Neoplasms

2,527 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Nörofibromatozis tip 1 tümör doku örneklerinde mitokondriyel miRNA verilerinin analizi ve değerlendirilmesi

Nörofibromatozis tip 1 (NF1, von Recklinghausen), toplumda 1/2500 insidansı ile ortaya çıkan bir otozomal dominant hastalık olup ciltte sütlü kahve lekeler (café au lait - CALM), çillenmeler, nörofibrom olarak isimlendirilen farklı boyutlarda iyi huylu tümörler ve malin periferik sinir kılıfı tümörleri (MPNST) gibi belirtiler verir. Bunun yanı sıra omurilikte, kafa sinirlerinde, beyinde tümörler gelişebilmekte ve omurga eğriliği gibi kemik şeklinde bozukluklar meydana gelebilmektedir. NF1 hastalarında saptanan mutasyonlar ile hastalığın fenotipi arasında bir ilişki mevcut değildir. Klinik çok değişkenlik gösterir. Hatta aynı aile içinde bile aynı mutasyonu gösteren bireylerin farklı klinik tablo gösterdiği de bilinen bir durumdur. Bu klinik değişkenliğin ortaya çıkmasındaki görüşlerden biri NF1 geni üzerindeki modifiye edici faktörlerin varlığıdır. Bu aday modifiye edici faktörlerden bir tanesi mikroRNA'lardır (miRNA). Ayrıca son yıllarda yapılan çalışmalar mitokondrilerin fonksiyonundaki değişikliklerin de bir modifiye edici faktör olarak NF1 hastalarının farklı fenotipler göstermesinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Mitokondriler, kendine özgü sinyal yolaklarının varlığı ve hücrenin enerji üretim merkezi olmaları nedeniyle önemli organellerdir. Son yıllarda mitokondrilerle yapılan çalışmalar büyük oranda artmıştır. Mitokondrilerin, atasal bir anaerobik ökaryotik hücre tarafından hücre içine alınan bir bakteriden köken aldığı bilinmektedir, karşılaştırmalı analizler ile mitokondriyel fizyolojik süreçler ve bakterilerin olası katılımı gözden geçirilmektedir. Küçük kodlanmayan RNA'lardan olan miRNA'lar, gen ifadesinin post transkripsiyonel düzenleyicileri olarak fonksiyon gösteren RNA'lardır. Son zamanlarda, mitokondriyel miRNA'ların (mitomiR), mitokondriyel genomun translasyonel aktivitesini modüle ettiği ve mitokondriyel protein ifadesini ve fonksiyonunu düzenlediği gösterilmiştir. Mitokondrinin gelişim için gerekli olduğu doğrulanmış olsada, mitomiR'lerin enerji metabolizması, oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz dâhil önemli biyolojik süreçlerin düzenlenmesindeki rolleri daha yeni anlaşılmaya başlamıştır. Bu tez çalışmasında, NF1 hastalarından elde edilen kütanöz ve pleksiform nörofibrom tümör dokularındaki mitomiR'lerin ifadelerinin kontrol dokuya (CALM) göre değerlendirilmesi amaçlandı. Bunun için taze dondurulmuş 11 doku seçildi (Bir kontrol (CALM), beş kütanöz nörofibrom ve beş pleksiform nörofibrom tümör dokusu) ve bu dokularda seçilen 11 mitomiR'in ifadesi kantitatif gerçek zamanlı PZR (kRT-PZR) yöntemi ile değerlendirildi. Yapılan analiz sonucunda seçilen mitomiR'lerde anlamlı bir ifade artışı görülse de kütanöz ve pleksiform nörofibromlar arasında istatistiksel olarak bir fark görülmedi. Araştırılan mitomiR'lerin sayısının az olması nedeniyle daha geniş kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiği öngörüldü.

Mikro RNAMitokondrilerMitokondriyal proteinler+3
Şeyma Özgür
TOBB Economics and Technology University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Beyin tümörü tanısı konmuş bireylerin fonksiyonel değerlendirilmesi ve algıladıkları sosyal destek sistemlerinin yaşam kalitesi üzerine etkileri

Aksoy, E. Beyin Tümörü Tanısı Konmuş Bireylerin Fonksiyonel Değerlendirilmesi ve Algıladıkları Sosyal Destek Sistemlerinin Yaşam Kalitesi Üzerine Etkileri, Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2018. Araştırma, beyin tümörü tanısı konmuş bireylerin fonksiyonel değerlendirilmesi ve algıladıkları sosyal destek sistemlerinin yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak planlandı. Araştırma evrenini; 01 0cak 2015-30 Eylül 2015 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinde beyin tümörü tanısı konan 135 hasta oluşturdu; ancak araştırmaya dahil edilme kriterlerine uymayan ve araştırmaya katılmaya istekli olmayan 15 hasta çalışma kapsamı dışında tutuldu. Çalışmaya 01 Ocak – 30 Eylül 2016 tarihleri arasında araştırmaya dahil edilme kriterlerine uyan 120 hasta alındı. 20 hastayla anket ve ölçeklerin anlaşılırlığı kontrol edilmek üzere pilot çalışma yapıldı ve bu hastalar çalışma dışı tutuldu. Örneklemi ise 100 hasta oluşturdu. Veriler; hasta tanılama formu, beyin kanseri tedavisinin fonksiyonel değerlendirme ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, EQ-5D genel yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 24.0 istatistik paket programı ile frekans, yüzde, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra, normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov-Smirnov dağılım testi, niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare ve Fisher Exact testi, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında iki grup durumunda, parametrelerin gruplar arası karşılaştırılmalarında Mann Whitney U testi, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ikiden fazla grup durumunda, parametrelerin gruplar arası karşılaştırılmalarında Kruskal Wallis testi ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Mann Whitney U testi kullanıldı. Araştırmanın sürekli değişkenleri arasında Sperman korelasyon ve regresyon analizi uygulandı. Sonuçlar %95 güven aralığında, ±%5 örnekleme hatası ve p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. Araştırmaya katılan bireyler, ortalama 50±15,93 yaş aralığında, %54'ü kadın idi. Hastaların ''yaşam kalitesi'' ortalamasının 0,597±0,346; ''günlük sağlık durumu'' ortalamasının 65,400±19,250 olduğu saptandı. Hastaların fonksiyonel durumu değerlendirildiğinde, en düşük puanın "duygusal durum alt boyutu" 15,540±5,235, en yüksek puanın ise "ilave durumlar alt boyutu" 45,870±15,73 olduğu saptandı. Hastaların sosyal destek sistemleri değerlendirildiğinde en düşük puanın "arkadaştan algılanan sosyal destek alt boyutu" 23,490±3,948, en yüksek puanın ise "aileden algılanan sosyal destek alt boyutu" 24,220±3,341 olduğu saptandı. Araştırma bulguları, hastaların fonksiyonel değerlendirilmesi ve algıladıkları sosyal destekler arttıkça, yaşam kalitesinin de arttığını gösterdi. Çalışma bulgularına göre; bakım vermekte olan hemşirelerin, hasta ve yakınlarının gereksinim duyduğu sosyal desteğin sağlanmasında anahtar rol oynamaları nedeniyle, hemşirelik bakımını planlarken hastaların fonksiyonel durumlarını dikkate alarak yaşam kalitesinin yükseltilebilmesi için gerekli girişimleri yapmaları önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Beyin Tümörü, Fonksiyonel Değerlendirme, Sosyal Destek Yaşam kalitesi

