Middle Ages
319 theses under this subject heading
Cengiz Han'ın Orta Asya seferleri
Timuçin, babasının Tatarlar tarafından öldürülmesinden sonra zor yaşam koşulları altında ve uzun mücadeleler neticesinde 1196 tarihinde Moğol İmparatorluğu'nu kurmuş, 1206 yılında ise Cengiz Han unvanına mazhar olmuştur. Neredeyse dünya karasal yüzölçümünün 1/3'ünü yöneten Cengiz Han tarih sayfalarında unutulmaz izler bırakmış ve "Tanrı'nın Kırbacı" olarak anılmıştır. 13. yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan Moğollar büyük bir İmparatorluk kurmuşlardır. Bu süre içinde karşılarına çıkan orduları yenmekle kalmamış, çevresinde kendisine başkaldırıda bulunacak hiçbir siyasi gücü bırakmamıştır. Moğolların efsanevi lideri Cengiz Han oluşturduğu yasalarla Moğol Devletini tek bir çatı altında toplamış ve "Cihan Hâkimiyeti" idealine dayanan siyasi bir bilinçle büyük bir ulus meydana getirmiştir. Cihan hâkimiyeti idealine dayanan bu siyasi bilinç Moğolların birçok şehri istila etmesine, yakıp yıkmasına ve birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Bu dönemde yapılan askeri seferler sonucunda İç Asya ve Orta Asya coğrafyalarındaki birçok göçebe kabile devletiyle beraber Tangut, Karahıtay (Kitan) ve Hârizmşahlar gibi bölgenin güçlü devletleri de hâkimiyet altına alınmıştır. Moğol ordusunun önemli komutanlarından olan Cebe Noyan ve Subutay Noyan efendileri Cengiz Han'dan aldıkları müsaade ile batı yönünde Kafkasya ve Güney Rusya üzerine önemli seferler yapmışlardır. Bu durdurulamayan "Savaş Makinesi"'nin büyük lideri, 1224 yılında Kuzey Çin üzerine gerçekleştirdiği sefer sırasında vefat etmiştir. Dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran Cengiz Han, bozkır devlet geleneğinde önemli bir rol oynamıştır. Askeri başarılar ve yasalara dayalı güçlü bir imparatorluk tesis ederek ününü tüm dünyaya duyurmuştur. Bu büyük liderin maceralar, muazzam savaşlar ve üstün başarılarla dolu hayatı, tüm milletlerden tarihçilerin ve araştırmacıların her zaman ilgisini cezp etmiştir. Anahtar Kelimeler: Cengiz Han, Hârizmşahlar, Moğollar, Moğol seferleri
The profane vs. The sacred in medieval theatre
This work aims to discuss the sacred and its representations in medieval drama by focusing on the character of the Devil in medieval plays. In this work; contrary to the notion that the Devil is a figure of profane and the first example of the secularization of the medieval drama; the Devil is taken as an example of representation of the sacred. This work consists two chapters. In section one, the researcher dealt with the the cognitive and social situation of medieval society. First, the dynamics that constitute the medieval society are discussed. Afterwards, the correlation between theatre and church is handled. In chapter two, the focus is on the character of the Devil. The concept of the Devil is in Medieval period is dealt with via oppositional thinking. In addition, The Devil in cycle plays; The Creation and The Fall of Angels, The Fall of Man, The Deliverance of Souls; is analysed to support the argument of this thesis.
Hamdullâh el-Müstevfî el-Kazvînî'nin Ortacağ tarih yazımındaki yeri
Vassâf, Ata Melik Cüveynî, Reşîduddîn Fazlullâh ve Hamdullâh el-Müstevfî gibi İlhanlılar döneminin ileri gelen bürokrat ve tarihçileri genel dünya tarihçiliği açısından mühim eserler kaleme almışlardır. İlk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan itibaren Cengiz'in soyu ve kurduğu devletlerin tarihine değinen bu eserlerin bir kısmı araştırmacılar tarafından da gerekli ilgi ve alakayı görmüştür. Hamdullâh el-Müstevfî ekonomi işlerinden sorumlu müstevfîyan sıfatı ile İlhanlılar devletine hizmet vermiştir. Yazarın günümüze ulaşan 3 eseri vardır. Türk ve Dünya literatürüne baktığımızda Hamdullâh el-Müstevfî'nin Târîh-i Güzîde ve Nüzhet-ül-Kulûb adlı eseri araştırmacılar tarafından inceleme konusu olmuştur. Yazarın Zafernâme isimli eseri hem Türk hem dünya literatüründe gereken önemi görmemiştir. Çalışmamızda Hamdullâh el-Müstevfî'nin hayatı, tarihçi ve bürokrat kişiliği hakkında bilgi verilmiştir. Aynı zamanda Hamdullâh el-Müstevfî'nin eserleri hakkında bilgi verilerek bazı mevcut nüshalar tanıtılmış, eserlerin muhtevası hakkında bilgi verilerek önemlerine vurgu yapılmıştır.
XII. yüzyıl İslam ve batı kaynaklarına göre I. Haçlı Seferi sırasında Yahudiler
Haçlı Seferleri, dünya tarihinin en önemli din savaşları arasında yer almaktadır. XI. yüzyılın sonlarına doğru başlayan bu seferler, yaklaşık iki yüzyıllık bir dönemi kapsamaktadır. Haçlı Seferleri, her ne kadar Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında cereyan etse de Hıristiyanlarca Hz. İsa'nın katili olarak görülen Yahudilerin de bu seferlerden etkilendikleri görülmektedir. Özellikle I. Haçlı Seferi'nin Yahudiler üzerine etkisi büyük olmuştur. Bu bağlamda araştırmamızda I. Haçlı Seferi sırasında Haçlıların Yahudilere bakış açıları, sefer sırasında Almanya'nın Ren bölgesinde yaşayan Yahudilere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılar ve Haçlıların Ortadoğu'da ele geçirdikleri yerlerdeki Yahudilere yönelik yaklaşımları ele alınmıştır. Çalışmanın ana kaynaklarını XII. yüzyıla ait İslam, Haçlı, Bizans, Ermeni, Süryani ve Yahudi kaynakları oluşturmaktadır. Ayrıca konuyla ilgili Batı'da yapılan müstakil çalışmalardan da önemli ölçüde yararlanılmıştır. Söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda, I. Haçlı Seferi'nin Avrupa'nın Almanya bölgesinde yaşayan Yahudiler ve Kudüs'te yaşayan Yahudiler için büyük bir yıkımla sonuçlandığı görülmektedir. Hıristiyan toplumunda Yahudi karşıtı eğilimlerin daha rahat bir şekilde açığa çıkmasını sağlayan Haçlı Seferleri, Yahudilerin Hıristiyanlar arasında ne kadar zayıf bir azınlık olduğunu gözler önüne sermiştir. Bundan sonraki süreçte Yahudiler, Hıristiyanların saldırılarına daha açık hale gelmişlerdir. Yabancı literatürde Haçlılar ve Yahudileri ele alan birçok çalışma bulunmakla birlikte konuyla ilgili Türkçe yapılan araştırmalar yok denecek kadar azdır. Bu bağlamda araştırmamız söz konusu eksikliğin giderilmesi bakımdan önem arz etmektedir.
