Orthopedic surgery
118 theses under this subject heading
Fizyoterapistlerin ön çapraz bağ rekonstrüksiyon rehabilitasyonu ve spora dönüş sürecindeki uygulamalarının incelenmesi
Bu çalışmada fizyoterapistlerin ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu (ÖÇB-R) öncesi ve sonrası rehabilitasyonu ile spora dönüş uygulamalarının incelenerek bu uygulamaların güncel literatürle ne kadar örtüştüğünün ve fizyoterapistlerin uygulamaları arasındaki farkların belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla 28'i rehabilitasyon uygulamaları, 4'ü kişisel bilgilere yönelik olmak üzere 32 sorudan oluşan bir anket geliştirildi. Çalışmaya ÖÇB-R hastaları gören veya önceden görmüş, Türkiye'de çalışan fizyoterapistler dahil edildi. Ana dili Türkçe olmayan ve aktif olarak hasta görmeyen fizyoterapistler çalışma dışı bırakıldı. Veriler Google Forms aracılığıyla çevrimiçi toplandı. Çalışmada The Checklist for Reporting Results of Internet E-Surveys yönergeleri uygulandı. Katılımcılar sosyal medya aracılığıyla çalışmaya davet edildi. Veri analizinde yanıt frekansları hesaplandı ve ki-kare testi kullanıldı. 53'ü yüksek lisans, 8'i doktora mezunu 264 fizyoterapistin (n=74, 2-5 yıl tecrübe; n=44, 5-10 yıl; n=45 >10 yıl tecrübe) yanıtları incelendi. Koşuya dönüşte en sık tercih edilen zaman aralığının 3-4 ay (%37), spora dönüşte ise 6-9 ay (%40,2) olduğu bulundu. Eğitim düzeyi lisans olanların daha sık spora erken dönüş izni verdiği (p=0,001) ve daha az hasta sonuç bildirir anketler kullandığı (p=0,01); 5 yıldan daha fazla tecrübeye sahip olanların daha az mental hazır oluşu değerlendiren anketler kullandığı (p=0,001) ve daha sık erken spora dönüş izni verdiği (p=0,014) bulundu. Kanıta dayalı uygulama yapmakta en büyük bariyerin ise yetersiz ekipman (%57,5) olduğu bulundu. Sonuç olarak, Türkiye'deki fizyoterapistlerin ÖÇB-R rehabilitasyon süreci ve spora dönüşteki değerlendirme ve uygulamaları güncel literatür ile tam olarak uyuşmamaktadır. ÖÇB-R sonrası sporcuların daha sağlıklı spora dönüşlerinin sağlanabilmesinde fizyoterapistlerin kanıta dayalı bilgi düzeylerinin artırılması ve ekipman desteğinin sağlanması faydalı olabilir.
Latissimus dorsi kas-deri flebi ile penis rekonstrüksiyonu: Klinik vakalar üzerinden diğer tekniklerle karşılaştırma
Penis rekonstrüksiyonu için birçok yöntem tanımlanmıştır. Özellikle serbest flepler fonksiyonel ve estetik olarak en uygun tedavi metotları olarak düşünülmüştür. Birçok seçenek serbest fleplerde tercih edilmiştir. Bu rekonstrüksiyonda ana amaç yeterli cinsel birleşmeyi sağlayacak ebatta penis dokusu sağlarken, idrar yolunun oluşturmak ve estetik olarak en benzer yapıyı sağlamaktır. Seçilen rekonstrüksiyon metodu aynı zamanda peniste sertliği sağlamalıdır. Kemik içeren flepler bunu sağlarken sadece yumuşak dokudan oluşmuş fleplerde yeterli sertliği sağlamak için içerisine penis protezi konmalıdır. Bu nedenle yumuşak dokunun bu protezi taşıyacak ebatta ve vasıfta olması gereklidir. Tüm bu özellikleri sağladığını düşündüğümüz latissimus dorsi serbest flebi ile penis rekonstrüksiyonu yaptığımız hastaların retrospektif analizi ile bu yöntemin sorgulanması yapıldı. 7 Aralık 2020 – 5 Nisan 2023 arasında ameliyat edilmiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Sonuçlar değerlendirildiğinde latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonu yapılmış hastalarda cinsel işlevi sağlayacak ebatta ve içerisine rahatlıkla penis protez yerleştirilecek yapıda bir doku elde edilmektedir. Ayrıca bu metot ile galans penis ve korana oluşturulmasında da herhangi bir sorun yaşanmamaktadır. Kendi vaka serimizde üretra oluşturmasak bile literatür bilgisi ve klinik tecrübelerden dolayı deri veya mukoza grefti kullanılması gerekecektir. Ancak bu durumda hastalarda yüksek oranda idrar fistülü veya idrar yolunda daralma saptanma ihtimali yüksektir. Literatürde diğer yöntemlerle yapılan penis rekonstrüksiyonlarında da yüksek oranda komplikasyonlardan bahsedilmektedir. Bu nedenle sadece üretra uzatılması yapılarak penil üretra yapılmamasının ve üretral açıklığın penoskrotal bileşkede olmasının daha uygun olacağına karar verildi. Tanımlanan bazı modifikasyonlarla beraber Latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonun fonksiyonel ve estetik olarak en uygun metotlardan biri olduğuna serimizin retrospektif araştırması sonucu karar verdik. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi flebi, penis rekonstrüksiyonu, penis protez, serbest flep, üretra rekonstrüksiyonu
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanması olan çocuklarda önkol pronasyon osteotomisi ameliyatlarının uzun dönem sonuçlarının incelenmesi
Doğumsal brakiyal pleksus yaralanmasına bağlı gelişebilen sekonder problemler günlük yaşam aktivitelerinde yetersizliklere neden olmaktadır. Total pleksus hasarı olan çocuklardaki flask paralizi beraberinde pronator ve supinator kas grupları arasındaki güç dengesizliği sonucunda oluşan supinasyon kontraktürleri günlük yaşamda hastaların el kullanımlarındaki kısıtlılıkların önemli nedenlerindendir. Doğum sonrasındaki süreçte interosseos membranda retraksiyon, distal radyoulnar eklemin subluksasyonu ve radius başı dislokasyonu gibi sorunlar gözlenebilmektedir. Pronasyon yetersizliğine yönelik; biseps yeniden yönlendirme, interosseoz membran gevşetme veya derotasyon osteotomi cerrahileri yapılmaktadır. Bu cerrahilerin temel hedefi etkilenen ele, yardımcı el fonksiyonu kazandırmaktır. Çalışmamızın ilk amacı; pronasyon kazanımı için yapılan osteotomi cerrahisi ve sonrasında yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi programının hem vücut yapı ve fonksiyon alanındaki aktif/pasif eklem hareket açıklıkları, istirahatte önkol rotasyon postürü, Aktif Hareket Skalası(AMS) skorları, Modifiye Mallet Skalası istirahatteki önkol pozisyonu, Raimondi El Skalası sonuçları hem de aktivite alanını değerlendiren Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü(BPOM) puanlarındaki değişimlerin araştırılmasıdır. Çalışmamızın ikinci amacı ise, önkol derotasyon osteotomilerinde sadece radius ve kombine(radius ve ulna) derotasyon cerrahi grupları tüm parametrelerle karşılaştırmaktır. Bu çalışma, 2018-2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, doğumsal brakiyal pleksus yaralanması tanısı ile takipli, total pleksus hasarına sahip 5-18 yaş aralığındaki 37 çocukta önkol supinasyon kontraktürüne yönelik önkol derotasyon osteotomisi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Hastalar osteotomi tekniklere göre; sadece radius derotasyon(24 hasta) ve kombine derotasyon(13 hasta) olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışmadaki veriler; hem tüm hastalarda hem de 2 cerrahi grubunda ayrı ayrı analiz edilerek toplanmıştır. Eklem hareketleri incelendiğinde; pasif pronasyonda 45º[(40º)-(47,5º)]'lik artış, pasif supinasyonda 20º[(15º)-(25º)]'lik azalma, aktif pronasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik artış, aktif supinasyonda 10º[(5º)-(15º)]'lik azalma gözlenmiştir(p<0,001). İstirahatte önkol rotasyon postüründe 45º[35º-60º]'lik pronasyon yönüne değişim olmuştur(p<0,001). AMS'ye göre pronasyon skoru cerrahi öncesi 1,0[(0,0)-(2,0)] iken sonrasında 2,0[(1,0)-(3,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Raimondi El Skalasına göre skorlar cerrahi öncesi 2,0[(1,5)-(3,0)] iken sonrasında 3,0[(2,0)-(4,0)]'ye yükselmiştir(p<0,001). Modifiye Mallet Skalasına göre hastaların %48,6'sının pronasyon yönüne çevirilebildiği ve aktivite alanında ise BPOM skorlarında artış olduğu saptanmıştır(p<0,001). Yapılan tüm değerlendirmeler cerrahi gruplar açısından da karşılaştırıldı. Kombine derotasyon grubunda; pasif el bilek ekstansiyonu, aktif dirsek fleksiyonu ve AMS supinasyon skorlarının sadece radius derotasyon grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür(p<0,01). Diğer tüm parametrelerde gruplar arasında fark gözlenmemiştir(p>0,05). Bu araştırma sonunda, her iki osteomi sonrasında pronasyon hareketi artmış ve aktivite düzeyleri yükselmiştir. Total pleksus hasarlı çocuklarda elin "yardımcı el" olarak kullanılması hedeflenmiş, bu seviye Raimondi El Skalasında 3 olarak belirlenmiş, iki cerrahi seçenek ve yapılandırılmış hedefe yönelik fizyoterapi süreci ile "yardımcı el" fonksiyonuna ulaşılabileceği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Doğumsal Brakiyal Pleksus Yaralanması, supinasyon kontraktürü, derotasyon osteotomisi, pronasyon kazancı, Brakiyal Pleksus Sonuç Ölçümü (BPOM)
