Morbidity
118 theses under this subject heading
KABG yapılan 75 yaş üstü hastalarda operasyonrisk analizinin retrospektif değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde yaş önem arzeden bir risk faktörüdür. Ülkemizde de tüm dünyada olduğu gibi toplumun demografik farklılık göstermesiyle artmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 75 yaş ve üzeri hastaların cinsiyetleri, renal disfonksiyonunun olup olmaması, peroperatif kros-klemp süresi, bypass süresi, postoperatif dönemde yoğun bakım sürelerine göre değerlendirerek çalışmamızda mortalite ve morbiditenin risklerinin derecesini belirlemeyi amaçladık. Cinsiyete göre kadın hastaların yoğun bakımda kalma süresinin erkek hastalara oranla daha uzun olduğu ve damar sayısı sınıflarına göre damar sayısının artmasına paralel olarak bypass ve kros-klemp sürelerinde artma olduğu gözlendi. Yoğun bakımda yatış süresinin 1 birim artması sonucunda, mortalite riski 1,697 kat artacaktır (%69,7). Renal disfonksiyon durumunun mortaliteyi etkileyen anlamlı bir değişken olduğu tespit edilmiştir. Renal disfonksiyonu olanların, olmayanlara göre mortalite riski 12,875 kat daha fazla olduğu görüldü.
Kanser hastalarında akut böbrek hasarı sonrası yapılan hemodiyalizin morbidite ve sağkalıma etkisinin belirlenmesi
Akut böbrek hasarı (ABH), serum kreatinin düzeyinde artış ve idrar çıkışındaki azalmayla ile seyreden, sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesinde bozulmaya yol açan ani böbrek fonksiyon kaybıdır. Kanser sürecinde karşılaşılan en yaygın renal patoloji olan ABH, hastalar için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Tanı ve tedavi sürecindeki yenilikler ve palyatif bakım hizmetlerindeki gelişmeler sayesinde kanser hastalarının sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri artmıştır. Uzayan yaşam süresi, ABH gibi komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmıştır. Kanser hastalarında karşılaşılan ABH'ın tedavisinde eskiye kıyasla hemodiyalize daha çok başvurulmaktadır. Fakat hemodiyalize karar verme aşamasında yol gösterecek belirlenmiş bir ölçüt bulunmamaktadır. Bu çalışmaya Ocak 2014 ve Nisan 2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi yataklı servislerinde yatan, kanser tanılı ve akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyalize alınan 139 hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, yatış verileri, komorbiditeler, kanser ile ilgili veriler, laboratuvar değerleri, akut böbrek hasarının nedeni ve evreleri, hemodiyaliz süreci ve sağkalım verileri değerlendirildi. Hastalar, 30 gün içinde ölenler ve 30 günden daha uzun yaşayan hastalar olarak gruplandı. Tek değişkenli analizde albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olması (p=0.002), sepsis varlığı (p<0.001), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesi (p=0.005), hemodiyalize yoğun bakımda alınma (p=0.02), ABH'ın hastanede gelişmesi (p=0.016) ve tanı konulduğu andaki ABH evresinin düşük oluşu (p=0.003) ilk 30 gündeki mortalite ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde ise albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olmasının (OR: 3.14 (%95 GA; 1.23-8.04), p=0.017), sepsis varlığının (OR: 3.50 (%95 GA; 1.34-9.10), p=0.010), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesinin (OR: 6.06 (%95 GA; 1.38-26.56), p=0.017) 30 gün içinde ölen hastalar ile ilişkisi bulundu. Bu değişkenler ile mortaliteyi predikte edecek bir puanlama sistemi oluşturuldu. Elde edilen toplam skorlar ile belirlenen iki grup karşılaştırıldığında, yüksek puan alan hastaların ilk 30 günlük mortalite oranı daha yüksek olarak tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışma özelikle onkoloji ve nefroloji uzmanlarının hasta ve hasta yakınlarına öngörülebilir bir bilgi vermesini kolaylaştıran bir ortak karar verme aşamasında, hangi hastaları hemodiyalize alması gerektiği, bu hastaların prognozu ve mortalitesinin ne olacağını belirlemede katkıda bulunabilir.
Kord kanındaki kemokin düzeylerinin prematüre bebeklerdeki oksidatif stres kaynaklı morbiditeler ile ilişkisi
Oksidatif stres, serbest radikallerin artması ve onları nötralize edebilecek antioksidan mekanizmaların düzeylerini aşması sonucu oluşur. Protein, lipid ve polisakkarit oksidasyonuna, DNA fragmantasyonuna, baz modifikasyonlarına ve DNA zincirinde kırık oluşmasına neden olarak doku hasarına yol açar. Antenatal dönemde maruz kalınan oksidatif stres ise yenidoğanlarda morbidite ve mortalite riskinde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada prematürelerde antenatal dönemde başlayan oksidatif stresin kord kanındaki kemokin düzeyleri ölçümü ile belirlenmesi ve kemokin seviyeleri ile prematürite morbiditeleri arasındaki korelasyonun gösterilmesi amaçlanmıştır. Gebelik haftası 32 hafta ve altında olan Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde veya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde doğan bebekler dahil edilmiştir. Hastalardan kord kanlarından elde edilen plazmalardan IL-8, IP-10, eotaksin, TARC, MCP-1, MIP-1alfa, MIG, ENA-78, MIP-3alfa, GROalfa, I-TAC, MIP-1beta düzeyleri ölçülmüştür. Hastaların izlemi sırasında saptanan prematüre morbiditeleri ile kord kanı kemokin düzeyleri ile arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu tez çalışması TÜBİTAK tarafından desteklenmiştir (Proje no: 122S245). Çalışmaya ortalama doğum haftası 28,5 hafta (±2,9), ortalama doğum ağırlığı 1206 (±78,2) gram olan toplam 32 hasta alınmıştır. Gebelik haftasına göre katılımcılar üç gruba ayrıldığında, gebelik haftası küçüldükçe IL-8 düzeyinde artış görülmüştür (p=0.008). Respiratuvar distres sendromu olanlarda I-TAC düzeyleri (p=0.014), bronkopulmoner displazi saptananlarda IL-8 düzeyleri (p=0.0022), intraventriküler kanama saptananlarda IP-10 düzeyleri (p=0.031), preiventirküler lökomalazi olanlarda MIP-1alfa (p=0.039) düzeyleri, prematüre retinopatisi tespit edilenlerde MIP-3alfa (p=0.031) düzeyleri, eksitus olanlarda IL-8 (p=0.048) düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, bulgularımız antenatal dönemde başlayan oksidatif stres ve inflamasyonun prematüre morbiditelerinin patogenezinde rol oynadıklarını desteklemektedir. Kord kanından kemokin ölçümlerinin yapılması riskli bebeklerin belirlenmesi açısından değerli olacaktır. Anahtar kelimeler: prematürite, morbidite, kemokin
Hacettepe Ünıversitesi Erişkin Hastanesi Romatoloji Polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan psöriatik artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı biyolojik tedavi (bDMARD) alan Psöriatik Artrit (PsA) hastalarında komorbidite sayısı ve sıklığının belirlenmesi, bDMARD tedavisi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi, kormobidite sayısının ve tipinin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalında 2005-2021 yılları arasında takip edilmiş, en az bir bDMARD tedavisi almış 520 PsA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk biyolojik tedavi tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelenerek analiz edildi. Buna göre hastaların 159'u (%30,6) erkekti. Ortalama yaş 45,5 (12,5) olarak hesaplandı. 305/310 hasta CASPAR kriterlerini karşılamaktaydı. Ortalama takip süresi 44,8 (40,6) aydı. Charlson komorbidite indeksi 486 hastada hesaplandı, ortalama 1,17 (1,18) ortanca 1(1-7) bulundu. 196/486 (%40,3) hastada en az 1 komorbidite bulunmaktaydı. Hastaların bDMARD başlangıcında hastaların %40,8'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29,6 karşı 28,3 p:0,021). Son vizitte de VKİ bilinen 367 hastanın %41,7sinin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %9,7'sinde Diyabet tanısı vardı. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği gözlemlendi ve Diyabet insidansı 100 hasta yılında 1,33 (%95 GA: 0,75-1,91) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %21,9'unun hipertansiyonu vardı. Lipid değerleri bilinen hastaların %49,1'inde LDL-K, %28,3'ünde TG, %19,9'unda total kolesterol yüksek bulundu. 17 (%6,6) hastada koroner arter hastalığı (KAH) vardı bunlardan 6'sının prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 15 hastada KAH gelişmişti. KAH insidansı 100 hasta yılında 0,93 (%95 GA 0,45-1,41) hesaplanırken Prematür KAH insidanası 100 hasta yılında 0,68 (%95 GA 0,21-0,95)hesaplandı. BDMARD başlanmadan önceki dönemde DAS-28 skoru yüksek olanların çoğunlukla kadın olduğu; daha ileri yaşta oldukları, komorbidite sayılarının daha fazla ve VKİ daha yüksek olduğu görüldü. HAQ-DI skoru yüksek olanlar da benzer özellikteydiler. Yapılan çok değişkenli analizde bDMARD başlangıcında obezitenin ve Diyabet varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (sırasıyla OR 1,06 (%95 GA1,02-1,11), OR 3,08 (%95 GA 1,14-8,30)) Sonuç olarak Hastaların klinik tedavi yanıtları açısından komorbiditeler hakkında bilgi sahibi olmanın ve komorbiditleri kontrol altına almanın önemli olduğu görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Psoriatik artrit, hastalık modifiye edici aniromatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, multimorbidite,
Organik asidemilerde metabqol 1.0 anketi ile nörolojik morbidite ve psikiyatrik hastalık yükünün değerlendirilmesi
Organik asidemiler, toplumda nadir görülen, çeşitli nörometabolik yolaklardaki enzim eksikliklerinden kaynaklanan kalıtsal metabolik hastalıklardır. Klasik organik asidemilerde klinik bulgulardaki farklılıklar, rezidüel enzim aktivitesi, başlangıç yaşı, toksik endojen metabolitlerin birikimi (organik asitler ve türevleri), kan beyin bariyerinin geçirgenliği, mutasyona uğramış genin diğer genler veya çevre ile etkileşimleri gibi birçok faktörle ilişkilendirilmiştir. Organik asidemilerde genellikle zihinsel yetersizlik, nöbetler, hareket bozuklukları (distoni, koreatetoz, spastisite veya ataksi), davranış ve/veya psikiyatrik sorunlar gibi uzun dönem nörolojik komplikasyonların geliştiği gösterilmiştir. Çalışmamızda entoksikasyon tipinde bir metabolik hastalık grubu olan organik asidemiler içerisinden metilmalonik asidemi (MMA), propiyonik asidemi (PA) ve izovalerik asidemi (İVA) tanıları ile izlenmekte olan hastalara ve ebeveynlerine, entoksikasyon tipi metabolik hastalıkların hastalar üzerindeki özgül etkisini ele alan ilk yaşam kalitesi anketi olan MetabQoL 1.0 anketini uygulayarak, organik asidemilerde bu anketin geçerlilik ve güvenilirlik değerlendirmesini yapmak, hastaların dosya bilgileri ve muayeneleri ile nörolojik ve psikiyatrik morbiditelerini belirlemek, kronik hastalık yükünün sonuçlarla ilişkilendirilmesi hedeflenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalında MMA, PA ve İVA tanısı ile halen izlenmekte olan, 8-18 yaşları arasında 29 hasta ve bakım veren 29 ebeveyni ile ilgili veriler değerlendirilmiştir. MetabQoL 1.0 anketi geçerliliğinin değerlendirilebilmesi için karşılaştırma amacıyla çocukluk çağında en sık kullanılan yaşam kalitesi anketi olan 'Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği' kullanılmıştır. Hastalardan 22'sinin anket çalışması ve değerlendirimeleri hastanede yapılmış, kalan 