Laser therapy
142 theses under this subject heading
Periimplantitis tedavisinde cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak uygulanan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; peri-implantitis hastalarında cerrahi olmayan tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımının, klinik parametreler ve peri-implant oluk sıvısındaki İnterlökin-1 beta (IL-1β) seviyesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve peri-implantitis teşhisi konulan, sistemik olarak sağlıklı 8 kadın ve 12 erkek olmak üzere toplam 20 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Başlangıçta ve 3. ayda peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örnekleri toplanmış ve klinik parametreler (Gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlama cep derinliği (SCD), sondlamada kanama (SK) ve klinik ataçman seviyesi (KAS)) kaydedilmiştir. Çalışmada çenelerin bir tarafı test grubunu diğer tarafı kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubuna sadece başlangıç periodontal tedavi yapılırken test grubu olarak belirlenen bölgedeki implantlara ek olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızın verilerine göre her iki grupta da tedavi sonrası klinik parametrelerde azalma gözlenmiştir. Gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası test grubunda Gİ ve SK kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Biyokimyasal verilerdeki değişime bakıldığında ise her iki grupta da 3.ayda IL-1β değerlerinde artış gözlenmiştir. Kontrol grubunda IL-1β seviyesindeki bu artış istatistiksel olarak anlamlı iken test grubunda bu artış anlamlı bulunamamıştır. Bu sonuç, diyot lazer tedavisinin detoksifikasyon etkisi nedeniyle mekanik tedaviye ek bir yarar sağladığını düşündürebilir. Klinik parametrelerdeki iyileşmeye rağmen IL-1β düzeylerinde gözlenen bu artışın periodontal hastalığın erken iyileşme dönemiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Peri-implantitis tedavisinde farklı doz ve uygulama sürelerinin kullanıldığı lazer uygulamalarını içeren daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dental implant, peri-implantitis, diyot lazer, IL-1β, sitoki
Lateral epikondilitte lazer tedavisinin ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkinliği
AMAÇ: Çalışmanın amacı; lazer tedavisi uygulamasının konvansiyonel fizik tedavi ile birlikte lateral epikondiliti olan hastalarda, ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkinliğini değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 25-64 yaş arasındaki 21'i erkek, 19'u kadın 40 hasta alındı. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle 20 kişiden oluşan 2 gruba ayrıldı. Tüm hastalara şikayetin olduğu dirsek bölgesine 2 hafta boyunca; 10 seans 20 dk Hotpack, 20 dk TENS, 8 dk kesikli US fizik tedavisi ve ev egzersiz programı verildi. 2. gruba ek olarak 10 seans, 5 dk lazer tedavisi uygulandı. Tüm hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirildi. Değerlendirmede istirahat, gece ve aktivite esnasındaki ağrı için VAS, el kavrama kuvveti için el dinamometresi, fonksiyonel değerlendirme için Hasta Bazlı Tenişçi Dirseği Değerlendirme Anketi (PRTEE), Hızlı Kol, Omuz ve El Özürlülük Ölçeği (Quick DASH) ve yaşam kalitesi için Kısa form-12 (SF-12) kullanıldı. BULGULAR: Gruplar kendi içinde değerlendirildiğinde tedavi öncesine göre tedavi sonrası istirahat, gece ve aktivite esnasında VAS skorlarında, kavrama kuvvetinde, SF-12 fiziksel bileşen değerlerinde, PRTEE skoru ve Quick DASH skorunda anlamlı düzelme saptandı. 2. grubun tedavi sonrası SF-12 mental bileşen değerleri ile tedavi öncesi SF-12 mental bileşen değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gruplar arasında bakılan değerlendirme parametrelerinden sadece tedavi sonrası SF-12 mental bileşen değerinde, 2. Grup lehine anlamlı farklılık saptandı. Diğer değerlendirme parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. SONUÇ: Sonuç olarak fizik tedavi uygulamalarına lazer tedavisi ilave edilmesinin ağrının azalmasında, kavrama kuvvetinin artmasında, fonksiyonel durumun iyileşmesinde ve yaşam kalitesinin artmasında olumlu gelişmeler sağladığı görülse de etkinliği gösterilemedi. Lazer tedavisinin belirgin bir yan etkisinin olmaması, tedavi süresinin kısa olması ve kolay uygulanabilir bir tedavi olması LE tedavisinde avantajlı ve güvenilir bir yöntem olarak kabul edilebilir. Anahtar kelimeler: Lateral Epkondilit, Lazer, Konvansiyonel Fizik Tedavi
Periodontitis tedavisinde başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak kullanılan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; periodontitis tanısı almış bireylerde, başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak uygulanan diyot lazerin periodontal tedavideki etkinliğinin klinik periodontal indeksler (Gingival İndeks, Plak İndeksi, Sondlamada Kanama, Sondlanabilir Cep Derinliği, Klinik Ataçman Seviyesi) ve biyokimyasal belirteçler (TNF-α, IL-1β, CTX) açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, 22 sistemik olarak sağlıklı, periodontitis hastası dahil edilmiştir. Başlangıçta, 1, 3 ve 6. aylarda klinik periodontal parametreleri kaydedilmiş ve DOS örnekleri toplanmıştır. Rastgele seçilen çenelerin bir tarafını kontrol grubu bir tarafını lazer grubu oluşturmuştur. Kontrol grubunda yalnız kök yüzeyi düzleştirmesi uygulanmış, lazer grubunda ise kök yüzeyi düzleştirmesine ilave olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, klinik parametrelerde her iki grupta da anlamlı bir düşüş izlenmiştir ancak gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir.Biyokimyasal parametreler yönünden değerlendirildiğinde, TNF-⍺ ve IL-1ß seviyelerinde her iki grupta da başlangıç seviyelerine göre anlamlı bir düşüş meydana gelmiştir. CTXI seviyelerinde ise kontrol ve test grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Biyokimyasal parametreler yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, periodontitis tedavisinde diyot lazer uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler açısından periodontal tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir yarar sağlamadığı izlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Diyot lazer, TNF-⍺, IL-1ß, CTXI
Proximal üreter taşlarının tedavisinde üreteroskopik lazer litotripsi ve pnömotik litotripsi karşılaştırılması
Amaç: Proximal üreter taşı olan hastalarda Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin etkinliklerinin ve güvenirliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: 1 ekim 2013 ile 1 ekim 2018 tarihleri arasında kliniğimizde proximal üreter taşı nedeniyle Üreteroskopik LL ve PL tedavisi uygulanan 244(LL:139, PL:105) hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Sonuçlar tedaviden 1 gün sonra ve 1 ay sonra yapılan direkt üriner sistem grafisi, üriner ultrasonografi, kontrastsız bilgisayarlı tomografi veya intravenöz ürografi ile değerlendirildi. Üreteroskopik LL ve PL tedavi yöntemlerinin ameliyat süreleri, hastanede yatış süreleri, taşsızlık oranları ve komplikasyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya LL grubuna 139, PL grubuna 105 hasta olmak üzere toplam 244 hasta dahil edildi. LL grubunda 101 (%72.6) erkek, 38 (%27.42) bayan hasta, PL grubunda ise 79 (%75.2) erkek, 26 (%24.8) bayan hasta mevcuttu. LL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması 44.47 ±15.702 yıl, PL grubuna alınan hastaların yaş ortalaması ise 41.24±13.723 yıl olarak saptandı. LL grubunda taş boyutları ortalaması 11.26±3,752 mm, PL grubunda ise 10.98± 4,572 mm olarak saptandı. LL grubunda taşların taraf dağılımı sağ %57.6 sol %42.4, PL grubunda ise sağ %43.8 sol %56.2 olarak saptandı. Majör Komplikasyon oranları sırasıyla %6.4 ve %9.4 olarak tespit edildi(P >0,05). Postop 1. Ay Taşsızlık oranları LL grubunda %87.1 , PL grubunda ise %81 olarak izlendi(P >0,05). Postop hastanede yatış süreleri LL grubu 17.12±4,511 saat, PL grubunda ise 25.26±29,657 saat olarak tespit edildi(P <0.05). ameliyat süreleri LL grubu 41.29±12,119 dakika, PL grubunda ise 36.10±12,972 dakika olarak hesaplandı(P <0.05). Sonuç: Proximal üreter taşı tedavisinde yüksek taşsızlık oranları ve düşük komplikasyon oranları nedeniyle her iki litotripsi yöntemi etkili ve güvenli bir şekilde kullanılabilir..
