Morbidity
101 theses under this subject heading
Sol lob ve sol lateral segment canlı donör hepatektomi sonuçlarımız
Amaç: Karaciğer nakli programına 2006 yılında Turgut Özal Tıp Merkezi?nde başlanılmış olup, günümüze kadar donör morbiditesi olmaksızın, nakillerin % 78.9 CVKN ve %9.8 sol lob CVKN?dir. Bu çalışma ile kliniğimizde canlı vericili sol lob karaciğer nakli için yapılan sol donör hepatektomiye ait sonuçlar retrosepktif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metot: Kasım 2006-Nisan 2012 tarihleri arasında, CVKN için yapılan sol lob donör hepatektomiye ait verilerinretrospektif olarak incelenmesi. Bulgular: Sol lob donör hepatektomi olan 60 hasta, çalışmaya dâhil edildi. Ortalama donör yaşı 31.7±8.9 (30/30 erkek/ kadındı) idi. Donörlerin 55 tanesi (%91.6) en az 4. dereceden alıcı ile akrabaydı. 5 tanesi (%8.3) akrabalık dışında donörler idi. On-beş donöre sol hepatektomi (segment 2,3 ve 4) (%25), 45 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (%75) yapıldı. Ortalama takip süresi 30± 7.1 (2-58ay) idi. Toplam 60 donörün 12 sinde (%20) toplam 16 komplikasyon tespit edildi. Sol hepatektomi yapılan 6 donörde (%50) ve sol lateral segmentektomi yapılan 6 donörde (%50) komplikasyon gelişti. Gelişen 16 komplikasyonun 7 tanesi (%43.7 ) Grade I ve 2 tanesi (%12.5) Grade II komplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 4 tanesi Grade IIIa (%25), 3 tanesi Grade IIIb (%18.7) idi. Grade IV ve Grade V komplikasyonumuz olmadı. 16komplikasyon arasında en sık görülen, 7 adet ile (%43.7) safra yolu komplikasyonlarıydı. Donör ölümü hiç olmadı. Sonuç: Sağlıklı bir donör adayında, kendisine fayda sağlamayacak komplike bir cerrahi işleme ait morbidite ve mortalite, kaygılara neden olmaktadır. Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatif takiple sağlıklı bireylerden düşük morbiditeyle güvenilebilir şekilde sol lob karaciğer grefti elde edilebilir.
Geriatrik ASA III ve üzeri olan femur fraktürlerinde genel ve rejyonel anestezinin postoperatif yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, morbidite ve mortalitesinin karşılaştırılması
Geriatrik hastalarda kalça fraktürleriartmaktadır. Hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı da artmaktadır. Çalışmamızda anestezi yönteminin kalça fraktürü ameliyatı sonrası yoğun bakımda kaldıkları süre, morbidite, mortaliteye etkisini incelemeyi amaçladık. Kalça kırığı nedeniyle 65 yaş üstü ASA III ve üzeri 198 hasta retrospektif olarak incelendi. Genel ve rejyonel anestezi olarak gruptaki hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, bazı biyokimyasal parametreler, transfüzyon miktarları,YBÜ kalma süresi, APACHE skorları, mortalite, morbidite ve komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi. Genelile rejyonel anestezi karşılaştırıldığında genel anestezi alan grupta APACHE skorları, intraoperatiftransfüzyon miktarı anlamlıyüksek bulunmuştur. Rejyonel anestezi alan grupta postoperatif mekanik ventilatör süresi, 8-28 günlük mortalite,kardiyovasküler sistem ve enfeksiyon komplikasyonu istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Geriatrikfemurfraktürlerinde seçilecek anestezi halen tartışılmaktadır.İntraoperatiftransfüzyonlarıazaltması,postop APACHE skorunu düşürmesi,mekanik ventilasyon süresini azaltması, mortaliteyive komplikasyonları azaltması nedeniylerejyonel anestezi avantajlıgörülmektedir. Çalışmamızdarejyonel anestezinin tercih edilmesini belirtmekle beraber hastanın az olması, incelemenin retrospektif olmasımortalite ve diğer sonuçlar üzerinde yorum yapmayıkısıtlayan nedenler olarak sıralanabilir.AnahtarKelimeler: Geriatri, Femur, Rejyonel Anestezi, Genel Anestezi, Mortalite,
Warfarin kullanan hastalarda taze donmuş plazma ve protrombin kompleks konsantresi'nin maliyet, mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Varfarin kullanan hastalar çoğu zaman acil servise kanama şikayeti ile başvurmaktadır. Varfarin birçok hastalık tedavisi ve profilaksisinde kullanılmaktadır. Düşük değerlerde tromboz, yüksek değerlerde ise kanama riski artmaktadır. Varfarin doz aşımına bağlı kanamalı olgularda kullanılan taze donmuş plazma (TDP) veya Protrombin kompleks konsantresi (PCC)'nin maliyet, morbidite ve mortalite oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01.01.2015 – 31.12.2017 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine başvuran Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) değeri varfarine bağlı yükselmiş 309 hastayla retrospektif olarak yapılmıştır. Hastalara uygulanan TDP veya PCC tedavileri incelenip, sonuçlanma şekilleri, maliyet etkinlik durumları, morbidite ve mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Acil servise başvuran ve çalışma kriterlerini karşılayan hastaların yaş ortalaması 68±14,48'dir. Hastaların %71,5'inin acilden taburcu edildiği, %8,4'sının yoğun bakım ünitesine yattığı belirlenmiştir. Yatış süresine bakıldığında hastaların %20,4'ü 3 günden fazla yatarak tedavi görmüştür. Tüm hastaların acil servise başvurusunda %38,5'inin major kanama görülen , %33'ünün de kanama görülmeyen varfarin over doz olduğu saptanmıştır. Major kanamalı hastaların çoğunda (%76,5) INR değeri beklenildiği gibi terapötik değerin üzerinde bulunmuştur ve etiyolojide en sık neden üst gastrointestinal sistem (GİS) kanamalarıdır (%61.34). Tüm hastaların %89,3'üne TDP, %10,7'sine PCC verildiği tespit edilmiştir. PCC verilen hastalarda INR değeri düşüş ortalaması 6,64±5,62, TDP verilenlerde ise bu değer 4,16±4,29 bulunmuştur. Tüm hastalarda TDP kullanım miktarı 736 adet ve maliyeti 55.936 TL'dir. Toplamda PCC kullanımı 82 adet ve maliyeti 40.590 TL'dir. Sonuç: Varfarin over doz hastalarının çoğu acil servisten taburcu edilmektedir. Major kanamaların etiyolojisinde çoğunlukla GİS kanaması mevcuttur. INR değeri düşüşü PCC kullanılanlarda TDP kullananlara göre daha fazladır, dolayısıyla PCC etkinliği TDP'ye göre daha üstündür. Maliyet açısından karşılaştırıldığında, TDP kullanılanların sayısının PCC kullanılan hastalara göre yaklaşık 9 kat fazla olmasına rağmen toplamda harcanan miktarın daha az olduğu görülmektedir. Her iki grupta mortalite oranları benzerdir. ANAHTAR KELİMELER: Varfarin, INR, TDP, PCC
Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite
Preoperatif BNP(brain natriuretik peptid) değerlerinin koroner bypass cerrahisi uygulanan hastaların prognozunun degerlendirilmesindeki rolü
PREOPERATİF (BNP) BRAİN NATRİÜRETİK PEPTİD DEĞERLERİNİN KORONER BYPASS CERRAHİSİ UYGULANAN HASTALARDA PROGNOZUNDEĞERLENDİRİLMESİNDEKİ YERİÖZETBNP(Brain Natriüretik Peptid), ventrikül fonksiyonundaki değişikliklere hassas ve aynı zamanda bu değişikliklerin spesifik belirleyicisi olan ventiküler bir hormondur. Asemptomatik sol ventrikül yetmezliği için BNP örnek görüntüleme testidir. Bu çalışmanın amacı ,koroner bypass yapılacak hastaların preoperatif plazma BNP düzeyleri ile erken morbidite arasındaki ilişkinin araştırlmasıdır.11 aylık dönem boyunca koroner bypass yapılan 22 ardışık hastayı geriye dönük olarak değerlendirdik.Hastaların başka bir sistem ile ilgili ve ek kardiak problemi mevcut olmamakla birlikte EF leri %50 ın altında değildi.Operasyon öncesi plasma BNP düzeyleri ,erken postoperatif morbidite bulgularıyla istatistiksel olarak karşılaştırıldı.BNP analizi, Electrohemoluminescent immunassay metodu ve Roche Dıagnostıc İndıanapolis ,İndiana ProBNP Elecsys 1010 autoanalyzer tekniği ile yapıldı.125 pg/ml üzeri düzey kardiak fonksiyonlardaki bozukluğun göstergesi olarak kabul edildi.Post operatif morbidite kriterleri şu şekilde belirlendi;yoğun bakım ünitesinde 4 günden,hastanede 10 günden daha fazla kalış suresi ,48 saatin üzerinde mekanik ventrilatör desteği,IABP(inta aortik balon pompası) desteği veya inotropik ihtiyacı.Tüm analizler SPSS 9.0 istatistiksel yazılım grubu kullanılarak yapıldı.Morbidite kriterlerinin bir yada daha fazlası 22 hastadan 12'sinde(%54) rastlandı.Morbidite saptanan ve saptanmayan hastalar arasında demografik bulgular açısından bariz farklılık yoktu.Morbidite gözlenmeyen 10 hastada pre operatif plasma BNP düzeyi 113 ± 47pg/ml iken ,morbidite saptanan 12 hastada plasma BNP düzeyleri 763± 53pg/ml idi.Elde edilen sonuçlara göre, ,pre operatif plasma BNP düzeylerinin koroner bypass yapılacak hastalarda erken postoperatif morbidite açısından güvenilir bir belirleyici olduğu sonucuna varılmıştır.ANAHTAR KELİMELER: Kardiyopulmoner bypass, BNP (Brain Natriüretik Peptid), Postoperatif morbidite
Çukurova bölgesinde kronik iskemik kalp hastalığında aspirin direnci sıklığı ve tedavi değişikliğinin trombosit fonksiyonları ve prognoz üzerine etkisi
Amaç: Aspirin kardiyovasküler hastalıklarda antitrombosit tedavinin temelini oluşturur. Fakat tüm hastalarda aspirinin etkisi aynı değildir. Daha önce yapılan çalışmalarda aspirinle tedavi edilen hastalarda % 0,4 ile % 83,3 arasında değişen oranda aspirin direnci gösterilmiştir. Bu çalışmada 100 mg aspirin alan stabil koroner arter hastalarında aspirin direnci sıklığının tayini ve 100 mg aspirine direnci olan hastalarda 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel tedavisinin trombosit fonksiyonları ve morbidite üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim dalınca stabil koroner arter hastalığı tanısı ile izlenen ve 100 mg aspirin kullanan 168 hasta (115 erkek, 53 kadın ve yaş ortalaması 60,1 ± 8,4 yıl) alındı. Aspirine verilen cevap modifiye tromboelastogram ile belirlendi. Tromboelastogram ile tam kanda araşidonik asitin indüklediği trombosit agregasyon inhibisyonunun % 50'nin altında olması aspirin direnci olarak kabul edildi. Bu hastalarda aspirin dozu 300 miligrama çıkılarak veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel verilerek yeniden trombosit agregasyon inhibisyonu ölçüldü. Hastalar 464 ± 264 (200-728) gün takip edildi.Bulgular: Toplam 27 hastada (% 16,1) aspirin direnci tespit edildi. 100 mg aspirin alan hastalarda saptanan trombosit agregasyon inhibisyonu düzeyinin, doz 300 miligrama çıkıldığında veya 100 mg aspirine 75 mg klopidogrel eklendiğinde anlamlı derecede arttığı bulundu (p=0,008). Bununla birlikte 300 mg aspirin alan hastaların 16'sında ve klopidogrel eklenenlerin 11'inde direncin devam ettiği belirlendi. İki grup arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamsız olduğu tespit edildi (p=0,508). 100 mg aspirin+ 75 mg klopidogrel tedavisi alan hastalarda 300 mg aspirin tedavisine göre daha yüksek trombosit agregasyon inhibisyonu elde edildiği ancak bunun istatistiksel önemi olmadığı saptandı (p=0,205). Aspirin direnci ve trombosit agregasyon inhibisyonunu öngörmede sadece fibrinojen düzeyi ve nabız basıncının bağımsız gösterge olduğu saptandı. Nabız basıncı 50 mmHg ve ortalama fibrinojen değeri 400 mg/dL ``kesim değeri'' olarak alındığında sırası ile % 88,9 ve % 74 duyarlılık, % 64,4 ve % 68 özgüllük ile aspirin direncini öngördüğü saptandı. 100 mg aspirine direnci olan 27 hastada tedavi değişikliği olarak 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+klopidogrel uygulandı. Tedavi değişikliği sonrası yeterli trombosit agregasyon inhibisyonu sağlanan 20 hasta ve sağlanamayan 7 hasta morbidite açısından değerlendirildiğinde, aspirin direnci devam eden hastalarda morbiditenin anlamlı derecede artmış olduğu bulundu (p=0,045).Sonuç: Çalışmamızda, koroner arter hastalarında 100 mg aspirin ile hastaların %16,1'inde yeterli trombosit inhibisyonu sağlanamadı. Düşük doz aspirine cevapsız hastaların önemli kısmında, 300 mg aspirin veya 100 mg aspirin+75 mg klopidogrel ile yeterli platelet inhibisyonu sağlandı. Ayrıca aspirin direnci olan hastalarda kardiyovasküler morbidite riskinin arttığı tespit edildi.