Selçuklularda düğün gelenekleri
Tarihin başlangıcından bugüne, toplumu oluşturan en küçük kurum kabul edilen "aile" müessesesine bir kutsiyet atfedilmektedir. Aileye yüklenen kutsi misyon, bu müessesenin oluşturulması sırasında bir takım usullerin, kutlamaların, merasimlerin ve ritüellerin uygulanmasını sağlamaktadır. "Düğün gelenekleri" şeklinde ifade edilen bu uygulamalar, bütün toplumlar tarafından büyük bir titizlik ve ihtimamla yerine getirilmektedir. Büyük Selçuklularda hanedan üyelerinin yapmış olduğu evliliklerde ve Türkiye Selçuklularında hem hanedan hem de toplumda gerçekleşmiş evliliklerde aracı, nişan, nikâh, çeyiz, saçı, gelin alayı, düğün, yüz görümlüğü, gerdek adı altında, her biri ayrı özen ve titizlikle uygulanan düğün gelenekleri, eski Türk düğün geleneklerinin devamı niteliğinde görülmektedir. Sıralanan bu geleneklerle birlikte, İslamiyet'in benimsenmesinin akabinde İslam hukukunda yer alan "mehir" usulü de Selçuklular tarafından büyük bir hassasiyetle uygulanmaktadır. Değişen dini inançla birlikte, zaman içinde değişen coğrafyaya ve yaşam biçimine rağmen bu usullerin, Büyük Selçuklular ve Türkiye Selçukluları düğün gelenekleri içinde yerini koruyabilmesi ve hatta günümüze kadar ulaşmış olması, Türk toplumunun geleneklerine olan bağlılığına işaret etmektedir.
Orta Çağ Avrupası'nda kilisenin heretiklerle mücadelesi: Katharlar örneği
Katharizm XII. yüzyılda Oksitanya olarak da bilinen Languedoc bölgesinde Güney Fransa'da ortaya çıkmış ve Katolik Kilisesi tarafından Heretik ilan edilmiştir. Bu bölgenin siyasi, dini ve sosyokültürel yapısı Katharizm'in hızla büyüyüp yayılmasına olanak sağladı. Kilise, kendi otoritesi için tehdit unsuru olarak görmeye başladığı Katharlara yönelik ilk etapta vaazlar yoluyla önlem alıp caydırıcılık sağlamasını ummuşsa da istediği sonucu alamadı. Ardından Papa III. Innocent (1198-1216), bölgeye göndermiş olduğu elçi Castelnau'lu Peter'in öldürülmesi üzerine harekete geçerek tıpkı Müslümanlar üzerine düzenlendiği gibi onlara karşı bir Haçlı Seferi düzenlenmesi çağrısında bulundu. Böylece Hristiyanlar bu sefer kendi dindaşlarına yönelik bir Haçlı Seferi düzenliyor olacaklardı. Dönemin ileri gelenlerinin de yönlendirmesiyle komutan seçilen Simon de Montfort liderliğinde büyük bir kıyım gerçekleşti. Fransa Kralı VIII. Louis'in (1223- 1226) yeni bir Haçlı Seferi amacıyla Languedoc'a yönelmesiyle Haçlılar tekrar birçok yeri kanlı mücadeleler sonunda ele geçirdiler. Katolik Kilisesi, Katharların önünü kesemediği için özel bir mahkeme oluşturdu. Dönemin din adamlarının yetersizliği ve heretiklerin sorgulanışı ile beraber tüm bu süreci devralacak özel bir ekibe ihtiyaç duyuldu. Sorgulama, soruşturma ve işkence yöntemleri ile korku salan ve Katharizm hareketinin kökünü kazıyan bu mahkemeler Engizisyon olarak adlandırılmaktadır. Etkisi kanıtlanmış olan bu mahkeme biçimi İspanya, İtalya, Almanya gibi bölgelerde ve sonraki yıllarda da uzun süre devam etti.
Mevlevî Menakıbnameleri ve Mevlana'nın eserleri bağlamında Orta Çağ halk inançları
Halk inançları ile ilgili yapılacak çalışmalarda önemli bir yere sahip olan Mevlevî kaynakları gerek halk inançlarının içeriği gerekse yazıldığı dönem hakkında tarihî bilgiler sunması yönüyle son derece önemli eserlerdir. Halk inançları bir toplumun tarihî derinliklerinden beslenen, kültürel ve dinî geçmişinden izler taşıyan değerlerdir. Bu nedenle Türk halk inançlarının altyapısında eski Türk inançları, Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinî inançlardan kalıntılar bulunmaktadır. Türkler İslâmiyet'i benimsedikten sonra bile bu dinî inanışların etkilerini yaşamlarının her alanında canlı bir şekilde sürdürmeye devam etmişler ve bir kısmını da İslâmî bir görüntüye büründürmüşlerdir. İslâmiyet'in arkasına gizlenerek yaşatılmaya başlanan bu eski inançlardan kalan motifler, bir zaman sonra İslâmiyet'in bir parçasıymış gibi kabul edilmeye başlanmıştır. İslâmiyet öncesine ait inanç unsurlarının odak noktası olan, toplumun önde gelen şahsiyetlerine yüklenen özellikler İslâmî dönemle birlikte velîler etrafında yeniden hayat bulmuştur. Nitekim tüm bu sözlü inanç motiflerinin yazıya geçirilmiş hali olan menâkıbnâmeler halk inançlarının tespiti noktasında en önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Yapılan bu çalışmada kaynak eser olarak Feridun bin Ahmed-i Sipehsalar'ın Risale-i Sipehsalar, Ahmed Eflâkî'nin Menâkıbü'l Ârifîn, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerif ve Fîhi Mâ Fîh, Yedi Meclis, Mektuplar ve Divân-ı Kebîr, isimli eserlerinden faydalanılarak İslâm öncesi eski Türk inançları, Kur'an-ı Kerim, hadîs, Kitab-ı Mukaddes ve Türk destanî mahsullerinden kaynaklanan inanç motifleri tespit edilerek Orta Çağ halk inançları tespit edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Halk, İnanç, Menâkıbnâme, Mevlevî, Velî.
