. Analitikler arasında bağ kurması açısından ulaştığımız sonuçlar, bilimsel bilgi evrenimize katkı sağlayacak niteliktedir. Bu tez birkaç sonuç ortaya koymaktadır. İlk olarak, hicri ilk üç asırda fıkıh ve kelâmın nazarî ve amelî konuları kapsayan kullanımlarının, Fârâbî'nin el-ârâ ve el-ef'âl ayrımında belirleyici olduğunu saptadık. İkinci olarak, Fârâbî'nin meşhûr nitelemesinin, kelamcılar hakkında mutlak olmadığı sonucuna ulaştık. Kelâmcıların ahlâkî eylemlerdeki akıl kullanımının tecrübî akıl olduğunu belirledik. Buna ek olarak Larry Benjamin Miller'in kelamcılarla Aristoteles arasında kurduğu bağı, daha incelikli kıldık. Üçüncüsü, kelâmdaki haber-i resul kategorisinin, Fârâbî'nin makbûl tanımının kapsamında yer aldığının altınız çizdik. Son olarak kelâmcıların haber-i resulün doğruluk değerini kurma çabalarının, Fârâbî'nin makbûl tanımının dışına çıkmada yeterli olmadığı sonuçlarına ulaştık. Varsayımlarımız açısından ulaştığımız iki sonuç bulunmaktadır. Fârâbî'nin akıl ve meşhûr üzerinden kelâma nispet ettikleri ile kelamcılar arasındaki mukayesemiz neticesinde, kelâmın metafizik bir disiplin olma imkânını artıracak bulgulara ulaştık. Diğer taraftan Fârâbî'nin makbûl nitelemesi etrafında yaptığımız araştırma ise bu imkânı zayıflatan yön olarak tespit edilmiştir.
Yeni İlm-i Kelam dönemi ruh anlayışı
Ruh, bütün dinlerin hakkında görüşler sundukları bir olgudur. İslam dini ise ruh hakkındaki görüşlerini felsefî, tasavvufî ve kelamî bir söylem ile ifade etmişir. Böylece üç farklı temel ruh anlayışı oluşmuştur. Bu anlayışların kendi içlerinde farklı tartışma konuları olduğu düşünüldüğünde İslam düşüncesinde ruh hakkında geniş bir düşünce geleneğinin oluştuğu anlaşılır. Kelamî açıdan incelenmesi gereken önemli konulardan birisi ruh meselesidir. Ruh her ne kadar gaybî bir problem olarak algılansa da kelam âlimleri meseleyi ontolojik bir bakış açısı ile incelemişlerdir. Bu ontolojik bakış açısı bir süreç olarak Mütekaddimun dönemine karşılık gelmektedir. Müteahhirun döneminde ise ruh daha çok soyut bir unsur olarak incelenmiştir. Yeni İlm-i Kelam dönemi günümüz itikadını etkileyen önemli süreçlerden biridir. Bundan dolayı ruh hakkındaki fikirlerin bu dönemde nasıl temellendirildiğini anlamak önem kazanmaktadır. Yeni İlm-i Kelam dönemi ruh anlayışı incelenirken oluşan bilimsel gelişmeler ve bu gelişmelerin yansımalarının neler olduğu iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu dönemde ruh hakkındaki görüşlerin bu bilimsel gelişmeler ile olan ilişkisi yadsınamaz bir gerçektir. Bu noktada Yeni İlm-i Kelam döneminde ruhun İslam dinine gelen eleştirileri bertaraf etme çabası ile ele alındığı ve bu düşünce yapısı ile şekillendirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Tezimizin amacı Yeni İlm-i Kelam dönemindeki ruh olgusunun kelamî açıdan nasıl ele alındığını tespit etmektir. Bu kapsamda ruhun mahiyetinin nasıl işlendiği, ruhun ispatı için hangi delillere yer verildiği, ruh meselesine yönelik şüphelere karşı ruh meselesinin eski ve çağdaş fikir akımları ile nasıl savunulduğu incelenmiştir. Bununla birlikte Yeni İlm-i Kelam döneminde ruhun mevcut olmasından hareketle nasıl bir varlık anlayışı oluşturulmak istendiği ve dönemin İslam âlimlerinin nasıl bir dünya görüşü tasvir etmek istediklerini tespit etmek çalışmamızın konusu dâhilindedir. Günümüzde Yeni İlm-i Kelam dönemindeki ruh anlayışını yansıtan çalışmalar sadece önemli âlimlerin ruh anlayışılarını yansıtacak şekilde yapılmıştır. Biz ise tezimizde genel bir çerçeve çizerek Yeni İlm-i Kelam döneminde yetişen âlimlerin ruh hakkındaki görüşlerini daha kapsamlı bir şekilde değerlendirdik.
