Fibrosis
117 theses under this subject heading
Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması
Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.
İdiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında galektin-3 düzeyi ve antifibrotik tedaviye yanıt ile ilişkisi
İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, prognozu kötü, progresif fibrozisle karakterize, kronik bir akciğer hastalığıdır. Sağ kalımın tanı konulduktan sonra 3-5 yıl civarı olduğu bilinen bu hastalıkta erken tanı önemliyken tanıda kullanılabilecek biyobelirteç olmadığından tanı genelde geç konulmaktadır. Galektin-3 çeşitli hücrelerde eksprese edilen, inflamasyon ve fibroziste merkezi bir rol oynayan B-galaktozid bağlayıcı bir lektindir. Çalışmamızda serum galektin-3 proteinin idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında kullandıkları antifibrotik tedaviye göre gruplandırarak seviyelerini sağlıklı deneklerle karşılaştırarak tanımlamayı amaçladık. Ayrıca galektin-3 konsantrasyonlarının İPF hastalarının serumunda tanısal ve prognostik biyobelirteç olarak kullanılabilirliği ve galektin-3 inhibitörlerinin tedavide antifibrotik tedavilerle kombine olarak kullanılmasının fibrozisin terapatik yönetiminde faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda polikliniğimizde 2016-2022 yılları arasında İPF tanısı ile takip edilen 44 hasta ve 35 kontrol hastası değerlendirildi, ayrıntılı anamnezleri, spirometrik ölçümleri ve galektin-3 sonuçları kaydedildi. Hastalar antifibrotik tedavilerine göre gruplandırıldı. Hasta grubunun galektin-3 düzeyi ortalama 8,4 ng/ml iken, kontrol grubunun ortalaması 8,2 ng/ml idi. Pirfenidon alanlarda serum 8.9 ng/ml iken nintedanib alanlarda 8.2 ng/ml idi. Yine pirfenidon kullanan hastalarda da nintedanibe göre gal-3 yüksek saptanmıştır. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi. Galektin-3 düzeyleri ile eş zamanlı bakılan diğer parametreler arasında ilişki saptanmadı. Ayrıca hastalarımız antifibrotik kullanırken spirometrik takiplerinde başlangıca göre bir miktar FVC ve DLCO kaybı izlenmiştir. Ek olarak çalışmamızdaki İPF hastalarında takip süresi arttıkça gal-3 düzeyleri azaldığı görülmüş. Hastalar takipleri süresinde pirfenidon ya da nintedanib tedavisi kullanmakta olup belki de bu ilaçlara maruziyet arttıkça hastaların galektin-3 seviyelerinde azalma izlenmiş olabilir. Bu mekanizmaları netleştirebilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Galektin-3, Biyobelirteç
Kistik fibrozis tanılı hastalarda glukoz metabolizmasının değerlendirilmesi
Kistik fibrozis akciğer, sindirim sistemi (karaciğer, safra yolları, pankreas, barsaklar), üreme sistemi (epididim), ter bezleri başta olma üzere tüm ekzokrin dokuları etkileyen multisistemik bir hastalıktır. Kistik fibrozis hastalarının yaşam sürelerinin uzaması ile birlikte hastalık ile ilişkili komplikasyonlar artan sıklıkta görülmeye başlamıştır. Son yıllarda artan farkındalık ve tarama testlerinin yaygın olarak uygulanması ile görülme sıklığı daha da artan glukoz homeostaz bozuklukları da bu komplikasyonlar arasındadır. Glukoz homeostaz bozukluğu olan kistik fibrozis hastalarında bozulmuş glukoz toleransı veya kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet görülmektedir. Güncel diyabet sınıflamasında diğer nedenlere bağlı spesifik diyabet tipleri içerisinde yer alan kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet, kistik fibrozis hastalarında sinüs hastalıkları, astım ve reflüden sonra en sık gelişen komplikasyondur. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin hastaların klinik durumunda kötüleşmeye neden olması, akciğer fonksiyonlarında azalma, beslenme durumlarında bozulma, yaşam süresi beklentisinde azalma ile ilişkilendirilmesi nedeniyle tanınması ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Yapılan çalışmalarda ve ulusal verilerin sunulduğu raporlarda on yaş ve üzeri kistik fibrozis hastalarında kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin görülmeye başladığı ve sıklığının giderek arttığı gösterilmiştir. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin erken dönemde klinik sessiz gidişata sahip olabilmesi nedeniyle güncel rehberler on yaş ve üzeri kistik fibrozis hastalarında yıllık olarak glukoz metabolizmasının değerlendirilmesini önermektedir. Bu çalışmada 15 Kasım 2018 ile 15 Mart 2019 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı'nda takipli olan ve rutin poliklinik kontrolüne gelen 10-18 yaş arası kistik fibrozis tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 94 hastaya 2 saatlik oral glukoz tolerans testi uygulanmış ve hastaların 74'ünde (%78,7) normal glukoz toleransı, 16'sında (%17) bozulmuş glukoz toleransı ve 4'ünde (%4,3) kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet saptanmıştır. Normal ve anormal glukoz toleransı olan hastalar klinik özellikleri ve laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Normal glukoz toleransı olan hastaların 25'inde (%33,8), anormal glukoz toleransı olan hastaların 14'ünde (%70) ailede diyabet öyküsü mevcut olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,004). Normal glukoz toleransı olan hastaların son bir yılda akut pulmoner alevlenme düşünülerek verilen toplam antibiyotik sayı ortancası (çeyrekler arası aralık) 2 (2,5) iken anormal glukoz toleransı olan hastalarda 3 (3,5) olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,004). FEV1 yüzdesi açısından bakıldığında normal glukoz toleransı olan hastaların ortalaması 88,8 (±24,4) iken anormal glukoz toleransı olan hastaların ortalaması 74,1 (±26,3) saptanmış olup, iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,021). Karaciğer hastalığı normal glukoz toleransı olan hastaların 21'inde (%30), anormal glukoz toleransı olan hastaların 11'inde (%57,9) mevcut olup ve iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,025). HbA1c yüzdesinin normal ve anormal glukoz toleransı olan hastalar arasında istatistiksel anlamlı şekilde farklı olduğu görülmüş (p<0,001), oral glukoz tolerans testi 120. dakika plazma glukozu ile HbA1c yüzdesi arasında pozitif yönde orta düzeyde bir korelasyon saptanmıştır. HbA1c yüzdesinin anormal glukoz toleransını öngörmede tanısal değeri EAA:0,716 (%95GA 0,57 – 0,86, p=0,003) saptanmış, tanı performansı orta derecede bulunmuştur. Tanı performansı ölçüleri değerlendirildiğinde kesim noktası >5,7 olarak belirlenmiştir. Bu değer için duyarlılık %75 (%95GA 50,9 – 91,3), seçicilik %63,5 (%95GA 51,5 – 74,4) saptanmıştır. HbA1c yüzdesi >5,7 tanı ölçütü olarak kullanıldığında 20 kistik fibrozise bağlı gelişen diyabet hastasının 4'üne (%20) tanı konamamaktadır. Kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin pulmoner fonksiyonlar, nutrisyonel durum ve mortalite üzerine etkileri göz önüne alındığında yanlış negatiflik oranının klinik olarak yüksek olduğu değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, anormal glukoz toleransı olan hastaların ailesinde diyabet öyküsünün daha sık olduğu, son bir yılda geçirdikleri akut pulmoner alevlenme sayısının daha yüksek olduğu, FEV1 yüzdesinin daha düşük olduğu ve karaciğer hastalığının görülme sıklığının daha yüksek olduğu hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde saptanmıştır. HbA1c yüzdesi >5,7 tanı ölçütü olarak kullanıldığında yanlış negatiflik oranı yüksektir, düşük HbA1c yüzdeleri anormal glukoz toleransını dışlayamamaktadır. Bu nedenle hastalara duyarlılığı seçiciliği daha yüksek, tüm kistik fibrozis hastalarında tarama için yaygın kullanılabilecek kolay uygulanabilir maliyet etkin bir yöntem saptanana dek kistik fibrozise bağlı gelişen diyabetin taramasında oral glukoz tolerans testinin kullanılması önerilmelidir.