Femur kırıkları nedeniyle ameliyat olan hastaların öz bakım gücünün incelenmesi
Femur kırıkları, Dünya'da ve ülkemizde gün geçtikçe bir sağlık sorunu haline dönüşmektedir. Kesitsel ve tanımlayıcı olarak tasarlanan bu çalışmada femur kırıkları nedeniyle ameliyat olan hastaların öz bakım gücünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, İstanbul'da bir eğitim ve araştırma hastanesinde 01.01.2023-01.04.2023 tarihleri arasında 80 ortopedi hastasından yüz yüze anket formu ve öz bakım gücü ölçeğiyle toplandı. Tüm veriler bilgisayarda SPSS (statistical package for social sciences) Windows 22 programına kaydedilerek analiz edildi. Çalışmaya dahil olan gönüllü hastalarda; kadın cinsiyeti ve evli olmayanların çoğunlukta olduğu, eğitim durumunda ise okuryazar ve okuryazar olmayan kesimin sayıca fazla olduğu belirtilmektedir. Meslek kategorisinde ev hanımının fazla olduğu görülmekte ve yaş ortalaması 74,15 olmaktadır. Araştırmaya katılan hastaların büyük kısmında kronik hastalık/hastalıkların olduğu ve bu kronik hastalıklardan en fazla görülen tanının hipertansiyon olduğu belirlenmiştir. Femur kırığı nedeniyle ameliyat olan hastaların hepsi yarı bağımlı veya tam bağımlı olduğunu belirtmektedir. Öz bakım gücü ölçek puan ortalaması 74,95 olmaktadır. Sonuç olarak öz bakım gücünü; cinsiyet, meslek ve eğitim düzeyinin etkilediğini, diğer taraftan medeni durum, sürekli ilaç kullanımı, daha önce ortopedi ameliyatı geçirme durumu, kronik hastalıklar ve femur kırığı olmadan önce günlük yaşam aktivitelerini yapmasında engel olma durumu, yaş ve hastanede kalış sürelerinin öz bakım gücünü etkilemediği saptandı.
Distal femur tümör rezeksiyon protezlerinde sağkalım ve sağkalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Otuz yılı aşkın süredir; kemoterapi tedavisinin gelişmesi, implant imalat ve uygulama tekniklerindeki ilerlemeler, cerrahi tekniklerdeki yenilikler ve doğru hasta seçimi sonucu alt ekstremite kas iskelet sistemi tümörlerinde amputasyon yerini eklem koruyucu cerrahiye bırakmıştır. Endoprostetik rekonstrüksiyon ise eklem koruyucu cerrahi yöntemlerinden en sık tercih edilen yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2001-2020 yılları arasında distal femur tümör rezeksiyon protezi uygulanan 29'u kadın, 25'i erkek 54 hasta; protezlerin sağkalımı, görülen komplikasyonların değerlendirilmesi, hasta sağkalımı ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amacı ile çalışmaya dahil edilmiştir. Tümör dışı nedenlerle yapılan tümör rezeksiyon protezi cerrahileri dahil edilmemiştir. Fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için MSTS skorlaması kullanılmıştır. Minimum takip süresi 1 yıl olan hastalar çalışmaya dahil edilmiş ve sağkalım analizleri Kaplan-Meier analizi ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan 54 hastanın 27'si (%50) osteosarkom, 9'u metastaz (%16.7), 7'si Ewing sarkom (%13) ve 11'i (%20.4) diğer başlığında toplanan dev hücreli tümör (4 hasta), kondrosarkom (3 hasta), multiple myelom (2 hasta), sinoviyal sarkom (1 hasta) ve lenfoma (1 hasta) idi. Yaş gruplarına bakıldığında 28 erişkin (%51.9), 26 pediatrik (%48.1) hasta olduğu görüldü. Son kontrolde 38 hastanın (%70.4) yaşıyor olduğu görüldü. Tarafımızca uygulanan tümör rezeksiyon protezlerinin literatür ile benzer protez sağkalımı, hasta sağkalımı ve komplikasyon oranlarına sahip olduğu görüldü. Fonksiyonel sonuçlarla birlikte değerlendirildiğinde alt ekstremite kas iskelet tümörlerinde rekonstrüksiyon amaçlı tümör rezeksiyon protezi uygulamasının güvenli ve başarılı bir yöntem olduğu görüldü.
Osteosarkom hastalarında tedavi sonuçlarımızın retrospektif olarak değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç: Primer kemik maligniteleri tüm kanserlerin % 1'inden azını oluşturmaktadır. İçlerinde en sık görüleni ise osteosarkomdur. En sık adölesan ve genç erişkin döneminde görülmektedir. Etkin ve doğru tedavi edilmeyen hastalarda yüksek mortalite oranları tespit edilmiştir. Bu sebeple üzerinde geniş ve ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. 1960 yılında %20' lerde olan genel sağkalım oranları günümüzde izole ektremite osteosarkomlarında %70' lere yaklaşmıştır. Sağkalım oranlarının artışında en büyük etken neoadjuvan ve adjuvan kemoterapi'deki (KT) gelişmeler olmuştur. Son 25 yıldaki görüntüleme ve cerrahi tekniklerdeki gelişmeler ile amputasyonun yerini büyük oranda ekstremite koruyucu cerrahi teknikler almıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 1.1.2000 -31.12.2015 tarihleri arasında EÜTF Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvurmuş, patolojik tanısını osteosarkom olarak almış, onkolojik tedavisini EÜTF de almış ve takiplerine kliniğimizde devam etmiş 114 olgu incelenmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, şikayet süresi bilgileri, kitlenin yerleşim yeri, boyutları, patolojik kırık durumu, KT yanıtı, olguların neoadjuvan-adjuvan tedavi alıp almadığı, lokal rekürrens ve metastaz gelişimleri, operasyon özellikleri, operasyon sonrası komplikasyonları, protez durumu, revizyon durumu "nitelik, süre ve oransal olarak" incelenmiştr. Bu verilerin sağkalım ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Hastalarda, ortalama yaş 26.6±16.8, E:K oranı 1.23 olarak tespit edildi. Osteosarkomun %94.7'sinin ekstremitede ve en sık yerleşim yerinin distal femur olduğu (%52.6) görüldü. Ağrı ve şişlik birlikteliği en sık şikayet iken (%57.5), şişlik süresi ile evreleme arasında istatiksel anlamlı ilişki saptandı. En sık cerrahi, %75,4 ile ekstremite koruyucu cerrahi, en sık hastalık evresi evre 2b olarak saptandı. Tanı anında metastaz oranı % 35.5, opere olan 107 hastadan 14 (%13) olguda lokal rekurrens saptandı. Protez yapılan hastaların %39.7'sine revizyon uygulanmıştır. Revizyonun en sık nedeni enfeksiyon, en sık enfeksiyon etkeni de Staphylococcus aureus olarak saptandı. Genel sağkalım 2 yıllık %77.2, 5 yıllık %56.5, 10 yıllık %50.6 saptanırken; hastalıksız sağkalım oranları sırasıyla %76.3, %41.6, %36.9 olarak bulundu. Tanı anında metastaz, lokal nüks gelişimi, postoperatif metastaz oluşumu, tümör nekroz oranı, tümör evresi sağkalım üzerine etkili faktörler olarak bulundu. Sonuç: Tanı anında metastaz varlığı, hastalık evresinin artması, tümör nekroz oranının <%90 olması, lokal nüks gelişimi, postoperatif metastaz gelişimi sağkalım süresini azaltan faktörlerdir. Ekstremite koruyucu cerrahi ile amputasyon arasında sağkalım ve lokal nüks açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır.
