Placenta
76 theses under this subject heading
Plasenta akreata'lı hastaların serumlarında Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin 2 ve oksidatif stresin araştırılması
Amaç: Plasenta akreata spektrumu (PAS), plasenta akreata, inkreata ve perkreata olmak üzere plasentanın uterus myometriumuna patolojik yapışmasını ifade eden, sezaryen oranlarında artış ile birlikte insidansı artış gösteren maternal kanama, histerektomi ve ölüm gibi risklere sahip bir önemli bir hastalık grubudur. PAS'taki artmış anjiyogenezin oksidan ve antioksidan mekanizmalar arasındaki bir dengesizlikle ilişkili olabileceği hipotezine dayanarak plasenta akreatalı gebelerde maternal serum Nrf2-Keap-1 yolağı, sestrin-2 ve bazı oksidan/antioksidan sistem parametrelerinin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 38 plasenta perkreata, 3 plasenta inkreata ve 16 plasenta akreata hastası olmak üzere 57 PAS hastası ve 26 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum Sestrin 2, Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL, SOD ve GSH-Px değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarında yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan PAS ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklıydı. Hasta grubunda MDA-LDL değerleri yüksek tespit edilirken, Nrf2, Keap1, GSK-3ß seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri kontrol grubunda anlamlı derecede yükseklik vardı. Sestrin 2 değerleri hasta grubunun değerlerinden sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ayrıca invazyon derecesine göre gruplandırdığımızda Nrf2 seviyesinin daha düşük Keap1 seviyesinin daha yüksek olduğunu tespit ettik. Sonuç: Sonuç olarak PAS bozukluğunda oksidan/antioksidan dengenin oksidatif stres artışı yönünde bozulduğunu tespit ettik ve plasental invazyon derecesinin tayininde Nrf2 ve Keap1 parametrelerinin faydalı olabileceğini düşündük. PAS etyopatogenezinde ve invazyon derecesinin tespitinde oksidatif stresin rolünü ortaya koyacak daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Plasenta akreata spektrum, oksidatif stres, Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin2
Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi
Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi
Preeklampsi takibinde serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi
Preeklampsi 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon, proteinüri ve ödem ile karakterize bir hastalıktır. Maternal/perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiş olmasına karşın hastalığın patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Preeklampsiye yol açan risk faktörlerinin değerlendirildiği pek çok yöntem önerilmiştir. Geçmişte preeklampsi öngörüsüne dair kullanılan yöntemler genellikle biyokimyasal olmayan belirteçlere odaklı olarak yapılmakta iken günümüzde ise biyokimyasal belirteçlere doğru bir kayma söz konusudur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda pek çok biyokimyasal ajan preeklampsi tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada preeklampsi takibinde bazı serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda serum nesfatin, ezrin, plasental protein 13, hypoxia inducible factor 1- α subunit (HIF1A), nörofilin 1 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada tedavi öncesi preeklampsili (n = 35), tedavi sonrası preeklampsili (n = 35) ve sağlıklı kontrol (n = 20) grubu olmak üzere toplam 90 numune değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde tedavi öncesi nesfatin-1 ve ezrin düzeyleri tedavi sonrası ve sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde daha düşük, HIF-1A düzeyi ise anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yine yapılan analizler neticesinde tedavi öncesi ve sonrası preeklampsili hastalarda PP13 düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında nesfatin, ezrin, HIF1A, PP13 ve NRP1'in preeklampsi öngörüsünde önemli biyobelirteçler olduğu söylenebilir.
Adölesan ve ileri yaş gebeliklerinde görülen aneminin plasental etkilerinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda gebelik döneminde anemisi olan riskli yaş grubundaki kadınlar, anket kullanılarak incelenmiştir. Plasental histopatoloji ve anemi ile ilişkili DMT1, TFR1, IRP1 molekülleri incelenerek etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül-Ekim 2020-2021 tarihleri arasında Ayvalık Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 135 kadın dâhil edildi. "Grup 1; ≤18 yaş anemik; Grup 2; ≤18 yaş anemik değil; Grup 3; ≥35 yaş anemik; Grup 4, ≥35 yaş anemik değil". Çalışma grupları hb<110 g/L ve hb>110 g/L olarak ayrıldı. Veriler, 'Sosyodemografik Anket Formu', 'Kişisel Bilgi Formu' ve 'Yenidoğan Ölçümleri, Apqar Skorlaması ve Plasenta Ağırlığı Tanımlayıcı Özellikler Formu' aracılığıyla toplandı. Ayrıca plasenta dokularından kesitler alınıp hem histopatolojik hem de Dmt1, TFR1, IRP1 molekülleri immünohistokimya yöntemi ile incelendi. Araştırma NCT03893084 numarası ile Clinical triars' a kayıtlıdır. Bulgular: Riskli yaş grubundaki katılımcıların çoğu gebelikte aneminin bebek ve kendisinde yarattığı sorunlardan haberdardı (p<0,05). ≤18 yaş anemik olmayan grupta villus ve fetal kan damarları normalken, ≤18 yaş anemik grupta villuslarda fibrinoid birikimleri gözlendi. ≥35 yaş hem anemik hem de anemik olmayan gruplarda villuslarda fibrinoid birikimi gözlendi. Riskli yaş grupları açısından DMT1, TFR1ve IRP1 immünohistokimyasal boyamada tüm gruplar arasında farkın anlamlı olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç: ≤18 yaş ve ≥35 yaş anemik gebelerde DMT1, TFR1 ve IRP1 immünohistokimya sonuçlarının anemik olmayan gebelere göre artmış olması, annede demir eksikliği olmasına rağmen plasentadaki demir emilim mekanizması ile eksikliğin tolere edilebildiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Gebelikte anemi, DMT1, TFR1, IRP1, Plasenta Histopatolojisi, Riskli Gebelik
