Private law
99 theses under this subject heading
Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri
Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.
Özel ceza kanunlarında silah kullanma yetkisi
İnsanlığın temel ihtiyaçları, geçmişten günümüze yeme, içme, barınma ve güvenlik ihtiyaçları olmuştur. İnsanların toplu halde yaşadığı düzen içerisinde düzenin devamlılığının sağlanması amacıyla bir yöneten ve yönetilen olgusu çerçevesinde devlet düzeni oluşturulmuştur. En ilkelinden en modernine devletin asli görevleri arasında yer alan bu düzeni sağlamak ve korumak ancak güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesi ile mümkün olmaktadır. Devlet, bu asli görevini oluşturduğu kurumlar ve kolluk kuvvetleri ile sağlamaktadır. Kamu düzeninin sağlanması adına icra ve inzibat gücü olarak görev yapan kolluk kuvvetlerinin zor ve silah kullanma yetkisi 1982 Anayasasında yer almıştır. Polise zor ve silah kullanma yetkisi veren en temel düzenleme 2559 sayılı PVSK olmakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu da kolluğa silah kullanma yetkisi veren özel ceza kanunları arasında yer alır. Ancak bu kanunlarda kolluğa verilen zor ve silah kullanma yetkileri incelendiğinde kanunlar arasında bir birliktelik bulunmamakla birlikte 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 2006 tarihli Ek Madde 2'de yer alan kolluğun silah kullanma yetkisine yapılan düzenleme demokratik hukuk devletinin temel ilkeleri arasında yer alan insan haklarına saygılı devlet düzenine aykırı nitelik taşımaktadır. Kolluğa verilen silah kullanma yetkisinin görevlilerce son çare olarak düşünülmesi, kolluğun herhangi bir direnişle karşılaşması halinde bu direnişi kırmak adına zor kullanmanın aşamalarını iyi bilerek pratikte uygulayabileceği bir düzenin varlığı şarttır. Anahtar Kelimeler: Kolluk, Zor ve Silah Kullanma Yetkisi, İnsan Hakları, Ölçülülük ve Orantılılık, Terörle Mücadele Kanunu
Tasarrufun iptali davalarında özel dava şartları
Tasarrufun iptali davası borçlunun haciz veya iflâs öncesi hileli tasarruflarını, alacaklı yönünden hükümsüz kılarak; borçlunun eksilttiği malvarlığını alacaklı yönünden haczedilebilir, iflâs masası yönünden de masaya dâhil edilebilir hale gelmesini sağlayan davadır. Tasarrufun iptali davası bakımından borç ödemeden aciz belgesi İcra ve İflâs Kanununda düzenlenen özel bir dava şartıdır. Bunun yanı sıra Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları da vardır. Bunlar; gerçek bir alacağın olması, icra takibinin kesinleşmesi ve iptali istenen tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra yapılmış olmasıdır. Çalışmada borç ödemeden aciz belgesi ve Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Tasarrufun iptali davası, dava şartları, özel dava şartları, icra ve iflâs hukuku
Türk Özel Hukukunda ecrimisil tazminatı
Bu çalışmamızda Türk Hukukunda oldukça yaygın bir uyuşmazlık olarak karşımıza çıkan ve çok uzun zamandır çeşitli açılardan tartışılmakta olan ve uzun süren bu tartışmalara rağmen ortak bir çözüme kavuşturulamamış ecrimisil tazminatı kurumunun hukuki niteliğini özel hukuk bakımından ele aldık. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ecrimisil tazminatının Türk Hukukundaki tarihi gelişimini, hukuki niteliğini ve bu tazminat kapsamında önem arz eden hukukî kavramları ele aldık. İkinci bölümde ise ecrimisil tazminatının talep edilmesi ve ecrimisil tazminatı talep edilip edilemeyeceği hususunda tartışmalı olan bazı özel durumlara inceledik.