Algılanan sosyal destekBeyin neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Elif Aksoy
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi alan hastalarda tat alma değişikliği ve malnütrisyon riski

Bu çalışmayla; kemoterapi alan hastalarda tat alma değişikliği ve malnütrisyon riskinin incelenmesi amaçlandı. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi İç Hastalıkları Kliniği ve Günübirlik Kemoterapi Ünitesi'ne Aralık 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında başvuran ve kemoterapi alan hastalar arasından, çalışmaya katılmaya gönüllü olanlar çalışmanın örneklemini (n=200) oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Kemoterapi Alan Hasta Tanıtımı Formu", "Kemoterapiye Bağlı Tat Alma Değişikliği Ölçeği (K-TADÖ)" ve "Malnütrisyon Evrensel Tarama Aracı (MUST)" kullanıldı. Formlar yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından dolduruldu. Verilerin değerlendirilmesinde KolmogorovSmirnov dağılım testi, Pearson Ki-Kare testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Çalışmaya katılan hastaların %59'unun erkek, yaş ortalamasının 58,22±12,63 olduğu saptandı. En sık karşılaşılan kanserler arasında ilk sırada akciğer (%23) kanserinin olduğu bulundu. Çalışmaya katılan hastalarda kullanılan kemoterapi protokollerinin %17'sinin sisplatin/karboplatin, %15'inin eloxatin, 5 Fu, folinik asid ve %12'sinin paklitaksel/doxetakselden oluştuğu saptandı. Hastaların K-TADÖ alt boyutlarına göre karşılaştırıldığında; yaş, cinsiyet, tanı grupları, kemoterapi protokolleri, kilo kaybı ve ağız kuruluğunda anlamlı fark bulundu (p<0,05). K-TADÖ alt boyutlarından "Fantoguzi ve paraguzi" ve "Genal tat alma değişiklikleri" alt boyutları ile MUST arasında anlamlı fark olduğu görüldü. Tat alma değişikliği yaşayan hastaların malnütrisyon riskinin yüksek olduğu sonucuna varıldı. Araştırma sonuçları doğrultusunda, tat alma değişikliği ve malnütrisyon riskinin yönetiminde; tat değişikliğine gerekli önemin verilmesi, bu konu üzerine daha geniş çalışmaların yapılması ve diyet danışmanlığı planlanması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kanser, kemoterapi, malnütrisyon, tat alma değişikliği

Beslenme incelemeleriKanser hastalarıMalnütrisyon+5
Didem Çetin
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Mastektominin benlik saygısı ve cinsel yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Aygün Topuz, E. Mastektominin Benlik Saygısı ve Cinsel Yaşam Kalitesi Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi. Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2019. Araştırma, mastektominin benlik saygısı ve cinsel yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak planlandı.Çalışmada, mastektomi ameliyatı geçirmiş meme kanserli kadınlar ile meme kanseri tanısı almayan sağlıklı kadınlar değerlendirildi. Araştırmanın örneklemini, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Birimine başvuran 50 hasta kadın ve sağlıklı 50 kadın oluşturdu. Veriler Sosyodemografik Bilgi Formu, Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBS), Cinsel Yaşam Kalitesi Ölçeği (CYKÖ) kullanılarak toplandı.Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, SPSS 21.0 İstatistik paket programı kullanıldı. Kategorik parametrelerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi ve Fisher Exact test, parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında t testi, ikiden fazla grup durumunda tek yönlü (one way) Anova testi ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Bonferroni testi kullanıldı. Ölçekler arası karşılaştırmalarda Pearson Korelasyon Analizi, bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkene etkisini incelemek için ise Lineer Regresyon Analizi kullanıldı. Sonuçlar % 95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi.Çalışmamızda ki meme kanserli kadınların yaş ortalaması 38,00 ± 9,718 olup, tanı anında bulundukları yaş ortalaması 39,600 ± 8,864 tür. Meme kanserli olguların çoğunluğunun ilkokul mezunu (%34) ve aylık geliri orta olan (%74) bireylerden oluştuğu görüldü. Kadınların "benlik saygısı" ortalaması 1,180 ± 1,997, "vücut algısı" ortalaması 85,700 ± 15,332, "cinsel yaşam kalite ölçeği" ortalaması 63,380 ± 21,432 olarak saptandı. Vücut algısı ile benlik saygısı arasında pozitif yönde (r=0,509; p=0,000<0,05), cinsel yaşam kalitesi ile benlik saygısı arasında negatif yönde (r=-0,499; p=0,000<0,05), cinsel yaşam kalitesi ile vücut algısı arasında negatif yönde (r=-0,516; p=0,000<0,05) anlamlı ilişki bulunduğu belirlendi.Çalışma bulgularına göre; meme kanserli bireyler psikososyal yönden bütüncül değerlendirilerek, mastektomi sonrası bireylerin beden algısı ve cinsel yaşamı izlenmeli, sağlık çalışanları tarafından gerekli psikolojik destek sağlanmalıdır. Mastektomi sonrası yapılan meme onarımı işlemlerinin sosyal güvence kapsamında ele alınması için çalışmalar yapılması önerilmektedir.

BenlikBenlik saygısıCinsel ilişki+7
Esra Aygün Topuz
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Hematolojik malignitelerde wwox'ın prognostik öneminin araştırılması

WW alanı içeren oksidoredüktaz (WW domain-containing oxidoreductase, WWOX) geni kromozom 16q23.3-q24.1 bölgesinde bulunmaktadır ve yaygın kromozomal frajil bölge, FRA16D, içermektedir. WWOX geni 46 kDa moleküler ağırlığında Wwox tümör baskılayıcı proteini kodlar. Birçok insan kanserlerinde WWOX lokusunda heterozigozite kaybı (LOH), WWOX promoter hipermetilasyonu ve sonuç olarak Wwox ifadesi kaybı veya azalması bildirilmiştir. Ayrıca, son çalışmalar çeşitli kanser tiplerinde Wwox eksikliğinin kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir. WWOX ifadesi seviyeleri kronik lenfositik lösemi (KLL) için olası bir biyobelirteç olabilir. KLL'nin klinik özelliklleri ve genetik anomalileri iyi tanımlanmıştır, fakat moleküler detaylar halen araştırılmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde KLL'de WWOX'ın tanı ve prognostik önemi ile ilgili kanıtlar bulunmamaktadır. Çalışmamızda, KLL hastalarında ve sağlıklı kontrollerde WWOX ifadesi düzeylerini tanımlamayı ve KLL hastalarında WWOX ifadesini klinik özelliklerine göre analiz etmeyi amaçladık. Bu çalışmayı 40 KLL hastasında ve 26 sağlıklı kontrolde gerçekleştirdik. WWOX ifadesi seviyelerini ters transkriptaz kantitatif PCR (RT-QPCR) tekniğini kullanarak analiz ettik. Sonuçlarımız WWOX ifadesinin KLL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu gösterdi (P<0,001). WWOX düzeyleri ile KLL'deki klinik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulmadık (P>0,05). Sonuç olarak, WWOX geninin anormal transkripsiyon varyantları, anormal protein izoformları ile ilişkilendirilebilir ve bu izoformlar, KLL hastalarında WWOX geninin tümör baskılayıcı etkilerini değiştirebilir. Anahtar kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, tümör baskılayıcı, WWOX

