Oksidanlar
149 theses under this subject heading
Sağ hepatektomi cerrahisi uygulanan karaciğer nakli vericilerinde propofol ile izofluranın antioksidan etkinliğinin karşılaştırılması
Giriş ve AmaçÜlkemizde son yıllarda kadavradan organ bağışının azlığı, artan hasta popülasyonuna bağlı olarak organ ihtiyacının gün geçtikçe artması nedeniyle canlı vericili karaciğer transplantasyonunda artış olmuştur. Hem cerrahi stres nedeniyle, hem de donör hepatektomi operasyonu sırasında uygulanan pringle manevrası ile karaciğerde oluşabilecek iskemi genellikle oksidatif stresi indükleyebilir. Bu nedenle donör hepatektomi cerrahilerinde anestezik ajanların antioksidatif etkileri klinik olarak önemli olabilir.Bu çalışmada donör hepatektomi operasyonlarında izofluran ve propofolün oksidan ve antioksidan sistem üzerine olan etkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.YöntemSağ hepatektomi cerrahisi uygulanacak karaciğer nakli vericisi ASA I-II, 18-65 yaş arasındaki toplam 70 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular propofol grubu (n=35) ve izofluran grubu (n=35) olarak ikiye ayrıldı. Propofol grubundaki olgulara; propofol, remifentanil, O2/hava, izofluran grubundaki olgulara ise izofluran, remifentanil, O2/hava kullanılarak anestezi uygulandı. Operasyon boyunca olguların KAH, sistolik kan basınçları, diyastolik kan basınçları, ortalama arter basınçları, SpO2, ETCO2, TOF ve BİS değerleri 30 dakikada bir kaydedildi. Operasyon bitiminde hastaların ekstübasyon, göz açma ve derlenme süreleri dakika olarak kaydedildi. Operasyon sırasında gözlenilen komplikasyonlar yazıldı. Tüm hastalardan preoperatif, intraoperatif 1. saatte ve postoperatif 1. saatte kan örnekleri alındı. Antioksidan etkinin değerlendirilmesi amacı ile plazma süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA), total oksidatif durum (TOS), total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri çalışıldı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı.BulgularGruplar arasında demografik özellikler, anestezi, cerrahi süreleri ile greft ağırlığı, idrar çıkışları, tahmini kan kaybı ve verilen sıvı açısından istatistiksel bir fark bulunmadı.Propofol ve izofluran grupları arasında göz açma ve ekstübasyon süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark (p < 0.05) olup bu fark propofol grubunda daha düşük olarak bulundu.Her iki grupta da intraoperatif TAK düzeyi preoperatife göre azaldı. Propofol grubunda postoperatif TAK düzeyi preoperatife göre azalırken, izofluran grubunda artış görüldü. Bu değişim miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).Her iki grupta da OSİ düzeyi preoperatife göre intraoperatif artmış görüldü. Propofol grubunda postoperatif OSİ değerleri izofluran grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.05).Gruplar arasında intraoperatif dönemdeki MDA düzeyleri karşılaştırıldığında izofloran grubunda anlamlı artış bulundu (p<0.05). Postoperatif MDA düzeylerinde preoperatif döneme göre propofol grubunda azalma, izofluran grubunda ise artma görüldü. Bu değişim miktarları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).SonuçDonör hepatektomi operasyonlarında iki farklı anestezi tekniğinin oksidatif stres üzerine etkilerini incelediğimiz çalışmamızda propofolün lipid peroksidasyonunun bir göstergesi olan MDA'yı anlamlı bir şekilde düşürdüğü görülmüştür. Ancak toplam antioksidan aktiviteyi gösteren TAK düzeyi propofol anestezisinde azalmıştır. Propofolün in vivo ve in vitro deneysel çalışmalarda antioksidan etkinliği gösterilmesine rağmen klinik kullanımdaki kan konsansantrasyonlarının etkinliğinin daha fazla araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, total oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisinin incelenmesi
ÖZETAEROBİK EGZERSİZİN SEDANTER BAYANLARDA VÜCUT KOMPOZİSYONU, BAZAL METABOLİZMA HIZI, TOTAL OKSİDAN VE ANTİOKSİDAN KAPASİTE ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİBu çalışma 8 haftalık aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisini incelemek amacıyla yapıldı.Araştırmaya katılan 40 gönüllü, yaş ortalaması 40.30±4.47 olan kontrol grubu (KG) (n=20) ve yaş ortalaması 41.05±3.26 olan egzersiz grubu (EG) (n=20) olmak üzere random yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna egzersiz yaptırılmazken, egzersiz grubuna 8 hafta süresince, haftada 3 gün, günde 1 saat aerobik-koş-yürü egzersizleri yaptırıldı. Tüm deneklerin çalışma öncesi ve sonrası vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı (BMH), toplam oksidan kapasite (TOK) ve toplam antioksidan kapasite (TAK) ölçümleri alındı. EG ve KG arasında yaş, boy ve kilo bakımından fark olup olmadığının belirlenmesi amacıyla Mann ? Whitney U testi kullanıldı. Verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov Smirnov testi ile incelendi. Ön test?son test değişiminin EG ve KG'ye göre karşılaştırılması için tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Tüm istatistik analizler SPSS paket programında yapıldı ve anlamlılık düzeyi 0.05 olarak alındı.Bulgulara göre kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut yağ yüzdesi (VYY), yağsız vücut kitlesi (YVK), çevre ölçümleri, bel kalça oranı (BKO), segmental vücut kompozisyonu, deri kıvrımı kalınlığı, BMH, TAK ve TOK ölçümlerinin tümünde son test ölçümlerine göre EG lehine anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). VKİ değerinin EG' nda 29.62±3.78 kg/m2'den, 28.47±3.74 kg/m2'ye düştüğü tespit edildi ve ön test sonuçlarına göre EG' nda % 3.11 oranında azalma, KG' nda ise % 0.38 oranında artış olduğu saptandı. YVK değeri EG' nda 50.62±5.41 kg'dan 51.55±5.95 kg'a, BMH değeri 1308±201.8 kcal' den 1409±218.3 kcal' e yükseldi. TAK değeri EG' nda 2.10±0.01 ?mol' den, 2.35±0.06 ?mol' e çıkarken, KG' nda anlamlı bir değişim oluşmadı. TOK değerinde ise KG' nda 5.95±1.41 mmol' den 5.64±1.67 mmol' e düşerken, EG' nda 6.33±1.23 mmol' den 3.48±1.94 mmol' e düşerek anlamlı bir değişim tespit edildi (p<0.05).Sonuç olarak 8 haftalık, koş-yürü tarzı aerobik egzersizlerin, sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu parametrelerini olumlu yönde değiştirdiği, bazal metabolizmayı hızlandırdığı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite değerlerini de anlamlı yönde değiştirdiği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Sedanter Bayan, Aerobik Egzersiz, Vücut Kompozisyonu, Bazal Metabolizma Hızı, Toplam Oksidan Kapasite, Toplam Antioksidan Kapasite.
