Judicial decisions
118 theses under this subject heading
Ticaret Sicil Müdürlüğü Teşkilatı ve sicil işlemleri
Ticaret sicilini, ticari işletmelerin, tacirlerin ve ticaret şirketlerinin hukuki öneme sahip bilgi ve belgelerinin kayıt altına alındığı, kamunun bilgilenmesi amacının ve hukuki güvenliğin sağlandığı, aleni nitelikteki resmi sicildir. Tez çalışmamız kapsamında geçmişten günümüze ticaret sicilin hukukumuzdaki gelişimi ve yasal düzenlemeleri incelenmiştir. Ticaret sicilin işleyişi, sicil müdürlüğünün sorumluluğu, tescil işleminin üçüncü kişiler ve ilgililer üzerindeki etkileri ve sicil işlemlerine dair en yenilikçi proje olan MERSİS incelenmiştir. Çalışmamız, yargı kararları ve doktrinde yer alan farklı görüşler çerçevesinde yeniden değerlendirilmiş ve ticaret sicil müessesesinde yer alan eksik hususların tespiti de yapılmıştır.
Thesis discretions of companions (Sahaba) in emerging issues of internal fighting
Discretions of Companions (Sahaba) in Emerging Issues of Internal Fighting. To explore Companions' Fiqh in emerging issues of internal fighting so this Fiqh can be a reference to rectify many contemporary problems among Muslim parties. Can we extract an integrated doctrinal theory from Companions' Fiqh and discretions regarding emerging issues of internal fighting? Did the events that befall them include all situations? Were their discretions in different incidents inclusive? Are these discretions suitable for dealing with contemporary incidents? The importance of the research is represented in the need of Islamic nation for original Fiqh, related to the first generation, which can address the most serious current problem. That is internal fighting among Muslim communities. 1- Showing incidents of internal fighting in the era of Companions, adapting them and distinguishing between each other. 2- Indicating Companions' discretions in these incidents, relating them to the origins and revealing doctrines of scholars regarding this issue. 3- Preponderance of evidences regarding disagreements among Companions in the light of scholars' views and Islamic schools. In this research, the researcher will follow more than one method such as inductive method which aims at investigating incidents, fatwas and discretions. Besides, the researcher will also follow analysis, deduction and various measuring approaches to reach logical cohesive results. This research is divided into three chapters other than the introduction, preface and conclusion. The first chapter discusses the issue of fighting those who refused to pay Zakat. The second discusses the issue of tribulation (fitnah) fight and fighting party of transgression. The third discusses the issue of fighting Kharijites (Khawarij) 1- Internal fighting among Muslims has provisions which much differs from those of fighting unbelievers. These provisions should be known and taken into consideration if Muslims are tried by such thing. 2- Fitnah fight differs from fighting party of transgression and both differ from fighting Khawarij regarding the origin of provision and detailed secondary provisions. Mixing of these issues is the cause of sever confusion towards contemporary cases. 3- Companions' fatwas and discretions regarding what they experienced are considered as a rich reference which benefits in judging similar incidents.
Yassıada mahkemelerinde yargılanan Diyarbakır milletvekilleri
Daha Diyarbakır şehri ilkçağlardan günümüze kadar tarihi ve kadim bir şehir olma özelliğini her daim muhafaza etmiştir. Tarihin birçok kültürüne ve medeniyetine ev sahipliği yapan bu şehir, günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir. Tarihi zenginliklere sahip Diyarbakır, bu yönüyle birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmada Yassıada'da yargılanan Diyarbakır Milletvekilleri incelenmiştir. Tez çalışmasındaki amaç XI. Dönem Diyarbakır Milletvekilliği görevini icra eden 9 siyasetçinin Ülke ve Diyarbakır özelinde ele aldıkları siyasal, sosyal ve ekonomik faaliyetleri, yasama çalışmaları ve tutuklu bulundukları Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanınca yargılanmalarını inceleyip değerlendirmektir. CHP içinden çıkan farklı seslerin oluşturduğu muhalif grup, Demokrat Partiyi kurarak 1950 seçimlerinde, aralıksız 27 yıl süren, CHP yönetimine son verip iktidara oturmuştur, 1954 ve 1957 seçimlerini de zaferle kazanıp iktidar koltuğunu korumuştur. Ancak on yıllık siyasi varlıkları 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle son bulmuştur. Demokratlar Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından Ada mahkemesinde yargılanıp hapis cezasına çarptırılmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın siyasi tarihinde CHP-ordu-basın üçlüsü etkili bir rol oynamıştır. Özellikle ülkedeki darbe gibi teşebbüslerde TSK başrolü üstlenmiştir. Ülkenin bir buhran ve kargaşanın içinde olduğunu düşünen Türk ordusu, kendince aksaklıkları gidermek adına iktidara müdahale etmekten geri durmamıştır. Bu doğrultuda Cumhuriyet tarihindeki ilk müdahalesini 27 Mayıs ihtilaliyle gerçekleştirmiştir. Darbenin akabinde muhalefet ve basın, Demokratları karalama siyaseti güderken 1960 Darbesini gerçekleştirenler kahraman olarak anılmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, TBMM, Diyarbakır Milletvekilleri, Ordu, 27 Mayıs, Yassıada
