Private law

103 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona ermesi

Arsa sahibi olup da taşınmazını değerlendirmek yahut konut, işyeri gibi ihtiyaçlarını karşılamak isteyen fakat inşaat işleri ile bizzat uğraşmak istemeyen kişiler, arsa paylarını yüklenicilere devrederek, arsa üzerinde bağımsız bölümler inşa edilmesini sağlamaktadır. Taraflar arasında yapılan sözleşmeye göre, inşa edilen bağımsız bölümler yüklenici ve arsa sahibi arasında paylaşılmaktadır. Bu sayede arsa sahipleri bizzat inşaat işi ile uğraşmadan bağımsız bölüm sahibi olurken, inşaat işinde uzmanlaşmış olan ancak arsa sahibi olmayan yükleniciler de kendilerine düşen bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satarak kazanç sağlamaktadırlar. Taraflar arasında kurulan ve uygulamada ortaya çıkan bu isimsiz sözleşme, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesidir. Günümüzde, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklar ve davalar önemli bir yer kaplamaktadır. Bu sözleşme ile ilgili özel bir yasal düzenleme bulunmadığından, ortaya çıkan ihtilafların çözümünde hangi hükümlerin uygulanacağı tartışma konusudur. Çalışmamızın birinci bölümünde sözleşmenin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, türleri, şekli, uygulanacak hükümlerin tespiti, benzeri sözleşmelerden farkları ile tarafların hakları ve borçlarına yer verilmiştir. İkinci bölümde, borcu sona erdiren sebepler genel hatlarıyla açıklanmıştır. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona erme sebepleri ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Bu bölümde özellikle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafların tek taraflı irade beyanlarıyla sona ermesine ve tasfiyesine ağırlık verilmiştir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin sona ermesi halinde, sözleşmenin tasfiyesine ilişkin doktrindeki farklı görüşlere gerekçeleriyle birlikte yer verilerek, Yargıtay kararları çerçevesinde makul sonuçlara ulaşmaya çalışılmıştır.

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesiSözleşmeden dönmeSözleşmeler+3
Caner Kaner
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Fikrî Hukukta eser sahibinin malî hakları ve malî hakların ihlalinde açılabilecek hukuk davaları

1952 tarihinde yürürlüğe giren 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda; fikrî bir çaba ve faaliyetin ürünü olan, "sahibinin hususiyetini taşıyan", "ilim ve edebiyat, musikî, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak kanunda sayılı olan eser gruplarından birine dâhil olan" bir eser üzerinde, eser sahibinin manevi ve malî hakları hem düzenlenmekte, hem de korunmaktadır. "Fikir ve sanat eserleri üzerinde sahiplerinin malî ve manevi menfaatleri bu kanun dairesinde himaye görür" denilmek suretiyle FSEK'te eser sahibinin manevi haklarının (m.14-17) ve malî haklarının (m.20-25) söz konusu kanun hükümleri uyarınca korunacağı açıkça belirtilmiştir. Bu tezde 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda düzenlenen eser kavramı, eserin unsurları ve türleri ile eser sahipliği, eser sahipliğine tanınan malî haklar ile malî hakların ihlali durumunda açılabilecek hukuk davaları üzerinde durulacaktır. Tezin amacı eser ve eser sahibi kavramının genel unsurlarını ortaya koymak, fikir ve sanat eserlerini meydana getiren eser sahiplerinin malî haklarını, malî haklardan yararlanma şartlarını incelemek, malî hakların ihlali halinde ihlal durumunun etkileri ile ihlal halinde açılabilecek hukuk davalarının usullerini, yargı yollarını ve yaptırımlarını, hukuk hayatına ilişkin olayları ve sorunları yargı kararları ve doktrindeki görüşler ışığında çözüme ulaştırmaktır.

DavalarEser sahibiFikir ve Sanat Eserleri Kanunu+3
Aytül Özkan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Boşanma sebebi olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması

Boşanma sebepleri içinde en yaygın başvurulan boşanma sebebi, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayalı hukuki sebeptir. Boşanma, boşanmanın dayandığı ilkeler, boşanma sebepleri genel olarak incelenmiştir. Boşanmada, evlilik birliği ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması kavramları açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın asıl konusunu oluşturan, boşanma sebebi olarak evlilik birliğini temelinden sarsan nedenler, ilgili yasal mevzuat, Yargıtay içtihatları, doktrin ve uygulamaya yönelik olarak ayrıntılı ve güncel olarak irdelenmiştir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davasında yargılama usulü ve alınacak önlemler ile taraflar ve müşterek çocuklar açısından sonuçlarına da değinilerek çalışma konumuz sonlandırılmıştır.