Trapez kasındaki miyofasiyal ağrı sendromunda tetik noktalara uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavisinin etkinliklerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Miyofasiyal ağrı sendromu olan hastalarda trapez kasındaki tetik noktalara uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavisinin ağrı, fonksiyonellik, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon üzerine etkinliğini karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 19-64 yaş arasındaki 40'ı kadın, 20'si erkek 60 hasta dahil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle 30 kişiden oluşan 2 gruba ayrıldı. 1. gruba tetik noktalar üzerine 2 hafta süreyle haftada 2 seans, toplamda 4 seans kuru iğneleme tedavisi uygulandı 2. gruba tetik noktalar üzerine 2 hafta süreyle haftada 5 seans, toplamda 10 seans; her senasta 3:20 dk:sn süreyle 20 sn'lik periyotlarla 830 nm dalga boyunda, 8 J/cm2 yoğunlukta, 9000 hz frekansında düşük doz lazer tedavisi uygulandı. Her iki grubun tedavisine de 2 hafta süreyle germe egzersizleri eklendi. Çalışmaya alınan hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere 2 defa değerlendirildi. Değerlendirmede ağrı ve fonksiyonellik için istirahat ve aktivite esnasında vizüel analog skala (VAS), ağrılı tetik nokta sayısı, 0-5 skalası, boyun özürlülük indeksi (BÖİ); yaşam kalitesi için kısa form 36 (KF-36); anksiyete ve depresyon için Beck depresyon ölçeği (BDÖ) ve Beck anksiyete ölçeği (BAÖ) kullanıldı. BULGULAR: Gruplar arasında hastaların demografik özelikleri ve şikâyet süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Grup içi karşılaştırmalarda her iki grupta tedavi sonrasında VAS (istirahat ve aktivite), ağrılı tetik nokta sayısı, 0-5 skalası, BÖİ, BDÖ, BAÖ ve KF-36 alt ölçeklerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlılığı, vitalite ve ağrı skorlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede iyileşme görülmüştür (p<0,05). Tedavi sonrasında KF-36 alt ölçeklerinden emosyonel rol kısıtlılığı, sosyal fonksiyon ve genel sağlık skorlarında sadece kuru iğneleme grubunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme görülmüştür (p<0,05). Her iki grupta da tedavi sonrasında KF-36 alt ölçeklerinden mental sağlık skorlarında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Gruplar arası karşılaştırmalarda VAS (istirahat ve aktivite), BÖİ, KF-36 alt ölçeklerinden fiziksel rol kısıtlılığı, sosyal fonksiyon ve genel sağlık skorlarının tedavi öncesi ve sonrası arasındaki değişimlerinin kuru iğneleme grubunda, lazer grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Trapez kasındaki miyofasiyal ağrı sendromunda germe egzersizleriyle birlikte uygulanan kuru iğneleme ve lazer tedavileri etkin bulunmuş olmakla beraber kuru iğneleme tedavisinin etkinliğinin daha fazla olduğu görülmüştür. Hasta veya hekimin kuru iğneleme tedavisini tercih etmedikleri durumlarda düşük doz lazer tedavisi iyi bir seçenek olarak durmaktadır.
Kemoterapi alan çocuklarda görülen oral mukozitlerde düşük seviyeli lazer tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisi'nde çocukluk çağı lösemileri nedeni ile tedavi alan hastalarda, kemoterapi sonrası ağız içi mukozalarında görülen "Oral mukozitlerin" (OM) tedavisi için topikal düşük seviyeli lazer terapisi (DSLT) uygulamasının etkinliği araştırıldı. Yöntem. Araştırma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisinde 1 Haziran 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında lösemi tanısı nedeniyle yatıralarak kemoterapi uygulanan ve OM gelişen çocuk hastalarda gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır, her iki grupta 20 olgu olacak şekilde randomize ayrılmıştır. Birinci grupta yer alan hastalar kontrol grubu olarak kabul edildi. Bu gruptaki olgulara oral mukozit tedavisi için sodyum bikarbonat ile topikal tedavi verildi. İkinci gruptaki olgulara OM geliştikten sonra, DSLT ile tedavi uygulandı. Her iki grupta da mukozit geliştikten sonra uygulanan işlemlerin öncesinde ve sonrasında Görsel Ağrı Skalası (VAS) skorları ile Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirtilen oral mukozit sınıflaması değerlendirildi. Bulgular. DSLT tedavisi uygulanan 20 hastanın %45'i (n=9) erkek, %55'i (n=11) kız, kontrol grubunun %30'u (n=6) erkek, %70'i (n=14) kızdır. Gruplar arasında cinsiyet ve OM sayısı bakımından anlamlı fark yoktur. Tedavi grupları arasında OM lokalizasyonu açısından anlamlı fark yoktur (p=0,682). Tedavi başlangıcı, tedavinin 1,2, 4. ve 11. gününde gruplar arasında OM sınıflama ortalaması bakımından anlamlı fark yokken, tedavinin 3, 5, 6 ve 7. günlerinde DSLT grubundaki hastaların OM sınıflaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür. İstatistiksel olarak farkın olmadığı günler olan 4 ve 11. günlerde anlamlı olmamakla beraber DSLT grubundaki hastaların OM sınıflamasının daha düşük olduğu saptanmıştır. Başlangıçta saptanan OM sınıflama ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p=0,024), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Tedavi başlangıcında grupların VAS skoru arasında anlamlı fark yokken (p=0,260), tedavinin 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 11. günlerinde yapılan kontrollerde standart bakım grubu ile karşılaştırıldığında, DSLT grubunun VAS skor ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,01). Başlangıçta saptanan VAS skor ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p<0,001), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Sonuç. Çocuklarda KT sonrasında ağızda oluşan OM tedavisinde, hem standart bakım hem DSLT tedavisi OM'nin kliniğini ve ağrıyı düzeltmektedir. Yapılan çalışmada DSLT uygulanan grupta hem VAS skalası hem de DSÖ'nün oral mukozit sınıflamasına göre değerlendirildiğinde daha anlamlı olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Travmatik bir süreç olan lösemi tedavisi sırasında ve sonrasında oluşan komplikasyonlardan biri olan OM'nin daha az ağrı ile atlatılması ve tedavisinin daha kısa sürede etkili bir şekilde yapılabilmesi adına DSLT tedavisinin yaygınlaştırılması sağlanabilir.
Peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedavi yaklaşımların etkinliğinin klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi
Progresif kemik kaybı ile karakterize, implant çevresi dokuları etkileyen, iltihabi bir hastalık olan ve görülme sıklığı gün geçtikçe artan peri-implantitisin tedavisi için pek çok farklı yaklaşım bulunmaktadır. Cerrahi olmayan mekanik tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımı peri-implantitis tedavisi için önerilen yöntemlerden biridir. Literatürde bu yaklaşımın etkinliği ile ilgili olarak çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Peri-implant dokulardaki klinik değişikliklerin yanı sıra peri-implantitis patogenezi ile ilişkili biyobelirteçlerin tedavinin başlangıç aşamasında ve tedavi sonrası takip süreçlerindeki düzeylerinin değerlendirilmesi var olan bu çelişkiyi aydınlatabilir. Çalışmamızın amacı; peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedaviye ek diyot lazer uygulanmasının etkinliğinin hem klinik hem de biyokimyasal olarak değerlendirilmesidir. Çalışma grubumuz yaş ortalaması 55.08 ± 10.57 olan 21 kadın, 6 erkek toplam 27 kişiden oluştu. Bu bireylerde bulunan peri-implantitis teşhisi konmuş olan 40 implant başlangıç peri-implantitis tedavisini takiben randomize olarak lazer grubu (mekanik cerrahi olmayan tedaviye ek lazer uygulanan grup, n=19) veya kontrol grubu (mekanik cerrahi olmayan tedavinin tek başına uygulandığı grup, n=18) olmak üzere iki ayrı gruba atandı. Her iki tedavi grubundaki implantların cep derinliği, gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi, plak indeksi değerlerinin kaydedilmesi ve peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örneklerinin toplanması başlangıçta, 3.ayda ve 6.ayda gerçekleştirildi. Elde edilen PİOS örneklerindeki IL-1β, IL-10, IL-17, TWEAK, sklerostin, RANKL ve OPG seviyeleri uygun ELISA testleri ile ölçüldü. Çalışmanın sonuçlarına göre her iki tedavi grubunda da altı aylık takip periyodu sonunda klinik ve biyokimyasal parametrelerde başlangıç değerlerine göre anlamlı azalmalar tespit edildi. Her iki tedavi yaklaşımı karşılaştırıldığında 3. ayda klinik parametrelerden gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi ve plak indeksinde; biyokimyasal parametrelerden IL-1β, IL-17 ve sklerostinde lazer grubunun lehine anlamlı bir fark tespit edildi. Ancak gruplar arası bu farklılık 6. ayda ortadan kalktı. Lazer grubunda 3. ayda gözlenen bu anlamlı farklar, diyot lazerin peri-implantitis tedavisinde ek kullanımının iyileşme açısından erken dönemde avantaj sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, peri-implantitis teşhisinde ve tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla IL-1β, IL-17 ve sklerostinin iyi birer biyobelirteç olabilecekleri ve bu sonucu desteklemek adına ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Cerrahi olmayan periodontal tedavi ile birlikte diode laser uygulamasının etkinliğinin klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi
Periodontitis lokal ve sistemik etkenlere bağlı olarak gelişen, kompleks etiyolojiye sahip, periodontal dokularda yıkıma yol açan enfeksiyöz bir hastalıktır. Konak kaynaklı enzimler, sitokinler ve proinflamatuar belirteçler bu yıkımda rol oynayan ana elemanlardandır. Tedavisinde cerrahi olmayan veya cerrahi yöntemler ile birlikte laser uygulaması gibi yeni teknikler kullanılır. Bu çalışmanın amacı; periodontitis tedavisinde cerrahi olmayan tedaviye ek diode laser uygulamasının etkinliğini klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirmek ve incelenen biyokimyasal parametrelerin biyobelirteç olarak kullanılabilme potansiyellerini değerlendirmektir. Bireyler "Cerrahi Olmayan Periodontal Tedaviye Ek Olarak Diode Laser Uygulanan Bireyler" (Laser grubu, n=15) ve "Cerrahi Olmayan Periodontal Tedavi (SRP) Uygulanan Bireyler" (Kontrol grubu, n=15) olarak iki gruba ayrıldılar. Kontrol grubunda bireylere yalnızca cerrahi olmayan periodontal tedavi uygulanırken; laser grubunda bu tedaviye ek olarak diode laser uygulaması yapıldı. Tüm bireyler tedaviden sonra 1. ay ve 3. ayda muayene edildi. Klinik parametreler (cep derinliği, klinik ataçman kaybı, sondlamada kanama, gingival indeks, plak indeksi) ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) örneklemesi her kontrolde elde edildi. DOS örneklerindeki IL-1β, IL-10, IL-17, OPG, RANKL, TWEAK, Sklerostin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Klinik parametreler iki grupta da zaman içinde sağlık yönünde anlamlı değişim gösterirken, laser grubunda 1. ayda sondlamada kanama değerleri ve DOS hacmi; 3. ayda DOS hacmi ve klinik ataçman kaybı değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldı. DOS örneklerindeki IL-17, TWEAK, Sklerostin düzeyleri zaman içinde iki grupta da anlamlı değişim gösterirken; laser grubunda kontrol grubuna göre 3. ayda IL-17 düzeyi anlamlı miktarda düşük çıktı. Tedavi gruplarında zaman içerisinde klinik ve biyokimyasal değişimler iki yöntemin de periodontitis tedavisinde başarılı olduğunu gösterdi. Diode laser uygulamasının periodontal iyileşmeye etkisinin sınırlı düzeyde olduğu kaydedildi. DOS içeriğindeki miktarları anlamlı düzeyde değişen IL-17, TWEAK, Sklerostin ile klinik parametrelerle korelasyon gösteren IL-1β ve RANKL'ın periodontitis teşhisinde biyobelirteç olarak kullanılması hedefine katkı sağlaması açısından değerlidir.
Photothermal ablation of liver tissue with 1940-nm thulium fiber laser: Ablation efficiency and temperature measurements
The purpose of this study was to investigate the effectiveness of 1940-nm Thulium fiber laser for liver surgery. This was done by determining the ablation efficiency of different working modes and power settings of 1940-nm Thulium fiber laser on liver tissue, in addition to utilizing a real time temperature monitoring to provide the necessary feedback for adjusting laser parameters to minimize the collateral thermal damage to adjacent tissues. Thulium fiber laser was delivered to lamb liver tissue samples via 400 $\mu$m flat-cut bare-ended tip fiber in contact mode. Continuous-wave and pulsed modes were used, each at 4 different laser power values (200, 400, 600, and 800 mW) and exposure times. Exposure times were chosen to give the same total applied energy of 4J for comparison purposes. A total of 64 laser applications were performed in order to study 8 laser parameter combinations with each parameter combination repeated 8 times. Following laser irradiation, tissues were processed and stained with H\&E for macroscopic evaluation of ablation and total altered areas, and ablation efficiencies were calculated. Temperature of the nearby tissue was measured using a K-type thermocouple that was inserted at a distance of 1 mm from the fiber, and rate of temperature change was calculated. A strong correlation between the rate of temperature change and ablation area was depicted. Larger ablation and total altered areas were obtained for higher power values for both continuous-wave and pulsed modes, while ablation efficiencies were not significantly different. Continuous mode yielded higher ablation and total altered areas, and higher ablations efficiencies than pulsed mode. Histological evaluation revealed a narrow vacuolization zone and negligible carbonization for higher power values.
Akne skarların tedavisinde KTP, ND-YAG lazerler ile birlikte derma elektroporasyon kullanımı ve sonuçların değerlendirilmesi
Akne skarlarında KTP / Nd-YAG lazerler ile derma elektroporasyon yönteminin birlikte kullanımının etkinliğini araştırdığımız çalışma 2007 mayıs ayı ile 2010 kasım ayı arasında kliniğimize gelmiş 63'ü kadın, 6'sı erkek toplam 69 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Yaşları 15 ile 43 arasında değişmekte olan olguların ortalama yaşı 30,0, erkek hastaların yaş ortalaması 20,2 , kadın hastaların yaş ortalaması 31,0 idi.Akne skarların derinliğini azaltmak, deri yapısını, gözenek büyüklüğünü düzeltmek ve mikro vaskularizasyonu tedavi etmek için Nd-YAG lazeri ile, küçük damarlar, pigmenter lezyonları tedavi etmek ve deriyi daha canlı hale getirmek için de KTP lazeri kombinasyonu uygulanmış hasta sayısı 30 idi. Lazer uyguladığımız hastalardan biri tedaviyi tamamlamadı.Sadece derma elektroporasyon uygulanmış 2 kadın hastamız vardı.Daha iyi bir sonuç almak amacıyla hücresel aktivitenin, fibroblastların sentez kapasitelerinin, yeni kollajen, elastin ve hyaluronik asit üretiminin arttırılması, derinin neminin, parlaklığının ve sıkılığının sağlanmasına daha fazla etkili olması için bazı ilaçların transdermal iletimini sağlayan derma elektroporasyon yöntemi ile iki lazer kombinasyonu birlikte uygulanmış hasta sayısı ise 37 idi. Kombine tedaviyi tamamlamayan 6 hasta vardı.Sonuç değerlendirmelerine 3-4 ve 5-6 tedavi sayısını tamamlayan hastalar alındı.Derma elektroporasyon tedavisi alan hasta sayısı 2 kişi olduğu için sonuç mükayese değerlendirmesine alınmadı.Bu uygulamalardan aldığımız cevapların değerlendirmelerinin ortalama yüzde sonuçlarına baktığımızda; hiç cevap vermeyen hastamız olmadığı gibi tama yakın iyileşme yani tamamen skarın kaybolduğu bir cevap gözlemlenmedi.Her iki tedavi grubunda tedavi sayısı arttıkça iyileşme oranlarında da yükselme gözlemlendi.Hastalarımızın büyük çoğunluğu sonuçtan memnun olduklarını ve ciltlerinin gerginliğinin, canlı görünümlerinin devamını sağlamak için zaman zaman tekrar aynı tedaviyi görmek istediklerini bildirdiler.