Ratlarda etanol ile oluşturulmuş karaciğer fibrozisinde ısırgan otu tohumunun (Urtica dioica seed) tedavi edici etkisinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırılması
Yardımcı M, Ratlarda Etanol İle Oluşturulmuş Karaciğer Fibrozisinde Isırgan Otu Tohumunun (Urtica dioica Seed) Tedavi Edici Etkisinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Patoloji Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Planlanan bu çalışmada, etil alkol ile deneysel olarak 8 haftalık süre içinde karaciğerde fibrozis oluşturulduktan sonraki 2 aylık tedavi sürecinde, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı kullanılarak fibrozisin geri dönüşümünün mümkün olup olmadığı histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmada toplam 24 adet rat kullanıldı ve ratlar her grupta 8'er adet olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deneme süresi toplam 4 ay olarak belirlendi. Birinci grup (Kontrol); Standart rat pelet yemiyle beslendi. Alkol grubu ve alkol+ısırgan tohumu esktrat grubunda ise denemenin ilk 2 ayında günde bir defa orogastrık gavajla 4 mL/kg %30'luk etil alkol verilerek hepatik fibrozis oluşturuldu. Daha sonraki 3. ve 4. aylarda 2. gruba yine sadece alkol verilirken, 3. grup ratlara alkol alımıyla beraber ısırgan otu tohumu ekstrakt'ı (30mg/kg)'da verilerek oluşturulan fibrozisin geri dönüşümü uygulama sonunda izlendi. Deneme sonunda nekropsi yapılan ratların karaciğerlerinden alınan doku örnekleri histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi. Sonuçta, histopatolojik ve immünohistokimyasal bulgular doğrultusunda; ısırgan tohumu ekstrakt'ının kaydedilen birçok terapötik özelliklerinin etkisiyle ve karaciğerin de rejeneratif kapasitesi sayesinde karaciğerdeki dejeneratif-nekrotik değişikliklerin ve fibrozisin önemli düzeylerde geri dönüşümünün gerçekleştiği gözlenmiştir. Biyokimyasal analizler Alkol grubunda ALT, AST, LDL, GGT ve HDL düzeyleri kontrol grubuna göre azalmıştı. Ancak, Glukoz, LDL, Total Kolesterol ve Trigliserid seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Alkol+Isırgan grubunda ise kontrol grubuna göre ALT, AST, LDH, Glukoz, LDL ve Trigliserid düzeyleri azalmıştı. Ancak AlkPaz, GGT, HDL ve Total Kolesterol seviyeleri kontrol grubuna göre artmıştı. Çalışmanın sonuçları, alkolik hepatik fibrozisli olgularda, ısırgan otu tohumu ekstrakt'ının fibrozisli karaciğer tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi.
Sıçanlarda karbon tetraklorür ile oluşturulan karaciğer hasarında allium schoenoprasum L. (sirmo) bitkisi etanol ekstresinin antioksidan ve sitoprotektif etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada karbontetraklorür (CCL4) kaynaklı sıçan karaciğeri hasar modelinde, Allium schoenoprasum L. bitki ekstresinin farklı dozlarda (100, 200, 400 mg/kg) antioksidan ve karaciğer koruyucu etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma materyali 70 adet dişi sıçan kullanılarak oluşturuldu. Sıçanlar 10 gruba [I. grup Kontrol, II. grup Karboksimetilselüloz, III. grup CCL4, IV. grup CCL4+Legalon 50 mg/kg, V. grup A. schoenoprasum 100 mg/kg, VI. grup A. schoenoprasum 200 mg/kg, VII. grup A. schoenoprasum 400 mg/kg, VIII. grup CCL4 + A. schoenoprasum 100 mg/kg, IX. grup CCL4 + A. schoenoprasum 200 mg/kg, X. grup CCL4 + A. schoenoprasum 400 mg/kg] ayrıldı. Legalon ve A. schoenoprasum'un farklı dozları intragastrik yolla uygulanırken; gruplara CCL4 1ml/kg i.p. olarak zeytinyağında 1:1 oranında karıştırılıp, 10. gün tek doz uygulandı. 11. Gün sıçanlar sakrifiye edilerek kan ve doku numuneleri alındı. Elde edilen sonuçlara göre, Histopatolojik olarak, CCL4 kaynaklı karaciğer hasarında, Legalon ve A. schoenoprasum ekstresi doza bağlı olarak karaciğer dokusunda toksik gruba göre hasarı azalttığı görüldü. Ayrıca Karaciğer enzim (ALT, AST, ALP, ALB, LDH, TP) ve lipid (TC, TG, LDL, HDL, VLDL) parametreleri histopatolojik sonuçlar ile benzerlik gösterdi. anti-oksidatif biyobelirteçler (TAS, TOS, OSİ) incelendiğinde, CCL4 kaynaklı oluşan oksidatif strese bağlı olarak, değişen oksidan/antioksidan denge durumunu düzeltmede Legalon ve A. schoenoprasum olumlu etkileri gözlendi. Sonuçlar gösterdi ki, CCL4 ile oluşturulan karaciğer toksisitesine karşı A. schoenoprasum'un doza bağımlı olarak karaciğer koruyucu etkisi olduğu ve bu etkinin antioksidan etkinliğinden kaynaklı olabileceği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Allium Schoenoprasum L, Antioksidan, CCL4, Sıçan, Karaciğer.
Sıçan laminektomi modelinde halofuginonun epidural fibrozis üzerine etkisinin incelenmesi
Bel ağrısı toplumun %80'inin hayatında en az bir defa karşılaştığı, hastaneye başvuruların önemli bir kısmını oluşturan, yaşam kalitesini düşüren, iş gücü kaybına neden olan önemli bir sağlık problemidir. Bel ağrılarının en sık nedeni olan lomber disk hernisi medikal ve/veya cerrahi tedavi gerektirir. Spinal cerrahi sonrası bel ve bacak ağrısı gibi yakınmaların devam ettiği başarısız bel cerrahisi sendromunun en sık sebebi epidural fibrozistir. Nöral doku etrafında skar dokusuna neden olup bası yapar ve sinir köklerinin beslenmesini bozarak radiküler ağrıya yol açar. Günümüzde epidural fibrozisi engellemeye veya azaltmaya yönelik birçok çalışma yapılmasına rağmen kesin çözüm bulunamamıştır. Halofuginon, Dichroa febrifuga bitkisinden elde edilen februfigin isimli alkaloidin analoğudur. Veteriner hekimlerin antiprotozoon olarak kullandığı bu ilacın in vivo ve in vitro çalışmalarda oral ve/veya sistemik yoldan uygulandığında tip 1 kollajen sentezini inhibe ettiği ve antifibrotik etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan lomber laminektomi modelinde lokal olarak uygulanan Halofuginon'un antifibrotik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 3 ayrı grup ve her grupta 7 adet Wistar Albino erkek sıçan (n=7) olacak şekilde toplam 21 adet sıçan kullanılmıştır. 7'si laminektomi yapılan kontrol grubu, 7'si laminektomi sahasına hidrojel yerleştirilen grup ve 7'si laminektomi sahasına Halofuginon yüklü hidrojel yerleştirilen grup olarak ayrılmıştır. Post-operatif 21. günde sakrifiye edilen sıçanların laminektomi sahasının 1 cm altından ve üstünden olacak şekilde spinal kolon, vertebral kolon, paravertebral kaslar ve fasyayı içeren dokuları alınmıştır. Serum fizyolojik ile yıkanıp bir hafta boyunca formaldehit solüsyonunda bekletilmiş ve dekalsifikasyon sonrası dehidrate edilip parafin bloklara alınmıştır. Seri kesitler elde edildikten sonra hematoksilen-eozin (HE) ile Masson'un trikrom boyası ile boyanıp epidural fibrozis alanı ve fibrozisin adezyon derecesi analiz edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarında öne çıkan noktalar ise kontrol grubunda yoğun fibrozis ile aktif fibroblastların olduğu, hidrojel grubunda mekanik bir bariyer oluşturarak fibrozis oluşumuna engel olabilecek membranöz bir yapının olduğu ve hidrojel ile Halofuginon grubunda da fibröz dokunun dağılımının düşük olması yanı sıra bazı bölgelerde dikkati çeken vasküler yapılarda genişleme ile aktif osteoblastların varlığı mevcuttu. Bunun yanında her üç grupta da infiltratif iltihabi hücre görülmedi, yabancı cisim reaksiyonu oluşmadı ve laminektomi alanını doldurabilecek yeni kemik oluşumu gözlenmedi. Her üç grup istatistiksel olarak milimetre kare cinsinden epidural fibrozis alanı değerlendirildiğinde anlamlı bir farkın olmadığı saptandı. Fibrozis adezyon derecesi açısından ise kontrol grubu ile hidrojel ile Halofuginon grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı.