Diyabetik ayak tanılı hastaların kanlarındaki bazı oksidan ve antioksidan düzeyleri amputasyon açısından bir risk faktörü müdür?
Diyabet; dünya genelinde görülme sıklığı her geçen gün artan ciddi komorbiditeler ve mortalite ile sonuçlanabilen hiperglisemi ile karakterize bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetli hastalar için geliştirilen tedavi modaliteleri ile diyabetli hastaların ortalama yaşam süreleri artmaktadır. Bu durum diyabete bağlı komplikasyonların görülme sıklığını da arttırmaktadır. Bu komplikasyonların gelişiminin önlenmesi ve tedavisinin düzenlenmesinin önemi her geçen gün artmaktadır. Diyabete bağlı gelişen komplikasyonlardan önemli birisi de diyabetik ayaktır. Diyabetik ayak; ayakta farklı seviyelerde diyabetik ayak yaralarından başlayarak sonucunda amputasyona kadar ilerleyebilen bir diyabet komplikasyonudur. Diyabetik ayak nontravmatik alt ekstremite amputasyonlarının en sık nedenidir. Diyabetik ayak tanılı hastaların amputasyona gidişindeki risk faktörlerinin belirlenmesi ve amputasyona gidişin önlenmesi konusunda henüz tatmin edici tedavi yöntemleri geliştirilememiştir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğine başvurup diyabetik ayak tanısı alan hastalardan kan örnekleri alınmıştır. Hastalardan alınan kan örneklerinden önemli bir antioksidan olan tiyol-disülfit ve oksidan mekanizmanın önemli bir göstergesi olan 8-OHdG düzeyleri çalışılmıştır. Ortalama 9,6(6-16) aylık takip sonucunda amputasyona giden hastalar bu parametreler açısından incelenmiştir. Tiyol-disülfit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek oksidatif ve antioksidatif mekanizmanın amputasyon açısından risk faktörü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların yaş, cinsiyet, Wagner seviyesi ile amputasyon arasında ilişki olup olmadığına bakılmıştır. Yaptığımız çalışma sonucunda diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidiş ile 8-OHdG düzeyleri ve tiyol-disülfit düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Amputasyona giden hastaların yaş ortalaması ve Wagner seviyesi gitmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur.Erkek cinsiyette kadınlara göre amputasyon daha fazla görülmüştür. Sonuç olarak antioksidan kapasiteyi değerlendirmek için kullandığımız tiyol-disülfid ve oksidan durumu değerlendirmek için kullanıdığımız 8-OHdG değerleri amputasyon açısından risk faktörü olarak görülmemiştir. Diyabetik ayak tanılı hastalarda amputasyona gidişte oksidatif stres ve antioksidan kapasite arasında ilişki bulunamamıştır.Daha önce tanımlanmış olan nöropati, mikrovasküler bozukluk, kötü glisemik kontrol, yaş, ayak bakımı gibi faktörler amputasyona gidişte daha önemli görünmektedir. Amputasyona gidişi önlemek için bu faktörlerin tedavisi ve hastaların eğitim ve bilinçlendirilmesinin daha faydalı olacağı anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak, Amputasyon, Oksidatif stres, Tiyol disülfit, 8-OHdG
Çocuklarda serum D vitamini, iskemi modifiye albumin ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indekslerine göre değerlendirilmesi
Bu çalışmada çocuklarda serum D vitamini, iskemiye modifiye albumin (IMA) ve oksidatif stres düzeylerinin vücut kitle indeksine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran obezite ya da başka bir şikayet ile gelen, yapılan tetkik ve fizik muayenelerinde obezite saptanan ya da vücut kitle indeksi obezite kriterleri altında olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında toplam 120 çocuk değerlendirilmiş olup bunların 77'si (%64.2) kız, 43'ü (%35.8) ise erkekti. Çalışma sonucunda insülin, glukoz, HOMA IR, trigliserid, Total kolesterol, ALT ve AST düzeyindeki farklılığın normal kilolu çocuklar ile fazla kilolu, obez ve morbid obezler arasında olduğu, LDL'deki farklılığın morbid obez olanlar ile normal kilolu olanlar arasında olduğu, HDL'deki farklılığın ise obez olanlar ile normal kilolu ve fazla kilolu olanlar arasında olduğu görüldü. Aynı zamanda obez olanlar ile morbid obez olanlar arasında Trigliserid ve LDL düzeyleri açısından farklılık olduğu, obez olanlar trigliserid düzeyinin morbid obez olanlara göre anlamlı şekilde yüksek, LDL düzeyinin ise anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Normal kilolularda TAS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu, TOS düzeyindeki farklılığın ise Morbid obez olanlar ile normal, fazla kilolu olanlar arasında olduğu ve morbid obez olanlarda TOS düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. OSI ve ariltesteraz düzeylerinin de obez ve morbid obez olanlarda normal ve fazla kilolu olanlara kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Çalışmamız sonucunda normal kilolu olanlarda IMA düzeyinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Morbid obez olanlarda ve obez olanlarda D vitamini düzeyinin fazla kilolu ve normal kilolu olanlara göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü.
Anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi ve nitrik oksit düzeylerinin beyin omurilik sıvısında ve kanda karşılaştırılması; prospektif, kontrollü çalışma
Bu çalışmada anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi(TOS), total antioksidan seviyesi(TAS) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri beyin omurilik sıvısında ve kanda eş zamanlı olarak ölçülmüş ve normal bireylerle kaşılaştırılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde yatmakta olan, yapılan tetkiklerde anevrizmatik subaraknoid kanama geçirmiş olup ilk 48 saat içerisinde opere edilen 38 hasta çalışma grubuna dahil edilmiştir. Bu hastalardan operasyon sırasında alınan beyin omurilik sıvısı(BOS) ve kan numuneleri çalışma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde diğer yönlerden ek hastalığı olmayan, spinal anestezi alarak opere olan hastalar oluşturmuş (n=40) ve spinal anestezi işlemi sırasında alınan kan ve BOS numuneleri çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmada her iki grup hastanın TAS, TOS, oksidatif stres indeksi (OSİ), doğal tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri, doğal tiyol/total tiyol oranı, dinamik disülfit/total tiyol oranı, dinamik disülfid/doğal tiyol oranları ile NO düzeyleri kan ve BOS numunelerinde ölçülerek karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında çalışma grubunda serumunda TAS'ın azaldığı (P=0.0143), TOS'un (P=0.6264) ve OSİ'nin anlamlı olarak değişmediği (P=0.8388) saptanmıştır. Çalışma grubunda doğal tiyol(P<0.0001) ve total tiyol(P=0.0014 ) düzeyleri düşerken, disülfid düzeyleri(P<0.0001) belirgin olarak artmıştır. Hasta serumunda doğal tiyol/total tiyol oranı azalırken(P<0.0001), dinamik disülfit/total tiyol oranı(P<0.0001) ve dinamik disülfid/doğal tiyol oranı(P<0.0001) belirgin olarak yükselmiştir. Hasta serum NO düzeyleri de anlamlı olarak artmıştır(P<0.0001). BOS'da ise ölçülen parametrelerin tamamında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır(P>0.05). Çalışmamız bu parametrelerin eş zamanlı olarak kan ve BOS numunelerinde çalışılmış olması açısından özgündür. Sonuçta, hastaların serumunda oksidatif stresin ve NO düzeylerinin arttığı saptanmıştır. Subaraknoid kanama nedeni ile ortaya çıkan erken doku hasarın mekanizmasının anlaşılması ve buna bağlı gelişen diğer komplikasyonları önlemede oksidatif stres belirteçlerinin rolü hakkında literatüre katkıda bulunacağını umuyoruz.