Glokomlu hastalarda konvansiyonel transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon sonuçlarımız
Bu çalışmanın amacı, hem az gören hem de iyi gören primer açık açılı glokom (PAAG), psödoeksfoliasyon (PEX) glokomu, kronik açı kapanması glokomu (KAKG), konjenital glokom ve diğer sekonder glokom tipleri arasında siklodekstrüktif bir tedavi yöntemi olan konvansiyonel (sürekli dalga) transskleral diod lazer siklofotokoagülasyonun (TSDLS) göz içi basınç (GİB) değişimine, kullanılan topikal tedavi değişimine etkisinin incelenmesidir. Ankara Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Eylül 2015-Aralık 2022 tarihleri arasında glokom biriminde takip edilen 116 PAAG, KAKG, PEX glokomu, konjenital glokom ve sekonder glokom tanısı olan hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Hastalardan ameliyathane şartlarında, retrobulber ya da genel anesteziyi takiben TSDLS tedavisi yapılmıştır. TSDLS sonrası 1.gün,1.ay,3.ay, 6. ay ve 12. ay GİB değerleri ölçülmüştür. Hastalar görme keskinliğine göre 0,1'in altında olanlar 1. grubu, 0,1-0,3 arasında olanlar 2.grubu, 0,3 üzerinde olanlar ise 3. grubu oluşturmuştur. Çalışma verilerinin istatistiksel analizinde SPSS 22.0 paket programından yararlanılmıştır. İstatistiksel analizlerde bağımsız gruplarda t testi, pair t testi ve ki kare testi kullanılmıştır. 1.grupta başlangıç GİB ortalaması 33,22 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 17,50 mmHg (p<0,001), 6.ayda 14,9mmHg (p<0,001), 12.ayda ise14,6mmHg olarak ölçülmüştür.(p=0,088) 2.grupta GİB'i başlangıçta ortalama 33,05 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 18,15 mmHg (p<0,001), 6.ayda 15,84 mmHg (p<0,001), 12.ayda 14,81 mmHg olarak ölçülmüştür.(p=0,066) 3.grupta başlangıçta GİB'i ortalama 31,86 mmHg olup TSDLS sonrası 3.ayda 17,86 mmHg (p<0,001), 6.ayda 14,95 mmHg (p<0,001),12.ayda 15,26 mmHg olarak ölçülmüştür. Tüm gruplarda TSDLS sonrası başlangıç GİB ortalamasına göre 12 ay sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş yaşanmıştır. Görme keskinliği 0,1'in altında olanların %20'sine; görme keskinliği 0,1-0,3 arasında olanların %17'sine ve görme keskinliği 0,3'ün üzerinde olanların %4,3'üne tedavi tekrarı uygulanmıştır. Görme keskinliği ile tedavinin tekrarlanması durumu arasında anlamlı bir ilişki yoktur. (p=0,236) Başlangıçta kullanılan damla sayısı ortalama 3,77 iken, tedavi sonrası hem 1. ay hem de 3. ayda 3,5'e gerilediği görülmüştür(p<0,001). Damla sayısnda 6. ve 12.aylarda değişiklik olmamıştır. Takiplerde 3 hastada katarakt ilerlemesi, diabetik retinopati ilerlemesi ve lazer sonrası epitel defekti nedeniyle görme keskinliğinde azalma gözlenmiştir. Topikal tedavi sonrası epitel defekti kapanmıştır ve görme keskinliği aynı düzeye ulaşmıştır. Çalışmamızda 12 aylık takipte GİB'de istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş yaşanmıştır. Vakaların üçünde gözlenen görme keskinliğinde azalma dışında herhangi bir komplikasyon saptanmamıştır. TSDLS hem GİB değerlerinin düşürülmesinde hem de kullanılan antiglokomatöz damla sayısının azalmasında anlamlı bir etki göstermiştir. Anahtar Sözcükler: Diod lazer, Glokom, Siklofotokoagülasyon, Göz içi basıncı, Silier cisim
Increasing photodynamic therapy efficacy by the natural compound curcumin
Photodynamic therapy (PDT) is a cancer treatment in which an injected or applied photosensitizing agent is activated by light of a specific wavelength which causes a sequence of photochemical and photobiological processes resulting in irreversible selective damage to the target tissue. PDT is a promising antitumor treatment method for its high selectivity, non-invasiveness and minimal side effects. However, due to the resistance of some cancer cell lines to PDT, it exhibits results with low efficiency. Therefore, there is an urgent need to overcome this resistance to increase the PDT's efficiency, making PDT more widely applicable. Thus, this M.Sc. study introduces the usage of Curcumin, which is a non-toxic natural compound that has antitumor characteristics, with 5-ALA-PDT to increase PDT's efficacy. First, 5-ALA mediated PDT and Curcumin antitumor characteristics were evaluated on two cell lines, PC-3 and Caco-2. Then, the determined PDT doses were applied to the cell lines together with two different Curcumin concentrations. Illumination was performed using 635-nm diode laser after 6-hr incubation of 5-ALA and Curcumin. The outcomes of this study prove the success of the proposed combination on the highly resistive colon cancer (Caco-2 cell line) with 62.4% decrease in cell viability.