Abdullah bin Abbas ve fıkhi görüşleri
Araştırmamızda, fıkıh alanında önemli bir yere sahip olan ve ilim geleneğinde öncü bir rolü bulunan Abdullah bin Abbas'ın ictihad anlayışı özelinde durulmuştur. Abdullah bin Abbas'ın Tercüman'ül-Kur'ân olarak meşhur olması ve bu yönüne vurgu yapılması kendisi hakkında tefsir alanında çok sayıda çalışmaların yapılmasına sebep olmuştur. Fakat her ne kadar tefsir ve hadis alanında meşhur olsa da bu eşsiz sahabi kendi döneminde "Abâdile" olarak bilinen dört fakih sahabe arasında anılmaktaydı. Ayrıca O, dönemin halifeleri tarafından hac emiri olarak seçilmesi ve Hz. Ömer zamanında hadlerin uygulanması için görevlendirilmesi yanında ibadet, muâmelât ve ukubât alanında ortaya koyduğu içtihatlarıyla fıkıh alanında ne kadar önemli ilmi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır. Biz de bu çerçevede Abdullah bin Abbas (r.a) ve Fıkhi Görüşleri adlı tez çalışmamızı yaparak Abdullah bin Abbas'ın ictihad anlayışını, kendine has görüşlerini ve cumhurdan ayrıldığı ve ittifak ettiği bazı konuları ortaya koyarak bu fakih sahabinin fıkıh alanındaki otoritesine bir nebze de olsa değinmeye çalışacağız. Ele aldığımız konularda İbni Abbas'ın görüşlerine yer verilecektir. Konuların genişliği tezin çok uzun olmasına neden olacağından bir konu ele alındığında bilhassa İbni Abbas'ın görüşleri ortaya konularak gerekli yerlerde diğer görüşlerle karşılaştırmalı bir biçimde ihtilaf edilen noktalar ve ittifak edilen hususlar ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Şâfiî mezhebinde Ashâbü'l-vücûh
Bu çalışma Şâfiî mezhebinde ashâbü'l-vücûh müctehidleri konusunu ele almaktadır. Bununla beraber ashâbü'l-vücûh kavramı, ashâbü'l-vücûhun ortaya çıkışı ve hangi müctehidler oldukları tespit edilmeye çalışılarak, Şâfiî mezhebindeki bu müctehidlerin ilmî mertebeleri ve konumları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ashâbü'l-vücûh konusu klasik eserler bağlamında ele alınmıştır. Ashâbü'l-vücûh müctehidleri Şâfiî fıkhında büyük bir öneme sahiptirler. Çünkü bu müctehidlerin İmam Şâfiî'den itibaren var oldukları kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şâfiî mezhebinin ortaya çıkışı ve gelişimi başta olmak üzere konumları ve ortaya koydukları görüşleriyle Şâfiî mezhebinde büyük bir rol ve etkiye sahip olmuşlardır. Şâfiî fıkhında büyük önem arz eden bu müctehidler, ilmi tabaka bakımından mutlak müntesip müctehidden sonra gelen, mezhep imamının usulüne bağlı kalan ve görüşleri mezhepte vech olarak kabul edilen müctehidlerdir. Sayı bakımından büyük bir tabaka olan bu müctehidlerin görüşlerinin hangisinin dikkate alınacağı konusu ise belli kurallara tabi tutulmuştur. Anahtar Kelimeler: Şafii, Vech, Ashâbü'l-Vücûh, İctihad.
Yargısal içtihatlar ışığında alacağın tahsili amacıyla işlenen yağma suçu
Alacaklıların hukuki ilişkiye dayanan alacaklarını tahsil etmek amacıyla borçluya yönelik cebir ve/veya tehdit içeren fiilleri suç olarak kabul edilmiş, hukuki yollara başvurarak alacağını tahsil etmeyen failin cezalandırılması öngörülmüştür. 765 sayılı TCK'da kendiliğinden hak alma (ihkak-ı hak) suçu olarak düzenlenmişken, 5237 sayılı TCK'da kendiliğinden hak alma suçuna yer verilmemiş; fakat malvarlığına yönelik suçlar açısından failin hukuken korunan bir alacağını tahsil etmek amacıyla hırsızlık veya dolandırıcılık suçunu işlemesi halinde bu suçlardan verilecek cezalarda alt ve üst sınır belirlenmek suretiyle ceza indirimi belirlenmiştir. Ancak failin alacağını tahsil etmek amacıyla cebir veya tehdit kullanması halinde farklı bir düzenleme getirilerek failin yağma suçundan değil, kasten yaralama ya da tehdit suçundan ötürü cezalandırılacağı belirtilmiştir. Fail ile mağdur arasındaki borç ilişkisinin meşru bir zeminde bulunması failin TCK' da düzenlenen alacağın tahsili amacıyla işlenen hırsızlık(md.144), dolandırıcılık (md.159 ) ve yağma (md.150/1) hükümlerinden yararlanabilmesinin temel şartıdır. Bu nedenle hukuken korunan alacağın hukuken geçerli bir alacak olması, failin ve mağdurun bu borç ilişkisinin tarafı olması gerekmektedir. Hukuki ilişkinin tarafı olmayan kişiler yönünden ise hırsızlık (md.141-142), dolandırıcılık (md.157-158), yağma (md.148-149)suçlarına yönelik hükümlerin uygulanması söz konusu olmaktadır. Malvarlığına yönelik suçlardan hırsızlık ve dolandırıcılık yönünden, bu suçların alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde suçların niteliğinde bir değişiklik olmamakta, daha az cezayı gerektiren hal teşkil etmektedir. Ancak durum TCK md.150/1 düzenlemesinde farklıdır. TCK md.150/1 de düzenlenen alacağın tahsili amacıyla işlenen suçun, yağmanın özel hali olduğu öğreti ve yargı kararlarında ifade edilmekte ise de, bu durumda failin hangi suçu işlediği belirsizdir. TCK md.150/1 de, yağma suçunun hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde, fail hakkında kasten yaralama veya tehdit suçlarına ilişkin hükümlerin uygulanacağı düzenlenmiştir. TCK md.150/1 başlığı daha az cezayı gerektiren hal olmasına karşın ilgili maddede, yağma suçundan verilecek cezada indirim yapılması öngörülmemiştir. Çalışmamızda öğreti ve yargı kararları çerçevesinde farklı görüşlere yer verilerek, tartışmalı hususlar değerlendirilmek suretiyle hükmün hukuki niteliği ortaya konularak uygulamaya katkı sağlanması amaçlanmıştır.
