Patient nearness
142 theses under this subject heading
Hemodiyaliz tedavisi alan hastaların bakımdan sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin q metodu ile incelenmesi
Bu çalışma hemodiyaliz tedavisi alan hastaların, bakımlarından sorumlu yakınlarının ve hemşirelerinin eğitim gereksinimleri ile ilişkili görüşlerinin Q Metodu yoluyla incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Konya merkezde bulunan Özel Ölmez Diyaliz Merkezi ve Özel Nefrotrans Karatay Diyaliz Merkezlerinde, Aralık 2017-Mart 2018 tarihleri arasında, hemodiyaliz tedavisi alan 30 hasta, hastaların bakımından sorumlu 30 hasta yakını ve hastalara bakım ve tedavi veren 30 hemşire ile yapılmıştır. Veri toplama araçları olarak hasta, hasta yakınları ve hemşireler için tanıtıcı özellikler soru formları, hemodiyaliz eğitim konularından oluşan 22 soru kartı ve sormak istedikleri soruyu yazmak istemeleri durumunda kullanılmak üzere 2 boş soru kartı kullanılmıştır. Veriler, Q metodundan (kartların önem sırasına göre sıralanması) yararlanılarak araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Toplanan veriler yüzdelik ve frekans yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmada hemodiyaliz tedavisi alan hastaların eğitim gereksinimleri ile ilgili hasta, bakımlarından sorumlu hasta yakınları ve hemşirelerin konulara göre bazı düşüncelerinin aynı bazı düşüncelerinin ise farklı olduğu bulunmuştur. Hasta, hastanın bakımından sorumlu yakını ve hemşirelerin eğitim konularının önem sıralamasına baktığımızda; Hastaların, ihtiyaçları olduğunda psikolojik destek alma, sosyal yaşama uyum sorunlarıyla baş etme gibi psiko-sosyal sorunları içeren eğitim konularını, Hastaların bakımlarından sorumlu yakınlarının, fistül/kateter bakımı, komayı önlemeye yönelik tedbirleri almak gibi komplikasyonları önlemeye yönelik eğitim konularını, Hemşirelerin ise böbreklerin yapısı ve fonksiyonları, hemodiyalizin mekanizması gibi teknik ve teorik bilgi içeren eğitim konularına daha çok ilgi gösterdikleri sonucuna varılmıştır. Hemşirelerin Q metodunu öğrenerek, yapacakları eğitim öncesinde hastaların ve hastaların bakımından sorumlu bakım vericilerinin önem sıralamasını belirlemesi ve eğitimin hasta ve hasta bakım vericilerinin ihtiyaçları doğrultusunda planlanarak yürütülmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, KBY, Hasta Yakını, Hemşire, Q Metodu.
Eleştirel sosyal hizmet çerçevesinde şizofreni tanılı kişilerin ve yakınlarının damgalanma deneyimleri: Zonguldak örneği
Bu araştırmanın amacı, şizofreni tanılı kişilerin ve yakınlarının damgalanma deneyimlerini ortaya koyarak eşitsizlik ve ayrımcılık pratiklerine görünürlük kazandırmaktır. Zonguldak Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nden hizmet alan kişiler bu çalışmanın popülasyonunu oluşturmuştur. Nitel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilen bu araştırmada 17'si tanılı bireylerden, 15'i ise tanılı bireylerin yakınlarından oluşan 32 özne ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Katılımcılarla yapılan derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler beş ana tema çerçevesinde kategorize edilmiştir. Bu temalar (1) sosyal ilişkilerde meydana gelen değişimler, (2) öz-imajda meydana gelen değişimler, (3) kamusal alanda eşitsiz koşullarla ve ayrımcılık pratikleriyle karşılaşmak, (4) bakım verenlere özgü deneyimler ve (5) mücadele taktikleri şeklinde kavramsallaştırılmıştır. Öznelerin tanı konulduktan sonraki süreçte yalnızlaştıkları ve kamusal alandan dışlandıkları anlaşılmıştır. Yaygın stereotiplerle karşılaşmak ve aşağılanmak kamusal alandan dışlanmanın gündelik tezahürleridir. Sosyal ilişkilerden dışlanma ve sosyal kimliğin damgalanma deneyimleri çerçevesinde inşa edilmesiyle birlikte özneler kendilerini toplumun gördüğü gibi görmeye başlamış, eksiklik ve mahcubiyet duyguları yoğunlaşmış ve tanı, kimliğin asli bileşeni hâline gelmiştir. Tanılı öznelerin çoğunun üretim ilişkilerine dâhil olamadığı tespit edilmiştir. İstihdama katılımın mümkün olduğu durumlarda ise esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yoğunlaştığı anlaşılmıştır. Partnerleri tanılı olan kadınlar ise hem bakım rollerini üstlenmek hem de evin geçimini sağlamak gibi zorlu görevlerle karşı karşıya kalmışlardır. Bakım yükünü çoğunlukla aile üyelerinin üstlenmesi sonucunda bakım rolü gündelik hayat pratiklerinin önüne geçmiş ve özneler bakım dışında hiçbir şey yapamaz hâle gelmiştir. Tanıyı gizlemek veya ifşa etmek, toplumsal ilişkilerden kaçınmak ve çevreyi sınırlı tutmak ve tinsel referanslara tutunmak deneyimlenen sorunlar karşısında başvurulan mücadele taktikleridir. Tanılı kişileri ve yakınlarını hak talep eden özneler hâline getirmek için şizofreni tanılı kişileri ve yakınlarını bir araya getiren sivil toplum örgütlerinin eleştirel sosyal hizmet teorisinden dayanağını alan ve üyelerinin politikleşmesini sağlayan bir içerikle yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Ayrıca sosyal hizmet disiplininin ruh sağlığı alanındaki önemini artıracak bir kurumsal-yasal formasyona ihtiyaç duyulmaktadır.