Besin kısıtlamasının ve açlığın gebe farelerin plasentalarında ve fetuslarında otofaji ve sirtuin belirteç düzeylerine etkisi
Açlık genel anlamda insanlarda 12 saat ile üç hafta periyotları arasında değişen hiç veya az miktarda yiyecek alınmasıdır. Besin kısıtlaması; tüm besin değerlerinin değiştirilmeden ad libitum diyetinin(günlük gıda alınımı) yüzdesel olarak azaltılması olarak tanımlanır. Otofaji, çeşitli stresli durumlara besin yoksunluğu, oksidatif stres ve DNA hasarı gibi cevaben hücresel homeostazı korumak için uyarıldığı bilinmektedir. Otofajinin düzenlenmesinde Sirt1 ve Sirt2 için çok yönlü rolleri tanımlamıştır. Sirt1, otofajiyi, otofaji genlerinin (Atg) 5, 7 ve 8 ürünleri gibi otofaji indüksiyon ağının temel bileşenlerinin deasetilasyonu yoluyla doğrudan etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada fareler kontrol, Oruç, S-24, S-48, 1W, 2W, 3W olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Gebeliğin 18.5 gününde anneden fetüs ve plasenta alınarak ağırlıkları ve boyları değerlendirildi. Besin kısıtlaması ve açlık uygulanmış farelerin SİRT1, SİRT2, ATG5 ve LC3/AB gibi genlerin organ bazında ve plasenta bölgesel açısından immünohistokimyasal ekspresyon düzeylerine bakıldı. Morfolojik değerlendirme için fetüs ve plasentaların Hematoksilen- Eozin boyamaları yapıldı. Deney sonuçlarına göre besin kısıtlaması ve çeşitli açlık uygulamalarının maternal farelerin fetüs ve plasenta ağılık ve boy ölçümleri arasında anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Besin kısıtlaması ve açlık gruplarında immünohistokimyasal sonuçlarına göre plasentada anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Ancak fetüs için organ bazında SIRT-1 belirteci için kalp ve sol ekstremite, ATG-5 belirteci için bağırsak ve LC3/AB belirteci için ise karaciğer dokularında anlamlı bulgular bulunmuştur. Bu çalışmanın deney sonuçları doğrultusunda besin kısıtlaması ve çeşitli açlık grupları ve SIRT-1, ATG-5 ve LC3/AB belirteçleri etkili olmakta ve ekpresyon düzeylerini etkilemektedir.
Ten tene temas ile salgılanan hormonların plasentanın ayrılma süresine etkisi
Amaç: Bu çalışma, ten tene temasın plasentanın ayrılma süresine hormonların etkisinin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak-Temmuz 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvurmuş 40 kadın (20 vaka, 20 kontrol) ile yürütülmüştür. Rutin kontrol sırasında alınan kanlardan doğum öncesi ve doğum sonrası olarak bizim çalışmamız için de 1 cc kan alınmıştır. Kanların hepsi toplanana kadar -80 derecedeki deep frezede saklanmıştır. Daha sonra bu kanlardan beta-endorfin, katekolamin ve oksitosinin analizi yapılmıştır. Veriler sosyo-demografik veri formu kullanılarak alınmıştır. Ayrıca 20 vaka grubuna doğumda ten tene temas uygulanıp ten tene temasın plasenta üzerine etkisi gözlemsel olarak da kronometreyle ölçülmüştür. Verilerin değerlendirilmesinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Bulgular: Vaka grubu annelerin yaş ortalaması 28,55±5,97, kontrol grubu annelerin yaş ortalaması 26,75±6,58'dir. Kontrol doğum öncesi ve vaka doğum öncesi gruplarında oksitosin seviyeleri istatistiksel olarak düşerken, beta-endorfin seviyeleri ise istatistiksel olarak artmış olup, katekolamin seviyelerinde ise istatistiksel bir fark görülmemektedir. Kontrol doğum sonrası ve vaka doğum sonrası grupları arasında betaendorfin, oksitosin ve katekolamin seviyelerinde istatistiksel bir fark görülmemektedir (p>0,05). Ayrıca, ten tene temas yapılan vaka grubunda plasentanın ayrılma süresi kontrol grubuna göre daha kısa bulunmuştur. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Sonuçlar: Doğumda uygulanan ten tene temas plasentanın ayrılma süresini etkileyen bir faktördür. Sağlık profesyonellerinin doğum sonu erken dönemde ten tene temas konusunda bilgi ve farkındalıkları arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ten tene temas, oksitosin, beta-endorfin, katekolamin, plasenta
Gebelikte sigara içiminin plasenta, emzirme öz-yeterlilik ve yenidoğan ölçümlerine etkisi
Amaç: Gebelikte sigara içiminin plasenta, emzirme öz-yeterlilik ve yenidoğan ölçümlerine etkisinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Araştırma Mart-Mayıs 2018 tarihlerinde Manisa Merkezefendi Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 70 kadın (35 sigara içen, 35 içmeyen) ile yürütülmüştür. Veri toplamak amacıyla "Sosyo-demografik Anket Formu", "Postpartum Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği (EÖYÖ)" ve "Fagerström Bağımlılık Testi" kullanılmıştır. Plasenta dokularından kesitler alınıp histopatolojik olarak incelenmiştir. Her iki grubun emzirme durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki grubun sosyodemografik özelliklerinden yaş, eğitim durumu, sosyal güvence, gebelik sayısı, doğum sayısı, yaşayan çocuk sayısı, gebeliğin planlı olması ve izlemlerin düzenli olma durumu değişkenleri ile postpartum emzirme öz-yeterlilik ölçeği ortanca puanları arasında anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0,05). Bebeğin doğum ağırlığı, doğum boyu, baş çevresi, doğumdan sonra bebeği ilk emzirme zamanı ve bebeğin şu anki emme durumu değişkenleri arasında ise anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sigara kullanan ve kullanmayan gebelerin Hematoksilen Eozin patolojik bulguları arasında anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç: Sigaranın plasenta ağırlığını düşürdüğünü, histolojisinde olumsuz değişikliklere neden olduğunu tespit ettik. Ayrıca ilk emzirme zamanını olumsuz etkilediğini, öz-yeterlilik üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını saptadık Sigara içiminin bebeğin doğum ağırlığı, doğum boyu, baş çevresi ölçümlerini olumsuz etkilediği sonucuna ulaştık. 1. ve 5. dakika apgar skorlarında olumsuz bir sonucuna ulaşmadık. Anahtar Kelimeler: sigara, gebelik, plasenta, yenidoğan, emzirme öz-yeterlilik.
