Lipid peroxidation
76 theses under this subject heading
Organofosfatlı bileşiklerle akut zehirlenme tedavisinde resveratrolün koruyucu etkisi
Bu tez çalışmasında, sıçanlarda fenthion ile oluşturulan akut toksisite sonrasında farklı dozlarda resveratrol (RES) ve pralidoksimin (PAM) tek başına veya birlikte kulanımının fenthionun sebep olduğu oksidatif hasarlara karşı antioksidan ve koruyucu etkileri biyokimyasal, immünohistokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırılmıştır. Akut fenthion toksisitesi sonrasında sıçan kan örneklerinde malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), askorbik asit, retinol, β-karoten düzeyleri, eritrositlerde süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ve karaciğer, kalp, böbrek, beyin, akciğer dokularında MDA ve GSH düzeyleri biyokimyasal yöntemlerle incelenmiştir. Bununla birlikte karaciğer dokusunda immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır. Tüm toksikasyon gruplarında LPO belirteci MDA'nın arttığı görülmüştür. Tüm tedavi gruplarında RES ve PAM MDA düzeyini düşürerek lipit peroksidasyonunu (LPO) azaltmıştır. RES ve PAM fenthionun sebep olduğu retinol ve β-karoten kaybını önlemiştir. Fenthion SOD, GSH-Px ve KAT aktivitesini arttırmıştır. Ancak tedavi gruplarında kontrole göre anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Fenthionun karaciğer, beyin, böbrek ve kalp dokularında LPO'nu arttırdığı, RES'un karaciğer, beyin ve kalpte oluşan LPO'nu anlamlı şekilde azalttığı görülmüştür. Karaciğerin histopatolojik incelemesinde tedavi gruplarında, toksikasyon grubunda meydana gelen lezyonların azaldığı tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal incelemede zehirlenme tüm gruplarda apoptozise kadar varan seviyeye ulaşmasa da fenthionun yol açtığı apoptozisi RES artan dozlarda durdurmuştur. PAM da RES kadar başarılı olmuştur. Sonuç olarak, RES, fenthionun sebep olduğu LPO'nu ve oksidatif hasarı önlemiş, karaciğerde oluşan doku hasarını azaltarak OF zehirlenmesinin zararlarına karşı koruyucu etki göstermiştir.
Diyabetli sıçanlarda anjiotensin dönüştürücü enzim inhibisyonunun lipit peroksidasyon ve mikronukleus oluşumu üzerine etkisi
Bu çalışmada, kaptoprilin diyabette oksidatif stres ve mikronükleus (MN) oluşumunu değerlendirmek için Sprague Dawley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar 3 gruba ayrıldı; Kontrol grubu, Streptozotosin grubu (45mg/kg STZ, ip) ve STZ+Kaptopril (45 mg/kg STZ, ip. + 50mg/kg/L içme suyu içinde). Sekiz hafta sonunda eter anestezisi altında kesilen sıçanların kan, karaciğer, kalp ve böbrekleri alındı. Serum ALT, AST, LDH, CK ve CKMB düzeyleri ile doku TBARS, GSH ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Ayrıca, Lenfositlerde mikronükleus oluşumu değerlendirildi.Serum ALT, AST ve LDH değerleri ile karaciğer ve böbrekte lipit peroksidasyonun arttığı (sırasıyla p<0.05 ve p<0.001) gözlendi. Ayrıca, karaciğerde GSH düzeyinin anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.001). Mikronükleus oluşum sıklığı üzerinde anlamlı bir azalma (p<0.01) oluşturmuştur.Çalışmamızın sonuçları, diyabette oksidatif stresin arttığını ve diyabette gelişen komplikasyonlardan serbest radikal artışının sorumlu olabileceğini göstermektedir. Ancak, bir anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ADEİ) olan Kaptoprilin, total tiyol gruplarının artışına katkı sağlamakla birlikte antioksidan etkisinin anlamlı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Kaptopril uygulamasının diyabetik nefropati ve kardiyovasküler komplikasyonlardaki koruyucu etkisinin olduğu konusu ileri çalışmalarla yeniden değerlendirilmelidir.