Kamulaştırmasız el atma
Bu tezin amacı, mevcut kamulaştırmasız el atma uygulamalarının çözümüne ve yeni kamulaştırmasız el atmaların önüne nasıl geçilebileceğine yönelik önerilerinde bulunmaktır. Tezde genel olarak mülkiyet hakkı ve mülkiyet hakkının sınırlanması, kamulaştırmasız el atma kavramı ve tanımı, kamulaştırmasız el atmanın hukuki niteliği ve sonuçları, Türk hukukundaki gelişimi, unsurları, kamulaştırmasız el atmaya karşı hukuki başvuru yolları incelenmiştir. Tezde ayrıca kamulaştırmasız el atmanın mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki diğer hukuki kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Tez kapsamında kamulaştırmasız el atma hakkındaki kaynaklar ile kamulaştırmasız el atmanın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenen yargı kararları taranmış ve kamulaştırmasız el atma hakkındaki önemli görülen yargı kararlarına tezde yer verilmiştir. Tezde şu sonuçlara ulaşılmıştır: Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğu gibi suç teşkil eden ve etik olmayan kamulaştırmasız el atma uygulamalarının hangi sebep ve amaçla yapılırsa yapılsın bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir; kamulaştırmasız el atma sorununun uzun yıllardan beri devam ediyor olmasının en önemli nedeni, kamu gücünü elinde bulunduranların ve kanun koyucunun sorunu çözme hususunda isteksiz davranmalarıdır; bugüne kadar kamulaştırmasız el atma hakkında getirilen yasal düzenlemelerin birçoğunun amacı, iddia edildiği gibi taşınmazları elinden alınan maliklerin mağduriyetlerini gidermek değil, idareyi korumaktır; kamulaştırmasız el atma sorununun çözümüne yönelik yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Sınai Mülkiyet Kanunu'na göre tescilsiz tasarımların korunması
Modanın, hızlı değişime uğramasıyla tasarımcılar tarafından tescil edilmemiş tasarımlarının koruma altına alınması ihtiyaç haline gelmiştir. Tescilsiz tasarımlara kanun ile getirilen koruma yolları ile mevcut ihtiyacın karşılanıp karşılanmadığı ve karşılaşılabilecek sorunlar amaçlanmıştır. 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu ile tasarımların koruması düzenlenmiştir. Yasa hükümleri uyarınca tasarımlar, tescil edilmiş olması hâlinde tescilli tasarım, tescil edilmemiş olmasına rağmen ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olması hâlinde tescilsiz tasarım olarak korunur. SMK ile tescilsiz tasarım koruması modeliyle yeni bir dönem başlatılmıştır. Tasarımların korunması açısından yenilik, ayırt edicilik, kamuya sunma ve tescilsiz tasarımların ilk kez Türkiye'de kamuya sunulmuş olma şartları incelenmiştir. Gelişen teknoloji ile tasarım sahipleri açısından tasarımlarını korumanın ispatında yaşanan sorunlar ele alınmıştır. Bu sorunların çözümü açısından Türk Patent ve Marka Kurumu'na kayıt sistemi gibi maliyetsiz ve kısa süreli bir "e-başvuru" çözüm olarak getirilebilir. Bu şekilde aynı veya benzer tasarımların tescilsiz olarak korunmasında tasarımın ilk olarak kamuya sunulmasında, tescilsiz tasarımın hakkının ispatı sağlanmış olacaktır.
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.
İş kazası ve meslek hastalığında maddi manevi tazminat
Bu çalışmada, iş kazalarının hukuki sonuçları, maddi-manevi tazminat yönü, iş sağlığı ve güvenliği perspektifinden, hukuki açıdan incelenmiş; iş kazalarındaki işverenlerin ve işveren vekillerinin sorumlulukları ve yükümlülükleri ele alınmıştır. İş sağlığı ve güvenlik hizmetlerinin, OSGB'ler tarafından yürütülmesi konusu da kapsama alınarak incelenmiştir. İş kazası sonucu, kaza geçiren çalışan ve hak sahiplerinin hakları ve yükümlülükleri, çeşitli örneklerle değerlendirilmiş; iş kazalarında, SGK ödemeleri ve yardımları örneklenerek, SGK'nın, işverenlere kusurları oranında rücu etmesi uygulamaları açıklanmıştır.
Türk özel hukukunda taşınmazların harici satışı ve tasfiyesi
Harici satış sözleşmesi, taşınmazın mülkiyetini devir borcunu doğuran sözleşmelere özgü olan bir kavram olarak karşımıza çıkmakta olup, özü itibariyle şekle aykırı gerçekleştirilen satışlar olarak tanımlanabilir. Eldeki bu çalışma harici satış sözleşmesinin tanımını yaparak temel özelliklerini belirtmekte, esasında kesin hükümsüz olan harici satış sözleşmesinin ayakta tutularak geçerli kabul edilebileceği halleri ele almaktadır. İlave olarak harici satış sözleşmesinin tasfiyesinin nasıl ve ne şekilde gerçekleştirileceğini değerlendirerek tasfiyeye ilişkin temel ilkeleri tespit etmektedir. Bu çalışmada son olarak tasfiye dışında sözleşmenin zayıf tarafı olan alıcının özel talep haklarını ele almaktadır.
Anonim ortaklıkta yönetim ve temsil yetkisinin devrinde yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu
Anonim şirketlerde yönetim veya temsil yetkisi kural olarak yönetim kurulu tarafından kullanılmakla birlikte, özellikle halka açık veya büyük ölçekli ortaklıklarda söz konusu yetkilerin tamamının yönetim kurulu tarafından bizzat yerine getirilmesi uygulamada sık rastlanan bir durum değildir. Bu nedenle kanunda, yönetim kuruluna, yönetim veya temsil yetkisinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu' nun 367/I ve 370/II hükümlerinde yer alan şartlara uygun olarak, mevcut yönetim kurulu üyelerinden bir veya birkaçına yahut üçüncü kişilere devretmek suretiyle, şirketin yönetim teşkilatını belirleme yetkisi tanınmıştır. Şirket yönetimi konusunda uzmanlaşmış ve yeterli mesleki tecrübeye sahip olan kişilere yetkilerin devredilmesi, bir yandan şirkette profesyonelleşmeyi sağlamakta, diğer yandan kural olarak, devredilen yetkilerle birlikte bu kapsamda ortaya çıkabilecek hukuki sorumluluk da devredilmiş sayılacağından, yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunu sınırlandırmaktadır. Yönetim veya temsil yetkilerinin geçerli bir şekilde devredilmesi halinde, devredilen yetkilerle ilgili olarak yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu; murahhasların seçiminde, onlara verilecek talimatlarda ve murahhasların üst gözetiminde göstermeleri gereken makul derecede özen yükümlülüğü ile sınırlı olarak devam eder. Çalışmamızda, geçerli ve geçersiz yetki devri hallerinde, yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğunun ne şekilde ortaya çıkacağı meselesi, mehaz İsviçre hukukundaki görüş ve yargı kararlarına yer verilmek suretiyle, detaylı bir şekilde incelenmiştir.