Investigation of ablation efficiency and temperature distribution profile of 1940 nmthulium fiber laser on ex vivo ovine livertissue
In liver surgeries, lasers with different wavelengths are used to make incisions and excisions with minimal bleeding and pain. The purpose of this study is to examine the efficiency of a 1940 nm Thulium fiber laser in the incisional operation of liver tissue. Thus, the tissue ablation efficiency of this laser was calculated as a ratio of the ablated site to the total affected site at various laser scanning speed values and output powers. Additionally, the thermal damage at the surrounding tissue was evaluated with a thermal camera. To create an incision, laser light should be absorbed by the tissue. In this study, lamb liver tissue was irradiated by 1940 nm Thulium fiber laser through 600 μm bareended optical fiber in continuous mode. The reason of using this specific laser was that, according to the literature, light in 1940 nm wavelength is highly absorbed by water molecules, which are abundant in soft tissues such as kidney. Initially, a predosimetry study was conducted to decide on the laser output power to be studied. Output powers including 0.6 W, 0.8 W, 1.0 W, 1.5 W, and 2.0 W were studied. According to the predosimetry study results, only 0.6 W and 0.8 W output powers were not able to be successful for ablation in most cases. Coagulation was observed in all of the incisions, independently of the output power. Base d on these findings, 1.0, 1.5, and 2.0 W output powers were decided to be used in the following experiments. In the actual experiments, the lesions were regularly created at a length of 2 cm. Laser output power and lesion lengths were kept constant in each application, while different scanning speeds were tested by changing the irradiation time. All the applications were performed with a single-pass. For example, 0.6 W output power was applied to a 2 cm length incision for 5, 10, and 15 seconds. Since the incision length was kept constant, the total light energy delivered to the samples was increased as the application time increased, which improved the ablation efficacy. During experiments, the temperature on and surrounding the incisions was monitored using a thermal camera. The results of this study showed that incision properties, such as deeper ablated and larger coagulated areas, were achieved when higher laser powers were used at slower laser scanning speeds compared to the other application parameters that were used in this study. However, carbonization, which is not desirable in laser incision applications, was also observed at 1.5 W and 2.0 W laser powers. Therefore, this study revealed that laser scanning speed and output power have a significant impact on ablation efficiency of 1940 nm Thulium fiber laser in liver tissue. Keywords: Laser Surgery, Thulium Fiber Laser, Liver Surgery, 1940 nm
Kronik periodontitisli hastalarda başlangıç periodontal tedaviye ek olarak farklı parametrelerde kullanılan diyot lazerin klinik ve mikrobiyolojik etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada kronik periodontitisli (KP) hastalarda başlangıç periodontal tedavi (BPT)?ye yardımcı olarak kullanılan güven aralığı içerisinde iki farklı dezenfeksiyon parametresinde diyot lazer (940 nm) uygulamasının klinik ve mikrobiyolojik etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya her bir yarım çenesinde sondalama derinliği (SD) ? 5 mm, gingival indeks (Gİ) ? 2 olan en az 3 tek köklü dişe sahip, yaşları 35 ile 60 arasında değişen 16 kadın, 14 erkek toplam 30 KP hastası dahil edildi. Rastgele 3 gruba ayrılan hastalardan 1. gruba diş yüzeyi temizliği ve kök yüzeyi düzleştirmesi (SRP) ve yüksek dezenfeksiyon parametresinde diyot lazer uygulaması (SRP+YPL grubu), (2 W, 20 ms pulse length-20 ms pulse interval, diş başına 30 sn) 2. gruba SRP ile beraber düşük dezenfeksiyon parametresinde diyot lazer uygulaması (SRP+DPL grubu) (1.5 W 20 ms pulse length-20 ms pulse interval diş başına 30 sn) ve 3. gruba sadece SRP uygulaması (SRP grubu) yapıldı. Subgingival plak örnekleri SD ? 5 mm ve Gİ ? 2 olan bölgelerden tedavi öncesi (0. gün) ve tedavi sonrası (90. gün) alındı. Bunu takiben plak indeksi (Pİ), Gİ, sondalamada kanama (SK), SD ve rölatif ataşman seviyesi (RAS) içeren klinik ölçümler yapıldı. Mikrobiyolojik değerlendirme için total canlı bakteri sayımı yapıldı ve zorunlu anaerob bakteri oranları belirlendi. Araştırma süresinin sonunda, tüm ağıza ait klinik parametrelerin hepsinde grup içi değişimlerde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar tespit edildi (p<0.05). Klinik parametrelere ait fark ortalamalarının gruplar arası karşılaştırılmasında sadece Pİ değerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken (p>0.05), Gİ, SK, SD ve RAS değerlerinde SRP+YPL ve SRP+DPL grupları lehine istatistiksel olarak anlamlı azalmalar tespit edildi (p<0.05). Klinik iyileşmelere paralel olarak, tüm tedavi gruplarında total bakteri sayısında ve zorunlu anaerob bakteri oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi (p<0.05). Zorunlu anaerob bakteri oranlarının gruplar arası karşılaştırılmasında ise SRP+YPL ve SRP+DPL grupları lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak Gİ, SK, SD ve ataşman kazancının gruplar arası karşılaştırılmasında, SRP+YPL, SRP+DPL grupları lehine ortaya çıkan klinik üstünlüğün mikrobiyolojik parametrelere de yansıdığı gözlendi. Sonuç olarak, mekanik tedaviye destek olarak kullanılan lazer düşük dozda da olsa anlamlı fark göstermiş, ancak bu çalışma sınırları içerisinde güven aralığında en düşük ve en yüksek doz olarak verilen parametreler arasında bir fark tespit edilmemiştir
Kritik boyutlu kemik defektlerinde lokal simvastatin ve led ile uygulanan fotobiyomodülasyonun kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik incelenmesi
Kemik iyileşmesi üzerine yapılan çalışmalar kolay elde edilebilen ve ucuz ilaçlar ile hasta konforunu yüksek tutan biyostimülatif cihazlar üzerine yoğunlaşmıştır. Yüksek kan kolesterol seviyesini düşürme amaçlı kullanılan statinler pleiotropik etkileri ile bu ilaçların başında gelmektedir. Fotobiyomodülasyon (FBM) ışık saçan diyod (LED) cihazlarla kemik oluşumunu hızlandırmaya yönelik tedavi alternatifidir. Bu çalışmanın amacı sıçan kalvaryumlarında oluşturulan kritik boyutlu defektlerde FBM ve lokal simvastatinin yeni kemik yapımına etkilerini histopatolojik olarak değerlendirmektir. Çalışmada 13 haftalık 28 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Deneklerin kalvaryumlarına bilateral olarak açılan kritik boyutlu defektlerin birine lokal simvastatin yerleştirildi diğeri boş bırakıldı. Deneklerin yarısına FBM tedavisi uygulanırken diğer yarısı spontan iyileşmeye bırakıldı. Denekler 7 ve 14 gün sonra sakrifiye edilerek örnekler histopatolojik incelemeye alındı. Histopatolojik inceleme sonrası 14. gün FBM ve simvastatinin yeni kemik yapım değerleri 7. günden anlamlı derecede yüksek bulundu. FBM ve simvastatinin birlikte yeni kemik yapım değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu. FBM ve lokal simvastatinin yeni kemik yapımına olumlu etkilerinin olduğunu ancak daha çok çalışma yapılması gerektiği sonucuna varıldı.
İki farklı lazer cihazının smear tabakasının uzaklaştırılmasındaki etkilerinin SEM ile incelenmesi.
Son yıllarda diş hekimliğinde lazer uygulamalarının başarılı olması, lazerlerin endodontide de kullanımını düşündürmüş ve çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte kök kanal tedavisi yöntemleri ve aletlerinin etkin kullanımı, smear tabakasından ve debristen temizlenmiş kök kanallarının elde edilmesinde yardımcı olmuştur. Ancak tümüyle temiz ve smear tabakasının olmadığı kök kanallarına ulaşmak hala mümkün değildir. Bu amaçla lazerlerin endodontide kullanımı umut verici görülmektedir. Bu çalışmada iki farklı lazer tipi (Er:YAG; Nd:YAG) kullanılarak, EDTA solüsyonuna ve birbirlerine göre smear tabakasını uzaklaştırmadaki etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştırAraştırmamızda 70 adet, tek kökü ve kanalı bulunan, üst orta ve yan keser diş ile alt ve üst kanin dişleri kullanılmıştır. Kök kanalları ?crown-down? tekniğinin kullanıldığı ?Hero 642? Rotary kanal aletleri (MicroMega, Besançon, France) ile en son çalışma uzunluğunda konisitesi .02 olan #45 numaralı alete kadar şekillendirilmiştir. Her bir aletten sonra deney gruplarındaki dişlerin kanalları 2 ml %5 NaOCl solüsyonu ile yıkanmıştır. Temizleme ve şekillendirme işlemleri tamamlandıktan sonra dişler, rastlantısal olarak 20 dişten oluşan biri kontrol olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. 1. gruptaki dişlere Serum fizyolojik, 2. gruptaki dişlere % 17 EDTA ile %5 NaOCl , 3. gruptaki dişlere Er:YAG lazer (120 mj, 15 hz) ve 4. gruptaki dişlere ise Nd:YAG (120 mj, 15 hz) lazer uygulanmıştır. Kök kanallarının kuronal, orta ve apikal üçte birinden X1000 ve X2000 büyütmelerde alınan SEM görüntüleri incelenmiştir. Kodlanan görüntüler birbirinden ve çalışmadan habersiz dört endodontist tarafından skorlanmıştır. Elde edilen bulguların istatistiksel değerlendirilmesi için Kruskall Wallis tek yönlü varyans analizi ayrıca çoklu karşılaştırmalar için Z testi kullanılmıştır.Araştırmamızın sonuçlarına göre ; % 17 EDTA grubunda her iki büyütmede ve her üç bölgede de en düşük smear tabakası gözlem değeri elde edilmiştir. Özellikle kuronal bölgede, X1000 ve X2000 büyütmelerde, EDTA grubunda elde edilen smear tabakası gözlem değerleri diğer gruplardan anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Kuronal bölgede her iki büyütmede Er:YAG lazer grubunda, Nd:YAG lazer grubundan daha düşük smear tabakası gözlem değeri elde edilirken, orta ve apikal bölgelerde her iki gruba ait smear tabakası gözlem değerleri, istatistiksel olarak birbirinden farklı bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda Er:YAG ve Nd:YAG lazerlerin, kök kanallarındaki smear tabakasının uzaklaştırılmasında geleneksel yöntem kadar başarılı olmadığı ve kök kanal duvarlarındaki etkilerinin sınırlı ve bölgesel olduğu görülmüştür.