Gen ifadesiGenler-tümör baskılayıcıHematoloji+5
Halil Hancı
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri dokusundan elde edilen tümör infiltran lenfosit (TIL)'lerin in vitro ortamda çoğaltılması ve fenotiplerinin saptanması

Bu çalışma Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde metastazik olmayan, erken evre meme kanseri teşhisi konmuş hastalardan alınmış olan tümör dokusu üzerinde tümör infiltran lenfositlerin (TIL) in vitro ortamda IL-2 ile çoğaltılıp, flow sitometri testi ile immünofenotipik özelliklerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşabilmek için öncelikle Genel Cerrahi Bölümü tarafından alınan tümör taşıyan meme, mastektomi sonrası Patoloji Birimi'ne getirilir. Patolog tarafından tespit edilen tümörden alınan 2-3 mm çapında bir parça mekanik parçalama sonrasında, T hücre artışına neden olan bir sitokin olan rekombinant IL-2 ile besiyerinde kültüre edilmiştir. Tümörün çalışıldığı ilk günü takip eden 7. ve 14. günlerde tümörden genişleyen TIL'lerin genişleme oranı flow sitometrik yöntemlerle incelenmiştir. Sonuç olarak yapılan bu çalışma ile adoptif T hücre tedavisinin meme kanserli hastalarda ileriye yönelik bir immünoterapi yöntemi olarak kullanılabilirliği araştırılmıştır.

Lenfositler-tümör enfiltre ediciMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+2
Sinem Buluş
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Solid ve hematolojik neoplazilerde doğal öldürücü (NK) hücre aktivitesinin değerlendirilmesi

Son yıllarda yapılan çalışmalarda immünoterapik ajanların güncel kanser tedavilerinde kullanımları umut verici bir yöntem olmuştur. İmmün sistem kansere karşı etkinliğini bir bütün olarak gösterse de kanser hücrelerinin değişik mekanizmalarla yok edilmesinde, bazı immün sistem hücreleri ön plana çıkmaktadır. Bu hücrelerden biri olan doğal öldürücü (NK) hücreler virüs ile enfekte olmuş hücreleri ve tümör hücrelerini direkt olarak öldürebilme yeteneğine sahiptir. Kanser hastalarında yapılan çalışmalarda NK hücrelerinin fonksiyonlarında değişimlerin olabileceğini göstermiştir. NK hücrelerinin fonksiyonlarındaki bu değişimler bu hücrelerinin değişik kanser tiplerinin prognozunda ve tedavi yanıtlarında önemli olduğunu düşündürmektedir. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızda NK hücre aktivitesinin kanser tipleri ve evresi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda; akciğer kanseri, meme kanseri, hematolojik neoplazmlı hastalar (multiple myelom) ve sağlıklı gönüllüler olmak üzere üç hasta bir kontrol grubu oluşturuldu. Hastalardan ve sağlıklı deneklerden ortalama 5 ml kan heparinli tüplere alındı. Alınan kan örneklerinde immünfeneotipleme ve NK hücre aktivitesi ölçümü yapıldı. İmmünfenotiplemede CD3-FITC, CD16-PE CD56-PC5 ve CD45-KO'dan oluşan monoklonal antikorlar kullanıldı. NK aktivitesi ölçümü için alınan kan örneklerinden ficoll-hypaque yöntemi ile periferik kan mononükleer hücreler (PBMC) elde edildi. İki ayrı yöntemle NK hücre aktivitesi ölçüldü. Birinci yöntemde NK hücrelerini K562 lösemi hücrelerini öldürme yüzdesi (Dio-PI yöntemi), ikinci yöntemde uyarılan NK hücrelerinin üzerindeki CD107a ekspresyonu ölçüldü. Çalışmamızda kanser türleri arasında ve kanser türleri ile sağlıklı kontroller arasında NK hücre yüzdesi ve iki ayrı yöntem ile bakılan NK hücre aktivitesi acısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Ancak özellikle CD107a ekspresyonu ile değerlendirilen NK hücre aktivitesi akciğer kanserli hastalarda oldukça yüksek tespit edildi. NK hücre yüzdesi multiple myelomlu hastalarda diğer gruplara göre yüksek olmasına rağmen diğer iki kanser grubuna göre aktiviteleri daha düşük saptandı. Gruplara arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaması gruplardaki denek sayısının azlığı ve dağılımın heterojen oluşu ile ilişkili olduğu düşünüldü.

Antikorlar-monoklonalKanser hastalarıKatil hücreler-doğal+3
Melise Yılmaz
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Lipopolisakkarit ve temozolomid ile muamele edilmiş glioblastoma hücresinde gremlin -1 ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi

Glioblastoma (GB) bilinen en maling beyin tümörüdür. Son yıllarda yapılan çalışmalar gremlin 1'i belirli kanser türlerinde potansiyel bir terapötik hedef olarak göstermektedir. Gremlin 1'in tümör dokularında kanserle ilişkili stromal hücreler tarafından eksprese edildiği ve bu şekilde mikroçevre tarafından regüle edilen tümör büyümesine ve invazyonuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Glioblastoma Multiforma'nın kemoterapi tedavisinde sıklıkla temozolomid (TMZ) kullanılır ve anti-tümör etkisi olan tek alkilleyici ajandır. Lipopolisakkarit (LPS) tümör hücrelerini uyaran bir bakteri hücre duvar elemanı olup, gliomalar üzerinde anti-tümör etkisi bulunmaktadır. Bu deneysel çalışmada; U-118 insan glioblastoma multiforme hücre hattı, hücre kültürü ortamında çoğaltılarak, yaklaşık %95 yoğunluk gözlemlendiği gün flasktan hücreler tripsin-EDTA ile kaldırıldı. Hücre süspansiyonu hazırlanarak 60 mm2lik petrilere hücreler eklenerek çoğalması beklendi. İstenilen yoğunluğa ulaşan hücrelere 200 µM, 100µM, 50 µM, 25 µM konsantrasyon aralıklarında TMZ ve 10 µg/ml, 1 µg/ml, 0,1 µg/ml, 0,01 µg/ml konsantrasyon aralıklarında LPS uygulandı. 24 saat ve 48 saat inkübasyon sürelerinin hemen ardından protein izolasyonu yapıldı. Gremlin 1 protein düzeyleri sodyum dodesil sülfat-poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) ve Western blot ile analiz edildi. Çalışmamızda, 24 saat 25 ve 50 µM konsantrasyonlarda TMZ muamele edilen glioblastoma hücre hatlarında Gremlin-1 ekspresyonlarında artış ve 24 saat 0.1 µg/ml konsantrasyonda LPS uygulanan glioblastoma hücrelerinde gremlin-1 ifadesi seviyelerinde bir azalma gösterdik. Bu bulgular glioblastomada gremlin-1 düzeylerinin önemli bir rol oynadığına işaret etmektedir. Glioblastoma tümörlerinde direnç gelişme sıklığı ve sağ kalım süresinin kısalığı düşünüldüğünde gremlin-1'in etkinliğinin araştırılmasının oldukça önemli sonuçlar ortaya çıkarılabileceği kanısındayız.