The impact of foreign nationals on state policy: Refugees and asylum seekers, European Court of Human Rights case law and Turkish Asylum Law
This thesis addresses the question of how an individual who is foreign and in a vulnerable position can affect state policy. Considering recent developments as preparation of a draft asylum law and increasing European Court of Human Rights judgments in refugees? cases against Turkey, this question attracts attention in context of Turkey. In line with this question, the aim of this thesis is to understand how an individual refugee, who is part of the most vulnerable group in the society in economic, political or social terms, can have impact on Turkish state asylum policy.This thesis is based on the central argument that ECtHR judgments have been effective in shaping the draft asylum law of Turkey. Since ECtHR procedures proceed through individual petition, the thesis also argues that even an individual refugee can have influence on state policy even if this effect is mediated by other actors. At this point, involvement of third parties into relation between individual refugee and state is of utmost significance. Moreover, ECtHR?s inclusion of individuals by virtue of right to individual petition is crucial as well. However, refugees? lack of action capacity restrains them from exploiting those legal opportunities. From this perspective; NGOs, activists, and lawyers come to front as mediators not only between state and individual but also between ECtHR and applicant refugee.Focus on ECtHR judgments as significant effects on draft asylum law brings about questioning refugees? access to the Court. Therefore, this thesis analyzes both the content of the draft law in comparison with judgments of the Court and the actual application process. Accordingly, major contribution of the thesis is analysis of Court judgments? effect on domestic legislation from the lenses of individual level of analysis. In other words, ECtHR judgments? effect is analyzed as a mediated effect of individual on state outcome.
Son dönem âlimlerinden Mahmûd Şeltût ve fıkıh düşüncesi
Islah, tecdid, ictihad ve taklit gibi konulardaki görüşleriyle meşhur son dönem İslam hukukçularından biri olan Mahmûd Şeltût'un hayatı, eserleri ve fıkıh düşüncesinin incelendiği bu çalışma giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konu, önem, kapsam, gaye ve kaynaklarından bahsedilmiştir. Birinci bölümde Şeltût'un yaşadığı dönemin siyasi, sosyal ve dini durumu hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca onun hayatı, ilmî tahsili ve eserleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümünde Mahmûd Şeltût'un usûl-i fıkıh kapsamındaki meseleler arasında bulunan şer'î delillere dair bakış açısı, Kur'ân, sünnet, icmâ, kıyas gibi delillere yaklaşımı ile ictihad, taklit ve ulemanın ihtilaf sebepleri konularındaki düşünceleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın son bölümde ise Şeltût'un genel olarak fürû-i fıkıh meselelerine dair yaklaşımı, sorulan sorulara verdiği fetvâları, tercihleri ve ictihadları ele alınıp ilgili düşünceleri sebebiyle İslâm hukuk tarihinde durduğu konum üzerinde durulmuştur. Sonuç kısmında ise araştırma neticesinde elde edilen bilgiler maddeler halinde serdedilmiştir. Anahtar kelimeler: Mahmûd Şeltût, fıkıh, ictihad, fetva, taklit, Ezher.
Hanefî mezhebinin işleyişi ve tutarlılığı açısından Kemalpaşazâde'nin Tabakâtü'l-Fukahâ'sı
Hanefî mezhebine göre yapılan fukahâ tasnifi İslam hukuku içerisinde önemli bir yere sahiptir. Kemalpaşazâde, Hanefî mezhebine göre fakihleri derecelendiren ilk kişidir. Daha sonra gelen çok sayıda Hanefî fakihleri ona bu konuda tabi olmuş ve bu tasnifi eserlerinde yer vermişleridir. Bununla birlikte onun tasnifine eleştirenler de olmuştur. Çalışmamızda yapılan eleştirileri tartıştık ve muhtemel cevaplar aradık. Aynı zamanda tasnifte geçen fıkhî terimleri de açıklamaya çalıştık. Tez çalışmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte Hanefî mezhebine göre yapılan fukahâ tasnifinin tarihçesinden, araştırmanın kaynakçasından, amaç ve yönteminden bahsedilmiştir. Birinci bölümde Kemalpaşazâde ve Kefevî gibi ona tabi olanların fukaha tasniflerine yer verdik. Ardından Dihlevî, Leknevî ve Muhammed Ebû Zehra gibi, Kemalpaşazâde'nin tasnifini eleştirenlerin alternatif tasniflerini açıkladık. Diğer mezheplere göre yapılan fukahâ tasnifleri de ele alarak, birinci bölümü tamamladık. İkinci bölümde Kemalpaşazâde'nin tasnifini eleştirenlerin tenkitleri ve onlara karşı getirdiğimiz muhtemel cevaplar ele alınmaktadır. Aynı zamanda tasnifte geçen içtihat, tahrîc, temyîz ve taklit gibi fıkhi terimlerin kastedilen manaları tartışılmıştır. Tezimiz, önerilerimizi içeren ve vardığımız neticeleri ele alan bir sonuç bölümüyle tamamlanmıştır. Anahtar Kelimeler: İçtihat, tabakâtü'l-fukahâ, müçtehit, taklit
Ceza muhakemesinde itiraz kanun yolu
Üç ana bölümden oluşan yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmada, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda kural olarak hâkim kararlarına istisna olarak da mahkeme kararlarına karşı öngörülen ve olağan kanun yollarından biri olarak kabul edilen İtiraz Kanun Yolu çalışılmıştır. İlk bölümde kanun yolunun genel hatlarıyla açıklaması yapılmıştır. İkinci bölümde ceza muhakemesinde itiraz kanun yolunun esası ve son olarak üçüncü bölümde ise itirazda usul, hüküm ve sonuçlar kendine özgü kuralları ve tartışmaları ile öğreti ve kararlar ışığında yeni düzenlemelerle birlikte incelenmiştir. Anahtar kelimeler: İtiraz, Kanun Yolu, Ceza muhakemesinde karar.