Sufilerde huzurlu yaşam ve ahlaki olgunluk
Bu çalışmanın amacı, önce, Ruhzârî tarikatına mensup olan bireylerin ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini etkileyen faktörleri incelemek ve bu faktörler ile ahlaki olgunluk ve huzur arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya koymaktır. Sonra, Ruhzârî tarikatı katılımcılarının ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri betimsel açıdan tespit edilerek, bu düzeyleri etkilediği varsayılan bazı demografik değişkenler ile bağımlı değişkenler arasındaki ilişki düzeylerini incelemektir. Buna göre, konuyla ilgili 40 hipotez geliştirilmiş ve araştırma sonucu ulaşılan bulgulardan hareketle söz konusu hipotezler test edilmiştir. Araştırmanın örneklemi 23 yaş ve üzeri Çorum, Kırıkkale, Ankara ve İstanbul illerinde yaşayan 5 yıl ve üzeri süredir Ruhzârî tarikatı katılımcısı olan 740 erkek katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından oluşturulan demografik özelliklerin bulunduğu "Kişisel Bilgi Formu", katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeylerini belirlemeye yönelik 5'li Likert tipi "Ahlaki Olgunluk" ve "Huzur Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sonucunda demografik değişkenler ile ahlaki olgunluk, demografik değişkenler ile huzur arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ve ilişkilerin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, her iki yöntemle elde edilen bulgulara göre; katılımcıların ahlaki olgunluk düzeyi ile huzur düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişkinin bulunduğu ve ahlaki olgunluk ile huzur arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişkinin olduğu ve ahlaki olgunluğun huzurdaki varyansın % 9'unu açıkladığı saptanmıştır. Bulgular ahlaki olgunluğun huzurun anlamlı bir yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Tarikat ritüellerini yerine getirmenin örneklem tarafından sıklıkla kullanıldığı ve bu ritüelleri yerine getirmenin katılımcıların ahlaki olgunluk ve huzur düzeyleri üzerinde pozitif yönlü katkısının olduğu da araştırmanın bulguları arasındadır.
İbn Hazm'ın Tavkü'l-Hamâme'sinde aşkın dili
Zâhirîlik düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri olan İbn Hazm'ın dil fel-sefesinin anlaşılmasında, onun dünyevî aşkı anlattığı Tavkü'l-Hamâme fi'l-ülfeti ve'l-üllâf adlı eseri son derece önemlidir. O aşkın çeşitli yönlerini anlattığı bu eserde, aşk dolayımında yaşadığı dönemin kültürel ve sosyal yapısını yansıtmıştır. Bununla birlikte eserde edebiyat, şiir, felsefe, mitoloji, metafizik de yer almaktadır. İbn Hazm bu dil çe-şitliliği içinde aşkın hakikatlerini Zâhirî dil felsefesi bağlamında anlatmıştır. Bu bağ-lamda, aşkın hakikatleri ve bu hakikatlerin anlatıldığı dilin analizini yapmak İbn Hazm'ın Zâhirî dilini ve Tavkü'l-Hamâme'de anlatılan aşkın hakikatlerinin anlaşılmasını sağlayacaktır. Düşüncenin oluşumunda dilin etkisi yadsınamaz. Gadamer'in dediği gibi dil aklın bizâtihî dilidir. Bu akıl sadece yazarın değil aynı zamanda okurun da dilidir. Yani akıl dil ile bir hakikate ulaşırken, hakikat de varlığını dil