Beyin neoplazmlarıBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+4
Özge Kedik
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 5 yılda kliniğimizde tanı konulan bazal hücreli karsinom olgularının retrospektif incelenmesi

Amaç: Bazal hücreli karsinom (BHK) derinin en sık görülen malignitesidir ve insidansı giderek artmaktadır. Çalışmada kliniğimizde tanı konulan olgularda hastaların yaş, cinsiyet, tümör histopatolojik alt tipi, tümör lokalizasyonu, hastalara eşlik eden komorbid hastalıklar belirlenerek retrospektif olarak incelendi. Gereç ve Yöntem: Histopatolojik olarak BHK tanısı konulan 256 hastadaki 273 tümör çalışmaya dahil edildi. Histopatolojik alt tipler incelenirken histopatolojik tipler nodüler, yüzeyel, morfeiform, infiltratif, adenoid, bazoskuamöz, keratotik, mikst, pigmente ve mikronodüler olarak gruplandırıldı. Anatomik lokalizasyon belirtilirken vücut baş-boyun, gövde, üst ekstremite, alt ekstremite olarak 4 bölgeye ayrıldı. Baş-boyun bölgesi burun, alın, yanak, preaurikular bölge, dudak, perioral bölge olarak 6 alt bölgeye, gövde de gövde ön yüz ve gövde arka yüz olarak 2 alt bölgeye ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 256 BHK hastasının yaş ortalaması 67.67 idi ve hastaların en genci 32 en yaşlısı 104 yaşındaydı. Hastaların 137'si erkek (%56.5), 119'u kadındı (%46.5). Erkek hastaların yaş ortalaması 68.24±12.81, kadın hastaların ortalama yaşı 67.02±14.18 idi. En sık görülen tümör histopatolojik alt tipi % 61.5 oranında (n=168) nodüler tipti ve en fazla tümör % 88.3 oranında (n=241) baş-boyun bölgesindeydi. Hastaların en sık komorbid hastalığı hipertansiyondu(%68.4). Sonuç:Çalışmamızda bazal hücreli karsinomun en sık 70-80 yaş aralığında, baş-boyun bölgesinde, en sık nodüler tipte olduğu görüldü. Yüzeyel tipin gövdede daha fazla görüldüğü ve erken yaşlarda kadın insidansının arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Bazal Hücreli Karsinom, Histopatolojik Alt Tip, Anatomik Dağılım

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-bazal hücreli+2
Onur Raimoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Mesane kanserinde nardilisin-1 düzeyinin araştırılması

Mesane kanseri (MK), mortalite ve morbidite ile ilişkili bir genitoüriner sistem hastalığıdır. MK taramasında sistoskopi sıklığını azaltmak için ideal bir tümör belirteci henüz bulunamamıştır. Son yıllarda nardilisin meme, mide ve özofagus gibi kanser hücrelerinde yüksek oranda eksprese edildiği ve hücre büyümesini desteklediği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız mesane kanseri tanı ve takibinde serum nardilisin düzeylerinin rolünü araştırmaktır. Çalışma 49 mesane kanserli hasta ve 34 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. MK'li hastalarda serum nardilisin-1 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.000). Aynı zamanda serum nardilisin-1 düzeyleri risk değerlendirmesi ve patolojik evresi yüksek olan hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.032 p=0.044 sırasıyla). Çoklu tümör varlığında ve tümör büyüklüğü >3 cm olan hastalarda da anlamlı olarak artış gösterdi (p=0.040 p=0.013 sırasıyla). ROC analizinde eğri altında kalan alan nardilisin-1 için 0,748 (p=0,000) bulundu. MK'de sistematik inflamasyon belirteçleri (CRP, NLO ve SII) anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,000, p=0.000, p=0.000 sırasıyla). Aynı zamanda nardilisin-1 düzeyleri ile CRP ve CAO oranı arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,315 p<0.05 r=0,291 p<0.05). Sonuç olarak serum nardilisin-1 düzeyi mesane kanseri tanısında ve progresyonun izlenmesinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.

C reaktif proteinKanser hastalarıMeme hastalıkları+4
Fatma Koç
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi

Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3

Hematolojik neoplazmlarKemik iliğiMultipl miyelom+4
Gökçen Ozan
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyi ile kaşeksi ilişkisinin araştırılması

Kanser, vücuttaki hücrelerin kontrolsüz bölünüp çoğalmasıyla meydana gelen, çevresel ve genetik faktörlerden etkilenen karmaşık bir rahatsızlıktır. Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanser türlerindeki akciğer kanserinden sonra en sık ölüm sebebi olarak belirtilmiştir. Maresin-1, inflamasyon geriletilmesindeki makrofaj mediatörü ( macrophage mediator in resolving inflammation) kelimelerinin baş harflerinden türetilen ve inflamasyonun çözülmesinde makrofaj-derive bir mediatör olarak tanımlanmaktadır. Maresinler çoklu doymamış yağ asidi (PUFA) metabolitlerinin özelleştirilmiş ön-çözücü aracıları (SPM) sınıfının çeşitli diğer üyelerine benzeyen güçlü anti-enflamatuar, koruyucu, ön çözücü ve iyileştirici özelliklere sahiptir. Çalışmamızda amacımız meme kanseri hastalarda Maresin-1 düzeylerini inceleyerek, kanser kaşeksisi arasında ilişki olup olmadığını saptamak böylece kaşeksi için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 13 kaşektik (BMI<18) meme kanseri, 30 kaşektik olmayan (BMI >18) meme kanseri ve 29 sağlıklı normal kilolu kontrol grubu olarak alındı. Kaşektik meme kanseri hastalarda Maresin-1'in düzeyi, kaşektik olmayan meme kanseri ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,003). Kaşektik meme kanseri hastalarda BMI, kaşektik olmayan ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,000). Sonuç olarak, maresin-1 ve kaşeksi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kaşektik meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyinin yükseltilerek hastada inflamasyon ve ağrının azaltılabileceği düşünülmektedir. Kaşekside maresin-1 rolünün takibi ve kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kanser tedavisi, meme kanseri, maresin-1.