Rekabet hukukuna göre sözleşme özgürlüğünün kısıtlanması
Özel hukukun temel ilkelerinden birisi olan sözleşme özgürlüğünün varlığı, Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Bununla birlikte, Anayasa'da devletin, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alacağı; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önleyeceği düzenlenmiştir. Bu doğrultuda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu sözleşme özgürlüğünün sınırlarının çatısını oluşturmuştur. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da sözleşme serbestîsine bir takım sınırlamalar getirilmiştir; ancak yapılan bu sınırlamalar rekabet hukuku kapsamında anlaşma olarak kabul edilen ilişkilere getirilmektedir. Çalışmada öncelikle rekabet hukukuna göre yapılan sınırlamaların anlaşmalara getirilmesi sebebiyle anlaşmanın unsurları ve kapsamı ele alınacaktır. Borçlar hukukunda düzenlenen sözleşmeden farkları değerlendirilecektir. İdari kararlar ve mahkeme kararları ile kabul edilen anlaşma örneklerine yer verilecektir. Ek olarak sözleşme özgürlüğünün sınırlandırılmasının Anayasa'da, Türk Borçlar Kanunu'nda ne şekilde düzenlendiği açıklanacaktır. Daha sonra sözleşme özgürlüğünün rekabet hukukunda hangi hükümler ve yöntemler doğrultusunda sınırlandırıldığı ele alınacaktır. Son olarak ise rekabet hukukuna göre sözleşme özgürlüğünü sınırlandıran düzenlemelerde beklenen etkinliğin ne olduğu, mevzuatın ne hallerde sözleşmelere müdahale ettiği veya sustuğu ve kamu politikalarının yeri değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Anlaşma, Sözleşme, Sözleşme Özgürlüğü, Sınırlandırma, Etkinlik, Kamu Politikası, Rekabet.
Marka hukukunda kullanıma dayalı öncelik hakkı
Ülkemizde marka hakkı kural olarak tescil yoluyla kazanılır (tescil ilkesi). Fakat buna rağmen markasını tescilsiz olarak kullanmakta olan kişilerin sayısı hiç de az değildir. Kanunkoyucu tescilsiz olarak kullanılan markaları tamamen korumadan yoksun bırakmamış ve SMK m. 6/3'ü düzenlemiştir. Bu maddeye göre, başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret için hak elde edilmişse, bu işaret sahibinin itirazı üzerine marka başvurusu reddedilecektir. Bu marka başvurusunun reddedilmesinin nedeni SMK m. 6/3 kapsamında elde edilen kullanıma dayalı öncelik hakkıdır. Çalışmanın ilk bölümünde marka hakkı ve çeşitleri konusunda bilgi verildikten sonra marka hukukunda hakkın doğumuna ilişkin ilkelere yer verilerek kullanıma dayalı öncelik hakkının marka hukuku içindeki konumu gösterilmektedir. Bu arada hakkın doğumuna ilişkin diğer ilkelere de yer verilerek bunlarla olan ilişkisini ortaya koymak ve diğer ilkelere ilişkin çeşitli sorunlara çözüm getirilmesi amaçlanmaktadır. Hakkın doğumuna ilişkin ilkelere yer verildikten sonra hukukumuzda hangi sistemin benimsendiği tartışılmaktadır. SMK m. 6/3'e bakıldığında maddenin aslında çok açık olmadığı ve uygulanmasında çeşitli sorunlar olduğu görülmektedir. Tezin ikinci bölümü bu sorunlara çözüm bulmak ve maddenin uygulanma esaslarına açıklık getirmek amacındadır. Bu sebeple ilk olarak, SMK m. 6/3 kapsamına özellikle ticaret sırasında kullanılan işaretlerden hangilerinin girdiği tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci olarak, SMK m. 6/3'ün gerekçesinde de ifade edildiği üzere madde kapsamına giren işaretlerin markasal kullanımı, markasal kullanımdan ne anlaşılması gerektiği gibi hususlar ele alınmaktadır. Üçüncü olarak, 'işaret üzerinde hak elde etmiş olma' ve 'sonraki markanın kullanımını yasaklatma hakkı' kavramları üzerinde durulmaktadır. Son olarak SMK m. 6/3'te yer almasa da varlığı doktrince kabul edilen 'belli bir bilinirliğe sahip olma' şartı incelenmektedir. Tezin üçüncü ve son bölümünde ise ilk olarak kullanıma dayalı öncelik hakkı sahibinin hakları incelenmektedir. Sonraki başlıkta önceki tarihli tescilsiz işaretin tecavüz teşkil eden sonraki marka karşısındaki durumu değerlendirilmektedir. Bu başlık altında özellikle, daha önce yargı kararlarıyla kabul edilmiş olan ve SMK ile birlikte ilk kez pozitif düzenlemeye konu olan önceki tarihli hakların etkisi konusuna değinilmektedir. Daha sonra ilkinin tam tersi durum olan, tescilli marka varken tescilsiz işaretin sonradan kullanılması durumu incelenmiştir. Nihayet çalışmanın son kısmında, kullanıma dayalı öncelik hakkının kullanılmasının sınırı olan sessiz kalma suretiyle hak kaybı konusuna yer verilmektedir.