"She ys ded!": Loss and Transformation in Pearl, The Book of the Duchess and Orpheus and Eurydice
This study argues that in three selected medieval poems, Pearl by the Pearl-poet, The Book of the Duchess by Geoffrey Chaucer, and Orpheus and Eurydice by Robert Henryson, the personae experience profound introspective and spiritual transformation catalysed by their encounter with loss. Collectively, these poems illustrate a diverse array of emotional, spiritual, and psychological responses to loss. These responses caused by loss serve as potential catalysts for an inward and turbulent process, in which the personae engage in practices of reflection on the nature of loss and life that ultimately result in various types of transformations. The term loss in this study encompasses not only the death of a loved one but also the experience of being separated from them. As a result, it also extends to any profound emotional, spiritual, and existential cuts that disrupt the nature of the bereaved persona. On the other hand, transformation is defined by a dynamic process of change which is precipitated by the inward reflections on the nature of loss within the narratives that are specifically designed to facilitate transformation. Not all the transformations examined in the study are fully comprehensive or uniform, but essential for spiritual growth and understanding. In Pearl, the Dreamer is transformed through his reflections on the devotional aspect of loss. In The Book of the Duchess, Chaucer illustrates two representations of loss and transformation through the dreamer and the Black Knight who are transformed from passivity to re-enactment. In Orpheus and Eurydice, the bereaved Orpheus begins to comprehend his human limitations. This study proposes that each poet uniquely portrays these various representations of loss and transformation through their distinct approaches in the narrative. Thus, the method of this study is based on the textual analyses of the themes of loss and transformation in Pearl, The Book of the Duchess, and Orpheus and Eurydice.
Hüseyin Hüsâmeddin ve Amasya Tarihi adlı eseri
Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Türk kültürü, tarihi ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler kaleme almış bir müelliftir. Eserleri arasında en kapsamlı ve en tanınmış olanı şüphesiz Amasya Tarihi adlı eseridir. Amasya'da yaşayan âlimlerin, meşhur kişilerin hayat hikâyelerini yazmak amacıyla araştırma ve incelemelerine başlayan Hüseyin Hüsâmeddin Yasar çalışmasının kapsamını genişleterek genel bir Türk tarihine dönüştürmüştür. Çalışmasını Amasya merkezli kaleme almış olması sebebiyle, eseri şehir tarihi çalışmalarının öncülleri arasında yer almıştır. Eser içeriği, kapsamı, anlatımı gibi yönleriyle diğer alan çalışmalarından farklılaşmıştır. Olayların aktarımında vermiş olduğu, başka kaynaklarda rastlanmayan bilgiler sebebiyle alan çalışmaları içerisinde eser ve yazara dair çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Eser ile alakalı yapılan eleştiriler ve övgüler, eserin geniş bir tarihsel aralığı kapsaması sebebiyle, araştırmacıların incelemekte olduğu döneme göre farklılıklar göstermiştir. Özellikle Amasya'nın Osmanlı idaresi altındaki dönemi araştırmacılar tarafından yoğun şekilde incelenmiştir. Bu dönemle alakalı aktarmış olduğu bilgiler dönem kaynakları ile karşılaştırılmış, bilgilerin doğruluğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Hüseyin Hüsâmeddin'in tarih anlayışı, olaylar üzerine yaptığı yorumlar, varmış olduğu sonuçlar üzerinde durulmuştur. Eser ve yazar hakkında yapılan inceleme ve araştırmalara bakıldığında ağırlıklı olarak Osmanlı Devleti döneminin incelendiği görülmektedir. Oysa en az Osmanlı dönemi kadar değerli olan Osmanlı öncesi dönemine dair aktarmış olduğu bilgiler ve yapmış olduğu yorumlar biraz geri planda bırakılmıştır. Bu tez eserin ihmal edilmiş bu kısmı üzerinde yoğunlaşarak ihtiva ettiği bilgilerin kaynaklık değerini ve genel anlamda da Hüseyin Hüsameddin'in tarihçiliğini ele almayı amaçlamaktadır.
Üç eski Anadolu topluluğunda biyolojik uzaklık çalışması
Anadolu, Paleolitik dönemlerden bu yana çok sayıda insan topluluğuna ev sahipliği yapmış ve Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında bir köprü görevi görmesi nedeniyle yoğun popülasyon hareketliliklerinin yaşandığı bir coğrafya olmuştur. Anadolu'da yürütülen biyoarkeolojik çalışmalar, eski insan topluluklarına ilişkin popülasyon hareketliliğine dair önemli bilgiler sunmaktadır. İnsan toplulukları arasındaki biyolojik ilişkilerin araştırılması ve popülasyon hareketliliklerinin incelenmesinde kafatasının ölçülemeyen özelliklerinin kullanıldığı biyolojik uzaklık çalışmaları kayda değer bir veri sağlamaktadır. Bu verilerin analizi sonucunda Anadolu'ya ilişkin popülasyon tarihinin oluşturulmasına katkı sağlamak mümkün görünmektedir. Anadolu'da popülasyon hareketliliği Tunç Çağı sonrasında artış göstermiş ve bu artış, Orta Çağ'da oldukça belirgin hale gelmiştir. Ancak, Orta Çağ'a tarihlendirilmiş Anadolu topluluklarıyla yapılan biyolojik uzaklık çalışmalarının sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada, Anadolu'da yaşamış ve Roma ve Bizans dönemlerine tarihlendirilen üç eski topluluk (Hatunköy, Gre Fılla ve Hastane Höyük) arasındaki biyolojik ilişkiler 92 bireyin kafatasında bulunan 39 ölçülemeyen özellik kullanılarak incelenmektedir. Üç topluluktan elde edilen veriler, diğer Anadolu ve dünya topluluklarının verileriyle karşılaştırılarak Anadolu'nun Orta Çağ dönemindeki popülasyon hareketliliğine ilişkin bir bakış açısı sunmak amaçlanmaktadır. Yapılan AnthropMMD analizi sonucunda, birbirleriyle daha yakın yüzyıllara tarihlendirilen Hastane Höyük ve Gre Fılla topluluklarının daha yakın biyolojik ilişkilere sahip olduğu tespit edilmiştir. Daha erken bir döneme tarihlendirilen Hatunköy topluluğu ise diğer iki toplulukla daha uzak biyolojik ilişkilere sahiptir. Diğer Anadolu topluluklarıyla yapılan karşılaştırma sonucunda Hastane Höyük ve Gre Fılla topluluklarının tarihsel olarak kendilerine yakın topluluklarla kümelendiği görülmüştür. Dünya topluluklarıyla yapılan karşılaştırmalarda Anadolu toplulukları, Avrupa topluluklarıyla birlikte kümelenmiştir. Sonuç olarak, biyolojik uzaklık analizi sonuçlarının tarihsel veriler ve antik DNA çalışmalarının sonuçları ile paralellik sergilediği görülmüştür. Elde edilen veriler, Orta Çağ'da Anadolu ve Avrupa arasındaki çift taraflı popülasyon hareketliliğinin topluluklar arasındaki biyolojik ilişkileri etkilediğini ve Avrupa ve Anadolu toplulukları arasındaki biyolojik benzerliği arttırdığını göstermektedir.