Türk Hukukunda cezai konularda bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verebileceği kararlar
İnsan hakları, geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlığın temel sorunları arasında yer almaya devam etmektedir. İnsan haklarını korumaya ve geliştirmeye yönelik hukuki, siyasi, sosyal, kültürel çalışmalara ve ulaşılan uygarlık düzeyine rağmen insan haklarının ve dolayısıyla insanın hak ettiği değeri gördüğünü söylemek güçtür. Anayasalar tarafından güvence altına alınmış olan insan hakları çeşitli yargısal yollarla korunmaktadır. Bireysel başvuru yolu insan haklarının korunması ve geliştirilmesi bakımından diğer anayasal yargı yollarına nazaran doğrudan güvence sağlayan ve etkin bir şekilde kullanılabilen bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Bireysel başvuru yolunda temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini düşünen bireyler başka herhangi bir işleme gerek kalmaksızın doğrudan Anayasa Mahkemesine başvurmak suretiyle ihlallin giderilmesini talep edebilmektedirler. Ceza hukuku, bireylerin, devletin yaptırım gücüyle en çok karşılaştıkları ve bu sebeple temel hak ihlallerinin en fazla yaşandığı alanların başında gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?ne ve 23 Eylül 2012 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi?ne yapılan bireysel başvuruların çoğunluğunu ceza hukukuyla ilgili davaların oluşturması bunu kanıtlar niteliktedir. Bireysel başvuru hakkının tanınmasıyla ceza muhakemesi süreçlerinde yaşanan temel hak ihlallerinin azalması beklenmektedir. Cezai konularda yapılan başvurular üzerine Anayasa Mahkemesi?nin vereceği kararlar bu konuda belirleyici olacaktır. Bunun yanı sıra bireysel başvuru hakkının tanınması birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi. Özellikle Anayasa Mahkemesi?yle Yüksek Mahkemeler arasındaki ilişkinin mahiyeti ve AİHM?e yapılmış ve bundan sonra yapılacak olan başvuruların akıbeti tartışmalıdır. Anayasa Mahkemesi?nin bireysel başvuru yoluyla bir süper temyiz mahkemesine dönüştürüldüğü yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Bütün eleştirilere ve endişelere rağmen temel hak ihlallerine karşı bireysel başvuru hakkının tanınmış olması anlamlı ve haklar bakımından olumlu bir adımdır. Anayasa Mahkemesi temel haklar lehine vereceği kararlarla ve sergileyeceği tutumla dile getirilen eleştiri ve endişeleri giderebilir. Böyle bir tutum aynı zamanda kamu gücü organlarının eylem ve işlemlerinde daha dikkatli davranmalarını sağlayarak insan haklarının benimsenmesine ve kökleşmesine büyük katkı sağlayacaktır. ANAHTAR KELİMELERİnsan hakları, bireysel başvuru, ceza hukuku, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yüksek mahkemeler, Anayasa Mahkemesi kararları.
Yargı kararları ışığında özel usulsüzlük cezaları
Vergi kabahat ve cezaları en temelde, vergisel düzenin korunarak hazinenin vergi kaybının önlenmesi amacını gütmektedir. Bu amaç doğrultusunda kanun koyucu tarafından usulsüzlük ve vergi ziyaı kabahatleri düzenlenmiştir. Usulsüzlük kabahatleri mükelleflerin vergiye ilişkin uymaları gereken şekli yükümlülüklere aykırı hareket etmeleri halinde meydana gelen bir kabahattir. Şekli yükümlülüklere aykırılık vergisel sürecin hukuka uygun olarak başlamadığı ve haliyle hukuka uygun olarak da devam etmeyeceği anlamına gelmektedir. Bu bakımdan usulsüzlük kabahatleri önleyici nitelikte bir düzenleme olup, esasen vergi ziyaı kabahatinin doğmasını engelleyen bir tampon görevi görmektedir. Bu tezin konusunu usulsüzlük kabahatleri içerisinde en sık karşılaşılan ve bir bakıma bu kabahatlerin nitelikli hali olarak kabul edilen Özel Usulsüzlük Kabahatleri oluşturmaktadır. Bu tezde vergi kabahat, suç ve cezaları genel hatlarıyla ele alındıktan sonra, vergi kabahatleri özel usulsüzlük kabahatleri özelinde detaylı olarak incelenmiştir. Usulsüzlük kabahatleri içerisinde en karmaşık kanuni düzenlemeye ve belki de bu yüzden en fazla uyuşmazlığa konu olan özel usulsüzlük kabahatleri ilk derece, istinaf ve temyiz mahkemeleri ile Anayasa Mahkemesi kararları ışığında incelenmeye çalışılmıştır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda yer alan tekerrür, iştirak ve içtima hükümlerinin vergi kaçakçılığı suçları bakımından yargı kararlarıyla birlikte değerlendirilmesi
Vergiler kamusal hizmetlerin finansmanını sağlamak amacıyla tahsil edilmektedir. Vergilerin düzenli bir şekilde tahsil edilmesi hazine menfaatleri için gerekliliktir. Bununla beraber, vergilerin kanuna uygun şekilde tahsil edilmesi önemlidir. Kanuna uygun şekilde vergisel yükümlülüklerin yerin getirilmesi kamu düzenini de sağlayacaktır. Bu sebeple kanuna uymayan ve verginin zamanında tahsil edilmesini önleyen, kanunda suç sayılan fiillerin oluşması halinde bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Bu yaptırımlardan kuşkusuz ki en ağırı hürriyeti bağlayıcı cezalardır. Vergi konusuna ilişkin hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlardan en yaygın işlenen suç tipinin vergi kaçakçılığı suçu olduğu açıktır. Vergi kaçakçılığı suçuna ilişkin, ayrıca Vergi Usul Kanununda herhangi bir düzenleme yok ise, Türk Ceza Kanununun genel ilkelerine bakılması gereklidir. Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen iştirak, tekerrür ve içtimaı hükümleri de vergi suçlarına uygulanabilir. Zira vergi kaçakçılığı bir suç olduğu için, iştirak yoluyla işlenmeye elverişlidir. Aynı şekilde bu suç ile başka bir suç da birleşebilir. Yine belli bir zaman içerisinde tekrardan suç işlenmesi halinde tekerrür hükümleri de gündeme gelebilecektir. Bu çalışmanın amacını vergi kaçakçılığı suçlarının Türk Ceza Kanunundaki iştirak, tekerrür ve içtima hükümleri bakımından değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Vergi Usul Kanunu'nda en son yapılan yasal değişikliklerinde ele alındığı bu çalışmada mahkeme kararları, seçilmiş bazı ülkelerdeki benzer düzenlemeler incelenmiş, konuyla ilgili sorunlar ve çözüm önerileri ele alınmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Vergi, Vergi Kaçakçılığı Suçu, Vergi Cezası, İştirak, Tekerrür, İçtimaı.