içinde oluşturur. Sonuçta dil ve hakikat birbirine varoluşsal olarak bağımlıdırlar. Dolaysıyla bir metni dil felsefesi açısından incelemek hem yazarın anlaşılmasına hem de okurun metni tekrar oluşturmasında etkilidir. Okurun metni oluşturması demek, metnin kendi içinde yeni anlamlar oluşması demektir. Bu varoluşsal perspektiften değerlendirilen İbn Hazm'ın Zâhirî dili ve Tavkü'l-Hamâme'de anlatılan aşk, metinde yer alan dil oyunları bağlamında bir takım yeni haki-katler oluşturmuştur. Wittgenstein'ın felsefî düşünceye kazandırdığı dil oyunları kavramı, dilin haki-katlerini açımlaması anlamında önemlidir. Ortak düşünce edimlerinin var olduğu dil dünyasını tanımlayan dil oyunu kavramı bağlamında Tavkü'l-Hamâme'de aşkın hakikat-leri birbirinden farklı birçok dil içinde incelenmiştir. Birçok dil oyunu içinde anlatılan aşk İbn Hazm'ın Zâhirî düşüncesinde nasıl kabul edilmiştir? İbn Hazm'ın Zâhirî düşüncesine göre hakikatin iki yönü vardır: Birincisi, nassın belirlediği haram ya da helal anlamında değer ifade eden hakikat; ikincisi, naslarda hükmü belirtilmeyen ontolojik hakikat. Eserde aşkın gerçekleri ontolojik hakikate göre, olduğu gibi, nesnel olarak anlatılmış; değer olan hakikate göre ise nassların belirlediği, olması gereken şekliyle anlatılmıştır. Dolayısıyla Tavkü'l-Hamâme'de aşkın gerçekleri, olan ve olması gereken arasında ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimler: Zâhirîlik, Dil Felsefesi, Dil Oyunu, Hakikat, Tavkü'l-Hamâme
İslam felsefe geleneğinde et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramı -İbnü'l-Cevzî merkezli bir inceleme-
et-Tıbbu'r-Rûhânî, insan nefsinde meydana gelen hastalık ve istenmeyen durumların belirlenmesi ve bu hastalıkların tedavisini amaçlayan bir disiplindir. Ahlak ilminin temel amacı olan "kişinin mutluluğu kazanması" (Tahsilu's-Saade), bireyin doğru ve iyi eylemler yaparak nefsini eğitmesine bağlıdır. Bu noktada bireyin ruhunun sağaltımını hedefleyen et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmi önem arz etmektedir. Zira bu ilim, ruh ve beden şeklinde ikili bir yapıdan oluşan insanın nefsindeki eksiklikleri giderip hastalıkları tespit ederek onun rûhen ve buna bağlı olarak bedenen sağlığını geri kazandırmayı hedeflemektedir. Bu çalışma, et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmi ile ilişkili olan kavramların ve et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramının felsefe, psikoloji ve İslam düşüncesindeki arka planının incelenmesi neticesinde meseleyi İbnü'l-Cevzî merkezli olarak ele almaktadır. Felsefe geleneğinin bir parçası niteliğindeki et-Tıbbu'r-Rûhânî ilminin, felsefî çizgide olmayan, bilakis ehli hadis ekolünün yaklaşımlarını benimseyen Hanbelî bir düşünür olan İbnü'l Cevzî tarafından ele alınması bu çalışmayı orijinal kılan bir husustur. et-Tıbbu'r-Rûhânî ilmini oluşturan unsurlar, İslam ahlâk felsefesinde nefsin manevi bir cevher olarak görülmesi neticesinde ortaya konulan nefs-beden ilişkisi konusundaki teoriler, Aristo, Platon, Galen gibi düşünürleri kapsayan Grek düşüncesi, psikoloji ve psikiyatri gibi bu ilmin