Kronik periodontitiste başlangıç tedavisine yardımcı olarak kullanılan sistemik antibiyotik ve Er:YAG lazer kullanımının klinik ve mikrobiyolojik olarak kıyaslanması
Bu çalışmada, kronik periodontitisli (KP) hastalarda başlangıç periodontal tedaviye yardımcı olarak kullanılan Er:YAG lazer ve sistemik metronidazol uygulamasının etkinliklerinin klinik ve mikrobiyolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya sondalanabilir cep derinliği (SCD)? 5 mm, gingival indeks (Gİ)? 2 olan en az 3 tek köklü dişe sahip, yaşları 35 ile 65 arasında değişen 27 KP hastası dahil edildi. Rastgele 3 gruba ayrılan hastalarda 1. Gruba diş yüzeyi temizliği ve kök yüzeyi düzleştirilmesi (SRP) ve Er:YAG lazer uygulaması (SRP+Lazer), 2. Gruba SRP ve sistemik olarak metronidazol grubu antibiyotik uygulaması (SRP+Ant) ve 3. Gruba sadece SRP uygulaması yapıldı. Subgingival plak örnekleri SCD ? 5 mm olan bölgelerden tedavi öncesi (0. gün) ve tedavi sonrası (90. gün) alındı. Bunu takiben plak indeks (Pİ), Gİ, SCD, rölatif ataşman seviyesi (RAS) içeren klinik ölçümler yapıldı. Mikrobiyolojik değerlendirme için total canlı bakteri sayımı yapıldı. Bunların arasından zorunlu anaerob ve fakültatif anaerob bakterilerin oranları belirlendi.Gözlem süresinin sonunda, tüm ağıza ait klinik parametrelerin hepsinde grup içi değişimlerde (p<0.001) düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar tespit edildi. Klinik parametrelere ait fark ortalamalarının gruplar arası karşılaştırmasında sadece Pİ değerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken (p>0.05), Gİ ve SCD değerlerinde (p<0.01) düzeyinde, RAS değerinde ise (p<0.001) düzeyinde anlamlı farklılık tespit edildi. Elde edilen bu farklılığın grupların ikili karşılaştırmasında SRP+Lazer grubu lehine olduğu belirlendi. Klinik iyileşmelere paralel olarak, tüm tedavi gruplarında total bakteri sayısında azalma tespit edildi. Zorunlu anaerob mikroorganizma oranlarının grup içi değişimlerinde, (SRP+Lazer) ve SRP gruplarında (p<0.05) düzeyinde, (SRP+Ant) grubunda ise (p<0.001) düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı azalma elde edildi. Fakültatif anaerob mikroorganizmaların oranlarının grup içi değişimlerinde (SRP+Lazer) ve SRP grubunda (p<0.05) düzeyinde, (SRP+Ant) grubunda ise (p<0.001) düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. Mikrobiyolojik parametrelerin gruplar arası karşılaştırmasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0.05).
Kronik periodontitis hastalarında başlangıç periodontal tedaviye yardımcı olarak kullanılan Er:YAG lazer ve topikal ozon uygulamasının klinik ve mikrobiyolojik olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kronik periodontitisli (KP) hastalarda başlangıç periodontal tedavi (BPT)'ye yardımcı olarak kullanılan Er:YAG lazer ve topikal ozon uygulamasının etkinliklerinin klinik ve mikrobiyolojik olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya her kadranda sondalama derinliği (SD) ? 5 mm, dişeti oluğu kanama indeksi (DOKİ) ? 2 olan en az 3 tek köklü dişe sahip, yaşları 31 ile 56 arasında değişen, 18 kadın ve 12 erkek toplam 30 KP'li hasta dahil edildi ve rastgele 3 gruba ayrıldı. 1. gruba diş yüzey temizliği ve kök yüzey düzleştirilmesi (SRP) ve Er:YAG lazer uygulaması (SRP+Er:YAG), 2. gruba SRP ve topikal ozon uygulaması (SRP+Ozon) ve 3. gruba sadece SRP uygulaması yapıldı. Mikrobiyolojik örnekler SD ? 5 mm ve DOKİ ? 2 olan tek diş bölgesinden tedavi öncesi (0.gün) ve sonrası (90.gün) alındı. Bunu takiben plak indeks (Pİ), DOKİ, SD, rölatif ataşman seviyesi (RAS) içeren klinik ölçümler yapıldı. Mikrobiyolojik değerlendirme için total canlı bakteri sayımı yapıldı ve total canlı bakteri sayısı içinde zorunlu anaerop ve fakültatif anaerop bakteri oranları berlirlendi.Gözlem süresinin sonunda, tüm ağıza ait klinik parametrelerin hepsinde grup içi değişimlerde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar tespit edildi. Klinik parametrelere ait fark ortalamalarının gruplar arası karşılaştırmalarında sadece Pİ değerinde istatistiksel olarak farklılık görülmezken, DOKİ, SD ve RAS değerlerinde anlamlılık tespit edildi (p<0.05). Elde edilen bu farklılığın 2'li karşılaştırmada SRP+Er:YAG lazer grubu lehine olduğu belirlendi. Klinik iyileşmelere paralel olarak, tüm tedavi gruplarında total bakteri sayısında azalma tespit edildi. Zorunlu anaerop mikroorganizma oranlarının grup içi değişimlerinde SRP+Er:YAG lazer, SRP+Ozon ve SRP gruplarında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi (p<0.05). Fakültatif anaerop mikroorganizma oranlarının grup içi değişimlerinde SRP+Er:YAG, lazer SRP+Ozon ve SRP gruplarında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. Mikrobiyolojik parametrelerin gruplar arası karşılaştırılmasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi.SRP+Lazer grubu, bu çalışmanın sınırları içerisinde klinik parametreler açısından diğer gruplara nazaran daha iyi sonuçlar göstermiştir. Ancak klinik iyileşmede elde edilen bu farklılık mikrobiyolojik sonuçlara yansımamış ve bulgular mikrobiyolojik üstünlüğü destekleyen anlamlılığa ulaşamamıştır.Anahtar Kelimeler: Er:YAG Lazer, SRP, Ozon, Kronik Periodontitis
Arginin ve kalsiyum karbonat içeren hassasiyet patı ile Er:YAG lazer kombinasyonunun dentin hassasiyeti üzerindeki etkisinin in vitro olarak incelenmesi
Bu çalışmada, %8 arginin ve kalsiyum karbonat içeren bir hassasiyet patı(Colgate® Sensitive Pro-Relief?) ile Erbium-Doped Yttrium Aluminium Garnet(Er:YAG) lazerin tek başlarına veya kombine bir şekilde, çekilmiş dişlerden elde edilendentin örneklerinde, dentin tübüllerinin kapanması üzerine etkilerinin ScanningElectron Microscope (SEM) kullanılarak incelenmesi amaçlandı.Çalışmaya çekilmiş gömülü 3. molar dişlerinden elde edilen kesitlerdenhazırlanan 40 dentin örneği dahil edildi ve her biri 10 örnekten oluşan 4 farklı grubaayrıldı. Tüm dentin örneklerinin yüzeyine önce %1'lik sitrik asit uygulanarak smeartabakası kaldırıldı ve dentin tübül girişlerinin açığa çıkması sağlandı. Daha sonra I.gruptaki dentin örneklerine herhangi bir işlem uygulanmadı ve bu grup kontrol grubunuoluşturdu. II. gruptaki örneklere Er:YAG lazer (30 Hz, 60 mj/pulse, 10 sn) ve III.gruptaki örneklere %8 arginin ve kalsiyum karbonat kombinasyonu içeren hassasiyetpatı uygulandı. IV. gruptaki örneklere ise %8 arginin-kalsiyum karbonat kombinasyonuiçeren hassasiyet patını takiben Er:YAG lazer tatbik edildi. Tüm dentin örnekleri, dentintübüllerinin tıkanması ve yüzey morfolojisi açısından SEM ile incelendi.Gruplar arası kıyaslamada açıkta kalan dentin tübüllerinin çapı, açıkta kalan tübülsayısı ve 100 ?m2 başına düşen tübül sayısı olarak elde edilen en fazla değerlerinsırasıyla grup I, grup III, grup II ve grup IV'de sıralandığı görüldü. Bu çalışmada eldeedilen sonuçlar uygulanan tüm tedavi seçeneklerinin, dentin tübüllerinin kapanmasındave daralmasında etkili olduğunu, kombine tedavi uygulanan grupta ise daha belirgin birkapanma izlendiğini, tek başına Er:YAG lazer ile kombine tedavinin dentin hassasiyetitedavisinde etkili olabileceğini göstermektedir.