Missed abortus ve istemli evokuasyon olgularının endometriyumlarında proprotein konvertaz dağılımı
Missed abortus ve istemli gebelik evokuasyonu yapılan olguların desidua ve plasenta örneklerinde, birçok hücresel faaliyette rol oynayan TNF-? (Tümör Nekroz Faktörü-alfa), TGF-ß2 (Tümör Büyüme Faktörü-beta 2), IGF-I (İnsülin-benzeri Büyüme Faktörü-I), POMC (Pro-opiyomelanokortin), FOXO3A (Forkhead box O3A) ile proprotein konvertaz ailesi üyelerinden PC4 (Proprotein Konvertaz 4), PC6 (Proprotein Konvertaz 6), PC7 (Proprotein Konvertaz 7) ve FURİN moleküllerinin dağılımlarını immonohistokimyasal teknikle karşılaştırarak, missed abortus etiyolojisindeki etkileri araştırıldı. Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin sonlandırılması kararı verilmiş missed abortus tanılı ve 10 hafta altı gebelik evokuasyonu istemi ile başvuran 10'ar hasta alındı. Her iki hasta grubundan endometriyal ve plasental doku örnekleri klasik doku takibi yöntemi ile bloklandı ve seri kesitleri alındı. Materyaller iki gruba ayrılarak incelendi. Seri kesitlerin birinci grubuna IHC uygulandı ve TNF-?, TGF-ß2, IGF-I, POMC, FOXO3A, PC4, PC6, PC7 ve FURİN primer antikorları ile immünohistokimyasal boyamalar uygulandı. Boyanan hücre sayısı H-Skor tekniği ile hesaplandı. Bu çalışmada, missed abortus olgularına ait desidua ve plasenta örneklerinde hücre proliferasyonu, invazyonu, migrasyonu, farklılaşması ve sağ kalımında rol oynayan TNF-?, TGF-ß, IGF-I, FOXO3A faktörlerinin artışı ve bu faktörlerin öncül formlarının posttranslasyonel modifikasyon yolu ile aktif formuna dönüşmesinde rol oynayan POMC, PC4, PC6 ve FURİN artışı ile paralellik göstermesi, bu faktörlerin fetal yaşam son bulduğu halde düşüğün gerçekleşmesini engellediğini düşündürdü.
Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi
Birinci trimester gebelik döneminde plasenta volüm ölçümünün preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığını (IUGR ) öngörmede rolü
Amaç: Çalışmamızda 11-13 hafta 6 gün arasında ve CRL ölçümü 45-84mm arasında olan, ilk üç ay tarama testi yaptırmaya gelen gebelerde 3D ultrasonografi görüntüleme yöntemleri kullanılarak plasenta volüm ölçümü ile ilk trimesterde preeklampsi ve IUGR öngörmeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Perinatoloji Bilim Dalı polikliniğine ilk üç ay tarama testi için başvurmuş hasta bilgi yönetim sisteminde kayıtlı 450 hasta örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Plasenta hacmi ile sigara, kilo, gravide arasında ilişki bulunmazken, anne yaşı, gebelik haftası, fetal ağırlık, IUGR ve preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca bebek ağırlığı ile değişkenler arası ilişkiye bakıldığında kilo, yaş ve gravide arasında ilişki bulunmazken, gebelik haftası arasında ilişki olduğu sonucuna varıldı. Sonucuna ulaşılamayan 2 olgu çalışma dışı bırakıldı. Kalan 448 olgunun 16'sında preeklampsi gelişti. Bu 16 olgunun 11' inde (%78.6) plasenta hacmi 0-32mm3 arasında, 5 olguda(%1.2) ise plasenta hacmi 32mm3 üstünde saptandı. Böylece plasenta hacmi ile preeklampsi arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Toplam 448 olgunun 16'sında IUGR gelişti. Bunların14'nün plasenta hacmi 0-32 mm3 arasında, 2' sinin plasenta hacmi ise 32mm3 üstünde saptandı. Plasenta hacmi ile IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki olduğu görüldü(p=0.000). Sonuç: Plasenta hacmi ile preeklampsi ve IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Anahtar kelimeler: Plasenta Volüm, Preeklampsi, İntrauterin Gelişme Kısıtlılığını (IUGR), Gebelik, Bebek Ağırlığı
Astımlı hastalarda serum Plasental Growth Faktör (PIGF), Vasküler Endotel Growth Faktör (VEGF) ve CD 95'in klinik testlerle ilişkisi
Amaç: Astım kronik inflamatuar bir hastalık olup hastalığın patofizyolojisi, hala tam olarak anlaşılamamıştır. Astımda yeni damar oluşum mekanizması halen yoğun biçimde araştırılmaktadır. Çalışmamızda, astım hastalarındaki remodelizasyon göstergelerinden olan; vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), Plasental büyüme faktörü (PLGF), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-1 (VEGFR-1), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-2 (VEGFR-2) gibi anjiogenik markırları, CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 gibi hücre yüzey belirteçlerini ve inflamasyon göstergesi hs-CRP'nin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç yöntem: Çalışmaya, 30 orta persistan astımlı hasta hasta grubuna ve 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubuna dahil dahil edilmiştir. Tüm olgulardan çalışma başında bir kez venöz kan örneği alınmıştır. Hasta grubuna solunum fonksiyon testi uygulanmıştır. Serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri ELISA yöntemi ile, serum hs-CRP immunassay yöntemi ile ve CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri flow sitometri yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Astım ve kontrol grubu arasında VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri anlamlı olarak birbirinden farklı bulunmuştur (sırasıyla p= 0,002, p= 0,004, p= 0,006, p= 0,001). Hs-CRP düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık (p= 0,227) gözlenmemiştir. Hastalık süresi ile çalışma parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri için iki grup arasında da anlamlı bir fark (sırasıyla p= 0,401, p= 0,184, p= 0,186, p= 0,127, p= 0,446) saptanmamıştır. Hastalık süresi 5 yıldan fazla olanların 5 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25-CD4+ lenfosit düzeyleri, artmış, hastalık süresi 10 yıldan fazla olan grubta 10 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25+ lenfosit düzeyleri artmış olduğu gözlenmiştir. FEV1 ile VEGF arasında (r=-0,399, p=0,029) ve FEV1 ile CD4+ düzeyleri arasında negatif korelasyon (r=-0,467, p=0,009) tesbit edilmiştir.Sonuç: Astımlı hasta grubunda anjiogenez markırlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması, astım patofizyolojisinde anjiogenez mekanizmasının önemini göstermektedir. Astım hastalarında serum PLGF düzeyleri ilk kez çalışmamızda incelenmiş ve sağlıklı konrollere kıyasla astım hastalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. İleri araştırmalarda astımda farklı evrelerdeki hastalarda serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin incelenmesi astımdaki vaskülogenezis mekanizması konusunda daha ayrıntılı bilgiler sağlayabilecektir. Ayrıca, FEV1 ve VEGF arasındaki saptadığımız negatif ilişki örneğinde olduğu gibi serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin astım hastalarında evrelendirmede de yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Söz konusu anjiogenez patofizyolojisini aydınlatacak çalışmalar yeni ilaçlar içinde yol gösterici olacaktır kanısındayız.