BeslenmeBeslenmeKaşeksi+4
Ferhan Çevik
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Prostat adenokarsinomlarında ERG ve CERB B2 ekspresyonlarının gleason derecelendirmesi ile ilişkisi

Giriş: Prostat kanseri, erkek genital sisteminin sık görülen malign tümörüdür. ERG, kromozom 21 üzerinde yer alan transkrisiyon faktörüdür. TMPRSS2 geninin, protoonkogen ERG'ye füzyonu prostat karsinomlu hastalarda bildirilmiştir. CerbB2 prostat kanserinde önemli rol oynayan MAPK ve PI3K moleküler sinyal yolaklarını kullanan ve kanser hücrelerinin büyümesi, farklılaşması ve motilitesinde önemli rol oynayan transmembran tirozin kinaz reseptörüdür. CerbB2 meme ve over kanserinde kötü prognozla ilişkilidir. Çalışmamızda prostat adenokarsinomlu hastalarda ERG ve cerbB2 ekspresyonunu saptayarak bu proteinlerin tümör gelişimi ve/veya temel prognostik belirteç olan gleason derecelemesi ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal&Metod: Bu çalışmaya 59 prostat asiner adenokarsinomlu hastaya ait radikal prostatektomi materyali alındı. Hastanın tümör bloklarına immünohistokimya ile ERG ve cerbB2 uygulandı. Olguların ISUP dereceleri, tümör volümleri ve yaşları ile ERG ve cerbB2 ekspresyonları ilişkisi karşılaştırıldı. Bulgular: 59 hastanın yaş ortalaması 68,6'dır. Olguların 23 tanesi ISUP derece 1(gleason 6), diğerleri gleason derece >6 olan tümörlerdir. Olguların %37,3'ü ERG ekspresyonu gösterdi. Olguların hiç birinde cerbB2 ekspresyonu izlenmedi. Düşük ve yüksek risk grubundaki hastalar arasındaki ERG boyanması karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.602). Tüm ISUP grupları Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildiğinde hiçbir grup arasında ERG ekspresyonunda anlamlı fark saptanmadı(p=0.374). Tartışma: Çalışmamız Türkiye'de prostat karsinomlu hastalardaki ERG ekspresyon oranını (%37.5) yansıtmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde Türkiye'de prostat karsinomlu hastalarda ERG ekspresyonunu araştıran yayınlanmış ilk çalışmadır. Bulgularımız ERG overekspresyonunun PCa patogenezinde rol aldığını ancak histolojik grade ile ERG ekspresyonun ilişkisiz olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, Gleson skoru, ERG, CerbB2

AdenokarsinomGen ifadesiNeoplazmlar+2
Kenan Dağ
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 50-70 yaş arası hastalardan gaitada gizli kan testi pozitifliği olanlarda malignite saptanma oranları

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser, her iki cinsiyette de tüm kanserler arasında sık görülen ve tarama sayesinde mortalite ve morbiditesinde azalma sağlanan bir kanser türüdür. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastalarda periyodik sağlık muayenesi kapsamında gaitada gizli kan testi pozitifliklerinde kolorektal kanser görülme sıklığını ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne sağlık kontrolü için başvuran 50-70 yaş arasındaki 119 kişi araştırmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, kolorektal kanser risk faktörleri ve kolorektal kanserde sık görülen semptomların sorgulandığı bir anket uygulandı. Hastaların hemogram, gaitada gizli kan testi, kolonoskopi sonuçlarıyla ve işlem sırasında biyopsi alınan hastaların patoloji sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 119 kişinin 62'si (%52,1) kadın, 57'si (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 61,0 ± 7,6 yaş idi. Tüm katılımcılardan 65 kişinin (%54,6) gaitada gizli kan testi pozitif saptandı. Araştırmaya katılanlardan 5 kişiye (%4,2) kolorektal kanser tanısı konuldu. Kolorektal kanser tanısı konan 5 kişinin (%100) gaitada gizli kan testi pozitif olup, gaitada gizli kan testi pozitif çıkan tüm hastalardaki malignite saptanma oranı, araştırmamızda %7,7 (n=5) olarak bulundu. Sonuç: Araştırmamızda gaitada gizli kan testi pozitifliği ve kolorektal kanser tanısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Kolay uygulanabilirlik ve maliyet etkinliği avantajları olan gaitada gizli kan testi, 50-70 yaş arasındaki kişilerin kolorektal kanser taramasında yararlıdır.

Aile hekimliğiDışkıKolorektal neoplazmlar+4
Tarık Ahmet Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türk propolisinin hücre döngüsü üzerine etkisinin araştırılması

Propolis bal arılarının bitkilerden topladıkları çeşitli ürünleri kullanarak ürettikleri reçinemsi doğal bir maddedir. Propolis eski çağlardan beri başta sağlık olmak üzere diğer alanlarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bilinen biyolojik aktivitelerinden bazıları; antibakteriyel, antiseptik, antitümoral, antiinflamatuar, antioksidan ve anestezik özellik göstermesidir. Hücre döngüsü, hücre büyümesi ve bölünmesinin kontrol edildiği evreleri içeren bir döngüdür. Hücrelerin döngüsünün kontrolü doku homeostazı ve kanser açısından önemlidir. Bu çalışmada; Türk propolisinin HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsüne etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda HEK293T ve HeLa hücreleri Türkiye'de üretilen ticari formdaki iki farklı propolisin LD50 konsantrasyonları ile in vitro koşullarda 24 saat süreyle muamele edilerek hücre döngüsü analizleri gerçekleştirilmiştir. Akım sitometri ile yapılan hücre döngüsü analizleri sonucunda; Propolis 1'in G1 fazındaki hücre sayısını kontrole kıyasla, HeLa hücrelerinde %24 oranında (p=0,004), HEK293T hücrelerinde %27,4 oranında (p=0,024) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşürdüğü saptanmıştır. Propolis-2'nin ise kontrole kıyasla HEK293T ve HeLa hücrelerinde hücre döngüsünün herhangi bir evresindeki hücre yüzdesini istatistiksel olarak anlamlı bir düzeyde etkilemediği saptanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen deneysel veriler Propolis-1'in HEK293T ve HeLa hücrelerinin hücre döngüsünün S-G2/M evrelerinde birikmesine sebep olduğunu ve hücre döngüsünü durdurduğu göstermektedir.

Hücre döngüsüHücrelerNeoplazmlar+1
Büşra Terzi
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Tümör immünitesinde WWOX proteininin rolü

WWOX protein ifadesi çoğu insan kanserlerinde sıklıkla kaybolur veya azalır. WWOX protein ifadesi kaybı üçlü negatif meme kanserlerinde sık görülmektedir. İmmün sistem meme kanseri gelişiminde, ilerlemesinde ve kontrolünde aktif rol oynamaktadır. Programlanmış hücre ölüm ligandı 1 (PD-L1), immün sistemden kaçışa katılan önemli immün kontrol noktası molekülüdür. PD-L1 çeşitli immün hücrelerde ve meme kanseri de dâhil olmak üzere birçok farklı tümör tiplerinde ifade edilir. STAT3, PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. PD-L1'in, JAK aracılı STAT3 fosforilasyonu ve aktivasyonu nedeniyle meme kanseri hücre hatlarında ifadesi yüksektir. Kanser hücrelerinde STAT3 sinyal yolağı, IFN-γ'nın atipik bir sinyal ileticisi olarak aktive edilir. WWOX proteini IL-6 / JAK2 / STAT3 sinyal iletim yolağı üzerinden kanser hücrelerinin büyümesini ve metastazını STAT3'e bağlı olarak baskılamaktadır. WWOX'un aşırı ifadesi bazal meme kanseri hücrelerinde STAT3 aktivitesini inhibe eder. Tüm bu bulgular, WWOX'un PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde olası bir rol oynayacağını ve böylece meme kanserinin ilerlemesinde ve metastazında potansiyel bir baskılayıcı olarak görev yapacağını göstermektedir. Bu tezin amacı WWOX'un MDA-MB-231 insan üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde bazal düzeyde ve/veya IFN-γ ile uyarılmış PD-L1 ifadesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX'u aşırı ifade etmek için geçici transfeksiyonlar gerçekleştirildi. Wwox proteininin aşırı ifadesi western blot ile değerlendirildi. PD-L1 ifadesi flow sitometri sistemi ile analiz edildi. IFN-γ uygulanmamış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Bu bulgulara ek olarak, IFN-γ uygulanmış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, WWOX ifade etmeyen MDA-MB-231 hücreleri ile karşılaştırıldığında MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX ifadesinin arttırılması IFN-γ varlığında veya yokluğunda PD-L1 ifadesini anlamlı olarak azaltmaktadır.