anlaşılmasını sağlayan kavramlar, İslam literatüründe ele alınan beden ve ruh sağlığı eserleri ve Ebu Bekir er-Râzî, İbnül-Cevzî tarafından yazılanlar başta olmak üzere, et-Tıbbu'r-Rûhânî ismiyle kaleme alınan eserlerdir. Çalışmanın birinci bölümünde "İbnü'l-Cevzî ve İlmî Kişiliği" ele alınmaktadır. Bu başlık altında onun hayatı, eserleri ve yöntemi ortaya konulmuştur. İkinci bölüm "Kavramsal Çerçeve" başlığı altında konuyla ilgili kavramlardan oluşmaktadır. Bu bağlamda et-Tıbbu'r-Rûhânî kavramının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuş ve bu kavram ile ilintili diğer kavramlara yer verilmiştir. Bu kavramlar sırası ile Tıp, Tıp Ahlâkı, Erdem ve Değerler Eğitimi, Nefs ve Ruh kavramlarıdır. Yine bu bölümde konu ile ilgili modern kavramlara da yer verilmiştir. Bu kavramlar ise Psikoloji, Psikiyatri, Psikoterapi ve Psikanaliz kavramlarıdır. Üçüncü bölümde "İbnü'l-Cevzî'nin et-Tıbbu'r-Ruhanî Geleneğindeki Yeri ve Katkısı" ele alınmıştır. Bu bölüm "et-Tıbbu'r-Ruhanî'de Akıl ve Hevâ", "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ve "Nefsin Eğitimi ve Kâmil Hayatın Sağlanması" şeklinde üç başlıktan oluşmaktadır. "et-Tıbbu'r-Rûhûnî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ana başlığı altındaki "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de sosyal ilişkiler ve eğitim" başlığı altında sırasıyla "Çocukların Disiplini", "Aile İçerisinde Uyum ve Kişisel Gelişim" başlıklarına yer verilmiştir. "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de Ahlâk Eğitimi ve Nefsin Hastalıkları" ana başlığı altındaki "et-Tıbbu'r-Rûhânî'de bireysel eğitim: nefsin hastalıkları ve sağaltımı" başlığı altında ise sırasıyla "aşk, açgözlülük, cimrilik, dünyevi otoriteyi sevmek, savurganlık, yalan, haset, kin, öfke, kibir, şımarıklık/kendini beğenme, riya, aşırı(gereksiz) düşünme, aşırı hüzün, aşırı tasa ve gam, ölüm kaygısı ve korkusu, aşırı rahatlık ve tembellik" hastalıklarının ve bunların sağaltımlarının İbnü'l-Cevzî açısından nasıl değerlendirildiği üzerinde durulmaktadır. Üçüncü bölümün sonunda ise İbnü'l-Cevzî açısından "Nefsin Eğitimi ve Kâmil Hayatın Sağlanması" konusu ele alınmaktadır. Sonuç bölümü ise konuyla ilgili bulgular, sonuç ve önerileri kapsamaktadır. Anahtar Kavramlar: Ahlak, et-Tıbbu'r-Rûhânî, İbnü'l-Cevzî, Nefs, Sağaltım
Sûfilere ve filozoflara göre nefsin mahiyeti
Tasavvuf ve İslam felsefesi İslam düşüncesini inşa eden ilimlerin başında gelmektedirler. Bu iki ilmin temelinde bulunan kavramların en önemlilerinden biri nefistir. Bu çalışmanın tasavvuf ve İslam felsefesine göre nefis kavramının mahiyeti, kötü sıfatların kaynağı olması, arınması ve mertebeleri ele alınmıştır. İnsanın mahiyetini açıklayan nefis, kalp ve ruh kavramlarının birbiriyle bağlantısı ele alınmıştır. Son olarak İslam filozoflarının ele aldığı mesele olan nefsin kuvveleri ve yetkinlik bakımından çeşitleri incelenmiştir. İki tarafın bu konulardaki görüşleri ayrıntılı şekilde incelenip karşılaştırmalar yapılmıştır. Yapılan karşılaştırmalar sonucunda aynı ya da farklı düşündükleri meseleler ortaya konulmaya çalışılmıştır.