Preeklampsi olgularında plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisinin serum adiponektin düzeyi ile ilişkisi
Amaç: Preeklamptik gebelerde maternal serum adiponektin seviyeleri ile plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisi arasındaki ilişkinin saptanması.Materyal ve Metod: Preeklampsi tanısı konulan 32 gebe çalışma grubunu oluşturdu. Fetal gelişimin ve maternal kan basınçlarının normal olduğu 17 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Sezaryen ile doğurtulan 20 preeklamptik gebeden ve 12 kontrol olgusundan plasenta ve zarlar ayrıldıktan sonra plasental yatak biyopsisi alındı. Doğumdan sonra plasentalar toplandı. Plasenta ve plasenta yatak biyopsileri, uteroplasental vasküler patoloji açısından incelendi. Serum adiponektin düzeyleri ELİSA kiti ile ölçüldü.Bulgular: Serum adiponektin düzeylerinin preeklamptik gebeler ile kontroller arasında fark göstermediği saptandı. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsisi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile lineer ilişkisi olmadığı saptandı. Preeklamptik olgularda adiponektin düzeyleri plasenta histoloji skorunun en yüksek olduğu grupta (skor=6), plasenta histoloji skoru 0 olan gruba göre daha yüksek saptandı (31.5 karşın 15.3, p<0.04). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plasenta ve plasenta yatak biopsi skorları preeklamptik gebelerde anlamlı olarak yüksekti.Sonuçlar: Preeklamptik gebelerde adiponektin seviyelerinin plasentasyondaki bozukluğun belirlenmesinde yol gösteremeyeceği düşünüldü. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile ilişkisini gösteren ve plazma adiponektin düzeyinin preeklampsi etyolojisindeki rolünü gösteren daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, adiponektin, plasenta histopatolojisi, plasenta yatak biyopsisi
İntrauterin gelişme geriliğinde endojen faktörlerin rolü
İntrauterin gelişme geriliği (IUGG), fetusun kendi büyüme potansiyeline ulaşamamasıdır ve gebeliklerin %5-10 kadarını etkilemektedir. Multifaktöryel orijinlidir ve yüksek perinatal morbidite ve mortaliteyle ilişkilidir. Çalışmanın amacı, hücre büyümesi, hücre çoğalması ve epidermal büyüme faktör reseptör yolağında rol oynayan faktörlerin IUGG?ne etkisini, plasental düzeyde mikroarray tekniğiyle tespit ederek moleküler mekanizmaları aydınlatmaktır. Çalışmada, Ocak-Haziran 2013 tarihleri arasında GÜTF Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ve IUGG tanısı koyulan 6 hasta ve fetal gelişimleri normal olan 6 kontrol olgusu değerlendirilmiştir. Bulgulara göre, IUGG olan gebelerde, kontrol grubuna göre anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki VKİ?lerinin, çocuk kilolarının az olması, AFP düzeyinin fazla olması istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). Çalışma grubundaki genlerden; PDGFA, PDGFRA, TP53, CCND1, HBEGF, CBL, EGFR, BCAR1, BCL2, EPS8, NCK2, NUP62, RPS6KA5, SHC1, PPP2CA, RASA1 ve RAF1 ?in genlerinin ekspresyon azalmaları, IL2?nin ekspresyonunun artması, kontrollerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). PDGFB, GRB2, GAB 1 genlerinin ekspresyonlarında hem artış, hem de azalışları anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). Sonuçlara göre; IUGG?de apoptozisin arttığı, hücresel proliferasyon, plasental mitoz, trofoblastik gelişim ve fonksiyon, sinyalizasyon, anjiogenez ve hücresel gelişimin bozulduğu görülmektedir. CBL, HBEGF, NUP62, RAF1, RPS6KA5 ve SHC1 genlerinin apoptozise, CBL, EPS8, SHC1 ve RPS6KA5 genlerinin plasental mitoz bozukluğuna, EPS8 geninin trofoblastik gelişim ve fonksiyon bozukluğuna, CBL, NCK2 ve NUP62 genlerinin sinyalizasyon bozukluğuna, PDGFRA geninin anjiogenez ve hücresel gelişim bozukluğuna olan katkısı ilk kez bu çalışmada belirtilmiştir. Bu sonuçların literatüre önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz. Çalışmanın sonuçları; anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki vücut kitle indekslerinin ve maternal AFP düzeylerinin de IUGG?ni predikte edebileceğini göstermektedir.