7 hastanın dosya bilgileri bilgi işletim sistemi kullanılarak elde edilmiş ve anket çalışması telefon aracılığı ile yapılmıştır. Değerlendirmeler sonucunda MetabQoL 1.0 anketinin geçerli ve güvenilir olduğu gösterildi (Cronbach alfa katsayıları 0,64-0,9). Çalışmaya alınan 29 hastanın ortalama yaşı 12,62 (± 3,4), ortanca yaşı 13 idi. Hastaların 17'si kız, 12'si erkek idi. Muayene edilebilen 22 hastanın 14'ünde (%63,6) nörolojik muayene bulgusu vardı. Psikiyatrik değerlendirme yapılabilen 20 hastanın 17'sinde (%85) psikiyatrik bozukluk olduğu belirlendi. MetabQoL 1.0 anketlerinin fiziksel, bilişsel ve toplam puan ortancaları, çocuk ölçeklerinde, ebeveyn tarafından bildirilen puanlardan daha düşüktü. Ebeveynlerin MetabQoL 1.0 anketlerinin bilişsel ortancaları çocukların puanlarına göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,023). Çocukların MetabQoL 1.0 anketlerinin ciddiyet puan ortancaları, ebeveynlerin puanına göre daha yüksekti (p=0,011). Tanı grupları arasında MetabQoL 1.0 anketlerinde ebeveyn sosyal puanı bakımından anlamlı fark bulundu (p= 0,017). Buna göre İVA grubunun MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puan ortancası anlamlı olarak diğer iki tanı grubundan daha yüksekti. Gelişim basamakları yaşına göre geri olan hastalar, gelişim basamakları yaşı ile uyumlu olan hastalarla karşılaştırıldığında, MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puanı (p=0,041) ve toplam puanı (p=0,025) arasında anlamlı fark bulundu. Gelişim geriliği olan hastaların MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puan ve toplam puan ortancası (sırayla 64,2/68,2), gelişim geriliği olmayan hastalara göre (sırayla 75/82,6) daha düşük bulundu. Erken ve geç tanı alan hastalar karşılaştırıldığında, MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn fiziksel puanı (p=0,008), bilişsel puan (p=0,042) ve toplam puan (p=0,022) arasında ve çocuk sosyal ve toplam puanları arasında anlamlı fark bulundu. Geç tanı alan hastaların ebeveyn fiziksel, bilişsel ve toplam puan ortancaları (sırayla 66,3/81,2/68,2) erken tanı alan hastaların ebeveyn ortancalarına göre daha düşük saptandı (sırayla 80,7/91,6/80,7). Geç tanı alan hastaların çocuk sosyal ve toplam puan ortancaları, erken tanı alan hastalara göre daha düşük saptandı (sırayla 73,2/61,5 ve 92,8/78,8). Erken ve geç tanı alan hastaların nörolojik bulgularında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bulguların başlangıç yaşı ve tanı alma arasında geçen süre ile hastaların nörolojik bulguları ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (SİYK) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Nöbeti olan ve olmayan hastaların MetabQoL 1.0 anketi ölçek puanları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Nörolojik ve psikiyatrik morbiditesi olan hastalarda kronik hastalık yükü ve yaşam kalitesi ölçekleri arasında fark bulunmaması, hasta ailelerinin metabolik hastalık kontrolüne odaklandığını gösterebilir. Erken ve geç tanı alan hasta gruplarındaki farklılıklar erken tanının önemini vurgulamaktadır. Entoksikasyon tipi metabolik hastalıklar, uygun metabolik yönetim ile bazı bulguların kontrol altına alınabildiği ancak nörolojik ve psikiyatrik morbiditesi fazla olan bir hastalık grubudur. Bu çalışmada, bilgilerimiz dahilinde, MetabQoL 1.0 anketi geliştirildiği merkez dışında ilk kez farklı bir dilde ve grupta uygulanmıştır. Hastalar ve ebeveynleri tarafından yaşam kalitesinin farklı akslarda değerlendirilmesi, hastalığın psikososyal olarak ele alınmasını sağlamanın ötesinde, klinik izlem ve ileride planlanacak araştırmalarda sonlanım noktalarından birisi olarak önem kazanacaktır. Hastaların fiziksel, bilişsel ve sosyal alanlarda değerlendirilmeleri, ilgili uzmanlık alanlarının ötesinde, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar,diyetisyenler, rehabilitasyon hizmetlerini içeren multidisipliner izlemin önemini vurgulamaktadır.
Hospitalize yaşlı hastalarda hastane içi morbidite ve mortaliteyi öngörmede kapsamlı geriatrik değerlendirmenin rolü
Kapsamlı geriatrik değerlendirme geriatrik hasta değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hastaların morbidite ve mortalitesini öngörmede rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Hastanesi Erişkin Hastanesi dahiliye servislerinde yatan 65 yaş ve üzeri hastaların morbidite ve mortalite üzerinde rol oynayan faktörleri değerlendirmektir. Çalışmada hastaların enfeksiyon durumları, yatış sürecindeki düşme, gelişen bası yarası, deliryum gelişimi, yoğun bakım ünitesine devredilmesi ve yatış süreleri değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, alışkanlıkları, mevcut hastalıkları, kullandıkları ilaçları kaydedildi ve hastalar geriatrik sendromlar açısından değerlendirildi. Çalışmaya 113 hasta dahil edilmiştir. Hastalar mini nutrisyonel değerlendirme testi, günlük yaşam aktiviteleri ve entrumental günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri, geriatrik depresyon ölçeği, klinik kırılganlık ölçeği ve mini mental durum değerlendirme testi ile nutrisyonel, fonksiyonel ve bilişsel açıdan değerlendirildi. Çalışmaya katılan 113 hastanın 58'i (%48,7) kadın, kalan 55'i (%51,3) erkekti. Hastaların yaşları 65 ile 94 arasında değişmekteydi ve ortalamaları 74,0±7,1'di. Hastalar acil servisten tedavilerinin devamı için veya poliklinikten elektif yatış nedeniyle dahiliye servislerine yatırılan hastalardı. Hastalar yatışlarının ilk üç günlerinde değerlendirildi. Hastaların mini nutrisyonel değerlendirme testinden aldıkları puandaki artış ile (p=0,043; r=0,191) ve; vücut kitle indeksi değeri (p=0,063; r=0,176) kol (p=0,026; r=0,209) ve baldır çevresi (p=0,016; r=0,226) ölçümlerindeki artış ile yatış süresinin kısaldığı gözlemlendi. Son bir yılda olan kilo kaybının yatış süresini uzattığı saptandı (p=0,009; r=0,248). İnfluenza aşısı olunmasının yatış süresini azalttığı gösterildi (p=0,041). Fonksiyonel ve bilişsel kapasite ile ve hastaların mevcut komorbiditeleri, sigara ve alkol kullanımı, laboratuvar değerleri ile yatış süresi arasında ilişki gösterilemedi. Hastaların yatış sebeplerinden ve mevcut komorbiditelerinden bağımsız olarak malnutrisyonun ve polifarmasinin yatış süresinde etkili olduğu saptandı. Sonuçlara göre beş ve üzeri ilaç kullanmak, on günden uzun süreli yatma ihtimalini yaklaşık 3 kat azaltmaktadır (%95GA=0,132-0,823). Hastada malnutrisyon olmaması, hastanın malnutrisyon açısından riskli olması ve/veya malnutrisyonunun olmasıyla kıyaslandığında hastanın on günden uzun süre yatma ihtimali 2,9 (%95 GA:1,296-6,869) kat daha yüksek olmaktadır. Hasta sayısının az olması nedeniyle mortalite, düşme, bası yarası, deliryum ve yoğun bakım ünitesine devir üzerine değerlendirme yapılamadı. Bu çalışmada polifarmasi yatış süresi üzerinde iyi prognostik bir etkiye sahip olsa da, bu konuyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yatan her geriatrik hastada nutrisyon durumunu ve ilaç sayısını değerlendirmek çok önemlidir ve prognozla ilişkilidir.
İntrauterin büyüme geriliği olan bebeklerin perinatal morbidite, mortalite ve uzun dönem nörogelişimsel sonuçlarının gebelik haftalarına ve persentil gruplarına göre karşılaştırılması
Small for gestational age" (SGA) terimi doğum ağırlığı belirli gestasyonel yaşa göre onuncu persentilin altında olan bebekleri tanımlar. SGA bebeklerde doğum kilosu normal olan bebeklere kıyasla perinatal dönemde yoğun bakım yatışı, hipoglisemi, polisitemi, indirekt hiperbilirubinemi, sepsis, konvülziyon, hipotansiyon, nekrotizan enterokolit, mekanik ventilatör ihtiyacı gibi sorunlar daha çok görülmektedir. Bu bebeklerde mortalite riski de belirgin artmıştır. Persentil düştükçe morbidite ve mortalite oranları yükselmektedir. Biz çalışmamızda SGA bebeklerin perinatal dönemde yaşadıkları sorunları ve bu sorunların sıklığını belirlemeyi, her bebeğin 0 ile 10.persentiller arasındaki gerçek persentilini hesaplayarak sık görülen klinik sorunlar için bir risk persentili ortaya koymayı, yine bu sorunların nörogelişim üzerindeki etkilerini düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi ile değerlendirmeyi ve gruplar arasındaki farkları incelemeyi amaçladık. Çalışmamız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Neonatoloji Bilim Dalı'nda Mart 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastanemizde Eylül 2017-Eylül 2018 tarihleri arasında doğan, gebelik haftasına göre vücut ağırlığı 10. persentil eğrisinin altında olan, yenidoğan yoğun bakım ünitesinden veya annesinin yanından taburcu edilen bebekler yatan hasta ve doğum kayıtlardan belirlendi. Çalışmaya 117 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm SGA bebeklerin gerçek persentilleri interpolasyon ile hesaplandı. SGA bebekler doğum ağırlıklarına göre önce 3.persentil ve altı ile 3-5. persentiller arası ve 6-9. persentiller arası olarak üç gruba ayrıldı. İlk gruba ağır, ikinciye orta ve üçüncü gruba hafif SGA denildi. Bu bebeklerin perinatal dönemde aldıkları tanılar ve uygulanan tedaviler hastane kayıtlarından elde edildi. Tüm olgulara psikomotor gelişimlerini değerlendirmek amacıyla deneyimli bir çocuk gelişim uzmanı tarafından düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi uygulandı. Ağır SGA grubu 26, orta SGA grubu 22 ve hafif SGA grubu 69 hastadan oluşmaktaydı. Olguların 73'ü kız, 44'ü erkek bebekti. Bebeklerin ortalama persentilleri 5,14±4,28 idi. Perinatal dönemde morbidite sıklığı açısından incelendiğinde sepsis (p:0,039), NEK (p:0,021), hipotansiyon (p:0,009), kan ürünü transfüzyonu (p:0,006) ve mekanik ventilasyon (p:0,015) ihtiyacı, hastanede yatış süresi (p:0,020) ve mortalite (p:0,014) açısından ağır, orta ve hafif SGA gruplar arasında anlamlı fark bulundu. Düzeltilmiş 9-15. aylarda Bayley-III testi yapılan hastaların 24'ü kız (%70,6), 10'u erkekti (%29,6). Bebeklerin ortalama doğum haftaları 38,21±1,34 hafta idi. Tüm bebeklerin doğum ağırlığı persentili ortalama 5,44±3,30 persentil idi (p<0,001). Ortalama 13.ayda büyüme yakalaması ve Bayley puanları açısından değerlendirilen bebeklerde persentil grupları arasında fark görülmedi. Dil alanında puanlar doğum şekli ile ilişkili bulundu. Sezaryenle doğan bebekler normal yolla doğanlara göre dil alanında anlamlı olarak yüksek puan almıştı (p: 0,007). Bu çalışmada belirlenen persentil gruplarına göre SGA bebeklerin perinatal sonuçlarının ve mortalitelerinin istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı olduğu, persentil azaldıkça morbidite ve mortalite sıklığının arttığı görüldü. Literatürde bu konuda yapılan çalışma sayısı kısıtlıdır. Çalışmamız SGA bebeklerin erken dönem komplikasyonlarının ve uzun dönemde nörogelişimsel prognozlarının belirlenmesi için SGA bebeklerin 10.persentil altı tek grup olarak ele alınması yerine yeni persentil aralıklarının belirlenmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle daha geniş bir grupta ve çok merkezli çalışmalar yapılması gerektiğini, böylelikle riskli persentillere sahip bebeklerin erken dönemde tanınabileceğini ve tedavi edilebileceğini düşünmekteyiz.