Sigorta Hukukundaki beyan yükümlülüğü kapsamında kişisel verilerin korunması
Sigorta hukukunun sigorta ettirene verdiği yükümlülüklerden olan beyan yükümlülüğü sigorta ettirenin belirsiz, olumsuz risklere karşı kendini güvence altına alma fikrinin bir yansımasıdır. Sigorta ettiren tarafından bilinen ve bilinmesi gereken, sigortacının sigorta sözleşmesini kurma iradesini etkileyecek önemli hususların tamamının beyan edilmesi gerekmektedir. Sigorta sözleşmelerinin, kişilerin veya kişilerin sahip oldukları menfaatlerin spesifik durumları çerçevesinde şekillendiği ele alındığında, beyan yükümlülüğünün kapsamına giren pek çok hususun kişisel veri niteliğinde olması kaçınılmazdır. Bu çerçevede, sigorta ettirince beyan edilen kişisel verilerin sigortacı tarafından hukuka uygun bir şekilde işlenmesi önem arz etmektedir. Zira sigortacılık sektörünün temelinde kişisel verilerin bulunduğunun ve kişisel veriden soyutlanmış bir sigortacılığın mümkün olmadığının kabulü gerekir. Kişisel verilerin korunması hukuku, ülkemiz açısından oldukça yeni bir olgudur ve bu sebeple doktrinde sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukukunun bir arada incelendiği oldukça az çalışma bulunmaktadır. Dört bölüm olarak düzenlenen tez çalışmamızın ilk bölümünde, kişisel veri kavramı ve kişisel verilerin işlenmesi özelinde, ülkemiz açısından yeni bir alan olan kişisel verilerin korunması hukuku açıklanmıştır. Tez çalışmamızın ikinci bölümünde, sigorta sözleşmesinin türleri ve tarafları incelenmiştir ve üçüncü bölümde sigorta ettirenin beyan yükümlülüğü açıklanmıştır. Son bölümümüzde ise sigorta hukuku ile kişisel verilerin korunması hukuku bir araya getirilerek, mevzuat, mevcut kaynaklar ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları doğrultusunda birtakım çıkarımlarda bulunulmuştur.
Avrupa Birliği hukukunda elektronik ticaretin regülasyonu ve Türk hukukuna regülasyon önerileri
Dijital dönüşümün merkezinde yer alan platform ekonomisi; ağ etkileri, veri temelli pazar gücü ve sınır aşan yapısıyla geleneksel hukuk mekanizmalarını işlevsiz kılmakta ve "hukukun teknolojiye ayak uyduramaması" (pacing problem) sorununu derinleştirmektedir. Bu çalışmada, Avrupa Birliği'nin Dijital Piyasalar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ile geliştirdiği yeni nesil kurallar, regülasyon teorisi ışığında analiz edilerek Türk hukuku ile karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Çalışmada öncelikle siber özgürlükçülük, siberpaternalizm ve ağ komüniteryanizmi teorileri incelenmiş; emir ve kontrol, piyasa temelli, mutabakata dayalı ve sözleşme ile tasarım yoluyla regülasyon yöntemlerinin dijital piyasalardaki etkinliği tartışılmıştır. Bu kapsamda DMA'nın, rekabet hukukunun ex-post müdahale yetersizliğini gidermek amacıyla eşik bekçisi kavramı üzerinden kurguladığı ex-ante düzenleme modeli ile DSA'nın sorumluluktan hesap verebilirliğe geçişi sağlayan risk temelli ve çok katmanlı denetim mimarisinin, hibrit bir regülasyon anlayışını temsil ettiği tespit edilmiştir. Türk hukuku incelendiğinde, 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve 5651 sayılı Kanun'da yapılan değişikliklere rağmen, yaklaşımın büyük ölçüde parçalı, reaktif ve katı nicel eşiklere dayalı bir emir ve kontrol mekanizmasına sıkıştığı görülmektedir. Tezin temel argümanı, Türk hukukunun dijital piyasalarda rekabet edilebilirliği ve temel hakları güvence altına almak için, salt yasaklamalara dayalı rejimden; sistemsel risk yönetimine, algoritmik şeffaflığa ve tasarım yoluyla regülasyon ilkelerine dayalı bütüncül bir modele evrilmesi gerektiğidir. Çalışma sonucunda, bu dönüşüm için güvenilir işaretçi mekanizması, bağımsız denetim ve iç uyum birimi içeren somut de lege ferenda öneriler üzerinden somut bir reform haritası sunulmaktadır.