Tip 1 diabetes mellitus ve Gestasyonel diabetli gebe plasentalarının normal gebe plasentaları ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı diabetes mellitusun fötus üzerine etkisini ve bu etkiyi yaratan faktörleri açığa kavuşturmada katkı sağlayabileceği düşüncesi ile Tip 1 diabetes mellituslu ve gestasyonel diabetli gebe plasentalarını normal plasentalarla immünhistokimyasal ve ince yapı düzeyinde karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu çalışmada Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde zamanında sonlanmış tekil gebeliklerden elde edilen plasentalar kullanıldı. Gebeliği öncesinde Tip 1 DM tanısı almış 6 hasta plasentası, gebeliği sırasında yapılan testlerle GDM tanısı almış 6 hasta plasentası ve hiçbir sağlık sorunu olmayan 6 gebe plasentası Sezaryen doğumla alınarak gruplar oluşturuldu. Plasentaların sağlıklı görünen kotiledonlarının maternal yüzlerinden elde edilen doku örnekleri ışık mikroskobik ve elektron mikroskobik inceleme ile immünhistokimyasal olarak plasental apoptozisi belirleyebilmek için Caspase?9 ve damarsal değişimleri gösterebilmek için VEGF primer antikorları ile boyanarak aralarındaki farklılıklar araştırıldı.Tip 1 DM grubuna ait plasentanın ışık mikroskobik incelemesinde serbest villuslar, kök villuslar ve villus stroması görülürken sinsityal düğümlerin artmış olduğu, perivillöz alanda belirgin konjesyonun varlığı, Gestasyonel diabetes mellitus grubunda ise sinsityal düğümlerde artış, endovillöz hiperkapillerizasyon, intervillöz bölgede ileri derecede konjesyon görüldü. Tip 1 DM grubuna ait plasentanın yarı?ince kesitlerinde serbest ve kök villuslardaki vasküler oluşumların belirgin hale geldiği ve perivillöz konjestif alanların varlığı, aynı grubun elektronmikroskobik incelemesinde serbest villus yüzeyindeki mikrovilluslar altta sinsityotrofoblast hücrelerinin kromatin dağılımının homojen görünümü izlendi. Yarı?ince kesitler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında villus stromasının büyük bir kısmını kaplayan vasküler oluşumlar görüldü. Gestasyonel diabetes mellitus grubuna ait plasentanın yarı?ince kesitinde serbest ve kök villuslarda değişik boyutlarda çok sayıda kontrol ve Tip 1 DM grubuna göre vaskülarizasyonun ileri derecede arttığı görüldü. Aynı grubun elektron mikroskobik incelemesinde sinsityotrofoblastik hücre katında multipl vakuoler oluşumlar, villus stromasındaki kollagen liflerin seyrekleşmesi, villusun hemen tamamını kaplayan vasküler oluşumlar dikkati çekmekteydi. Gruplar arasında VEGF immünreaktivite skorları yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık görüldü (p=0,002). Kontrol grubu ile Tip 1 DM grubu arasında VEGF immünreaktivite skorları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0,026). Kontrol grubuna göre GDM grubunun VEGF immünreaktivite skorları istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,002). Tip 1 DM grubu ile GDM grupları arasında da VEGF immünreaktivite skorları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0,132). Gruplar arasında Caspase?9 immünreaktivite skorları yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık görüldü (p=0,008). Kontrol grubuna göre Tip 1 DM grubunun Caspase?9 immünreaktivite skorları istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,009). Kontrol grubuna göre GDM grubunun Caspase?9 immünreaktivite skorları istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,009). Tip 1 DM grubu ile GDM grupları arasında da Caspase?9 immünreaktivite skorları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p=0,699).Gerek Tip 1 diabetes mellitus, gerekse Gestasyonel diabetes mellitusta gelişen plasental hipoksi?iskemi, kompansatuar olarak villuslarda hiperkapillerizasyona, bunun sonucunda da immünohistokimyasal olarak VEGF immünreaktivitesinde artışa neden olmuştur. Plasental hipoksi?iskeminin bir diğer bulgusu olan sinsityal düğümlerde artış hem Tip 1 diabetes mellitusda, hem de gestasyonel diabetes mellitus grubunda artmış olarak gözlenmiştir. Plasental hipoksi?iskemi aynı zamanda apoptozise zemin hazırlayan faktörlerden biridir. Apoptotik oluşumların artışı, maternal dolaşıma geçişi sistemik endotelyal toksisite yoluyla fötal gelişmeyi engeller. Bu da diabetik gebeliklerdeki IUGR ( İntrauterin Gelişme Kısıtlılığı ) ve fötal komplikasyonları açıklamada bir gerekçe olabilir.
Plasenta akreata'da CITED-1 ekspresyonunun incelenmesi
Amaç: Plasenta akreatada CITED-1 proteininin ekspresyon düzeyinin immünohistokimyasal olarak inincelenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya plasenta akreata spektrumu (PAS) tanısı konmuş 20 kadın hasta ve 20 sağlıklı kadına ait plasentalar dahil edilerek kontrol ve hasta olmak üzere 2 grup oluşturulmuştur. Plasentalardan 4-6 μm kalınlığında kesitler alınmış, elde edilen kesitlere Hematoksilen-Eozin (H-E) boyama işleminin yanı sıra CITED-1 immün boyama uygulanarak dokulardaki ekspresyon şiddetleri ve lokalizasyonları belirlenmiştir. Bulgular: Kontrol gruplarının H-E ile boyanmış preparatlarında genel olarak villus kesitlerinin normal görünümde olduğu ve aşırı trofoblastik invazyon olmadığı ve sinsitiyal köprülerin normal görünümde olduğu tespit edilmiştir. PAS gruplarının H-E ile boyanmış preparatlarında ise sinsitiyal bölgelerde kalınlaşmalar olduğu, özellikle sinsitiyal düğümlerin ve köprülerin artmaya başladığıizlenmiştir. Kontrol gruplarının CITED-1 immün boyama uygulanan preparatlarında; sinsitiyal köprüler ve düğümlerle birlikte desidual alanlarda hem nükleuslar hem de stoplazmalar CITED-1'le pozitiflik göstermiştir. PAS gruplarının CITED-1 immün boyama uygulanan preparatlarında; maternal bölge kök villuslarında, özellikle desidual hücrelerde,sinsitiyal düğümlerde ve köprülerde CITED-1 reaksiyonunun pozitiflik gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuç: PAS'ın temel bulgularından olan inflamasyon sürecinin; CITED-1 sinyalizasyonuyla indüklenebilir olduğu, CITED-1'in trofoblast aktivitesinin ve sinsitiyal yapılanmanın önemli bir belirteci olabileceği kanaatine varılmıştır.