BoşanmaEvli çiftlerEvlilik+2
Zehra Gizem Aydoğdu Gül
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Telif Hukukunda işlenme eserler

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Görüldüğü üzere Kanun, eser türü olarak dört kategori belirlemiştir. Bir fikri ürünün eser sayılabilmesinin şartlarından biri, bu dört kategorinden birine dâhil olmaktır. Eserler üzerinde eser sahibine tanınan haklar da Kanun'da hüküm altına alınmış olup, mali haklardan bir tanesi işleme hakkıdır. İşleme hakkının kullanımı, Kanun'da işlenme eser denilen ve asıl eserden ayrı yeni bir eserin meydana getirilmesine yaramaktadır. Zira Kanun gereğince, diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat mahsulleri işlenme eserdir. Bu halde, Kanun'un eser tanımına uygun olan bir fikri ürün hususiyet katılarak değiştirilmektedir. Kanun, işlenme eserlere örnek teşkil eden başlıca halleri 6'ncı maddesinde sıralamıştır. Çalışmamızda eser ve eser sahibi kavramları ile eser sahiplerine tanınan haklar temel konuyu izah etmek amacıyla değerlendirilecek; işleme hakkı, işlenme eser, işlenme eser türleri ve işlenme eser sahibi mevhumları gibi hususlar ise çalışmanın odak noktası olduğundan derinlemesine incelenecektir. İşlenme eserin ve işlenme eser sahibinin ne anlama geldiği anlatıldıktan sonra; iş ilişkisi içerisinde meydana getirilen işlenmelerin eser sahipliği meselesi, birden fazla kimsenin birlikte meydana getirdiği işlenmeler ve aynı eserin farklı kimseler tarafından işlenmesi hali irdelenmiştir. Diğer yandan, işlenme eser üzerindeki hakların ne şekilde devredilebildiği ile bu hakların ihlal edilmesi halinde işlenme eser sahibine tanınan kanun yolları da konunun devamını teşkil ettiğinden irdelenecektir. Anahtar Kelimeler: "eser", "işlenme eser", "işlenme eser sahibi", "sözleşme", "hukuk davaları".

DavalarEser sahibiFikir ve Sanat Eserleri Kanunu+4
Uğur Tekerci
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri

Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.

DavalarKarşılaştırmalı hukukRoma hukuku+5
Sedat Sezgin
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Özel ceza kanunlarında silah kullanma yetkisi

İnsanlığın temel ihtiyaçları, geçmişten günümüze yeme, içme, barınma ve güvenlik ihtiyaçları olmuştur. İnsanların toplu halde yaşadığı düzen içerisinde düzenin devamlılığının sağlanması amacıyla bir yöneten ve yönetilen olgusu çerçevesinde devlet düzeni oluşturulmuştur. En ilkelinden en modernine devletin asli görevleri arasında yer alan bu düzeni sağlamak ve korumak ancak güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesi ile mümkün olmaktadır. Devlet, bu asli görevini oluşturduğu kurumlar ve kolluk kuvvetleri ile sağlamaktadır. Kamu düzeninin sağlanması adına icra ve inzibat gücü olarak görev yapan kolluk kuvvetlerinin zor ve silah kullanma yetkisi 1982 Anayasasında yer almıştır. Polise zor ve silah kullanma yetkisi veren en temel düzenleme 2559 sayılı PVSK olmakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu da kolluğa silah kullanma yetkisi veren özel ceza kanunları arasında yer alır. Ancak bu kanunlarda kolluğa verilen zor ve silah kullanma yetkileri incelendiğinde kanunlar arasında bir birliktelik bulunmamakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2006 tarihli Ek Madde 2'de yer alan kolluğun silah kullanma yetkisine yapılan düzenleme demokratik hukuk devletinin temel ilkeleri arasında yer alan insan haklarına saygılı devlet düzenine aykırı nitelik taşımaktadır. Kolluğa verilen silah kullanma yetkisinin görevlilerce son çare olarak düşünülmesi, kolluğun herhangi bir direnişle karşılaşması halinde bu direnişi kırmak adına zor kullanmanın aşamalarını iyi bilerek pratikte uygulayabileceği bir düzenin varlığı şarttır. Anahtar Kelimeler: Kolluk, Zor ve Silah Kullanma Yetkisi, İnsan Hakları, Ölçülülük ve Orantılılık, Terörle Mücadele Kanunu

Ceza hukukuKamu hukukuKanunlar 5607 sayılı+6
Kübra Çağlayan
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tasarrufun iptali davalarında özel dava şartları

Tasarrufun iptali davası borçlunun haciz veya iflâs öncesi hileli tasarruflarını, alacaklı yönünden hükümsüz kılarak; borçlunun eksilttiği malvarlığını alacaklı yönünden haczedilebilir, iflâs masası yönünden de masaya dâhil edilebilir hale gelmesini sağlayan davadır. Tasarrufun iptali davası bakımından borç ödemeden aciz belgesi İcra ve İflâs Kanununda düzenlenen özel bir dava şartıdır. Bunun yanı sıra Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları da vardır. Bunlar; gerçek bir alacağın olması, icra takibinin kesinleşmesi ve iptali istenen tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra yapılmış olmasıdır. Çalışmada borç ödemeden aciz belgesi ve Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Tasarrufun iptali davası, dava şartları, özel dava şartları, icra ve iflâs hukuku

DavalarTasarrufun iptali davasıÖzel hukuk+3
Mehmet Aslan
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Özel Hukukunda ecrimisil tazminatı

Bu çalışmamızda Türk Hukukunda oldukça yaygın bir uyuşmazlık olarak karşımıza çıkan ve çok uzun zamandır çeşitli açılardan tartışılmakta olan ve uzun süren bu tartışmalara rağmen ortak bir çözüme kavuşturulamamış ecrimisil tazminatı kurumunun hukuki niteliğini özel hukuk bakımından ele aldık. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ecrimisil tazminatının Türk Hukukundaki tarihi gelişimini, hukuki niteliğini ve bu tazminat kapsamında önem arz eden hukukî kavramları ele aldık. İkinci bölümde ise ecrimisil tazminatının talep edilmesi ve ecrimisil tazminatı talep edilip edilemeyeceği hususunda tartışmalı olan bazı özel durumlara inceledik.