Obstrüktif uyku apne sendromu ve periodontal hastalık arasındaki ilişkinin oksidatif stres açısından değerlendirilmesi
Bu kesitsel çalışma, kronik periodontitis (KP) ve obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) arasındaki olası ilişkiyi hem tükürük hem de serum oksidatif stres parametreleri olan TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yaşları 22-67 arasında değişen ve polisomnografi kullanılarak OSAS açısından değerlendirilmiş 128 birey (90 erkek ve 38 bayan) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda basit horlaması olan bireylerden oluşan 2 kontrol ve OSAS hastalarından oluşan 6 çalışma grubu olmak üzere toplam 8 grup vardır. Her bir grup 16 bireyden oluşmaktadır. Kontrol grupları periodontal sağlıklı ve KP'li sistemik sağlıklı bireylerden, çalışma grupları ise; periodontal sağlıklı ve KP'li hafif, orta, ağır OSAS'lı bireylerden oluşturuldu. Çalışmaya katılan tüm bireylerden serum ve tükürük örnekleri alındıktan sonra klinik periodontal parametreler kaydedildi. Biyokimyasal olarak tükürükte ve serumda TAS, TOS ve OSİ değerleri ölçüldü. OSAS şiddetini gösteren AHİ değerlerinin artmasıyla birlikte gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde serum TAS değerleri azalırken, serum TOS ve OSİ değerlerinin arttığı görüldü. Basit horlama periodontal sağlıklı ve KP'li gruplar arasında istatistiksel olarak serum TAS, TOS ve OSİ değerleri açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı. Orta ve ağır OSAS gruplarında, periodontal sağlıklı hastalarla karşılaştırıldığında KP'li hastaların serum TAS değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşükken, serum TOS ve OSİ değerlerinin yüksek olduğu görüldü. Tükürük TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Kronik periodontitis, ağır ve orta OSAS gruplarındaki oksidatif stres seviyelerine; total oksidan seviyedeki yükselme ve total antioksidan seviyedeki düşme ile ilave katkıda bulunmuştur. Sistemik sağlıklı bireylerde KP'in oksidatif stres parametrelerine katkısı olmadığı saptanmıştır. OSAS şiddeti arttıkça oksidatif stresin arttığı görülmüştür. Tükürük örneklerinin çalışma gruplarında sistemik oksidatif stres artışını yansıtmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, oksidatif stres indeksi, periodontitis, total antioksidan seviye, total oksidan seviye
Hipotansif anestezinin serebral perfüzyon ve kandaki antioksidan düzeyleri ile HIF1a düzeyi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Kontrollü hipotansiyon arteryel kan basıncının istemli bir şekilde geri dönüşümlü olarak düşürülmesidir. Hipotansif anestezi özellikle bazı cerrahilerde uygulanan kan basıncının kontrollü şekilde düşürüldüğü anestezi yöntemidir. Dar alanda çalışılan cerrahiler veya kanama potansiyeli yüksek cerrahilerde intraoperetif kanama ve kan transfüzyonu ihtiyacını azaltır ayrıca temiz bir cerrahi görüş sağlar. Ortalama kan basıncı (OKB) ya da sistolik kan basıncı (SKB)'na göre hipotansif anestezi uygulanabilmektedir. Near İnfrared Spektroskopi (NIRS) serebral oksijenizasyonu devamlı ve noninvaziv olarak takip etmeyi sağlar. HIF 1a, TAS, TOS ise doku oksijenizasyonu ve perfüzyonunu ön görmeyi sağlayan labaratuvar belirteçleridir. Çalışmanın amacı standardize edilmiş anestezi derinliği altında kontrollü hipotansif anestezi uygulanan hastalarda; ameliyat öncesi ve sonrası kanda HIF 1a, TAS, TOS ölçümleri ve NIRS ile serebral perfüzyon değerlendirilmesi yapılarak hipotansif anesteziye sekonder gelişebilecek doku hipoksisi ve buna bağlı mediatörlerin doku düzeyindeki değişimlerini ve bunların hangi tansiyon parametreleri ile ilişkili olduğunun araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza elektif rinoplasti ve ortognatik cerrahi ameliyatı planlanan 18-75 yaş arası, ASA 1-2 olan toplam 60 hasta dâhil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu sonrası propofol ve remifentanil infüzyonu kullanılarak TİVA tekniği ile anestezi idamesi uygulandı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Bir gruba SKB'ye göre bir gruba OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulandı. SKB grubu Grup 1, OKB grubu Grup 2'yi oluşturdu. İki gruba da operasyon boyunca NIRS ile devamlı rejyonel serebral oksijen saturasyonu takibi yapıldı. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesinde ve operasyon bitiminde 2 kez kan örneği alınarak TAS, TOS, HIF1a bakılmak üzere saklandı. Opreasyon bitiminde hastalar derlenme ünitesinde 30 dk. takip edilerek ağrı ve bulantı-kusma skorları değerlendirildi. Ayrıca iki grubun da cerrahi memnuniyet ve kanama skorları ile anestezik tüketim miktarları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda iki grubun RsO2 değerleri değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Ancak Grup 1'de serebral desaturasyon görülen hasta sayısı daha fazla idi. Grup 1 ve Grup 2'nin giriş ve çıkış TAS, TOS, HIF 1a değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1'in çıkış TOS düzeyi, Grup 2'nin çıkış HIF 1a düzeyi girişe göre anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 2'nin cerrahi memnuniyet skoru anlamlı derecede yüksek ve kanama skoru anlamlı derecede düşük idi. Sonuç: Hipotansif anestezi uygulaması hem OKB 'ye hem de SKB'ye göre yapılabilir. Fakat biz çalışmamızda çok kuvvetli verilerle desteklenmese de OKB'ye göre takibin daha avantajlı/hastayı koruyucu olduğunu tespit ettik. Önerimiz OKB'ye göre hipotansif anestezi uygulamasıdır; ancak ileriye yönelik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.