Semptomatik dev karaciğer hemanjiomlarında cerrahi tedavi
Amaç: Günümüzde görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ile birlikte karaciğer hemanjiomu tanısında artış görülmektedir. Fakat tedavi konusunda tartışmalar devam etmektedir. Semptomatik olgularda üzerinde en fazla durulan tedavi seçeneği cerrahidir. Bu çalışmada 1999-2009 yılları arasındaki 10 yıllık dönem içinde ÇÜTF Genel Cerrahi anabilim dalında hepatik hemanjiyom nedeni ile opere edilen 49 olgunun prospektif incelenmesi ve sonuçlarının literatürle karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Olguların arşiv bilgileri incelenerek demografik bulguları, yaşı, cinsiyeti, şikayeti, yapılan tetkikler, hemanjiom lokalizasyonu, ameliyat endikasyonu, tümör boyutu, yapılan ameliyat, kan transfüzyonu, postoperatif hastanede yatış süresi, komplikasyonlar, patoloji sonuçları ve mortalite değerlendirildi.Bulgular: Olguların 39 (% 79,6)'u kadın,10 (% 20,4)'u erkek olup, ortalama yaş 46,2±8,54 idi.En sık görülen semptom 37 (% 75,5) olguda karın ağrısı, 5 (% 10,2) olguda bası semptomları, asemptomatik olan 7 (% 14,3) olguda malignite şüphesi saptandı.Olguların 25 (% 51)'inde hemanjiyomlar sağ lob, 18 (% 36,7)'inde sol ve 6 (% 12,2)'sında her iki lobda yerleşmiş bulundu.Olguların 47 (% 96)'sinde hemanjiom çapı 5 cm veya daha büyük, 2 (% 4)'sinde 5 cm'den daha küçük olarak saptandı.Cerrahi girişim olarak, 28 (% 57,1) olguda enükleasyon, 21 (% 42,9) olguda anatomik karaciğer rezeksiyonu uygulandıEnükleasyon grubunda ortalama operasyon süresi rezeksiyon grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda kısalmış olduğu görüldü (p < 0,05). Transfüzyon ihtiyacı enükleasyon grubunda belirgin olarak azalmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p > 0,05). Hastanede yatış süresi ise enükleasyon grubunda belirgin olarak kısa saptandı (p < 0,05).Karaciğer rezeksiyonu yapılan olguların 8 (% 38,1)'inde komplikasyon gelişti. Enükleasyon yapılan olgularda komplikasyon gelişmedi (p < 0,05). En sık komplikasyon atelektazi ve plevral effüzyon olup, 5 (% 10,5) olguda mevcut idi. Komplikasyon gelişen diğer 3 olgunun birinde koleksiyon, 1'inde pnömoni, diğerinde ise pulmoner emboli görüldü.49 olgudan 3 (% 6)'ünde mortalite görüldü. Bu olguların 1'i pulmoner emboli, diğer 2 olgu postoperatif intraabdominal kanama sonucu kaybedildi.Patolojik olarak; 47 (% 96) olguda kavernöz formasyon, 2 (% 4) olguda ise kapiller formasyon tespit edildi.Sonuç: Bugüne kadarki bilgiler ışığında daha çok sayıda teşhis edilmeye başlanan karaciğer hemanjiomlarının ayırıcı tanılarının konulması, uygulanacak tedavi yönteminin özel endikasyonlarına sahip ol¬mayan olguların 3 - 6 aylık aralıklarla izlenmesinin daha faydalı olabileceği bizim de katıldığımız ve daha fazla taraftar bulan görüş olarak belirmektedir.Anahtar sözcükler: Karaciğer hemanjiomu, enükleasyon, rezeksiyon, kan transfüzyonu, komplikasyon.
Adölesan gebelikler: Maternal ve fetal sonuçlar
Amaç: Adölesan terimi çocukluktan erişkinliğe geçişi tanımlamakta ve Dünya Sağlık Örgütü adölesanlığın 10-19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan tüm dünya ülkelerinde adölesan gebelikler çok önemli bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Adölesan gebeler maternal ve fetal açıdan yüksek riskli gebeliklerdir. Bu çalışmada hastanemizde adölesan ve adölesan olmayan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01.01.2008-01.08.2011 tarihleri arasında başvuran ve 20 hafta üzerindeki, canlı, tekil doğum yapan 19 yaş altı gebelerin ve aynı dönemde doğum yapmış 19 yaş üstü gebelerin gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, eşiyle resmi nikahlı olması, eşiyle akrabalık), obstetrik sonuçları (doğumda gestasyonel yaş, doğum şekli, doğum kilosu, 1. ve 5. dakika Apgar skorları. anemi varlığı) ve obstetrik komplikasyonlar (preterm doğum, intaruterin gelişme geriliği, oligohidramnios, gestasyonel diyabet, makrozomi, plasental anomali, fetal distres) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Adölesan grupta 80, adölesan olmayan grupta 102 kişi yer almaktaydı. Adölesan gruptakilerin yaş ortalaması 16,68±0,883 olup adölesan olmayanların yaş ortalaması 29,09±5,929 `dur (P<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların gebelik sayılarının ortalaması 1,20±0,461 iken, adölesan olmayan kadınların gebelik sayılarının ortalaması 2.49±1.627 dur (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,09±0,284 iken, adölesan olmayan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,25±1,431'dür (p<0,05). Adölesan kadınların 42'sinde (%52,5), adölesan olmayan kadınların 6'sında (%5,9) eşiyle arasında resmi nikâh yoktur (p<0,05). Adölesan grup ile olmayan grup eşiyle akrabalık olması açısından karşılaştırıldığında adölesan grupta 18 (%22,5), adölesan olmayan grupta10 (%9,8) kadın eşiyle akrabadır ( p< 0,05). Araştırmadaki adölesan kadınlar ortalama olarak 36,55±3,456 gebelik haftasında, adölesan olmayanlar ise 37,37±3,073 gebelik haftasında canlı doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan kadınların 31'i (%38,8) sezaryen ile doğum yaparken, adölesan olmayan kadınların 58'i (%56,9) sezaryen ile doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan olanların ve olmayanların bebeklerinin doğum ağırlığı (2796,69±812,345 gr, 2892,60±747,800 gr, p=0,717), birinci dakika apgar skorlarının ortalaması (6,96±2,292, 7,43±1,656, p=0,480), beşinci dakika apgar skorlarının ortalaması ( 8,41±2, 8,71±1,390,p=0,223) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Adölesan olan grupta olmayan gruba oranla preterm doğum (%37,5 (30/80), %21,6 (22/102)), preeklamsi (%31,3 (25/80), %14,7 (15/102)), intrauterin gelişme geriliği (%20 (16/80), %9,8 (10/102), p=0,050), fetal distres (%20 (16/80), %8,8 (9/102)), konjenital anomali (%16,3 (13/80), %5,9 (6/102)), anemi (%40 (32/80), %12,7 (13/102)) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p<0,05) Adölesan olan grup ile olmayan grup arasında plasental anomali (%1,3 (1/80), %2,9 (3/102), p=0,440), oligohidramnios (%18,8 (15/80), %9,8 (10/102)), p=0,082), gestasyonel diyabet (%5 (4/80), %9,8 (10/102), p=0,227), makrozomi (%6,3 (5/80), %4,9 (5/102), p=0,692) görülmesi açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Adölesan gebelerde preterm doğum, preeklamsi, fetal distres, konjenital anomali oranlarının anlamlı derecede yüksek çıkması bu gebelerde maternal ve perinatal morbidite ve mortalite riskinin arttığını göstermektedir. Anne ve çocuk sağlığı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının adölesan gebeliklerin önlenmesi ve karşılaşılması durumunda ise bu gebelerin sıkı antenatal takibi ve riskleri konusunda uyanık olması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Adölesan gebelik,fetal sonuçlar, maternal sonuçlar
Preoperatif değerlendirmede uzun ve kısa anamnezin anestezi tekniği ve komplikasyonları üzerine etkileri