İngiliz Hukukunda yargısal emir ve Türkiye'de uygulanabilirliği
Türkiye'de idari yargı alanında yaşanan en önemli sorunlardan bir tanesi kuşkusuz idari yargı kararlarının uygulanmamasıdır. Yasal düzenlemelerimize yargısal emir kurumunun getirilmesi, yargı kararlarının etkinliğini arttırma yönünde çözüm önerilerinden birisi olarak bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Yargısal emir kurumu, yargının verdiği kararların uygulanmasını sağlamak amacıyla idareye emir vererek, bazı eylem ve işlemlerin yapılmasını sağlayabilmesi ve bazılarını ise yapmaktan men etmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bugün Fransa gibi Kara Avrupası idare hukuku sistemlerinde yargısal emir uygulanmaya başlamış olsa bile, aslen İngiliz Hukuku kökenli bir Anglo-Amerikan kurumudur. Bu çalışmanın amacı, yargısal emir kurumunun menşei olan İngiliz Hukukundaki görünümünü incelemek ve Türk İdari Yargılama Hukukunda uygulanabilirliğini tartışarak, Türk idare hukukuna faydalı bir gelişme olduğunu savunmaktır.İngiltere'de adli idare sisteminin varlığı, bu ülkede gelişmiş bir idare hukukunun bulunup bulunmadığı konusunda şüpheye yol açabilmektedir. Bu nedenle çalışmaya İngiliz idare hukukunun tarihsel gelişimi ve İngiltere'de İdare hukukunun varlığına ve amacına ilişkin ileri sürülen teoriler açıklanarak başlanılmıştır. Ardından ikinci bölümde yargısal emir kurumunun İngiliz hukukundaki ortak özellikleri ve farklı görünümleri olarak zorlayıcı emir (mandatory order), yasaklayıcı emir (prohibitory order) ve yaptırıcı emir (injunction) ayrı ayrı ele alınmıştır. Son bölümde, yargısal emir kurumunun Türkiye'de uygulanabilirliği üzerinde durulmuştur. Günümüzde idari yargıcın verebileceği karar türleri, iptal ve tam yargı (tazminat) kararları ile sınırlıdır. Yargısal emir kurumu, özellikle yargı kararlarını uygulamama eğiliminde olan idareye yargı kararını nasıl uygulayacağı konusunda yol göstererek, yargı kararlarının uygulanmasının etkinliğini arttıracaktır. Hem Anayasa'da hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda ifade bulan yerindelik denetimi yasağı ile idari yargı mercilerinin idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyeceği hükmü, doktrinde Türk idari yargısında yargısal emir kurumunun yasak olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak, yasal düzenlemelerimizin yargısal emir kurumunun Türk idari yargılama hukukunda uygulanmasına engel teşkil etmediği savunularak, yargısal emir kurumunun Türk idari yargısında uygulanma önerileri üzerinde durulmuştur.
İskilipli Mehmed Âtıf Efendi'nin fıkhî kişiliği (Makaleleri bağlamında)
Âtıf Efendi, Osmanlının en buhranlı dönemlerinde yaşamış bir âlimdir. Çalışmalarında devletin ve toplumun sorunlarına değinmiştir. Toplumu içinde bulunduğu durumdan kurtararak ileriye taşıyacak önerilerde bulunmuş, önerilerinde İslâmcı yaklaşımı savunmuştur. Âtıf Efendi, devletine sahip çıkmaları ve birlik olmaları hususunda halkı bilinçlendiren yazılar kaleme almıştır. Donanma cemiyeti yararına kaleme aldığı Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye'nin Ehemmiyet ve Vücûbu adlı eseri ile takdirname almıştır. Medreselerin ıslah çalışmalarında yer alan Âtıf Efendi, ilim dünyasındaki donukluğun nedenlerini açıklamış, çözüm önerilerinde bulunmuştur. İlme gereken değer verilmediği müddetçe toplumun ileriye gidemeyeceğini ve gerilemeye maruz kalacağını belirtmiştir. Âtıf Efendi, İslâm'ı medeniyetin önünde engel olarak gören yaklaşımlara karşı mücadele etmiş, gazetelerde ve dergilerde bu konuda ilmî yazılar kaleme almıştır. Âtıf Efendi'nin amacı, İslâm'ı doğru tanıtmak ve onun doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Ona göre İslâm'a sarılmak yükselme ve ilerleme, İslâm'dan uzaklaşmak ise gerileme ve çöküş nedenidir. Âtıf Efendi'nin üzerinde hassasiyetle durduğu bazı hususlar şunlardır: İslâm, her dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte bir dindir. İçtihat, İslâm'ı evrensel ve dinamik kılan unsurlardan biridir. Bu nedenle içtihat kapısı açıktır ve hiçbir zaman kapanmayacaktır. İçtihat anlayışı dinamizme kavuşturulmalıdır. İçtihadın yeniden canlandırılması, toplumda yanlış İslâm algısının önüne geçecek ve İslâm'ın doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Âtıf Efendi, içtihat yeterliliğine sahip müçtehitler yetiştirilmesi gerektiğinin altını çizer. Ona göre Kur'an, her türlü düzenlemede ilim insanlarına yeterli veri sağlayacak nitelikte bir kaynaktır. Düzenlenecek anayasa çalışmalarında ve kanuni düzenlemelerde zamanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak içtihada başvurulmalıdır. Anahtar Kavramlar: İçtihat, Taklît, İslâm, Medeniyet, Yozlaşma