The relationship between nesfatin-1, vitamin D and oxidative stress in women with polycystic ovarian syndrome
This Study on the roles of total oxidant status (TOS), malondialdehyde (MDA), nesfatin-1, and vitamin D in women with polycystic ovarian syndrome involved 130 participants (PCOS). 80 women with a body mass index (BMI) of 27.54±1.74 kg/m2 were identified as having PCOS, while 50 healthy women with a BMI of 25±48 2.81 kg/m2 served as controls. The results indicated significant increase in the levels of TOS and MDA with a decrease in the levels of vitamin D and nesfatin-1 in PCOS women compared to control. Moreover, the blood glucose level was observed to be higher in PCOS compared to control. Testosterone and Luteinizing Hormone were increased also in PCOS women. On the other hand, Follicle Stimulating Hormone level was non- significantly different between PCOS women and control. Also, PCOS women have shown negative correlation between nesfatin-1 and BMI, and positive correlation between TOS and MDA.
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda pozitif hava yolu basınç tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apnesi (Obstructive Sleep Apnea: OSA), uyku sırasında meydana gelen tam veya kısmi üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize hipoksi, reoksijenizasyon ve arousallar ile sonuçlanan bir sendromdur. Bu yüksek lisans tezinin amacı OSA sendromu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum TOS ve TAS parametreleri üzerinden değerlendirmek, TOS ve TAS parametreleri ile hastalığın şiddetini belirten uyku parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve OSA sendromlu hastalara uygulanan bir aylık pozitif hava yolu basıncı (Positive Airway pressure: PAP) tedavisi sonrasında TOS ve TAS parametrelerindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 70 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın kontrol grubunu uykuda solunum bozukluğu şüphesi ile başvuran ve PSG kaydı yapılarak AHİ< 5 bulunan olgular teşkil etti. AHİ değeri 15'in üzerinde belirlenen OSA olguları ise tedavi grubunu oluşturdu. Tedavi grubundaki hastalara bir aylık PAP tedavisi uygulandı. Hem kontrol grubundan hem de bir aylık PAP tedavisi uygulanan gruptan açlık kan örnekleri alınarak serum TOS ve TAS değerleri ölçüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular OSA tanısı konan tedavi grubunda hastalığın şiddetinin artmasıyla oksidatif stres belirteçleri olan TOS seviyesinin de istatistiksel olarak yükseldiğini (p<0,05), TAS seviyesinin ise azaldığını (p<0,05) göstermiştir. PAP uygulanan tedavi grubunda ise AHİ, ort. spO2 ve min. spO2 değerlerinde iyileşme, TOS değerlerinde azalma, TAS değerlerinde yükselme belirlendi. Kontrol ve tedavi grupları arasında istatiksel bir korelasyon gözlenmedi (p<0,05). Sonuç olarak, bu yüksek lisans tez çalışması OSA'lı hastalarda oksidatif stresin daha yüksek olduğunu, PAP tedavisi uygulanmasının oksidatif stresi azalttığını ve hastalığın şiddetini belirten uyku parametrelerinde düzelmelere yol açtığını göstermiştir.
Periodontal hastalık, ateroskleroz ve oksidatif stres markırları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Kardiovasküler hastalıkların önemli komponentlerinden biri olan ateroskleroz ve yaygın bir global sorun olan periodontal hastalıklar yaşam kalitesini olumsuz etkileyen iki önemli etmendir. Oksidatif stres inflamasyon sürecinde rol oynayan temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı her iki hastalık grubunda total oksidan seviye (TAS)/total antioksidan seviye (TOS) seviyelerine bakılarak aterosklerozun periodontal hastalığın seyri üzerinde etkili olup olmadığını, tedavi edilebilir bir hastalık olan periodontal hastalığın ateroskleroz tablosunun şiddetini arttırıp arttırmadığını, iki hastalığın birlikte olması halinde sistemik oksidan/antioksidan durumun bundan nasıl etkilendiğini araştırmaktır. Çalışma dizaynı her grupta 20 birey olacak şekilde; sistemik sağlıklı periodontal sağlıklı (S), sistemik sağlıklı kronik periodontitisli (KP), aterosklerozlu periodontal sağlıklı (AS), aterosklerozu olan kronik periodontitisli (AKP) grup olmak üzere 4 gruptan oluşturuldu. Gruplara dahil edilen hastaların klinik periodontal parametreleri kaydedilip, hastalardan kan ve tükürük örnekleri alındı. Örneklerdeki TAS/TOS, OSİ düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Klinik periodontal parametreler değerlendirildiğinde ateroskleroz varlığının klinik periodontal parametreleri etkilemediği görüldü. Biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde, serum örneklerinde sadece ateroskleroz veya sadece kronik periodontitis varlığında oksidatif stres parametrelerinin etkilendiği, her iki hastalığın birlikte bulunmaları halinde oksidan/antioksidan durumunun daha şiddetli olarak etkilendiği görüldü. Serum parametrelerine nazaran daha lokal bir gösterge olan tükürük parametrelerinin ise TOS seviyelerinin sadece periodontal durumdan etkilendiği, OSİ seviyelerinin ise S grubunda tüm gruplardan düşük seviyede olduğu sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız ışığında ateroskleroz ve kronik periodontitis arasında klinik parametreler açısından direk bir ilişki olmamasına rağmen, aterosklerozun kronik periodontitisli bireylere ikincil bir enflamasyon yükü olabileceği söylenebilir. Ancak bu alanda randomize kontrollü çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler : Ateroskleroz, Periodontal hastalık, Oksidatif stres, Total oksidan seviye, Total antioksidan seviye
Prediyabetik bireylerde oksidatif stresin değerlendirilmesi
AMAÇ: Gelişmiş ülkelerde yetişkinlerin üçte birinden fazlasının prediyabet hastası olduğu öngrülmektedir. Prediyabet kardiyak risk, morbidite ve mortalite ile ilişkilendirildiği için erken teşhisin önemi artmaktadır. Prediyabet ilişkili komplikasyonların mekanizması ise henüz netlik kazanmamıştır. Oksidatif stres de suçlanan mekanizmalardan biridir. Çalışmamızdaki amaç prediyabetik bireylerde oksidan ve antioksidan düzeylerini değerlendirmek ve böylece hafif hipergliseminin oluşturduğu oksidatif stresi değerlendirmektir. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamıza prediyabet grubundan 80 hasta ve sağlıklı kontrol grubundan 80 kişi olmak üzere toplam 160 kişi dahil edildi. Her iki grubun da 8 saat açlık sonrası serum örnekleri alındı. Hastalardan alınan örneklerde C-Reaktiv Protein (CRP) ve diğer biyokimyasal belirteçlerle birlikte Total Oksidan Düzey (TOS), Total Antioksidan Düzey (TAS) ölçüldü ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplandı ve veriler sağlıklı bireylerle karşılaştırıldı. BULGULAR: Prediyabet grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre oksidatif stres göstergesi TOS ve OSI'de istatiksel anlamlı bir artış saptanmazken (sırasıyla p değeri: 0,44 ve 0,88) tam tersine antioksidan gösterge olan TAS artışı gösterildi (p = 0,001). Ayrıca sağlıklı bireylere kıyasla prediyabetik grupta inflamatuar belirteç olan CRP istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p = 0,001). SONUÇ: Prediyabetik bireylerde oksidatif stres artışının yanısıra total antioksidan status da artış göstermektedir. Bu durum vücudun kompansatuar mekanizması gibi değerlendirilebilir. Bu nedenle prediyabetik dönemde yakalanıp tedavi edilen bireylerde ilerleyen safhalarda komplikasyon gelişimi engellenmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Prediyabet, oksidatif stres, TAS, TOS, OSİ.