EcrimisilHaksız fiilTürk özel hukuku+3
Mustafa Fikri Gemici
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kamulaştırmasız el atma

Bu tezin amacı, mevcut kamulaştırmasız el atma uygulamalarının çözümüne ve yeni kamulaştırmasız el atmaların önüne nasıl geçilebileceğine yönelik önerilerinde bulunmaktır. Tezde genel olarak mülkiyet hakkı ve mülkiyet hakkının sınırlanması, kamulaştırmasız el atma kavramı ve tanımı, kamulaştırmasız el atmanın hukuki niteliği ve sonuçları, Türk hukukundaki gelişimi, unsurları, kamulaştırmasız el atmaya karşı hukuki başvuru yolları incelenmiştir. Tezde ayrıca kamulaştırmasız el atmanın mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki diğer hukuki kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Tez kapsamında kamulaştırmasız el atma hakkındaki kaynaklar ile kamulaştırmasız el atmanın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenen yargı kararları taranmış ve kamulaştırmasız el atma hakkındaki önemli görülen yargı kararlarına tezde yer verilmiştir. Tezde şu sonuçlara ulaşılmıştır: Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğu gibi suç teşkil eden ve etik olmayan kamulaştırmasız el atma uygulamalarının hangi sebep ve amaçla yapılırsa yapılsın bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir; kamulaştırmasız el atma sorununun uzun yıllardan beri devam ediyor olmasının en önemli nedeni, kamu gücünü elinde bulunduranların ve kanun koyucunun sorunu çözme hususunda isteksiz davranmalarıdır; bugüne kadar kamulaştırmasız el atma hakkında getirilen yasal düzenlemelerin birçoğunun amacı, iddia edildiği gibi taşınmazları elinden alınan maliklerin mağduriyetlerini gidermek değil, idareyi korumaktır; kamulaştırmasız el atma sorununun çözümüne yönelik yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Kamu hukukuKamulaştırmasız el koymaMülkiyet hakkı+2
Önder Çetintaş
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sınai Mülkiyet Kanunu'na göre tescilsiz tasarımların korunması

Modanın, hızlı değişime uğramasıyla tasarımcılar tarafından tescil edilmemiş tasarımlarının koruma altına alınması ihtiyaç haline gelmiştir. Tescilsiz tasarımlara kanun ile getirilen koruma yolları ile mevcut ihtiyacın karşılanıp karşılanmadığı ve karşılaşılabilecek sorunlar amaçlanmıştır. 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu ile tasarımların koruması düzenlenmiştir. Yasa hükümleri uyarınca tasarımlar, tescil edilmiş olması hâlinde tescilli tasarım, tescil edilmemiş olmasına rağmen ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olması hâlinde tescilsiz tasarım olarak korunur. SMK ile tescilsiz tasarım koruması modeliyle yeni bir dönem başlatılmıştır. Tasarımların korunması açısından yenilik, ayırt edicilik, kamuya sunma ve tescilsiz tasarımların ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olma şartları incelenmiştir. Gelişen teknoloji ile tasarım sahipleri açısından tasarımlarını korumanın ispatında yaşanan sorunlar ele alınmıştır. Bu sorunların çözümü açısından Türk Patent ve Marka Kurumu'na kayıt sistemi gibi maliyetsiz ve kısa süreli bir "e-başvuru" çözüm olarak getirilebilir. Bu şekilde aynı veya benzer tasarımların tescilsiz olarak korunmasında tasarımın ilk olarak kamuya sunulmasında, tescilsiz tasarımın hakkının ispatı sağlanmış olacaktır.

KanunlarSınai Mülkiyet KanunuTasarım+5
Merve Sert
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi

Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.

Borç yüküGayrimenkul satışıGayrimenkuller+7
Ahmet Kılıç
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İş kazası ve meslek hastalığında maddi manevi tazminat

Bu çalışmada, iş kazalarının hukuki sonuçları, maddi-manevi tazminat yönü, iş sağlığı ve güvenliği perspektifinden, hukuki açıdan incelenmiş; iş kazalarındaki işverenlerin ve işveren vekillerinin sorumlulukları ve yükümlülükleri ele alınmıştır. İş sağlığı ve güvenlik hizmetlerinin, OSGB'ler tarafından yürütülmesi konusu da kapsama alınarak incelenmiştir. İş kazası sonucu, kaza geçiren çalışan ve hak sahiplerinin hakları ve yükümlülükleri, çeşitli örneklerle değerlendirilmiş; iş kazalarında, SGK ödemeleri ve yardımları örneklenerek, SGK'nın, işverenlere kusurları oranında rücu etmesi uygulamaları açıklanmıştır.