Romatoid Artrit interstisiyel akciğer hastalığı tutulumunda Hacettepe Romatoloji Kliniğinde izlenen hastaların morbitide, mortalite ve prognoz değerlendirmesi
RA'li hastalarda pulmoner tutulum karakteristiğinin non-invaziv yöntemler olan SFT ve YÇBT ile araştırılması, kliniğimizin tedavi seçimlerinin belirlenmesi, ilaç devamlılığı, mortalite, prognoz değerlendirmesi, pulmoner tutulum tipleri ile hastaların klinik ve laboratuvar bulguları arasındaki ilişkiyi göstermek amaçlanmıştır. Kliniğimize 01.01.2010 ile 30.09.2018 arası başvuran toraks BT'si olan ve üç farklı radyolog tarafından tanısı doğrulanan 156 (%30,8 erkek) romatoid artrit interstisiyel akciğer hastalığı (RA İAH) hastası çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalarda önceden belirlenmiş klinik ve laboratuvar verileri kaydedilmiştir. Retrospektif olarak toplanan veriler uygun istatistik yöntemlerle değerlendirildi. Radyolojik değerlendirme sonrası İAH alt tipleri NSİP: 51 (%32,6), UİP:89 (%57), AD:16 (%10,2) saptandı. RA tanı yaşı 55,5 (12,1), İAH semptom yaşı 60,7 (11,5), İAH tanı yaşı 62,7 (9,7), ölüm yaşı 70,7 (47,8-85,7), İAH nedeni ile takip süresi 4,5 (3,9-5) ve RA tanısı ile İAH arasında geçen süre 6,3 (7,3) yıl bulundu. 40 (%25,6) hasta exitus olmuştur. 5 yıllık survival oranı %78 saptanmıştır. UİP olan hastalarda ölüm NSIP ve AD olanlara göre daha fazlaydı (log-rank 0.004). Ayrıca RA ve İAH arasındaki süre kısaldıkça ve plevral efüzyon varlığında ölüm daha fazladır. Multivariate analiz sonuçlarına göre RA-İAH arasının 3 yıldan kısa olması mortaliteyi 4,3 kat, UİP varlığı 10,3 kat ve plevral efüzyon bulunması 14,4 kat artırmaktadır. Kontrol BT'si yapılan hastaların %41,5'inde progresyon saptandı. Biyolojik tedavi alma oranı %44,2 bulundu. Pulse steroid ve siklofosfamidin ölen hasta grubunda anlamlı olarak daha fazla kullanıldığı, son zamanlarda ritüksimabın İAH grubunda daha fazla tercih edilen biyolojik ajan olduğu saptandı. Yeni tanı RA hastalarına başlangıç akciğer grafisi çekilmesi ve şüphelenilen hastada erken YÇBT İAH tanısının erken konması için faydalı olabilir.
Antifosfolipid, antikardiyolipin, ekstrakte edilebilen nükleer antijen ve anti-çift sarmal DNA antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine etkisi
Tanaçan A, Antifosfolipid, Antikardiyolipin, Ekstrakte Edilebilen Nükleer Antijen ve Anti-Çift Sarmal DNA Antikorlarının Pozitif Olmasının Gebelik Sonuçları Üzerine Etkisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı, Yandal Uzmanlık Tezi, Ankara, 2018. Ekstrakte edilebilen nükleer antijen (ENA) ve anti-çift sarmal DNA (anti-dsDNA) antikorlarının pozitif olması ve bu pozitifliğe eşlik eden Sistemik Lupus Eritematozus, Sjörgen Sendromu ve diğer otoimmün hastalıklar kötü obstetrik sonuçlar ve gebelik komplikasyonları ile ilişkili bulunmuştur. Bu yandal uzmanlık tezinin amacı ENA, anti-dsDNA, antifosfolipid (APL) ve antikardiyolipin (ACL) antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine olan etkisini göstermektir. Bilinen ENA, anti-dsDNA, APL IgG, APL IgM, ACL IgG veya ACL IgM antikor pozitifliği olan 91 hasta, rastgele seçilmiş olan 91 hasta ile gebelik sonuçları ve obstetrik komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki risk seviyesini karşılaştırmak amacıyla mevcut gebelikteki Beksaç Gebelik Obstetrik İndeksi (BOIp) (yaşayan çocuk sayısı+( π/10)/gravida) kullanıldı. Gruplar arasında ortanca maternal yaş, gravida, önceki düşük sayısı ve BOIp'ler açısından istatistiksel anlamlı farkın mevcut olduğu bulundu (sırası ile, p = 0.04, p < 0.001, p < 0.001, ve p < 0.001). Ayrıca, ortanca doğum haftası, doğum kilosu ve 1. dakika APGAR skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p < 0.001 for all). Bunların yanında, intrauterin gelişme geriliği, oligohidroamniyoz ve gestasyonel hipertansiyon oranları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu (sırası ile, p < 0.001, p = 0.05, and p = 0.05). Çalışma grubunda 3 intrauterin ölüm mevcutken, kontrol grubunda hiç intrauterin ölüm izlenmedi (p = 0.123). Bu bulgular doğrultusunda, anti-dsDNA, ENA, APL ve ACL antikor pozitifliğinin plasental inflamasyona yol açarak gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: gebelik, ekstrakte edilebilen nükleer antijen, anti-çift sarmal DNA, antifosfolipid antikoru, antikardiyolipin antikoru, perinatal morbidite ve mortalite, plasental enflamasyon
Acil serviste sepsis tanı, mortalite ve morbiditesinin belirlenmesinde hızlı sepsis ilişkili organ yetmezliği değerlendirme, sistemik inflamatuar yanıt sendromu, ulusal erken uyarı skorlarının karşılaştırılması
Amaç Bu çalışmada acil servise enfeksiyon şüphesiyle başvuran ve/veya acil servis takibi esnasında enfeksiyon şüphesiyle antibiyoterapi başlanan ya da kültür alınan hastaların giriş qSOFA, SIRS, NEWS skorlarının ; altın standart SOFA skoruna göre sepsis/septik şok tanısı , erken ve geç dönem mortalite , morbidite açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem Ege Üniversitesi Acil Servisine enfeksiyon şüphesiyle başvuran ve/veya acil servis takibi esnasında enfeksiyon şüphesiyle antibiyoterapi başlanan ya da kültür alınan hastalara altın standart olarak SOFA skoruna göre sepsis tanısı konuldu. Hastaların geliş qSOFA, SIRS, NEWS skorları hesaplandı. Sepsis tanısı alan hastalarda inotrop ihtiyacı ya da laktat yüksekliği varsa septik şok tanısı konuldu. Sepsis ve sepsis şok insidansı hesaplandı ve bu skorlama sistemleri tanı koyma, erken ve geç mortalite , morbidite ve güvenli taburculuk açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızda sepsis/septik şok tanısında Ki-Kare , T-Test , Man-Whitney testleri yapıldı. Mortalite için Kaplan-Meier ve Cox Regresyon Analizleri yapıldı. Bulgular Çalışmamıza n=525 hasta alınmış olup bu hastaların %11,8'ı(n=62) çeşitli sebeplerle [Eksik veri(n=43), çalışmadan ayrılmayı isteme (n=3), dışlama kriterleri(n=16)] çalışmadan çıkarılmış olup toplam n=463 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların %59.2'si(n=274) erkek olup yaş ortalaması 63,27 ± 18,06 saptandı. Hastaların %62'si (n=287) sepsis tanısı, %13,8'i (n=64) septik şok tanısı aldı. Iki günlük oranı %2,5 (n=12) yedi günlük mortalite oranı %8,4 (n=39), 30 günlük mortalite oranı %18,1 (n=84) olarak saptandı. Çalışmaya alınan hastaların %16,6'sında (n=77) entübasyon ihtiyacı, %14,25'inde (n=66) inotrop ihtiyacı olduğu ve %0,6'sında(n=3) ölümcül aritmi geliştiği görüldü . Çalışmaya alınan hastaların %17,27'unun (n=80) yoğun bakım yattığı saptandı. En sık görülen hastalık pnömoni [%36,5 (n=182)] olup sırasıyla üriner sistem enfeksiyonu [%23,1 (n=115)] , batın içi enfeksiyon [%16,3 81 (n=81)] yumuşak doku enfeksiyonu [%34 (n=6,8)] tanısı aldıkları saptandı. Hastaların %47,5'i (n=220) acil serviste izlendiği ve %3,2'sinde (n=14) acil serviste mortalite geliştiği gözlendi. Hastaların %52,48'si (n=243) hastaneye yatırıldı. Bu hastaların %17,27' si (n=80) Yoğun Bakıma, %35,20 (n=163) servise yattığı görüldü. Yoğun bakım mortalite oranı %8,7 (n=41) , servis mortalite oranı %4 (n=119) olarak saptandı. Hastaların %72,6'sında (n=336) SIRS pozitif, %14,50'sinde (n= 67) qSOFA pozitif saptandı. NEWS skoru açısından değerlendirildiğinde %24,62'i (n=114) yüksek risk , %24,40'ü (n=113) orta risk 50,97 %,'u (n=236) düşük risk olarak saptandı. Sepsis tanısı açısından NEWS-1 sensitivitesi %35,54 , spesifitesi %93,18 , PPD %89,47 , NPD %46,99 , NEWS-2 sensitivitisi %65,85 , spesifitesi %78,41 , PPD %83,26 , NPD %58,47 , qSOFA sensitivitesi %23,00 , spesifitesi %99,43 , PPD %98,5 , NPD %44,19 , SIRS sensitivitesi %77,35 , spesifitesi %35,23 , PPD %66,0 , NPD %48,82 olarak saptandı. qSOFA, SIRS ve NEWS'in sepsis tanısında AUROC değerleri sırasıyla NEWS=0,731, qSOFA=0,728 ve SIRS= 0,570 olarak saptandı. Şeptik şok tanısında AUROC değerleri sırasıyla NEWS=0,801 , qSOFA=0,795 SIRS=0,573 olarak saptandı. Mortalitede AUROC değerleri NEWS=0,772 , qSOFA=0,758 , SIRS=0,542 olarak saptandı. III Skorların sepsis ve septik şok tanısı açısından rölatif riskleri(RR) hesaplandı. Buna göre NEWS-2'e göre yüksek-orta risk grubunda olan hastalarda düşük risk grubuna göre sepsis görülme riski 5,19 (%95 GA; RR=3,01-8,97) kat artmış bulundu . qSOFA pozitif olan hastalarda negatif olan gruba göre sepsis görülme riski 1,76 (%95 GA; RR=1,60-1,93) kat artmış bulundu. NEWS-1'e göre yüksek risk grubunda bulunan hastalarda orta ve düşük risk grubuna göre sepsis görülme riski 1,68 (%95 GA; RR=1,50-1,89) kat artmış bulundu. SIRS pozitif olan hastalarda negatif olan gruba göre sepsis görülme riski 1,29 (%95 GA; RR=1,07-1,55) kat artmış bulundu. qSOFA pozitif olan hastalarda negatif olan gruba göre septik şok riski 6,69 (%95 GA; RR=1,60-1,93) kat artmış bulundu. NEWS-2'e göre yüksek-orta risk grubunda olan hastalarda düşük risk grubuna göre septik şok riski 6,35 (%95 GA; RR=3,21-12,55) kat artmış bulundu. NEWS-1'e göre yüksek risk grubunda bulunan hastalarda orta ve düşük risk grubuna göre sepsis görülme riski 5,10 (%95 GA; RR=3,22-8,08) kat artmış bulundu. SIRS pozitif olan hastalarda negatif olan gruba göre sepsis görülmes riski 2,31 (%95 GA; RR=1,17-4,53) kat artmış bulundu. Skorların mortalite odds ratioları(OR) hesaplanmış olup buna göre ; NEWS-2'e göre yüksek-orta risk grubunda olan hastalarda görülen mortalite ihtimalinin düşük risk grubunda olanlara oranı 6,08 (%95 GA; OR=3,42-10,79) bulundu. qSOFA pozitif olan hastalarda görülen mortalite ihtimalinin negatif olan gruba oranı 5,26 (%95 GA; OR=3,39-8,17) bulundu. NEWS-1'e göre yüksek risk grubunda bulunan hastaların mortalite ihtimalinin orta ve düşük risk grubunda olanlara oranı 4,83 (%95 GA; RR=3,14-7,44) bulundu. SIRS pozitif olan hastalarda görülen mortalite ihtimalinin negatif olan gruba oranı 1,86 (%95 GA; RR=1,06-3,25)bulundu. İleri yaşta olan , diabetes mellitus , kronik böbrek yetmezliği , malignite tanısı bulunan hastaların olmayanlara göre istatistiki anlamlı oranda daha fazla sepsis tanısı aldığı saptandı. (p<0,005) KBY ve Malignite tanısı olan hastaların mortalite ihtimalinin olmayanlara oranı sırasıyla 1,98 (%95 GA OR=1,07-3,66) ve 3,67 (%95 GA OR=2,38-5,65) saptandı. Çalışmamızda hipotermi , hipotansiyon hem sepsis tanısında hem de mortalitede istatistiki anlamlı oranda daha fazla saptandı. (p<0,001) IV Yoğun bakım yatışını belirleme açısından ; qSOFA skoru istatistiki anlamlı oranda daha fazla pozitif olduğu , NEWS-1'e göre yüksek risk grubunda olanların istatistiki anlamlı oranda daha fazla olduğu , NEWS-2'e göre yüksek-orta risk grubunda olanların istatistiki anlamlı oranda daha fazla olduğu saptandı.