Plevral efüzyonlarda malign benign ayrımında caveolin-1 ve oksidan/antioksidan sistemin rolü
Bu çalışmamızın amacı, farklı klinik tanılardaki plevral efüzyon (PE)' lu hastalara ait örneklerde total oksidan kapasite (TOK), total antioksidan kapasite (TAK), paraoksonaz-1 (PON1), arilesteraz (ARE), Kaveolin-1 (Kav-1), trigliserid (TG) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinin değerlendirilerek, malign benign ayrımında bu düzeylerin farklı olup olmadığını incelemektir. PE nedeni ile takip edilen 18 yaş üzeri hastalardan, histopatolojik incelemeleri yapılmış, torasentez veya toraks dreni ile elde edilen plevral sıvı örnekleri çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta dosyaları taranarak yaş, cinsiyet ve PE' un elde yöntemi gibi bilgiler retrospektif olarak elde edilmiştir. Çalışmaya 49' u (% 69) erkek, 22' si (% 31) kadın toplam 71 hasta alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların sitolojileri 46 (% 64.8) hastada benign, 25 (% 35.2) hastada malign olarak değerlendirilmiştir. Benign PE' lu hastaların 35' i (% 76.1) erkek ve 11' i (% 23.9) kadın, malign PE' lu hastaların 14' ü erkek (% 56) ve 11' i (% 44) kadındır. Hastaların yaş ortalaması, benign ve malign PE' lu hastalarda sırasıyla 56.65 ± 23.23 ve 53.68 ± 14.66 olarak saptanmıştır. Cinsiyet ile hastaların sitolojik tanıları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p= 0.08). Sitolojiye göre hastalar gruplandırıldığında malign ve benign hastaların yaş ortalamaları farklı değildir (p= 0.564). Benign ve malign tanılı hastalarda TOK, TAK, PON1, ARE, Kav-1 ve LDH düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (p= 0.776, p= 0.572, p= 0.843, p= 0.124, p= 0.866, p= 0.330), TG düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p= 0.026). Malign grupta TG düzeylerinin benign gruba göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
İntraserebral kanamalı hastalarda total oksidan ve total antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi
ÖZET YÜKSEK LİSANS TEZİ İNTRASEREBRAL KANAMALI HASTALARDA TOTAL OKSİDAN VE TOTAL ANTİOKSİDAN DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ SERCAN KALKAN YOZGAT BOZOK ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ TIBBİ BİYOKİMYA TEZ DANIŞMANI: PROF. DR. MUHAMMET FEVZİ POLAT İKİNCİ TEZ DANIŞMANI: DOÇ. DR. ALPER GÜMÜŞ Amaç: Beyin parenkim veya ventrikül sistemde arteriyel yada venöz kanın toplanması olayına intraserebral kanama (İSK) denir . Yaş ilerledikçe İSK riski artmakta ve erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre kadınların ölüm riski ve erken evrende bağımlılığı daha fazladır. Yapılan çalışma verilerine göre iskemik inme sıklığı %71.2 iken intraserabral kanama oranı % 28.8 olarak tespit edilmiştir. İSK oluşumuna neden olan en sık risk faktörü hipertansiyondur. Hipertansiyon beyinde bulunan ufak peneteran arterlerde bozulmalara, arter duvarındaki düz kaslarda kırıklara ve fibrinoid nekroza sebep olur. Bu dejeneratif degişikler orta ve küçük çaplı arteriyollerde görülmektedir. Akut aerteriyel kan basıncının yükselmesi (AKB) İSK'ya sebep olmaktadır. AKB'nin yüksek olması kapiller damarlar ve arteriyollerden kanamaya neden olabileceğini düşündürmektedir. Vakaların çoğunluğunda, serebral damarlardaki kronik değişimler, İSK'nin oluşumuna neden olan patofizyolojik olaylardır. Kronik HT arteriyoller ve küçük damarların zedelenmesi sonucu kanın beyin dokusu içine sızarak hematom oluşmasına ve etraftaki dokularda mekanik hasara sebep olurlar. Oksidan (TOS) ve antioksidan (TAS) düzeylerini karşılaştırarak bunların beyin kanaması ile ilişkilendirerek öneminin anlaşılması sağlamaktır. Metot: Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Beyin Sinir Cerrahi kliniğine ve yoğun bakıma baş ağrısı, tansiyon yüksekliği, bulantı şikayetleri ile başvuran uzman hekimleri tarafından ayrıntılı muayenesi ile intraserebral kanama tanısı alan ve klinik yatışı planlanan 46 hasta çalışma grubu oluşturulmuştur. Kontrol grubuna ise Beyin Sinir Cerrahi kliniğine başvuran intraserebral kanama tanısı almayan diğer hasta gruplarından 47 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı ve 65 yaş üstü hastalar dahil edilmeyecektir. Bu hastaların periferlerindeki toplar damarlardan alınan artan kan örnekleri önce oda sıcaklığında 20-30 dk pıhtılaşması beklendikten sonra 10 dakika süreyle 4000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra eppendorflara ayrılan serumlar -80 derecede saklanmıştır. Teste başlarken numuneler oda sıcaklığına getirilmiştir. TOS ve TAS kiti test prensibine göre uygulanmıştır. Kitin malzemeleri, kitapçıkta belirtilen aşamalara uygun şekilde kullanılmış ve substratın antikora bağlı enzimle reaksiyona girdikten sonra oluşan renk değişikliği oranı spektrofotometrede ölçülerek TOS ve TAS sonuçları bulunmuştur. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 ile hesaplanmıştır. Hesaplanan sonuçlar, ortalama ve standart sapma (+/-) olarak verilmiştir. Sonuçlar, Shapiro Wilk ölçüm yöntemi ile değerlendirilerek normal olan değerler parametrik (t testi) ve normal olmayan değerler ise non parametrik testler (Man Whitney U testi ve KW kruskal wallis) kullanılarak değerlendirilmiştir ve power analizi çalışmanın bitiminde tekrar edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmaya göre TOS, TAS ve yaş değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. TAS değerleri, kontrol grubunun, hasta grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Cinsiyete göre TAS değerleri erkekler, kadınlara oranla daha yüksek çıkmasına karşın istatistiksel fark anlanmlı sonuç vermemiştir Yaş gruplarının TAS değerinin 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş altının 45 yaş üstü grubuna göre yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. TOS değerleri, hasta grubunun, kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Cinsiyete göre OSİ değerleri kadınların, erkeklere oranla daha yüksek çıkmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Yaş gruplarının TOS ve OSİ 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş üstünün yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Serum TOS ve TAS değerleri ile bunun sonucunda OSİ düzeyinin İSK hastalığı olan hastalarda yüksek çıkması, bu hastalıklarla olan ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu artış İSK patogenezinde oksidatif stresin önemli bir rolü olabileceğini destekleyebilir. 2023, 72 SAYFA ANAHTAR KELİMELER: İntraserebral Kanama, Oksidatif stres, TOS, TAS, OSİ
Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması
Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) iyonize radyasyon hasarını önleyici etkileri olabileceğini düşünerek, sıçanlara uygulanan γ radyasyonun, beyin dokusunda meydana getirdiği hasarda koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmekti. Bu amaçla, çalışmamızda 36 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Çalışma gruplarımız 2 tane kontrol, radyoterapi (R), KAFE+R olmak üzere 4 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gray'lik tek doz radyoterapi uygulandı. 11. günde bütün sıçanların beyin dokuları çıkarıldı ve fosfat tamponu içerisinde homojenize edildi ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için beyin dokusunda total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), paraoksanaz (PON), arilesteraz (ARE), seruloplazmin (SER) ve total sülfidril (SH) parametreleri ölçüldü. Sonuç olarak ARE, PON aktiviteleri ve total SH seviyeleri R grubu ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu ve ayrıca LOOH, TOS ve OSI seviyeleri ise anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Elde ettiğimiz bulgular sıçanlarda radyasyona bağlı beyinde oluşabilecek oksidatif hasara karşı KAFE'nin antioksidan etkisinin olduğunu göstermektedir. Ancak, bu bulguların doğrulanması için destekleyici farmakolojik ve toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Akut iskemik inmeli hastalarda diyabetin oksidatif strese olan etkisinin değerlendirilmesi
Oksidatif stresin inme etyopatogenezindeki rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu klinik çalışmada diyabeti olan ve olmayan akut inmeli olgularda oksidan ve antioksidan durumun ilişkisi araştırılarak ilgili karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 8-hydroxy 2 deoxyguanosine (8-OH-dG), Ürik asit, Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status, (TOS), Nitrik oksit (NO), Tiyol Disülfid Dengesi, Lipoprotein a[Lp(a)] parametrelerinin çeşitli faktörlerle ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 27'si (%28.4) diyabetli akut iskemik inme hastası, 36'sı (%37.9) diyabetli olmayan akut iskemik inme hastası, 32'si de (%33.7) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 95 kişi dahil edilmiştir. Araştırma parametreleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Biyokimya Birimi'nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda mevcut olan cihazlarda incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar SPSS 22.0 Paket Programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analizler neticesinde diyabetik iskemik inme hastalarının nitrik oksit, native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid, lipoprotein-a, 8-OH-dG, ürik asit ve TOS değerleri diğerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Yine yapılan çalışma neticesinde sağlıklı kontol grubunun TAS düzeyi hasta grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında diyabetik iskemik inme hastalarının oksidatif strese maruz kalma risklerinin daha yüksek olduğu söylenebilir.
Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların dil dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine propolis ve kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan serbest radikallerin zararlı etkilerini önlemede propolis ve kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Çalışma grupları 3 tane kontrol, radyoterapi (R), propolis + R ve KAFE+R olmak üzere 6 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolis ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için dil dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Propolis + R grubundaki total SH değerleri diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. R grubunda PON değerleri anlamlı şekilde diğer tüm gruplardan daha düşük olduğu bulundu. Propolis + R grubundaki TAS değerleri normal kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek idi. Oksidan paremetreler açısından yapılan analizler neticesinde R grubunda LOOH, TOS, XO ve OSİ değerleri diğer gruplardan ististiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca KAFE+R'nın kontrol grubundaki OSİ değerleri, propolis+R'nın kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında aynı zamanda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Bu sonuçlar propolis ve KAFE iyonize radyasyonun oluşturduğu hasarına karşı antioksidan etki gösterdikleri ve iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı bu maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Kafeik asit fenetil esteri, Propolis, Total antioksidan status, Total oksidan status
Perikoronitisli mandibular 3. molar dişlerin; tükürük total antioksidan/oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi üzerine etkileri
ÖZET PERİKORONİTİSLİ MANDİBULAR 3. MOLAR DİŞLERİN; TÜKÜRÜK TOTAL ANTİOKSİDAN/OKSİDAN SEVİYE VE OKSİDATİF STRES İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİLERİ Fatih ÖZDEMİR Doktora Tezi, Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Tez danışmanları: Prof. Dr. Metin GÜNGÖRMÜŞ, Prof. Dr. İnci Rana KARACA Nisan 2018, 79 Sayfa Perikoronitis, kısmen sürmüş bir dişin kuronunu çevreleyen yumuşak dokuların inflamasyonu olarak tanımlanabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, reaktif oksijen türlerinin, birçok enflamatuar hastalıkların patogenezi ile ilişkili olduğunu ve doku hasarında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bununla birlikte perikoronitisle ilişkili çok farklı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen, daha önce perikoronitisle oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu nedenle, bu çalışma perikoronitisli mandibular 3. molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 26'sı perikoronitisli, 27'si sağlıklı olmak üzere toplam 53 kişi dâhil edildi. Bu bireylerden uyarılmamış tükürük örneği toplanarak, total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) seviyeleri biyokimyasal olarak ölçüldü ve elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Yapılan analizler sonucunda, TAS seviyeleri yönünden gruplar arasında önemli bir fark olmadığı (p>0,05), perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ seviyelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu ve iki grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark olduğu (p=0,001) tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmanın sınırları içerisinde perikoronitisli bireylerin tükürük TOS ve OSİ değerlerinin sağlıklı bireylere nazaran daha yüksek olduğu ve kronik perikoronitisin oksidatif stres oluşumuna neden olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: perikoronitis, antioksidan, oksidan, oksidatif stres
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığında (NAYKH) oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), alkol almayan kişilerde görülen alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının histolojik özellikleri gösteren bir karaciğer hastalığıdır. NAYKH'nın patogenezi halen tam bilinmemektedir. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere NAYKH sıklığı tüm dünyada giderek artmaktadır. Oksidatif stres, NAYKH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. NAYKH' da oksidatif stres rolünün öneminin artmasına yönelik yayınlanan çalışmaların sayısı artmaktadır. Bu çalışmada Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığında oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle NAYKH olan hastaların oksidan ve antioksidan durumları ve NAYKH evreleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki gösterilebilecektir. MATERYAL-METOD: Çalışmaya USG ile karaciğerde steatozis saptanan 60 hasta ile 20 sağlıklı dahil edildi. Hepatosteatoz saptanan hastalar USG de ekojenite artışına göre grade1, grade2, grade3 olarak 3 gruba ayrıldı. NAYKH olanlar ve kontrol grubunda rutin biyokimyasal ölçümler ve Total Oksidan Status (TOS), Total Antioksidan Status (TAS), Süperoksid Dismutaz (SOD) ve Lipid Hidroperoksit(LPO) düzeyleri çalışıldı ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanarak SPSS 18 programı kullanılarak veriler karşılaştırıldı. Yapılan test sonucunda bulunan p değeri anlamlı bulunduğunda, farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığını bulmak için çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Yapılan istatistik verilerine göre karaciğer yağlanması olan grupta kontrol grubuna göre BMI, bel çevresi, kilo, sistolik ve diyastolik tansiyon değerleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0.05). Total Oksidan Status (TOS) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). Total Antioksidan Kapasite (TAS) (p=0.91) ve Süperoksid Dismutaz (SOD) (p=0,49) düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olmasına rağmen istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Lipid hidroperoksid düzeyi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,33). Oksidatif Stres İndeksi (OSI) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Karaciğer yağlanmasının şiddeti arttıkça TOS ve LPO düzeylerini artmış olarak, TAS ve SOD düzeylerini azalmış olarak bulduk ancak istatistiksel olarak fark bulunmadı. Steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre TOS (p= 0,793) ve LPO (p= 0,644) değerleri daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark saptanmadı. OSI steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark bulunmadı (p= 0,872). SONUÇLAR: Oksidatif stres yoluyla protein oksidasyonunun önlenmesi NAYKH patogenezinin oluşturulması için güçlü bir araç olarak kullanılabilir. Bu nedenle, protein oksidasyonunu inhibe etmek için etkili antioksidan tedavinin ve artmış oksidatif stres altında olan NAYKH'lı hastalarda TAS düzeylerinin yükseltilmesi terapötik bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Sıçanlarda asetik asit ile oluşturulan kolit modelinde spirulina ekstraktı kullanımının total oksidan, antioksidan ve paraoksonaz düzeylerine etkisi
Doku yenilenmesi, karmaşık bir süreçtir, en önemlisi iltihaplanma veya enfeksiyon sonucu aşırı reaktif oksijen türevi (ROS) üretilmektedir. Spirulina platensis içerdiği yüksek miktarda protein, B12, pigmentler ve GLA (gamma linolenik asit) bakımından oldukça yüksek öneme sahip bir siyanobakteri türüdür. Antioksidan ve antienflamatuvar aktivitelere sahip spirulina (mavi-yeşil yosun), ROS stresini hafifletmek ve total oksidan, antioksidan ve paraoksonaz düzeylerine etkisi için kullanılmıştır. Yapılan çalışmalarda, spirulinanın serbest radikallere ve reaktif oksijen türlerine karşı etkili olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada asetik asit ile oluşturulan kolit modelinde spirulina ekstraktı kullanımının total oksidan, total antioksidan ve paraoksonaz düzeylerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla çalışmanın süresi 10 gün olarak belirlendi. Ratlar kontrol grubu, kolit grubu ve spirulina+kolit grubu olarak ayrıldı ve 2g/kg konsantrasyonlarda hazırlanan spirulina, spirulina+kolit grubuna oral gavaj yoluyla verildi. Ratların 10. gün sakrifiye edilmesinden sonra intrakardiyak olarak alınan kan örneklerine ELİSA testi uygulandı. ELİSA testi sonucu serum total antioksidan, total oksidan ve paraoksonaz düzeyleri hesaplandı. Çalışma sonucunda total antioksidan ve OSI (endeks) değerlerinde anlamlı istatistiksel fark bulunmuştur. Kolit ile spirulina+kolit grupları karşılaştırıldığında Spirulina+kolit grubundaki ortalama total antioksidan değeri'nin, kolit grubu ortalama değerine göre daha fazla olduğu saptanmıştır. (P<0,05). Endeks (OSI) değeri incelendiğinde kolit grubu ortalaması diğer grup ortlamalarından istatistiksel olarak önemli düzeyde yüksek bulunmuştur (P<0,001). Bu çalışma sonucunda; asetik asite bağlı kolitte spirulina'nın antioksidan kapasiteyi arttırarak koruyucu etkisi olabileceği görülmüştür.
Kronik kan hastalıklarında görülen eritrosit osmotik frajilitesi değişiklikleri
Amaç: Eritrositlerde artan membran rijiditesi, azalan deformabilite ve hemoliz oksidatif hasarın bir sonucudur. Literatürde homozigotik beta talasemili ve demir eksikliği anemisinde oksidan/antioksidan sistem ve eritrosit osmotik frajilitesi arasındaki ilişkiyi gösteren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda anemi tanısı konmuş hasta grubu ile sağlıklı bireylerden oluşturulan kontrol grubunda oksidatif hasar belirteci olan Nitrik oksit (NO) plazmada, antioksidan sistemin en önemli bileşenleri olan süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ise eritrositlerde belirlenerek, aralarındaki ilişkiyi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji Polikliniğine anemi nedeniyle başvuran 3 ayrı grup kan örneğiyle ve kontrol grubuyla yapıldı. Kontrol grubu (n=15), Demir eksikliği anemisi grubu (n=15), B 12 Vitamini eksikliği grubu (n=15), Talasami minör grubu (n=15). Bulgular: Özellikle talasemi hasta grubunda artan osmotik frajilite ve artan NO düzeyi saptanmış olup; bu hasta grubunda ortaya çıkan oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunun bir sonucu olarak hemolitik anemiye neden olduğu düşünülmektedir. Sonuçlar: Çalışmamızın sonuçları gereğince; oksidatif stres araştırması için anemili olgularda yapılan çalışmaların tanısı yeni konulmuş ve henüz tedaviye başlanılmamış hasta grubunda yapılmasının, hem osmotik frajilite sonuçları, hemde oksidan/antioksidan sistem parametreleri açısından daha sağlıklı sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Tanısı yeni konulmuş, erken dönem, tedavisiz bipolar bozukluk hastalarının nörobilişsel, nörobiyolojik ve nörogelişimsel özellikleri üzerine karşılaştırmalı bir çalışma
Amaç: Bu projede henüz tanı ve tedavi almamış bipolar bozukluk hastalarını nörobiyolojik, nörobilişsel ve nörogelişimsel açıdan sağlıklı kontrol ve kronik hasta grubu ile karşılaştırarak hastalığın kişilerde yarattığı erken dönem etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. Kapsam: Bipolar bozukluğun hastalığa sahip kişilerde beyin yapı ve fonksiyonlarını etkileyerek bilişsel fonksiyonları bozulduğu bilinmektedir. Ancak bu değişikliklerin hastalığın başlangıcında mı yoksa zaman içerisinde mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmada yeni tanı almış bipolar bozukluk hasta grubu, kronik hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarına nörobilişsel testler uygulanmış, oksidatif stres faktörleri düzeyleri ölçülmüş ve her katılımcıya beyin MRG'si uygulanmıştır. Bulgular: Sözel öğrenme, dikkat, işleyen bellek ve yürütücü işlev fonksiyonları her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde düşüktür ve en kötü performans kronik hasta gurubunda gözlenmiştir. Katalaz enzim düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre (p<0,05), SOD enzimi ise kronik hastalarda genç erişkin hasta gruplarına göre yüksektir (p<0,0001). Kranial MRG analizlerinde ise prefrontal, temporal, parietal ve limbik alanlarda farklılıklar saptanmıştır Sonuçlar: Nörobiyolojik değişiklikler ve bilişsel işlev bozuklukları bipolar bozukluk hastalığının ilk evrelerinden itibaren mevcut olup bu bozukluklar progresif bir seyir izlemektedir.