KazalarMaddi tazminatManevi tazminat+5
İrem Kaysı Kınacıoğlu
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk özel hukukunda taşınmazların harici satışı ve tasfiyesi

Harici satış sözleşmesi, taşınmazın mülkiyetini devir borcunu doğuran sözleşmelere özgü olan bir kavram olarak karşımıza çıkmakta olup, özü itibariyle şekle aykırı gerçekleştirilen satışlar olarak tanımlanabilir. Eldeki bu çalışma harici satış sözleşmesinin tanımını yaparak temel özelliklerini belirtmekte, esasında kesin hükümsüz olan harici satış sözleşmesinin ayakta tutularak geçerli kabul edilebileceği halleri ele almaktadır. İlave olarak harici satış sözleşmesinin tasfiyesinin nasıl ve ne şekilde gerçekleştirileceğini değerlendirerek tasfiyeye ilişkin temel ilkeleri tespit etmektedir. Bu çalışmada son olarak tasfiye dışında sözleşmenin zayıf tarafı olan alıcının özel talep haklarını ele almaktadır.

Gayrimenkul satışıGayrimenkullerHarici satış+4
İsmail Macit
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim ortaklıkta yönetim ve temsil yetkisinin devrinde yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu

Anonim şirketlerde yönetim veya temsil yetkisi kural olarak yönetim kurulu tarafından kullanılmakla birlikte, özellikle halka açık veya büyük ölçekli ortaklıklarda söz konusu yetkilerin tamamının yönetim kurulu tarafından bizzat yerine getirilmesi uygulamada sık rastlanan bir durum değildir. Bu nedenle kanunda, yönetim kuruluna, yönetim veya temsil yetkisinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu' nun 367/I ve 370/II hükümlerinde yer alan şartlara uygun olarak, mevcut yönetim kurulu üyelerinden bir veya birkaçına yahut üçüncü kişilere devretmek suretiyle, şirketin yönetim teşkilatını belirleme yetkisi tanınmıştır. Şirket yönetimi konusunda uzmanlaşmış ve yeterli mesleki tecrübeye sahip olan kişilere yetkilerin devredilmesi, bir yandan şirkette profesyonelleşmeyi sağlamakta, diğer yandan kural olarak, devredilen yetkilerle birlikte bu kapsamda ortaya çıkabilecek hukuki sorumluluk da devredilmiş sayılacağından, yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunu sınırlandırmaktadır. Yönetim veya temsil yetkilerinin geçerli bir şekilde devredilmesi halinde, devredilen yetkilerle ilgili olarak yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu; murahhasların seçiminde, onlara verilecek talimatlarda ve murahhasların üst gözetiminde göstermeleri gereken makul derecede özen yükümlülüğü ile sınırlı olarak devam eder. Çalışmamızda, geçerli ve geçersiz yetki devri hallerinde, yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunun ne şekilde ortaya çıkacağı meselesi, mehaz İsviçre hukukundaki görüş ve yargı kararlarına yer verilmek suretiyle, detaylı bir şekilde incelenmiştir.

HukukTürk ticaret hukukuÖzel hukuk
Süleyman Kalender
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Rekabet hukukuna göre sözleşme özgürlüğünün kısıtlanması

Özel hukukun temel ilkelerinden birisi olan sözleşme özgürlüğünün varlığı, Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Bununla birlikte, Anayasa'da devletin, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alacağı; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önleyeceği düzenlenmiştir. Bu doğrultuda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu sözleşme özgürlüğünün sınırlarının çatısını oluşturmuştur. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da sözleşme serbestîsine bir takım sınırlamalar getirilmiştir; ancak yapılan bu sınırlamalar rekabet hukuku kapsamında anlaşma olarak kabul edilen ilişkilere getirilmektedir. Çalışmada öncelikle rekabet hukukuna göre yapılan sınırlamaların anlaşmalara getirilmesi sebebiyle anlaşmanın unsurları ve kapsamı ele alınacaktır. Borçlar hukukunda düzenlenen sözleşmeden farkları değerlendirilecektir. İdari kararlar ve mahkeme kararları ile kabul edilen anlaşma örneklerine yer verilecektir. Ek olarak sözleşme özgürlüğünün sınırlandırılmasının Anayasa'da, Türk Borçlar Kanunu'nda ne şekilde düzenlendiği açıklanacaktır. Daha sonra sözleşme özgürlüğünün rekabet hukukunda hangi hükümler ve yöntemler doğrultusunda sınırlandırıldığı ele alınacaktır. Son olarak ise rekabet hukukuna göre sözleşme özgürlüğünü sınırlandıran düzenlemelerde beklenen etkinliğin ne olduğu, mevzuatın ne hallerde sözleşmelere müdahale ettiği veya sustuğu ve kamu politikalarının yeri değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Anlaşma, Sözleşme, Sözleşme Özgürlüğü, Sınırlandırma, Etkinlik, Kamu Politikası, Rekabet.