İsmâilîliğin yeni Eflâtuncu dönüşümü: Ebû Ya'kub es-Sicistânî örneği
2./8. yüzyılda ortaya çıkmasına rağmen Abbâsîlerin baskıları nedeniyle gizli bir şekilde davetini sürdürmeye çalışan İsmâilîliğin 3./9. yüzyılın sonlarında özellikle Horasan-Mâveraünnehir bölgesinde serbest bir ortam bularak yayılması sonucunda entelektüel bir gelişim gösterdiği, bu gelişim doğrultusunda 4./10. yüzyıl başlarında Yeni Eflâtunculuğun etkisiyle dönüşüme uğradığı kabul edilmektedir. İslam düşüncesinin gelişiminde büyük bir etkiye sahip olan Yeni Eflâtunculuğun, mistik ve batınî bir görünüm arz eden İsmâilîlik üzerinde, söz konusu mistisizmin etkisiyle daha büyük bir nüfuza ulaştığı varsayılmaktadır. İsmâilîlikteki Yeni Eflâtuncu tesirin ve bu tesir sonucunda meydana gelen dönüşümün ne seviyede gerçekleştiğinin ortaya konması adına, söz konusu dönüşümün mimarlarından Ebû Ya'kub es-Sicistânî'nin düşüncelerindeki Yeni Eflâtuncu etkinin belirlenmeye çalışılması, araştırmanın amacını teşkil etmektedir. Araştırmada, Sicistânî'nin eserleri analiz edilerek fikirleri Plotinus'un düşünceleriyle karşılaştırılmış, ikisi arasındaki benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu analiz ve bu analiz sonucunda ortaya çıkan sonuçların değerlendirilip yorumlanması, araştırmanın yöntemini oluşturmaktadır. Plotinus'ta karşılığı bulunmayan görüşleri kapsam dışı bırakan araştırma, Sicistânî'nin Tanrı ve âlem görüşleriyle sınırlanmaktadır. Araştırmanın sonucunda, İsmâilîliğin Yeni Eflâtuncu bir dönüşüm yaşadığı ve bu dönüşüm sonucunda oluşan yeni İsmâilîliğin 4./10. yüzyıldan sonra standart hale geldiği kanısına varılmıştır. Ayrıca Plotinus'un düşüncelerinden büyük oranda etkilendiği müşahede edilen Sicistânî'nin, temsil ettiği İsmâilî öğretiyi sunarken söz konusu görüşlere sadık kaldığı ve onları inanç derecesinde benimsediği de sonuç olarak savunulabilir.
Fârâbî'de semâvî cisimler
Semâvî cisimler konusu, evrenin yapısına dair yapılan incelemeler içerisinde ortaya çıkan bir meseledir. Nitekim evren, fiziksel ve matematiksel anlamda incelenerek astronomiye ve kozmolojiye konu olurken evrenin Tanrı ile ilişkisi, metafizik bir meseleyi oluşturmaktadır. Bu bağlamda ünlü Türk-İslam filozofu Fârâbî de evrenin yapısını incelemektedir. Bu çalışma, Fârâbî özelinde semâvî cisimler konusunu ele almaktadır. Çalışma, giriş bölümünün dışında iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, tez boyunca sıklıkla kullanılacak olan ve konunun temelini oluşturan birtakım kavramlara dair bilgiler verilmektedir. Çalışmanın birinci bölümünde semâvî cisimler ve evrenin yapısı hakkında Fârâbî öncesi ortaya konulan öğretiler ve sistemler aktarılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümü ise tezin temelini oluşturmaktadır. Zira tez, Fârâbî' de semâvî cisimler konusunu tabiat bilimine ve metafizik bilimine konu olması açısından incelemeye çalışmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın ikinci bölümü kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır. Buna göre ilk kısım, semâvî cisimleri, tabiat bilimi çerçevesinde açıklamaya çalışırken ikinci kısımda özellikle sudur teorisi çerçevesinde semâvî cisimler, metafizik bilimine konu olması yönünden ele alınmaktadır. Çalışmada Fârâbî'nin pek çok eserinden istifade edilmekle birlikte el-Medînetü'l-Fâzıla ve es-Siyâsetü'l-Medeniyye başucu kaynaklar olarak kullanılmaktadır. Son olarak çalışmanın sonuç bölümünde Fârâbî'nin semâvî cisimler ve evrenin yapısına dair tevarüs ettiği sistemlere ek olarak ortaya koymuş olduğu özgün görüşlerine vurgu yapılmaktadır.