Doğu Anadolu'da Ermeniler: Siyaset, sosyo-ekonomik yaşam ve kültürel etkileşim (XI-XV. yüzyıllar)
Türklerin Doğu Anadolu'ya gelmesi Ermeni tarihinin seyrini değiştiren önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Ermeniler daha önce çeşitli yabancı devletlerin hâkimiyetleri altında yaşamış olsalar da Türk hâkimiyeti onlar için diğerlerinden daha farklı bir süreci ifade etmektedir. Türkler bölgede hâkimiyet kuran devletlerin aksine sadece üst hâkimiyet ile yetinmemiş, doğrudan bir yönetim anlayışını benimsemiştir. Yaşanan yoğun Türk göçleriyle de Ermeniler bir Türk-İslam devleti altında yeni gelen kendilerine yabancı bir etnik topluluk ile beraber yaşamak durumunda kalmışlardır. Ermenilerin Doğu Anadolu'da Türklerle beraber yaşamaları yüzyıllarca devam etmiş, iki toplum arasında gelişen ortak yaşama tecrübesi ile de kültürel etkileşimler meydana gelmiştir. Doğu Anadolu'da Bizans İmparatorluğu'nun izlediği göç ettirme politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkan Ermeni siyasi yapısının bozulmaya başlaması Türk hâkimiyetiyle beraber nihayete ulaşmıştır. Türkler bölgede merkezi yönetim anlayışını tatbik ettikleri için naharar olarak adlandırılan Ermeni soylu ailelerin gücünü kırmıştır. Çoğu naharar ailesi ya Türk hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmış ya da Gürcistan gibi komşu coğrafyalara kaçmayı tercih etmişlerdir. Bu dönemde Ermeni aydınları içerisinde halkın lidersiz kalmasından ötürü Ermeni Kilisesi'nin bu rolü üstlenmesi gerektiğine dair fikirler ortaya çıkmıştır. Türk hâkimiyeti, Ermenilerin sosyo-ekonomik hayatlarını kısıtlayacak ya da engelleyecek bir politika izlememiştir. Aksine devletlerinin ekonomik açıdan zenginleşmesi için süre gelmekte olan yapıyı korumayı ve geliştirmeyi tercih etmişlerdir. Dönemin kaynaklarına bakıldığında Ermenilerin zanaatkârlık, ticaret ve tarım ve hayvancılık gibi sosyo-ekonomik hayatın hemen her alanında var oldukları görülür. Ermeni zanaatkârların ürünleri sadece Anadolu'da değil, komşu coğrafyalarda da talep görmüştür. Ermeni tüccarlar Karadeniz'in kuzeyinde koloniler kuracak kadar ticarette aktif olmuşlardır. Ticaret sayesinde Ermeni toplumu içerisinde "metzatun" adı verilen bir zengin sınıfı dahi ortaya çıkmıştır. Ermeni köylülerin tarım faaliyetleri yeni kurulan hâkimiyetin devamlılığını ve tebaasını besleyebilmesi açısından önemlidir. Dönemin kaynaklarında Türk yöneticiler tarafından köylüleri koruyan vakalara rastlanılmaktadır. Türk yönetimlerin Ermeni tebaalarına karşı dışlayıcı bir tutum yerine onların zenginlik, yetenek ve bilgi birikimlerinden faydalanmayı tercih ettikleri, onların Türk/Müslüman tebaa ile ortak bir yaşama tecrübesi geliştirmelerini destekledikleri ya da en azından bunun aksi istikametinde bir politika izlemedikleri görülür. Zaten zaman içerisinde Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan komşuluk ve ticaret ilişkileri hatta evlilikler bunun açık göstergesi sayılabilir. Ortak yaşama tecrübesinin halklar arasında yoğun bir kültürel etkileşimi de beraberinde getirdiği anlaşılıyor. Bu etkileşimleri en çok da mimaride, din, dil ve edebiyatta görürüz. Bazı alanlarda Ermeni kültürünün Türkler üzerinde, bazı konularda da Türklerin Ermeniler üzerinde tesirli olduğu fark edilir. Anahtar Sözcükler Doğu Anadolu, Ermeniler, Anadolu'da Ermeniler, Türk-Ermeni İlişkileri, Ortak Yaşama Tecrübesi, Kültürel Etkileşim
Savaş, din ve şehitlik: Bizans'ın Müslüman düşmanları (VII.-X. yüzyıllar)
Elinizdeki tezi hazırlarken asıl amacımız, VII. yüzyılda İslâm'ın ortaya çıkışından X. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun Müslümanlara yönelik siyasî mücadelesinde ve savaş arenasında dinî söylemlere ne ölçüde müracaat ettiğini ve bu söylemlere imparatorluğun içinde bulunduğu siyasî konjonktürün ve ihtiyaçlarının ne şekilde etki ettiğini tespit etmek ve bu söylemlerin Müslümanlara karşı bir "kutsal savaş" düşüncesini ortaya çıkarıp çıkarmadığını keşfetmektir. Romalılar ilk dönemlerinden itibaren dinle son derece yakın ilişkiler kurmuşlar, bu durum Bizanslılar tarafından Hristiyanlıkla devam ettirilmiştir. I. Konstantinos'tan itibaren imparatorlar Hristiyanlık aracılığıyla meşruiyetlerini kanıtlamak ve otoritelerini güçlendirmek istemişlerdir. Kilise ise imparatorluğun siyasî gücünü kendi emelleri için kullanmaya çalışmıştır. Böylece iki taraf arasında çıkarlarlara dayalı bir ilişki kurulmuştur. Bizans'ın Kilise ile kurmuş olduğu bu ortaklık sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda değişikliklere yol açmış ve Bizans kimliğinin Romalı ve Hristiyan kavramları altında şekillenmesini sağlamıştır. İmparatorlukta Müslümanların ve onlara yönelik mücadelenin algılanışı siyasî konjontür, dolayısıyla dönemlere göre değiştirmiştir. VII. yüzyılda Bizanslılar Müslüman saldırılarını dinî bir hareket olarak görmekten çok siyasî bir Arap fetih silsilesi olarak algılamışlardır. VIII. yüzyılda Müslümanların Bizans'tan ele geçirdikleri bölgelerde kalıcı olduklarının anlaşılması ve iki taraf arasındaki iletişimin gelişmesi Bizanslıların Müslümanların bir dinî görüş çerçevesinde fetihler yaptıklarını anlamalarına sebep olmuştur. IX. yüzyılda imparatorluğun iç ve dış politikada yaşamış olduğu değişimlerin Müslüman algısını sertleştirdiği görülmektedir. X. yüzyıldaysa imparatorluğun hilâfetle gerçekleşen mücadelelerinin artması ve onlara yönelik saldırgan bir politika izlemesi artış gösteren sert dinî söylemin daha da gelişmesine yol açmıştır. Bu durum modern araştırmalarda Bizans'ın Müslümanlara karşı bir kutsal savaş düşüncesine sahip olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Kutsal savaş düşüncesini akla getiren cihâd ve Haçlı Seferleri örneklerinde olduğu gibi Bizanslılar da siyasî konjonktüre göre dini savaşlarda bir motivasyon aracı olarak kullanmaya çalışmışlardır. Ancak dinin savaş sahasındaki kullanımı, Bizans'ın din-siyaset geleneği ve coğrafî koşulları sebebiyle kendisine özgü bir nitelik kazanmıştır.