COVID 19 plasentalarında kannabinoid 1 ve kannabinoid 2 protein ekspresyonlarnın immunohistokimyasal değerlendirilmesi
Amaç: COVID-19 gebe hastaların plasentalarında Kanabinoid-1 ve Kanabinoid-2 antikorları kullanılarak plasental histopatolojik yapı incelemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine yatan 20 COVID-19 tanısı alan gebe ve 20 normal gebe hastanın plasentalarından histolojik takip için küçük parçalar alındı. Plasentala örnekleri hematoksilen-eozin, Kanabinoid 1-2 immünohistokimya boyamaları ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Bulgular: Kontrol grubuna ait plasentalarda normal histoloji yapı izlendi. COVID-19 grubuna ait hastaların plasenta örneklerinde, desidua hücrelerinin çekirdeklerinde piknotik değişikliklerle birlikte apopitotik sürecin arttığı görüldü. Fibrinoid doku alanlarında artış ve koryonik villuslarda sinsisyal köprülerin genişlemiş olduğu tespit edildi. Kök villüslarının bulunduğu alanda bazal membranda aşırı incelmeyle birlikte membran yapısında bozulma ve damarların oldukça dilate ve konjesyone olduğu görüldü. İntervillöz alanda bol miktarda serbest halde dağılmış eritrosit ve lökositler invazyonu , hiyalinize alanlar ve Hofbauer hücrelerinde hipertrofi dikkat çekiciydi. İmmunohistokimyasal incelemede; kontrol grubuna göre COVİD-19 grubunda , maternal bölgede desidua hücrelerinde sitotrofoblastlarda ve Hofbauer hücrelerinde kanabinoid -1 ekspresyonunu arttığı izlendi. COVİD-19 grubuna ait diğer kesitte özellikle desidua hücelerinde, sitotrofoblastlarda, sinsityal köprülerde kanabinoid-2 ekspresyonu artış gösterdiği görüldü. Sonuç: COVID-19' geçiren annelerin oksidatif strese bağlı gelişen inflamasyon sürecinde hücre proliferesyonu baskılanması, sitokin aktivitesinin değişiminde endokanabinoidlerin aktivasyonu hastalığın gelişimini ve şiddetini önlemede ve etkilemede rol oynayabileceği plasental gelişimdeki trofoblastik invazyonda ve damarlardaki angigenezis düzenlenmesinde fetus gelişim aşamasında CB-1 ve CB-2 reseptörlerinin önemli bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: COVID-19, plasenta, kanabinoid -1, kanabinoid-2, PAS, immünohistokimya
COVID-19 plasentalarında EGFR ve IL-6 protein ekspresyonlarının immunohistokimyasal değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) enfeksiyonu geçirmiş gebe kadınların plasentalarında Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörü (EGFR) ve İnterlökün (IL)-6 protein ekspresyonunu immünohistokimyasal olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine yatan ve COVID-19 tanısı alan 20 gebe kadın ve 20 sağlıklı hastanın plasentalarından histolojik takip için küçük parçalar alındı. Plasenta örnekleri hematoksilen-eozin, EGFR ve IL-6 immünohistokimya boyamaları ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Bulgular: Kontrol plasentalarında normal histoloji göründü. COVID-19 plasentalarında dejenerasyonların artmış olduğu tespit edildi. Desidual hücrelerinin nükluslarının piknotik yapıda olduğu gözlendi. Kan damarlarında yoğun konjesyon ve dilatasyon tespit edildi. Damar endotelinde hiperplazinin oldukça belirgin olduğu görüldü. Kontrol grubu EGFR immünboyamada, desidual hücrelerde ve sinsitsiyal düğümlerde EGFR ekspresyonun negatif, sitotrofoblast hücrelerine pozitif olduğu gözlendi. COVID-19 grubunda, EGFR ekspresyonun damar endotelinde, bazal membran, Hofbauer hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde pozitif olduğu gözlendi. Kontrol grubu IL-6 immün boyamada, sitotrofoblast hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde IL-6 ekspresyonun negatif ancak endotel hücrelerinde pozitif olduğu gözlendi. COVID-19 hastalarında, IL-6 ekspresyonun sitotrofoblast hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde artmış olduğu gözlendi. Sonuç: COVID-19 plasentalarda desidual hücrelerde nukleus ve stoplazmik dejenerasyonun başladığı kök ve serbest villuslarda incelme ve küçülmeye bağlı yapısal değişiminin olduğu ve kan damarlarında aşırı genişleme yoğun konjesyon yapısının belirgin olduğu görülmüştür. Covid-19 hastalarında plasenta yapısında EGFR nin trofoblastik invazyonda, hücresel dejenerasyonun gelişiminde sinyal uyarıcılarından biri olabileceği, artan inflamasyon sürecinde doku hasarını yönlendiren IL-6 reaksiyonu ile birlikte apopitotik ve anjiogenetik gelişimi etkileyen önemli bir belirteç olabilecekleri düşünülmüştür.