Ortopedik uygulamalar için polikaprolakton-kitosan nanolif kaplı Ti-mikroalaşımlı AZ31 Mg alaşımının biyobozunurluk özelliklerinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, ortopedik implant uygulamaları için AZ31 Mg alaşımının Ti mikro alaşımlandırma (ağr. %0,1 Ti, AZ31Ti) ile kontrollü biyobozunur özelliğinin geliştirilmesi çalışılmıştır. Çalışma kapsamında, AZ31 ve AZ31Ti alaşımlarının mikroyapı, sertlik ve çekme dayanımları karşılaştırılmıştır. Kaplanmamış ve elektro-eğirme yöntemi ile nanofiber kaplanmış alaşımların biyouyumluluk ve hücre tutunma testinin yanı sıra yapay vücut sıvısı (SBF) içinde in-vitro korozyon dayanımları araştırılmıştır. Fiber oluşumu için polikaprolakton (PCL) ve kitosan (CS) kullanılmıştır (PCL/CS). Ayrıca, PCL/CS karışımına karanfil özütlü enkapsüle gümüş nanopartikül (eAgNP) ilave edilerek ayrı bir kaplama karışımı (PCL/CS-eAgNP) hazırlanmıştır. AZ31Ti yüzeylerine elektro-eğirme yöntemiyle PCL/CS ve PCL/CS-eAgNP olmak üzere iki farklı nanofiber kaplama yapılmıştır. Biyouyumluluk testi için MC3T3-E1 (CRL-2593) osteoblast hücreleri model olarak kullanılmıştır. Malzeme karakterizasyon analizleri; Optik Mikroskop (OP), Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), Alan Emisyonlu Taramalı Elektron Mikroskobu (FE-SEM), X-Işınları Difraksiyonu (XRD), Fouirer Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopisi (FTIR), temas açısı ölçümleri ile yapılmıştır. OP görüntüleri ve SEM mikroyapı sonuçları; AZ31 ile kıyaslandığında, Ti mikro alaşımlamayla ortalama tane büyüklüğü ve şekillerinde belirgin bir farklılık olmadığını göstermiştir. XRD analizleri, AZ31 ve AZ31Ti alaşımlarının difraksiyon kırınımlarının benzerlik gösterdiğini ve Ti mikro alaşımlamanın AZ31 alaşımının kristal yapısının değiştirmediğini göstermiştir. Ti mikro alaşımlamayla hadde numunelerin sertlik değerlerinde ve mekanik özelliklerinde kayda değer bir değişiklik olmadığı gözlemlenmesine rağmen SEM analizleri, korozyon kaybı sonuçlarını teyit ederek en fazla korozyona uğrayan alaşımın AZ31 alaşımı oluğunu göstermiştir. FESEM görüntüleri, PCL/CS ve PCL/CS-eAgNP kaplamaların ortalama fiber çapları arasında anlamlı bir fark bulunmadığını ve her iki kaplama için de ~55 nm olduğunu göstermiştir. PCL/CS kaplı numunenin temas açısı 123° ve PCL/CS-eAgNP kaplı numunenin ise 118° olarak ölçülmüş ve eAgNP ile kaplamanın ıslatma özelliğinin çok da değişmediği, PCL/CS nanofiber kaplı AZ31Ti alaşımının korozyon kaybı, kaplanmamış AZ31Ti numunesine oldukça yakın olduğu için kaplamanın korozyon kontrolünde beklenen performansı gösteremediği sonucuna varılmıştır. XTT hücre proliferasyon testine göre absorbans sonuçları; PCL/CS kaplanmış numunelerin kaplanmamış alaşım grubuna kıyasla daha iyi biyouyumluluğa sahip olmasına karşın PCL/CS-eAgNP kaplı numunelerin en zayıf biyouyumluluğa sahip olduğunu göstermiştir. Hücre kültürü çalışmaları sonrasında numunelerin SEM görüntülerinde, kaplanmamış numune, zayıf hücre yapışması sergilerken, hücreler, karakteristik kaplama morfolojisi nedeniyle PCL/CS nanofiber kaplı numune üzerinde düzleşmekte ve genişlemekte olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: AZ31 Alaşımı, Biyouyumluluk, Biyobozunma, Elektro-eğirme Yöntemi, Ti mikro alaşımlandırma
Kalkaneus kırıklarında cerrahi yöntemlerle tedavi edilen hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Kalkaneus kırıkları çalışan, aktif iş yaşantısı olan, 30-40 yaş erkeklerde daha sık görülmektedir. Tedavi edilmemiş, yeterli tedavi edilememiş ya da komplikasyon izlenmiş hastalarda ciddi iş gücü kaybıyla beraber hasta ve çevresi için sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı cerrahi tekniklerle opere edilmiş hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2010 yılı ve sonrasında kalkaneus kırığı nedeniyle opere edilmiş ve en az 6 ay düzenli takipleri olan hastalar seçilmiş ve retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Hastalara başvuru esnasında standart ap ve yan grafi ve Bilgisayarlı Tomoğrafi çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Sınıflama için Sanders sınıflaması kullanılmıştır. Hastaların cerrahi müdahaleye kadar geçen zaman ve yatış süresi not edilmiştir. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve takip röntgenlerinde Böhler ve Gissane açıları ölçülmüş, 3. ve 6. aylarda fonksiyonel sonuçlar AOFAS Skorlama Sistemi ile değerlendirilmiştir. Takiplerde peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar not edilmiştir. Verilerin istatistik analizlerinde IBM SPSS Statistics Version 25.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 83 hastanın toplam 92 kalkaneal kırığı ameliyat edildi. 20 kadın 63 erkek hastamız mevcut olup yaş ortalaması 36.55(dağılım 16-76) olarak hesaplanmıştır. Kalkaneal kırıkların en sık etyolojisi yüksekten düşme idi. En sık görülen kırıklar Sanders tip 3AC (%22.8) ve Sanders tip 2A (%19.6) idi. 9 hastada açık kalkaneus kırığı mevcuttu. 68 hastaya kapalı redüksiyon ve perkütan tespit uygulandı. 8 hastada sinüs tarsi yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit, 16 hastada iv ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit tercih edildi. Subtalar artroz en sık görülen komplikasyondu. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise yara yeri komplikasyonu (enfeksiyon, flep nekrozu) idi ve yara yeri komplikasyonu ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon plak ile tespit yapılan hasta grubunda daha sık izlenmiştir. Böhler açısının düzeltme miktarı, fonksiyonel skor ile anlamlı derecede korele idi(p=0.004). Farklı cerrahi tekniklerin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdığımızda gruplar arasında radyolojik sonuçlar benzerdi ve anlamlı fark yoktu (p=0.10). En iyi anlamlı fonksiyonel sonuç sinüs tarsi yaklaşımı ile opere edilen ve internal fiksasyon grubu olan hastalarda elde edildi(p=0.02). Ekstensil lateral yaklaşım ile opere edilen hastalarda sekonder cerrahi ihtiyacı daha fazlaydı. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar minimal invaziv ve kapalı cerrahi tekniklerle ameliyat edilen hastalarda invaziv tekniklere göre daha iyi klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar olduğunu göstermekle birlikte çalışmamız literatürü özellikle fonksiyonel skorlarda desteklemektedir. Bu çalışmadaki sonuçlarımıza göre, Sanders tip 3 ve 4 dahil kalkaneal kırıklarda eksternal kılavuz destekli kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon veya açık minimal invaziv teknikleri öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Kalkaneus kırıkları, ekstensil lateral yaklaşım, minimal invaziv, sinüs tarsi yaklaşım, kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon, AOFAS skoru
Medial kompartman gonartrozunda oxford faz 3 unikompartmantal protezin orta dönem klinik ve radyolojik sonuçları
İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde Eylül 2005-Mart 2011 tarihleri arasında ameliyat edilip en az 6 aylık takipleri tamamlanan 54 hastanın 72 dizine Faz 3 Oxford Unikompartmantal Diz Protezi (Oxford Partial Knee, Biomet Orthopedics, Bridgend, UK) uygulandı. Hastaların 47'si(%87) kadın, 7'si(%13) erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 53,4 (47-79) idi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,62(23,53-30,87) olarak bulunmuştur.Hastaların 15'inin sol dizine, 21'inin sağ dizine, 18'inin her iki dizine unikompartmantal diz protezi ameliyatı uygulandı. Hastaların ortalama takip süresi 39,8 ay (8-72 ay) idi.Hastaların orta dönem klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirildi.Oxford Diz Skoru'na göre yapılan değerlendirmede diz skoru, ameliyat öncesi dönemde ortalama 14.18(5-22) idi. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama 43.64(38-48) olarak bulundu.Hospital for Special Surgery Skoru'na göre yapılan değerlendirmede diz skoru, ameliyat öncesi dönemde ortalama 53.21 (38-69) idi. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama 95.74(86-100) olarak bulundu. Hastaların 39'unda (%72.22) mükemmel, 15'inde(%27.78) ise iyi sonuç elde edildi.Diz Cemiyeti Skorlamasına göre yapılan değerlendirmede hastaların ameliyat öncesi ortalama diz skoru 55.11 (43-68) idi. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama 96.71 (88-100) olarak bulundu. Hastaların 51'sinde(%94.44) mükemmel, 3'sinde(%5.56) iyi sonuç elde edildi.Hastaların Diz Cemiyeti Skorlaması fonksiyonel skoru, ameliyat öncesi dönemde ortalama 52.76 (41-67) idi. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama 89.62 (81-99) olarak bulundu.Radyolojik değerlendirmede Oxford değerlendirme kriterleri kullanılmıştır. Radyolojik değerlendirmede en sık yapılan hatanın femoral komponentin sagittal plandaki yerleştirilmesi olduğu saptandı. Hiçbir hastada radyolojik olarak gevşeme bulgusuna rastlanmadı. Radyolojik ölçüm sonuçları ile hastaların klinik sonuçları arasında korrelasyon saptanmadı.Eklem hareket açıklığı ameliyat öncesi dönemde ortalama 120,38 (105-130) idi. Ameliyat sonrası dönemde ise ortalama 129,02 (115-140) olarak bulundu.Sonuç olarak, unikompartmantal diz protezi medial kompartman gonartrozunda düşük morbidite, minimal kemik ve yumuşak doku rezeksiyonu, yüksek hasta memnuniyeti ve en azından mevcut hareket açıklığını koruyabilmesi gibi önemli avantajlara sahiptir. Fakat cerrahi teknik hassasiyetleri nedeniyle, öğrenme eğrisi döneminde komplikasyonlarla göreceli olarak sık karşılaşılabilmektedir. Tecrübe arttıkça bu tip komplikasyonlar da en aza inmekte ve daha iyi klinik sonuçlar elde edilmektedir.