The transformation of romance novels based on the theories of sociologist Anthony Giddens
Romances date back to the creation of stories. Although the definition of the genre has changed in time from the Ancient Greeks to the Bildungsromans,to the 19th century and today's courtship novels, both scholarship and widely-held attitudes towards romance has remained fixedly and prioritized only the universality, unoriginality, and continuity of romance fiction instead of its sociocultural effect of promoting positive ideals like female empowerment. The portrayal of women in social roles has been in a state of constant change including their relationship with and relation to men. This thesis explores only medieval historical romance fictions and their changes through the course of the time. I examine three medieval romances's content—Walter Scott's Ivanhoe (1920), Kathleen Woodowiss' The Wolf and the Dove (1974), and Amanda Quick's Mystique (1995)-- written in different time periods based on content analysis using Anthony Giddens's (1992) theories of intimacy. In addition, it will address romance novels' views about sex, gender and love roles. Some significant results emerge from this dissertation. First of all, romance novels' major themes of love, intimacy and gender relationships have altered a lot considering the time period they have been written. The stereotyped image of romance novels has been deconstructed regarding the notions about love, sex and the patriarchal image of women as the genre evolves. Moreover, this project demonstrates that romance novels depict changing status of women and how gradually they have become equal with men by gaining more power and freedom.
Farabi felsefesinde insan ruhunun mahiyeti ve Ortaçağ felsefesine etkisi
Düşünce tarihinin en tartışmalı konularından biri olan ruh kavramını ele aldığımız çalışmamız, İslam Felsefesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ebu Nasr Muhammed el-Farabi'nin bu kavram üzerine görüşlerini incelemek amacındadır. Farabi, Kadim Yunan Felsefesi ile Ortaçağ Batı Felsefesi arasında önemli bir düşünürdür. Aynı zamanda bu felsefeyi Ortaçağ Batı filozoflarına daha anlaşılır kılan mühim bir yorumcusudur. Biz bu çalışmamızda filozofumuzun ruh anlayışını, bu anlayışın Kadim Yunandan ne şekilde etkilendiğini ve Ortaçağ Batı Felsefesine nasıl yansıdığını incelemeye çalıştık. Çalışmamızın birinci ve ikinci bölümünde Farabi'nin ruhla ilgili görüş ve değerlendirmeleri, ruhun yapısı, kuvvetleri, beden ve Faal Akıl ile olan ilişkisi ve dünya hayatından sonraki akıbeti ekseninde ele alınmıştır. Filozofumuzun felsefesinde çokça etkilendiği, Kadim Yunanın Aristoteles, Platon ve Plotinus gibi öncü isimlerinin görüşlerine de kısaca değinmeye çalıştık. Böylece Farabi'nin felsefesini şekillendirirken yararlandığı kaynakları ve onları ait olduğu düşünce sistemi ve kültür içerisine nasıl uyarladığını görmüş olduk. Çalışmamızın son bölümünde ise, Ortaçağ Batı filozoflarının Arapçadan Latinceye tercümelerle başlayan felsefe hareketinin İslam filozoflarından, bilhassa da Farabi'den nasıl etkilendiğini, ruh kavramı ekseninde aktarmaya çalıştık.
İmparator Herakleios döneminde Bizans (610-641)
Kartaca Eksarhı Herakleios'un oğlu olan Herakleios, İmparator Phokas'ın (602-610) tedhiş rejimine karşı ayaklandı. Mısır eyaletinin desteğini de alarak Kuzey Afrika birliklerinden oluşan bir filonun başında 3 Ekim 610'da Konstantinopolis'e varan Herakleios, Bizans tahtına oturdu. İmparator Herakleios Bizans tahtına çıktığında devlet sıkıntılı günler geçiriyordu. Aslında I. Justinianos (527-565)'un saltanatından sonra ortaya çıkan bu sıkıntılar halefleri sebebiyle daha da kötü bir hâl aldı. Bu kötü gidişatı durdurmak ve devleti tekrar ayağa kaldırmak için İmparator Herakleios köklü reformlarla işe başladı. Ekonomisini kilise aracılığıyla düzeltti. Ardından devlet açısından en önemli olan şeye orduya yöneldi. Bunun için Anadolu toprağı üzerinde "thema"lar (askerî eyalet) sistemini kurdu. Herakleios, thema ordusunu oluşturduktan sonra ilk olarak Sâsânîlerin üzerine giderek 625'de Hazarların da desteği ile Armenia bölgesinden Suriye'ye kadar ilerledi. Sâsânîlerle savaş devam ettiği esnada Avarlar, 626 yılında Konstantinopolis surları önünde göründü. Fakat Bizans için önemli olan bu iki tehdit bir yanda Herakleios, bir yanda ise Patrik Sergios ve halk tarafından savuşturuldu. 628'de savaş sona erdiğinde imparatorluk, Sâsânî ve Avar tehdidinden tamamen kurtulmuş bulunuyordu; fakat bu huzurlu devre kısa sürdü. Pek az sonra başlayan ve bütün tarihin akışını değiştiren İslâm fetihleri Bizans'ın doğuda kazandığı başarıları silip götürdü. İslâm ordularıyla mücadele sırasında hasta olan Herakleios 641 yılında öldü. Herakleios'un ölümünü kısa bir aile çatışması takip etti. Sonunda duruma torunu II. Konstans (641-668) hâkim oldu.