ApoptozisHücre ölümüNeoplazmlar+3
Elif Serdal
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasa invaze olmayan mesane kanserinde GATA3, P53, Kİ-67 ve CD44 ekspresyonlarının intravezikal BCG immünoterapisinde nüks ve progresyona etkisi

Mesane kanseri hastaları genel olarak kasa invaze olmayan mesane kanseri (KİOMK) aşamasında başvururlar. Bu aşamadaki uygun hasta grubunda intravezikal Bacillus Calmette-Guérin (BCG) tedavisi standart olarak verilmektedir. Rekürrens ve progresyon oranlarındaki yükseklik bu tümörlerin daha yakın takibini ve erken radikal tedaviye geçilmesini düşündürmektedir. Bu amaçla intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda klinik ve histopatolojik etkenler ile birlikte rekürrens ve progresyon riskini öngörebilecek belirteçlerden p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 moleküllerini değerlendirdik. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Üroloji Kliniğinde 2009-2020 yılları arasında KİOMK nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan 240 hasta retrospektif olarak incelendi. Kriterleri karşılayan 106 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar intravezikal BCG tedavisine tam yanıt veren, BCG tedavisine rağmen rekürrens gösteren ve BCG tedavisine rağmen progresyon gösteren olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Bu hastaların patolojileri p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 ekspresyonları açısından immunhistokimyasal (İHK) analiz yöntemi ile tekrar tek bir üropatolog tarafından değerlendirildi. İHK incelemesinde skor 0:%0-10 boyanma, skor 1:%10-25 boyanma, skor 2:%25-50 boyanma, skor 3:%50-75 boyanma ve skor 4:%75'den fazla boyanma olarak hesaplandı. İHK ekspresyon pozitifliği; p53 ve Ki-67 için sınır değer %25, GATA3 ve CD44 için %50 olarak kabul edildi. İntravezikal BCG tedavisi alan hastaların rekürrens ve progresyon açısından p53, Ki-67, CD44 ve GATA3 ekspresyonları değerlendirildi. Hastaların 97(%91,5)'si erkek, 9(%8,5)'u kadındı ve ortalama yaşı 65±11 idi. Toplam 71(%67) hastada intravezikal BCG tedavisine tam yanıt izlenirken, 28(%26,4) hastada rekürrens ve 7(%6,6) hastada tümör progresyonu saptandı. Hastalar rekürrens açısından değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, tümör sayısı, derecesi ve evresi açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak tümör boyutu 3 cm'den büyük hastalarda rekürrens yüksek tespit edildi (p=0,004). Ayrıca GATA3 negatif hastalarda rekürrens daha yüksek saptandı (p<0,000). Hastalar progresyon açısından değerlendirildiğinde; yaş, cinsiyet, tümör boyutu, sayısı, derecesi ve evresi açısından anlamlı fark tespit edilmedi. İntravezikal BCG alan hastalarda sırasıyla p53 pozitif, Ki-67 pozitif ve GATA3 negatif hastalarda progresyonun anlamlı derece yüksek olduğu görüldü (p=0,034), (p=0,017), (p<0,001). İntravezikal BCG tedavisi alan hastalarda İHK yöntemi ile değerlendirilen CD44 ekspresyonu ile tümör rekürrens ve progresyonunda anlamlı ilişki bulunmazken, yüksek p53 ve Ki-67 ekspresyonunun progresyonda önemli olduğu tespit edildi. Ayrıca bu hasta grubunda düşük GATA3 ekspresyonunun rekürrens ve progresyonu öngörebileceği gözlemlendi. İHK analizi sonucu yüksek p53 ve Ki-67 ekspresyonu ve düşük GATA3 ekspresyonunun daha erken radikal küratif tedavilere yönlendirilmesi uygun olabilir. Anahtar kelimeler: GATA3, CD44, p53, Ki-67

BCG aşısıGen ifadesiGen ifadesi profili+5
Rıdvan Özcan
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bovine herpesvirüs-1'in farklı kanser hücre hatlarında apoptotik ve otofajik etkilerinin araştırılması

Kanser tedavisinde viroterapi olarak adlandırılan, onkolitik virüslerin kanser hücrelerin yıkımı için kullanımı kanser tedavisinde alternatif bir yol olarak önerilmektedir. Onkolitik virüs, seçici olarak kanser hücrelerinde lizise, apoptozise neden olmakta ve immun sistem hücrelerini uyararak immünoterapiye katkı de sunmaktadır. Çok sayıda virüs bu amaçla aday gösterilirken avantaj ve dezavantajları tüm detaylarıyla yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Yapılan araştırmalarda farklı türlerde patojen olan hastalık etkeni vahşi virüs adaylarının seçilmesi, genetik yapıları üzerinde değişiklikler yapılarak rekombinant formlarının oluşturulması ve kullanımı süreçleri sonrasında bazı virüsleri onkolitik etkisinin önemli olduğunu göstermiştir. Projede önerilen BHV-1 patojen olarak hastalık meydana getirdiği konağı sığırdır. İnsanlarda herhangi bir hastalık etkeni olarak tanımlanmamıştır. Son yıllarda BHV-1 üzerine yapılan bazı araştırmalarda onkolitik potansiyelinin olabileceği önerilmektedir. Bu çalışmada, sığırlarda patojen olan Bovine herpesvirus-1 (BHV-1) 'in farklı kanser hücre hatlarında neden olabileceği ölüm yolaklarından apoptotik ve otofajik onkolitik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, meme kanseri hücre hattı (MDA-MB-231), akciğer hücre hattı (A549), prostat kanseri hücre hatları (DU145 ve PC3) ve servix kanseri hücre hattı (Hela)'nda yapılacak apoptotik ve otofajik yolaklar araştırıldı. Hücre hatları farklı titrelerideki birüs enfeksiyonuna ve zamana bağlı değişiklikler değerlendirildi. Virüsü enfeksiyonuna bağlı miktar ve zamana bağlı hücre kayıplarının arttığı, apoptotik hücre sayısının artığı tespit edildi. Enfekte hücrelerde bazı markırların (BCL-2, ATG7, p62, kaspaz-8 ve kaspaz-9) ekspresyon seviyesinin zamana ve doza bağlı olarak değiştiği değerlendirildi. Bu kanser hücrelerindeki ölüm mekanizmalarının aydınlatılması amacıyla daha fazla apoptotik markırların ve otofajik markırların kullanılması ihtiyaç duyulmaktadır.