KısıtlamaRekabetRekabet hukuku+3
Dilara Nur Cansu
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Marka hukukunda kullanıma dayalı öncelik hakkı

Ülkemizde marka hakkı kural olarak tescil yoluyla kazanılır (tescil ilkesi). Fakat buna rağmen markasını tescilsiz olarak kullanmakta olan kişilerin sayısı hiç de az değildir. Kanunkoyucu tescilsiz olarak kullanılan markaları tamamen korumadan yoksun bırakmamış ve SMK m. 6/3'ü düzenlemiştir. Bu maddeye göre, başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine marka başvurusu reddedilecektir. Bu marka başvurusunun reddedilmesinin nedeni SMK m. 6/3 kapsamında elde edilen kullanıma dayalı öncelik hakkıdır. Çalışmanın ilk bölümünde marka hakkı ve çeşitleri konusunda bilgi verildikten sonra marka hukukunda hakkın doğumuna ilişkin ilkelere yer verilerek kullanıma dayalı öncelik hakkının marka hukuku içindeki konumu gösterilmektedir. Bu arada hakkın doğumuna ilişkin diğer ilkelere de yer verilerek bunlarla olan ilişkisini ortaya koymak ve diğer ilkelere ilişkin çeşitli sorunlara çözüm getirilmesi amaçlanmaktadır. Hakkın doğumuna ilişkin ilkelere yer verildikten sonra hukukumuzda hangi sistemin benimsendiği tartışılmaktadır. SMK m. 6/3'e bakıldığında maddenin aslında çok açık olmadığı ve uygulanmasında çeşitli sorunlar olduğu görülmektedir. Tezin ikinci bölümü bu sorunlara çözüm bulmak ve maddenin uygulanma esaslarına açıklık getirmek amacındadır. Bu sebeple ilk olarak, SMK m. 6/3 kapsamına özellikle ticaret sırasında kullanılan işaretlerden hangilerinin girdiği tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci olarak, SMK m. 6/3'ün gerekçesinde de ifade edildiği üzere madde kapsamına giren işaretlerin markasal kullanımı, markasal kullanımdan ne anlaşılması gerektiği gibi hususlar ele alınmaktadır. Üçüncü olarak, 'işaret üzerinde hak elde etmiş olma' ve 'sonraki markanın kullanımını yasaklatma hakkı' kavramları üzerinde durulmaktadır. Son olarak SMK m. 6/3'te yer almasa da varlığı doktrince kabul edilen 'belli bir bilinirliğe sahip olma' şartı incelenmektedir. Tezin üçüncü ve son bölümünde ise ilk olarak kullanıma dayalı öncelik hakkı sahibinin hakları incelenmektedir. Sonraki başlıkta önceki tarihli tescilsiz işaretin tecavüz teşkil eden sonraki marka karşısındaki durumu değerlendirilmektedir. Bu başlık altında özellikle, daha önce yargı kararlarıyla kabul edilmiş olan ve SMK ile birlikte ilk kez pozitif düzenlemeye konu olan önceki tarihli hakların etkisi konusuna değinilmektedir. Daha sonra ilkinin tam tersi durum olan, tescilli marka varken tescilsiz işaretin sonradan kullanılması durumu incelenmiştir. Nihayet çalışmanın son kısmında, kullanıma dayalı öncelik hakkının kullanılmasının sınırı olan sessiz kalma suretiyle hak kaybı konusuna yer verilmektedir.

Fikri ve sınai mülkiyet haklarıKullanım hakkıKullanıma dayalı öncelik hakkı+6
Ahmet Selçuk
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
10
Master'sOpen AccessTR

Sigorta Hukukundaki beyan yükümlülüğü kapsamında kişisel verilerin korunması

Sigorta hukukunun sigorta ettirene verdiği yükümlülüklerden olan beyan yükümlülüğü sigorta ettirenin belirsiz, olumsuz risklere karşı kendini güvence altına alma fikrinin bir yansımasıdır. Sigorta ettiren tarafından bilinen ve bilinmesi gereken, sigortacının sigorta sözleşmesini kurma iradesini etkileyecek önemli hususların tamamının beyan edilmesi gerekmektedir. Sigorta sözleşmelerinin, kişilerin veya kişilerin sahip oldukları menfaatlerin spesifik durumları çerçevesinde şekillendiği ele alındığında, beyan yükümlülüğünün kapsamına giren pek çok hususun kişisel veri niteliğinde olması kaçınılmazdır. Bu çerçevede, sigorta ettirince beyan edilen kişisel verilerin sigortacı tarafından hukuka uygun bir şekilde işlenmesi önem arz etmektedir. Zira sigortacılık sektörünün temelinde kişisel verilerin bulunduğunun ve kişisel veriden soyutlanmış bir sigortacılığın mümkün olmadığının kabulü gerekir. Kişisel verilerin korunması hukuku, ülkemiz açısından oldukça yeni bir olgudur ve bu sebeple doktrinde sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukukunun bir arada incelendiği oldukça az çalışma bulunmaktadır. Dört bölüm olarak düzenlenen tez çalışmamızın ilk bölümünde, kişisel veri kavramı ve kişisel verilerin işlenmesi özelinde, ülkemiz açısından yeni bir alan olan kişisel verilerin korunması hukuku açıklanmıştır. Tez çalışmamızın ikinci bölümünde, sigorta sözleşmesinin türleri ve tarafları incelenmiştir ve üçüncü bölümde sigorta ettirenin beyan yükümlülüğü açıklanmıştır. Son bölümümüzde ise sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukuku bir araya getirilerek, mevzuat, mevcut kaynaklar ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları doğrultusunda birtakım çıkarımlarda bulunulmuştur.