Alzheimer tanısı konulan yaşlıların ailelerinin sosyal hizmet gereksinimleri
Bu araştırma Alzheimer teşhisi konulan yaşlılara bakım veren ailelerin hastalık süreci boyunca yaşadıkları güçlüklerin öğrenilmesi ve ihtiyaç duydukları sosyal hizmet gereksinimlerinin neler olduğunu öğrenmek amaçlarıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Haziran 2017-Aralık 2018 yılları arasında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. Nitel desenle tasarlanmış olan bu araştırmada katılımcılara kartopu örneklem yöntemiyle ulaşılmıştır. Bu yöntem ile ulaşılan ve hastaların biyolojik akrabaları olan 18 kadın 2 erkek ile yarı yapılandırılmış soru formu üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılmış, toplanan veriler MAXQDA 18 Nitel Veri Analizi Programı ile çözümlenmiştir. Araştırma sonunda Alzheimerlı bireye bakım verirken, ailelerin yaşadığı en büyük güçlüklerin hastalarının temel bakım ihtiyaçlarını gidermek ile hastalığı ve hastayı yönetmek konusunda olduğu görülmüştür. Bu güçlüklere ekonomik anlamda yaşanan güçlükler de eşlik etmektedir. Ailelerin birçok sosyal hizmet gereksinimleri olduğu sonucuna da ulaşılmıştır. Bu gereksinimler alternatif kurum gereksinimleri (gündüzlü bakım veren merkezler), hasta yakınlarına sosyal hizmet aracılığıyla bakıcı desteği, ailelere psikososyal destekler, hastalık hakkında bilgi alınacak profesyonel platformlar, Alzheimer hastaneleri ve hastalık masraflarının devlet tarafından karşılanması şeklinde ortaya çıkmıştır. Ulaşılan bu sorunlara ilişkin mikro, mezzo ve makro düzeyde çeşitli çözüm önerileri araştırma sonunda geliştirilmiş olup, bu önerilerin hayata geçirilmesi için öncelikle toplumda Alzheimer hastalığının farkındalık düzeyinin arttırılması gerektiği söylenebilir. Anahtar Sözcükler Alzheimer, bakım veren aile üyeleri, sosyal hizmet gereksinimleri
Kanser hastası yakınlarının algıladığı sosyal destek ile umutsuzluk düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı, kanser hastası yakını olan kişilerin algıladıkları sosyal destek ile umutsuzluk düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaç doğrultusunda araştırmada; hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek (aile, arkadaş ve özel kişi desteği) ile umutsuzluk (geleceğe ilişkin duygu, motivasyon kaybı, beklenti) düzeyi arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini; İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ayaktan Kemoterapi Servisinde kemoterapi tedavisi alan 130 hastanın yakını oluşturmaktadır. Araştırmada kanser hastası yakınlarının sosyodemografik bilgilerini öğrenebilmek amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen " Sosyodemografik Bilgi Formu" kullanılmıştır. Hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek düzeyi Zimet ve arkadaşlarının geliştirdiği, Eker ve Arkar'ın 1995'te Türkçeye uyarladığı " Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS)" ile ölçülmüştür. Hasta yakınlarının umutsuzluk düzeyi ise Seber'in 1991 yılında Türkçeye uyarladığı " Beck Umutsuzluk Ölçeği" ile değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen sonuç; kanser hastası yakınlarının algıladıkları sosyal destek ile umutsuzluk düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmasıdır. Hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek arttıkça umutsuzluk düzeylerinin azaldığı yapılan istatistiksel analizlerle bulunmuştur. Araştırma sonuçlarıyla elde edilen bulguların literatürle tutarlılığı ve sonuçlar üzerinde etkili olabilecek diğer değişkenler tartışılmış ve çeşitli öneriler sunulmuştur. Anahtar kelimeler; kanser, sosyal destek, umutsuzluk, sağlık-hastalık, hasta-hasta yakını, aile
İletişim kaynaklı çatışma nedenleri ve çözümlerine yönelik bir model önerisi: Kamu hastanelerinde bir araştırma
Tüm kurumlarda olduğu gibi sağlık kurumlarında da iletişim çok önemlidir. Sağlık sisteminin pek çok çıktısı sağlık çalışanları ile hasta iletişimi niteliğinden yakından etkilenmektedir. Hekim ve hemşire tatmini; hasta memnuniyeti, kalite ve sağlık sektörünün gelişmesi açısından önemlidir. Sağlık kurumlarında hasta ile sağlık personeli arasında gelişen iletişim sürecinde ortaya çıkan birçok sorun mevcuttur. Sorunların başında hasta ile sağlık personeli arasında iletişim yetersizliği probleminin olduğu görülmektedir. Bu problemler ister hasta veya yakınları tarafından olsun, ister sağlık çalışanlarından kaynaklansın, çözümlenmediğinde daha ileri boyutta (şiddet, kavga vb.) problemlere yol açabilmektedir. İletişimsizlik ya da kötü iletişim sağlık alanında geri dönüşü olmayan zararlara neden olmaktadır. Ayrıca, bu durum sağlık çalışanından kaynaklı ise, toplumda sağlık çalışanlarına ve hastaneye karşı olumsuz yargılar oluşması yanında güvensizliğe de neden olabilmektedir. Olumsuz iletişim her iki tarafı psikolojik yönde etkilemektedir: Hizmet sunumunda ve alımında eksikliklerin oluşmasına neden olmakta aynı zamanda hizmet kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı sağlık kurumlarında iletişim kaynaklı çatışma nedenleri ve çözümlerine yönelik hususları ortaya koymak ve iletişim kaynaklı çatışma çözümüne yönelik bir model önerisi sunmaktır. Bu amaçla araştırma, Balıklı Göl Devlet Hastanesi, Siverek Devlet Hastanesi, Viranşehir Devlet Hastanesi, Ceylanpınar Devlet Hastanesi, Harran Devlet Hastanesi ile Akçakale Devlet Hastanesi'nde yürütülmüş ve bu çerçevede 500 hasta ve/veya hasta yakınlarına kolay örnekleme yöntemiyle anket uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 26.0 ve AMOS 23.0 istatistik paket ile analiz edilmiş ve tablolar halinde sonuçları açıklanmıştır.
Kolorektal kanser tanılı hasta yakınlarında farkındalık, bilgi düzeyi ve psikopatolojinin değerlendirilmesi
Problemin tanımı: Bu çalışmada amaç, kolorektal kanser (KRK) tanılı hastaların birinci derece akrabalarında bilgi düzeyi ve hastalık hakkındaki farkındalıklarını ölçerek somatizasyon, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile ne şekilde ilişkili olduğunu belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya İstanbul Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda takip edilmekte olan KRK nedeniyle ameliyat edilmiş 52 erişkin hastanın birinci derece yakınları (ebeveyn, kardeş, çocuk) dahil edilmiştir. Verilerin toplanmasında Sosyo-Demografik ve Tıbbi Bilgi Formu, Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R) ve Sağlık Anksiyetesi Ölçeği (Kısa Versiyon) kullanılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 27'si (%52) kadın, 25'i (%48) erkekti ve tüm örneklemin yaş ortalaması 37,52±11,74 yıldı. KRK tanılı hastaların ortalama hastalık süresi 14,37±13,19 ay idi. Kendisinde kanser riskinin artmış olduğunu bilen hasta yakınlarında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon ve anksiyete puanları anlamlı düzeyde daha yüksekti. Hastalık evresinin farkında olan hasta yakınlarında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R depresyon, anksiyete ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ostomi bakımını yapanlar ile yapmayanlar arasında sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon, anksiyete, somatizasyon ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları açısından anlamlı düzeyde bir fark saptanmamıştır. Benzer şekilde, kemoterapi sürecinde hastalarının yanında bulunanlarda sağlık anksiyetesi, SCL-90-R ile ölçülen depresyon, anksiyete, somatizasyon ve Genel Belirti İndeksi (GBİ) puanları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, kolorektal kanser tanılı hastaların yakınlarında, hastalık hakkındaki bilgi düzeyi ve farkındalık arttıkça psikopatolojik belirtilerde de artma gözlenmiştir. Bu noktadan yola çıkılarak, kanser tanılı hasta ve tedavisinin yanı sıra hasta yakınlarının da dikkate alınması ve gereksinimi olan hastalara psikolojik destek sağlanması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, anksiyete, depresyon, somatizasyon, sağlık anksiyetesi.