Ravzatü's-Safâ ve Habîbü's-Siyer'de Moğollar kısmının tercümesi (1155-1259)
Moğollar, hem dünya tarihi hem de ortaçağ tarihi açısında önemli bir yere sahiptir. Cengiz Han dağınık halde yaşayan Moğol kabilelerini itaati altına alarak kısa sürede Moğol İmparatorluğu'nu kurmayı başardı. İmparatorluk, Oktay Kağan döneminde en parlak çağını yaşayarak sınırlarını Çin, Polonya, Macaristan, Türkistan, Rusya ve Deşt-i Kıpçak'a kadar genişletti. Oktay'ın 1241'de ölümünden sonra eşi Töregene Hatun (1242-1246), Küyük Han (1246-1248), Oğul Gaymış (1248-1251) ve Mengü Kağan devleti yönetmişlerdir. Ortaçağ tarihinde özellikle doğu dünyasında yaşanan hadiselerin ortaya çıkarılmasında Mîrhând'ın Ravzatü's-Safâ'sı ile Hândmîr'in Habîbü's-Siyer'i ana kaynak ve birinci el kaynaklar arasında ön sıralarda yer almaktadırlar. Bu tezde Timurlar devleti döneminde yaşamış olan dede-torun tarihçiler Mîrhând'ın Ravzatü's-Safâ ile Hândmîr'in Habîbü's-Siyer adlı eserlerinde yer alan Moğollara ait (Cengiz Han'ın doğumundan Mengü Kağan'ın vefatına kadar 1155-1259) kısımlar tercüme edildi. Mîrhând ve Hândmîr'in yaşadıkları dönemin siyasî, kültürel ve ekonomik şartlarını anlayabilmek için o döneme kadarki Moğol tarihi özetlendi. Ayrıca müelliflerin tarih yazım tarzları ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Bu çalışmanın Moğol tarihinin daha iyi anlaşılması ve yapılacak araştırmalara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Moğollar, Mîrhând, Hândmîr, Ravzatü's-Safâ, Habîbü's-Siyer Sayfa Adedi : 264 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Abdullah DUMAN
Ziyârîler (928-1090)
Sâmânî kumandanlarından Esfâr b. Şireveyh'in hizmetinde görev yapmakta olan Deylem asıllı Merdâvîc b. Ziyâr, Esfâr'ın halka yaptığı zulümlerden dolayı ona isyan ederek Taberistan ve Deylem bölgelerinde 316/928 yılında bağımsızlığını ilan etti. O saltanatı süresince hanedanının sınırlarını genişletmeye çalıştı. Merdâvîc, Sâmânî ve Büveyhîlere karşı başarılı mücadeleler verdikten sonra 935'te emrinde bu-lunan Türk gulâmlar tarafından öldürüldü. Onun ölümüyle başa geçen kardeşi Veşmgîr b. Ziyâr, Sâmânî yanlısı bir siyaset uygulayıp Büveyhîlere karşı denge poli-tikası izledi. Veşmgîr b. Ziyâr'ın ölümünün ardından oğulları arasında başlayan taht mücadelesinde Bisûtûn b. Veşmgîr, Büveyhîlerin desteğini sağlayarak Ziyârî tahtını ele geçirdi. Onun kısa geçen hükümdarlığı ve ölümü ile birlikte kardeşi Kâbûs b. Veşmgîr, Ziyârî tahtına oturdu. Kâbûs döneminde Ziyârîler, genelikle Büveyhîler ile önemli mücadeleler verdi. Kabûs, Büveyhîler tehlikesine karşı Sâmânîlerin desteğini sağlayıp Ziyârîlerin varlığını sürdürmeye çalıştı. Fakat Kâbûs b. Veşmgîr'in hüküm-darlığından sonra Ziyârî tahtına geçen liyâkatsız hükümdarlar hanedanın güç yitirme-sine sebep oldu. Özellikle bölgede büyük bir güç olarak ortaya çıkan Gazneli ve Sel-çuklu gibi devletler Ziyârîlere üstünlüklerini kabul ettirdiler. Uzun bir müddet Sel-çuklulara bağlı olarak ayakta kalmaya çalışan hanedan 418/1090'da İsmailîler tara-fından son buldu.
Musâfirîlerin siyasî tarihi (916-1090)
Abbâsî halifeliğinin siyasî hâkimiyet alanın merkeze doğru daralmasıyla söz konusu bölgelerde yeni bağımsız hanedan ve emîrlikler ortaya çıktı. Bu durum hanedanların faliyetlerini rahat bir şekilde sürdürmelerini sağlamıştı. Azerbaycân, Ermîniyye ve Arrân bölgeleri birçok hanedana ev sahipliği yapmışlardır. Azerbaycan'da Sâcoğullarının çekilmesinden sonra doğan otorite boşluğuyla beraber bölge Musâfirîlerin eline geçti. Musâfirîlerin ilk tahta çıkan üyesi Muhammed b. Musâfir bölgede güçlenip itibar kazandı (316/928-929). Muhammed b. Musâfir'in kendi ailesi tarafından tutsak edilmesinden sonra başa geçen oğlu Merzubân b. Muhammed hanedanın sınırlarını genişletti (330/941). Merzubân hâkimiyeti boyunca sınırları genişletmek için birçok mesele ile uğraştı. Bunlar arasında, Sâcoğulların halefi olarak bağımsız bir yönetim oluşturmaya çalışan Deysem b. İbrahim el-Kurdî ile mücadeleleri (330/941-942-343/954-955) , Rusların saldırılarını püskürtmesi (332/943-944), Rey bölgesini Büveyhîlerden almak istemesi ise onun için hezimete dönüşmüştü (337/948-949). Bunlara rağmen bir iktidar kurduğunu söylemek yerinde olur. Merzubân b. Muhammed'in ölümünden sonra ise, kardeşi Vehsûdân ve oğulları Cestân, İbrahim ve Nâsır arasında taht mücadeleleri başladı. Hâkimiyetini genişletmeye çalışan Revvâdîlerin Azerbaycân'a hâkim olmaları ile beraber Musâfirîler etkinliklerini belli yerlerde gösterebildiler. Gazneliler Musâfirîlere ait yerleri 420/1029'de, Selçuklular ise 454/1062'de ele geçirdiler ve onlara vergi koydular. Musâfirîlerin varlıklarına Alamut İsmailileri son vermiştir (483/1090).