(p<0,005) SIRS ise yoğun bakım yatışı belirlemede anlamlı herhangi bir özelliğe sahip değildi(p=0,076) SONUÇ NEWS skorlama sistemi acil servis hasta populasyonunda qSOFA ve SIRS skorlama sistemine göre sepsis/septik şok tanısında , mortalite (erken ve geç dönem) ve morbidite saptanmasında üstündür. SIRS skorlama sistemi NEWS ve qSOFA skorlama sistemine göre daha yüksek sensitiviteye sahiptir bu nedenle acil servislerde kullanılabilir. Acil serviste kullanımı önerilen qSOFA ; sepsis tanısı , mortalite ve morbidite sonuçları açısından iyi olmadığı ve güvenli taburculuk konusunda değersiz olduğu için acil serviste kullanılmaya uygun değildir. NEWS skorlama sistemi risk sınıflaması ve tanı koymada acil servislerde kullanılmalıdır.
Kardiyak transplantasyon yapılan pediatrik yaş grubu hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Kalp yetmezliği(KY) sadece erişkin yaş grubu için değil, pediatrik yaş grubu için de önemli mortalite ve morbidite nedenidir. KY Amerikan Kardiyolojik Koleji Derneği(ACCF)/Amerikan Kalp Derneği(AHA) tarafından 2013 yılında yayınlanan kılavuzda ventriküllerin kanla dolum veya ejeksiyonun her hangi yapısal veya fonksiyonel neden ile bozulmasından kaynaklanan klinik sendrom olarak tanımlanmıştır. Çocuklarda en sık görülen KY nedenleri konjenital kalp hastalığı(KKH) ve kardiyomiyopatilerdir (KMP). Bunun dışında miyokardit, intoksikasyonlar, ritm bozuklukları, intrakardiyak tümörler, sistemik hastalıklar gibi birçok neden KY'e sebep olabilir. KY tedavisinin esas amacı hastalığın progresyonunu önlemek ve transplantasyon listesine alınan hastaların klinik durumunun stabil tutulmasıdır. Bu amaçla medikal tedavi, mekanik destek tedavi ve kardiyak transplanstayon uygulanmaktadır. Kardiyak transplantasyon, eskiden terminal dönem hastalar için son seçenek tedavi yöntemi olmasına karşın günümüzde medikal tedaviye yanıt alınamayan ağır kalp yetmezliğinde altın standart tedavi yöntemi olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada kardiyak transplantasyon yapılan pediatrik yaş grubu hastalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen hasta ve donör kaynaklı faktörlerin belirlenmesi ve bu hasta grubunda uzun dönem sonuçların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen, Ekim 2007 ile Haziran 2019 tarihleri arasında kardiyak transplantasyon yapılan 22 hasta çalışmaya dahil edimiştir. Hastaların bütün verileri dosya tarama yöntemi kullanılarak retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Dahil edilen 22 hastanın 6'sı(%27,3) kız, 16'sı(%72,7) erkekti. Medyan transplantasyon yaşı 13,1(min 5,6–maks 17yıl)olarak hesaplandı. Hastaların KY etiyolojilerine bakıldığında, Dilate Kardiyomiyopati(DKMP) en sık neden olarak belirlendi (n=17; %77). Restriktif Kardiyomiyopati(RKMP) (n=2; %9), Aritmojenik Sağ Ventrikül 8 Displazisi(ARVD) (n=2; %9) ve Hipertrofik Kardiyomiyopati(HKMP) (n=1 ; % 5) diğer KY nedenleridir. Hastaların transplantasyon listesinde medyan bekleme süreleri 9,5(min 0,6–maks 38) ay olarak hesaplandı. Bekleme süresinde 14(%63,6) hastaya mekanik destek cihazları ile kardiyak transplantasyona köprüleme yapılmıştır. Kardiyak transplantasyon sonrası 12(%54,5) hastada toplam 18 hastane yatışı gerektiren enfeksiyon atağı, 14(%63,6) hastada toplam 23 rejeksiyon atağı, 10(%45,5) hastada ilaç yan etkisi, 5(%23) hastada aritmi görüldü. Kapak onarımı veya değişimi gerektiren kapak disfonksiyonu görülmedi. Yirmi iki hastadan 4'ü(%18,2) nakil sonrası ilk 6 ay içinde kaybedildi. 1 yıllık, 5 yıllık ve 10 yıllık ağkalım oranları %81,8, %81,8 ve %81,8; Sağkalım süresi ise ortalama 9,85±0,97 yıl olarak hesaplandı. Enfeksiyon, rejeksiyon, aritmi ve ilaç yan etkisi nedeni ile kaybedilen hasta olmadı. Kardiyak transplantasyondan hemen sonra 4 hasta Erken graft disfonksiyonu(EGD) nedeni ile İntra aortik balon pompa(IABP) desteğine alındı. Bu 4 hastadan 1'inde KY bulguları geriledi; diğer 3 hasta devam eden KY bulguları nedeni ile ekstrakorporeal membran oksijenasyonu(ECMO) desteğine alındı ve 3 hastanın hepsi kaybedildi. Transplantasyon sonrası IABP ve ECMO gereksinimi ile mortalite arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p= 0,013 ve p=0,003). Sonuç: Kardiyak transplantasyon yapılan pediatrik yaş grubu hastalarda sağkalım oranı %81,8'dir. EGD dışında mortaliteye sebep olan komplikasyon gelişmemiştir. Rejeksiyon ataklarından sadece 1'i ağır dereceli rejeksiyon idi. İmmünsupresif tedaviye dirençli veya KY gelişmesine sebep olan ciddi rejeksiyon atağı görülmemiştir. Kalp transplantasyonunun en önemli kısıtlılığı donör sayısının yetersizliğidir. Merkezimizde 2015-2019 yılları arasında kardiyak transplantasyon listesinde beklerken 162 hasta kaybedilmiştir ve bunların 15'i çocuk hastadır. Yine aynı zaman diliminde toplam 5 çocuk hastaya kardiyak transplantasyon yapıldı ve bu 5 hastanın hepsi yaşamına devam etmektedir. Bu da kardiyak transplantasyon bekleyen her 4 çocuktan 1'ine(%25) transplantasyon yapılırken; 3'ünün(%75) kaybedildiğini göstermektedir. Kardiyak transplantasyon, son dönem kalp yetmezliği gelişen hastalarda yaşam kalitesini ve yaşam süresini artıran altın standart tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Kalp yetmezliği; pediatrik kardiyak transplantasyon; mortalite; morbidite
Peripartum histerektomi yapılan plasenta previa totalis olgularında maternal morbidite ve komplikasyonların gözden geçirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi saptanan hastaların antenatal dönemde tanısında kullanılacak yöntemler, bu vakaların yönetiminde gelişebilecek komplikasyonlar, risk faktörleri, mevcut tedavi seçenekleri ve cerrahi zamanlama hakkında bilgi vermektir. Çalışmanın ana amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi (PIA) saptanan hastalarda maternal mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak amacıyla antenatal, peripartum ve postpartum dönemde yapılması gerekenler ve hastanın yönetimi hakkında bilgi sağlamaktır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı' na 1.12.2009-1.12.2015 tarihleri arasında plasenta previa totalis tanısı ile yatırılan ve peripartum histerektomi yapılan, çalışmada kullanılacak verileri eksiksiz olan 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları kaydedilmiştir. Hastaların yapılan ultrason ve MRI bulguları, gelişen peripartum ve postpartum komplikasyonlar, yapılan kan transfüzyonu miktarı ve demografik verileri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmada, peripartum histerektomi yapılan 93 plasenta previa totalis olgusu değerlendirildi. Bu dönemde plasenta invazyon anomalisi sıklığı 261 gebelikte bir olarak saptandık. Yine bu dönemde plasenta previa totalis nedeniyle sezeryan yapılan hasta sayısı 320' dir. (61 doğumda 1) Bu 320 hastanın 93(%29) tanesinde peripartum histerektomi gereksinimi olmuştur. Bu hastaların histerektomi spesmeninin patolojik olarak incelenmesi sonucunda, hastaların 24 tanesinde invazyon yok, 11 tanesi akreata, 21 tanesi inkreata ve 37 tanesi perkreata olarak saptandık. Peripartum histerektomi yapılan hastalarda en sık neden olarak plasental invazyon anomalisi saptandık. Plasental invazyon anomalisi olan hastalarda doğumdaki ortalama gebelik haftası 36 hafta 1 gün olarak saptandı. Plasental invazyon anomalisi tanısında USG'nın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 84, 75, 90, 62 olarak saptadık. Plasental invazyon anomalisi tanısında MRI'ın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 87, 76, 92, 65 olarak saptadık. İnternal iliak arter ligasyonu 35 (%37) vakada gerçekleştirildi. Bu vakalarda toplam ERT (Eritrosit transfüzyonu) miktarı iliak arter ligasyonu yapılmayan hasta grubu ile kıyaslandığında daha fazla idi. 93 vakanın 19 (%20.4) tanesinde ameliyat esnasında mesane yaralanması meydana geldi. Bu vakaların 1 tanesi invazyonu olmayan grupta, 1 tanesi akreata, 7 tanesi inkreata ve 10 tanesi perkreata vakasıydı. 3 (%3.2) vakada (1 vaka inkreata, 2 vaka perkreata ) peroperatif üreter hasarı meydana geldiği saptandı. Bizim çalışmamızda invazyonu olmayan grupta toplam ERT transfüzyon miktarı 4.8 ünite iken invazyonu olan grupta ise 6.15 ünite olarak saptadık. ( Akreata 5.1, İnkreata 6.4, Perkreata 7 ünite) Sonuç: Plasental invazyon anomalisi olan vakaların başarılı şekilde yönetimi, risk faktörlerinin belirlenerek antenatal dönemde ultrason ile tanının konulmasına dayanmaktadır. Tersiyer merkezde bu konuda tecrübeli multidisipliner ekiple hastanın yönetiminin yapılması maternal ve neonatal sonuçların düzelmesini sağlar. Bu hastalarda profilaktik internal iliak arter ligasyonunun kanama miktarını azaltmada faydalı olmadığı saptanmıştır. Hastanede yatarak takip edilen bu hastalarda doğumun 36. gebelik haftasında gerçekleştirilmesi ile maternal mortalite ve morbidite oranları arttırmadan fetal morbidite ve mortalite oranlarını azaltır. Cerrahi ekibin tecrübesi arttıkça, dikkatli parametriyal ve mesane disseksiyonu yapılarak masif transfüzyon ve cerrahiye bağlı komplikasyon oranları azalmıştır. Bu hastanın tanısı için yapılan ultrason yüksek doğruluk oranına sahiptir.