Şizofreni tanılı hastalara birincil bakım veren bireylerin duygu dışavurumu açısından değerlendirilmesi
Problemin Tanımı: Şizofreni hasta bireyi etkilediği gibi hastaya bakım veren ve birlikte yaşamakta olduğu bireyleri de etkileyen bir hastalıktır. Bu araştırmanın amacı, şizofreni tanılı hastalara birincil bakım veren bireylerin duygu dışavurumlarının incelenmesi ve hastaların hangi klinik özellikleri ile ilişkili olduğunun araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmada, şizofreni tanısı almış olan hastaların ve bu hastalara birincil bakım vermekte olan kişilerin özellikleri araştırılarak bakım verenlerin duygu dışavurumları açısından incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatarak ve ayaktan tedavi görmekte olan 53 şizofreni tanılı hasta ve bu hastalara birincil olarak bakım veren 53 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler, Hastaya Ait Özellikler Bilgi Formu, Bakım Verene Ait Özellikler Bilgi Formu, Duygu Dışavurumu Ölçeği (DDÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunun 28'i kadın ve 25'i erkektir ve yaş ortalaması 40,98±12,82'dir. Bakım veren grubunun ise 35'i kadın 18'i erkek olup yaş ortalaması 49,34±15,15'tir ve 23'ü hastanın ebeveynidir. Ebeveyn bakım verenlerde DDÖ'nün düşmancıl/eleştirel oluş (EDO) puanlarının diğer bakım verenlere oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bakım verenler arasında, kadın, çalışma hayatı olmayan ve hastanın ebeveyni olan bireylerde BDÖ ve BAÖ puanlarının erkek ve çalışma hayatı olan bakım verenlere oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Şizofreni başlangıç yaşı daha küçük olan hastaların bakım verenlerinin, başlangıç yaşı daha yüksek olanlara oranla DDÖ toplam puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Hastaneye yatışı olan şizofreni hastalarına bakım verenlerin DDÖ puanlarının, hastaneye yatışı olmayan hastaların bakım verenlerine oranla anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Bakım veren grupta DDÖ toplam ve alt ölçek puanları ile BDÖ ve BAÖ arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Şizofreni hastalarının yaşları ile bakım veren bireylerin BDÖ ve BAÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Şizofreni hastalarının hastalık başlangıç yaşı ile bakım veren bireylerin DDÖ toplam, BDÖ ve BAÖ puanları arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hastaneye yatış sayıları ile hastalara bakım verenlerin DDÖ toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç: Özetle çalışmamızda, şizofreni tanılı hastalara bakım veren bireylerin duygu dışavurumlarının, hastaların hastalık başlangıç yaşı, hastaneye yatış sıklığı ve bakım verenin hastanın kendi ebeveyni olması ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bakım veren, duygu dışavurumu, depresyon, anksiyete.
Kanser tedavisi gören çocukların refakatçi annelerinin psikolojik dayanıklılık düzeylerinin algılanan sosyal destek ve öz-şefkat bağlamında incelenmesi
Amaç: Çocukluk çağı kanseri kavramı, 0-15 yaş aralığı bireylerde görülen ve en sık 5 yaş altı ve 10-15 yaş dönemlerinde ortaya çıkan kanser hastalıklarını ifade eden bir kavramdır. Çocuğun kanser teşhisi alması, anneler de dâhil olmak üzere yakın aile bireylerinin bakım verme konusunda profesyonel bir eğitimleri olmadan kendilerini bir anda yoğun bir şekilde bakım vermeyi gerektiren zorlu bir refakatçilik sürecinin içinde bulmasını da beraberinde getirmektedir. Bu doğrultuda araştırmanın amacı, 0-15 yaş grubunda kanser tedavisi görmekte olan çocukların refakatçi annelerinin psikolojik dayanıklılık seviyelerinin algılanan sosyal destek ve öz-şefkat bağlamında incelemektir. Değişkenler çeşitli demografik özellikler açısından da ele alınmıştır. Yöntem: Araştırmaya 0-15 yaş arasındaki çocukları güncel olarak kanser tedavisi görmekte olan 40 refakatçi anne katılmıştır. Katılımcılara Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YİPDÖ), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve Öz-Anlayış Ölçeği (ÖZAN) uygulanmıştır. Araştırma amaçları doğrultusunda bağımsız örneklemler t-testi, ANOVA, Pearson korelasyon testi ve regresyon analizleri uygulanmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda hem algılanan sosyal desteğin hem de öz-şefkatin psikolojik dayanıklılık ile orta düzeyde pozitif yönlü bir korelasyon gösterdiği gözlemlenmiştir. Algılanan sosyal destek ve öz-şefkat arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çoklu doğrusal regresyon analizi, psikolojik dayanıklılığın algılanan sosyal destek ve öz-şefkat tarafından yordandığını göstermektedir. Sonuç: Araştırma bulguları neticesinde refakatçi annelerin psikolojik dayanıklılık düzeylerinin algılanan sosyal destek ve öz-şefkat tarafından yordandığı sonucuna ulaşılmıştır. Bulgular literatür ışığında tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Psikolojik Dayanıklılık, Algılanan Sosyal Destek, Öz-Şefkat, Kanser, Refakatçi.
Bedensel engelli bireye sahip annelerde ve zihinsel engelli bireye sahip annelerde benlik saygısı ve stres düzeyinin incelenmesi
Çalışmadaki amaç, annelerin engelli çocukları ile olan sorunların üstesinden gelirken karşılaştıkları durumları ortaya çıkarmak onları daha iyi anlayabilmeyi sağlamaktadır. Bedensel engelli çocuğa sahip annelerin ve zihinsel engelli çocuğa sahip annelerin benlik saygısı ve stres düzeyinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Bu çalışma İstanbul'un Sultangazi ilçesinde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul Sultangazi ilçesinde ikamet eden engelli bireye sahip olan anneler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi ise küme örnekleme yöntemi ile belirlenmiş ve İstanbul Sultangazi'de ikamet eden; rehabilitasyon merkezine devam eden engelli bireylerin anneleri oluşturmaktadır. Seçkisiz olarak seçilen ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan 112 bireyden oluşmaktadır. Çalışmaya katılacak kişilerin benlik saygısını ölçmek için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanılmıştır. Stres düzeyinin belirlenmesi için de Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Ölçeklerden toplanan verilerin analizinin yapılabilmesi için SPSS 24 paket programından yararlanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmaya alınan annelerin %32,1'i "34-41" yaş grubu arasında, çoğunluğunun ilkokul mezunu (%37,5), %83,9'u evli, çoğunluğun gelir grubu "2201-4000" (56,3) arasında, %29,5'inin çocuklarının "7-9" yaş grubunda ve engel grubu oranı "zihinsel" % 55,4 olduğu gözlendi. Diğer yandan annelerin benlik saygısı ortalamaları 32,2±4,0 ve stres toplam ortalamalarının 40,1±6,4 olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak bedensel engelli bireye sahip annelerde ve zihinsel engelli bireye sahip annelerde eğitim, yaş, medeni durum, gelir durumu, anne yaşı ve engel grubuna göre benlik saygısında anlamlı bir fark bulunmazken stres değişkeninde ise engel grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermektedir. Annelerin eğitim durumları ile stres alt parametresi olan "öz yeterlik" arasında negatif yönde, düşük düzeyde istatistiksel olarak ilişki saptanırken (p<0,05), annelerin benlik saygısı ile stres alt parametresi olan "öz yeterlik" ve "toplam" arasında negatif yönde, orta düzeyde istatistiksel olarak ilişki saptanmıştır (p<0,05).