Tendon split yaklaşımla haglund cerrahisi yapılan hastalarda insersiyonel kalsifikasyonlar nedeniyle ankor kullanımının hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın temel hedefi tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan hastalarda Aşil insersiyosundaki kalsifik debrislerin hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2015-2023 tarihleri arasında kliniğimizde tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan 27 hasta (7 erkek, 20 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. İnsersiyonel kalsifik tendinopati (ICT) mevcut olan 13 hastanın her birine parsiyel tendon sıyırma sonrası ankor sütür ile onarım uygulanmıştır. ICT bulunmayan 14 hastaya ise tendon sıyırma işlemi uygulanmamıştır. Bu çalışmada Aşil tendonunda ICT varlığına göre hastalar iki gruba ayrıldı. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlamaları ile bu iki grubun klinik ve fonksiyonel sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların plantar fleksiyon ve dorsifleksiyon güçleri izokinetik dinamometre cihazıyla ölçerek kıyaslama yapıldı. Hastaların preop x-ray grafilerinden yapılan ölçümler kıyaslanarak ICT ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda iki grup arasında yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri benzer bulundu. Preop ve postop alınan AOFAS, FADI ve VAS skorlarında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Fakat grupları ayrı olarak ele alınca her iki grupta da preop skorlar ile postop skorlar arasında anlamlı bir fark gözlendi. Tendon içi kalsifikasyon miktarının preop ve postop alınan skorlamaların hiç birinde anlamlı fark göstermediği bulundu. Preop olarak ölçülen FPA, CPA, HDH, HDHR, HDPA, CLA, BH, BCR değerlerinin bu iki grupta farklılık göstermediği görüldü. İzokinetik dinamometre ile ölçülen değerlerde iki grup arasında anlamlı bir fark olmadığı bulundu. Sonuç: Tendon split yaklaşımla Haglund cerrahisi uygulanan tüm hastalarda mükemmel sonuç ve yüksek hasta memnuniyeti elde edildiği görüldü. Kalsifik tendinopati varlığının klinik durumu kötüleştirmediği, tedavi başarısını etkilemediği sonucuna varıldı. Aşil tendonu, insersiyosundan parsiyel olarak sıyrılıp ankor sütür ile onarım yapılan hastalarda plantar fleksiyon gücünde azalma yaşanmayacağı görüldü.
Vaskülarize fibula grefti uygulanan femur başı osteonekrozlu hastaların klinik ve radyolojik orta-uzun dönem sonuçları
Amaç: Femur başı osteonekrozu (FBO) tanısı ile Vaskülarize Fibula Grefti (VFG) cerrahi tedavisi uygulanan hastalarımızın postoperatif klinik ve radyolojik takipleri sonucunda; tedavi etkinliği ve hastalığın seyri üzerindeki etkisinin, ameliyat öncesi ve sonrası yapılan fonksiyonel klinik skorlamaların değerlendirilmesi, femur başındaki nekroz büyüklüğü ile hastalık evresinin klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkilendirilerek incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 2012-2022 yılları arasında başvuran 35 hastaya (32 erkek, 3 kadın) FBO tanısı ile VFG cerrahisi uygulandı. Radyolojik olarak preoperatif radyografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Steinberg sınıflamasına göre evreleme yapıldı ve Modifiye Kerboul (MK) açı değerleri ölçüldü. Ayrıca mm2 cinsinden nekroze alan ile femur başı alanı hesaplandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik skorlama olarak Harris Hip Score (HHS) ve ağrı skoru Visual Analogue Scale (VAS) değerleri dökümante edildi. Radyolojik olarak ilk 6 ay boyunca aylık, devamında 3 ay arayla röntgenografi ile değerlendirme yapıldı. İlk 1 yılda da 3 ayda bir çekilen Bilgisayarlı Tomografi'deki (BT) greft ile femur başı trabeküler osseöz yapının osteointegrasyon oluşum süresi ölçülerek dökümante edildi. Ayrıca hastalardaki preoperatif ve postoperatif kollapsın varlığı ve mm cinsinden miktarı, çekilen röntgenografiler aracılığı ile hesaplandı. Ortalama yaşı 36.6 (aralık 21-52) ve ortalama 4,1 yıl takip edilen hastalarımızdan 22'si (%63) Evre IV, 6'sı (%17) Evre III, 7'si (%20) Evre II olup çalışmaya çoğunlukla ileri evre ve büyük nekrozlu hasta grupları dahil edilmiştir. Bulgular: Preoperatif HHS ortanca değeri (minimum-maksimum) 29 (13-75) iken, postoperatif HHS; 91 (46-100) olarak gözlendi. Preoperatif ortalama MK açı değeri 289,3o (Grade 3) olup nekroz oranı ortalama %51,3 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın preoperatif %37'si prekollaps evredeyken, %63'ü postkollaps evrede olup, prekollaps evredeki hastaların HHS ortanca değerleri 31'den 92'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca Evre IV olan 22 hastanın HHS ortanca değerleri 27'den 80,5'e yükseldiği gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,027). MK sınıflamasına göre Grade 4 olan 18 hastanın postoperatif ortalama HHS değerinin de 82 olduğu gözlendi. Sonuç: VFG cerrahisinin; prekollaps hastaların yanı sıra postkollaps hastalarda da uygulanabileceği, sonuçlarının tatmin edici olduğu ve artroplasti gereksinimini minimize ettiği savunulmaktadır. Ayrıca büyük nekrozlu hastalarda da fonksiyonel klinik sonuçların iyi olduğu ve artroplasti gereksiniminin ileri dekatlara ötelenmesini sağlayarak biyolojik kalça sağkalımını arttırdığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur başı osteonekrozu, Vaskülarize Fibula grefti, avasküler nekroz, eklem koruyucu cerrahi, büyük lezyon, ileri evre.