Milletlerarası özel hukuk bağlamında Blockchain
2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından yazılan "Bitcoin: A-Peer-to-Peer Electronic Cash System" isimli makale ile ortaya çıkan 'Blockchain', kavramı merkezi bir yapısı olmayan, dağıtık ağ yapısına sahip, güvenli ve değiştirilemez bilgilerin depolandığı bir defter sistemini ifade etmektedir. 'Bitcoin' ise, bu sistem üzerinde merkezi bir yapı olmadan direkt olarak bir kişiden diğer bir kişiye aracısız olarak aktarılabilen bir kripto paradır. Tez kapsamında bu iki kavramın yanında, kripto paraların kolaylıkla değişim ve transferlerinin yapıldığı platformlarda hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde ve dünyada, yüz milyonu aşan kullanıcı sayısı ile bu platformlar, bir trilyon dolarlık işlem hacminin üzerine çıkmışlardır. Sözleşme taraflarının bu platformları kullanarak birbirlerine kripto para transfer etmeleri alım-satımları sırasında, gerek alıcı ve gönderici taraf, gerekse platformlarla kullanıcılar arasında hukuki ihtilaflar ortaya çıkabilmektedir. Çıkacak olan bu uyuşmazlıkların esasına girilmeden önce, esasa hangi hukuk kurallarının uygulanacağı problemine çözüm bulmak gerekir. Konu ile alakalı olarak yeknesak bir kurallar bütünü mevcut olmadığı için, ulusal hukuklardaki veya birliklerdeki kanunlar ihtilafı kuralları ile bu sorun çözülecektir. Kanunlar ihtilafı kurallarında bulunan, sübjektif ve objektif bağlama kuralları ile taraflar arasında akdedilen sözleşmeye uygulanacak hukukun tespiti yapılacaktır. İrade muhtariyeti çerçevesinde, tarafların seçtikleri hukuk, kanunun izin verdiği ölçüde, yani kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralların dışında uygulama alanı bulacaktır. Tarafların hukuk seçiminin bulunmaması halinde, objektif bağlama kuralları, platformlar kullanılarak yapılan kripto para transferleri sözleşmelerine uygulanacaktır. Tez konusu teknoloji, uluslararası alanda kara para aklama ve terör finansmanında oldukça fazla kullanıldığı için, sözleşmeyle ilişkili ülkelerin ve üçüncü ülkelerin, kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralları oldukça fazla uygulama alanı bulacaktır.
Kiraya verenin hapis hakkı
Kira sözleşmesi, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerden olup, kiraya verenin temel borcunu kiralananın kullanımını kiracıya bırakmak oluşturur. Kiraya verenin bu borcu, sadece sözleşmenin başında yerine getirilmesi gereken bir borç değildir. Kiraya veren, sözleşme süresince kiralananın kullanımını kiracıya bırakmalıdır. Kiracının temel borcu ise kiralananın kullanımı karşılığında kira bedeli ödemektir. Dolayısıyla kiraya verenin teslim borcu, önce ifa edilmesi gereken borçlardandır. Kiracının kira bedelini ödememesi durumunda kiraya veren, ödemezlik def'inden faydalanamaz. Kira bedeli alacağının güvencesi olarak kiraya verene hapis hakkı tanınmıştır. Uzun süredir kira bedeli ödeme borcunu yerine getirmeyen kiracıya karşı kiraya vereni korumak maksadıyla muaccel olmamış alacaklar için de hapis hakkı tanınmıştır. Ancak kiraya verenin sadece taşınmaz kiralarında hapis hakkı vardır. Hakkın konusunu oluşturan taşınırların belli özelliklere sahip olması gerekir. Kural olarak taşınırların kiracıya ait olması gerekir. Kiraya veren, hapis hakkını kullandığı taşınırları paraya çevirerek alacağını öncelikli olarak alır. Bu taşınırların kiralanandan götürülmek istenmesi halinde kiraya verenin takip hakkı vardır.
Milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuk
Ticari hayatta belli bir tacire ait işletmecilik yönteminden yararlanılarak mal ve/veya hizmet sürümünün yeknesak görünüm altında başka tacirler tarafından yapılması franchise sözleşmelerini ortaya çıkarmıştır. Dünyada ve Türkiye'de franchise sözleşmeleri yaygın olarak yapılmaktadır. Buna göre, farklı ülkelerden Türkiye'ye franchising gelmekte ve Türkiye'den de farklı ülkelere franchising verilmektedir. Bu durum, milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerinin ve bu sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların, milletlerarası özel hukuk bakımından ele alınmasını gerektirir. Bu bağlamda, franchise sözleşmeleri bakımından Türk hukukunun yanı sıra yabancı hukukların da uygulanması ihtimali ortaya çıkar. Birçok ülke hukukunda olduğu gibi Türk hukukunda da düzenlenmeyen franchise sözleşmeleri; başka sözleşmelere ilişkin unsurları barındırmakta, benzer sözleşmelerle karşılaştırılmakta, farklı türleri içermekte, farklı hukukî nitelik ve özellikleri haiz olmaktadır. Franchise sözleşmelerinin söz konusu karmaşık yapısı, uygulanacak hukukun tespitinde etkili ve belirleyicidir. Bu bağlamda, milletlerarası franchise sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların hangi hukuka göre çözüme kavuşturulacağı, yani bu sözleşmelere uygulanacak yetkili hukukun tespiti meselesi önem taşır. Ayrıca, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanının da ortaya konulması gerekir. Çalışmamızda; Türk hukuku bağlamında, karşılaştırmalı hukuktan da yararlanılarak, franchise sözleşmelerinin maddi hukuktaki yapısı, sübjektif ve objektif bağlama kuralı uyarınca milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukukun tespiti, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanı, yani bu hukukun kapsamına giren ve kapsam dışı kalan hâller ele alınmıştır. Bu çerçevede, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun hükümleri bağlamında ve karşılaştırmalı hukuk ışığında, milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuka ilişkin inceleme ve değerlendirme yapılarak sorunlar ve çözüm önerileri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Franchise sözleşmeleri, milletlerarası franchise sözleşmeleri, uygulanacak hukuk, uygulanacak hukukun tespiti, sözleşme statüsünün uygulama alanı