Manisa ve yöresindeki sağlıklı bireylerde serum total antioksidan kapasite,total oksidan kapasite ve süperoksit dismutaz referans aralıklarının belirlenmesi
Amaç:. Bu çalışmada, sağlıklı bireylerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli göstergelerinden olan, total antioksidan kapasite(TAS), total oksidan kapasite(TOS) ve süperoksit dismutaz(SOD) düzeylerini ölçerek Manisa ve yöresindeki referans aralıklarını belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Manisa ve yöresinde yaşayan, 20-67 yaşları arasında sağlıklı 219 bireyden 12 saatlik açlık sonrasında serum örnekleri Celal Bayar Üniversitesi, Hafsa Sultan Hastanesi, Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı'nda alındı. TAS ve TOS düzeyleri spektrofotometrik, SOD düzeyleri ise ELİSA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanılarak kikare ve oneway anova testleri yapıldı.Bulgular: 20-67 yaş aralığındaki kadın ve erkeklerde referans değerleri TOS için sırasıyla 3.14-25.39 ve 1.25-26.20 ?mol H2O2 equivalent/L; oksidatif stres indeksinin(OSİ) için referans değerlerini sırasıyla 0.04-0.23 ve 0.01-0.19 olarak ve SOD için referans değerlerini sırasıyla 0.18-1.16 ve 0.07-1.18 U/mL olarak bulduk. TAS'ın referans değerlerini ise 20-49 yaş kadınlarda 0.95-2.13, 20-49 yaş erkeklerde 1.21-2.35, 50 yaş ve üzeri yetişkinlerde ise istatistik olarak anlamlı farkla 1.25-2.74 mmol Trolox equivalent/L olarak bulduk.Sonuçlar: Birçok hastalığın etiyolojisinde rolü olan antioksidan ve oksidan parametreler, yöresel, çevresel, besinsel ve yaşam tarzı gibi faktörlerle sıkı ilişkisinden dolayı topluma dayalı referans aralıklarının belirlenmesi önemlidir. Çalıştığımız parametreler cinsiyet ve TAS için 50 yaş üzeri grupta istatistiksel olarak fark göstermektedir. Bu çalışma Manisa ve yöresinde yapılan ilk çalışma olması nedeniyle orijinaldir. Çalışmamızın, daha geniş populasyonda yapılacak olan benzer çalışmalara ışık tutacağı ve katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Total antioksidan kapasite, total oksidan kapasite, süperoksit dismutaz, referans değerler.
Diyabetik retinopatisi olan hastalarda total antioksidant status ve total oksidant status düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Diyabetik retinopati, diyabetin en yaygın görülen mikrovasküler komplikasyonudur. Retinopatinin patogenezinde birçok mekanizma tanımlanmıştır. Oksidatif stres diyabetik retinopati gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada oksidatif stresin belirteçleri olarak total antioksidant status (TAS), total oksidant status (TOS) ve oksidatif stres indexi (OSİ) düzeylerinin diyabetik retinopati patogenezindeki rolünü, retinopati erken tanı ve tedavisindeki yerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları ve Göz Hastalıkları polikliniğine Mayıs 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 18-75 yaş arası diyabetik retinopatisi olan 30 hasta, diyabetik olup retinopatisi olmayan 34 hasta ve bilinen kronik hastalık tanısı olmayan sağlıklı 32 kontrol grubu dahil edildi. Hastaların demografik verileri muayene sırasında kaydedildi. Katılımcılar göz hastalıkları polikliniğinde Optik Koherens Tomografi (OCT) kullanılarak tarandı. Hemogram ve biyokimyasal parametreler için yazılı ya da elektronik kayıtlara geçen hastaların rutin poliklinik kontrollerindeki sonuçlarından yararlanıldı. TAS, TOS ölçümleri MINDRAY-BS400 marka cihazda RelAssay Diagnonostics marka ticari kitlere kalibrasyon-kontrol işlemlerinden sonra kolorimetrik yöntemle analiz edildi. Sonuçlar TAS mmol/L, TOS µmol/L cinsinden verildi. TOS/TAS oranı ile OSİ değeri hesaplandı. Elde edilen tüm veriler SPSS 26.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 96 hasta kabul edilmiştir. Gruplar arasında cinsiyet dağılımı, medeni durum, vücut kitle indexi, bel ve kalça çevresi benzer izlendi. Diyabet süresi, HbA1C, açlık kan şekeri, proteinüri ve trigliserid düzeyleri diyabetik retinopatisi olan grupta yüksek saptandı. TOS ölçümleri, retinopatisi olan grupta ortalama 8.11 ± 2.87 µmol/L, retinopatisi olmayan grupta µmol/L 5.72 ±1.44 ve kontrol grubunda 4.69 ± 1.40 µmol/L ile en düşük kontrol grubunda saptanırken retinopatili hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p:0.000). TAS, kontrol grubunda 1.26 ± 0.20 mmol/L ile anlamlı yüksek, diyabetik hasta grubunda düşük saptandı. Retinopatisi olan grupta 1.09 ± 0.171 mmol/L, retinopatisi olmayan grupta 1.16 ±. 0.18 mmol/L olarak düşük bulundu ancak istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p:0.139). OSİ değeri DRP'li grupta 0.76 ± 0.29 bulundu ve TOS değeri ile uyumlu olup yüksek saptandı (p:0.000). TOS ve OSİ düzeyleriyle Açlık kan şekeri, HbA1C, TSH, trigliserid arasında pozitif yönde korelasyon izlendi. Diyabetik retinopatiyi öngörmek için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde diyabet süresi, toplam insülin dozu ve diüretik kullanımının olması, TOS ve OSİ düzeylerinin yüksek olması diyabetik retinopati için bağımsız bir risk olarak saptamıştır. Sonuç: Çalışmamızda diyabetik vakalar ve sağlıklı kontrol gruplarının karşılaştırılmasıyla; TAS seviyelerindeki düşüklüğün diyabetin kendisi ile yakın ilişkili olduğu ancak retinopatiyi göstermede yetersiz kaldığını gösterilmiştir. TOS ve OSİ ölçümleri diyabetik retinopati gelişimini ön görmede yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahiptir. Oksidan ve antioksidan arasındaki dengenin bozulması, oksidatif stresin diyabetik retinopati etyopatogenezinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. TOS ve OSİ düzeylerinin kalorimetrik ölçümleri diyabetik retinopati erkan tanısı, tedavisi ve takibine katkı sağlayabilir. Ancak bu alanda daha büyük çaplı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: diyabetik retinopati, oksidatif stres, TAS, TOS, OSİ