Alerji ve immünolojiApoptozisHerpesvirüs 1-sığır+6
Melisa Beyhan Yılmaz
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Overin seröz tümörlerinde MDM2 ve p53 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemle incelenmesi

Over tümörleri epitelyal, stromal veya germ hücre kökenlidir ve epitelyal tümörlerin over yüzeyini kaplayan tek sıralı mezotelden geliştiği düşünülür. MDM2 (Murine Double Minute 2) bir protoonkogendir. MDM2 geni bir tümör baskılayıcı gen olan p53'ü negatif olarak düzenleyen bir hücre döngüsü düzenleyicisi olarak görev yapar. Normal hücrelerde p53 ve MDM2 bir denge içinde sentezlenmektedir. p53 kendi inhibitörü olan MDM2'nin ekspresyonunu artırarak hücredeki bu dengenin korunmasını sağlamaktadır. Hücrede bir hasar meydana geldiğinde ya da hücre bölünmemesi yolunda bir sinyal aldığında p53 ve MDM2'de meydana gelen bazı modifikasyonlar, bu iki protein arasındaki etkileşimi inhibe ederek, p53'ün aktif kalmasını sağlar. Bu çalışmaya over tümörleri histopatolojik olarak incelenerek "seröz tümör" tanısı alan 63 olgu dahil edilmiştir. Bu çalışma ile overin benign, borderline ve malign seröz tümör gruplarında MDM2 ve Anti-p53 ekspresyonlarının tespiti ile bu genin malign transformasyona etkisine bakılmıştır. Anti-p53 ve MDM2 için yapılan immünohistokistokimyasal boyamalar pozitif hücre dağılımı, yoğunluğu ve bileşik indeks skorlamaları değerlendirilip istatistiksel analizi yapılmıştır. Yapılan analizde benign, borderline ve malign grupların MDM2 ve p53 skorlamaları değerlendirilirken yaşa göre dağılımları da dikkate alınmıştır. Anti-p53 ekspresyonlarının en fazla malign grupta anlamlı bir artış gösterdiği, MDM2'nin ise malign grupta azaldığı görülmüştür. ICS skorlama sonuçlarına göre Anti-p53 indeks skoru malign grupta, benign (p<0,001) ve borderline (p= 0,0013) gruplarına göre anlamlı bir artış görülürken, MDM2 için malign grupta benign (p=0,0015) ve borderline (p=0,0052) gruplarına göre anlamlı bir azalış görülmektedir. Sonuç olarak MDM2 ve p53 ICS skorlama sonuçlarının malign grup için korelasyon analizinde negatif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.

Gen ifadesiHistopatolojiMDM2+7
Tuğçe Tekin
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler

Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik malignitedir. Obezite ve beklenen yaşam süresinin artmasıyla endometrium kanserinin prevelansının artması beklenmektedir. Bu çalışmada endometrium kanseri tanısı alan hastaların, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalımı incelenmiş olup sağkalımı etkilediği bilinen evre, myometrial invazyon, lenf nodu metastazı gibi klasik prognostik verilerin yanı sıra immün boyama sonuçlarıyla ilişkisi araştırılmıştır. Ayrıca bu faktörlerin ve sağkalımın adjuvan tedavi ile ilişkisi araştırılmıştır. Bu çalışmada 2018-2022 yılları arası kliniğimizde takibi ve tedavisi gerçekleştirilen endometrium kanseri tanılı hastalar dahil edilmiştir. Hastalara evreleme amacıyla cerrahi uygulanmış olup, rutin olarak histerektomi ve salpingo-ooferektomi ve pelvik-paraaortik lenf nodu disseksiyonu gerçekleştirilmiştir. İleri yaş, diyabetes mellitus, myometrial invazyon derinliği, tümör çapı, servikal invazyon varlığı, tümör evresi, tümörün histolojik grade'i, pelvik – paraaortik lenf nodu metastazı, p53 ekspresyon bozukluğu, MLH-1 ekspresyon kaybı, MSH- 2 ekspresyon kaybı, adjuvan kemoterapi tedavisi ile sağkalım arasında istatistiksel anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Ek hastalık olması, lenfadenektomi yapılmasının, lenfovasküler invazyon varlığı, MSH-6 ekspresyon kaybı, PMS2 ekspresyon kaybı, adjuvan brakiterapi ve adjuvan radyoterapi tedavisi uygulanmasının sağkalım ve nüksle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Dünya Sağlık Örgütü'nün 2020 yılında yayınladığı sınıflamaya göre endometrium kanserinde moleküler belirteçlerin prognozu belirlemede yeri artmaktadır. Bu çalışmada, klasik prognostik faktörlerle birlikte moleküler belirteçleri ve adjuvan tedavi yöntemlerinin de sağkalımla ilişkisi incelenmiş ve sağkalımı etkileyen faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Yeni moleküler parametrelerin klasik paremetrelerle birlikte incelenerek prognoz tayini yapılabilmekte ve adjuvan tedavi bunlara dayanarak ayarlanabilmektedir. Bu perspektiften yola çıkılarak endometrial kanserin yönetimi giderek daha minimal invazif ve daha basit cerrahi yöntemler ile yönetilebilir hale gelmektedir. Bu nedenle benzer çalışmaların daha fazla yapılmasına ve bunların derlenmesine ihtiyaç vardır.

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarNeoplazmlar+1
Bahadır Alper Sargın
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumurtalık kanserinde sağkalım ve ilişkili faktörler

AMAÇ: Bu çalışmada over kanseri sağ kalımla prognostik faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. YÖNTEM ve GEREÇ: Haziran 2018 Ağustos 2020 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde over tümörü nedeniyle opere edilen 71 hastanın klinik dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan hastaların dosyalarından uygulanan cerrahi prosedüre dair veriler, klinikopatolojik bulgular, genel ve hastalıksız dönem sağ kalım bilgileri incelendi. BULGULAR: Neoadjuvan kemoterapi alan olgularda; preoperatif assit görülme oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı artışı ve BRCA1 pozitif olma oranı daha yüksektir(p<0,05). Lenf nodu metastazı olan olgularda; olgularda preoperatif assit görülme oranı, CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi ve ileri evre hastalık oranı daha fazladır(p<0,005). Lenfovasküler alan invazyonu olan olgularda; ileri evre olasılığı, yüksek peritoneal kanser indeksi, preoperatif CA 125 düzeyi, CA 15-3 düzeyi, preoperatif CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif CA 15-3/CA 19-9 oranı daha yüksektir(p<0.05). Preoperatif assit olan olgularda WT1 pozitifliği görülme olasılığı, preoperatif yüksek CA 125, preoperatif yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15- 5 oranı, preoperatif CA 125/Ca 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/Ca 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Evre arttıkça preoperatif yüksek CA 125 düzeyi, yüksek CA 15-3, preoperatif yüksek CA 125/CA 15-3 oranı, preoperatif yüksek CA 125/CA 19-9 oranı, preoperatif yüksek CA 15-3/CA 19-9 oranı saptanmıştır(p<0.05). Mortaliteyi etkileyen faktörlerde ise; ileri evre pozitif korele görülmüş iken östrojen reseptör pozitifliği oranı negatif korele görülmüştür(p<0.05). İleri evre olgularda nüks olasılığı daha fazla idi(p<0.05). Platin duyarlı olan olgularda ortalama hastalıksız sağ kalım daha iyi iken ortalama sağ kalım değişmemiştir. Sonuç: Over kanseri sağ kalımında birçok prognostik faktör etkilidir. Özellikle preoperatif rezektabilite, assit varlığı ve neoadjuvan kemoterapi ile ilişkili faktörler bu konuda yapılacak çalışmalar açısından kayda değer niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Sağ Kalım, Prognostik Faktörler