Kistik fibrozisli çocuk hastalarda karaciğer tutulumunun MR elastografi ile non-invazif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prospektif olarak, kistik fibrozis (KF) tanısı olan çocuk hastalarda, karaciğer tutulumunun manyetik rezonans (MR) elastografi ile değerlendirilmesi ve klinik-laboratuvar bulguları ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra (G0 20/567), 01 Haziran 2020- 01 Mart 2022 tarihleri arasında KF tanılı 51 çocuk hasta ve bilinen bir hastalığı olmayan 24 gönüllü çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. MRG çekimleri 1.5 Tesla MRG cihazında (Magnetom Aera, Siemens, Erlangen, Almanya) gerçekleştirildi. MR elastografi görüntüleri Syngo.via yazılımı ile işlenerek kilopaskal (kPa) cinsinden sayısal değerler elde edildi. Yağ miktarını belirlemek için kimyasal şift farkına dayanan MR spektroskopi tekniği kullanıldı [STEAM (30×30×30 mm voxel hacmi, TR=3000 ms TE=12/24/36/48/72 ms)]. Karaciğer parankim sertliği değerlendirme aralıkları sırasıyla; <2,5 kPa: normal; 2,5-3 kPa: normal-kronik inflamasyon; 3-3,5 kPa: evre 1-2 fibrozis; 3,5-4 kPa: evre 2-3 fibrozis; 4-5 kPa: evre 4 fibrozis olarak yapıldı. MR spektroskopide>%5: hepatosteatoz olarak değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki semptomları, ter testi sonuçları, genetik mutasyon sonuçları, son hepatobiliyer ultrasonografi bulguları, laboratuvar parametrelerinden; trombosit değeri, AST, ALT, GGT, ALP, total protein, albümin, total/indirekt bilirubin değerleri incelendi. Bu değerler ile MR elastografinin ilişkisi istatistiksel olarak çalışıldı. Normal dağılım gösteren değişkenler için bağımsız örneklem T-testi ve normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann Whitney-U testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p değeri <0,05 olanlar anlamlı kabul edildi. iii Bulgular: KF'li hastaların (32 E, 19 K) yaşı 4-17 yaş arasında olup ortalama yaş 12'dir. Kontrol grubunun (15 E, 9 K) yaşı 6.5-16 yaş arasında olup ortalama yaş 11'dir. Hasta grubunun karaciğer MR elastografi değerleri (medyan:2.4 kPa, 1.73-5.86 kPa, min-maks), kontrol grubu (medyan: 2.1 kPa, 1.7-2.9 kPa min-maks) değerlerinden yüksek bulundu (P=0.003). Hastaların GGT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup MR elastografi değerleri de istatiksel olarak GGT ile pozitif korelasyon göstermektedir (P=0.003). KF'li hasta grubu (medyan: %4.4) ile kontrol grubu (medyan: %3.15) arasında yağlanma oranlarında anlamlı farklılık saptandı (P=0.032). KF'li hasta grubu içerisinde kronik karaciğer hastalığı olanlar ile olmayanların, MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (P=0.007). Hasta grubu içerisinde (karaciğer fonksiyonunu gösteren) trombosit değeri <180.000 μl olanlar ile > 180.000 μl olanların MR elastografi değerleri arasında anlamlı farklılık bulundu (P<0,001). Sonuç: KF hastalarında karaciğer tutulumunun, karaciğer MR elastografi yöntemi ile erken dönemde non-invazif olarak değerlendirilmesi bu hastaların tanı ve takiplerinde ümit vaat edicidir.
AEBP1/ACLP'nin protein etkileşim ağının proteomik ve biyoinformatik yöntemlerle araştırılması
Hücre dışı matriks (ECM) yapısı hücreleri mekanik kuvvetlere karşı bir arada tutarak dokulara yapısal destek kazandırır. Doku hasarı sonucunda ECM'de başta kolajenler olmak üzere geri dönüşüşüz yapısal protein birikimi gözlenen patoloji fibrozis olarak isimlendirilir. Fibrozisin iskelet kası veya çeşitli diğer organlarda gerçekleşmesi geri dönüşümsüz işlev kaybına yol açmaktadır. Fibrozis sürecinde görev alan düzenleyici proteinlerin aydınlatılması, bu patolojik sürecin yavaşlatılmasına yönelik önemli hedefler ortaya koyabileceği düşünülmektedir. Adipocyte Enhencer Binding Protein 1 / Aortic Carboxypeptidase Like Protein (AEBP1/ACLP) mutasyonları insanlarda daha esnek ve hasara açık bağ dokusu ile karakterize Ehlers-Danlos Sendromu ile ilişkisi bulunmuş ve bu proteininin kolajen organizasyonu ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Hücre farklıaşması ve fibrozis sürecinde ifadesinin arttığı bilinen AEBP1/ACLP'nin ECM olgunlaşması sürecinin bir düzenleyicisi olabileceği düşünülmektedir. İşlevi tam olarak bilinmeyen AEBP1/ACLP proteinin işlevsel ortaklıkları hakkında bilgiler de sınırlıdır. Protein-protein etkileşimlerinin yüksek ölçekli genom bilim araçları ve biyoinformatik analizlerle aydınlatılması proteinlere işlev atfetmek için önemli bir yaklaşımdır. Bu tez çalışmasında protein-protein etkileşimlerinin keşfi için kullanılan "Proximity-Proteomics" teknolojisi için gerekli deneysel araçların üretilmesi ve biyoinformatik yöntemlerle iskelet kasına ait transkriptom ve proteom verilerinde AEBP1/ACLP proteinini ifadesine yönelik veri madenciliği çalışmalarının yapılması planlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda AEBP1/ACLP'nin çevresindeki proteinlere kimyasal etiket ekleyebileceği deneysel araçlar hazırlanmıştır. Biyoinformatik analizlerle in vitro ve in vivo deneylerde matrizom proteinlerinin ifadesi transkriptom ve proteom düzeylerinde incelenmiştir. Farklı hücre gruplarında ve doku hasarlarında üretilen matrizom, kolajenler başta olmak üzere karşılaştırmalı şekilde analiz edilmiş, ifadesi ortak ve ayrılan gen listeleri elde edilmiştir
Nonalkolik steatohepatit hastalarında noninvaziv fibrozis testlerinin değerlendirilmesi
Nonalkolik steatohepatitte(NASH) karaciğer ilişkili komplikasyonlar ve karaciğer ilişkili mortalite ile en kuvvetli ilişkisi olan parametre fibrozis evresidir. NASH tanısında ise altın standart test karaciğer biyopsisidir. Ancak karaciğer biyopsisinin uygulamadaki bazı kısıtlılıkları nedeniyle her hastaya biyopsi yapılamamaktadır. Bu durumda fibrozis evresini doğru bir şekilde öngörebilecek noninvaziv yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada; NASH hastalarına ait demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme verileri ve çeşitli serum fibrozis biyobelirteçleri kullanılarak elde edilen yeni bir noninvaziv skorlama sistemi ile NASH hastalarının değerlendirilmesi ve fibrozis prediksiyonu yapılması amaçlanmıştır. Biyopsi tanılı 56 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar patolojik değerlendirme sonucunda fibrozis evrelerine göre dört gruba ayrılmış ve toplam 59 değişken açısından karşılaştırma yapılmıştır. Gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanan değişkenler içinden toplam metabolik sendrom puanı(p=0.001), AST/ALT oranı(p<0.001) ve MMP-1(p=0.009) değişkenleri kullanılarak iki durumlu lojistik regresyon analiziyle fibrozis evresi ≥ 2 olan hastaları saptayabilecek yeni bir skorlama elde edilmiştir. Yeni skorun fibrozis evresi ≥ 2 olan risk altındaki NASH hastalarını ve fibrozis evresi ≥ 3 olan ileri fibrozis hastalarını saptamadaki tanısal performansı, ROC analizi yapılarak FIB-4 skoru, NAYKH fibrozis skoru, BARD skoru, APRI skoru ve MRE'den elde edilen kPa ölçümlerinin tanısal performansı ile karşılaştırılmıştır. Yeni skor, hem fibrozis evresi ≥ 2 olan hastaları diğer noninvaziv testler ve MRE'ye göre daha yüksek bir tanısal doğruluk oranıyla saptayabilmekte(AUROC 0.88, %95 GA 0.79 – 0.97), hem de ileri fibrozisi olan hastaları bu testlere yakın ve MRE'den yüksek bir tanısal doğruluk oranıyla(AUROC 0.95, %95 GA 0.90 – 1.00) tespit edebilmektedir.