Tibia enfekte ve defektli psödoartroz vakalarında LRS (uzatma tipi tek eksenli eksternal fiksatör) tekniği uygulanan hastaların cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tibia enfekteve defektli psödoartroz vakalarında LRS tekniği uygulanan hastaların cerrahi tedavi sonuçlarını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Mustafa KemalÜniversitesiTıpFakültesiHastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde, Ocak 2012-Temmuz 2020 tarihleri arasında konjenital nedenlerdışında, çoğunlukla ateşli silah yaralanmalarına bağlı olmak üzere değişiketiyolojiknedenlerebağlıgelişmiştibia kemiğindekemikkaybıolan, tibia kemiğinde kaynamama olan ve enfekte kaynamama tanısı almış hastaların LRS(Limb Reconstructıon System) tipi monolateral eksternal fiksatör uygulanan 172 hastamız yer almaktadır. Hastaların kemik kayıpları paley psödoartroz sınıflaması ve Solomin'inuzun kemik defekti sınıflamalarına göre sınıflandırıldı. Cerrahi sonrası ortoröntgenogram ile taşıma miktarı, uzama miktarı ve oluşan kallus dokuları değerlendirildi. Ameliyat sonrası sonuçlar ASAMİ(Association for the Study and Application of the Method of Ilizarov) kriterleri iledeğerlendirildi. Bulgular: Uygun takibi olan 172 hastanın 162'si erkek, 10'u kadındı. Hastaların yaş ortalaması 33,2±11,9 (16-76) idi. 85 hastada ortalama kemik uzatma miktarı 6,5±2.2 cm idi.60 hastada ortalama kemik kaydırma miktarı 7.9±3.1 cm di. Paley psödoartroz sınıflamasına göre 172 hastanın 33 ü(%19.2) TİP A1,10 u(%5.8) TİP A2-1,7 Sİ (%4.1) TİP A2-2,37'si (% 21,5) Tip B1, 60'ı (% 34.9) Tip B2 ve 25'i (% 14.5) Tip B3 idi. Solomin uzun kemik defekti sınıflamasına göre 172 hastanın 40'ı(%23.3) A1,8'i(%4.7)A2,44'ü(%25.6)B1,12'si(%7)B3,34'ü(%19.8)C1,22'si(%12.8)C2, 12'Si (% 7) D idi. Hastaların ortalamafiksatörsüresi357,9±179,8günidi. Eksternalfiksatörindeksi (EFİ)ortalama 122 hasta da 52,9±12.9cm/gün, radyografik konsolidasyon indeksi(RCİ) ortalamasıise 122 hastada47,2±11.7cm/gün idi. Komplikasyonlar Paley'in derecelendirilmesine göre yapıldı. ASAMİ kemik ve fonksiyonel sonuçlar:172 hasta ile yaptığımız çalışmada kemiksel sonuçlar; 87 mükemmel (50.58), 54 iyi(31.39),19 orta(% 11.04) ve 12 kötü (%6.97) sonuç olarak değerlendirildi. Hedef bölgenin kaynamadığı 5 hastamızda kötü sonuç olarak değerlendirildi. 172 hasta ile yapılan çalışmadaki fonksiyonel sonuçları sıralayacak olursak 55 mükemmel(% 31.9) 81 iyi(% 47) 26 orta(%15.1) ve 10(%5.8) tanesi de kötü sonuç olarak değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamız oluşan komplikasyonlara ve uzayabilen eksternal fiksatör zamanına rağmen özellikle savaş cerrahisinde tibianın kemik kayıplarının, psödoartrozlarının tedavisinde LRS ile kemik taşımanın güvenli ve başarılı yöntem olarak desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Kemik defekti, kemik kaydırma, psödoartroz, LRS
Total diz protezinde medial parapatellar insizyon ile subvastus insizyonun sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Total diz protezi ortopedik cerrahide en sık uygulanan ameliyatlardan biridir. Ameliyat sonrası komplikasyonları en aza indirmek ve hasta memnuniyetini arttırmak temel hedeflerden biri olmalıdır. Amacımız diz protezinde sıklıkla kullanılan iki insizyon olan medial parapatellar insizyon ile subvastus insizyonun patellofemoral komplikasyonlarla ilişkisini araştırmak ve hasta memnuyetini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada hastanemize 2010 - 2020 yılları arasında başvuran, osteoartrit tanısı konulmuş ve total diz protezi yapılmış olan ve takiplerine devam edilmiş olan 488 hastayı değerlendirdik. Bunlardan 242 tanesine medial parapatellar(%49.6), 246 tanesine ise subvastus insizyon (%50.4) kullanılarak total diz protezi yapılmıştı. Bu iki hasta gurubunu anterior diz ağrısı, patellar tilt, lateral retinakular gevşetme ihtiyacı, insall salvati indeksi ve womac skoru açısından karşılaştırdık. Bulgular: MPP veya SV insizyon ile total diz protezi uygulanan hastalar demografik özellikleri açısından karşılaştırıldığında iki gurup arasında yaş(p:0,186), cinsiyet(p:0,769), sigara kullanımı(p:0,607), BMI(p:0,051), eşlik eden hastalıklar (p:0,509) bakımından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Subvastus insizyonda lateral retinakular gevşetme ihtiyacının (p:0,001), insall salvati indeksinin (p:0,001) ve patellar tiltin (p:0,001) MPP insizyona göre belirgin olarak daha az olduğu saptandı. İki gurup arasında anterior diz ağrısı (p:0,087) ve WOMAC skorları(0,052) açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Subvastus insizyon patellofemoral komplikasyonlar bakımından medial parapatellar insizyona göre avantajlıdır. Fakat bu avantajlara rağmen hastaların womac skorlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Dolayısıyla subvastus insizyon patellofemoral komplikasyonları azaltsada total diz protezinin başka komplikasyonlarını arttırmış olabilir. Bunun için iki insizyonu farklı komplikasyonlar açısından karşılaştıran çalışmalar da yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Total diz protezi, medial parapatellar insizyon, subvastus insziyon
Talus kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, hala ayak bileği ve ayağın tedavisi en zorlu travmaları arasında olan talus kırıklarında kliniğimizde uygulanan cerrahi tedavinin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını anketlerle ve görüntüleme yöntemleri ile ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Sökmen Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimizde ocak 2011 – haziran 2021 tarihleri arasında talus kırığı nedeniyle opere edilen 18 yaş üstü 32 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların fonksiyonel, klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilerek çalışmamız gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 32 talus kırığının 17'sinde (%53,12) komplikasyon gelişti. En sık rastlanan iki komplikasyon artroz n=10 (% 31,25) ve avasküler nekrozdur n=6 (% 18,75 ). Komplikasyonlar en sık talus gövde kırıklarında gözlenmiştir. Hastaların ayak fonksiyonelliğini değerlendirmek için uyguladığımız AOFAS testinin ortalaması 80,31 ± 16,37 idi. AFI indeksine göre ise hastalarımızın toplam indeksi 26,13 ± 19,67 idi. Sonuç: Talus kırığı sonrası kliniğimizde opere edilen hastalarımızın sonuçları hem klinik, hem fonksiyonel, hem radyografik olarak memnun edicidir. Anahtar kelimeler: talus kırığı, komplikasyon, cerrahi tedavi