Selçuklu-Gazneli ilişkileri (1025-1157)
Güneşin doğduğu yer anlamına gelen Horasan, bölge olarak asırlarca birbirinden farklı etnik yapı, inanç ve kültürü içinde barındırmış, kıymetli ve geniş bir medeniyet alanıdır. Tarihi eski olan Horasan, stratejik ve jeopolitik bir öneme de sahiptir. İran'ı doğudan Asya'ya, kuzeyden Rusya'ya, güneydoğudan ise Hindistan'a bağlar. Selçukluların (1038-1157) tarih sahnesine giriş yaptıkları ve devletleştikleri alan olan Horasan, Gaznelilerin (963-1186) hâkimiyet alanı idi. Selçukluların yurt arayışları onları Horasan'da Gazneliler ile karşı karşıya getirmiş, bunun neticesinde ise uzun uğraş ve mücadeleler sonucunda Selçuklu Devleti kurulmuştur (1038). Selçuklu-Gazneli savaşları, Horasan'ı uzun yıllar meşgul etmiştir. Selçuklular, devletleşme sürecinde Gaznelilere karşı büyük mücadeleler vermişlerdir. Ulyâ-Âbâd (430/1039) ve Talhâb (430/1039) savaşlarında Gazneliler Selçuklulara karşı zafer elde ettiler. Nesâ (426/1035), Serahs (429/1038) ve Dandanakan Savaşı'nda (431/1040) ise galip gelen Selçuklular oldu. Selçukluların yurt arayışları ve akabinde devletleşme istekleriyle, Gaznelilerin var olan güç ve etkinliklerini koruma çabaları, mücadelelere neden olmuş, süreç Selçukluların lehine sonuçlanmıştır. Selçuklular, Gazneliler karşısında önce muhtaç durumda iken, ardından denk sonra da üstün duruma geçmişlerdir. Hatta Gazneliler bir dönem Selçukluların vasalı durumuna dahi düşmüşlerdir. Bu çalışmada, Horasan bölgesinin coğrafî yapısı, konumu, stratejik ve jeopolitik önemi, tarihteki durumu ele alınarak irdelenmeye gayret edildi. Ayrıca başlangıcından itibaren Selçuklular ile Gaznelilerin münasebetleri, Selçukluların devletleşme öncesi ve sonrası dâhil olmak üzere son dönemlerine kadar ele alınarak, sonuçları ortaya konulmaya çalışıldı.
Ortaçağ'da Bingöl bölgesi
Bingöl bölgesi genel olarak stratejik ve jeopolitik açıdan önemli güzergâhlara sahiptir. Bölge, hem birçok medeniyete ev sahipliği yapmış hem de bu medeniyetlerin mücadelelerine sahne olmuştur. Bingöl tarih boyunca Bizans kroniklerinde Asthianene, Ermeni kroniklerinde Hashteank, Ortaçağ kaynaklarında ise Cebel Cûr ve Çapakçur isimlerini almıştır. Ta-rihi çağlarda Bingöl bölgesi üzerinde hâkimiyet kuran medeniyetler ile ilgili pek bir bilgi olmamasına rağmen Ortaçağ döneminde burası çeşitli etnik kökeni ağırlamıştır. Bunun yanında bölge, jeopolitik konumu dolayısıyla da bir üs olarak kullanılmaktay-dı. Bingöl, kültür ve medeniyetiyle, yörenin ekonomik faaliyetleriyle, geçmişten gü-nümüze dinî yaşamıyla ve tarihî coğrafyasıyla da önemli bir yöredir.
Ortaçağ İngiltere'sinde "Saracen" algısı (XI-XV. yüzyıllar)
Doğu ve Batı arasındaki etkileşim çok eskilere dayanmaktadır. Bu etkileşimin meydana gelmesinde rol oynayan en önemli etkenlerden birisi Haçlı Seferleridir. Seferler esnasında karşılaşan bu iki medeniyetin mensupları sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda ilişkiler geliştirmişlerdir. 'Saracen' kavramı da Haçlı Seferleri sürecinde bu ilişkiler neticesinde ortaya çıkmış bir kavramdır. Kökenine ve tam olarak kimler için kullanıldığına dair farklı görüşler olsa da Ortaçağ'da genel olarak Araplar, Türkler ve İslam dinine inananlar için kullanıldığını söyleyebiliriz. Yunancada 'doğulular' anlamına gelen sarakenoi/sarakeonoi kelimesinden türetildiği düşünülmektedir. Başlangıçta Sina Yarımadasında yaşayan bir Arap kabilesi için kullanılsa da sonraları Hıristiyanlar tarafından tüm Arap kabilelerini ve Halifelik kurumunu kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Yaygın bir şekilde kullanılmamakla birlikte, Saracen ismi modern zamanlara kadar varlığını devam ettirmiştir. Haçlı Seferleri kroniklerinde Saracen kavramı sıklıkla Müslümanları ifade etmek için kullanılmıştır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi kavramın çıkış noktasının dini temellerden ziyade coğrafik temellere dayandığı yolunda görüşler mevcuttur. Bazı kaynaklarda Saracen kelimesinin anlamının "Son of Desert", yani "Çölün Oğlu" olduğu söylenmektedir. Ayrıca Ortaçağ'da Hıristiyanlar tarafından, neredeyse Arapça konuşan tüm kavimleri aşağılamak amacıyla kullanıldığına dair görüşler de söz konusudur. Edebi eserlerin birçoğunda Saracenler hain, açgözlü, korkak gibi sıfatlarla tasvir edilmiştir. Kaynakların bir kısmında ise 'Türk' ve 'Saracen' terimlerinin ayrı ayrı kullanıldığı görülmektedir. Özellikle Haçlı Seferlerine yönelik birinci el kaynaklarda Türklerden ve Saracenlerden birbirinden bağımsız iki grup şeklinde bahsedilmiştir. Görüldüğü üzere 'Saracen' terimi pek çok yönden problematik bir kavramdır. Kavramın çıkış noktası, kimler için kullanıldığı, tam olarak ne anlama geldiği yönünde pek çok farklı görüş bulunmaktadır. Bu çalışmada Saracen kavramının Ortaçağ'da Doğu-Batı ilişkilerini ve özellikle Haçlı Seferleri esnasında İngiltere-Doğu ilişkilerini anlamadaki önemi üzerinde durulacaktır. Gerek dönemin kroniklerinin gerek batılı tarihçilerin Müslümanlara ve doğuya bakışı çıkış noktamız olacaktır.