Dahiliye yoğun bakım hastalarında sistemik immun inflamatuar indeksinin mortalite ve morbidite ile ilişkisi
Amaç: Yoğun bakım tüm dünya çapında sağlık alanının en stresli, yönetimi zor, maliyetli ve yaşam beklentilerin ve aynı zamanda mortalite ve morbiditenin yüksek olduğu üniteleridir. Bu kapsamda ülkeler bu parametreleri değerlendirerek yoğun bakım ünitelerinde hastanın mortalitesi, yoğun bakımda kalış süresi, uygulanacak tedaviler stres faktörlerinin yönetimi ve bu faktörlerin en az seviyeye indirilmesi gibi durumları göz ününe alarak skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Çalışmamızın bir parametresi olan SII (Sistemik İmmün İnflamasyon İndex) ilk ortaya atıldığı 2014 yılından beri birçok konu (malignite, otoimmun hastalıklar, bazı enfektif hastalıklar, kalp ve karaciğer ve serobrovasküler hastalıklar) üzerinde çalışılmış olup etkisi araştırılmıştır. Literatüre baktığımızda konumuzun direkt olarak çalışılmadığı saptanmıştır. Dolayısıyla bu çalışmamızda SII'nin yoğun bakım skorlamaları ve skor parametreleri arasında herhangi bir korelasyon, servis ve yoğun bakım yatış süreleri arasında ilişkinin olup olmadığı araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi dahiliye yoğun bakım ünitesine 13/05/2022 ve 20/04/2023 tarihleri arasında 18 yaş üstü ve 100 yaş altı olan 223 yatan hasta dâhil edilmiştir. Hastaların verileri yoğun bakıma geldiği ilk 24 saat içindeki değerleri not edildi. Bu veriler hastaların demografik özellikleri, kronik hastalıkları, renal replesman tedavisi, idrar volumu, uzun süreli steroid veya immun supresif durumu, inotropik ajan kullanımı, mekanik ventilasyon desteği ve biyokimyasal laboratuvar değerleri not edilerek SII ve diğer skorlama sistem puanları hesaplandı. İstatiksel veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 223 hastanın yaş ortalaması 66,88 ± 14,44 yıl idi. Hastaların %53,4'ü (n=119) erkekti. En sık bulunan tanılar; %34,5 (n=77) ile hipertansiyon, %33,6 (n=75) ile diyabetes mellitus, %20,6 (n=46) ile akut böbrek yetmezliğiydi. En sık hastaneye yatış nedenleri ise %20,2 (n=45) ile akut böbrek yetmezliği, %19,7 (n=44) ile sepsis, %18,8 (n=42) ve Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması olarak kaydedildi. Hastaların servis yatış süresi ortalaması 8,02±11,30 gün, YBÜ yatış süresi ortalaması 10,09±11,42 gün olarak belirlendi. Akut böbrek yetmezliği hastaların %38,6'sında (n=86), malignite %49,3'ünde (n=110), karaciğer hastalığı %24,2'sinde (n=54) bulunmaktaydı. Hastalara uygulanan tedaviler değerlendirildiğinde % 26,5'ine (n=59) renal replasman tedavisi verildiği, %31,4'üne (n=70) uzun süreli steroid veya immünsupresyon durumu olduğu, %31,8'ine (n=71) vazopressor kullanıldığı tespit edildi. Hastaların %29,1'inin (n=65) entübe olarak takip edildiği, son durumda hastaların %63,2'sinin (n=141) exitus olduğu belirlendi. SII'nin diğer skorlamalar ile mortalite arasındaki ilişkisinde sağ olanlarda 1084,05, exitus olanlarda 1621,8 p<0,017 gelmiştir. Mekanik ventilasyon durumuna göre incelendiğinde SII'nin p=0,078, NLR (Nötrofil Lenfosit Oranı) ise p=0,010 olup SII'den daha anlamlı olarak bulunmuştur. ABY (Akut Böbrek Yetmezliği) varlığına göre değerlendirildiğinde SII ABY olmayanlarda 1299, olanlarda 1563 p= 0,085, NLR ise olmayanlarda 8,3, olanlarda 13,4 p= 0,011 olarak bulunmuştur. Malignite ile karşılaştırıldığında malignite olmayanlarda 1101, olanlarda 1831 olup p= 0,001 gelmiştir. Karaciğer hastalık varlığına göre değerlendirildiğinde kc hastalığı olmayanlarda 1733, kc hastalığı olanlarda 846 p= 0,001 olup negatif korelasyon izlenmiştir. Servis, yoğun bakım, toplam hastane yatış süreleri arasında ilişki p değerleri sırasıyla (p=0,59-p=0,70-p=0,74) olup anlamlı bulunmamıştır. SII ve enfektif parametre olan crp, prokalsitonin ile arasındaki ilişki p değerleri sırası ile (p<0,001-p=0,020), NLR ile p değerleri sırası ile (p<0,001-p<0,001) olup istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. Sonuç: SII, NLR gibi inflamasyon parametreleri yoğun bakım da mortalite, mekanik ventilasyon ihtiyacı, akut böbrek yetmezliği ve prognoz ön görmede APACHE II, SAPS II, SOFA, GKS gibi skorlamalar kullanılabileceği ve aynı zamanda birlikte kullanımının daha fazla yarar sağlayacağı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SII, APACHE II, SAPS II, SOFA, GKS.
Mitral kapak replasmanı yapılan olgularda preoperatif hava yolu obstrüksiyonunun morbidite ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda, preoperatif solunum fonksiyon testleri ile saptanan hava yolu obstruksiyonunun, postoperatif mekanik ventilasyon süresi ile yoğun bakım yatış süresi ilişkisi incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2011-Aralık 2014 tarihleri arasında mitral kapak replasmanı yapılan 62 ardışık hasta, çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların cinsiyet, sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, solunum fonksiyon testleri, ejeksiyon fraksiyonu, pulmoner arter basıncı, peroperatif kardiyopulmoner baypas ve aort klempi süreleri, postoperatif entübasyon süresi, cerrahi yoğun bakım kalış süresi, preoperatif ve postoperatif aspartat aminotranferaz, alanin aminotranferaz, serum üre nitrojeni, kreatinin, arter kan gazı değerleri kayıt edildi. Bulgular: Toplam 62 hastanın 36'sı kadın, 26'sı erkek idi. Hastaların 17'sinde sigara kullanım öyküsü vardı. Kırkyedi hastada eşlik eden sistemik hastalık mevcuttu. Bunlardan 9'u astım, 8'i kronik obstruktif akciğer hastalığı idi. Solunum yolu hastalığı olan 12 hastanın yoğun bakım kalış süresi, solunum yolu hastalığı olmayan 50 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan 8 hastanın yoğun bakım yatış süresi, kronik obstruktif akciğer hastalığı olmayanlardan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). İlaç kullanımı olan 10 hastanın cerrahi yoğun bakım yatış süresi ilaç kullanımı olmayan 52 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hastaların yoğun bakım yatış süresi ile renal fonksiyon göstergeleri arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Entübe kalış süresi ile kardiyopulmoner baypas süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Entubasyon süresi ile birinci saniyedeki zorlu ekspiratuvar volüm değeri arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Sonuç: Kardiyopulmoner baypas ile mitral kapak replasmanı planlanan hastaların preoperatif dönemde ayrıntılı olarak hava yolu obstruksiyonu varlığı açısından değerlendirilmeleri, postoperatif dönemde mekanik ventilasyon gereksinimi ve uzayan yatışın azaltılmasını sağlayabilir görüşüne varıldı.