Radius distal uç kırıklarında cerrahi ve konservatif tedavilerin uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı distal radius kırıklarında seçilen tedavi yöntemine göre radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarını, gelişen komplikasyonları, tedavilerin başarısını geriye dönük olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2010-2020 yılları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesine başvuran 18 yaş üzeri tek taraflı radius alt uç kırığı nedeniyle tedavi edilen, en az 2 yıllık takipleri olan ve verileri yeterli görülen 125 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların son kontrollerinde klinik bulguların değerlendirilmesinde VAS, qDASH, MAYO, Gartland ve Werley klinik skorlamaları, hareket açıklıkları ve kavrama gücü kullanıldı. Radyolojik bulguların direk grafiler ile değerlendirilmesinde radial inklinasyon, radial uzunluk, palmar eğim, ulnar varyans ölçümleri yapıldı ve ayrıca gelişen bir eklem dejenerasyonu varlığı Knirk-Jupiter artritik skorlama sistemi ile değerlendirildi. Bulgular: Radius distal uç tanılı 125 hasta çalışmaya dahil edildi. Radius distal uç kırığı olan 45 (% 36,0) hastaya kapalı redüksiyon ve alçı uygulaması, 13 (% 10,4) hastaya K teli ile perkutan tespit, 56 (% 44,8) hastaya plak ile osteosentez, 11 (% 8,8) hastaya ise eksternal fiksasyon uygulaması yapıldı. Eksternal fiksatör uygulanan hastalarda qDASH skoru alçı ile tedavi edilen hastalara göre yüksekti(p=0,003).Eksternal fiksatör uygulanan hastalarda VAS (aktivite) skorunda alçı ve K teli uygulanan hastalara göre daha yüksekti(p=0,002).Alçı ile tedavi edilen hastalarda dorsal açılanma değeri plak ile tedavi edilen hastalara göre daha yüksek(p ˂ 0,001); plak uygulanan hastaların ulnar varyansı alçı uygulanan hastalara göre daha yüksek ortalamaya sahipti(p=0,022).Plak uygulanan hastaların radial eğim (p=0,016) ve radial uzunluk değerleri (p=0,033) eksternal fiksatör grubunda yer alan hastalara göre yüksek ortalamaya sahipti. Eksternal fiksatör uygulanan hastaların eklem basamaklanması alçı ile tedavi edilen hastalara göre yüksekti(p=0,002). Sonuç: Radius distal uç kırıklarında mutlak radyolojik kriterler elde edilmelidir. En iyi fonksiyonel sonuçlar en iyi radyolojik sonuçlar ile elde edilmiştir. Anahtar kelimeler: Radius kırıkları, sigara, cerrahi tedavi, konservatif tedavi
Otojen hamstring tendonları ile yapılan çift bant ön çapraz bağ rekonstrüksüyonunun erken dönem sonuçları (Prospektif Çalışma)
İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine Haziran2009 ile Ocak 2010 tarihleri arasında başvuran, ÖÇB lezyonu tanısı konan 16 hastaçalışmamıza dahil edildi. Çalışmamız prospektif bir çalışma idi. Hastalarımızın hepsierkek idi. Hastaların yaş ortalaması 26.9 (20-47)'du.Tüm hastalara otojen hamstring greftleri ile femoral askı yöntemi kullanarakçift tünel ÖÇB rekonstruksiyonu yapıldı. Postop hastalara hızlandırılmışrehabilitasyon prosedürü uygulandı. Ortalama takip süresi 7.8 ay (3-12 ay) olarakbulundu.Hastaların Lysholm skor ortalaması preop 39.6 (dağılım 11-65) iken post op86.3 (dağılım 70-100)'dü. Hastaların Tegner aktivite skorları ortalaması travmaöncesi 7.37, travma sonrası 4, post op 6,43'idi. Son kontrollerinde IKDC skorlarıuygulanan hastaların 13 (%81.25)'ü A (mükemmel) ve B (iyi) grubunda yer aldı. Cgrubunda 3 hasta bulunurken, D (kötü) grubunda hastamız bulunmamaktadır.Hastaların IKDC subjektif diz değerlendirme formu ortalamaları pre op 39.3 (dağılım20.6-66) iken son muayenede 76.3 (dağılım 50-97)'ye yükselmiştir. Cincinnati skorupreop 18.18 (dağılım 15-22) iken, postop ortalama 27.25 (dağılım 20-30) `dir. Busonuçlara göre travma sonrası (pre-op) ve post-op ortalamalar arasındaki farklartatmin edici değerlerdedir (p=0.0001).Cybex II dinamometresi ile yapılan kuadriseps ve hamstring kas gruplarınaait güç ölçümlerinde hiçbir hastada %15'in üzerinde güç kaybıyla karşılaşılmadı.Sonuç olarak hamstring tendonları ile femoral askı yöntemi kullanarak çifttünel ÖÇB rekonstrüksiyonu literatür verileri ve aldığımız sonuçlar ışığındakullanılabilir ve tatmin edici sonuçlar alınabilir bir yöntemdir. Tekniğin,dejenerasyonu engelleme ve diz biyomekaniğini daha iyi restore etme açısındanyararlarını kanıtlamak ve aynı zamanda benzer çalışmalarla karşılaştırmak için uzundönem sonuçlarını görmek gerekmektedir.Anahtar sözcükler: ÖÇB rekonstrüksiyonu, çift bant, hamstring tendon greftleri,femoral askı.
Vertebra korpus kırıklarında kifoplasti uygulamasının klinik sonuçları
Osteoporoz günümüzün ileri yaşta hasta grubunda sıkça karşılaştığımız hastalığıdır. En ciddi sonuçlarından biri vertebra kompresyon kırıklarıdır. Kifoplasti ise bu kırıklar için kullanılan minimal invazif cerrahi tekniktir. Tedavide amaç spinal deformiteyi önlemek, ağrıyı azaltmak, vertebra yüksekliğini yeniden sağlamak ve erken mobilizasyon ile hastanın günlük aktivitelerine geri dönmesini sağlamaktır. Bu tezde kliniğimizde kifoplasti ile tedavi edilen vertebra kompresyon kırıklarının sonuçları bildirilmiş ve litaratür bilgileri tartışılmıştır. Çalışmada TEMMUZ 2011-HAZİRAN 2013 tarihlari arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji ana bilim dalında vertebra kompresyon kırığı nedeni ile kifoplasti uygulanan 18 hastanın 25 seviyesi incelenmiştir. Hastaların 9(%50) u kadın 9(%50) u erkekti. Yaş ortalamaları 67.5 (52-82) du. Olguların klinik değerlendirilmeleri ADI, ODS, SF-36 kriterlerine göredir. Radyolojik tanıda hastaların vertebral kolon ön-arka ve yan direkt grafileri rutin olarak çekildi. Yine hastalara MRG ve gerek görülen urumlarda BT cekildi. Kifoplasti işlemi yapılan 25 seviyenin dağılımı ; T3 seviyesine 1 (%4), T4 seviyesine 1 (%4), T11 seviyesine 2 (%8), T12 seviyesine 4 (%16), L1 seviyesine 7 (%28), L2 seviyesine 5 (%20), L3 seviyesine 4 (%16), L5 seviyesine 1 (%4) seviye şeklindeydi. Kifoplasti ile hastaların ADI i 9.2 den 2.1 e gerilerken ODS da hastaların hemen hemen hepsinde bel ağrısı kifoplasti işlemi sonrasında hastanın yaşamında önemli bir problem oluşturmamakta, yine SF-36 ya göre de kifoplasti sonrası hastaların günlük yaşam destek aktivitelerinde azalmanın anlamlı derece olduğu görüldü. Hastaların kifoplasti işlemi sonrasında mevcut vertebra korpus yüksekliklerinin ortalamasının da %43 arttığı görüldü. Osteoporotik vertebra kırıklarının tedavisinde kifoplasti minimal invazif bir cerrahi yöntemdir. Bu işlem ile kırık stabilizasyonu, ağrı azaltılması, vertebra duvar restorasyonu, oluşabilecek spinal deformiteyi engelleme, kısa sürede mobilizasyon ve erken normal yaşama dönme sağlayan altın standart minimal invasif bir cerrahi tekniktir.
Orthoroby robotic system for orthopedic surgery
Bone cutting is extensively used in straightening bone deformities, extending bone length, artificial joint implants applications, and removal of bone regions inflicted on by tumors, infections, and other similar agents. It is important to accomplish the bone cutting operation with minimal error and with least damage to the surrounding tissues. Recent research in orthopedic surgery indicates that robotic systems can improve the precision and accuracy of the surgery by minimizing the error and damage to the surrounding tissues. In this thesis, an orthopedic robotic system called OrthoRoby and an intelligent control architecture that will be used to control OrthoRoby is developed. A user interface is integrated into the OrthoRoby system. Real-time experiments have been performed on a bone model to evaluate the efficiency of the OrthoRoby.