Sirotik hastalarda varis gelişimini ve varis kanamasını öngörmede klinik değerlendirme ve fibrozis belirteçlerinin etkinliği
Siroz hastalarında portal hipertansiyon ilişkili varis gelişimi ve buna bağlı gelişen varis kanama sık görülen ve en ölümcül komplikasyonlardan biridir. Bu çalışmada; sirotik hastaların laboratuvar, görüntüleme, non-invaziv fibrozis belirteçleri ve mortalite ilişkili çeşitli skorlarla varis, yüksek risk varisleri ve varis kanamasını öngörmedeki etkinliği araştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 139 sirotik hastanın 108'inde (%77.6) varis ve 49'unda (%35.2) yüksek risk varis; varisi olanların 33'ünde (%30.5) varis kanama geçirdiği ve 12'sinin (%11.1) 1 yıllık izlemde varis kanaması geçirdiği gözlendi. Çalışmamızda elde edilen skorlamaların, [(elde edilen parametreler), eşik değer, AUC, sensitivite, spesifite, p değeri] değerlerine göre; varis skoru [(charlson komorbidite indeksi, hepatik ensefalopati varlığı, PC/SD), 10.6127, AUC 0.776 (0.678-0.874), %75.9, %71.0, p<0.001]; varis kanama skoru [(assit varlığı, yaş, dalak boyutu (mm), yüksek risk varis varlığı), -9.85, AUC 0.832 (0.750-0.919), %81.8, %69.3, p<0.001]; yüksek risk varis skoru [(assit varlığı, PC/SD), -7.9491, AUC 0.727 (0.642-0.812), %75.5, %64.4, p<0.001] olarak saptandı. Varis varlığını öngörmede MELD (AUC 0.677), child-pugh (AUC 0.662), charlson komorbidite indeksleriyle (AUC 0.662); varis ve varis kanamasını öngörmede Lok indeks (AUC 0.656; 0.633) ve Fibro-Q (AUC 0.655; 0.622) skorlarıyla anlamlı sonuçlar gözlendi. Çalışmamızda serum LOXL-2 ve ELF skoruyla varis, varis kanama açısından anlamlı ilişki saptanmadı. Serum LOXL-2 düzeyiyle total bilirubin (r - .181, p=0.033), İNR (r -.247, p=0.003), MELD-Na (r -.270, p=0.001), child-pugh (r -.275, p=0.001) negatif; albuminle (r .333, p <0.001) pozitif korelasyon saptandı. ELF skoruyla AST (r .429, p <0.001), ALT (r .207, p=0.015), GGT (r .200, p=0.018), total bilirubin (r .313, p <0.001), İNR (r .350, p <0.001), MELD-Na (r .382, p <0.001), child-pugh (r .417, p <0.001) pozitif; albumin (r -.487, p <0.001), trombosit (r -.179, p=0.035) negatif yönde korelasyon gösterdi. Bu çalışmada; klinik pratikte kullanılabilecek skorlamalar elde edilmiş, serum LOXL-2 ve ELF skorunun sirotik hastalarda prognostik serum belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Kistik fibrozisli hastalarda periodontal durumun klinik, immünolojik ve mikrobiyolojik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; kistik fibrozisli hastaların periodontal durumlarını belirlemek, dişeti oluğu sıvısında (DOS) sitokin ve biyokimyasal moleküllerin düzeylerini ölçmek ve hastaların bakteri plağında P. aeruginosa varlığını değerlendirmektir. KF'li 41 hasta ve 39 sağlıklı hastanın DOS ve plak örnekleri toplanarak, klinik ölçümleri yapıldı. Hastaların DOS hacmi kaydedildi. DOS'ta IL-1ß, IL-17, IL-10, ELA2, KFTR ve ß-defensin-1 miktarları ELİSA ile ölçüldü. Toplanan plak örneklerinin EMB ve MHB besiyerlerinde ekimi ve PCR ile değerlendirilmeleri yapıldı. KF'li hastalarda DOS IL-1ß, ELA2, ß-defensin-1 düzeyi, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksek ölçülürken; DOS IL-10 düzeyi ise kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubundaki hastaların plak örneklerinde P. aeruginosa tespit edilemezken; KF grubunda incelenen 18 hastanın 4'ünün plak örneklerinde P. aeruginosa saptandı. Periodontal durum, immünolojik ve biyokimyasal parametrelerin DOS'ta incelendiği ilk çalışma olan bu araştırmanın sonucunda; KF hastalığının, periodontal durumdan bağımsız olarak, lokal pro-enflamasyona ve düşük anti-enflamatuvar yanıta neden olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle, KF hastalığının, sık aralıklarla periodontal açıdan kontrol altına alınması gereken, riskli sistemik hastalıklar grubuna dahil edilerek değerlendirilmesinin önemli olacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, periodontal durum, dişeti oluğu sıvısı, sitokin, Pseudomonas aeruginosa.
Kronik hepatit B'ye sekonder ileri evre fibrozis ve siroz hastalarında hepatoselüler karsinoma gelişimi riskinin; glipikan 3, heat shock protein-70, CD34 ve glutamin sentetaz ile değerlendirilmesi
Hepatoselüler karsinom (HSK) altıncı en sık kanserdir. Kanser ölümlerinin üçüncü en sık sebebidir (1). HSK hastalarının yarısından fazlasını kronik hepatit B (KHB) hasta-la-rı oluşturur. HSK hastalarının ana ölüm nedeni geç tanıdır. Bu nedenle erken tanı ölüm oranı başarılı nakil sonucu gibi klinik sonuçları iyileştimek için çok önemlidir (133). Bizim çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen 2003 Ocak-2013 Aralık tarihleri arasında Ishak skorlama sistemine göre fibrozis skoru 4 ve üzerinde karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış ve HSK gelişmiş hastalar çalı-şıldı. Çalışmaya bu şartlarda 31 hasta dahil edildi. Ayrıca karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış, fibrozis skoru 3'den küçük, HSK gelişmemiş 10 tane kontrol hasta grubu belirlendi. Hastaların hem HSK'ya hem de KHB'ye ait olan biyopsi materyalle-ri erken HSK tanısında kullanılan glutamin sentetaz (GS), Heat Shock Protein-70 (HSP-70), CD 34 ve glipikan-3 (GLP-3) doku belirteçleri kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme bu konuda deneyimli tek bir patolog tarafından yapıldı. Bu belirteç-lerle boyamadaki amaç, hastalarda HSK gösterilmeden hücresel düzeyde bir bozuk-luğun olup olmadığının test edilmek istenmesidir. Non-neoplastik dokuda bir bo-yanma saptanmasının ve bu hastalarda HSK'nın gelişmesinin, tarama algoritmasını kökten değiştirebileceği düşünüldü. Biyopsiyle gösterilmiş HSK'sı olan hastalarda, GS bütün non-neoplastik dokularda zayıf boyandı. Neoplastik dokuların ise çoğunda (%87,5) GS kuvvetli boyandı. HSP-70 non-neoplastik dokuların yarısında, neoplastik dokuların ise %87,5'unda kuvvetli boyandı. CD34 ise non-neoplastik dokuların çoğunda (%87,5) zayıf, neoplastik doku-ların tamamında kuvvetli boyandı. GLP-3 hem non-neoplastik hem de neoplastik dokuların %87,5'unda kuvvetli boyandı. GLP-3 boyanma patterni hem non-neoplastik hem de neoplastik dokularda benzerdi. Sonuç olarak, KHB'ye bağlı sirozu olan hasta-larda, karaciğer biyopsisinde güçlü GLP-3 boyanması, ileride bu hastalarda HSK geli-şimini tahmin edebilir.
Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler
Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi
Meme kanseri nedeni ile radyoterapi uygulanan olgularda radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişikliklerinin tanımlanması, klinik ve dozimetrik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç Meme kanseri nedeni ile radyoterapi (RT) uygulanan olgularda akciğerde oluşan radyasyona bağlı değişikliklerin detaylıca tanımlanarak radyasyon pnömonisi/fibrozisi (RP/F) açısından derecelendirilmesi ve bu bulguların klinik ve tedavi özellikleri ile ilişkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2005-2013 yılları arasında meme kanseri nedeni ile RT uygulanan 76 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Onkolojik tedavileri tamamlandıktan sonra rutin takibe alınan olgular radyasyon pnömonisi (RP) açısından sorgulanmış ve takip döneminde elde olunan toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'leri radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişiklikleri açısından detaylıca incelenmiştir. Yetmiş altı olguya ait toplam 116 toraks BT'si mediasten penceresinde 350/50 Hounsfiel Unit (HU), parankim penceresinde ise 1200/-600, 800/-800, 1800/-600 HU'ları ile değerlendirilmiştir. Toraks BT'ler detaylıca buzlu cam, septal kalınlaşma, konsolidasyon/yamasal opasite değişikliği/alveoler infiltrasyon, subplevral hava kisti, hava bronkogramı, parankimal bant, traksiyon bronşiektazisi, plevral/subplevral kalınlaşma ve volüm kaybı bulguları açısından incelenmiştir. Radyolojik RP/F meme kanseri tanılı olgularda kullanılabilir bir sistem olan Nishioka sınıflama sistemine göre derecelendirilmiştir. Derece 0, RT alanında anlamlı değişiklik olmaması; Derece 1, RT alanında plevral kalınlaşma; Derece 2, RT alanının <%50'sinde pulmoner değişiklikler (plak benzeri, heterojen dansite gibi) ve Derece 3, RT alanının >%50'sinde pulmoner değişiklikler olarak sınıflandırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede tanımlayıcı analizler ve bağıntı analizleri IBM SPSS 22.0 programı ile yapılmış ve bağıntı analizleri için Spearman testi kullanılmıştır. Bağıntı katsayısı (rs) -1 ile +1 arasında olup p<0,05 istatistiksel anlamlı değer olarak kabul edilmiştir. Bulgular Ortanca yaşı 53 olan olguların %70'ine modifiye radikal mastektomi operasyonu uygulanmış, %58'i invaziv duktal karsinom histolojisinde, %93'ü evre II-III'dür. RT, tüm olgularda meme/göğüs duvarı ve bölgesel lenfatiklere uygulanmıştır. Ortanca takip süresi 49 ay olan olguların hiçbirinde oksijen veya steroid gerektiren klinik RP gözlenmemiştir. Toraks BT değerlendirmelerinde, tüm zaman aralıklarında en sık görülen radyolojik bulgu buzlu cam olup bunu plevral/subplevral kalınlaşma ve septal kalınlaşma takip etmektedir. Tek değişkenli analizde; RT sonrası 1-6 aylık dönemdeki toraks BT değerlendirmelerinde 53 yaşından büyük veya aromataz inhibitörü kullanan olgularda Nishioka RP/F derecesinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (rs=0,42 ve rs=0,663; p=0,012 ve p=0,000). Doz volüm histogram (DVH) parametreleri ipsilateral akciğere ait olup akciğerdeki radyolojik radyasyon hasarıyla arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; V5 için >%30 (rs=0,73 ve p=0,000) ve >%44 (rs=0,49 ve p=0,025); V20 için >%15 (rs=0,56 ve p=0,01), >%20 (rs=0,64 ve p=0,002), >%30 (rs=0,51 ve p=0,02) ve >%33 (rs=0,48 ve p=0,02); V40 için >%24 (rs=0,51 ve p=0,02) ve ortalama akciğer dozu (OAD) içinse >16 Gy (rs=0,51 ve p=0,02) olması ile 13-18 ay takip dönemindeki toraks BT Nishioka RP/F derecelerinin doğru orantılı olarak arttığı gözlenmiştir. Benzer olarak V5 için >%30 (rs=0,37 ve p=0,037) ve V20 için >%15 (rs=0,39 ve p=0,028) olması durumunda 18 ay sonrası takip dönemindeki toraks BT'lerinde Nishioka RP/F derecesi daha yüksek bulunmuştur. Sonuç Çalışmamızda 1-6 aylık takip dönemindeki değerlendirmelerde; klinik faktörlerden ileri yaş veya aromataz inhibitörü kullanımının Nishioka RP/F şiddetini arttırdığı saptanmıştır. DVH parametrelerinde ise; takip toraks BT incelemelerinde 13-18 aylık dönem için V5, V20, V40 ve OAD, 18 ay sonrası takip dönemi için ise V5 ve V20 değerleri Nishioka RP/F derecesiyle ilişkili bulunmuştur. Klinik pratikte kullandığımız bu DVH parametrelerinin geç dönemde (>12 ay) oluşan radyolojik akciğer hasarında yol gösterici oldukları saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Radyoterapi; radyasyon pnömonisi/fibrozisi; Nishioka sınıflama sistemi
Karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanısı ve derecelendirilmesinde arfı elastografi yönteminin tanısal etkinliğinin araştırılması
Kronik karaciğer parankim hastalıklarında prognozun belirlenmesinde ve sürecin yönetiminde, karaciğerdeki fibrozisin miktarı önemli derecede rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, kronik karaciğer parankim hastalığı olan olgularda karaciğer fibrozisinin varlığı ve derecesini, ARFI tekniği ile tanısal referans yöntem olarak kabul edilen histopatolojik Ishak skorlama sistemlerinin kıyaslanarak, tanısal başarısının araştırılması doğruluğunun değerlendirilmesi ve rutin kullanım için uygunluğunun belirlenmesidir. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı' na Şubat 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu yeni kronik karaciğer parankim hastalığı tanısı alan 172 hasta dahil edildi. Tüm hastaların, yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. Elastisite değerleri ve histopatolojik fibrozis evreleri arasındaki korelasyon, Spearman korelasyon testi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda da literatürdeki sonuçlara benzer şekilde fibrozis derecesi arttıkça ortalama elastografi değerlerinin yükseldiği görülmüş ancak Ishak bitişik kategorileri arasında örtüşen elastografi değerleri bulunması nedeniyle, liver stiffness ile Ishak skorlamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Üriner sistem taş hastalığına bağlı gelişen renal parankimal ödem-inflamasyon ve fibrozun belirlenmesinde T1 haritalama manyetik rezonans görüntülemenin değeri
Üriner sistem taş hastalığı, özellikle obstrüksiyona yol açtığında, renal parankimal ödem, inflamasyon ve fibroz yoluyla böbrek hasarına neden olabilmektedir. Bu tür hasarların ortaya konmasında, böbreğe yönelik gerçekleştirilen T1 haritalama tekniği tanısal katkı sağlayabilir. Çalışmamızdaki temel amaç, tek taraflı renal pelvis – üreter taşı olan hastalarda, T1 haritalama manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile taşın olduğu taraf ve diğer taraftaki böbrek parankiminin T1 relaksasyon zamanını ölçerek, taşa bağlı gelişmiş parankimal ödem-inflamasyon-fibrozu değerlendirmektir. Tek taraflı üriner yol taşı olan otuzbeş hasta T1 haritalama yöntemiyle prospektif olarak incelendi. Taş olan [taş (+)] ve olmayan [taş (-)] sistemde, böbrek kortekslerinin transvers ve koronal düzlemde T1 sinyal değerleri ölçüldü. Elde edilen sinyal değerleri; iki farklı radyolog tarafından yapılan ölçümlerin tutarlılığı, yaş, cinsiyet, taş bölgesi, taş boyutu, hidronefroz derecesi gibi parametrelere göre istatistiksel olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 41,11 ± 16,37 idi. 12 hasta kadın, 23 hasta erkekti. Taşların ortalama boyutu 670,71±1946,501 mm3'tü. İki radyolog tarafından yapılan T1 değeri ölçümleri yüksek oranda uyumlu bulundu (p<0.05). Transvers ve koronal görüntülerde ölçülen T1 değerleri taş (+) sistemde, taş (-) sisteme göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). T1 değerleri açısından cinsiyetler arasında anlamlı farklılığın olduğu izlendi (p<0.05). Hidronefroz derecesinin T1 değerini etkilediği, transvers görüntüde ölçülen T1 değerinin ileri hidronefrozu olan hastalarda hafif ve