BeyanHayat sigortasıKişisel veri+6
Amine Gülümser
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği hukukunda elektronik ticaretin regülasyonu ve Türk hukukuna regülasyon önerileri

Dijital dönüşümün merkezinde yer alan platform ekonomisi; ağ etkileri, veri temelli pazar gücü ve sınır aşan yapısıyla geleneksel hukuk mekanizmalarını işlevsiz kılmakta ve "hukukun teknolojiye ayak uyduramaması" (pacing problem) sorununu derinleştirmektedir. Bu çalışmada, Avrupa Birliği'nin Dijital Piyasalar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ile geliştirdiği yeni nesil kurallar, regülasyon teorisi ışığında analiz edilerek Türk hukuku ile karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Çalışmada öncelikle siber özgürlükçülük, siberpaternalizm ve ağ komüniteryanizmi teorileri incelenmiş; emir ve kontrol, piyasa temelli, mutabakata dayalı ve sözleşme ile tasarım yoluyla regülasyon yöntemlerinin dijital piyasalardaki etkinliği tartışılmıştır. Bu kapsamda DMA'nın, rekabet hukukunun ex-post müdahale yetersizliğini gidermek amacıyla eşik bekçisi kavramı üzerinden kurguladığı ex-ante düzenleme modeli ile DSA'nın sorumluluktan hesap verebilirliğe geçişi sağlayan risk temelli ve çok katmanlı denetim mimarisinin, hibrit bir regülasyon anlayışını temsil ettiği tespit edilmiştir. Türk hukuku incelendiğinde, 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve 5651 sayılı Kanun'da yapılan değişikliklere rağmen, yaklaşımın büyük ölçüde parçalı, reaktif ve katı nicel eşiklere dayalı bir emir ve kontrol mekanizmasına sıkıştığı görülmektedir. Tezin temel argümanı, Türk hukukunun dijital piyasalarda rekabet edilebilirliği ve temel hakları güvence altına almak için, salt yasaklamalara dayalı rejimden; sistemsel risk yönetimine, algoritmik şeffaflığa ve tasarım yoluyla regülasyon ilkelerine dayalı bütüncül bir modele evrilmesi gerektiğidir. Çalışma sonucunda, bu dönüşüm için güvenilir işaretçi mekanizması, bağımsız denetim ve iç uyum birimi içeren somut de lege ferenda öneriler üzerinden somut bir reform haritası sunulmaktadır.

Avrupa Birliği hukukuBilişim hukukuPozitif hukuk+3
Sena Kontoğlu Taştan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Milletlerarası özel hukuk bağlamında Blockchain

2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından yazılan "Bitcoin: A-Peer-to-Peer Electronic Cash System" isimli makale ile ortaya çıkan 'Blockchain', kavramı merkezi bir yapısı olmayan, dağıtık ağ yapısına sahip, güvenli ve değiştirilemez bilgilerin depolandığı bir defter sistemini ifade etmektedir. 'Bitcoin' ise, bu sistem üzerinde merkezi bir yapı olmadan direkt olarak bir kişiden diğer bir kişiye aracısız olarak aktarılabilen bir kripto paradır. Tez kapsamında bu iki kavramın yanında, kripto paraların kolaylıkla değişim ve transferlerinin yapıldığı platformlarda hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde ve dünyada, yüz milyonu aşan kullanıcı sayısı ile bu platformlar, bir trilyon dolarlık işlem hacminin üzerine çıkmışlardır. Sözleşme taraflarının bu platformları kullanarak birbirlerine kripto para transfer etmeleri alım-satımları sırasında, gerek alıcı ve gönderici taraf, gerekse platformlarla kullanıcılar arasında hukuki ihtilaflar ortaya çıkabilmektedir. Çıkacak olan bu uyuşmazlıkların esasına girilmeden önce, esasa hangi hukuk kurallarının uygulanacağı problemine çözüm bulmak gerekir. Konu ile alakalı olarak yeknesak bir kurallar bütünü mevcut olmadığı için, ulusal hukuklardaki veya birliklerdeki kanunlar ihtilafı kuralları ile bu sorun çözülecektir. Kanunlar ihtilafı kurallarında bulunan, sübjektif ve objektif bağlama kuralları ile taraflar arasında akdedilen sözleşmeye uygulanacak hukukun tespiti yapılacaktır. İrade muhtariyeti çerçevesinde, tarafların seçtikleri hukuk, kanunun izin verdiği ölçüde, yani kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralların dışında uygulama alanı bulacaktır. Tarafların hukuk seçiminin bulunmaması halinde, objektif bağlama kuralları, platformlar kullanılarak yapılan kripto para transferleri sözleşmelerine uygulanacaktır. Tez konusu teknoloji, uluslararası alanda kara para aklama ve terör finansmanında oldukça fazla kullanıldığı için, sözleşmeyle ilişkili ülkelerin ve üçüncü ülkelerin, kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralları oldukça fazla uygulama alanı bulacaktır.