Erişkin ortopedik diz altı cerrahisinde 20ve 30 ML solusyon ile uygulanan kaudal anestezi etkinliklerinin karşılaştırılması
Santral bloklardan epidural anestezi oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Kaudal anestezi de sakral hiatustan epidural mesafeye girilerek uygulanan bir epidural anestezi metodudur. Kaudal uygulamalar pediatrik hastalarda daha yaygın kullanılmaktadır. Fakat bunların çoğunluğu da analjezi amacıyla ve genel anestezi ile kombinasyon şeklindedir. Erişkindeki yaygın kullanımı ise daha çok kronik bel ağrılarının yönetimi içindir. Erişkinlerde cerrahi anestezi için yeterince literatür verisi bulunmamaktadır. Doğal olarak kaudal epidural anestezinin doz ve volümüne dair literatür verileri de yetersizdir. Bu çalışmada erişkin ortopedik diz altı cerrahisinde 20 ve 30 mL'lik volümlerde uyguladığımız kaudal anestezinin etkinliğini ve güvenliğini karşılaştırmayı amaçladık. Bu çalışma için kaudal anestezi altında elektif diz altı cerrahisi geçiren 18-65 yaş arası, ASA sınıflaması I, II ve III olan 60 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Ardışık hastalardan, 30 mL ve 20 mL'lik kaudal volüm uygulanmalarına göre her gruba 30'ar hasta düşecek şekilde iki grup oluşturuldu. Ansestezik solüyonlar 20 mL içinde 14 mL %2 lidokain, 3 mL NaHCCO3, 2 mL fentanyl, 1 mL 0.05 mg adrenalin olacak şekilde hazırlanmıştır. Grupların demografik verileri, hemodinamik parameterleri, blok seviyeleri, anestezi kalitesi ve komplikasyonlar değerlendirildi. Demografik veriler her iki gruptda benzerdi. Blok seviyeleri ise 30 mL grubunda T10 (T10-T8) iken 20 mL grubunda T12 (T12-T10) şeklinde olup istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p<0,001) vardı. Anestezi kalitesi, hemodinamik parametreler ve komplikasyonlar açınından da her iki grup arasında istatistiksel bir fark saptanmadı. Sonuç olarak bu çalışma erişkin dizaltı ortopedik cerrahilerde 20 mL'lik anestezik solüsyon volümünün daha yüksek volümler kadar etkin bir anestezi sağladığı gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Bölgesel Anestezi, Diz Altı Cerrahisi, Erişkin, Kaudal Anestezi ,Ortopedi
Vertikal/longitudinal menisküs yırtıkları onarımında kemik iliği ile zenginleştirmenin diz fonksiyonları üzerine etkisi, üçlü karşılaştırma
İbrahim Halil DEMİR, Tıpta Uzmanlık Tezi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı, Gaziantep, 2021, Vertikal/Longitudinal Menisküs Yırtıklarının Onarımında Kemik İliği İle Zenginleştirmenin Diz Fonksiyonları Üzerine Etkisi, Üçlü Karşılaştırma. Menisküsün korunması ve onarılması dizin biyomekaniği ve işlevselliği sağlamak için oldukça önemlidir. Bu nedenle menisküs onarımı sonrası yırtıklarının iyileşme oranını artırmak için birçok yeni biyolojik teknik tanımlanmıştır. Çalışmamızda artroskopik olarak tedavi ettiğimiz vertikal/longitudinal menisküs yırtığı olan hastalarda izole onarımı, femur interkondiler çentike hol açarak kemik iliği kök hücrelerinin açığa çıkarılması (BMVP) ve beraberinde menisküs onarımı ve ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu (ÖÇBR) ve beraberinde menisküs onarımı yapılan hastaların postop 18. aydaki fonksiyonel sonuçları karşılaştırmak, cerrahi başarı ve bunları etkileyen faktörleri analiz etmektir. Çalışma gurubunu 2015-2019 yılları arası diz ağrısı ve instabilite şikayeti ile Gaziantep Üniversite Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvuran vertikal/longitudinal menisküs yırtığı tanısı alan ve artroskopik onarım yapılan 83 hasta oluşturdu (izole onarım yapılan 30, ÖÇBR ile onarım yapılan 28 ve BMVP ile onarım yapılan 25). Hastaların verileri retrospektif analiz edildi. Hastaların klinik, fonksiyonel durumlarını cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 18. ay başvurularında Lysholm, WOMAC, IKDC ve VAS kaydedilerek değeğerlendirildi. Cerrahi başarıyı Barrett kriterleri ile karşılaştırdık. Hastaların demografik verileri, sigara kullanımı, yaralanma zamanı, yırtığın yeri, şekli ve zonu, atılan sutur tipi ve sayısına göre inceledik. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 29,73 ± 9,31'du. 58'i erkek 25'i kadındı, 61'i medial menisküs 22'si lateral menisküs yırtığı idi. 51'inde basit longitudinal yırtık 18'inde kova sapı 14'ünde kompleks yırtık mevcuttu. 68 hastada yırtık kırmızı beyaz zonda bulunurken 15'inde kırmızı-kırmızı zondaydı. 11 menisküste anterior 26'sında korpus, 46'sında posterior yırtık vardı. Hastalardan 42'si sigara içerken, 41'i içmiyordu, 49'u BMI<25 iken 34'ü BMI>25'di. Hastaların ortalama sütürsayısı 3,36 ± 1,28'du. Üç gurup içinde cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 18. ayda Lysholm WOMAC, IKDC değerleri karşılaştırıldığında anlamlı olarak VI iyileşme sağlandı(p:0,001). Cerrahi sonrası 18. ay değerleri karşılaştırdığımızda BMVP ile ve ÖÇBR ile menisküs onarımı yapılan hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarının benzer olduğunu saptadık (Lysholm p:0,951, WOMAC p:0,241, IKDC p:0,984). Bu iki prosedür de izole menisküs onarımı yapılan hastalara göre daha iyi klinik ve fonksiyonel sonuçlara sahipti(Lysholm p:0,001 WOMAC p:0,027 IKDC p:0,001). Ayrıca Barrett kriterlerine göre 15 hastada tedavide başarısızlık saptandı. Başarısızlık üzerinde yırtığın zonu (p:0,044) ve kompleks olması(p:0,001), BMI>25 olması(p:0,003) ve sigara kullanımı (p:0,049) olumsuz etkileri olduğunu bulundu. BMVP ve ÖÇBR ile menisküs onarım sonrası klinik ve fonksiyonel sonuçların izole menisküs onarımına göre daha iyi olması bize eklem içerisine göç eden kemik iliği kök hücreleri, kan elemanları ve doku iyileştirici faktörlerin menisküs onarımında ve diz fonksiyonları üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Ayrıca yırtığın iyileşmesi üzerinde hastaların BMI yüksekliği, yırtığın kompleks ve kırmızı-beyaz zonda olması ile sigara kullanımının olumsuz etkileri olduğu kanaatindeyiz. Vertikal/longitudinal menisküs yırtıklarının onarımında diz fonksiyonlarını arttıran kolay uygulanabilen BMVP'yi rutin olarak uygulanmasını öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Vertikal/longitudinal menisküs yırtığı, Menisküs onarımı, Kemik iliği ile zenginleştirme.
Proksimal femur ve kalça cerrahilerinde l4 seviyesinde USG rehberliğinde yapılan ESP bloğu ile spinal anestezinin etkinlik ve güvenliğinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Birçok komorbiditesi olan yaşlı hasta popülasyonunda karşılaşılan kalça kırıklarında ılımlı sedasyon altında tek başına Lomber Erektör Spina Plan bloğunu etkin ve güvenli cerrahi anestezi ve postoperatif analjezi açısından spinal anestezi ile karşılaştırmayı amaçladık. Materyal Metot: Çalışmamız için proksimal femur ve kalça cerrahisi için opere olacak 68 ASA I-III aralığında olan hasta dahil edildi. Hastalar iki eşit gruba ayrıldı. Bir gruba L4 düzeyinden USG rehberliğinde 30 mL lokal anestezik ile Erektör Spina Plan Bloğu; diğer gruba ise L4-L5 aralığından spinal anestezi uygulandı. Erektör Spina Plan bloğu yapılan iki hasta yetersiz blok nedeniyle çalışmanın sonraki hesaplamalarından çıkarıldı. Hastalar perioperatif olarak cerrahi anestezi yeterliliği, vital bulgular ve postoperatif olarak da yan etki ve analjezi ihtiyacı açısından takip edildi. Bulgular: Her iki grupta demografik veriler arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Anestezi başarı skoru değerlendirilmesinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Erektör Spina Plan Bloğu yapılan hastalarda hipotansiyon insidansı anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Postoperatif ilk analjezik ilacın uygulanma zamanları spinal anestezi yapılan grupta 2,24±0,94 ve Erektör Spina Plan bloğu yapılan grupta 11,17±1,40 olarak bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,001). Sonuç: Kalça operasyonlarında ılımlı sedasyon altında Lomber Erektör Spina Plan bloğunun spinal anesteziye alternatif olabilecek yeterli anestezi oluşturduğu, ve düşük hipotansiyon insidansı ve uzun post operatif analjezi süresi üstünlük göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Kalça kırığı, Erektör Spina Plan Bloğu, Spinal Anestezi, Postoperatif Analjezi, Hipotansiyon