orta derecede hidronefrozu olan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Taş boyutu, taş bölgesi, hasta yaşı parametrelerinin T1 değerini etkilemediği izlendi. T1 değeri açısından, taş (+) sistem ile taş (-) sistem arasında pozitif yönlü ilişki bulundu. Sonuç olarak, T1 haritalama MRG'nin, üriner yol taşına bağlı renal parankimde ortaya çıkan ödem, inflamasyon, fibroz gibi değişiklikleri göstermede yardımcı bir yöntem olarak katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Fibrotik akciğer hastalıklarında miyokardiyal fibrozis ve kardiyak fonksiyonların mrg ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada fibrotik akciğer hastalıklarında (FAH) kardiyak fibrozis ve kardiyak fonksiyonların manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilmesi amaçlandı. Otuzbeş fibrotik akciğer hastalığı ile takip edilen hasta ve 17 sağlıklı gönüllü prospektif olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda miyokard T1 relaksasyon değeri, akciğer parankim T1 relaksasyon değeri, diyastolik disfonksiyon ve hasta grupta ekstrasellüler hacim ölçümü yapıldı. Akciğerlere yönelik T1 haritalamada hasta grubunda fibrozis bulunan alandan ve morfolojik olarak normal gözlenen parankimden ölçümler yapıldı. Hasta grupta ortalama yaş 61,69 iken kontrol grubunda ortalama yaş 32 olarak hesaplandı. Hasta grupta yaş ortalaması kontrol gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Miyokard T1 relaksasyon değerleri kontrol grup ile karşılaştırıldığında hasta grupta istatiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta akciğer parankiminde fibrozis bulunduğu düşünülen alandan yapılan T1 relaksasyon değeri kontrol grubunun akciğer parankimi T1 relaksasyon değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta morfolojik olarak normal gözlenen akciğer parankiminden yapılan ölçüm ile kontrol grubu akciğer parankim T1 relaksasyon değeri karşılaştırıldığında hasta grubun T1 relaksasyon değerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,0056). Hasta grupta sol ventrikül duvarından yapılan ekstrasellüler volüm (ECV) ölçümünde ortalama ECV değeri 26,91 olarak hesaplanmıştır. Literatürde belirlenen referans değerler ile karşılaştırıldığında ECV değeri istatistiksel olarak anlamlı yüksektir (p=0,0246). 6 Hasta ve kontrol grubunda MRG ile yapılan sol ventrikül fonksiyon ölçümlerinde hasta grupta 22 hastada diyastolik disfonksiyon saptanmış olup kontrol grubunda diyastolik disfonksiyon gözlenmemiştir. Fibrotik akciğer hastalığı bulunan hastalarda akciğer fibrozisinin miyokardial fibrozis ile ilişkisini değerlendirdiğimiz bu çalışmada hasta grupta miyokardiyal T1 relaksasyon değerlerinin ve ECV'nin yüksek olması kalbi tutan diğer sistemik hastalıklarda olduğu gibi fibrozisle giden akciğer hastalıklarının da miyokardı etkileyebileceğini düşündürmektedir. Ancak literatürde bu konuda yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Kardiyak MRG tekniklerinin gelişmesi ile bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile fibrotik akciğer hastalıklarının miyokardiyal fibrozis üzerindeki etkisinin daha net ortaya konabileceğini düşünmekteyiz.
Üretra darliklarinda mikroRNA'larin rolü
Üretra darlığı, hasta sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen, üretranın yeterli genişleyebilme özelliğini kaybetmesi olarak tanımlanabilir. Genellikle spongiyofibrozis ve sonrasında gelişen epitel hasarı ile oluştuğu kabul görse de, bu süreçlerin detayları kesin olarak bilinmemektedir. Bu çalışmamızda üretra darlığının patofizyolojisinin aydınlatılmasına katkıda bulunmayı amaçladık. Patofizyoloji ortaya konulabilirse, yeni tedavi yöntemleri de geliştirilebilir. Üretra darlığı tedavisi cerrahi yöntemlerle yapılmaktadır. Hasta özelliklerine göre noninvaziv ve daha invaziv yöntemler tercih edilebilir. Bazı durumlarda noninvaziv tedavi yöntemlerinde ısrar edilmesi faydadan çok zarar verebilmekte ve kesin tedavi olan üretroplasti başarısını olumsuz etkileyebilmektedir. Hasta bazlı düşünüldüğünde erken nüks öngörülebilirse ve etiyoloji aydınlatılabilirse noninvaviz yöntemlerle ısrar edilmeden, kesin tedavi olan üretroplastinin erken uygulanması gündeme gelebilir. Özellikle yakın dönemde çeşitli hastalıkların tanısında ve prognoz tayininde mikroRNA'lar (miRNA) ile ilgili literatürde çeşitli çalışmaların yapıldığı görülmektedir. Bu amaçlar doğrultusunda miRNA'ların üretra darlıklarındaki rollerini araştırmayı planladık. Pamukkale Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Mart 2022 ve Kasım 2022 tarihleri arasında, bukkal mukozal greft ile üretroplasti ve anastomotik üretroplasti yapılan toplam 45 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta grubu olarak, travmatik nedene bağlı gelişmeyen üretra darlığı bulunan, bukkal mukozal greft ile üretroplasti yapılan 30 hastanın, üretroplasti sırasında dar ve spogiyofibrozisli üretra dokusundan örnek alındı. Kontrol grubu olarak, travmatik nedene bağlı gelişen üretral stenozu bulunan, anastomotik üretroplasti yapılan 15 hastanın, üretroplasti sırasında spatülize edilecek olan sağlıklı üretra dokusundan örnek alındı. Her iki grupta alınan üretra dokuları cerrahi tedavi başarısını olumsuz etkilemeyecek düzeyde idi. Toplanan üretra dokularından literatür taraması sonucu belirlenen miR-146a-5p, miR-155-5p, miR-142-3p, miR-26b, miR-129-5p, miR-9-5p, miR-29a moleküllerinin total RNA izolasyonu yapılarak katlı değişim değerleri gruplar arası değerlendirildi. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanıldı. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov- Smirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U test kullanıldı. Analizlerde SPSS 28.0 programı kullanıldı. Tüm analizlerde P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Travmatik nedene bağlı gelişmeyen üretra darlığı bulunan 30 hastalık grup ve 15 hastalık kontrol grubu arasında miR-29a, miR-155-5p, miR-26b, miR-129-5p, miR-142-3p, miR-146-5p katlı değişim değeri anlamlı farklılık göstermemiştir (P>0.05). Üretra darlığı olan grupta miR-9-5p katlı değişim değeri kontrol grubundan istatiksel anlamlı olarak (P < 0.05) daha düşük bulundu. Yaptığımız literatür taramasına göre, bu çalışma travmatik nedene bağlı olmayan üretra darlığı bulunan üretra dokusu ve kontrol grubu üretra dokusu arasında miRNA katlı değişim değerlerini karşılaştırılan ilk çalışmadır. Sonuç olarak, çalışmamızda miR-9-5p'nin üretra darlığının patofizyolojisine ışık tutabileceğini saptadık. miR-9-5p'nin koruyucu etkileri olabileceğini ancak hastaların klinik bulgularının, üretral fibrozisteki patofizyolojik sürecin tamamlanmasından daha önce ortaya çıktığını gösterdik. Anahtar kelimeler: üretra darlığı, miRNA, fibrozis, spongiyofibrozis, üretroplasti