Hadislerin sıhhatini belirlemenin ictihâdî oluşu
Hadîslerin sıhhatini belirlemenin ictihâdî oluşunu konu alan tezimizle, rivâyetlerin sıhhatinin tespitinde ictihâdın rolü ortaya konulmaya çalışılmış, bu bağlamda; muhaddislerce ve fakîhlerce hadîsleri değerlendirmede etkin rol oynayan kriterlerin ictihâdî olduğuna, ictihâdın âlimlerin hadîslere farklı hüküm vermelerindeki etkisine değinilmiştir. Bu bilgilerden hareketle de aynı rivâyetin, sahîh, hasen, zayıf ve mevzû gibi birbirinden farklı hükümlere konu olmasındaki sebebin ne olduğunun anlaşılması hedeflenmiştir. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı, kaynakları ve yöntemi hakkında bilgilendirmede bulunulmuş, Tezin Birinci Bölüm'ünde konu ile ilintili bazı kavramlara ve bunlara ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Çalışmanın İkinci Bölüm'ünde, tarihî süreçte ictihâd kapısının açık olup olmadığı tartışmaları bağlamında İbnü's Salâh'ın görüşüne temas edilmiş, ayrıca âlimlerin onun görüşüne yaklaşımları kronolojik olarak özetlenmiştir. Bununla birlikte hadîslerin sıhhatini tespitte özellikle hadisçilere göre etkin rol oynayan hadîs usûlü ve cerh-ta'dil ilminin teşekkülünde ictihâdın etkisi ele alınmıştır. Araştırmanın Üçüncü Bölüm'ünde ise hadisçilere ve fıkıhçılara göre sahîh hadîsin şartlarına ve fıkıhçıların zayıf hadîsleri sahîh olarak kabul etmelerine yol açan bazı alternatif metotlara yer verilmiş, ayrıca bu bölümde aynı ilmî disipline mensup âlimlerce rivâyetlerin farklı hükümlere konu olmasına örneklerle temas edilmiştir. Tüm bu verilerden hareketle de hadîslerin sıhhatini tespitte ictihâdın rolü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda son olarak ulaştığımız bazı tespitlere yer verilmiştir.
Şehâbeddîn er-Remlî'nin usûl anlayışı (Gâyetü'l-Me'mûl eseri özelinde)
Çalışmamızda X./XVI. asırda Mısır'da yaşayan, fıkıh çevresinde adından söz ettiren, birçok eseri bulunan, önemli bir usûl anlayışına sahip olan ancak hakkında ilmi açıdan teferruatlı bir akademik çalışma bulunmayan Şihâbuddîn er-Remlî'nin ilim dünyasına tanıtılmaya ve usulle ilgili görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Remlî, Mısır'da dünyaya gelmiş ve orada vefat etmiştir. İlkin Memlüklere bağlı, sonrasında Osmanlı hâkimiyetine giren Mısır'da yaşamıştır. Dönemin önemli âlimlerinden eğitim almış, verdiği dersler ve yazdığı eserlerle günümüze kadar adından bahsedilen bir şahsiyettir. Remlî, gerek eserleriyle gerekse öğrencileriyle hem kendi asrında hem de kendisinden sonraki asırlarda adından söz ettirmiş bir şahsiyettir. Çalışmamızda hem furu' hem de usûl alanında etkili olan bu âlimin hayatı, ilmi kişiliği ve kendi mezhebindeki konumuyla birlikte usûlu'l-fıkh sahâsındaki görüşleri ve değerlendirmeleri araştırma konusu yapılmıştır. Remlî'nin usule dair görüşlerini ortaya koyarken kendisine ait görüşler başta olmak üzere diğer usul âlimleri ile ittifak ettiği ya da ihtilaf ettiği konulara, usûlde getirdiği yeniliklere ve belirli konularda usul âlimlerine getirdiği eleştirilere değinilmiştir.
Diğer müçtehitlerle farklılıkları bağlamında Ebû Hanife'nin içtihat mantığı
?Diğer Müçtehitlerle Farklılıkları Bağlamında Ebû Hanife'nin İçtihat Mantığı? isimli tezimizde, Hanefî fıkhının kurucusu ve İslâm Hukuk doktrinini şekillendiren baş mimarlardan birisi olan Ebû Hanife'yi diğer müçtehitlerden farklı kılan içtihatları ve bu içtihatlardaki mantığı ele alınmaktadır.Bu bağlamda tezimiz, ?Ebû Hanife'nin Hukuk Mantığını Oluşturan Etkenler? ve ?Ebû Hanife'nin Hukuk Mantığına Yansıyan Genel İlkeler? olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde, Ebû Hanife'nin düşünce yapısını, dolayısıyla da hukuk mantığını şekillendiren fizîkî ve sosyo-kültürel çevreyi inceledik.İkinci bölümde ise, Ebû Hanife'yi diğer müçtehitlerden ayıran içtihatları ve bu içtihatlarda etkili olan genel ilkeleri ortaya koymaya çalıştık.