Spinal enstrumantasyon cerrahisinde 3D BT navigasyon sistemi ve serbest el tekniği ile yerleştirilen pedikül vidalarının pozisyonlarının retrospektif olarak karşılaştırılması
Amaç: Spinal cerrahi günümüzde giderek artan bir sıklıkta uygulanmaktadır. Omurga deformiteleri, spinal stenoz ve omurga kırıklarında pedikül vidalarıyla enstrumantasyon yaygın kullanılan bir yöntemdir. Bu enstrumantasyon uygulamasının, medulla spinalis, sinir kökleri, büyük damar ve iç organların yakın komşulukları nedeniyle uygun şekilde yapılması önem taşımaktadır. Pedikül vida uygulaması serbest el tekniği, floroskopi eşliğinde, 3D-BT navigasyon rehberliğinde ya da robotik sistemler kontrolünde yapılabilir. Çalışmamızda amaç kurumumuzda serbest el tekniği ve 3D-BT navigasyon rehberliğinde yerleştirilmiş pedikül vidalarının pozisyonlarını uygunluk açısından retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2016-2018 yıllarında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kifoz ve skolyoz tanıları olan posterior yaklaşımla spinal enstrumantasyon uygulanmış hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Vida pozisyonları Gertzbein and Robins sınıflamasına göre hem transvers hem de anterior penetrasyon açısından değerlendiridi (A:0 mm penetrasyon, B:<2mm,C:<4mm, D:<6mm, E:<6mm). Bulgular: Aynı cerrah tarafından opere edilmiş, toplam 73 hasta çalışmaya dahil edildi. Serbest el tekniği ile 40 hastaya 962 adet, 3D-BT navigasyon eşliğinde 33 hastaya 702 adet vida yerleştirilmiş olduğu gözlendi. Sonuç: 3D-BT navigasyon rehberliğinde yerleştirilmiş olan vidaların transvers penetrasyon açısından ( A: 629 (%89,6); B: 39 (%5,6); C:14 (%2); D:11(%1,6); E:9 (%1,3)), serbest el tekniği ile yerleştirilmiş olan vidalara (A:736 (%76,5); B:116 (%12,1); C:59 (%6,1); D:39 (%4,1); E: 12 (%1,2)) kıyasla, istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha iyi pozisyonda yerleştirilmiş olduğu görüldü. Anterior penetrasyon açısından da yine 3D-BT Navigasyon grubunda daha başarılı sonuçlar gözlendi. Ayrıca her iki grupta da lomber vertebralardaki vidaların torakal vertebralardakilere göre daha iyi pozisyonda yerleştirilmiş olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: 3D-BT, Navigasyon, Serbest el, Pedikül vidası, Enstrumantasyon
Monoplanar ve biplanar medial açık kama yüksek tibial osteotomilerde patellar yükseklik değişikliklerinin klinik sonuçlara etkisi
Medial kompartman artrozu tedavisinde yüksek tibial osteotomilerin rolü gün geçtikçe artmaktadır. Medial açık kama , lateral kapalı kama ve kubbe osteotomisi en sık kullanılan cerrahi yöntemlerdir. Gelişen implant teknolojisi ile birlikte medial açık kama yüksek tibial osteotomi günümüzde ön plana çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı medial açık kama yapılan hastalarda ameliyat sonrası hasta memnuniyetini ölçmek, patellar indekslerini değerlendirmek ve bu durumun hastaların memnuniyeti üzerinde etkisini ölçmektir. Varus deformitesi olan medial kompartman artrozu olan hastalardan medial açık kama yüksek tibial osteotomi uygulanmış hastalar belirlendi ve iki gruba ayrıldı. Birinci grup; tibial tüberkülün distalde bırakıldığı iki planlı osteotomi tekniğiyle opere edilen hastalar, ikinci grup ise tek planda osteotomi yapılan hastalar olarak ayrıldılar. Her iki grupta preoperatif ve postoperatif Diz İncinme Ve Osteoartrit Sonuç Skoru ( Knee Injury and Osteoarthritis Outcome Score; KOOS), postoperatif Lysholm skorlaması ölçüldü. Hastaların preoperatif ve postoperatif Caton- Deschamps (C-D) indeksi, Tibial eğim (slope), dizin mekanik açıları hesaplandı. Ameliyat sonrası kaynama süreleri kaydedildi. Çalışmaya Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2015 ve 2020 yılları arasında 57 hastanın 59 dizine medial açık kama osteotomi tekniği ile yüksek tibial osteotomi uygulanan ve tespitin sabit açılı kilitli YTO plağı ile yapıldığı hastalar katıldı. Hastaların cinsiyetine göre oranı; 13 erkek , 44 kadın olarak saptandı. 2 hastanın bilateral dizine osteotomi uygulandı. Toplamda 36 sağ ,23 sol diz olarak belirlendi. Yaş ortalaması 49,44±7.39 (18-60) idi. Hastaların preop ve son kontrollerindeki KOOS skoru, Lysholm skoru ve dizin mekanik aks karşılaştırılması, istatiksel olarak anlamlı miktarda düzelme lehine bulunmuştur. Çalışmamızda ameliyat sonrası kaynamanın ortalama 9 hafta olarak belirlenmiştir. En geç kaynayan hasta 12 hafta olarak gözlenmiştir. Biplanar ile Monoplanar olarak iki grubu karşılaştırdığımızda anlamlı fark tespit edildi. Biplanar tipte kaynamanın az da olsa daha erken olduğunu gözlemledik. Bu farkın biplanar tipte kemik temas yüzeyinin biraz daha fazla olması sebebiyle olduğunu düşünmekteyiz. Medial açık kama yüksek tibial osteotomi ameliyatından sonra patella baja (infera) riski mevcuttur. Bizim çalışmamızdaki vakaların preoperatif C-D değeri ortalaması monoplanar grupta 1.06 (0,72-1,39), biplanar grupta 1.0 (0,70-1,37)olarak hesaplandı. Hastalarımızın hiçbirinde preoperatif patella baja yoktu. Hastaların postoperatif ortalama değeri ise monoplanar grupta 0.90 (0,71-1,19) , biplanar 0.97 (0,71-1,34) olarak ölçüldü. Bu iki gruptaki patellar indeks farklarında anlamlı sonuç bulamadık. Her iki grupta da patellar indeksler bir miktar azalmış olsa da değerlerin normal sınırda olduğu belirlendi.
Ön çapraz bağ rüptürü tanısı ile artroskopik rekonstrüksiyon uygulanan hastalarda eşlik eden diz eklemi lezyonlarının değerlendirilmesi ve bu lezyonların orta-uzun dönem fonksiyonel sonuçlara etkisi
Amaç: Ön çapraz bağ rüptürü beraberinde diz içinde birçok başka lezyonla karşılaşılabilmekteyiz. Çalışmamızın amacı primer artroskopik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu uyguladığımız hastalardaki eşlik eden diz içi diğer patolojileri saptamak ve bu patolojilerin orta-uzun dönem fonksiyonel sonuçlara etkisini araştırmaktır. Materyal method: 2011-2020 seneleri arası kliniğimizde artroskopik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu uyguladığımız hastalar öncelikle geriye dönük olarak tarandı. Post-operatif en kısa takip süresi 9 ay, en uzun takip süresi 10 yıl 3 aydı. 612 hastanın mevcut ameliyat notu arşivden bulunarak incelendi, ön çapraz bağ rüptürüne eşlik eden diğer diz içi ek patolojileri kaydedildi. 612 hastadan (558 erkek, 54 kadın) takiplerine düzenli olarak devam eden 443'ünün yaşları, eşlik eden diz içi meniskal ve kondral patolojileri, yaralanmadan operasyona kadar geçen süreleri, pre-operatif ve post-operatif spor aktivite düzeyleri, pre-operatif ve post-operatif rehabilitasyon süreleri, post-operatif IKDC, KOOS, Lysholm skorları ve Tegner aktivite skorları değerlendirildi. Bulgular: 612 hastanın 311'inde (%50.82) medial menisküs, 114'ünde (%18.63) lateral menisküs lezyonu izlenirken 95 hastada (%15.5) kondral hasar saptanmıştır. Yalnızca menisküs lezyonu olan hastaların yaralanmadan operasyona kadar geçen ortalama süreleri 18.5±33.6 ay iken, yalnızca kondral hasarı olan hastalarda bu süre 27.5±72 ay, bir ek patoloji saptanmayan hasta grubunda 4.9±9.2 ay iken, hem meniskal hem de kondral hasarı olanların yaralanmadan operasyona kadar geçen ortalama süreleri 42.4±58.8 ay olarak bulunmuştur. Tam kat kondral hasar (evre 3-4), yaralanmadan operasyona kadar geçen süre ve post-operatif rehabilitasyonun post-operatif IKDC, KOOS, Lysholm skorları üzerine anlamlı etkisi görülmüştür. Sonuç: Yaralanmadan rekonstrüksiyona kadar olan süreç uzadıkça diz içi lezyonların sayıca ve evrece ilerlediği, bunun post-operatif fonksiyonel sonuçları negatif yönde etkilediği görüldü. Yaralanmadan sonraki 6 ay içinde opere olan hasta grubunun en iyi post-operatif skorlara ulaştığı görüldü. Post-operatif rehabilitasyonun post-operatif skorlar üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu gözlendi.