Harezmli emirler ve Türkiye Selçuklu Devleti'ndeki faaliyetleri
Türklerin kurmuş olduğu büyük devletlerden biri olan Harezmşahlar'da "Emir" kumandan ve subay karşılığında bir rütbe idi. Emirin sahip olduğu asker sayısı kadar rütbe ve derecesi vardı. Her bir muharip veya gayri muharip sınıfın başında mutlaka bir emir bulundurulurdu. Zorlu bir süreç sonunda ulaşılabilinen "Emirlik" makamı saygın bir konuma sahipti. Ancak zaman zaman bu makamın kaideleri terk edilerek akrabalardan da atamalar yapılmıştır. Celaleddin Harezmşah, doğudaki yıkıcı güç Moğollar'a karşı Türkiye Selçuklu Devleti ile bir ittifak kurmayı amaçlamış olsa da nihayetinde ilişkilerin gerilmesiyle Yassı-çimen Savaşı meydana gelmiştir. Ancak bu savaşı kaybeden Celaleddin Harezmşah'ın ülkesine dönerken bir aşiret reisi tarfından öldürülmesiyle Celaleddin ile Anadolu'ya gelen Harezmli emirler başsız kalmıştır. Harezmli emirlerin bulundukları bölgelerede yağmacılık faliyetlerinde bulunmalarından dolayı Türkiye Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad, Harezmli emirlerin gönüllerini alarak Türkiye Selçuklu Devletine taabi olmalarını sağladı. Sultan'ın verdiği iktalara yerleşen Harezmli emirler kısa sürede kendilerini toplayarak Alaeddin Keykubad'ın ölümüne kadar Türkiye Selçuklu Devleti'ne yararlı faaliyetlerde bulundular. Sultandan sonra ona verdikleri söz doğrultusunda İzzeddin Keykavus'un tahta çıkmasını isteselerde Gıyaseddin Keyhüsrev'in başa geçmesiyle akibetlerinden endişe ederek firar etmişlerdir. Ancak Harezmlilerin Anadolu'daki etkileri devam etmiştir. Anahtar Kelimeler: Türkiye Selçuklu Devleti, Harezm, Emirler
Batı Anadolu beylikleri döneminde evliliklerin siyasete etkisi
Bu tez çalışmasının amacı Türkiye Selçuklu Devleti'nin son döneminde ortaya çıkmaya başlayan Batı Anadolu Beyliklerinin gerçekleştirdikleri evliliklerin sebepleri, bu evliliklerin beyliklerin kökenleri ile bağlantısının olup olmaması, evliliklerin beyliklerin siyaseti üzerine etkisini ve evliliklerin sonuçlarını ortaya koymaktır. Bu çalışmada beylikler döneminden bahseden İbn Battuta ve El-Ömeri gibi kaynaklardan, Osmanlı döneminde eser veren Aşıkpaşazâde, Neşrî, Enverî, Hasan el-Bayati gibi tarihçilerin eserlerinden, Bizans İmparatorluğu'nda eser veren Dukas, Pachymeres gibi tarihçilerin eserlerinden ve modern tarihçilerin yaptıkları çalışmalardan yararlanılmıştır. Bahsedilen bu kaynaklardan elde edilen bilgiler ile Batı Anadolu Beyliklerinin kökenleri ve siyasi tarihleri incelenmiş ve sonrasında beyliklerin yaptıkları evlilikler incelenerek bu evliliklerin sebepleri ortaya çıkarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Batı Anadolu Beylikleri, Köken, Siyasi Tarih, Evlilik, Siyaset.
Cengiz Han dönemi ve sonrasında Moğollarda göçebe yaşam ve ekonomik yapı
Atlı göçebe kültürünü hayat tarzı olarak seçen Moğollar, küçük kabileler hâlinde ve göçebe şeklinde Mançurya'dan, Altaylara, Altaylardan Gobi Çölüne kadar uzanan bir alanda yaşarlardı. Avcılık ve yağmacılıkla geçinirler, hayvancılıkla uğraşırlardı. Yiyeceklerini daha çok hayvani gıdalardan sağlarlardı. Çok az bir sayıda da olsa İnsan eti yiyenleri dahi vardı. Koyun, sığır, deve, at, merkep, katır, domuz yetiştirirlerdi. 1206 yılında Cengiz Han önderliğinde birliklerini sağlayan Moğollar Orta Asya, Anadolu, Avrupa'nın siyasi tarihinde oldukça etkili bir rol oynayacakları dönemi başlatmışlar, büyük fetihler yapmışlar, birçok büyük devleti tarih sayfalarından silmişlerdir. Cengiz Han ve ardıllarıyla birlikte toplum olma yoluna giden ve devletleşen Moğollar zamanla hayvancılık, ziraat, imar ve ticaret alanında büyük bir gelişme göstererek iktisadi, sosyal ve kültürel olarak da tarihin akışına yön vermişlerdir. Çalışmamızda böylesine önemli bir tarihe sahip olan Moğollar'ın siyasal tarihinden kadarbüyük bir öneme sahip olan sosyal, kültürel ve ticari yapısı ele alınmıştır. Tezin giriş bölümünde kültür kavramı, Moğollar toplum yapısı ve yaşadıkları coğrafya ele alınmış, birinci bölümde ise göçebe toplumlar ve yaşayışları, ikinci bölümde de Moğol coğrafyasının özellikleri, hayvancılık, hayvanlardan sorumlu memurlar, hayvancılığın inanç ve yaşam boyutuna yansıması, at kültürü, avcılık, hayvan deri ve yünlerinden elde edilen giyim-kuşamlar, süs eşyaları ve çadırlar, üçüncü bölümde ise mutfak eşyaları, hayvansal yiyecekler, bitkisel yiyecekler, hayvansal içecekler, bitkisel içecekler, dördüncü bölümde de ticaret, sanayi, ziraat, vergi, toprak yönetimi, ticaret yolları ve ulaşım, istila ve yağma gibi konular ele alınmıştır.