Yargı kararları ışığında ceza muhakemesinde masumiyet karinesi
Çalışmamızın amacı, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi örnek kararlarının incelenmesi yoluyla masumiyet karinesinin öneminin, bu kararlarda hangi unsurlara ağırlık verildiğinin, kapsamının ve geliştirilmeye ihtiyaç duyulan hususların tespitinin yapılmasıdır. Çalışmanın kapsamı, özellikle ulusal hukuk normları çerçevesinde yargı kararlarının değerlendirilmesine odaklı şekilde belirlenmiştir. Ağırlıklı olarak iç hukuk düzenlemeleri üzerinden konunun ele alınarak değerlendirilmesiyle literatüre katkı yapılabileceği düşünülmüştür. İç hukukumuzun içtihatlarının derinleşmesi bu yöndeki çalışmaların sıklığı ile ilişkilendirilebilir. Çalışmanın ilk bölümünde masumiyet karinesi ve uygulanabilirlik şartları ortaya konulmuştur. İkinci bölümde anayasa ve ceza muhakemesi hukuku bakımından konu yargı kararları bağlamında ele alınmıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları sunularak konunun yargı organları nezdinde ele alınış biçimi ortaya konulmuştur. Yargıtay kararları; Ceza Daireleri kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarından oluşurken Anayasa Mahkemesi kararları idari uyuşmazlıklar ve bireysel başvurular üzerinden incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Ceza muhakemesi, Masumiyet karinesi, Yargı kararları, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi
Klasik ve modern fıkıh düşüncesinde makâsıd içtihadının ilke ve sınırları
IX. yüzyılda genelde İslam, özelde ise fıkıh düşüncesinin donuklaşma ve gerileme sürecine girdiği şeklinde baskın bir kanaat bulunmaktadır. Bu düşünce büyük ölçüde İslam'ın temel kaynaklarının makâsıdî (teleolojik) olmaktan ziyade lafzî (literal) bir yoruma tabi tutulmasıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. Bu bağlamda geleneğe hâkim olan lafzî yorum yaklaşımının, İslam dünyasının geride kalmasına neden olduğu iddia edilmiş, makâsıdî yoruma ise sık vurgu yapılarak ön plana çıkarılmıştır. Bu sâikle modern dönemde bazı araştırmacılar gâî yorumu bir çıkış yolu olarak görmüş, bu yöntemi içtihatta merkeze alarak lafzî yorumun/beyan içtihadının bir tarafa konulması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bunlar kısaca usul ilminin bir kenara bırakılmasını, nass ile makâsıdın çatışması durumunda ise makâsıdın tercih edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu düşüncenin birçok içtihadî ve hukukî probleme sebebiyet vereceğinden bu içtihat yönteminin delil değerini ve ilkelerini belirleme gereği doğmuştur. Buna binaen tezde, makâsıd içtihadının delil değeri, problemleri ve makâsıd içtihadının ilke ve sınırları tespit edilmeye çalışılmıştır. Neticede makâsıdın gayri mansûs meselelerde delil olduğu, bu yöntemle içtihat edilebileceği, ancak zaptı sağlanmadığı takdirde İslam hukukunun formel ve normatif yapısına zarar vereceği, makasıd içtihadının bir takım ilke ve sınırlarının bulunduğu görülmüştür. Bu çalışmanın birinci bölümünde makâsıdın, tarihi serüvenine, dayandığı temel kavramlara ve kısımlarına değinilmiştir. İkinci bölümde içtihat yöntemleri, makâsıd içtihadının delil değeri ve ilkeler belirlenmeden başvurulan içtihadın doğuracağı hukuki problemler ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise içtihat/yorum ilkeleri, makâsıd içtihadını sınırlayan deliller, bu yöntemin genel ve özel ilkeleri konularına göre incelenmeye çalışılmıştır.
Yargı kararları ışığında Türk vergi hukukunda muvazaa ve peçeleme işlemleri
Çağdaş toplumlarda devletler, yüklenmiş olduğu misyon gereği kamu gelirlerine ihtiyaç duymaktadır. Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için vergi toplanarak vergi geliri elde edilmesi, devletlerin geçirmiş olduğu uzun bir evrimin sonucudur. Bununla birlikte vergilerin, devletin üstün egemenlik gücüne dayanılarak toplanmasının yanı sıra, vergilendirmede keyfiyete engel olan bireyleri koruyucu anayasal ilkeler de mevcuttur. Bunlardan en önemlileri, 1982 Anayasası'nda yer alan eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkeleridir. Bu kapsamda Türk vergi sistemine ilişkin uygulamalarda, devletin kamu hizmetlerini görürken ihtiyaç duyduğu vergi gelirlerinde kayba sebebiyet veren ve aynı zamanda eşitlik ve mali güce göre vergilendirme ilkelerine de zarar veren bazı işlemler mevcuttur. Bu işlemler, muvazaa ve peçeleme işlemleridir. Türk vergi sistemi içerisinde mükellef ve vergi sorumlularının sözleşme özgürlüklerini kullanarak, vergiden kaçınma veya vergiden kaçırma amacıyla giriştikleri bu işlemler, vergi hukuku açısından tespiti, nitelendirilmesi ve yargı aşamasında ispatı çok önemli hususlardır. Vergi mevzuatının kapsamlı ve karmaşık yapısı sebebiyle bu işlemler çok farklı şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu işlemlerin dinamik yapısı sebebiyle de yeni peçeleme ve muvazaa işlemleri de ortaya çıkabileceğinden, bu işlemleri mevzuat kapsamında yasaklamak kalıcı bir çözüm olamayacaktır. Bu sebeple muvazaa ve peçeleme işlemlerin önlenmesine yönelik çabaların en başında doğru nitelendirme ile etkin ve etkili bir yargılama sistemi olması gerekmektedir. Peçeleme ve muvazaa işlemlerinin içeriğini belirlemek, yargı kararlarında bu işlemlerin ne şekilde ele alındığı göstermek, akademik literatüre katkı sağlamak ve vergi hukuku alanında üzerinde sınırlı çalışma yapılmış bir konuyu incelemenin yararlı olacağı sebebiyle, peçeleme ve muvazaalı işlemler, araştırma konusu olarak belirlenmiştir. Çalışma kapsamında, muvazaa ve peçeleme işlemleri kavramları, bu kavramların benzer diğer kavramlardan farkları, yargı kararları ve öğreti doğrultusunda bu işlemlerin ne şekilde ortaya çıktığına yönelik örnekler ve bu işlemlerin ispatının ne şekilde olacağı hususları ele alınmıştır.