Kazandırmanın hukukî sebebi (Causa)
Her kazandırmanın bir sebebi vardır. Hukukî sebep kavramı da esas itibariyle kazandırma kavramı ile birlikte kullanılır ve hukukî sebep, kazandırmayı, işleme katılan taraflar ve özellikle kazanan taraf açısından haklı göstermeye yarar. Kanunda hukukî sebep kavramına ilişkin bir tanım mevcut değildir. Hukukî sebep (causa), kazandırıcı işlemde, kazandırmada bulunan tarafın doğrudan ulaşmak istediği, tarafların üzerinde mutabık kaldığı, işleme hukukî karakterini veren en yakın ve tipik amacı ifade eder. Kazandırma ile takip edilen amacın tipik bir amaç olması, söz konusu işlemi kim yaparsa yapsın kişiden kişiye değişmeyen, herkes için aynı olan amaç anlamına gelir. Bu bakımdan hukukî sebep, hukuk düzeninin bir işleme bağladığı objektif sonucu da ifade eder. Hukukî sebebin, kazandırmada bulunan tarafın amacı ve tarafların amaç üzerine anlaşması şeklinde iki unsuru söz konusudur. Hukukî sebep, kazandırmaya hukukî karakterini verdiği ve dolayısıyla yapılan işlemin hukukî niteliğini gösterdiği için, o işleme uygulanacak hukuk kurallarını da belirler. Ayrıca hukukî sebep, hukukî işlemlerin ve bu çerçevede kazandırıcı işlemlerin kuruluş ve geçerliliğinde de büyük bir öneme sahiptir. Zira hukukî sebep, sözleşmenin objektif esaslı unsurlarından birini oluşturur. Bu bakımdan irade açıklamalarının hukukî sebep üzerinde de birbirine uygun olması gerekir. Kazandırmanın amacına ilişkin olarak tarafların yaptıkları anlaşma "sebep anlaşması" olarak ifade edilmektedir. Borçlandırıcı işlem ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "iç sebep" olarak yapılan işlemin içerisinde yer almakta ve işlemin zorunlu bir unsurunu teşkil etmektedir. Bu bakımdan borçlandırıcı işlemler kural olarak sebebe bağlı işlemlerdir. Tasarruf işlemi ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "dış sebep" şeklinde ortaya çıkmakta ve bu işlemin yapılmasına temel teşkil eden borçlandırıcı işlemi ifade etmektedir. Tasarruf işleminin hukukî sebebinin dış sebep şeklinde olması, borçlandırıcı işlemdeki geçersizliğin tasarruf işlemini etkileyip etkilemeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. Tasarruf işleminin sebebe bağlı olup olmadığı hukuk politikası sonucunda belirlendiği için bu konuda genel bir ifadede bulunmak mümkün değildir. Türk/İsviçre hukuku bakımından taşınmaz mülkiyetinin devri dışındaki kazandırıcı işlemlerin sebebe bağlı olup olmadığı oldukça tartışmalıdır.
Milletlerarası Özel Hukukta velâyet
Genel olarak küçüğün ya da bazı durumlarda ergin kısıtlı çocukların şahıs ve mallarının korunması amacıyla, onların temsili konusunda ana babanın sahip oldukları hak ve yükümlülüklerin tamamı olarak ifade edilebilecek velayet, çocuğun menfaatinin korunması açısından günden güne artan bir öneme sahiptir.Uygulamada velâyetin milletlerarası özel hukuk açısından birçok uyuşmazlığa konu olduğu görülmektedir. Farklı vatandaşlığa sahip ya da farklı ülkelerde sakin tarafların evlilikleri ve bu evliliklerin son bulması hali çocukların velâyetinin belirlenmesi sorununu da gündeme getirmektedir. Diğer yandan farklı ülke vatandaşı olan tarafların evlilik dışında doğan çocuklarının velâyetinin kime ait olacağı sorunu da yine milletlerarası uyuşmazlıklara meydan verebilecektir.Milletlerarası alanda velâyete ilişkin olarak öne çıkan üç milletlerarası sözleşme bulunmaktadır. Bunlar, 1961 tarihli Küçüklerin Korunması Konusunda Makamların Yetkisine Dair La Haye Sözleşmesi, 1980 tarihli Çocukların Velâyetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velâyetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi ve 1980 tarihli Çocukların Milletlerarası Kaçırılmasının Hukukî Yönlerine Dair La Haye Sözleşmesi'dir. Anılan sözleşmeler dışında 1961 La Haye Sözleşmesi'nin yerini almak üzere 1996 yılında Velâyet Sorumluluğu ve Çocukların Korunması Tedbirleri Hakkında Yetkiye, Uygulanacak Kanuna, Tanıma, Tenfize ve İşbirliğine Dair Sözleşme kabul edilmiştir. 1996 La Haye Sözleşmesi, 1961 La Haye Sözleşmesi'nden farklı ve eksikliklerini gideren önemli düzenlemelere sahiptir. Ancak Türkiye henüz 1996 La Haye Sözleşmesi'ne taraf değildir.Anayasa'nın 90/5. ve MÖHUK'un 1/2. maddelerindeki düzenlemeler gereğince söz konusu milletlerarası sözleşmeler uygulanma alanına giren uyuşmazlıklarda esas alınacaktır. Bu sözleşmelerin uygulanma alanına girmeyen hususlarda ise 5718 sayılı MÖHUK hükümleri uygulanacaktır.Bu tez çalışmasında öncelikle, velayete ilişkin milletlerarası sözleşmelerin amacı, kapsamı ve temel kavramları belirlenerek, tanıtılması amaçlanmıştır. Bunun ardından yabancı unsur taşıyan velayet ilişkin uyuşmazlıklarda milletlerarası yetkinin ve uygulanacak hukukun tespiti yapılmıştır.Üzerinde durulan bir başka husus velâyete ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizidir. Zira yabancı bir devlet makamları tarafından verilen kararların ancak Türkiye'de tanınması ile kesin hüküm kuvveti kazanması; tenfizi ile de icrası mümkün olabilecektir.