BlockchainBlok zinciri sistemiFinansman+7
Mehmet Çoğalan
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kiraya verenin hapis hakkı

Kira sözleşmesi, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerden olup, kiraya verenin temel borcunu kiralananın kullanımını kiracıya bırakmak oluşturur. Kiraya verenin bu borcu, sadece sözleşmenin başında yerine getirilmesi gereken bir borç değildir. Kiraya veren, sözleşme süresince kiralananın kullanımını kiracıya bırakmalıdır. Kiracının temel borcu ise kiralananın kullanımı karşılığında kira bedeli ödemektir. Dolayısıyla kiraya verenin teslim borcu, önce ifa edilmesi gereken borçlardandır. Kiracının kira bedelini ödememesi durumunda kiraya veren, ödemezlik def'inden faydalanamaz. Kira bedeli alacağının güvencesi olarak kiraya verene hapis hakkı tanınmıştır. Uzun süredir kira bedeli ödeme borcunu yerine getirmeyen kiracıya karşı kiraya vereni korumak maksadıyla muaccel olmamış alacaklar için de hapis hakkı tanınmıştır. Ancak kiraya verenin sadece taşınmaz kiralarında hapis hakkı vardır. Hakkın konusunu oluşturan taşınırların belli özelliklere sahip olması gerekir. Kural olarak taşınırların kiracıya ait olması gerekir. Kiraya veren, hapis hakkını kullandığı taşınırları paraya çevirerek alacağını öncelikli olarak alır. Bu taşınırların kiralanandan götürülmek istenmesi halinde kiraya verenin takip hakkı vardır.

Hapis hakkıKiraKira sözleşmesi+2
Fatma Büşra Gülşen
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuk

Ticari hayatta belli bir tacire ait işletmecilik yönteminden yararlanılarak mal ve/veya hizmet sürümünün yeknesak görünüm altında başka tacirler tarafından yapılması franchise sözleşmelerini ortaya çıkarmıştır. Dünyada ve Türkiye'de franchise sözleşmeleri yaygın olarak yapılmaktadır. Buna göre, farklı ülkelerden Türkiye'ye franchising gelmekte ve Türkiye'den de farklı ülkelere franchising verilmektedir. Bu durum, milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerinin ve bu sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların, milletlerarası özel hukuk bakımından ele alınmasını gerektirir. Bu bağlamda, franchise sözleşmeleri bakımından Türk hukukunun yanı sıra yabancı hukukların da uygulanması ihtimali ortaya çıkar. Birçok ülke hukukunda olduğu gibi Türk hukukunda da düzenlenmeyen franchise sözleşmeleri; başka sözleşmelere ilişkin unsurları barındırmakta, benzer sözleşmelerle karşılaştırılmakta, farklı türleri içermekte, farklı hukukî nitelik ve özellikleri haiz olmaktadır. Franchise sözleşmelerinin söz konusu karmaşık yapısı, uygulanacak hukukun tespitinde etkili ve belirleyicidir. Bu bağlamda, milletlerarası franchise sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların hangi hukuka göre çözüme kavuşturulacağı, yani bu sözleşmelere uygulanacak yetkili hukukun tespiti meselesi önem taşır. Ayrıca, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanının da ortaya konulması gerekir. Çalışmamızda; Türk hukuku bağlamında, karşılaştırmalı hukuktan da yararlanılarak, franchise sözleşmelerinin maddi hukuktaki yapısı, sübjektif ve objektif bağlama kuralı uyarınca milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukukun tespiti, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanı, yani bu hukukun kapsamına giren ve kapsam dışı kalan hâller ele alınmıştır. Bu çerçevede, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun hükümleri bağlamında ve karşılaştırmalı hukuk ışığında, milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuka ilişkin inceleme ve değerlendirme yapılarak sorunlar ve çözüm önerileri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Franchise sözleşmeleri, milletlerarası franchise sözleşmeleri, uygulanacak hukuk, uygulanacak hukukun tespiti, sözleşme statüsünün uygulama alanı

Dağıtım sözleşmeleriDevletler özel hukukuFranchising sözleşmesi+4
Ömür Karaağaç
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kazandırmanın hukukî sebebi (Causa)

Her kazandırmanın bir sebebi vardır. Hukukî sebep kavramı da esas itibariyle kazandırma kavramı ile birlikte kullanılır ve hukukî sebep, kazandırmayı, işleme katılan taraflar ve özellikle kazanan taraf açısından haklı göstermeye yarar. Kanunda hukukî sebep kavramına ilişkin bir tanım mevcut değildir. Hukukî sebep (causa), kazandırıcı işlemde, kazandırmada bulunan tarafın doğrudan ulaşmak istediği, tarafların üzerinde mutabık kaldığı, işleme hukukî karakterini veren en yakın ve tipik amacı ifade eder. Kazandırma ile takip edilen amacın tipik bir amaç olması, söz konusu işlemi kim yaparsa yapsın kişiden kişiye değişmeyen, herkes için aynı olan amaç anlamına gelir. Bu bakımdan hukukî sebep, hukuk düzeninin bir işleme bağladığı objektif sonucu da ifade eder. Hukukî sebebin, kazandırmada bulunan tarafın amacı ve tarafların amaç üzerine anlaşması şeklinde iki unsuru söz konusudur. Hukukî sebep, kazandırmaya hukukî karakterini verdiği ve dolayısıyla yapılan işlemin hukukî niteliğini gösterdiği için, o işleme uygulanacak hukuk kurallarını da belirler. Ayrıca hukukî sebep, hukukî işlemlerin ve bu çerçevede kazandırıcı işlemlerin kuruluş ve geçerliliğinde de büyük bir öneme sahiptir. Zira hukukî sebep, sözleşmenin objektif esaslı unsurlarından birini oluşturur. Bu bakımdan irade açıklamalarının hukukî sebep üzerinde de birbirine uygun olması gerekir. Kazandırmanın amacına ilişkin olarak tarafların yaptıkları anlaşma "sebep anlaşması" olarak ifade edilmektedir. Borçlandırıcı işlem ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "iç sebep" olarak yapılan işlemin içerisinde yer almakta ve işlemin zorunlu bir unsurunu teşkil etmektedir. Bu bakımdan borçlandırıcı işlemler kural olarak sebebe bağlı işlemlerdir. Tasarruf işlemi ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "dış sebep" şeklinde ortaya çıkmakta ve bu işlemin yapılmasına temel teşkil eden borçlandırıcı işlemi ifade etmektedir. Tasarruf işleminin hukukî sebebinin dış sebep şeklinde olması, borçlandırıcı işlemdeki geçersizliğin tasarruf işlemini etkileyip etkilemeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. Tasarruf işleminin sebebe bağlı olup olmadığı hukuk politikası sonucunda belirlendiği için bu konuda genel bir ifadede bulunmak mümkün değildir. Türk/İsviçre hukuku bakımından taşınmaz mülkiyetinin devri dışındaki kazandırıcı işlemlerin sebebe bağlı olup olmadığı oldukça tartışmalıdır.