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel yöntemler kullanılarak yapılan cerrahi çekiminden sonra ortaya çıkan morbidite ve alveol iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin cerrahi çekimleri oral cerrahide sıklıkla gerçekleştirilen ve operasyon sonrası ortaya çıkan komplikasyonları ile hastaların yaşam kalitesini kötü etkileyebilmektedir. Bireysel biyolojik farklılıklar, alveolün boyutu ve çekim sırasındaki travma miktarı diş çekim soketi ve çevre dokuların iyileşmesini etkileyen faktörler arasındadır. Gömülü diş çekimi operasyonlarında genellikle rotasyonel enstrümanlar kullanılmaktadır. Bununla birlikte aşırı ısınmaları veya kemiğin fragmantasyonu, osteotomi sırasında bir smear tabakasının oluşumu ve komşu dokulara zarar verme ihtimalleri sebebiyle tercih edilmeyebilirler. Gömülü alt yirmi yaş dişlerinin çekiminde kullanılan diğer bir yöntem olan piezocerrahi ultrasonik frekans kullanılarak kesinin yapıldığı selektif bir mikrometrik tekniktir. Piezo cihazının kullanımıyla postoperatif ağrı, trismus, ödem ve nörolojik kompliksyonların azalabileceği bildirilmekte ve hayvan çalışmaları piezocerrahi ile iyi bir kemik iyileşmesi sağlanabileceğini göstermektedir. Dezavantajı ise operasyon süresindeki artıştır. Çalışmamızın amacı, gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel döner aletler kullanılarak yapılan cerrahi çekimlerinde operasyonun süresi ve diş çekimlerinden sonra ortaya çıkan ağrı, trismus, ödem, enfeksiyon, nörolojk komplikasyonlar ile alveol kemiğinin iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 18-32 yaşları arasındaki bireylerde, panoramik filmlerinde bilateral, benzer cerrahi zorlukta olduğu düşünülen ve Pell-Gregory Sınıflaması'na göre klas 2, pozisyon B mezioanguler ile vertikal gömülü olan üçüncü molar dişler çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışma 21 hastanın sağ ve sol olmak üzere toplam 42 dişi üzerinde yapılmıştır. Bireylerde bulunan bilateral gömülü dişler randomize bir şekilde bir tarafta piezocerrahi diğer tarafta ise geleneksel döner aletler yardımıyla çekilmiştir. Piezocerrahi ve geleneksel yöntemler ile yapılan diş çekimlerinde aynı bireylerde postoperatif semptomların karışmaması adına diş çekimleri 2 hafta ara ile yapılmıştır. Postoperatif ağrı değerleri VAS skalası ile, ödem değerleri preoperatif ve 1., 3. ve 7. günlerde angulus mandibula ile tragus, göz kenarı, burun kanadı, dudak köşesi, çene ucu arası mesafeler ölçülerek ve ağız açıklığı değerleri preoperatif ve 1, 3 ve 7. günlerde alt ve üst keserler arası mesafe olarak ölçülmüştür. Nörolojik komplikasyon, alveoler osteitis ve enfeksiyon verileri hastaların kontrol randevularında değerlendirilmiştir. Alveol kemiğindeki iyileşmenin değerlendirilmesi için hastalardan 3. ve 6. aylarda panoramik film alınıp Adobe Photoshop uygulamasının Histogram aracındaki grilik değerlerine bakılıp karşılaştırılmıştır. Veri analizinde SPSS 26 paket programı kullanılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için normallik testlerinden Shapiro Wilk kullanılmıştır. Tek bir gruba ilişkin iki farklı ölçüm ortalamasının karşılaştırılmasında bağımlı gruplar t testi yöntemi, ikiden fazla ölçümün karşılaştırılmasında ise tekrarlı ölçümlerde ANOVA yöntemleri kullanılmıştır. Piezocerrahi yönteminde operasyon süresi geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntemde operasyon sonrasında 1., 3. ve 7. günlerdeki ödem, operasyon öncesine göre önemli olarak artmıştır. Piezo yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde artmış, 7. günde ortadan kalkmıştır. Ödem miktarı yöntemler arasında karşılaştırıldığında yalnızca Angulus-Tragus ölçümleri operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde geleneksel yöntemde daha fazla olarak bulunmuştur. Geleneksel yöntemde ödem operasyon sonrası 3. günde en fazla, 7. Günde ise en azdır. Piezocerrahi yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde benzer, 7. günde en azdır. Ağız açıklığı geleneksel yöntemde operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmıştır. Piezocerrahi yönteminde ağız açıklığı operasyon sonrası 1 ve 3. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmış ve 7. günde operasyon öncesi değere ulaşmıştır. Operasyon sonrası ağız açıklığı yöntemler arasında karşılaştırıldığında piezocerrahi yönteminde istatistiksel olarak önemli derecede daha fazladır. Her iki yöntemde de ağız açıklığı 1. günden 7. güne istatistiksel olarak önemli miktarda artmıştır. Operasyon sonrası ağrı düzeyleri yöntemler arasında karşılaştırıldığında postoperatif 6. saatten 4. güne kadar ağrı geleneksel yöntemde piezocerrahi yöntemine göre daha fazladır. 5, 6 ve 7. günlerde farklılık yoktur. Her iki yöntemde de ağrı 6. saatten 4. güne kadar azalmıştır. 4. günden sonraki azalmalar ise istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Operasyon sonrası 3. ve 6. aylardaki alveol kemik iyileşmesi histogram ile değerlendirildiğinde iki grup için de ortalama değerler birbirine benzese de piezocerrahi tarafında istatistiksel olarak alveol kemik iyileşmesi 3. ve 6. aylarda geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntem ile yapılan çekimlerin birinden sonra geçici parestezi meydana gelmiş olup, 2 hafta sonra iyileşme görülmüştür. Piezocerrahi ile yapılan çekimlerden sonra nörolojik komplikasyon meydana gelmemiştir. İki yöntemle yapılan çekimlerden sonra alveoler osteitis ve enfeksiyon da görülmemiştir. Sonuç olarak, zamanla geliştirilecek olan hızlı piezo cihazları ile operasyon süresinin geleneksel yöntemlerle yapılan operasyonların süresine yaklaşacağı ve bu sürelerdeki farklılıklardan dolayı oluşabilecek komplikasyonların minimuma ineceği düşünülmektedir. Dolayısıyla piezocerrahinin güvenli ve gelecek vaat eden bir teknik olduğunu düşünmekteyiz.
Tocilizumab uygulanan ve uygulanmayan COVİD-19 enfeksiyon geçiren hasta gruplarının morbidite ve mortalite oranları açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada tocilizumabisimli interlökin -6 blokeri kullanımının, Covid (SARS-CoV-2)hastalarında çok sık görülen sitokin fırtınası ve buna bağlı gelişen makrofaj aktivasyon sendromu (MAS) ile oluşan pnömoni üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yapılan çalışmada 100 kişilik hasta retrospektif olarak incelenmiş olup, hastalardan 50 tanesindetocilizumab kullanılmış ve tedavi süreci izlenmiştir. Diğer 50hastada ise tocilizumab kullanımı olmaksızın tedavi süreci izlenmiştir. Çalışmamızda hastaların takip ve tedavi süreci dosyaüzerinden retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında, hastaların ferritin, CRP ( c reaktif protein) ve LDH ( laktat dehidrogenaz) dahil inflamasyon belirteçleri tüm hastalarda değerlendirilmiştir. Çalışmaya konu olan tocilizumab kullanımının, covid geçiren hastaların ortalama ferritin (1432,30 ± 1307,96 ng/mL)ve ortalama CRP değeri (13.01 ± 7.79 mg/dL)üzerinde etkili olduğu, bu değerleri referans aralığına getirdiği görülmüştür.
Maternal SARS-COV-2 enfeksiyonunun neonatal antropometrik ölçümler ve morbiditeler üzerine etkilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: COVID-19 (2019 Yeni Koronavirüs Hastalığı); 2019 yılı sonunda Çin'in Wuhan kentinden dünyaya yayılan, birçok insana bulaşan ve ölümcül bir pandemi olarak tanımlanmıştır. COVID-19 salgını dünya genelinde yayılmaya devam ederken, hastalığın etkileri ve riskleri üzerine araştırmalar halen devam etmektedir. Enfeksiyonun gebelik sürecine etkisi hakkında araştırmaların sınırlı olması ve yenidoğanlar üzerindeki etkileri konusunda yeterli verinin olmaması endişe yaratmaktadır. Bu çalışmanın amacı, gebelik sırasında COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş olmanın neonatal antropometrik ölçümler, neonatal morbiditeler ve yenidoğan yoğun bakıma yatış oranları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2020-Aralık 2022 tarihleri arasında Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda doğan toplam 655 yenidoğan dahil edildi. Çalışma grubunu, annelerinde gebelik dönemi içerisinde PCR ile COVID-19 pozitifliği teyit edilmiş 48 yenidoğan ve kontrol grubunu ise anneleri gebeliği süresince SARS-COV-2 enfeksiyonu geçirmemiş 607 yenidoğan oluşturdu. Anne ve yenidoğan dosyaları; anne gravidası, annede COVID-19 pozitifliği saptanan trimester, doğum şekli, yenidoğanın doğum ağırlığı, boyu, baş çevresi, cinsiyeti, doğum haftası, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı varlığı, yatış tanıları, yatış süresi, term/preterm olma durumu, solunum desteği ihtiyacı, solunum desteği yöntemi açısından retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 655 yenidoğanın 607'sinin (%92.7) annesi gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş olup 48 (%7,3) yenidoğanın annesindegebelik döneminde qRT-PCR (kantitatif reverstranskripsyon polimeraz zincir reaksiyonu) testi pozitifliği saptandığı izlendi. Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin %12,5'u (n:6) NSD ile, %87,5'u (n:42) C/S ile; gebelik döneminde bu enfeksiyonu geçirmemiş annelerden doğan bebeklerin %11,7 'si (n:71) NSD ile, %88,3'ü (n:536) C/S ile doğmuşlardı. Gruplar arasında doğum şekli açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.868). Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerin bebeklerinin preterm doğum oranı %20,8 (n:10) iken, term doğan bebeklerin oranı %79,2 (n:38) idi. Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerin bebeklerinin ise preterm doğum oranı %23,4 (n:142), term bebek doğum oranı %76,6 (n:465) saptandı. Gruplar arasında preterm doğma oranı açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.686). Gruplar arasında doğum haftaları karşılaştırıldığında da aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.577). Tüm doğan bebeklerin doğum kilosu ortalamaları karşılaştırıldığında gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 3014gr +-713 iken, gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerden doğan bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 3040gr +- 613 idi. Gruplar arasında doğum ağırlığı açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.330) . Tüm doğan bebeklerin doğum boy ortalamaları karşılaştırıldığında gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin ortalama doğum boyları 48.3 +- 4.2 cm iken, gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerden doğan bebeklerin doğum boy ortalamaları 48.9 +- 3.4cm idi. Gruplar arasında doğum boyları açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.211). Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin doğum baş çevreleri ortalamaları 33.9 +-2.8 cm iken, gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerden doğan bebeklerin doğum baş çevreleri ortalamaları 34.1 +-2.87 cm idi. Gruplar arasında doğum baş çevresi ortalamaları karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.841). Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin %18,8'i (n:9) 2500 gr altında iken gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerin bebeklerinin düşük doğum ağırlıklı doğma oranı %16,1 (98) idi. Gruplar arasında düşük doğum ağırlığı ile doğma oranı açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.638). Gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş annelerden doğan bebeklerin (n=48) yenidoğan yoğun bakıma yatış oranı %41,7 (n:20) iken, gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş annelerden doğan bebeklerin (n=607) yoğun bakıma yatış oranı %29,8 (n:184) saptandı. Her ne kadar gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş anne bebeklerinin yoğun bakıma yatış oranı COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş anne bebeklerinden fazla olsa da her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.087). Yenidoğan yoğun bakıma yatış tanıları incelendiğinde, gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş anne bebeklerinin %30'unun (n:6) TTN, % 35'inin (n=7) prematürite, % 25'inin sepsis (n=5) ve % 25'inin (n=5) RDS tanıları ile yatırıldığı gözlendi. Bu oranlar gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmemiş anne bebeklerinde sırasıyla %48.4 (n:89), %38 (n:70), %39,7(n:73) ve %16,8 (n:31) olarak izlendi. Her iki grup yoğun bakıma yatış tanıları açısından karşılaştırıldığında istatistik açıdan herhangi bir fark saptanmadı (sırasıyla p=0.2, p=0.2, p=0.2, p=0.364) Sonuç: Gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş olan anne bebekleri, gebeliğinde bu enfeksiyonu geçirmemiş anne bebeklerine göre doğum sırasındaki antropometrik ölçümler, doğum haftaları, düşük doğum ağırlıklı olarak doğmaları, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olması karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistik açıdan herhangi bir fark saptanmadı. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler ışığında gebelik döneminde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş olmanın, yenidoğanın doğum sırasındaki antropometrik ölçümleri, prematüre doğum riski ve yoğun bakıma yatış oranları açısından bir fark yaratmaması bu enfeksiyonu geçiren anneler için güven verici olabilir. Ancak bu konuda daha net bir sonuca varmak için daha fazla sayıda bebeği içeren çalışmaların verilerine de ihtiyaç vardır. Gebeliğinde COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş anne bebeklerinin daha yakın izlenmesi ve takip edilmesi ilerleyen yaşlarda gelişebilecek olası morbiditeler açısından akılda tutulmalıdır. Anahtar kelimeler: SARS-COV-2, COVID-19, gebelik, yenidoğan, antropometrik ölçümler, morbidite
Trafik kazası nedeniyle acil servise başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların klinik özellikleri ve maliyetlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yaşlı nüfusu dünya genelinde artmaktadır. Trafik kazaları yaşlılarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Artan yaşla nüfusa bağlı olarak 65 yaş ve üzeri hastaların acil servise başvurusu ve tedavisi için gereken maliyet de artış göstermektedir. Çalışmamızın amacı; trafik kazası nedeniyle başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların klinik değerlendirmesini ve maliyet analizini yapmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya acil servise trafik kazası nedeniyle başvuran 65 yaş ve üzeri 110 hasta dahil edildi. Hastaların klinik değerlendirmeleri retrospektif olarak dosyaları taranarak yapıldı. Uygun istatistiksel metodlar kullanılarak bulgular analiz edildi. Bulgular: Hastaların %70(n=77)'i erkek, %30(n=33)'u kadındı. En çok vaka kasım (% 16,4)(n=18) ayında ve yaz (%31,8)(n=35) mevsiminde görüldü. Vakaların % 24,5'inde çoklu travma mevcuttu. Yaralanma en sık (% 42,7) torakal bölgede görüldü. Acilde ölüm % 6,4, yoğun bakıma yatış oranı % 19,1, hastane servisine yatış oranı % 30,9'du. Toplam ölüm oranı % 12,7'ydi. Baş-boyun, toraks, batın ve ekstremite yaralanması ile vakaların (eksitus, taburculuk, hastaneye yatış) klinik sonlanımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (sırasıyla p=0.022, p=0.003, p=0.011, p=0.013). Toraks, batın yaralanması ve çoklu travması olanlarda mortalitenin arttığı belirlendi (sırasıyla p=0.02, p=0.001, p=0.001). Hastanede ortalama yatış süresi (9,8±9,68) gün, ortalama maliyet tutarı (3555±5663) Türk Lirası olarak saptandı. Ekstremite yaralanması, çoklu travması ve ölüm ile sonuçlanmış vakalarda tedavi maliyetinin arttığı saptandı (sırasıyla; p=0.006, p=0.012, p=0.004). Hastanede kalış süresi arttıkça tedavi maliyetinin arttığı görüldü (r=0.602; p=0.001). Sonuç: Yaşlı hasta grubundaki trafik kazası hastalarında acil servisteki ilk yaklaşım çoğu zaman hayat kurtarıcıdır. Yaşlılarda trafik kazalarının önlenmesi, yeterli ve zamanında müdahale hastanedeki tedavi maliyetleri, morbidite ve mortalitenin azaltılması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Trafik kazası, acil servis, yaşlı, maliyet
Prematüre bebeklerin doğumdaki total protein seviyesini etkileyen faktörler ile bunların morbidite ve mortalite üzerine etkilerinin araştırılması
Düşük total protein düzeyleri intravasküler kompartman hacmini ve kan basıncını düşürüp hayati organlara yeterli kan akışının bozarak ciddi olumsuz sonuç, mortalite ve morbiditelerin görülmesini kolaylaştırabilir. Çalışmamızda 32 hafta altında doğan prematüre bebeklerde doğumdaki total protein seviyesinin ciddi olumsuz sonuç, mortalite ve morbiditeler arasındaki ilişkisinin araştırması amaçlanmıştır. Çalışma prospektif olarak yapılmış ve çalışmaya 05.09.2019-30.11.2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doğmuş veya doğduktan sonraki ilk 24 saat içerisinde sevk alınmış ve major konjenital anomalisi olmayan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmamıza göre total protein seviyesi ciddi olumsuz sonuç görülen grupta anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,013). Hastalara Score for Neonatal Acute Physiology (SNAP)-2 ve Perinatal Extension (SNAPPE)-2 skoru hesaplanmıştır. SNAPPE-2 skorunun ciddi olumsuz sonucu öngörmede en iyi belirteç olduğu bulunmuş ve SNAP-2 ve SNAPPE-2 skorlarının ciddi olumsuz sonucu öngörmede birbirilerinin yerine kullanılabileceği (p=0,280) fakat total protein seviyesi ve albumin seviyesinin SNAPPE-2 skorunun yerine kullanılamayacağı tespit edilmiştir (p=0,015 ve p=0,007). Hipoproteinemi gözüken grupta mortalitenin daha fazla görüldüğü bulunmuş (p<0,001) ve Receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildiğinde SNAPPE-2 skorunun mortaliteyi öngörmede en iyi belirteç olduğu ve SNAP-2 ve SNAPPE-2 skorlarının mortaliteyi öngörmede birbirilerinin yerine kullanılabileceği (p=0,086) fakat total protein seviyesi ve albumin seviyesinin SNAPPE-2 skorunun yerine kullanılamayacağı tespit edilmiştir (p=0,032 p=0,017). Hastalık ciddiyetini ve hastane içi ölüm riskini tahmin etmek için kullanılan mortalite skorları içinde fikir birliğine varılabilmiş olan objektif bir skorlama sistemi henüz mevcut değildir. Mikrovasküler sistemin dahil edildiği Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi-III skorlama sistemi içinde albumin bileşenlerden biri olarak yer almaktadır. Fakat total protein seviyesinin yer aldığı bir skorlama sistemi bulunmamaktadır. Çalışmamıza göre hipoproteinemi; 32 hafta altında doğan prematüre bebeklerde RDS, HAPDA, IVK, BPD, NEK, hipotansiyon morbiditeleri ve mortalite ile ilişkili önemli bir belirteçtir. Sonuç olarak günümüzde YDYBÜ'de en sık kullanılan skorlama olan SNAPPE-2 skoruna total protein seviyesi eklenerek ciddi olumsuz sonuç, mortalite ve morbiditeleri gösterme gücü arttırılabilir.
Malatya İnönü Üniversitesi'nde son 3 yılda yapılan ardışık 304 canlı vericili karaciğer naklinin değerlendirilmesi
Amaç: Nisan 2007-Nisan 2010 yılları arasında merkezimizde 299 hastaya 304 canlı vericili karaciğer nakli yapıldı. Çalışmamızda bu 304 CVKN olgusunun donör ve alıcı morbidite ve mortaliteleri değerlendirildi.Hastalar ve yöntem: CVKN programımızın başladığı 25 Nisan 2007'den, bu tezin yazıldığı Nisan 2010 tarihine kadar 299 hastaya ardışık 304 CVKN yapıldı. Bu 304 CVKN olgusunun donör ve alıcıları çalışmayı oluşturdu. İkiyüz doksan dokuz hastanın 5'ine çeşitli nedenlere bağlı greft yetmezliği nedeniyle ikinci bir CVKN yapıldı. Hastane mortalitesi, CVKN'den sonra geçen gün sayısından bağımsız CVKN için aynı hastane yatışında gerçekleşen ölüm olarak tarif edildi.Bulgular: Bütün donörler bu tez yazılırken 1 haftadan 3 yıla değişen izlem süreleriyle sağ ve sağlıklıydı. Komplikasyon oranı % 27 idi (83 donör). Bu komplikasyonlar ise % 2 safra kaçağı, % 2 intraabdominal kanama, % 0.6 şilöz peritonit, % 0.3 falsiformopeksinin yapılmamasına bağlı hepatik venöz obstrüksiyon, % 11 yüzeyel cerrahi alan infeksiyonu, % 2 insizyonel herni ve % 8 akciğer komplikasyonları (atelektazi, pnömoni) idi. Erken postoperatif dönemde alıcı komplikasyon oranı % 51'di. En sık karşılaşılan komplikasyon infeksiyondu: 32 hastada akciğer infeksiyonu gelişti. Beş hasta erken dönemde agressif enfeksiyon tablosuyla kaybedildi. Uzun dönemde biliyer striktürlü 57 olgu mevcuttu. 5 olguda kronik safra fistülü vardı. 13 hastaya hepatikojejunostomi yapıldı. 20'sine endoskopik olarak stent takıldı. 24 hasta ise perkutan bilier kateter ile tedavi edildi. Kronik rejeksiyon 7 olguda ve akut rejeksiyon atağı 103 hastada görüldü. Hepatik arter trombozu 25 olguda görüldü (% 8). Ortalama takip 19 aydı. KDKN yapılan hastalarda bir yıllık sağkalım oranı % 70, üç yıllık sağkalım oranı % 65 ve beş yıllık ise sağkalım oranı % 51 olarak saptanırken, CVKN yapılan hastalarda ise bir, iki ve üç yıllık sağkalım oranları % 82, % 79 ve % 75 olarak saptanmıştır . CVKN yapılan hastaların hastane mortalitesi % 16'dır. Acute-on-chronic karaciğer yetmezliği olan 47 hastada 1, 2 ve 3 yıllık sağkalım oranı sırasıyla % 71, % 67 ve % 61 idi. İzlem süresi sonunda 15 vasküler komplikasyonlara, 39 septik komplikasyonlara, 9 karaciğer disfonksiyonuna, 6 kronik rejeksiyona bağlı ve 5 komplikasyon olmadan diğer nedenlerden toplam 74 (% 25) alıcı mortalitesi oldu.Sonuç: Kadaverik greftlerin kısıtlı olduğu Türkiye'de, tek bir merkezde yılda 150'den fazla karaciğer nakli yapmak olduça güçtür. CVKN, donörler için güvenli bir işlemdir ve son dönem karaciğer hastalığı bulunan hastalar için etkili bir tedavidir. Serimizde, bütün donörler ameliyat öncesi günlük aktivitelerine döndüler ve alıcılar için tatminkar sonuçlar elde edildi. CVKN bu hastalara bir hayat fırsatı sunmuştur. Cerrahi ve klinik izlemde deneyim arttıkça, daha iyi CVKN sonuçlarının beklenebileceğine inanıyoruz.
Sol lob ve sol lateral segment canlı donör hepatektomi sonuçlarımız
Amaç: Karaciğer nakli programına 2006 yılında Turgut Özal Tıp Merkezi?nde başlanılmış olup, günümüze kadar donör morbiditesi olmaksızın, nakillerin % 78.9 CVKN ve %9.8 sol lob CVKN?dir. Bu çalışma ile kliniğimizde canlı vericili sol lob karaciğer nakli için yapılan sol donör hepatektomiye ait sonuçlar retrosepktif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metot: Kasım 2006-Nisan 2012 tarihleri arasında, CVKN için yapılan sol lob donör hepatektomiye ait verilerinretrospektif olarak incelenmesi. Bulgular: Sol lob donör hepatektomi olan 60 hasta, çalışmaya dâhil edildi. Ortalama donör yaşı 31.7±8.9 (30/30 erkek/ kadındı) idi. Donörlerin 55 tanesi (%91.6) en az 4. dereceden alıcı ile akrabaydı. 5 tanesi (%8.3) akrabalık dışında donörler idi. On-beş donöre sol hepatektomi (segment 2,3 ve 4) (%25), 45 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (%75) yapıldı. Ortalama takip süresi 30± 7.1 (2-58ay) idi. Toplam 60 donörün 12 sinde (%20) toplam 16 komplikasyon tespit edildi. Sol hepatektomi yapılan 6 donörde (%50) ve sol lateral segmentektomi yapılan 6 donörde (%50) komplikasyon gelişti. Gelişen 16 komplikasyonun 7 tanesi (%43.7 ) Grade I ve 2 tanesi (%12.5) Grade II komplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 4 tanesi Grade IIIa (%25), 3 tanesi Grade IIIb (%18.7) idi. Grade IV ve Grade V komplikasyonumuz olmadı. 16komplikasyon arasında en sık görülen, 7 adet ile (%43.7) safra yolu komplikasyonlarıydı. Donör ölümü hiç olmadı. Sonuç: Sağlıklı bir donör adayında, kendisine fayda sağlamayacak komplike bir cerrahi işleme ait morbidite ve mortalite, kaygılara neden olmaktadır. Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatif takiple sağlıklı bireylerden düşük morbiditeyle güvenilebilir şekilde sol lob karaciğer grefti elde edilebilir.