Multipl skleroz hastalarına evde bakım veren aile bireylerinin bakım yükü ve yaşam kaliteleri arasındaki ilişki
Kronik hastalıklar fizyolojik olarak geri dönüşümsüz değişikliklere yol açan, yaşamın uzun bir dönemini kapsayan sürekli tıbbi bakım gerektiren hastalıklardır. Bireyin hayatına beklenmedik bir anda giren hastalık olgusu, kendisinden beklenen kişisel, sosyal rol ve fonksiyonlarını yerine getirmesini engellemekte ve neticede birtakım psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Hastalığın kronik halde seyri ise hasta ve yakınları için bu sorunları uzun dönemli ve karmaşık bir hale getirip yaşam kalitelerini olumsuz yönde etkilemektedir. Hasta yaşamının tüm süreçlerinde yaşam kalitesinde olumsuzluklara ve güçlüklere yol açan, hem hastanın hem de bakım vericinin yaşam kalitesinde önemli ölçüde düşüşe neden olan tıp literatüründe yer alan hastalıklardan biri de Multipl Skleroz (MS) hastalığıdır. Dolayısıyla bu çalışma araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel tipte olup multıpl skleroz hastalarına evde bakım veren aile bireylerinin bakım yükleri ve yaşam kaliteleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, bir üniversite hastanesinin nöroloji kliniğine kayıtlı 158 hasta yakını birey oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında, Bakım Vereni Tanıtıcı Bilgi Formu (Ek-1), Bakım Verme Yükü Ölçeği (Burden İnterview) (Ek-2), Bakım Vericilerin Yaşam Kalitesi Ölçeği–(Ek-3) nin kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi Statistical Package For Social Science (SPSS) programı kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızda, bakım vericilerin Bakım Verme Yükü Ölçeği puan ortalaması 57.89 ± 15.33 olarak tespit edilmiştir. Bakım vericilerin eğitim durumuna, çocuk sahibi olma durumuna, hastaya olan yakınlık derecesine, hasta ile aynı evde yaşama durumuna, toplam bakım verme süresine, tedavi sürecinde sağlığının etkilenme durumuna, sorumlulukları etkileme durumuna, evlilik ilişkilerinde sorun yaşama durumuna göre, aile ilişkisinde sorun yaşama durumuna göre bakım verme yükü ölçeği puan ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Çalışmamızda Bakım Vericilerin Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden elde edilen bulgulara göre yaşam kalitesi ölçeği puan ortalamasına bakıldığında, puan ortalamasının en yüksek olduğu madde yük alt boyutunda olmuştur (26.00 ± 9.75). Ayrıca Bakım Verme Yükü Ölçeği ile Bakım Vericinin Yaşam Kalitesi ölçeği arasında negatif yönde orta güzeyde ilişki olduğu belirlenmiştir.
Epilepsili hasta ve eşlerinin eş uyumu, epilepsi bilgi ve stigma düzeylerinin karşılaştırılması
Kesitsel, tanımlayıcı tasarımda ve karşılaştırmalı olan bu çalışma epilepsili hasta ve eşlerinin eş uyumu, epilepsi bilgi ve stigma düzeylerini karşılaştırarak ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini (Kasım 2020- Şubat 2021) bir eğitim araştırma hastanesinde tedavi olan epilepsili hasta (n=100) ve eşleri (n=100) oluşturdu. Kişisel Bilgi Formu, Yenilenmiş Çift Uyumu Ölçeği, Epilepsi Bilgi ve Tutum Anketi, Epilepsi Hastalarında Stigma Ölçeği ve Epilepsi Hastalarının Yakınlarında Stigma Ölçeğiyle veriler toplandı.Çalışmanın verilerinin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistiksel analizler (ortalama, standart sapma, medyan, frekans, yüzde, minimum, maksimum), normal dağılım testleri (Shapiro-Wilk, Skewness ve Kurtosisin), cronbachalpha, t testi/Mann Whitney U testi, One-wayAnova/Kruskal Wallis testi, Pearson Korelasyon testi, kullanıldı. Fark ve ilişkilerde istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi.Epilepsili hastaların ortalama 41,130±13,488 ve eşlerinin ortalama 42,050±13,584 yaşlarında oldukları, Epilepsili hastaların (%45)ve eşlerinin (%40) çoğunun ilkokul mezunu olduğu, 16,740±13,802 yıl evli oldukları, tanışarak evlendikleri (%54) ve epilepsili hastaların eşlerinin evlilik öncesi eşinin epilepsi hastası olduğunu bilmedikleri (%55) saptandı.Tekrar evlense aynı kişiyle evlenmek istediği (%93 epilepsi hastası; %95 eş) belirlendi. Hastalık süresinin ortalama 13,170±12,841 yıl olduğu, hastalığının travmaya bağlı olarak geliştiği (%72) ve aylık nöbetler (%30) geçirdiğisaptandı.Epilepsili hastaların ve eşlerinin ÇUÖ Doyum alt boyut puanları ve Çift uyumu toplam puanları ile EBTÖ puanları arasında pozitif yönde (p<0.05) anlamlı ilişkiler saptandı.HastalarınYÇUÖ'nün Doyum puan ortalamasının eşlerinden daha yüksek olduğu ve ilişki kalitelerini daha iyi düzeyde algıladıkları (p<0,05) saptandı. Hastaların EBTÖ'nün ''Tutum'' puan ortalamasının eşlerinden daha yüksek olduğu, epilepsiye ve epilepsili olan bireye yönelik daha pozitif bir tutuma sahip olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların ESÖ'nin toplam puan ortalamasının orta düzeyde olduğu ve eşlerinin puan ortalamasının ise düşük düzeyde olduğu, epilepsili hastaların eşlerinden daha fazla stigmatize olduğu belirlendi (p<0,05).
Acil servise başvuran hasta yakınları ile genel cerrahi ve dahiliye servislerinde bulunan hasta yakınlarının öfke ve şiddet eğilimlerinin karşılaştırılması (Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi örneği)
Bu araştırma, acil servise başvuran hasta yakınları ile genel cerrahi ve dahiliye servislerinde bulunan hasta yakınlarının öfke ve şiddet eğilimlerini karşılaştırmak, saldırganlık durumlarını analiz etmek, sağlıkta şiddetin nedenlerini hasta yakınları gözünden tespit edebilmek, sağlıkçılara yönelik gerçekleştirilen şiddetin türlerini ve oranlarını anlamlı bir şekilde belirleyebilmek, hasta yakınlarının öfke-tarz ifade ediş ölçek puanları ile demografik değişkenleri arasındaki ilişki düzeyini incelemek ve hasta yakınlarının öfke-ifade tarzları ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servis, genel cerrahi ve dahiliye servislerinde bulunan 18 yaş üstü hasta yakınlarından 425 birey dahil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak, bireylere yönelik çeşitli demografik bilgilerin yer aldığı "Sosyodemografik Bilgi Formu", bireylerin öfke ve öfke ifade tarzlarını ölçmeye yönelik "Öfke ve Öfke İfade Tarz Ölçeği" ve bireylerin saldırganlık düzeylerini ölçmeye yönelik "Buss Perry Saldırganlık Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre acil servise başvuran hasta yakınlarının öfke ifade tarzlarının toplamında ve sürekli öfke, öfke dışa vurumu, öfke içe vurumu gibi öfke ifade tarz puanları dahiliye ve genel cerrahi servislerine başvuran hasta yakınlarının puanlarına oranla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Cinsiyet, yaş grubu, çalışma durumu, eğitim düzeyi, madde kullanımı skorları arasında pozitif ve yüksek düzeyde anlamlı bir ilişki vardır. Araştırmanın sonucunda Acil servise başvuran hasta yakınlarının öfke ve şiddet eğilimlerinin genel cerrahi ve dahiliye servislerine başvuran hasta yakınlarından daha yüksek olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Öfke, Şiddet Eğilimi, Sağlıkta Şiddet, Dahiliye Servisi, Öfke-İfade Tarz, Genel Cerrahi Servisi, Sürekli Öfke.
Bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler ve duygu regülasyonunda güçlükler arasındaki ilişki
Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik bulgular, sirkadiyen tercihler ve duygu düzenleme güçlüğü ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 35 bipolar bozukluk hastası ile 35 hastanın 1. dereceden yakını ve 35 kontrol grubu olmak üzere toplamda toplam 105 kişi katılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Sabahlılık-akşamlılık Ölçeği (MEQ), Duygusal Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ) uygulandı. Ötimi ölçütleri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeğinden 7 veya daha az puan almış olmak ve Young Mani Değerlendirme Ölçeğinden 5 veya daha az puan almak şeklinde belirlendi. Araştırmamızın sonucunda motor koordinasyon, karmaşık motor hareketler, diğer Silik nörolojik belirtiler (SNB) ve toplam SNB ortalama puanının anlamlı olarak hasta ve hasta yakını gruplarındaki kişilerin ortalama puanlarının kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerde psikotik depresyonu olan hastaların diğer SNB ortalama puanının anlamlı olarak psikotik depresyonu olmayan hastaların ortalama puanından yüksek olduğu görüldü. Hastaların kabul etmeme, amaçlar, dürtü, stratejiler, açıklık ve toplam DDGÖ puanının anlamlı olarak hasta yakını ve kontrol grubundan yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerin SNB alt boyutlarından diğer SNB ile duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından dürtü ve farkındalık arasında istatistiksel olarak pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Hasta yakını grubundaki kişilerde SNB ile; duygusal düzenleme güçlüğü ölçeği ile duygusal bütünleştirme ve karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından kabul etmeme ile SNB alt boyutlarından karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Kontrol grubunda kişilerde farkındalık ile duygusal bütünleştirme arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. SNB ve MEQ gruplar arasında değerlendirildiğinde; bipolar hasta grubunda ara tipte olanların karmaşık motor hareketler ortalama puanı sabah tipi olanlardan yüksek bulundu. Hasta yakını grubundaki sabah tipi olanların SNB toplam ve diğer ortalama puanı ara tipteki hasta yakınlarından yüksek bulundu. Kontrol grubundaki kişilerde ara tipte olan kişilerin stratejiler ortalama puanın anlamlı olarak sabah tipte olan kişilerin ortalama puanından yüksek bulundu. Sonuç olarak ötimi döneminde bile bipolar bozukluğu olanlarda ve birinci derece hasta yakınlarında duygu düzenleme güçlüğü ve silik nörolojik bulgularla olumsuz duygu düzenleme stratejilerinin ilişkisi vardır. Bipolar hasta grubunda sirkadiyen tercihler anlamlı olarak silik nörolojik bulgular ve duygu düzenleme stratejileri ile ilişkilidir. Hasta yakınlarında silik nörolojik bulgular ile duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişki sirkadiyen tercihten bağımsızdır. Anahtar kelimeler; Bipolar bozukluk, silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler, duygu regülasyonu.
Palyatif bakım ünitesinde hastası olan ailelerin psiko-sosyal sorunları ve ihtiyaçları
Bu çalışma, palyatif bakım ünitesinde bakım altında bulunan hastaların refakatçi konumundaki aile üyelerinin yaşadıkları psikososyal sorunları ve ihtiyaçları, sosyal hizmet bakış açısıyla belirleme amacındadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi olan fenomenolojik (olgubilim) yaklaşımı benimsenmiş ve veriler, bu yaklaşımın temel veri toplama tekniği olan derinlemesine görüşme tekniğiyle, yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Araştırmaya Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin palyatif bakım ünitesinde yatmakta olan hastaların refakatçi konumundaki aile üyeleri dahil edilmiştir. Toplanan veriler, araştırmacının kendisi tarafından bilgisayar ortamına aktarılmış, ardından tematik olarak analiz edilmiştir. Verilerin analiz edilmesinde MAXQDA programından yararlanılmıştır. Veriler üzerine yapılan tematik analizlerin sonucunda, "Hastalık ve Hastane Süreçleri", "Psikolojik Boyut, "Sosyal Boyut", "Maddi Boyut", "Baş Etme Süreçleri" ve "Pandeminin Etkilerine Yönelik Bulgular" olmak üzere beş ana tema oluşturulmuştur. Araştırma sonucunda palyatif bakım merkezinde bakım altında olan hastaların sorumluluklarını çoğunlukla kadın aile üyesinin yüklendiği görülmüştür. Görüşme yapılan ailelerin tedavi masraflarını ve bakım giderlerini karşılamada zorluk yaşadıkları tespit edilmiştir. Aile üyelerinin hastalarıyla birlikte ünitede kalmaları sebebiyle aile ve sosyal çevrelerinden koptukları, diğer hastaların aileleriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duydukları görülmüştür. Ünitedeki hastaların yaşamı tehdit eden hastalığa sahip olmaları sebebiyle aile üyelerinin yoğun stres altında oldukları ve psikososyal desteğe ihtiyaç duydukları sonucuna ulaşılmıştır. Öte yandan palyatif bakım ekip üyeleriyle ailelerin bilgi eksikliği ve ünitelerde yeteri kadar meslek elemanı bulunmaması sebepleriyle aile üyelerinin psikososyal destek mekanizmalarından yeterince yararlanamadıkları tespit edilmiştir. Bu noktada ailelerin çoğunlukla baş etme mekanizması olarak dini ibadetlere ve bireysel hobilere başvurdukları dikkat çekmiştir. Pandemi sürecinin ise palyatif bakımın getirmiş olduğu psikososyal sorunların boyutunu artırdığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmada elde edilen bulguların, araştırmanın temel problemi olan, aile üyelerinin palyatif bakım sürecinde hastalar kadar zorluk yaşamaları ve göz ardı edilmelerini destekler nitelikte olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Palyatif Bakım, Aile Üyeleri, Psikososyal, Sosyal Hizmet, Fenomenolojik Yaklaşım
Kronik hastalığı olan yakınlarına bakım verenlerin depresyon, kaygı, tükenmişlik belirtilerinde ve yas düzeylerinde sosyal destek ve psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolü
Bu çalışmanın temel amacı kronik hastalığı olan yakınlarına bakım verenlerin yaşadığı depresyon, kaygı ve tükenmişlik belirtilerini ve yas düzeylerini yordayan faktörleri ve öznel bakım veren yükü ve bakım verme sonuçları (depresif belirtiler, kaygı belirtileri, tükenmişlik, yas) arasında sosyal destek ve psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolünü incelemektir. Araştırmanın ilk aşamasında Uzamış Yas Bozukluğu Ölçeği-Bakım Veren Formu'nun Türkiye'deki geçerlik ve güvenirlik çalışması yürütülmüştür. Ana çalışmanın örneklemini Türkiye'de yaşayan ve kronik hastalığı olan bir yakınına bakım veren 18-65 yaş arası 318 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılara araştırmanın amacı doğrultusunda, Sosyodemografik Bilgi ve Bakım Verme Formu, Uzamış Yas Bozukluğu Ölçeği-Bakım Veren Formu, Zarit Bakıcı Yük Ölçeği, Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği ve Maslach Tükenmişlik Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS 22.0 programı kullanılmış ve Hayes'in (2018) PROCESS eklentisinden yararlanılmıştır. Elde edilen verileri değerlendirmek için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Analizi, Spearman Sıralama Korelasyon Katsayısı Analizi, Tek Yönlü Çok Değişkenli Varyans Analizi (MANOVA), Hiyerarşik Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi ve Basit Düzenleyici Değişken Analizi gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, öznel bakım veren yükünün tüm bakım verme sonuçları için anlamlı bir yordayıcı olmasının yanı sıra öznel bakım veren yükü ve bakım verme sonuçlarının hem çeşitli demografik değişkenler hem de hastalık ve bakım verme sürecine ilişkin değişkenlerle ilişkili olduğu saptanmıştır. Öznel bakım veren yükü ile tükenmişlik arasında sosyal desteğin düzenleyici rolü olduğu; öznel bakım veren yükü ile depresif belirti ve yas düzeyi arasında ise psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolü olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır. Son olarak araştırmanın klinik doğurguları ve sınırlılıkları değerlendirilmiş ve gelecekte yapılacak araştırmalar için öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Bakım Veren Yükü, Tükenmişlik, Yas, Depresyon, Kaygı, Sosyal Destek, Psikolojik Dayanıklılık
Alzheimer hastalarına bakım veren kişilerin bakım yüklerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarına etkisi
Alzheimer hastalığı, aşamalı olarak ilerleyen bilişsel ve işlevsel eksikliklerin yanında davranış değişiklikleri içeren nörodejeneratif bir hastalıktır. Alzheimer hastaları, hastalığın ileri evrelerinde bilişsel kayıp nedeniyle tam zamanlı bakıma ihtiyaç duymaktadırlar. Bu araştırmanın amacı, Ankara'da bir üniversite hastanesinin demans polikliniğine başvuran Alzheimer hastalarına bakım veren bireylerin bakım verme yüklerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarına etkisini değerlendirmektir. Ayrıca Alzheimer hastalarına bakım veren kişilerin bakım yükleri ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının, bakım veren ve alan kişilerin sosyodemografik özeliklerine göre değişip değişmediği de incelenmiştir. Çalışmada Novak ve Guest (1989) tarafından geliştirilen ve Küçükgüçlü ve arkadaşları (2009) tarafından Türkçeye uyarlanan "Bakım Verenlerin Yükü Envanteri" ile Walker ve arkadaşları (1996) tarafından geliştirilen, Bahar ve arkadaşları (2008) tarafından Türkçeye uyarlanan "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II" kullanılmıştır. Anketler 18.06.2021–15.04.2022 tarihleri arasında demans polikliniğine başvuran 84 Alzheimer hastasına bakım veren kişiye uygulanmıştır. Verilerin analizinde; iki ortalama arasındaki farkın önemlilik (t) testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), pearson korelasyon analizi (r) ve regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre 50-64 yaşlarındaki bakım verenlerin 34-49 yaşlarındakilere, hasta ile aynı evde yaşayanların aynı evde yaşamayanlara, bir işte çalışanların emekli olanlara, evde 1-2 kişi olarak yaşayanların 3 ve üzeri kişi olarak yaşayanlara göre bakım verme yükünün daha fazla olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, hastaya 2 ve daha az yıldır bakım verenlerin 3-4 yıldır bakım verenlere göre daha fazla sağlıklı yaşam biçimi davranışı gösterdiği saptanmıştır. Bakım Verenlerin Yükü ile Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki (r=-0,396, p≤0,001) saptanmıştır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları değişiminin %16'sı bakım verme yükü tarafından açıklanmaktadır. Bakım veren kişilere Alzheimer hastalığı konusunda bilgilendirici ve destekleyici eğitimler verilmesinin veya programlar sunulmasının planlanması önerilmiştir.
Çocukları otizm tanısı almış annelerin çocuklarını kabul-red düzeyleri ile depresyon arasındaki ilişki
Çocukları otizm tanısı almış ebeveynlerin hayatları birçok yönden etkilenmektedir. Otizmli çocukların hem bakımı hem de gelişimi sıradan çocuklara kıyasla daha fazla özen gerektirmektedir. Bu durum ebeveynlerin ruh halini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Yapılan çalışmalarda çocukları otizm tanısı almış ebeveynlerin depresyona daha yatkın oldukları belirtilmektedir. Otizmli çocuklar söz konusu olduğunda depresyonun yanında ebeveynlerin çocuklarına karşı geliştirdikleri kabul-red düzeyleri de fazlasıyla önem arz etmektedir. Otizmli çocuğa sahip ebeveynlerin kabul-red düzeyi çocuğun sağlıklı gelişimini doğrudan etkileyebilmektedir. Konuyla ilgili araştırmalar incelendiğinde otizmli çocuğa sahip olma ile ebeveynlerin kabul-red düzeyi/sıcaklık-şefkat alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bu araştırmada otizm tanılı çocuğa sahip olan annelerin çocuklarını kabul-red düzeyleri ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca otizm tanılı çocuğa sahip annelerin depresyon ve kabul-red düzeylerinin annelerin demografik özelliklerine ve çocuğun otizm tanısı ile ilgili özelliklerine göre farklılık gösterme durumlarının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada ilişkisel ve betimsel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ilinde hizmet veren Asya Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezine, İstanbul ABA Terapi Merkezine veya Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezine tedavi ve rehabilitasyon amacıyla gelen otizm tanılı çocuğa sahip anneler oluşturmaktadır. Araştırmada gerekli koşulları sağlayan 300 anneye ulaşılmıştır. Araştırmada kolayda örnekleme yöntemi ile örnekleme birim seçimi yapılmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 20 programı ile analiz edilmiştir. Annelerin tanıtıcı özelliklerinin dağılımı frekans ve yüzde ile gösterilmiştir. Ölçeklerden alınan puanlar ortalama ve standart sapma ile gösterilmiştir. Ölçeklerden alınan puanların tanıtıcı özelliklere göre farklılaşma durumları Mann Whitney U testi ve Kruskal Wallis H ile analiz edilmiştir. Annelerin kabul-ret düzeyleri ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Araştırmanın verileri %95 güven düzeyinde analiz edilmiştir. Araştırmada çocukları otizm tanısı almış annelerin depresyon düzeyleri ile çocuğa karşı duyulan düşmanlık tutumu arasında pozitif yönlü; yine annelerin depresyon düzeyleri ile çocuklarını red tutumları arasında pozitif yönlü ilişki tespit edilmiştir.
Otizmli çocuğu olan ebeveynlerin aile stresi psikolojik dayanıklılık ve duygu düzenleme güçlükleri ilişkisinin incelenmesi: Avcılar örneği