Preoperatif Değerlendirmede Uzun ve Kısa Anamnezin Anestezi Tekniği ve Komplikasyonları Üzerine Etkileri Amaç: ASA I grubu hastalarda preoperatif değerlendirme sırasında alınan kısa ve uzun anamnezin anestezi yönetimi ve komplikasyonlar üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz etik kurul onayı alındıktan sonra cerrahi operasyon planlanan ASA I grubu 750 erişkin hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki (n=375) hastalar anestezi polikliniğinde preoperatif değerlendirme amacıyla belirlediğimiz beş temel sorudan oluşan sorgulama formu ile ikinci gruptaki (n=375) hastalar ise preoperatif değerlendirme kliniğimizde bulunan 26 sorudan oluşan geniş anamnez formu ile sorgulandı. Tüm hastalarda; anestezi polikliniğindeki değerlendirme sırasında geçen süre, ek tetkik veya konsültasyon istemi olup olmadığı, anestezi için seçilen ve uygulanan teknik, peroperatif ve postoperatif hemodinamik ve respiratuar veriler, kullanılan analjezik ajanlar ve yöntemleri ile operasyon sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlar izlenerek kaydedildi. Bulgular: Kısa anamnez alınan hastaların preoperatif değerlendirmelerinde ortalama anamnez süreleri 38,52 saniye bulunurken uzun anamnez alınan grupta bu süre 103,17 sn olarak saptandı (p< 0.001). Preoperatif değerlendirme sırasında her iki grupta da benzer olarak 4 hastadan hikayedeki verilere göre ek konsültasyon isteme gereksinimi duyulmuştur. Her iki grup arasında anestezi yönetimi ve tercihi açısından bir fark bulunmadığı tespit edildi (p=0,340). Gruplar anestezi sırasında ve sonrasında oluşabilecek komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında fark olmadığı belirlendi (p=0,50),(p=0,27). Sonuç: Preoperatif değerlendirmede, ASA I grubu erişkin hastalarda kısa anamnez ile hikaye almanın uzun anamnez ile hikaye alınan hastalarla karşılaştırıldığında, anestezi yönetimi ve komplikasyonlarda değişiklik oluşturmadan preoperatif değerlendirme için gereken süreyi önemli ölçüde azalttığı belirlendi. Polikliniklerdeki bu zaman kazancının özellikle yoğun hasta potansiyeli olan büyük merkezlerde bir avantaj sağlayabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Anamnez, Anestezi Yönetimi, Morbidite, Preoperatif Değerlendirme
Geriatrik hastalarda frail kırılganlık indeksi, ASA skorlaması, nötrofil-lenfosit oranı ve eritrosit dağılım genişliği ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Geriatrik Hastalarda Frail Kırılganlık İndeksi, Asa Skorlaması, Nötrofil-Lenfosit Oranı Ve Eritrosit Dağılım Genişliği İle Mortalite Ve Morbidite Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi Amaç ve Hipotez: Dünyada geriatrik popülasyonun artması, geriatrik ameliyat sayılarında da artışa yol açamaktadır. Yaşla birlikte meydana gelen bir takım fizyolojik değişiklikler nedeni ile yaşlı hasta grubunun takibinde klinisyenlerin daha dikkatli olması gerekmektedir. Bu çalışmada amacımız, preoperatif dönemde hastaya uygulanacak Frail indeksinin, ASA skorlamasının ve hemogram bulgularının birlikte postoperatif mortalite ve morbiditeyi tahmin etme gücünü belirlemektir. Yöntem: Bu prospektif çalışma 01.05.2020 ile 31.12.2021 tarihleri arasında, Bozok Üniversitesi Araştıma ve Uygulama Hastanesi'nde elektif cerrahi planlanan geriatrik hastalar ile gerçekleştirildi. Hastaların preoperatif dönemde Frail kırılganlık indeksi uygulandı ve ASA skorları belirlendi. Preoperatif ve postoperatif (ilk 24 saat içinde alınan) hemogram verileri kayıt altına alındı. Bulgular: Toplam 167 hastanın dahil edildiği çalışmada hastaların 56'sı (%33,5) kadın, 111'ü (%66,5) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 74,6±8,01 (yaş dağılımı 65-102) idi. Frail kırılganlık indeksine göre sınıflandırdığımızda 66 hasta (%39,5) normal, 63 hasta (%37,7) prefrail ve 38 hasta (%22,8) frail olarak değerlendirildi. ASA skorlarına göre sınıflandırdığımızda ASA I grubunda hastamız yokken, 50 hasta (%29,9) ASA II; 84 hasta (%50,3) ASA III; ASA IV grubunda 33 hasta (%19,8) olarak bulundu. Tüm gruplar postoperatif üç aylık mortalite ve morbidite açısından değerlendirildiğinde Frail indeksi, ASA, preoperatif NLO, postoperatif NLO preoperatif RDW-SD ve postoperatif RDW-SD mortalite ve morbiditeyi tahminde en etkili parametreler olduğu görüldü (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,002, p<0,0001). Sonuç: Çalışmamız geriatrik hastalarda preoperatif dönemde ASA skorlaması, Frail kırılganlık indeksi, NLO ve RDW'nin birlikte değerlendirilmesinin, postopertif üç aylık takipte mortalite ve morbiditeyi tahmin etme öngörüsünün daha yüksek olacağını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: preoperatif; ASA; frail; RDW; NLO; geriatrik hasta
Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları
Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.
Pediatrik açık kalp cerrahisi olgularında serum glutatyon S-transferaz P1 izoenziminin değişimlerinin incelenmesi ve erken postoperatif morbidite ve mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi
Günümüzde kardiyak operasyonların büyük bir kısmı kardiyopulmoner by-pass(CPB) kullanılarak yapılmaktadır. Kardiyopulmoner by-pass sırasında kardiyopulmoner bypass esnasında kanın yabancı yüzeyle teması, iskemi ve reperfüzyon hasarı, soğuma ve ısıtma dönemlerinde gelişen ısı değişiklikleri ve bunların süreleri, endotoksinler ve nihai olarak operatif travma nedeniyle ortaya çıkan proinflamatuar ajanlar sistemik inflamatuar yanıt sendromu(SIRS) adı verilen pulmoner, renal nörolojik veya koagulasyon sistemiyle ilgili bozuklukların gelişmesine sebep olabilir. Anestezi,cerrahi ve perfüzyon tekniklerindeki ilerlemelere rağmen kardiyo pulmoner bypass uygulamalarında enflamatuar yanıt ve SIRS, morbidite ve mortalitenin ciddi bir nedeni olarak karşımızda dumaktadır. İnflamasyon ve antiinflamatuar mekanizmaların açıklanması için yoğun çaba harcanmasına karşın CPB‟ la ilişkili mortalite ve morbiditenin büyük kısmının SIRS ile ilişkili olması prognozu belirlemede yeni markırlara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Kardiyopulmener bypass sırasında oluşan oksidatif stres inflamatuar yanıtın oluşmasındaki en önemli etkenlerdendir. Oksidatif strese karşı savunma mekanizmasında önemli rol oynayan glutatyon s-transferaz P1(GSTP1) izoenziminin üretiminin CPB gibi fizyolojik olmayan koşullarda yetersiz kalabileceği, bu eksikliğin metabolizma için olumsuz sonuçlar doğurabileceği gösterilmiş, ayrıca bu enzimin değişikliklerinin kalp yetmezliği derecesiyle de ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu bilgiler ışığında GSTP1 enzim değişikliklerinin incelenmesi ile postoperatif erken dönemde prognoz belirlenmesi, erken müdahale ile CPB sonrası morbidite ve mortalitede belirgin azalma sağlanması mümkün olacaktır. Bu prospektif çalışmada CPB altında açık kalp cerrahisi uygulanan 30 pediatrik hasta incalendi. Hastalar problemsiz taburcu edilenler (Grup 1, N=23) ve exitus olanlar(Grup 2, N=7) olarak iki gruba ayrıldı. Olgulardan anestezi indüksyonu, pompa başlangıcından 10 dakika sonra, kros klemp konduktan 10 dakika sonra, pompa sonrası 30. dakika ve postoperatif 8. saatte olmak üzere 5 defa kan örneği alındı. Alınan örnekler Human GSTPi ELİSA Kit ile incelendi. Ayrıca CPB sonrası mortalite ve morbiditeyle ilişkisi ortaya konmuş olan kreatinin düzeyleri de çalışılarak GSTP1 sonuçlarıyla korele edildi. Elde edilen bulgular ışığında iki grup arasında kreatinin değerlerinde ancak postoperatif 8. saatte belirgin farklılık saptanmışken, GSTP1 izoenziminin grup 2‟de pompa sonrası 30. Dakikada belirgin yükseklik saptanmıştır. GSTP1 izoenzimi CPB eşliğinde yapılan pediatrik kalp cerrahisi olguları sonrası erken dönemde kötü prognoz belirteci olarak kullanılabilir.