NeoplazmlarOver hastalıklarıOver neoplazmları+2
Tuğçe Ersoy
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğunun nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkisinin karşılaştırılması

Kadın meme kanseri tüm dünyada en sık tanı konulan kanserdir. Meme kanseri cerrahisi sonrası görülen nüks ve metastazın, konağın immün yanıtıyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anestezik ajanlar, cerrahi stres yanıtı modüle ederek veya doğrudan immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını bozar. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı 'nda meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif analjezi için kullandığımız yöntemlerden nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ve erektör spina plan bloğunun, stres yanıt biyobelirteçleri olan nötrofil/lenfosit oranı ile platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18-75 yaş arası, tek taraflı meme kanseri cerrahisi planlanan, kadın cinsiyette ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 olgu dahil edildi. Bu olgular analjezi yöntemine göre, erektör spina plan bloğu yapılanlar (Grup E) ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç uygulananlar (Grup N) şeklinde 50 'şer kişilik 2 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve postoperatif 2. saatte alınan hemogram örneklerinde beyaz küre, lökosit, lenfosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit, ortalama gövde hacmi ve ortalama trombosit hacmi değerleri kaydedildi. Çıkan sonuçlara göre preoperatif ve postoperatif nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı değerleri hesaplanarak kaydedildi. Hastaların postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat vizüel analog skala puanları kaydedildi. Her iki grupta beyaz küre, lökosit, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, lenfosit, trombosit, hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı düşük bulundu. Gruplar arası laboratuvar parametrelerinin preoperatif ve postoperatif ölçüm değişimleri kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat VAS skorları Grup E 'de istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Postoperatif 0. saate göre 4. ve 6. saat VAS skoru değişimi, Grup N 'de istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuçta meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjezi yönetiminde erektör spina plan bloğu ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı kıyaslandığında, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerinin birbirlerine üstünlük sağlamadığı, ancak etkin ağrı kontrolü için erektör spina plan bloğunun üstün olduğu kanısına vardık.

AnaljeziAğrıAğrı-postoperatif+7
Kübra Şahin Karadil
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetleri kullanımı ile kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Kanser hem dünyada hem de ülkemizde ikinci en sık ölüm nedeni olup morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Ülkemizde ulusal kanser tarama programlarının uygulanmaya başlaması ile birinci basamak sağlık hizmetlerinin kanser taramalarındaki rolü büyük önem kazanmıştır. Çalışmamızın amacı, Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 30-70 yaş arası bireylerin birinci basamak sağlık hizmetlerini kullanım durumu ile ulusal kanser tarama programında mevcut olan rahim ağzı, kolorektal ve meme kanseri hakkındaki bilgilerini, tutumlarını ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek ve hastalarımızda kanser taramaları ile ilgili farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Haziran-Ekim 2021 tarihleri arasında üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne herhangi bir sebeple başvuran, 30-70 yaş arasındaki 215 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, birinci basamak sağlık hizmetleri kullanım durumu ve kanser tarama testleri hakkında bilgi, tutum ve tarama kriterlerine uyan kişilerin davranışlarını değerlendirmek amacıyla oluşturulmuş anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulandı. Verilerin analizi SPSS (IBM SPSS Statistics 24) adlı paket program kullanılarak yapıldı. İki nitel değişkenin birbiriyle ilişkisinin değerlendirilmesinde "Fisher-Exact" veya"Pearson-χ2" çapraz tablolarından yararlanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 215 kişinin 112'si (%52,1) kadın, 103'ü (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 46,61±9,25 idi. Katılımcıların %85,1'inin evli, %61,9'unun lise/üniversite mezunu olduğu ve %60,5'inin çalıştığı, %86,0'sının il merkezinde yaşadığı belirlendi. %70,2'sinin kronik hastalığı olmadığı, %95,8'inin kanser tanısı olmadığı, %50,7'sinin ailesinde kanser tanısı olmadığı belirlendi. Katılımcıların tamamının aile hekimliğine kayıtlı olduğu ve %94,4'ünün aile hekimini bildiği/tanıdığı, %70,2'sinin düzenli aile hekimine gittiği belirlendi. Kadınlarda HPV DNA/smear testinin bilinme oranı %87,5, kendi kendine meme muayenesinin %91,1, mamografinin %98,2, tüm katılımcılarda gaitada gizli kan testinin bilinme oranı %54,4, kolonoskopinin %84,2 olarak bulundu. Tarama testi için yaşı ve cinsiyeti uygun olan kişilerin tarama testlerini yaptırma oranları da HPV DNA/smear testi için %63,4, KKMM için %75,9, KMM için %47,3, mamografi için %51,2, gaitada gizli kan testi için %29,5, kolonoskopi için %14,1 olarak bulundu. Tarama testlerini bilme oranlarının yaptırma oranlarından yüksek olduğu görüldü. HPV DNA/Smear testi yaptıranların ağırlıklı olarak 40-49 yaş grubunda olduğu, HPV DNA/Smear testi yaptırmayanların ise ağırlıklı olarak 30-39 yaş grubunda olduğu görüldü. Bekar olanların ağırlıklı olarak HPV DNA/Smear testi yaptırmadığı belirlendi. 40-49 yaş grubunda olanların ağırlıklı olarak mamografi çekilmediği, 50-70 yaş grubunda olanların ise ağırlıklı olarak mamografi çekildiği görüldü. Lise/üniversite mezunu olanların, beyaz yakalı meslek grubunda olanların ve >8000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olduğu, ilköğretim mezunu olanların, mavi yakalı meslek grubunda olanların ve ≤4000 TL gelir düzeyinde olanların ağırlıklı olarak gaitada gizli kan testi bilgisi olmadığı belirlendi. Kolonoskopi bilgisi olanların ağırlıklı olarak beyaz yakalı meslek grubunda ve >8000 TL geliri olduğu belirlendi. Kanser tarama testlerini yaptırmama veya düzensiz yaptırma nedenleri olarak da ilk sırada "herhangi bir şikayetim olmadığı için", ikinci sırada da "kanser tarama testi yaptırmam önerilmediği için" yer alıyordu. HPV DNA/smear testi, mamografi, gaitada gizli kan testi veya kolonoskopi önerilen kişilerin ağırlıklı olarak önerilen testlerini yaptırdığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda katılımcılardaki kanser tarama programlarının farkındalığının ve kanser tarama testlerini yaptırma oranlarının henüz istenen düzeylerde olmadığını gördük. Kanser taramaları ile ilgili halka eğitim vermede, farkındalık oluşturmada ve kanser tarama testlerini yapma veya yapılması için yönlendirme konusunda birinci basamakta çalışan hekimlere önemli görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanser taramaları, Aile Hekimliği, Ulusal Kanser Tarama Programı

Birinci basamak sağlık hizmetleriDavranışNeoplazmlar+4
Gülşah Çetin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma

Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınNeoplazmlar+3
Jale Sinitta Durak
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00

Related subjects