Plasenta previa akreata spektrumu sonrası fertilite durumu
Amaç: Plasenta previa akreata spektrumu sonrası fertilite durumunun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 01.01.2010 ve 31.12.2022 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde, geçirilmiş sezaryen öyküsü olan hastalar içerisinden transvajinal ultrasonografi ile plasenta previa tanısı konulup sezaryene alınan ve sezaryen sırasında plasenta akreata spektrumu saptanıp uterusa kanama durdurucu sütur uygulanan 159 hasta dahil edildi. Hasta verileri için hastalar telefonla arandı ve hastane veri tabanı retrospektif olarak tarandı. Çalışmamızda analizler SPSS 22 paket programında değerlendirilmiştir. Bulgular: Kliniğimizde 12 yıllık dönemde toplamda 13878 doğumun olduğu, bu doğumların 2591'inin (%19) normal doğum, 11287' sinin (%81) sezaryen ile doğum olduğu tespit edildi. 12 yıllık dönemdeki tüm doğumlar incelendiğinde, bu doğumların 725'inin (%5) tanı öncesi sezaryen geçmişi olan ve olmayan plasenta previa tanılı gebeden oluştuğu tespit edildi; bunların içerisinde de 202'sinin (%1) plasenta previa akreata spektrum tanılı hasta olduğu tespit edildi. 202 hastadan 41'inin telefon numarasına ulaşılamadı, 2 hasta çalışmaya katılmak istemedi; bu nedenle çalışmamız 159 hasta üzerinden yapıldı. Çalışmamıza dâhil edilen 159 hasta içerisinden 57 hastanın bir, 61 hastanın iki, 32 hastanın üç, 8 hastanın dört ve 1 hastanın da beş geçirilmiş sezaryen öyküsü mevcuttu. Çalışmamıza dahil edilen 159 hasta içerisinde gebe kalma oranı %27 iken, gebelik istemeyip korunan hastalar çıkarıldığında kalan 66 hasta içerisinde gebe kalma oranı %65,1 bulunmuştur. Gebelik oluşmayan hastalar incelendiğinde %80,2'si korunmuş olup %19,8'i korunmamasına rağmen gebe kalamamıştır. Gebe kalan hastaların 5'inde (%11,6) plasenta previa akreatanın tekrarladığı görülmüştür. Sonuç: Yaptığımız çalışmada uterus koruyucu cerrahi yapılan ve uterusa kanama durdurucu sütur uygulanan hastalarda sonrasında gebelik, plasenta previa akreata tekrarlama oranı, transfüzyon ihtiyacı ve adet düzeninde anlamlı fark bulunmamıştır. Bu nedenle sezaryen sırasında uterusa uygulanan kanama durdurucu süturlerın fertilite üzerine olumsuz etkilerinin olmadığını düşünmekteyiz.
Sağlıklı ve hashimoto tiroidit'li gebe plasentalarında immünohistokimyasal ve ultrastrüktürel inceleme
Sigara içen ve içmeyen preeklamptik plasentalarda ezrin-radixin-moesin protein expresyonlarının immünohistokimyasal ve western blot yöntemiyle değerlendirilmesi
Amaç : Bu çalışmada amacımız sigara içen ve içmeyen preeklamptik gebelerin plasentasında Ezrin-Radixin-Moesin (ERM) protein expresyonlarının immunohistokimyasal ve Western Blot yöntemiyle değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine yatan 30 normotensif (15 adet sigara içmeyen ve 15 adet sigara içen) ve 30 preeklampsi tanısı almış hastanın (15 adet sigara içmeyen ve 15 adet sigara içen) histolojik takip için plasenta örnekleri alındı. Histokimyasal olarak Hematoksilen-eozin boyası kullanıldı, immunohistokimyasal olarak ERM immun boyamaları yapıldı. Dokular analiz için mikrografları çekildi. Görüntüleme yapılan bantların resimleri çekildi. Bulgular: Sigara içmeyen preeklampsi plasenta kesitlerinde villusların yapılarının bütünlüğünü kaybettiği gözlendi. Stromal alanlarda dejenerasyon, sinsityal düğüm ve köprülerde artış izlendi. Trofoblastik hücrelerde yer yer kopuntular , villuslarda hiyalinizasyon ve fibrinoid alanlar izlendi. Sigara içen preeklampsi plasenta kesitlerinde villuslarda dejenerasyon gözlendi. Sonuç: Sigara kullanımı mikrovillus ve hücre-hücre bağlantısını önemli ölçüde etkileyip, ERM protein seviyesinin azalmasına neden olduğu, plasental gelişimi olumsuz yönde etkileyebileceğini tesbit ettik. ERM proteinlerinin aktivasyonu uyaracak ve kontrol altına alabilecek bir tedavinin preeklempsi etiyolojisine katkı sağlayabileceği kanaatindeyiz.
Gestasyonel diabet olan ve olmayan hastaların plasentalarında ezrin-radixin-moesin proteinlerinin immunohistokimya ve western blot yöntemleriyle expresyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada gestasyonel diyabetli olan ve normal gebeliklerde term plasentalarda ERM protein ailesi olarakta bilinen hücre membran proteinlerinden ezrin, radiksin ve moesin'in plasental ekspresyon düzeylerinin immunohistokimyasal ve western blot yöntemleriyle incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine doğum sebebiyle başvuran 20 kontrol, 20 GDM'li hastanın plasentaları kullanılmıştır. Elde edilen plasentalar disseksiyonu takiben rutin histolojik takibe alınmıştır. Ayrıca dissekiye edilen plasenta örneklerinin bir kısmı da western blot analizi için -80°C'de muhafaza edilmiştir. Rutin protokoller sonrası rutin hematoksilen & eozin ile boyanmış ve histopatolojik inceleme yapılmıştır. Ayrıca plasentada ezrin, radixin ve moesin ekspresyon düzey ve lokalizasyonları western blot ve immunohistokimya yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Hematoksilen ve eozin boyanan örneklerde kontrol grubunda normal morfoloji izlenmesine karşın GDM'li plasentalarda yoğun patoloji izlendi. Ezrin, radixin ve moesin immunohistokimya analizinde bu proteinlerin başta trofoblastik ve kısmen fetal kapiller endotelleri olmak üzere çeşitli bölgelerde değişen düzeylerde eksprese edildiği görüldü. Hem kontrol hem de GDM'li plasentalarda bu proteinlerin mevcudiyeti western blot analiziyle konfirme edildi. Ancak GDM'li hastalarda her üç protein'in de ekspresyon düzeylerinde azalma olduğu görüldü. Sonuç: Genellikle hücre aktin iskeletiyle ilişkili olan ERM protein ailesi üyelerinin GDM'li hastalarda ekspresyon düzeyi azalmaktadır. Bu durumun GDM'nin fizyopatolojisinde rol alabileceğini düşünmekteyiz.