Polikistik over sendromunda hepatik fibrozisin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS)'lu kadınlarda kronik inflamasyona sekonder alkolle ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), steatohepatit (NASH) ve hepatik fibrozis gelişme riski artmıştır. Çalışmanın amacı periostin ve matris metalloproteinaz-3 (MMP-3) serum düzeyleri ve 2D shear wave elastografisi (SWE) aracılığıyla PKOS'ta gelişebilecek karaciğer fibrozisini erken evrede tanımlamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 33 hasta ve 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tam kan sayımı, rutin biyokimyasal parametreler, serum androjen düzeyi ve serbest androjen indexi (SAİ), hs-CRP, periostin ve MMP-3 düzeyleri ölçüldü. Tanı amaçlı suprapubik pelvik ultrasonografileri yapıldı. Karaciğer ve over elastositeleri shear wave elastografi tekniğiyle değerlendirildi. Antropometrik ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: PKOS'lu grupta kontrol grubuna göre periostin (39,40±19,79, 20,61±11,32 ng/ml) ve MMP-3 (36,83±11,61, 26,66±10,77 ng/ml) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durum her iki belirleyici için istatistiki açıdan anlamlılık ifade etmektedir (sırasıyla, p<0,001, p<0,001) Hasta grubumuzda Fib-4 skoruyla periostin arasında (r=0,433, p=0,012); Fib-4 skoruyla kc elastografisi arasında (r=0,374, p=0,032) pozitif korelasyon tespit edilmiştir Gruplar arasında PKOS grubu lehine serum testosteron düzeyi (p=0,044) ve SAİ (p=0,037) açısından anlamlı farklılık mevcuttur. Sonuç: Hasta grubumuzda serum periostin ve androjen düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yine bu grupta Fib-4 skoru ile periostin ve karaciğer elastositesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu veriler PKOS'lu olgularda karaciğer fibrozisinin erken dönem tespitinde, Fib-4 skoru yanında serum periostin düzeyi ve 2D-SWE'nin klinik açıdan bize yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: PKOS, karaciğer fibrozis, periostin, MMP-3, 2D-shear wave elastografi
Otoimmün hepatitte inflamatuar belirteçler ve hastalık prognozunu belirlemedeki yerlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Otoimmün hepatit (OİH), aminotransferazların yükselmesi, anti-nükleer antikor veya anti-düz kas antikorunun varlığı, yüksek immünoglobulin G ve histolojiye dayanarak interfaz hepatit veya plazma-lenfositik inflamasyonu ile karakterize kronik inflamatuvar bir karaciğer hastalığıdır. Yapılan çalışmalara göre ise OİH prevalansı Avrupa'da 100.000 nüfus başına 10 ile 25 arasında iken Asya-Pasifik bölgesinde bulunan ülkelerde 100.000 nüfus başına 5 ile 25 arasında olarak gösterilmiştir. Ülkemiz için kesin bir prevalans belirtilmemekle birlikte Türkiye'deki kronik hepatitlerin %1,5-1,9'unun otoimmün hepatit olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Hastalığın görülme sıklığı son yıllarda artmaktadır. OİH prognozunun belirlenmesinde altın standart olarak kllanılan yöntem karaciğer biyopsisidir. Bu yöntem hem komplikasyonlar açısından riskli hem de maliyetli bir işlemdir. Bu nedenle çalışmamızda OİH prognozun belirlemede kullanılabilecek non-invaziv labaratuvar parametreler retrosektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı; özellikle kolay ulaşılabilirlik ve maliyet açısından önemli katkı sağlayabilecek olması yönüyle hemogram, transaminazlar ve karaciğer fonksiyon testlerinin birbirlerine oranlarının, otoimmun hepatit hastalarının başvuru anındaki karaciğer fibrozu düzeyleri ve birinci basamak tedaviye yanıtlarının karşılaştırılması ve hastalık prognozu ile ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takipli OİH tanılı hastalarımız tarandıktan sonra çalışmamız kriterlerine uyan 95 hastanın dosyası ayrıntılı olarak incelenmiş ve son hastalık durumları kontrol edilerek kaydedilmiştir. Hastalar tanı anında yapılan karaciğer biyopsilerindeki fibrozis düzeylerine göre ve remisyon var/yok olarak sınıflandırılmıştır. Sonrasında belirlenen parametrelerle karşılaştırılarak istatiksel analizler oluşturulmuştur. Yapılan istatistiksel analizler sonrasında Eritrosit Dağılım Aralığı (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Lenfosit Monosit Oranı (LMR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR), Aspartat transaminaz (AST) ve Alanin transaminaz (ALT) Oranı (AAR), Fibrozis skoru (FIB-4), İmmünoglobulin G (IgG) ve Platelet Oranı (IGPR), Pan-immün İnflamasyon Değeri (PIIV) ile remisyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulamamıştır (sırasıyla p=0,210, p=0,633, p=0,316, p=0,176, p=0,753, p=0,115, p=0,058, p=0,794). Gama-glutamil transpeptidaz Platelet Oranı (GPR) ile remisyon varlığı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulmuştur (p=0,019). Çalışmamız GPR değerinin hastalığın prognozunun belirlenmesi için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. GPR >0,29 olan hastaların birinci basamak tedaviye anlamlı bir biçimde daha az yanıtlı olduğu gösterilmiştir. Tüm tedavi basamaklarında kullanılan ilaçların yan etkileri ve maliyetleri de göz önüne alınırsa hastalığın prognozunun önceden belirlenebilmesinin bize katacakları ortadadır. Bu nedenle OİH prognozunun non-invaziv olarak belirlenmesi açısından GPR değerinin anlamlı olduğunu göstermesi yönünden çalışmamız literatüre katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: Otoimmün hepatit, fibrozis, remisyon, GGT-platelet oranı.
İdiyopatik pulmoner fibrozisli hastalarda pulmoner hipertansiyona gidişi saptamada copeptin proteinin etkinliliği
Giriş – Amaç: Bu çalışmanın amacı idiyopatik pulmoner fibrozisli olgularında copeptin düzeyini kontrol grubu ile karşılaştırmak ve copeptin düzeylerinin idiyopatik pulmoner fibroziste pulmoner hipertansiyonu ön görmedeki etkinliğini değerlendirmektir. Materyal – Metod: Haziran - Eylül 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniklerine rutin kontrol için başvuran 30 İPF olgusu ve 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgulara ekokardiyografi, copeptin düzeyleri, DLCO ve 6DYT yapıldı. Bulgular: İPF hastaların yaş ortalaması 69.93 ± 7.44 yıl olarak saptanmış olup, %73.3'ü erkek idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında İPF grubunun yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p = 0.003). İPF olguları 38.61 ± 20.99 paket-yıl sigara, kontrol grubu ortalama 43 ± 24.52 paket–yıl sigara öyküsü mevcut idi. Gruplar arasında sigara içme miktarı bakımından anlamlı fark yoktu (p>0.05). İPF grubunun 6DYT'de yürüdüğü mesafesi 276.95 ± 126.64 metre, sağlıklı grubun 6DYT'de yürüdüğü mesafe 402.5 ± 137.89 metre olup 6DYT mesafesi İPF grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa idi (p=0.030). İPF olgularının GAP indeksi ortalama 3.97 ± 1.54 idi ve GAP indeksine göre Evre 2 idi. İPF olgularının pulmoner arter basıncı 40.63 ± 27.08, İPF olgularının 23'ünde (%76) sağ yüklenme bulguları mevcut olup kontrol grubu olgularının pulmoner arter basıncı 25.5 ± 7.59, 2'sinde (%6.7) sağ yüklenme bulguları mevcut idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, IPF olguları arasında pulmoner arter basıncı değeri ve sağ yükleme bulguları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla sıklıktaydı (p<0.001). İPF olgularının 9 (%30)'unda sistolik PAB değeri >40 mmHg, kontrol grubunun 1 (%3.3)'inde sistolik PAB değeri >40 mmHg idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, IPF olguları arasında daha fazla olgunun sistolik PAB değeri >40 mmHg idi (p<0.001). Copeptin değer ortancası (min – max) İPF olgularında 293.4 (148 – 854), kontrol grubunda 194.4 (21.3 – 349.5) idi. Kontrol grubu ile xv karşılaştırıldığında, İPF grubunun pulmoner hipertansiyon ve copeptin değeri anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.001). İPF olgularında copeptin düzeyinin dağılımı olgular arasında PAB değeri <40 mmHg olanlarla, PAB>40 mmHg olan olgular karşılaştırıldığında, copeptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.001). Copeptin düzeyi ile FVC (%) ve 6DYT testi yürüme mesafesi arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde, copeptin ile PAB değeri arasında anlamlı düzeyde pozitif yönde korelasyon ilişkisi saptandı (r = 0.543, p = 0.002). Copeptin düzeyinin İPF'ye bağlu pulmoner hipertansiyonu ideal olarak 226.71 pmol/L kesim noktasında %80 sensitivite, %66.7 spesifite ile saptayabildiği belirlendi (AUC = 0.813 [%95 GA: 0.709 – 0.918], p<0.001). Sonuç: İPF olgularında copeptin düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksektir. İPF'li olgularda pulmoner hipertansiyonu göstermede copeptin düzeyleri değerli bir öngörme parametresi olup ileride klinik pratikte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Copeptin, İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, Pulmoner Hipertansiyon