Beytül'l-Hikme ve tercümeler dönemindeki önemi
Fethedilen yeni bölgelerle geniş bir coğrafyaya hâkim olan Müslümanlar, bu topraklarda farklı kültür ve medeniyetlerle etkileşime girmişlerdir. Gerek İslam düşüncesinin iç dinamikleri, gerekse sosyal, kültürel ve siyasi faktörler miladi 9. yüzyılda Abbasilerin başkenti Bağdat'ı bir bilim ve felsefe merkezi haline getirmiştir. Halife Me'mun döneminde gelişimini tamamlayıp sistemleşen Beytü'l-Hikme ile zirveye ulaşan tercüme faaliyetleri sonucunda başta Yunanca olmak üzere, Süryanice, Farsça ve Hintçe gibi dillerde üretilen felsefe-bilim literatürü Arapçaya tercüme edilerek kadim medeniyetlerin mirası Müslümanlara intikal etmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde tercüme hareketini hazırlayan tarihi seyri ve fikrî arka planı ele almaya çalıştık. İkinci bölümde ise öncelikle Beytü'l-Hikme'nin kuruluşu ve işleyişini değerlendirdik. Akabinde tercüme faaliyetinin hamilerini, mütercimleri ve tercüme ettikleri eserleri ele alarak, tercümenin İslam kültüründeki etkilerini inceledik. Sonuç olarak Beytü'l-Hikme ve tercüme faaliyetlerinin İslam dünyasında felsefî düşüncenin teşekkülündeki rolünü mercek altına aldık. Anahtar Kelimeler: Beytül hikme, tercümeler dönemi, tercüme faaliyetleri, Abbasiler
İslam düşüncesinde Nasîhatü'l-Mülûk geleneği ve Gazâlî'nin Nasîhatü'l-Mülûk'u
Yazmış olduğu farklı disiplinler ile ilgili pek çok eser ve İslâm düşünce geleneğinin pek de alışık olmadığı türden farklı tercihler eşliğinde yaşanmış sıra dışı bir hayat tecrübesine sahip olan mütefekkir Gazâlî, insanlık tarihinde kendisine özel bir yer edinmiş, kıymetli bir düşünürdür. Biz bu çalışmamızda, Gazâlî'nin, devlet başkanlarına Kur'an, sünnet, Hülafâ-i Râşidin'in ve tarihte isminden övgüyle bahsedilen bazı önemli devlet adamlarının tecrübelerinden faydalanarak kaleme aldığı Nasîhatü'l-Mülûk isimli eserinde, muhatabına hangi yetkinlikleri kazandırmayı hedeflediğini ve devlet başkanının sahip olmasını zorunlu gördüğü ahlâkî erdemleri belirlemeye çalıştık. Çalışmamızın temelini oluşturmak için de öncelikle; İslâm siyasetnâme geleneğinin teşekkülünde etkili olan sâikleri ele aldık ve siyâsetnâmeleri yazılış gayeleri ile muhtevâlarına göre sınıflandırdık. Bu bağlamda, "Nasîhatü'l-Mülûk" ve "Ahkâmü's-Sultâniyye" başlıklarıyla ele aldığımız eserlerin tasnifini yaptıktan sonra Gazâlî'nin bu alanı zenginleştiren ve aynı türde yazılmış olan diğer eserlere, mevcut gelenekte öncülük eden kitabını, tetkik etmeye çalıştık. Anahtar kelimeler: Gazâlî, Nasîhatü'l-Mülûk, Ahkâmü's-Sultâniyye, Adale
Fârâbî ve İbn Sînâ'da tahayyül kavramı
Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyül yetisi hakkındaki görüşleri psikoloji, epistemoloji, nübüvvet, siyaset gibi birçok alanı kapsayıcı ve felsefî birikime katkı sağlayıcı nitelikte önemli bir tartışma konusudur. Bu çalışmada Antik Yunan filozoflarının phantasiaya ilişkin fikirleri ve Fârâbî ile İbn Sînâ'nın tahayyül gücüne dair açıklamaları karşılaştırmalı olarak aktarılmış, İslam filozoflarının bu konuda ortaya koyduğu farklılıklara, değişimlere, yeniliklere değinilmiştir. Fârâbî ve İbn Sînâ'nın mütehayyile gücüne dair açıklamaları dört aşamalı olarak ele alınmıştır: (a) Tahayyül kavramının felsefî literatürdeki kavramsal serüveninde Antik Yunan filozoflarının etkisi ve İslam felsefesine intikalde phantasianın şekilsel-anlamsal dönüşümünün tercüme eserlerdeki takibi (b) Fârâbî ile İbn Sînâ'nın nefs teorisi bağlamında tahayyül yetisinin fizyolojisi (c) Faal Aklın insana etkisinde akıl-tahayyül yetileri arasındaki ilişki ve tümel-tikel içerikte olan verileni kabulde tahayyülün taklit fonksiyonu (d) Uyku ile uyanıklık gibi hallere göre tahayyülün işlevlerindeki farklılığın nübüvvetle bağlantısı ve filozofun, nebinin, ilk başkanın yasa koymasında tahayyül yetisinin rolü. Bu çerçevede "Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyül konusunda Antik Yunan filozoflarından etkilendiği noktalar nelerdir?"; "Fârâbî ve İbn Sînâ'nın tahayyülle ilgili özgün düşünceleri nelerdir?" sorularına cevap aranmıştır. Bu sorular çözüme kavuşturulurken nebinin farklı bilinç düzeylerini tecrübe ettiği nübüvvetin gerçekleşmesinde akıl ve tahayyül yetisine ait işlevlerin belirginleştirilmesine özen gösterilmiş; Faal Aklın tahayyül yetisi mükemmel olan insana etkisinin nesnel dünyada algılanabilmesine olanak sağlayan görme teorilerinin nübüvvet meselesine dâhil edilmesi incelenmiş; Fârâbî'nin kehâneti nübüvvete dönüştürmesi konusu üzerinde durulmuş; nübüvvetin delilik ve sihirden üstünlüğü ispatlanmaya çalışılmıştır.
İslam düşüncesinde insanın varlık nedeni
İnsan, tüm varlıklar içinde en değerli ve en değişken varlıktır. Olumlu veya olumsuz yönde hem kendisini hem de çevresini sürekli değiştirir. İnsanın sebep olduğu birçok şey varken, insanın sebepsiz olması makul değildir. Çünkü insan tüm varlıkların içinde en seçkin olanıdır. İnsanın yaratılış gayesi hakkında daha önce bazı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada onlardan farklı olarak kavramları öne çıkaran bir inceleme yaptık. Kavramlara da öncelikle ayetlerden başladık. Ayetleri incelemek için tefsir kaynaklarından, hadisleri değerlendirmek için hadis ile ilgili bazı eserlerden, kelime veya kavramları incelemek için sözlük ve ansiklopedilerden faydalandık. İçerik zenginliği ve muteber olması açısından bir kısmı kelam klasiği olan bazı kitaplardan da yararlandık. Ayrıca kavram veya konumuzla ilgili bazı eserlerden ve daha önceden çalışılmış eserlerden de faydalandık. Varlığa anlam yüklemesi açısından; konu ile ilgili kitap, makale ve tezlerden benzer çalışmaları paylaşmakta fayda gördük. Anahtar Kelimeler: insan, varlık, gaye, anlam, fayda
İslam siyaset felsefesi geleneğinde Kınalızâde Ali Efendi'nin yeri