İki farklı lipid preperatının prematüre bebeklerin antioksidan enzimleri ve lipid peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkileri
İki Farklı Lipid Preperatının Prematüre Bebeklerin Antioksidan Enzimleri ve Lipid Peroksidasyonu ve Morbidite Üzerine Etkileri Amaç: Bu çalışmada prematüre bebeklerde total parenteral beslenme (TPB) içeriğinde kullanılan iki farklı lipit preperatının antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yaşamın ilk gününden itibaren TPB başlanan ve en az 7 gün lipit desteği alan GY≤32 hf ve/veya DA≤1500 gr olan bebekler alındı. Bebekler randomize olarak ya SMOFlipid ya da Clinoleic preperatı aldılar. Lipit öncesi, 7. gün ve 28. günde biyokimya değerleri, oksidan ve antioksidan düzeyleri ve prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), bronkopulmoner displazi (BPD), nekrotizan enterokolit (NEK), kolestaz ve enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: SMOFlipid grubunda 27, Clinoleic grubunda 23 hasta vardı. Gruplar arasında preeklampsi, eklampsi, erken membran rüptürü, koryoamniyonit ve annede idrar yolu enfeksiyonu sıklığı, gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, Apgar skorları, oksijen alma süreleri, mekanik ventilatörde kalma süreleri, tam beslenmeye geçiş süreleri, TPB ve lipit alma süreleri benzerdi. Ancak uzamış membran rüptürü oranı Clinoleic alan grupta daha fazlaydı (8/23, % 34,8'e karşın 1/27, % 3,7), (p=0,007). SMOFlipid grubu doğum ağırlığına ortalama 10 günde, Clinoleic grubu ise 13 günde erişmişti (p= 0,013). İki grup arasında İVK, ROP, BPD, enfeksiyon ve kolestaz açısından fark gözlenmedi (p>0,05). Antioksidan düzeylere baktığımızda Clinoleic grubunda 7. günde süperoksit dismutaz (SOD), 7. ve 28. günde katalaz (CAT) değerleri daha yüksekti (p=0.048, p= 0.06, p=0.009). Glutatyon peroksidaz (GPx) ise farklı değildi. Lipit peroksidasyonunu gösteren tiyobütirik asitle reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri Clinoleic grubunda hem 1.günde hem de 7. günde daha yüksekti (p=0,004, p=0,005), 28. günde ise farklılık yoktu. SMOFlipid grubundaki hastaların TBARS ve GPx değerleri zaman içinde değişiklik göstermemesine karşın, Clinoleic grubunda TBARS düzeyleri düşüş gösterdi. CAT ve SOD zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte iki lipit preperatı arasında değişim açısından farklılık saptanamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda her iki lipit preperatının da preterm bebeklerde güvenilir olduğunu ve iyi tolere edildiğini saptadık. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler bakımından farkları yoktu. Ayrıca erken dönem morbiditeler açısından da farklılık saptamadık. Özellikle de oksidan sistem ve antioksidan enzim çalışmaları için daha fazla sayıda hastanın alındığı prospektif, randomize çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: SMOFlipid, Clinoleic, Prematüre, morbidite, antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu
Morbid obezitede MİR27A RS895819 mutasyonunun analizi
Obezite tüm dünyada giderek yaygın hale gelen bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkmaktadır. Obezitenin tedavisinde ilerlemeler sağlamak amacıyla obezite ile ilişkili olan genetik faktörler sıklıkla araştırılmaktadır. Bu bağlamda yapısal genlerdeki mutasyınlarun yanında gen ekspresyonlarının düzenlenmesinde görev alan miRNA'lar veobezite arasındaki ilişkiler sıklıkla araştırılan konulardan biri olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada miR27a rs895819 mutasyonu ile morbid obezite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmada morbid obez tanısı almış 57 hasta ve sağlıklı kontrol grubu olarak da 55 birey incelendi. Hasta grubunun yaş ortalaması 38,91±12,03 iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 25,76±4,23'dir. Hasta grunun ortalama beden kütle indeksi 40 kg/m2 ve üzeri olarak belirlenmiştir. Hasta ve kontrollerin kan örneklerinde DNA izolasyonları gerçekleştirilerek, polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle miR27a rs895819 bölgesi incelendi. Elde edilen sonuçlar Ki-kare ve Hardy-Weinberg dengesi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda miR27a A>G mutasyonu ve morbid obezite arasında allel ve genotip sıklığı bakımından anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir(p>0,05). Sonuç olarak, çeşitli çalışmalarda adipogenik yolakların negatif regülatörü olarak belirlenen miR27a'nın rs895819 mutasyonunun kısıtlı bir Türk populasyonunda obezite oluşum süreçleriyle ilişkili olmadığı belirlenmiştir. Elde edilen sonuçların kesinlik kazanması için daha büyük ve farklı populasyonlarda doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler:Obezite, morbidite, beden kütle indeksi, miR27a
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisi
Amaç: Sirkadiyen tercihlerin ruh sağlığı üzerindeki etkisini destekleyen kanıtlar giderek artmaktadır. Bununla birlikte, kronotiplerin DEHB kliniğini nasıl etkilediği hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada, DEHB olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş arası DEHB tanılı (DEHB-DE: % 48,4; DEHB-B: % 51,6) 306 (189 erkek, 117 kız) hasta oluşturdu. Conners Ana-Baba Değerlendirme Ölçeği (CADÖ), Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Pubertal Gelişim Değerlendirme Formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri ve Stroop Testi uygulandı. Bulgular: Özbildirime göre en sık akşamcı kronotip (% 49,35) saptandı. DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmadı. Akşamcı kronotipin anksiyete, depresyon karşı gelme, sosyal problemler, psikosomatik semptomları, sabahçı kronotipe göre daha yüksekti. Akşamcı kronotip, tüm yönetici işlev ölçümlerinde diğer iki kronotipe göre daha çok problem yaşamaktaydı. Erkelerde ara, kızlarda akşamcı kronotip daha sıktı. Kronotip puanlarındaki artış, daha kısa uyku süresi (haftalık ve okul günlerinde), daha uzun gündüz şekerleme ve ekran süresi ile ilişkili idi. KOKGB eştanısı olanlarda akşamcı kronotip, bu eştanının olmadığı olgulara göre daha yüksekti. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonuçları; kronotip puanlarının; (özbildirim için) erkek cinsiyet, pubertal gelişim puanı, depresyon ve sürekli anksiyete puanları ve ayrıca ekran zamanı, anne eğitim düzeyi, hiperaktivite, psikosomatik problemler, global yönetici işlev ve izleme puanları ile anlamlı ilişkili olduğunu gösterdi. Sonuç: DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmamış olmakla birlikte, çalışmamızda elde edilen bulgular; akşamcı kronotipin DEHB semptomlarında, anksiyete ve depresyon semptomlarında ve aynı zamanda yönetici işlev problemlerinde artışla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, akşamcı kronotipin daha kısa uyku süresine sahip olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen, Kronotip, Yönetici İşlevler