Kavram olarak otizm ilk kez 1943 yılında Amerikalı psikiyatrist Leo Kanner" tarafından tanımlanmıştır. Otizm, davranışsal nitelikleri de içeren nöro-gelişimsel bozukluk olmakla birlikte, sözel iletişimsel bozukluklarda, karşılıklı etkileşim gerektiren sosyal alanlarda ve stereotipik davranımlarının etkisiyle ortaya çıkabilmektedir(Kanner, 1943). Otizm spektrum bozukluğu tanısı almış olan çocuklar genel olarak ailedeki stres kaynağının nedeni olarak görülmektedir. Bununla birlikte, ailenin diğer bireylerinin karşılıklı ilişkileri ve aileyi etkileyebilecek diğer faktörlerinde (örn., evlilik niteliği, aile içi uyum, ebeveyn stresi, kardeşlik ilişkisi) çocuğun davranışlarıyla birlikte ailenin karşılaştığı zorluklarla başa çıkma becerilerini etkileyebildiği görülmüştür. Duygular; davranışsal, ruhsal ve zihinsel ve uyaranlarda ortaya çıkan, çevresel bir uyarana karşı oluşturulan yanıtlardır (Turnbull ve ark., 2006). Bireyler karşılaştıkları herhangi bir olay karşısında duygusal yönden bir tepki ve ya cevap oluşturmadan önce bazı zihinsel unsurlar karşılaştıkları herhangi bir duruma duygusal olarak tepki vermeden önce bilişsel ögeler oluştururlar ( Onat ve Otrar, 2010)
Otizm spektrum bozukluğu olan çocukların annelerinde depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve stresle başa çıkma düzeylerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı Otizm Spektrum Bozukluğu tanılı çocukların annelerindeki depresyon, anksiyete, umutsuzluk ve stresle başa çıkma düzeylerinin tespit edilmesi ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Bu amaç neticesince araştırma tarama modeli içinde yer alan anket yöntemiyle gerçekleşmiştir. Araştırma kapsamında ilgili veriler Manisa, Bartın, Zonguldak ve diğer illerde yaşayan otistik çocuğa sahip 222 anneden toplanmıştır. Araştırmaya katılan otistik çocuğa sahip annelerin umutsuzluk düzeylerinin belirlenebilmesi için 'Beck Umutsuzluk Ölçeği' kullanılırken; anksiyete düzeylerinin belirlenmesi için 'Beck Anksiyete Ölçeği'; depresyon düzeylerinin belirlenmesinde 'Beck Depresyon Ölçeği' ve son olarak stresle başa çıkma tutumlarının belirlenebilmesi içinde 'Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştır. Araştırmanın ilgili verileri toplandıktan sonra istatistik programı (SPSS) ile analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular incelendiğinde otistik çocuğa sahip annelerde depresyon düzeyi ile anksiyete ve umutsuzluk düzeyleri arasında pozitif yönde doğrusal düşük güçlü ilişki bulunmuştur. Aynı zamanda otistik çocuğa sahip annelerde anksiyete düzeyi ile umutsuzluk arasında da doğrusal düşük güçlü ilişki bulunmuştur. Bunların yanında otistik çocuğa sahip annelerde depresyon ve anksiyete düzeyleri ile stresle başa çıkma tutumları arasında negatif yönlü düşük güçte ilişki bulunmuştur. Bekar otistik çocuğa sahip annelerin depresyon, umutsuzluk ve anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Uzman ya da kurumdan eğitim ya da danışmanlık almayan annelerin depresyon, umutsuzluk düzeyleri eğitim ya da danışmanlık alan otistik çocuğa sahip annelere göre daha yüksek bulunmuştur. Eğitim ya da danışmanlık alan annelerde de stresle başa çıkma düzeyleri alt boyutlarından dini olarak başa çıkma ve şakaya vurma düzeyleri almayanlara göre yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak otistik çocuğa sahip annelerde depresyon, anksiyete ve umutsuzluğun birbirleriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Özellikle bekar anneler ve danışmanlık almayan anneler daha fazla etkilenmektedir. Bu nedenle otistik çocuğa sahip annelerin depresyon, umutsuzluk, anksiyete ve stresle etkin bir şekilde baş edebilmeleri için profesyonel hizmetlerin ve destek gruplarının oluşturulması önerilmektedir. Alınacak sosyal destek ve psikoeğitim annelerin ruh sağlığı üzerine olumlu etkiler oluşturacaktır.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve otizm spektrum bozukluğu tanılı çocukların ebeveynlerinin tutum farklılığının incelenmesi
Amaç: Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumunu etkileyen birçok faktör vardır; bunlar çocuklara has özelliklere bağlı olabileceği gibi ebeveynlerin özelliklerine de bağlı olabilir. Bu bağlamda çalışmamızda çocuğu DEHB ya da OSB tanılı ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerinin çocuk yetiştirme tutumlarıyla ilişkisini ve çocuğu bu iki nörogelişimsel probleme sahip olan ebeveynler ile çocuğu normal gelişim gösteren ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumları arasındaki farklılıklar incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma İstanbul ilinde yaşayan, DEHB ve OSB olan çocuklara ya da sağlıklı çocuklara sahip olan 25-60 yaş aralığındaki 150 ebeveynle gönüllük esasına dayalı yapılmıştır. Araştırma ilişkisel tarama modeliyle ve kesitsel olarak yürütülmüştür. Veriler araştırmacının kendisi tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu ve ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumlarını ölçen Alabama Ebeveyn Davranışları Ölçeğinin yüz yüze uygulanması yolu ile toplanmıştır. Bulgular: Verilerin normal dağılım gösterdiğinden emin olmak için Skewness/çarpıklık ve Kurtosis/basıklık değerlerine bakılmıştır. George ve Mallery (2010)'nin önerdiği değerler referans alındığında, çarpıklık ve basıklık değerlerinin +/-2 değerleri arasında bulunması normal dağılımın sağlandığı şeklinde kabul edilmiştir. Araştırmada sosyodemografik değişkenler ve ebeveyn davranışları arasındaki ilişkileri ölçmek için Pearson korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Gruplar arasındaki farkları ölçmek için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmış; Tamhane post-hoc analizi ile hangi grupların birbirinden farklılaştığına bakılmıştır. Sonuç olarak, DEHB'li, OSB'li ve sağlıklı çocukları olan ebeveynlerin ebeveyn davranışları sosyodemografik özelliklere göre incelendiğinde ve DEHB'li ve OSB'li çocuğa sahip anne babaların tutumları sağlıklı çocuğa sahip anne babaların tutumlarıyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Annelerin yaşı arttıkça ebeveyn takibinin azaldığı, babaların yaşı arttıkça çocukla daha az ilgilenme eğilimi gösterdikleri gözlemlenmiştir. Annenin eğitim seviyesi arttıkça çocukla ilgilenme oranı arasında düşük güçte pozitif bir korelasyon vardır. Aynı zaman da annenin eğitim seviyesi arttıkça tutarsız disiplin uygulamaya daha meyilli olduğu da görülmüştür. DEHB'li ve sağlıklı çocuğu olan ebeveynlerin çocuklarıyla OSB'li çocuğa sahip anne ve babalara göre daha çok ilgilendiği bulunmuştur. Araştırmamızdan elde ettiğimiz bir diğer sonuç, DEHB'li çocuğu olan ebeveynlerin sağlıklı çocuğu olan ve OSB'li çocuğu olan ebeveynlere göre ebeveyn takibinin daha zayıf olduğu yönündedir. DEHB'li çocuğu olan ebeveynler sağlıklı çocuğu olan ebeveynlere göre daha tutarsız disiplin uyguladığı bulunmuştur.