Bronkopulmoner displazi tanılı pretermlerde postnatal sistemik kortikosteroid tedavisinin erken neonatal morbiditeler üzerine etkilerinin araştırılması
Giriş: Bronkopulmoner displazi prematürelik ile ilişkili en önemli kronik pulmoner morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Sistemik kortikosteroidler antiinflamatuar özellikleri nedeniyle prematüre bebeklerde bronkopulmoner displazinin önlenmesinde kullanılmıştır. Prematüre bebeklerde postnatal sistemik kortikosteroidler ile pulmoner enflamasyonun azaltılması bronkopulmoner displazi riskini azaltır ancak olumsuz nörogelişimsel prognoz riskinde artış ile ilişkili olabilir. Amaç: Bu çalışma ile bronkopulmoner displazi tanılı pretermlerde postnatal sistemik kortikosteroid tedavisinin erken neonatal morbiditeler üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.09.2019 ile 30.9.2022 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Yenidoğan Yoğun bakım Ünitesinde bronkopulmoner displazi tanısı ile yatan hastalar yer almıştır. Çalışma geriye dönük (retrospektif) olarak planlandı. Çalışma grubu bronkopulmoner displazi nedeniyle sistemik kortikosteroid tedavisi alan ve almayan hastalardan oluşturuldu. Hasta bilgileri dosya kayıtlarından elde edildi. Hastaların sınıflandırılması yapılırken postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi almayan hastalar "Grup 1", kortikosteroid tedavisi alan hastalar "Grup 2" olarak sınıflandırıldı. Postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi alan hastalar ise kendi içlerinde tek kür alan hastalar "Grup 2a" olarak ve tekrarlayan dozda alan hastalar "Grup 2b" olarak sınıflandırıldı. Çalışmadan elde edilen verilerin analizi IBM SPSS 25.0 (Statistical Package for Social Sciences) ile yapıldı. Bulgular: Çalışma toplam 162 hasta ile yapıldı. Hastaların 108'inin (%66) postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi almadığı görüldü. 37'sinin (%23) tek kür ve 17'sinin (%11) ise tekrarlayan dozlarda postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi aldığı tespit edildi. Grup 1 ve Grup 2 arasında, antenatal ve maternal tanımlayıcı özellikler açısından istatistiksel anlamlı fark bulunamadı, neonatal tanımlayıcı özellikler açısından bakıldığında ise grup 2'nin daha düşük doğum haftasına sahip olduğu (grup 2: 26,8±1,9, grup 1: 28,4±1,9), daha düşük doğum ağırlığı ile doğdukları (grup 2: 915±274 gram, grup 1: 1223±351 gram) ve daha düşük 1. ve 5. dk apgar skorlarına (grup 1: 4,67±1,7 ve 6,59±1,5; grup 2: 3,93±1,5 ve 6,09±1,4) sahip oldukları görüldü. Grup 2'nin ilk 28 gündeki ortalama Fio2 ihtiyacı grup 1'den istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha yüksek bulundu (Fio2: %36,6- %27,3, p<0,001). Grup 2'nin, daha uzun invaziv ventilasyon süresine, daha uzun toplam oksijen desteği süresine, daha yüksek ROP sıklığına ve daha sık sepsis öyküsüne sahip oldukları görüldü, NEK, PDA, İVK sıklıkları açısından ise farklılık olmadığı görüldü. Grup 2'nin daha uzun yatış süresine sahip olduğu (grup 2: 119±40 gün, grup 1: 74±33 gün), taburculuktaki oksijen ihtiyacının daha sık olduğu (%42- %10) tespit edildi. Postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi alan 54 hastanın 38'i (%70) deksametazon, 10'u (%18) hidrokortizon, 6'sı (%11) ise her iki tedaviyi de farklı zamanlarda almıştı. Hastalara ilk sistemik kortikosteroid tedavisi verilme günü ortalama postnatal 44. gün olarak tespit edildi. Tek kür kortikosteroid tedavisi alan hastaların ortalama kortikosteroid tedavisi antiinflamatuar eşdeğer dozu 1,68 mg/kg iken tekrarlayan dozlarda kortikosteroid tedavisi alanların ortalaması 2,9 mg/kg olarak görüldü. Grup 2a ile Grup 2b karşılaştırıldığında, benzer antenatal, maternal ve neonatal tanımlayıcı özelliklere sahip oldukları görüldü. Tekrarlayan dozlarda sistemik kortikosteroid tedavisi alan hastalarda neonatal morbiditeler tek kür alanlar ile benzer olarak tespit edildi. Sonuç: Bronkopulmoner displazi tanılı hastalarda, postnatal sistemik kortikosteroid tedavisinin respiratuar morbiditeleri ve BPD'yi iyileştirdiğini düşünmekteyiz. Aynı zamanda tekrarlayan dozlarda kortikosteroid verilen hastalarda da postnatal sistemik kortikosteroid tedavisinin respiratuar morbiditelere ve BPD'ye olumlu etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz. Tekrarlayan dozlarda postnatal sistemik kortikosteroid tedavisi alan hastalarımız, tek kür kortikosteroid tedavisi alan hastalarımıza göre ortalama 2,6 katı kadar fazla dozda kortikosteroid tedavisi almıştır. Özellikle sistemik kortikosteroid tedavisinin, akut yan etkileri ve uzun dönem nörogelişimsel yan etkileri de göz önünde bulundurulduğunda postnatal sistemik kortikosteroid tedavisinin verilmesi iyi düşünülüp alınması gereken bir karardır. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner Displazi, Kortikosteroid, Kronik Akciğer Hastalığı, Preterm, Erken Neonatal Morbiditeler
Geriatrik ASA III ve üzeri olan femur fraktürlerinde genel ve rejyonel anestezinin postoperatif yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, morbidite ve mortalitesinin karşılaştırılması
Geriatrik hastalarda kalça fraktürleriartmaktadır. Hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı da artmaktadır. Çalışmamızda anestezi yönteminin kalça fraktürü ameliyatı sonrası yoğun bakımda kaldıkları süre, morbidite, mortaliteye etkisini incelemeyi amaçladık. Kalça kırığı nedeniyle 65 yaş üstü ASA III ve üzeri 198 hasta retrospektif olarak incelendi. Genel ve rejyonel anestezi olarak gruptaki hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, bazı biyokimyasal parametreler, transfüzyon miktarları,YBÜ kalma süresi, APACHE skorları, mortalite, morbidite ve komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi. Genelile rejyonel anestezi karşılaştırıldığında genel anestezi alan grupta APACHE skorları, intraoperatiftransfüzyon miktarı anlamlıyüksek bulunmuştur. Rejyonel anestezi alan grupta postoperatif mekanik ventilatör süresi, 8-28 günlük mortalite,kardiyovasküler sistem ve enfeksiyon komplikasyonu istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Geriatrikfemurfraktürlerinde seçilecek anestezi halen tartışılmaktadır.İntraoperatiftransfüzyonlarıazaltması,postop APACHE skorunu düşürmesi,mekanik ventilasyon süresini azaltması, mortaliteyive komplikasyonları azaltması nedeniylerejyonel anestezi avantajlıgörülmektedir. Çalışmamızdarejyonel anestezinin tercih edilmesini belirtmekle beraber hastanın az olması, incelemenin retrospektif olmasımortalite ve diğer sonuçlar üzerinde yorum yapmayıkısıtlayan nedenler olarak sıralanabilir.AnahtarKelimeler: Geriatri, Femur, Rejyonel Anestezi, Genel Anestezi, Mortalite,
Menenjit tanısı alan yenidoğan olguların laboratuvar ve görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi ve ilk 12 ay izlem sonuçları
Neonatal menenjit, yenidoğanlarda mortalite ve morbiditenin önemli sebeplerinden biridir. Mortalite ve uzun dönem komplikasyon oranı tanı zamanı, sebep olan etken ve tedavi başlangıç zamanına göre değişmektedir. Uzun dönemde nörolojik sekeller, görsel ve işitsel kayıp, kognitif ve davranışsal bozukluklar görülebilmektedir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Kliniği'nde tedavi gören ve menenjit tanısı almış olan hastaların epidemiyolojik karakteristiklerinin, klinik özelliklerinin ve ilk bir yıldaki izlem sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2010 ile Aralık 2015 tarihleri arasında kliniğimizde yatarak tedavi gören ve menenjit tanısı almış olan hastalar dahil edildi. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların epidemiyolojik özellikleri ve ilk bir yaşları içerisindeki izlem verileri değerlendirildi. Altı yıllık süre içerisinde neonatal sepsis tanısıyla 1360 hasta yatırılarak izlenmişti. Toplam 118 hasta menenjit tanısı almıştı. Hastaların ortalama gestasyonel yaşları 32.7 hafta (24-40 hafta), ortalama doğum ağırlıkları 1987 gram (690-5020 gram) idi. Hastaların %25'i term, %75'i preterm bebeklerdi. Ortalama menenjit tanı zamanları 11 gün (2-40gün), ortalama yatış süreleri 45 gün (13-154 gün) idi. Menenjit tanısı alan 12 (%10) olgunun tanısı erken sepsis ile, 106 (%90) olgunun tanısı geç sepsis ile birlikteydi. Hastaların %17.7'sinde kan kültürlerinde, %17.7'sinde BOS (beyin omurilik sıvısı) kültürlerinde etken izole edildi. Her iki kültürde de en sık üreyen etken Staphylococcus Epidermidis'di. Hastaların mortalite oranı %15.2 olarak saptanırken, taburcu olan hastaların %30'unun kraniyal MR'da (manyetik rezonans görüntüleme) patoloji saptandı. İlk bir yıllık izlemlerini tamamlamış olan hastalarda ABR (BERA, beyinsapı işitsel davranımı) testlerinde işitme problemi çıkan hasta oranı %25 iken, hastaların %23'ünde birinci yaşlarında nöromotor gerilik mevcuttu. Çalışmamızda menenjit tanısında risk faktörleri literatür ile uyumlu olarak erkek cinsiyet, prematürite, C/S (sezaryen) ile doğum, düşük doğum ağırlığı (<2500 gram) ve annede EMR (erken membran rüptürü) öyküsü olarak belirlenmiştir. Kültürde izole edilen mikroorganizmaların yüksek oranda gram pozitif etkenler olması gelişmekte olan ülkelerdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Kültürde etken izole edilemeyen olgularda BOS bulgularının kullanılabilirliğini destekleyen bulgular elde edilmiştir. Menenjit tanısı alan olgularda kötü prognoz göstergeleri yüksek BOS proteini ve BOS lökosit sayısı, düşük BOS glukozu, düşük 5.dk APGAR skoru, nöbet öyküsü ve işitme kaybı olarak belirlenmiştir. BOS bulgularının mortalite ve morbidite üzerine etkisini gösteren veriler bizim çalışmamızda da güncel çalışmalarla benzer bulunmuştur. Kötü prognoza sahip olduğu belirlenen olgularda diğer çalışmalardan farklı olarak geç sepsise eşlik eden menenjit tanısı alan olgu oranı daha yüksek bulunmuştur.