Sıçanlarda er:Yag lazer kullanılarak yapılan dekortikasyon işleminin diş hareketine olan etkilerinin histomorfometrik ve klinik olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; Erbiyum:Yitriyum-Alüminyum-Garnet (Er:YAG) lazer kullanılarak transmukozal bir yaklaşımla gerçekleştirilen dekortikasyon işleminin diş hareketine olan etkilerinin histomorfometrik ve klinik olarak incelenmesidir.Bu amaçla 28 adet Sprague-Dawley sıçanı kullanılmıştır. Üst sol birinci molar ve üst keser dişleri arasına yerleştirilen Sentalloy kapalı sarmal yay yardımıyla üst sol birinci molar dişin mezializasyonu sağlanmıştır. Sıçanlar deney ve kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Her bir grup kendi içerisinde bir haftalık ve iki haftalık takip gruplarından oluşmaktadır. Toplam deney süresi 2 haftadır. Deney gruplarında apareyin uygulandığı seansta üst sol birinci molar dişin mezial, palatinal ve bukkal yüzeylerine 8 saniye süreyle 1 watt gücünde Er:YAG lazer uygulanarak 3 noktasal dekortikasyon alanı oluşturulmuştur. Aparey uygulanmasından önce, 7. gün ve 14. gün sonunda alınan ölçülerden hazırlanan alçı modeller üzerinde çalışılarak dişler arasındaki mesafe ölçülmüştür. Deney sonunda sakrifiye edilen hayvanların üst çeneleri diseke edilerek, histomorfometrik inceleme için gerekli kesitler hazırlanmıştır.Çalışmamızın histolojik değerlendirmesinde, ortodontik kuvvetin uygulandığı birinci ve ikinci azı dişlerinin kökleri arasında hem alveolar kemik hacmi hem de toplam doku hacminin 7. (p<0,001, p<0,001) ve 14. (p<0,001, p<0,05) günlerde deney grubunda kontrol grubuna göre arttığı sonucuna ulaşılmıştır.Yapılan klinik ölçümler sonucunda, kontrol grubunun 1. hafta diş hareketi ile deney grubunun 1.hafta diş hareketi arasında (p<0,05) ve benzer şekilde kontrol grubunun 2. hafta diş hareketi ile deney grubunun 2. hafta diş hareketi arasında (p<0,05) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Deney gruplarının diş hareketlerinde kontrol gruplarına göre belirgin artış gözlenmiştir.Çalışmamızda, ortodontik diş hareketini hızlandırdığı bilinen dekortikasyon prosedürü farklı ve yeni bir yöntemle uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlarda Er:YAG lazer kullanılarak transmukozal yaklaşımla uygulanan dekortikasyon işleminin kemik remodeling'i sırasında olumlu bir katkı sağlayacağı ve buna bağlı olarak da diş hareketini hızlandırabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Üç farklı rehber delik uygulama yönteminin minividanın stabilitesi üzerine etkisinin karşılaştırılması
çalışmamızın amacı, in-vitro ortamda Er:YAG lazer ile rehber delik oluşturma yönteminin, frez ile rehber delik oluşturma (pre-drilling) yöntemi ve rehber delik oluşturulmadan minivida yerleştirme (self-drilling) yöntemlerinin minivida stabilitesine etkisini karşılaştırmaktır.Çalışmadaki bütün minividalar, laboratuvar ortamında sığır kalça kemiğinden elde edilen örneklere uygulanmıştır. Sığır kemiği örneklerinin kortikal kemik kalınlıklarının belirlenebilmesi için BT (Bilgisayarlı Tomografi) görüntüleri elde edilmiştir. Kortikal kemik kalınlıkları self-drilling grup için 1,78±0,22; pre-drilling grup için 1,78±0,19 ve lazer grubu için de 1,79±0,2 olacak şekilde belirlenmiş, her grup homojen olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmada her bir grup 24 minividadan oluşacak şekilde; 72 adet 1,6 mm çapında 8 mm uzunluğunda konik (Trimed, Ankara, Türkiye) self-drilling minivida kullanılmıştır. İlk grupta kemik yüzeyine dik 30 rpm hız ile fizyodispenser aleti kullanılarak 3 mm derinliğinde 1,3 mm çapında frez ile rehber delik oluşturulmuştur. İkinci grupta Syneron LITETOUCHTM Er:YAG lazer (Syneron Dental Lasers Industrial Zone, Elite, İsrail) lazer cihazı kullanılarak kemik yüzeyine 90° açı ile spot boyutu 1,3 mm, kemik yüzeyinden mesafesi 2 mm, atım enerjisi 300 mJ, gücü 3,6 Watt, uygulama süresi 20 saniye ve frekansı 12 Hz olan düzenekle hava su spreyi ile 40-50 ml/saniye yıkama altında rehber delik oluşturulmuştur. Son grubumuzda ise rehber delik oluşturulmadan minividalar 90° açı ile kemik yüzeyine yerleştirilmiş ve bu grup kontrol grubumuzu oluşturmuştur. Tork ölçümü testi yapılabilmesi için minivida son uygulanma mesafesinden 2 mm daha az sıkılmıştır. Bu mesafenin 1 mm'si tork ölçer tornavida kullanılarak sıkılmış ve maksimum yerleştirme torku kaydedilmiştir. Tork ölçer tornavidanın ters yönde 1mm çevrilmesi ile çıkarma torku değerleri kaydedilmiştir.Çalışmanın sonucunda elde edilen bulgular değerlendirildiğinde; self-drilling, pre-drilling ve lazer gruplarında maksimum yerleştirme torku ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir. Self-drilling grubunun (17,76±1,5) maksimum yerleştirme torku ortalamaları, pre-drilling (10,49±1,36) ve lazer (9,29±1,3) gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Pre-drilling (10,49±1,36) grubunun maksimum yerleştirme torku ortalamaları ise lazer (9,29±1,3) grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Çıkarma torku ortalamaları incelendiğinde, self-drilling (16,95±1,52), pre-drilling (10,2±1,19) ve lazer (9,8±1,09) gruplarının maksimum çıkarma torku ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir. Self-drilling (16,95±1,52) grubunun çıkarma torku ortalamaları pre-drilling (10,2±1,19) ve lazer (9,8±1,09) gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş; pre-drilling ve lazer gruplarının çıkarma torku ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir.Çalışmamızın ana sonucu lazer ile rehber delik uygulama yönteminin, pre-drilling ve self-drilling yöntemleri ile minividanın stabilitesi açısından karşılaştırıldığında, lazer grubunun maksimum yerleştirme torku değerlerinin self-drilling ve pre-drilling gruplarının maksimum yerleştirme torku değerlerinden anlamlı derecede düşük olması ve çıkarma torku değerlerinin ise self-drilling grubundan az ve pre-drilling grubu ile benzer sonuçlar vermesidir.