Malnütrisyonlu hastalarda dışkıda fekal elastaz ve kalprotektin düzeyi, mortalite ve morbiditeye etkisi
Amaç: Bu çalışmada, malnütrisyonu olan hastaların Gomez ve Waterlow sınıflamaları ve demografik özelliklerine göre sınıflandırılması, hastalardan alınan dışkı örneklerinde fekal kalprotektin ve fekal elastaz düzeylerine bakılarak, mortalite ve morbiditeyle ilişikisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasına Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı servislerinde yatmakta olan ve Çocuk Gastroenteroloji ve Hepatoloji Polikliniği' ne ayaktan başvuran malnütrisyon tanılı 144 hasta ve 23 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri incelendi. Hasta ve kontrol grubunda ki çocukların dışkıda fekal elastaz ve fekal kalprotektin tayini yapılarak mortalite ve morbidite üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular: 144 hastanın 70'i kız (% 48,6), 74'ü erkek (% 51,4) idi. Hastaların 44'ü (% 30,6) kistik fibrosis, 51'i (% 35,4) primer malnütrisyon, 12'si (% 8,3) çölyak, 5'i (% 3,5) inflamatuar barsak hastalığı tanılı idi. Sekonder malnütrisyonlu kalan hastaların sayısı 32 (% 22,2) idi. Hastalar bu tanılara göre gruplara ayrıldı. Primer malnütrsiyon tanılı hastaların fekal elastaz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu, fekal kalprotektin düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bütün hasta gruplarında fekal elastaz düzeyi kontrol grubundan anlamlı düzeyde düşüktü. Sonuç: Malnütrisyon hala çocuklarda önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olup özellikle beş yaş altı çocuk ölümlerinin neredeyse yarısını (% 45) oluşturmaktadır. Bizim çalışmamızda annelerin eğitim süresi ile waterlow sınıflaması arasında negatif ilişki saptandı. Anne sütü alma süresi ile malnütrisyon arasında anlamlı ilişki saptandı. Araştırmamızın süresi kısa ve kaybedilen hasta sayısı çok düşük olduğundan dolayı baktığımız parametrelerin mortalite üzerine etkisini saptamak için çalışma grubunun daha uzun süreli takibi gerekmektedir. Malnütrisyonlu olgularda kontrol grubuna göre fekal elastaz düzeylerinin anlamlı düşük saptanması bu olgularda sekonder gelişmiş pankreatik yetmezlik açısından pankreatik enzim gerekliliğini gösterebilmektedir. Anahtar Sözcükler: Malnütrisyon, Fekal Elastaz, Fekal Kalprotektin, Kistik Fibrosis
Yenidoğan döneminde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilmiş hastalarda mortalite ve morbiditenin değerlendirilmesi
Amaç: En sık görülen konjenital anomali olan konjenital kalp hastalıkları, perinatal ve infantil ölümlerin en sık nedenlerindendir. Yenidoğan döneminde dahi yapılabilen müdahaleler ile konjenital kalp hastalıklarında sağ kalım artmıştır. Hastane morbiditeleri ve nörogelişimsel gecikme önlenmesi gereken önemli sorunlardır. Bu çalışmada yenidoğan döneminde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilmiş hastalarda mortalite, hastane morbiditesi ve nörogelişimsel durum değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde 2014-2018 yıllarında, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olmuş 142 hastanın yatışına ait mortalite, morbidite ve yaşayan hastalardaki nörogelişimsel düzey tanımlanarak; bu sonuçları etkileyebileceği düşünülen risk faktörleri araştırıldı. Bulgular: Operasyon sonrası 47 (% 33,1) hasta ex oldu. Doğum ağırlığı düşük, ark obstrüksiyonu olmayıp iki ventrikül tamirine uygun, RACHS-1 skoru yüksek, palyatif operasyon yapılan, erken reoperasyon ihtiyacı olan, postoperatif 12. saat laktat ve glukoz düzeyi yüksek, postoperatif 5. gün inotrop desteğine ihtiyaç duyan, böbrek yetmezliği gelişen, ECMO ihtiyacı olan hastalarda mortalite daha fazlaydı. Böbrek yetmezliği 8 (% 5,6); AV tam blok 4 (% 2,8); diyafragma paralizisi 5 (% 3,5); enfeksiyon 39 (% 27,5) hastada gelişti. ECMO 3 (% 2,1) hastaya yapıldı. Erken dönemde reoperasyon 22 (%15,5) hastada gerekti. Hastaların 52'sinde (% 48,6) uzamış mekanik ventilasyon; 102'sinde (%71,8) uzamış yatış vardı. En az bir morbidite gelişen hasta sayısı 116 (% 81.7) iken 71 (% 61,2) hastada çoklu morbidite vardı. Morbidite gelişen hastalarda mekanik ventilasyon ve yatış süresinin uzun olduğu görüldü. Nörogelişimsel test sonucuna göre 28 (% 73,7) hasta normal, 6 (% 15,8) hasta donuk normal, 4 (% 10,5) hasta yüksek normal düzeydeydi. Yüksek sonucu olan hastaların anne eğitim düzeyi daha yüksekti. Sonuç: Yenidoğan kardiyak cerrahisi sonrası mortalite ve morbidite hala yüksektir. Temel hedef mortalitenin azaltılmasının yanı sıra; mümkün olduğu kadar az morbidite ile hayatta kalma, hatta uzun vadeli sorunsuz yaşamdır. Anahtar Sözcükler: konjenital kalp hastalıkları, yenidoğan kardiyak cerrahi, mortalite, morbidite, nörogelişimsel düzey
Konjenital kalp hastalığı nedeniyle yenidoğan döneminde opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif serum iskemi modifiye albumin düzeylerinin mortalite ve erken dönem morbidite üzerine etkisi
Amaç: Konjenital kalp hastalıkları yenidoğan döneminde oldukça sık görülen, antenatal dönemde kalbin tam olarak gelişememesi sonucu ortaya çıkan hastalıklardandır. Prognozunu belirlemek için farklı belirteçler ve sınıflandırmalar aranmaya devam edilmektedir. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatarak ameliyat olan konjenital kalp hastalarının prognozlarını beliryebilecek, erişkinlerde myokard enfarktüsünde önemli bir belirteç olarak kabul edilen iskemik modifiye albuminin (İMA) yenidoğan bebeklerdeki kullanılabilirliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2018-Aralık 2019 tarihleri arasında ÇÜTF YYBÜ'de takip edilen ve kalp ameliyatı olan 57 konjenital kalp hastalıklı yenidoğan çalışma grubu olarak alındı. Aynı dönemlerde hastanemizde yatan konjenital kalp hastalığı tanısı almamış, hipoksi maruziyeti olmayan 38 yenidoğan kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta grubu ameliyat öncesi son 24 saat içinde ve ameliyat sonrası 8. saatte iskemik modifiye albumin düzeyleri Shimadzu 1800 spektrofometre cihazı kullanılarak absorbans ünitesi (ABSU) yöntemiyle ölçüldü. Çalışma grubunun vital parametreleri, demografik özellikleri, laktat seviyeleri ve hipoksi-iskemi göstergesi olabilecek hipotansiyon, aritmi koagülopati, inotrop ihtiyaçları ve destek tedavileri kaydedildi. Kontrol grubunun ise bilirubin kontrolü yapılmak üzere alınan serum örneğinden iskemik modifiye albumin düzeyi ölçüldü ve demografik özellikleri kaydedildi. Kontrol grubunun iskemik modifiye albumin değerine göre çalışma grubunun ameliyat öncesi ve sonrası iskemik modifiye albumin değerleri prognozlar ve tedaviler açısından ve kontrol grubunun İMA değerleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubu hastalarının preoperatif ve postoperatif değeri ile kontrol grubunun İMA değeri sırasıyla; 0,22±0,07 ABSU, 0,3±0,07 ABSU ve 0,19 ± 0,09 ABSU idi. Çalışma grubunun preoperatif İMA değerleri ile kontrol grubunun İMA değerleri karşılaştırıldığında (p=0,192) istatistiksel fark yoktu. Çalışma grubunun postoperatif İMA değerleri ile kontrol grubunun İMA değerleri arasında ise (p=0,028) istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Kontrol grubunun İMA değerine göre karşılaştırdığımızda bu değerin altında ve üstünde kalan pre-postoperatif İMA değerleri ile hastalar arasında taburculuk, kanama, koagülopati, laktat düzeyi, postoperatif yatış süresi vb gibi parametreler arasında istatistiksel fark yoktu. Konjenital kalp hastalığına veya operasyona bağlı eksitus olan hastalar ile taburcu olan hastalar arasındaki pre-postoperatif İMA değerleri istatistiksel olarak farklı değildi (p=0,57). Prognostik faktör olarak belirlediğimiz laktat, koagülaopati, intraoperatif arrest öyküsü, kreatin yüksekliği, reoperasyon için bakılan pre ve postoperatif İMA değerleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Sonuçlar: Konjenital kalp hastalığı kendi başına primer hipoksi ve myokard fonksiyon bozukluğu sebebi olabilir. Cerrahi uygulaması ve sonraki süreçteki bakım, hipoksi ve myokard disfonksiyonu ve sepsis gibi durumlarla beraber olabilir. Bunları belirlemek için iskemik modifiye albumin erişkinlerde bir parametre olarak kullanılmaktayken yenidoğan yaş grubunda konjenital kalp hastalığınında gerek operasyon öncesi ve gerekse operasyon sonrası dönemde anlamlı bulunmadı. Yenidoğan yaş grubunda pre, intra ve postoperatif dönemde myokardın iyi korunmuş olması ve hastaların sayıca az olması buna neden olmuş olabilir. İskemik modifiye albumin değerinin konjenital kalp hastalığının prognozundaki yeri daha fazla hastanın dahil edildiği çok merkezli çalışmalarla araştırılabilir.
Toraks cerrahisi uygulanan hastaların postoperatif entegre pulmoner indeks ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; toraks cerrahisi uygulanan hastalarda bakılan postoperatif entegre pulmoner indeks (EPİ) skorunun postoperatif komplikasyonlar, mortalite ve morbidite üzerine etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 01.08.2020 ve 31.01.2021 tarihleri arasında, elektif torakotomi ve video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) yapılan, ASA I-III sınıfı, 18 yaş ve üzeri, çalışmaya katılmaya gönüllü olan toplam 97 hasta dahil edildi. Postoperatif ünitede 15. dakika, 30. dakika, 1. saat ve 2. saatte ölçülen sistolik, diyastolik ve ortalama kan basıncı değerleri, SpO2, EtCO2, kalp atımı, solunum sayısı ve EPİ değerleri ile arter kan gazı analizleri kaydedildi. Postoperatif dönemde 6. saat, 12. saat, 18. saat, ve 24 saatte ziyaret edilen tüm hastaların sistolik, diyastolik ve ortalama kan basıncı, nabız, solunum sayısı, satürasyon ve arteriyel kan gazı analizleri, yoğun bakım ihtiyacı, hastanede yatış süresi, olası komplikasyonlar ve 28 günlük mortalite değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 97 hastanın yaş ortalaması 50,26±16,3 olup % 58,8'i erkek, % 41,2'si kadındı. Hastaların %32'si ASA-I, % 68'i ASA-II sınıfında yer almaktaydı. Ameliyatlar % 70,1 oranında VATS olarak, bunların % 46,4'ü sağ, % 23,7'si sol VATS şeklinde yapıldı. Torakotomi % 29,9 oranında uygulanırken %20,6'si sağ, %9,3 sol torakotomi şeklinde idi. Ortalama anestezi süresi 135,7 ± 47,3 dakika iken ortalama cerrahi süresi 113,2 ± 44,5 dakika idi. Hastaların ortalama EPİ skoru ilk 15. dakikada 8,1 ± 1,3, ilk 30. dakikada ise 8,7 ± 1,1 idi. Hastaların postoperatif 28 günlük takiplerinde % 30,9 hastada postoperatif komplikasyon tespit edildi. Ortalama taburculuk süresi 5,63 ± 4,54 gün olarak tespit edildi. Kan gazı pH değerleri ile postoperatif EPİ skorları, ek hastalık ile postoperatif EPİ skorları, ASA sınıfı ile postoperatif EPİ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulundu. Ancak, bakılan diğer parametreler ile postoperatif EPİ skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunamadı. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen verilere göre EPİ skoru toraks cerrahisi sonrası erken dönem hasta izleminde kullanılabilecek basit ve güvenli bir noninvaziv monitörizasyon yöntemidir. Postoperatif hastalarda EPİ monitörü kullanımının standart klinik bakıma kıyasla, gelişebilecek olası respiratuvar komplikasyonların daha erken dönemde tespitini, derlenme odalarında hemşire müdahalelerinin artışını, dolayısıyla mortalite ve morbiditede azalmayı sağlayabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Entegre pulmoner indeks, monitörizasyon, postoperatif komplikasyon, toraks cerrahisi
Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi
Karaciğer nakilli hastalarda sarkopeninin mortalite ve morbiditeye etkisinin retrospektif analizi
Amaç: Kadaverik karaciğer nakil hastalarında postoperatif dönemde gelişen morbidite ve mortalitenin, PKAI ve PNI endeksleri kullanılarak, sarkopeni ile ilişkisini bulmaktır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafınca opere edilen 52 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmadaki hastaların 42 (%80,8)'si erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52,8±10,6 yıl ve vücut kitle indeksi ortalamaları 25,2±3,8 kg/m2 olarak bulundu. Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 77,8 ± 9,5 ay bulundu. PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 62,2 ± 16,4 ay, olmayanların ise 83,6 ± 11,4 ay bulundu. Sarkopeni varlığına göre fark bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,370). Erkek cinsiyette, Child – Pugh kategori C hastalarda, asitli hastalarda, ASA≥3 hastalarda, Clavien – Dindo derece≥3 olan hastalarda sarkopeni daha sık görülmektedir. Sarkopeni ile albümin düşüklüğü ve VKİ arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Düşük PNI grubunda yüksek PNI grubuna göre sarkopenik hastalar daha sık bulunmaktadır. Child – Pugh skoru ile PNI arasında anlamlı istatistiksel ilişki mevcuttur (p=0,012). Kan AFP düzeyinin PNI düşüklüğü ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p=0,007, p=0,001). Sonuç: Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresinin daha kısa olduğu bulunmuştur. Bu durumla, sarkopeni varlığının sağ kalım üzerinde negatif etkili bir prognostik faktör olduğu bulunmuştur. PNI'daki her bir birimlik artışın 3 aylık mortalite riskini %5,7 arttırmaktadır. PNI'daki her bir birimlik artış genel mortalite riskini %3,3 arttırmaktadır. Sonuç olarak, sarkopeninin değerlendirilmesinde PNI'nın yerinin olduğu ve sarkopeni ile karaciğer nakilli hastaların klinik sonuçları arasında negatif bir prognostik etki olduğu söylenebilir.