Yargı kararları ışığında yükseköğretimde öğretim elemanları disiplin ve ceza soruşturmaları
Hazırlanan tez, daha önce 2547 sayılı Kanun'un 53. maddesinde yer alan hüküm uyarınca Yönetmelik ile düzenlenmiş olan yükseköğretim öğretim elemanlarının disiplin işlemlerinin, söz konusu düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa'nın 38, 128 ve 130. maddeleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle iptal edilmesi sonucunda 2547 sayılı Kanun'un 53. maddesi ile tümüyle yeniden düzenlendiği dikkate alınarak, yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim elemanlarının disiplin suçları nedeniyle yapılacak disiplin soruşturmaları ve yine aynı maddede yer bulan göreve ilişkin suçları nedeniyle yapılacak ceza soruşturmalarının usul ve niteliklerinin yargı kararları da göz önüne alınarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, üç bölüm halinde hazırlanan çalışmanın birinci bölümünde, disiplin kavramı ile disiplin suçu ve disiplin hukukuna ilişkin genel ilkeler incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nda yükseköğretim kurumlarında görev yapan öğretim elemanlarının hangi fiillerinin disiplin suçu olarak tanımlandığı ve bu fiiller karşılığında verilecek cezaların neler olduğu hususlarına kısaca değinildikten sonra, öğretim elemanlarının disipline aykırı fiilleri nedeniyle yapılacak soruşturmalarda izlenecek usul, soruşturmalarda dikkat edilmesi gereken ilkeler ve soruşturma sonucunda tesis edilecek işlemler yargı kararları ile birlikte incelenmiştir. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise, yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim elemanlarının görevleri nedeniyle ya da görevlerini yaptıkları esnada işledikleri ileri sürülen suçlarına yönelik olarak yapılacak ceza soruşturmalarında 2547 sayılı Kanun ile benimsenen soruşturma sistemi, bu soruşturmalarda yetkili olan makamlar, izlenecek usuller, soruşturmaları yürütenlerin yetkileri ve soruşturmalar sonucunda ilgililer hakkında verilecek kararlar ve bu kararlara itiraz yolları yine yargı kararları ile birlikte incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar sözcükler: Soruşturma, Yükseköğretim Kanunu, Öğretim Elemanları.
Yargı kararları ışığında Türk ve İsviçre Hukukunda yoksulluk nafakası
Bu çalışmada, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakası, doktrinde yer alan görüşler ve güncel yargı kararları eşliğinde incelenmiştir. Özellikle tartışmalı hususlarda ZGB Art. 125 hükmü ile karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu kapsamda yoksulluk kavramı, yoksulluk nafakasının amacı, ilkeleri, benzer müesseselerden farkı, unsurları, yoksulluk nafakasının belirlenmesine ilişkin esaslar ve sona erme halleri ele alınmıştır. Bununla birlikte süresiz nafaka düzenlemesi; öğretideki görüşler, yargı kararları ve meclis araştırması komisyon raporları eşliğinde tartışılarak düzenlemeye ilişkin öneriler getirilmiştir.
Uluslararası teamül kurallarının gelişiminde uluslararası yargı kararlarının rolü
Uluslararası hukuk, uluslararası toplumda süreklilik arz eden değişim ve dönüşümden yoğun biçimde etkilenen ve bu nedenle gelişmekte olan bir hukuk dalıdır. Klasik devlet merkezli uluslararası topluma yeni aktörlerin katılımı, uluslararası hukukun konu bakımından genişlemesine sebep olmuş ve bu durum özellikle var olan hukuk kaynakları ile bu yeni aktörler arasındaki ilişkiye dikkat çekmeyi gerektirmiştir. Bu kapsamda yer alan yeni aktörlerden biri olarak kabul edilen uluslararası yargı kuruluşları ile uluslararası hukukun en tartışmalı ve en belirsiz kaynaklarından biri olan uluslararası teamül kuralları arasındaki ilişki ise üzerinde özellikle durulması gereken bir konudur. Birbirinden farklı niteliklere sahip uluslararası yargı kuruluşlarının teamül kurallarından ne anladıkları, teamülün belirsiz niteliği karşısında ne şekilde pozisyon aldıkları, iki unsurlu teorik teamül yaklaşımını ne ölçüde uygulayabildikleri, teamülün belirsizliği ve iki unsurun ispatının güçlüğü karşısında farklı yaklaşım ve yöntemler benimseyip benimsemedikleri ve nihayet tüm bunların uluslararası teamülü etkileyip etkilemediği gibi sorular bu çalışmanın cevap aradığı sorulardır. Çalışmada bu noktalara odaklanılmasındaki amaç ise uluslararası teamülün gelişiminde uluslararası yargı kararlarının rolünün kuşatıcı biçimde ortaya konulmasıdır. Bu doğrultuda uluslararası yargı kuruluşlarının hem teamül kuralının varlığına (unsurlarına) yönelik tespit faaliyetleri üzerinde durulmuş hem de teamül kurallarının içeriğine yönelik etkileri irdelenmiştir. Uluslararası yargı kararlarının teamül üzerindeki bu iki yönlü etkisi bağlamında uluslararası teamüle ilişkin klasik kabullerin uygulamada ne denli geçerli oldukları ortaya konulmuş olacaktır.