İslam siyaset düşüncesi, Hz. Muhammed dönemi ve sonrası yaşanan olaylar neticesinde inşa edilmeye başlamıştır. Bu siyasi düşünce, İslam Devleti'nin çeşitli coğrafyalara yayılmasıyla karşılaştığı farklı kültür ve medeniyetler neticesinde oluşmaya başlayan siyasetname, siyaset felsefesi, fıkıh ve kelâm gibi gelenekler ile zenginlik kazanmıştır. Bunun sonucunda oluşan İslam siyaset felsefesi geleneği, hiç şüphesiz belirli kavramlar üzerine inşa edilmiştir. Bu kavramlar çok sayıda olmasının yanında, çalışmamızda yer verdiğimiz siyaset, devlet, yönetici, ahlaklılık ve adalet kavramları, geleneğin önde gelen isimlerinden olan Farabi, Nizamülmülk, Maverdi ve Gazali'nin yazmış oldukları eserler çerçevesinde incelenmiştir. Bu çalışmadaki amacımız, genel anlamda adı geçen düşünürler ve kavramlar üzerinden İslam siyaset felsefesi geleneğinin portresini çizmek, özel anlamda ise Kınalızâde Ali Efendi'nin aynı kavramlar çerçevesinde siyaset felsefesi ile ilgili düşüncelerini tespit ederek İslam siyaset felsefesi geleneği ile karşılaştırmasını yapmaktır.
Ahlâk-ı Muhsinî'nin kaynak, yöntem ve muhteva bakımından incelenmesi
Bu araştırmada Ahlâk-ı Muhsinî, kaynak, yöntem ve muhteva bakımından incelenmiş ve ahlak literatüründeki bazı eserlerle mukayese edilmiştir. Bu yolla, 16. Yüzyıl Herat'ının büyük âlim ve ediplerinden olan Kâşifî'nin (ö. 1504) İslam ahlak düşüncesine yaptığı katkı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ahlâk-ı Muhsinî, hem Osmanlı Devleti hem de Cumhuriyet döneminde birçok defa Türkçeye tercüme edilmiştir. Murat Demirkol'un çevirisi üzerinden yapılan incelemede eserin kaynak, yöntem ve muhteva özellikleri tespit edilmiş ve karşılaştırmalar yapılmıştır. Ahlâk-ı Muhsinî'nin kaynakları, dinî, felsefî, edebî, siyasetname ve tarih türünden kaynaklar şeklinde gruplandırılarak tespit edilmiştir. Eserin edebî kaynaklarının diğerlerine oranla daha baskın olduğu belirlenmiştir. Eser, siyasetname türü kapsamındaki konulara yer vermekte ise de siyasetnameye indirgenemeyecek kapsam genişliğine sahiptir. Hatta ahlak kitabı yönünün siyasetname yönünden daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır. Yapılan mukayesede Ahlâk-ı Muhsinî'nin sistematik ve tür farkına rağmen birçok açıdan daha ziyade Ahlâk-ı Alâî'ye benzediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu eserde kullanılan yöntem, erdem ahlakı, dinî ahlak, tasavvufî ahlak ve siyasetnâme türlerindeki yöntemlere kısmen benzese de farklılıklar taşıdığı anlaşılmaktadır. Eserde didaktik yön öne çıkmakta, sade ve etkili bir dil kullanılmakta, tümevarım ve analojiye daha yaygın başvurulduğu, karşılaştırmalar yapıldığı, çeşitli kültürlerden başarılı örneklerin aktarıldığı görülmektedir. Ahlâk-ı Muhsinî'de güzel hasletler, yani erdemler 40 bölüm halinde ele alınmıştır. Bu erdemlerin yaklaşık yarısı erdem ahlak literatüründeki erdemler ile örtüşmekte iken diğer yarısı, siyasi erdemler kategorisine dâhil edilmeye uygundur. Son bölüm, belli bir erdeme tahsis edilmemiş olup, devlet görevlilerinin terbiye ve adabıyla ilgili açıklamalar içermektedir. Esere siyasetnâme niteliğini kazandıran kısmın bu son bölüm olduğu anlaşılmaktadır.