Pankreatikoduodenektomi komplikasyonları, literatür taramasıyla kliniğimiz sonuçlarının değerlendirilmesi
AMAÇ: Periampuller bölge kanserleri nedeniyle pankreatikoduodenektomi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi, hastane mortalite, morbidite ve sağkalım oranlarını ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. HASTALAR VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümünde 2003-2014 yılları arasında periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi yapılan 23 hasta çalışmaya alındı. Retrospektif yürütülen bu çalışmada yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, lenf nodu metastaz varlığı, tümörün diferansiasyon derecesi, preoperatif total bilirubin düzeyi, preoperatif serum alkalen fosfataz değeri, preoperatif bilier drenaj girişim varlığı ve ameliyat süreleri göz önüne alınarak değerlendirildi. Değerlendirilen parametreler üzerinden pankreatikoduodenektomi operasyonu sonrasında mortalitemorbidite verileri 1 ve 2 yıllık sağkalım süreleri karşılaştırıldı. İstatiksel veriler Sosyal Bilimler için İstatistik Programı (SPSS) 15.0 kullanılarak oluşturuldu. Veriler değerlendirilirken tanımlayıcı istatiksel analizde sürekli veriler ortalama minimum ve maksimum ile, kategorik veriler ise sayı ve yüzde dağılımları ile ifade edildi. Kategorik verilerin karşılaştırmasında Ki-Kare ve Fisher'in kesin testi kullanıldı. Tümöre bağlı mortalite değerlendirmesi Kaplan-Meier testi ve Cox regresyon testi ile yapıldı.Analitik değerlendirmelerde p< 0.05 anlamlılık sınır değeri olarak alındı. BULGULAR: Yaptığımız çalışma sonucunda tümör lokalizasyonunun, lenf nodu metastaz durumunun, ve preoperatif total bilirubin değerinin mortalite morbidite ve sağkalım üzerine etkili olduğunu gördük ÇIKARIM: Bu faktörlerin pankreatikoduodenektomi uygulanacak hastaların seçiminde ve hastaların perioperatif mortalite, postoperatif morbidite, ve operasyon sonrası sağkalım oranlarını öngörmekte kullanabiliriz.
Gastrointestinal sistem kanserli hastalarda beslenme durumunun postoperatif mortalite ve morbiditeye etkisi
Hastaların vücut fonksiyonlarını etkileyen, ameliyat sonrası morbidite ve mortalite ile yakından ilişkisi bulunan önemli faktörlerden birisi kişinin beslenme durumudur. Nutrisyonel durumun ortaya konması ve eksikliklerin giderilmesi prognoz üzerine pozitif yönden etkili olacağı bilinen bir gerçektir. Hastanede yatan kişilerde malnutrisyon gelişme olasılığı biliniyor olmasına rağmen, halen hastaların beslenme durumları tam olarak saptanamamaktadır. Malnutrisyon tanısında kullanılan altın standart kabul edilen bir yöntem olmamakla beraber birçok laboratuar ve tarama yöntemleri sıklıkla kullanılmaktadır. Bunlar arasında Beden Kitle İndeksi, Subjektif Global Değerlendirme ve NRS-2002 sayılabilir. Özellikle gastrointestinal maligniteye bağlı olarak cerrahi planlanan hastalarda nütrisyon durumu yapılacak cerrahinin sonuçlarında anahtar bir role sahiptir . NRS ve SGD değerleri malnütrisyon ve majör abdominal cerrahi komplikasyonları açısından prediktif olabilir. Bu yüzden nütrisyon durumunun değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi, postoperatif morbidite ve mortalite oranlarının azalmasını, hastanede yatış süresinin kısalmasını, yaşam kalitesinin artmasını ve maliyet oranlarının azalmasını sağlayabilir. Çalışmamızda NRS ve SGD tarafından ağır malnutrisyonlu hastaların belirgin olarak daha yüksek postoperatif mortalite ve morbiditeye sahip olduğu saptandı. Bu çalışmalar ışığında preoperatif dönemde nutrisyonel statünün saptanması ; gereken hastalara destek verilmesi postoperatif komplikasyon oranlarının ve mortalitenin azalmasına katkı sağlayacaktır.
KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastalarda DECAF skoru ile mortalite tahmini
Giriş ve Amaç: Kronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), tüm dünyada en önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Alevlenme sıklığı arttıkça hastalık şiddeti ve mortalite riski artmaktadır. Çalışmamızda, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda mortaliteyi ve prognozu belirleyici faktörleri değerlendirmek istedik. Bu amaçla geliştirilmiş DECAF skorunun ( dispne, eozinopeni, konsolidasyon, asidemi, AF), hastalarda mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastane yatış süresi ve mortaliteyi öngörmede etkisini araştırdık. Bu skorlamaya göre risk gruplarının belirlenmesi, hastalarda erken taburculuk ya da erken ventilasyon desteğini planlamada klinisyenlere yardımcı olabilecektir. Materiyal Metod: Manisa Celal Bayar Üniversitesi hastanesinde, KOAH alevlenme nedeniyle hastaneye yatırılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Özellikle metastatik maligniteli olan, beklenen yaşam süresi 1 yıl ve altında olan hastalar ve bilinen astım tanılı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik özellikleri, labarotuvar verileri, mMRC dispne skoru, FEV1 değeri, USOT ve NİMV kullanımı, komorbidite ve komplikasyonları, mekanik ventilasyon ihtiyacı, hastanede yatış süresi, hastane yatışında ve taburculuk sonrası 30 gün içindeki mortalite verileri kaydedildi. Veriler ki-kare testi, ya da gerektiğinde fisher exact ve korelasyon testleri ile analiz edildi. Bulgular: Araştırmamızda toplam 100 olgu değerlendirildi. %98 erkek %2'si kadın olup ortalama yaş 67,46 ±8,32'di. Hastaların % 5'inin hastane içinde, % 5'inin ise taburculuk sonrası 30 gün içinde öldüğü görüldü. DECAF skoruna göre 0-1 puan alan düşük riskli grupta ve 2 puan alan orta riskli grupta hastane içinde ölüm oranı % 0 iken 3 ve üzerinde puan alan hastalarda mortalite oranının anlamlı olarak arttığı görüldü. Bununla birlikte bu grupta İMV ihtiyacının da arttığı, aynı hastalarda korele olarak NİMV ihtiyacının azaldığı görüldü. DECAF skoru 5 olan hastalarda hastane yatış süresinin de diğer gruplara göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Bu skorlamada kullanılan veriler bağımsız olarak değerlendirildiğinde mMRC dispne skoru arttıkça ve AF varlığında mortalite riskinin arttığı görüldü. Sonuç: Araştırmamızda ortaya çıkan en önemli sonuç; DECAF skorlamasının, KOAH alevlenme ile başvuran hastalarda iyi bir prognostik belirteç olarak kullanılabileceğidir . Henüz yeterli veri olmasa da, bu konuda yapılmış çalışmalar bu bulgularımızı desteklemektedir.