Distribution of some homeobox (HOX) proteins in placenta during pregnancy in cow
Aim: This study was designed to determine the distribution of some Homeobox proteins (HOXA10, HOXA11, HOXB6, HOXC6, TLX1, Dlx-5, HLX) in the cow uterus and placenta during pregnancy. Material and Method: A total of 27 Holstein breed pregnant cows uterus and placenta obtained from private slaughterhouses in Diyarbakır and Hatay were used in the study. The age of the fetuses was determined by measuring the frontal rump length of the fetuses in order to determine the term of pregnancy of the material used. Based on the determined fetus age, the tissues were divided into three groups, belonging to the first, middle and last period of pregnancy. All tissue samples used were fixed in a 10% neutral formalin solution for 24 hours and then the tissues were passed through routine histological stages and blocked in paraffin. Serial sections 5 micrometers thick were taken from the prepared paraffin blocks and the sections were subjected to immunohistochemical staining using appropriate antibodies related to the genes indicated in the study. Results: As a result of the evaluation of the immunohistochemical findings obtained from this research, it was determined that different intensities of immunreactivity were observed in the uterus and placenta, depending on the periods during pregnancy. In particular, the immunreaction was observed in the luminal and glandular epithelial cells, stromal and some endothelial cells of the uterus, as well as the HOXA10, HOXB6, HOXC6 and Dlx-5 genes were localized in smooth muscle cells. In addition to these, immunoreactivity was also found in maternal epithelial and fötal trophoblasts involved in the structure of the placenta. Conclusion: As a result, it was thought that some Homeobox proteins may have critical roles in the regulation of endometrial functions, in the proliferation and differentiation of endometrial and placental cells. In addition, it was understood that they may have physiological roles in maintaining pregnancy as well as placenta formation and development.
Gebelik süresince inek plasentasında leptin, ghrelin, obestatin ile reseptörlerinin dağılımı
Amaç: Bu çalışmada amaç, inek plasentasında gebelik süresince Leptin, Ghrelin ve Obestatin ile reseptörlerinin hücre lokalizasyonları ve olası fizyolojik fonksiyonlarının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 44 adet gebe Holstein inek uterusu ve plasentası kullanıldı. Uterus ve plasentaların gebeliğin hangi dönemine ait olduğunu belirlemek için fötusların alın-sağrı uzunluğu ölçülüp, yaş tayinleri yapıldı. Doku örnekleri ise gebe kornunun plasentomal ve interplasentomal olmak üzere iki farklı bölgesinden alınarak %10 nötral formalin solüsyonunda tespit edildi. Rutin histolojik takipten sonra parafinde bloklanan dokulardan 5 mikrometre kalınlığında kesitler alınarak lamlara yerleştirildi. Elde edilen kesitlerde leptin, ghrelin ve obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) belirlemek amacıyla strepavidin peroksidaz yöntemi ile boyandı. Bulgular: Gebelik süresince plasentanın fötal trofoblast ve maternal epitel hücrelerinde, uterusun luminal ve bez epitel hücrelerinin sitoplazmalarında leptin, ghrelin ve obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) için pozitif immunreaksiyonlar belirlendi. Fötomaternal stromal hücreler ve uterusdaki stromal hücrelerin bu faktörler için zayıf immunreaksiyonlar gösterdiği gözlendi. Özellikle obestatinin fötal trofoblastlarda gebeliğin her üç döneminde de güçlü bir ekspirasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: İneklerde gebeliğin farklı dönemlerinde plasentanın föto-maternal bölümü ile interplasentomal bölgedeki uterus mukozasından leptin, ghrelin, obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) değişik oranlarda lokalize olması, diğer memeli türlerinde olduğu gibi plasental gelişimde ve gebeliğin devamlılığında bu faktörlerin ineklerde de önemli olduğunu göstermiştir. Plasentasyon süresince leptin, ghrelin, obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) lokalize oldukları bu hücrelerin büyümesi, farklılaşması, migrasyonu ve hayatta kalma sürelerinin düzenlenmesinde fizyolojik bir rol oynayabileceğini güçlü bir şekilde desteklemiştir. Anahtar kelimeler: İnek, Plasenta, Leptin, Ghrelin, Obestatin, OBR, GHS-R, GPR39
Plasenta acreata spektrumu ve plasenta previa tanılı hastalarda 10 yıllık anestezi yönetiminin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Ülkemizde ve dünyada artan sezaryen sayısı ve buna bağlı olarak artış gösteren plasenta akreata spektrumu ve plasenta previa tanılı gebeler anestezistlerin karşısına sıklıkla çıkabilmektedir.Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri'nde Ocak 2010 – Aralık 2020 tarihleri arasında plasenta akreata spektrum bozukluğu ve plasenta previa tanılı sezaryen operasyonu geçirmiş 631 olgu anestezi yönetimi incelenmiş ve sonuçların literatürler eşliğinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen 631 hastanın yaş, gestasyonel yaş, gravida, parite, önceki sezaryen sayısı, uygulanan anestezi yöntemi, preoperatif hemoglobin, platelet değerleri ve postoperatif hemoglobin değerleri kaydedildi. Transfüzyon uygulamaları (eritrosit süspansiyonu, taze donmuş plazma), kolloid, traneksamik asit, fibrinojen konsantresi kullanımı kaydedildi. Peroperatif dönemde gelişen komplikasyonlar (DİC, ABY) 3. basamak yoğun bakım ünitesinde kalış süresi ve mortalite gelişip gelişmediği rapor edildi. Bulgular: Vakaların %40,1'inde genel anestezi, %59,9'unda spinal anestezi tercih edildiği ve anne mortalitesinin görülmediği tespit edildi. Genel anestezi yapılan gebelerde 3. basamak yoğun bakım ihtiyacı oranı %9,9 ve spinal anestezi uygulanan gebelerde oran %0,8 olarak bulundu. Genel anestezi alan gebelerin kan ürünü ve fibrinojen konsantresi ihtiyacı spinal anestezi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda acil, kanama ihtimali yüksek, histerektomi endikasyonu olanlarda genel anestezinin daha çok tercih edildiği görüldü. Çalışmamıza dâhil olan gebelerde mortalite saptanmadı. Genel anestezi grubunda daha fazla kan ürünü ihtiyacı ve 3. basamak yoğun bakım ihtiyacı olduğu bulundu. Uygun olan hastalarda spinal anestezinin genel anesteziye göre tercih edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreata Spektrum Bozukluğu, Plasenta Previa, Anestezi yönetimi, Kan ürünleri transfüzyonu, Yoğun bakım ihtiyacı