Prematüre retinopatisi nedeni ile tedavi uygulanan bebeklerin klinik ve demografik özellikleri
Amaç: Çalışmamıza 2014 Ocak ve 2022 Nisan tarihleri arasında prematüre retinopatisi (PR) taraması yapılan lazer fotokoagülasyon (LFK) tedavisi uygulanan, PR gelişmeyen veya PR gelişip spontan regrese olan hastalar dahil edildi. Hastaların doğum ağırlıkları (DA) ve doğum haftaları (DH), yıllara ve başvuru merkezlerine göre dağılımı, risk faktörleri, klinik özellikleri ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Benzer DA ve DH'ye sahip hastalar LFK tedavisi uygulanan ve tedavisiz takip edilen hastalar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm hastaların klinik özellikleri, risk faktörleri, muayene bulguları, tedavi süreçleri retrospektif olarak hasta kayıt formlarından ve bilgi sisteminden tarandı. Bulgular: Çalışmaya LFK tedavisi uygulanan 232 hastanın 462 gözü ve tedavisiz takip edilen 196 hastanın 392 gözü dahil edildi. İki grubun DA ve DH benzerdi, LFK grubunda DH'si 27.21 ± 2.52, DA'sı 962.25 ± 362.11 gr, tedavi edilmeyen grupta DH'si 27.45 ± 1.71 hafta DA'sı 961.92 ± 163.38 gr idi (tüm değerlerde p>0,05). Hastaların LFK tedavisi aldığı PMH 37.57 ± 3.23 hafta idi. Oksijen tedavi süresi, invaziv mekanik ventilatör (İMV) kullanımı, APGAR 1. ve 5. dk skoru, resüsitasyon ihtiyacı, respiratuar distres sendromu (RDS), patent duktus arteriosum (PDA), intrakranial hemoraji (İKH), ibuprofen kullanımı, hiperglisemi, sepsis, pnömoni, kan transfüzyonu, bronkopulmoner displazi (BPD), total parenteral nutrisyon (TPN) tedavi süresi LFK grubunda daha yüksek, preeklampsi ise daha düşük saptandı (tüm değerlerde p<0,05). İnvaziv mekanik ventilatör kullanımı, İKH, RDS, APGAR 5. dk skoru, TPN kullanım süresi çok değişkenli regresyon analizinde LFK gereksinimi için bağımsız risk faktörü olarak görüldü (tüm değerlerde p<0,05). Tedavi edilen gözlerin 25'inde (%5.4) komplikasyon geliştiği, en sık gelişen komplikasyonun izole hifema olduğu (%3) görüldü. Sonuç: İnvaziv mekanik ventilatör tedavisi, İKH, RDS, APGAR 5. dk skoru, TPN kullanım süresi prematüre bebeklerde LFK tedavisi gereksinimi için en önemli bağımsız risk faktörleri olarak gösterilmiştir. 2021 yılında güncellenen Türkiye Prematüre Retinopatisi Rehberi'nde tarama kriterleri genişletildiği halde ülkemizde tarama kriteri dışında kalan bebeklerde LFK tedavisi ihtiyacı olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: lazer fotokoagülasyon tedavisi, komplikasyon, prematüre retinopatisi, risk faktörleri, tarama, tedavi zamanı
Peri-implantitis tedavisinde uygulanan lazerlerin termodinamik etkilerinin değerlendirilmesi
Dental implantlar, klinik uygulamada oral rehabilitasyon için yaygın bir tedavi seçeneğidir. Sağlıklı olarak yerleştirilen implantlarda bile biyolojik komplikasyonlar meydana gelebilmektedir. Bu komplikasyonlardan en önemlisi peri-implantitistir. Peri-implantitis tedavisinde; mekanik tedaviye ek olarak lazer sistemlerinin kullanılması literatürde yer almış ve kayda değer etkileri rapor edilmiştir. Ancak literatürde kullanılan lazer parametreleri konusunda net bir ortak sonuca varılmadığı görülmüştür. Bu çalışmanın amacı, farklı lazer tipleri ile implant dekontaminasyonu esnasında sıcaklık değişimini ölçmek ve karşılaştırmaktır. Çalışmamızda kasaptan temin edilen koyun alt çene kemiği kullanılmıştır. Dental implantlar premolar bölgeye diş çekimini takiben yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlara, Er:Cr:YSGG (λ :2780nm, 1W,2W,3W Güç) ile Diyot lazerler (λ :445nm, 660nm, 970nm) sürekli atımlı modda uygulanmıştır. Sıcaklık değişimi implantın 2 noktasından (apikal, koronal), lazer ışınlamasından sonra bir termokupl ile her 10 saniyede bir 60 saniye boyunca kaydedilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; kritik eşik değerini (10 ° C); Diyot lazer 445 nm dalga boyu ve 2.5W güç için 7. saniyede, 970 nm dalga boyu ve 2W güç için 13. saniyede, Er:Cr:YSGG lazer ise kritik eşiği; MZ-8 uç 3W güç %30 hava %70 su ayarında 34. saniyede, RFPT 5 uç ise 2W güç %70 hava %30 su 59. saniyede, 3W Güç %30 hava %70 su 7. saniyede, 3W Güç %50 hava %50 su 6. saniyede aşmıştır. Her iki lazerin de tüm parametrelerinin uygulandıktan sonra implantın apikal noktasında kritik sıcaklık eşiğinin aşılmadığı gözlenmiştir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; implant dekontaminasyonunda diyot lazer ve Er:Cr:YSGG lazer, sınırlı bir süre kullanıldığında güvenlidir. Bu süreler aşıldığında implant yüzeyinde değişikliklere ve kemik nekrozuna neden olduğu gözlenmiştir.
Myofasiyal ağrı sendromunda güncel tedavi etkinliklerinin objektif ve subjektif bulgularla değerlendirilmesi
Myofasiyal ağrı sendromu tanısı konulan, masseter kasında aktif tetik noktası bulunan, 18-65 yaş arası 80 hasta bu çalışmaya dahil edildi. MAS tanısı konulan 80 hasta, klinik muayene yapılıp, hasta formları incelenerek doldurulduktan hasta grupları oklüzal splint tedavisi (n:20), Nd:YAG lazer (n:20), diyot lazer (n:20), botulinum toksin (n:20) olacak şekilde randomize olarak belirlendi. Gruplarda standardizasyon sağlamak için tedavi başlangıç günü ve tedaviden 1 ay sonra masseter kasındaki ağrının şiddeti VAS skoru ile değerlendirildi. VAS (0-10 cm;) 0 hiç ağrı yok, 10 çok şiddetli ağrı) olduğunu gösterdiği şeklinde hastalar bilgilendirildi. Algometre ile ağrı eşik ölçümleri, en ağrılı gergin bant içinde bulunan tetik nokta üzerinde yapıldı. Aynı noktadan 3 kez ölçüm yapıldı ve bunların ortalaması alınarak değer kaydedildi. Hastaların kas içi oksijen saturasyonu (doygunluğu) ölçümleri, yakın kızıl ötesi dalga boyunda ışık saçan diotlar ve 1 tane foto dedektörü bulunan prob ile Arges Cerebro model yakın kızılaltı spektroskopisi (YKAS) kullanılarak yapıldı. Işık kaynağından 3 cm uzaklıkta bulunan dedektör ile gönderilen ışık, enlemesine ve derinlemesine dokuda yaklaşık 1,5 cm'lik muz şeklinde bir bölümde tarama yapıldı. Sağ veya sol taraftaki masseter kasın en hassas noktasından, 20 saniye boyunca kaslar istirahat halindeyken ölçüm yapıldı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, çalışmaya dahil edilen 80 hastanın büyük çoğunluğunda tedavi öncesine göre algometre değeri ve fnırs ölçümlerinde artış, VAS skorlarında ise azalma görülmüştür.