Sıçanlarda Bleomisinle oluşturulan akciğer fibrozisine Rekombinant Aktive Protein-C derivesi Drotrekogin-alfa'nın etkisi
Amaç: Bu çalışmamızda intraperitoneal aktive protein C (APC) derivesi drotrekogin-alfa tedavisinin sıçanlarda bleomisinle (BLM) indüklenen akciğer fibrozisindeki koruyucu etkilerini, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı örneklerinde, histolojik ve biyokimyasal düzeyde, hem negatif kontrol (plasebo), hemde tedavide etkinliği kanıtlanmış steroid tedavisi ile kıyaslayarak test etmeyi amaçladık.Materyal-Metod: Çalışmaya Wistar albino 30 erkek sıçan alındı. BLM'nin uygulandığı sıfırıncı günde; kontrol grubuna (n= 6) intratrakeal salin, BLM grubuna ( n= 7), steroid grubuna (n= 7) ve APC grubuna ise (n= 10) intratrakeal BLM (2.5mg/kg) uygulandı. i.t. BLM uygulamasından 2 gün önce; APC grubuna 100 µg/kg/gün dozunda APC derivesi drotrekogin-alfa, steroid grubuna 5mg/kg/gün metilprednizolon intrapreitoneal olarak uygulandı. Sıçanların dekapite edildiği 14. güne kadar toplam 16 gün boyunca uygulamaya devam edildi. Tüm gruplardan BAL sıvısı alındı ve periferik kan elamanlarına mikroskopik olarak bakıldı. Akciğer dokusundaki hidroksiprolin seviyeleri Woessner yöntemiyle biyokimyasal olarak ölçüldü. Akciğerde oluşturulan fibrozis ise histopatolojik inceleme ile Ashcroft kriterlerine göre 0'dan 8'e kadar derecelendirildi.Bulgular: Bu çalışmada sıçan akciğerinde deneysel olarak BLM ile başarıyla fibrozis oluşturuldu. Akciğerde fibrozisin göstergesi olarak kollajenin yapısındaki temel aminoasit olan akciğer dokusu hidroksiprolin (OH-P) seviyeleri, histopatolojik olarak Ashcroft fibrozis skorları kullanıldı. Histopatolojik incelemede kontrol grubundaki sıçanların akciğer dokularında hiç fibrotik alan tespit edilemezken, diğer grupların hepsinde fibrotik alanlar tespit edildi. BLM grubunda fibrozis skorları (4.86±0.93) diğer tüm gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Tedavi verilen BLM+steroid (2.57±0.94) ve BLM+APC (2.67±0.76) gruplarında ise fibrozis skorları BLM grubundan anlamlı olarak düşüktü (p<0.05). Hidroksiprolin seviyeleri kontrol grubu (3.37±0.51) ile karşılaştırıldığında BLM grubu (5.65±0.78) ve BLM+Steroid (4.72±0.25) gruplarında anlamlı olarak yüksek (p<0.05) ancak BLM+APC (2.67±0.76) grubundaki OH-P değerleri ise diğer gruplardan anlamlı olarak düşük (p<0.05) izlendi. Grupların BAL sıvısından yapılan periferik yaymalarda %nötrofil oranları BLM (21.1±2.7) grubunda diğer tüm gruplarla kıyaslandığında anlamlı olarak yüksek (P<0,05), makrofaj yüzdeleri (76.7±2.3) ise diğer tüm gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). BLM grubu dışındaki gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tüm grupların % lenfosit ve eozinofil değerleri arasında anlamlı fark bulunmadıSonuç: Çalışma sonuçları; BLM'nin indüklediği akciğer fibrozisinde rekombinant APC derivesi drotrekogin-alfanın koruyucu olduğunu ve fibrozisi gerilettiğini göstermektedir. APC'nin antikoagülan etkilerinin yanında antifibrotik etkilerinin de olduğunu desteklemektedir. Pulmoner fibrozisin başlangıç aşamasında tanı konulan vakalarda fibrozis sürecini yavaşlatmak amacıyla drotrekogin-alfa kullanılması çalışmamızın verilerinde görülen faydalı etkileri nedeni ile önerilebilir. Ancak drotrekogin alfanın kullanımının etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilebilmesi için mevcut çalışmalar yeterli olmayıp daha geniş serilerle yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akciğer fibrozisi, sıçan, bleomisin, aktive protein C, drotrekogin-alfa, hidroksiprolin
Serum gastrin salgılatıcı peptid aktivitesi renal tübülointerstisyel fibrozis için bir belirteç midir?
Amaç: İnterstisyel fibrozis/tübüler atrofi (IFTA) kronik böbrek hastalığının patogenezinde çok önemlidir. Gastrin salgılatıcı peptid (GSP), vücutta artmış fibroblast aktivitesi gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde etkili olan bir nöropeptittir. Çalışmada serum GSP (sGSP) düzeyi ile IFTA varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Gereç ve Yöntem: Kesitsel çalışmaya böbrek biyopsisi yapılan 49 hasta [ortalama yaşları 44,1±15 yıl ve 23 (%49,6) erkek], 20 sağlıklı gönüllü [ortalama yaşları 43,4±7,2 yıl ve 8 (%40) erkek] katıldı. Tüm katılımcıların klinik ve laboratuvar özellikleri kayıt edildi. sGSP düzeyi ölçümü Elabscience Human Pro-Gastrin Releasing Peptide ELISA Kit kullanılarak yapıldı. Böbrek doku örneklerinde IFTA şiddetinin yüzdesine göre skorlama sistemi uygulandı. Bulgular: sGSP seviyeleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu [30,0 U/L (22,1-48,1) vs 19,7 U/L (15,1-30,3), p=0.004, (Tablo 4)]. Bununla birlikte, IFTA skoru 1 olan grupta sGSP düzeyleri daha düşük tespit edildi, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı [IFTA skor 1, 2 ve 3+4'te sırasıyla, 38,5 (28,3-65,0); 23,2 (19,5-48,6); 27,2 (22,2-36,5), p=0.090, (Tablo 5)]. sGSP ile proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (p=0.012, Tablo 6), IFTA skoru ile istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan negatif ilişki bulundu (p=0.168, Tablo 7). Sonuç: Bizim bilgilerimize göre IFTA ve sGSP düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirildiği bu ilk çalışmada, renal hasarlanma ve proteinüri varlığında sGSP düzeyinin yükselebileceği ve IFTA şiddeti ile sGSP arasında zıt ilişki olabileceği gösterildi. Bu zıt ilişki dokudaki şiddetli fibrozis gelişimi sonrası azalan fibroblast aktivitesi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, IFTA şiddeti ve proteinüri ile sGSP düzeyinin geniş katılımlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Interstisyel fibrozis/tübüler atrofi, Proteinüri, Kronik böbrek hastalığı, Serum gastrin salgılatıcı peptid
Kritik boyutlu sıçan kalvaryum defektlerinde lokal simvastatin ve ozon uygulamasının yeni kemik yapımı, inflamasyon, fibrozis ve hücre hasarı üzerindeki etkilerinin histopatolojik değerlendirilmesi
Diş hekimliğinde cerrahi bölgede oluşturulan defektlerin iyileşmesini hızlandırmak amacıyla çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar arasındaki yüksek kan kolesterol seviyesini düşürme amaçlı kullanılan statin grubu ilaçlardan simvastatinin, yeni kemik oluşumu üzerinde olumlu etkileri olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Genel tıp alanında ve diş hekimliğinde yaygın kullanımı olan ozon ise yine kemik yapımı üzerinde olumlu etkileri olan alternatif bir tedavi olarak son yıllarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı sıçan kalvaryumlarında oluşturulan kritik boyutlu defektlerde simvastatin ve ozon uygulamaları yaparak, yeni kemik oluşumu, inflamasyon, fibrozis ve hücre hasarının değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 14 haftalık 48 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçan kalvaryumlarında oluşturan bilateral defektlerde sağ taraf deney grubu olurken sol taraf kontrol grubu olarak bırakıldı. 21. ve 28. günlerde yapılan sakrifikasyonlar sonrası histopatolojik incelemeler yapıldı. Yapılan histopatolojik inceleme sonrası lokal uygulanan 0.5 mg simvastatinin yeni kemik yapımı üzerine anlamlı derecede bir etkisi olmadığı,aynı zamanda inflamasyonu ve fibrozisi arttırdığı görüldü. Ozon ise hem simvastatin uygulanan defektlerde hem de sadece jelatamp uygulanan defektlerde yeni kemik yapımını indüklerken, inflamasyon, hücre hasarı ve fibrozi azaltmıştır. Çalışmamızın sonucunda ozon uygulamasının yeni kemik yapımı üzerine olumlu katkısı olduğunu, simvastatinin ise yeni kemik yapımı üzerine etkisini göstereceği optimum doz ve taşıyıcının belirlenmesinde daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.