Zorunlu yatış kararı ile sağlık kuruluna başvuran hastaların birinci derece yakınlarının kaygı düzeyleri, olumsuz yaşantı sonrası stres düzeyleri ve bakım yüklerinin zorunlu yatış kararı olmayan hasta yakınları ile karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı zorunlu yatışla sağlık kuruluna başvuran bireylerin birinci derece yakınlarının kaygı düzeyleri ve olumsuz yaşantı sonrası stres düzeylerini belirlemek ve bakım yükünü değerlendirmek ve istemli yatış kararı verilen hasta yakınları ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Sağlık Kurulu tarafından zorunlu yatış kararı verilen 100 hastanın yakını ve istemli yatışı uygun görülen 93 hastanın yakını dahil edilmiş ve katılımcılara kaygı, olumsuz yaşantıların yarattığı stres ve bakım yükü düzeylerini ölçen çeşitli ölçekler uygulanmıştır. Katılımcılara ölçekler uygulanmadan önce çalışmanın içeriği ve uygulanacak ölçekler açıklanmış, yazılı onam formu alınmıştır. Sosyodemografik ve Klinik Veri Formunun yanında Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI), Olayların Etkisi Ölçeği (IES-R), Bakım Verme Yükü Ölçeği (CB) kullanılarak veriler toplanmış ve analiz edilmiştir. Ulaşılan sonuçlara göre zorunlu yatış kararı verilen hastaların yakınlarında durumluk ve sürekli kaygı düzeyleri, yatış sürecinden olumsuz etkilenme düzeyleri ve bakım yükü istemli yatış kararı verilen hasta yakınlarına göre daha yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir
Birinci basamak sağlık kuruluşları ve hastaneler tarafından verilen evde sağlık hizmetlerinin değerlendirilmesi: Ankara ve Eskişehir illeri örneği
Türkiye'de evde sağlık hizmetlerinin sunum ve koordinasyonu 2017 yılında birinci basamak sağlık kuruluşlarından (Toplum Sağlığı Merkezleri, TSM) hastanelere devredilmiştir. Bu çalışmada yapılan bu organizasyonel değişikliğin hizmet kullanım sıklığına ve maliyetlerine etkisini değerlendirmek ve aynı zamanda Eskişehir ve Ankara illerinde evde sağlık hizmetleri uygulamasında yer alan personel ile hasta/ hasta yakınlarının hizmet sunumu ile ilgili bu değişiklik hakkında görüşlerini tespit etmek amaçlanmıştır. Çalışmada birincil ve ikincil veri kaynaklarından yararlanılmıştır. İkincil veri kaynağı olarak 304 hastanın devir öncesi ve sonrası hizmet kullanımları ve maliyetleri karşılaştırılmış ve kamu hastanelerinde sunulan evde sağlık hizmetlerinin birinci basamak sağlık kuruluşlarında sunulan evde sağlık hizmetlerine göre; bir hastaya yapılan ortalama ziyaret sayısının (3,64'e karşı 2,98), ortalama işlem sayısının (4,74'e karşı 3,80) ve ortalama ziyaret başı giderinin (13,71 TL'ye karşı 10,14 TL) daha fazla olduğu ve bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) olduğu görülmüştür. Çalışmada birinci veri kaynağı olarak ise evde sağlık hizmetlerindeki sağlık personeli ile hasta ve hasta yakınlarının hizmet sunumundaki değişiklikle ilgili görüşlerini belirlemek için 74 sağlık çalışanı ile 322 hasta ve yakınına yüz-yüze görüşme tekniğine dayalı anket uygulanmıştır. Anketin geçerliliği açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri ile güvenirliği ise Cronbach alfa katsayısı ile incelenmiş ve anketin yapısal olarak geçerli ve sorulara verilen yanıtların kabul edilebilir güvenirlik düzeyinde (0,766) olduğu görülmüştür. Çalışmada hipotezleri test etmek için ise çok değişkenli regresyon analizi ve bağımlı gruplarda t testi kullanılmıştır. Ankete cevap veren katılımcılar evde sağlık hizmetlerinin TSM'lerden, kamu hastanelerine devredilmesiyle ziyaret sıklığı ve memnuniyet, izleme değerlendirme, teşhise erişim, sosyo-ekonomik destek ile personel ve mali destek boyutlarında olumlu gelişmeler yaşandığını belirtirken, kurumsal destek boyutu ile özel sektör ve güvenlik desteği ile hakkaniyet boyutuna ilişkin olumsuz gelişmeler yaşandığını ifade etmişlerdir. Evde sağlık hizmetlerinin birinci basamak sağlık kuruluşları ve hastaneler tarafından sunulmasının sağladığı avantaj ve dezavantajı değerlendiren bu çalışmanın evde sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi yönünde geliştirilecek politikalara önemli veri ve bilgi sağlayacağı düşünülmektedir.
Demans hastalarında tedaviye uyunç ve klinik eczacının rolü
Dünyada ve ülkemizde yaşlı nüfusunun artış göstermesine bağlı olarak bu yaş grubunda en sık görülen hastalıklardan biri olan demans prevalansı da hızla artmaktadır. Demansın erken tanı ve tedavisi hastalığın seyri açısından oldukça önemlidir. Hastalık ilerledikçe artan davranışsal ve psikolojik semptomlar nedeniyle bakım veren kişilere destek sağlanması ve bu kişilerin uygun bakımı sağlamaları için demansın gelişimi ve yönetimi konularında bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı klinik eczacı tarafından demans tedavisine olan uyuncun iyileştirilmesi ve bakım veren kişilerin demans bilgi düzeylerinin artırılmasıdır. Bu çalışma Ekim 2018-Mayıs 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Geriatri Bilim Dalı Polikliniğinde yürütülmüştür. Toplam 94 demans hastası ve bu kişilere bakım veren 91 hasta yakını çalışmaya dahil edilmiş ve klinik eczacı tarafından değerlendirilmiştir. Hastalarla ve bakım veren yakınlarıyla başlangıçta ve bir sonraki poliklinik randevularında görüşülerek ilaç uyunç ölçeği, bakım verme yükü ölçeği ve demans bilgi ölçeği uygulanmıştır. Demans tedavisine yüksek uyunç gösterme oranı ilk görüşmede %70,2 olarak bulunmuştur. Demans ilaçları ile bildirilen yan etkiler en sık rivastigmin transdermal yama ile ilişki olmuştur. Bakım veren hasta yakınlarının büyük bir kısmının hastalık hakkındaki bilgi düzeylerinin yüksek, bakım verme yüklerinin ise şiddetli olduğu tespit edilmiştir. Klinik eczacı tarafından demans ilaçlarına uyuncun önemi ve hasta yakınlarının demans bilgi ölçeğinde verdiği yanlış cevaplar hakkında bilgilendirmesinin ardından yapılan ikinci görüşmede uyunçlu hasta sayısının %95,7'ye çıktığı ve bilgi ölçeğinde verilen doğru cevap sayılarında anlamlı artışlar meydana geldiği görülmüştür (p<0,05). Demans tedavisine uyuncun ve hasta yakınlarının hastalık hakkındaki bilgi düzeylerinin artırılmasında hekimler ile birlikte klinik eczacıların iş birliği önemli rol oynamaktadır.
Sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkileri
Sağlık Çalışanlarının Pediatrik Onkoloji Hastalarının Annelerinin Umudu Üzerine Etkileri Amaç: Araştırma, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi ve annelerin deneyimlerinin çok boyutlu incelenmesi amacıyla tanımlayıcı niteliksel araştırma türlerinden fenomenolojik (olgubilim) araştırma tipinde yapılmıştır. Görüşmeler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi Pediatrik Onkoloji Ünitesi'nde araştırmaya katılmayı kabul eden 6 anne ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu ve annelerin yaşı, eğitim durumu gibi özelliklerini tanımlayan soruları içeren sosyodemografik veri formuyla toplanmıştır. Katılımcılarla gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerde, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla annelerin deneyimlerini, duygularını ve algılarını açığa çıkarmaya yönelik sorular sorulmuştur. Annelerin sorulara verdiği cevaplar ses kaydına alınarak, temel içerikleri çözümlendikten sonra MAXQDA Analytics Pro-18 nitel veri analizi programı ile kodlanarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırma bulguları dört temaya ayrılarak incelenmiştir. Temalar; umut, tanı ve tedavi süreci, sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumlu düşünceler ve sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumsuz düşüncelerden oluşmaktadır. Yapılan görüşmelerde annelerin umudunun tanıyı öğrendikleri andan itibaren tedavi süreci boyunca sağlık çalışanlarının yaklaşımlarından etkilendiği saptanmıştır. Çocuğu onkoloji tedavisi alan annelerin umudu sağlık çalışanlarının tavır ve tutumlarıyla artma ya da azalma eğilimi göstermektedir. Annelerin umudunun ilk tanı anında doktorların tanıyı söylerken rahat tavırlar içerisinde olması, hastanede hemşirelerle yaşanan tartışmalar ve annelerin sağlık çalışanlarından yeterli bilgi alamamaları gibi nedenlerden olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Sağlık çalışanlarının güler yüzlü ve yapıcı yaklaşımları, hasta çocuğa ilgi gösterilmesi, invaziv girişimler sırasında hemşirelerin hassas yaklaşımları, doktorların tedavide çaba göstermeleri gibi faktörlerin de annelerin umudunu artırdığı saptanmıştır. Sonuç: Kanser gibi kronik hastalıklarda hasta yakınının ruhsal durumunun olumlu olmasının hastaların yaşadıkları zorlukları aşmalarında yardımcı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının, kanser hastası çocukların annelerinin umudu üzerine etkilerinin bilinmesi ve bunun göz önünde bulundurulması, profesyonel bakımın güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler; pediatri, umut, kanser, anne, onkoloji