Türk Hukukunda destekten yoksun kalma tazminatı
Destekten yoksun kalma tazminatı ölen kişinin desteğinden yoksun kalanların talep ettiği bir tazminat türüdür. Bu tazminatta, kişini ölenle arasındaki desteklik ilişkisini, desteğin ölümünden dolayı zarar gördüğünü, desteğin bakımına muhtaç olduğunu kanıtlaması gerekir.
Tazminat davalarının Kamu Hukuku (tam yargı davaları) Özel Hukuk karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Tazminat davaları özel hukuk ?kamu hukuku karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır. Tezin kapsamı Bedensel zararlar sonucu açılan Tam Yargı Davalarıdır. Bu davalar maddi tazminat, Destekten Yoksun Kalma Tazminatı, Manevi Tazminat olarak görülmektedir. İki ayrı usul yasasının olması gerek özel hukuk açısından gerekse idare hukuku açısından davaların açılmasında takip edilmesi gereken yöntemleri, süreye, görev ve yetkiye ilişkin konuları ayrıntılı incelemeyi zorunlu kılmıştır.Tazminat davalarında sorumluluk konusu ve de zarar önemine binaen ayrıntılı incelenmiştir.Bu davaları kimler açacaktır? Açılan davalar sonucu mahkemeler ne tür kararlar vermekte, olayın çözümüne nasıl yaklaşmaktadırlar. Bu hususlar mümkün olduğunca karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler:1.Tazminat2.Sorumluluk3.Zarar4.Süre5.Destek
İlaç patenti hak sahipliği ve ilaç patenti hak sahibinin ilacın neden olduğu zararlardan dolayı sorumluluğu
İlaç, insan sağlığı ile yakından ilgili bir üründür. Sağlık hakkı bakımından son derece önemli olan bu ürünün, patent hakkına konu olması uzun süre tartışılmıştır. Patent konusu olan diğer ürünlerden farklı olması nedeniyle ilaç patenti sahibinin sorumluluğunun olup olamayacağı sorusunun yanıtı tezde aranmıştır. Çalışmada öncelikle ilaç tanımı yapılmıştır. Konumuz açısından önemi nedeniyle ilacın sağlık hakkı ile ilgisi ve patent hakkına konu olması anlatılmıştır. Patent konusu olan ilacın kullanımı nedeniyle hangi zararların doğacağı ve ilaç patenti sahibinin bu zararlar nedeniyle sorumluluğu incelenmiştir. İlacın içinde zarar doğurma riskini barındırması nedeniyle sorumluluğun dayanağı araştırılmıştır.
Brüksel tüzüğü bağlamında derdestlik
Bu tez, temelleri Avrupa Ekonomik Topluluğunu kuran Roma Anlaşmasının 220. Maddesine dayanan, Avrupa Medeni Usul Hukukunun yeknesaklaştırma çalışmalarının en önemli adımlarından birisi olan, ?Özel Hukuk ve Ticaret Hukuku Konularında Yargı Yetkisi, Yargı Kararlarının Tanınması ve Tenfizine Dair 22 Aralık 2000 tarih ve 44/2001 sayılı Avrupa Topluluğu Konsey Tüzüğü? (Brüksel Tüzüğü) bağlamında derdestlik kurumunu incelemek amacıyla hazırlanmıştır.Tezin birinci bölümünde, derdestlik kavramı, iç hukukta derdestlik ve yabancı derdestlik kavramları incelenmiş, derdestlik kurumuna ilişkin doktrinsel tartışmalara değinilmiştir. İkinci bölümde, Avrupa Birliği hukukunda özel hukuk ve ticaret hukuku alanında derdestliğe ilişkin hükümler içeren düzenlemeler incelenmiştir. Bu düzenlemeler sırasıyla, ?Hukuki ve Ticari Konularda Mahkemelerin Yetkisi ve Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizine İlişkin Brüksel Sözleşmesi?, ?Hukuki ve Ticari Konularda Mahkemelerin Yetkisi ve Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizine İlişkin Lugano Sözleşmesi? ve Brüksel Tüzüğüdür. Tezin üçüncü bölümünde ise, Brüksel Tüzüğünde derdestliğe ilişkin hükümler incelenmiş ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı kararlarında Brüksel tüzüğünde derdestliğe ilişkin önemli görülen bazı davalar özetlenmek suretiyle tüzükteki derdestlik kurumunun uygulamaya nasıl yansıdığı incelenmiştir.Avrupa Birliği Usul hukukunun yeknesaklaştırılması çalışmalarının en önemli aşamalarından birisi olan Brüksel Tüzüğünde öngörülen derdestlik kurumu, Avrupa Toplulukları Adalet Divanının yorumlarıyla daha da güçlenmiş ve uygulamadaki belirsizlikler azalmıştır. Bu sayede topluluğa üye ülkeler arasındaki karşılıklı güven artmış, çelişkili yargı kararlarının ortaya çıkması riski de azaltılmıştır. Farklı üye ülke mahkemelerinde verilen mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi için ortaya çıkması muhtemel çelişkili yargı kararları azaltılmak suretiyle, özel hukukta adli işbirliği ve mahkeme kararlarının serbest dolaşımına dair önemli bir adım atılmıştır.
İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli ve korunması
Tezimizin konusunu, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâlleri ve bu ihlâller karşısında başvurulabilecek korunma yöntemleri oluşturmaktadır. Kişilik hakkı ihlâlleri son yıllarda ortaya çıkan bir ihlâl olmamakla birlikte bilim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak İnternet ortamına taşmıştır. Bu durum ise zaten çözümü güç olan meseleleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.Kişilik hakları konusunda tanım vermenin zorluğu bir tarafa bırakıldığında; kişilik haklarını, doğumla kazanılan, kişinin kendi iradesiyle dahi vazgeçmesinin mümkün olmadığı, herkese karşı ileri sürülebilen, kendisine sıkı sıkıya bağlı, maddi, manevi, iktisadi değerler gibi değerlerin bütünü olarak ifade edilebilir.Kişilik hakları İnternet ortamında çeşitli şekillerde ihlâl edilmektedir. Tabi bu haklardan hepsinin İnternet ortamında ihlâl edilmesi hakların doğası gereği mümkün değildir. Örneğin bir kimsenin hayat hakkının ya da vücut bütünlüğü hakkının İnternet ortamında ihlâl edilmesine olanak yoktur. Çünkü bu haklar ancak fiili bir saldırı neticesinde ihlâl edilebilir. Oysa İnternet ortamındaki kişilik haklarının ihlâl edilmesindeki temel özellik, ihlâlin sanal ortamda gerçekleştirilmesidir.İnternetin sahip olduğu hız ve tıkanmadan çalışabilme kabiliyeti bir takım teknik unsurların varlığına bağlıdır. Bu unsurları İnternetin yapısal unsurları olarak adlandırabiliriz. İnternetin yapısal unsurları; TCP/IP, web teknolojisi, intranet ve extranetlerdir. Bu unsurlardan en önemlisi TCP/IP'dir. TCP/IP, İnternet ağına dâhil olan bilgisayarların herhangi bir sorunla karşılaşmaksızın veri alışverişini gerçekleştirebilmeleri için getirilen kurallardır.Günümüz dünyasının artık vazgeçilmezlerinden birisi haline gelen İnternet, sayılamayacak ve sınıflandırılamayacak kadar çok alanlarda ve amaçlarla kullanılmaktadır. Buna rağmen, İnternettin yaygın olarak kullanılan işlevlerini belirtmekte fayda vardır. İnternet; FTP, e-posta, posta listeleri, haber grupları, e-bültenler, haber ağları, sohbet, bilgisayar ilan panoları gibi iletişim yöntemlerinin kullanılmasına olanak sağlar.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli birçok şekilde gerçekleşebilir. Günümüzde, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâllerinin en çok görülen şekli web sitesindeki yayınlardır. Bu yayınlarda da kişinin şeref ve haysiyetine yönelik saldırılar ile kişinin meslekî ve ekonomik haklarına yapılan saldırılar ağırlıktadır. Alan adı ihlâlleri, e-postalar, spamlar aracılığıyla gerçekleştirilen saldırılar, fake mail, spoofing, phishing, pharming yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar, Truva atları, bukalemunlar, ağ virüs ve solucanları kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar da kişilik haklarının ihlâline yönelen saldırılarda önemli bir yere sahiptir.İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakları ihlâllerinin yaygınlığı İnternet servis sağlayıcıların sorumluluğunu gündeme getirmiştir. İnternet servis sağlayıcılar sözleşmeden doğan sorumluluklarının yanında hukuki ve cezai sorumlulukları da vardır.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli daha çok haksız fiil niteliğindedir. Bu bakımdan İnternet ortamında kişilik haklarını ihlâl eden kimselerin sorumluluğu da haksız fiil esaslarına göre tayin edilir.İnternet ortamında kişilik hakları ihlâl edilen kimse cezai soruşturma ve kovuşturma için ilgili makamlara başvurabileceği gibi bir takım davaları da açabilir. Bu davalar TMK m. 25'te ifade edilen önleme, durdurma, tespit, maddi, manevi tazminat ve vekâletsiz iş görme davasıdır. Bu davalar neticesinde kararın üçüncü kişilere bildirilmesi de istenebilir.