BorçlandırmaHukuki sonuçSebep+3
Esen Kabaş Tezcan
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Milletlerarası Özel Hukukta velâyet

Genel olarak küçüğün ya da bazı durumlarda ergin kısıtlı çocukların şahıs ve mallarının korunması amacıyla, onların temsili konusunda ana babanın sahip oldukları hak ve yükümlülüklerin tamamı olarak ifade edilebilecek velayet, çocuğun menfaatinin korunması açısından günden güne artan bir öneme sahiptir.Uygulamada velâyetin milletlerarası özel hukuk açısından birçok uyuşmazlığa konu olduğu görülmektedir. Farklı vatandaşlığa sahip ya da farklı ülkelerde sakin tarafların evlilikleri ve bu evliliklerin son bulması hali çocukların velâyetinin belirlenmesi sorununu da gündeme getirmektedir. Diğer yandan farklı ülke vatandaşı olan tarafların evlilik dışında doğan çocuklarının velâyetinin kime ait olacağı sorunu da yine milletlerarası uyuşmazlıklara meydan verebilecektir.Milletlerarası alanda velâyete ilişkin olarak öne çıkan üç milletlerarası sözleşme bulunmaktadır. Bunlar, 1961 tarihli Küçüklerin Korunması Konusunda Makamların Yetkisine Dair La Haye Sözleşmesi, 1980 tarihli Çocukların Velâyetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velâyetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi ve 1980 tarihli Çocukların Milletlerarası Kaçırılmasının Hukukî Yönlerine Dair La Haye Sözleşmesi'dir. Anılan sözleşmeler dışında 1961 La Haye Sözleşmesi'nin yerini almak üzere 1996 yılında Velâyet Sorumluluğu ve Çocukların Korunması Tedbirleri Hakkında Yetkiye, Uygulanacak Kanuna, Tanıma, Tenfize ve İşbirliğine Dair Sözleşme kabul edilmiştir. 1996 La Haye Sözleşmesi, 1961 La Haye Sözleşmesi'nden farklı ve eksikliklerini gideren önemli düzenlemelere sahiptir. Ancak Türkiye henüz 1996 La Haye Sözleşmesi'ne taraf değildir.Anayasa'nın 90/5. ve MÖHUK'un 1/2. maddelerindeki düzenlemeler gereğince söz konusu milletlerarası sözleşmeler uygulanma alanına giren uyuşmazlıklarda esas alınacaktır. Bu sözleşmelerin uygulanma alanına girmeyen hususlarda ise 5718 sayılı MÖHUK hükümleri uygulanacaktır.Bu tez çalışmasında öncelikle, velayete ilişkin milletlerarası sözleşmelerin amacı, kapsamı ve temel kavramları belirlenerek, tanıtılması amaçlanmıştır. Bunun ardından yabancı unsur taşıyan velayet ilişkin uyuşmazlıklarda milletlerarası yetkinin ve uygulanacak hukukun tespiti yapılmıştır.Üzerinde durulan bir başka husus velâyete ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizidir. Zira yabancı bir devlet makamları tarafından verilen kararların ancak Türkiye'de tanınması ile kesin hüküm kuvveti kazanması; tenfizi ile de icrası mümkün olabilecektir.

Aile hukukuDevletler özel hukukuUluslararası özel hukuk+2
Mehmet Fatih Atik
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda destekten yoksun kalma tazminatı

Destekten yoksun kalma tazminatı ölen kişinin desteğinden yoksun kalanların talep ettiği bir tazminat türüdür. Bu tazminatta, kişini ölenle arasındaki desteklik ilişkisini, desteğin ölümünden dolayı zarar gördüğünü, desteğin bakımına muhtaç olduğunu kanıtlaması gerekir.

Destekten yoksun kalma tazminatıMaddi tazminatMaddi zarar+4
Yasemin Dönmez Piri
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00

Related subjects