Arseniğin insan ve bazı canlılarda oksidatif enzimler üzerine etkileri
Bu çalısmada, kronik olarak arsenik konteminasyonuna ugramıs içme suyu kullanan insanlarda, oksidan ? antioksidan sistem üzerindeki degisiklikler arastırıldı. Kontrol grubu ve kronik olarak arsenik maruziyetine kalan kisilerin olusturdugu grup olmak üzere iki grup üzerinde çalısmalar yapıldı. Bu çalısmada iki gruptan kjan numuneleri alınarak, bu numunelerin plazmalarında lipit peroksidasyon düzeyi belirteci olan malondialdeiht (MDA) seviyesi, antioksidan enzimlerden katalaz (CAT) ve süperoksit dismütaz (SOD) enzim aktivitelerinin düzeyi arastırıldı. Kronik olarak arsenige maruz kaslmıs insanlarda, kontrol grubuna göre MDA düzeyinin istatiksel olarak anlamsız (p>0,05) olarak arttıgı, CAT ve SOD aktivitelerinin istatiksel olarak anlamlı (p<0,001) olarak azaldıgı tespit edildi. Sonuç olarak, arsenik maruziyetinin insanlarda, lipit peroksidasyonunu arttırarak ve antioksidan enzimlerin aktivitelerini inhibe ederek oksidatif stres olusturdugu kararına varıldı. Anahtar Kelimeler : Arsenik, Katalaz (CAT), Süperoksit Dismutaz (SOD), Malondialdehit (MDA), Lipit peroksidasyonu, Oksidatif Stres.
Investigation of biochemical, hematological and behavioral responses against aclonifen administration in oncorhynchus mykiss
This investigation was conducted to evaluate the toxic effects of aclonifen, a herbicide, on oxidative stress biomarkers and biochemical indices of serum in juvenile Oncorhynchus mykiss following 24, 48, 72 and 96 hours of application to sublethal concentrations of 12.7, 63.5 and 127 μg/L. Pesticide treatment caused prominent elevation in the level of serum glucose, and in the activities of alanine aminotransferase, aspartate aminotransferase reflecting hepatotoxic potential. The application resulted in a marked induction in the activities of antioxidant enzymes which were accompanied with elevation in TBARS and protein carbonyl level reflecting loss of membrane integrity and protein function. The decrease in protein levels in gill and liver and triggered hyperglycemic condition might be proposed as general adaptive responses. The provoked oxidative stress clearly indicates the pro-oxidant potency of aclonifen. Considering the results, it can be concluded that aclonifen treatment resulted in tissue-specific adaptive responses to handle the stressful condition and observed early response in brain shows its sensitivity possibly due to high lipid content and low antioxidant capacity.
Cyprinus carpio'da beyin dokusunda fenthionun antioksidant savunma sistemi, lipid peroksidasyonu ve asetilkolinesteraz enzim aktivitesine n-asetilsistein modülatörlüğünde etkileri
Bu araştırmada organofosforlu insektisid ve avisid fenthionu içeren ortamda antioksidant ve GSH öncüsü NAC'nin düşük (0,5mg/kg) ve yüksek (400mg/kg) intraperitonal dozlarının jüvenil Cyprinus carpio'da beyin dokusunda GSH redoks durumuna, antioksidant enzim aktivitelerine, lipid peroksidasyonu ile protein düzeylerine ve AChE enzim aktivitesine etkileri incelenmiştir. Kontrol grubu dışında balıklar 96 saat süresince fenthionun LC50 değerinin %80'inin etkisine bırakılmışlardır. Bileşiklerin GSH redoks durumuna etkilerini belirlemek amacıyla tGSH, GSH, GSSG düzeyleri ile GSH/GSSG oranı, antioksidant enzimlere etkilerini belirlemek amacıyla GR, GST, SOD ve CAT enzim aktiviteleri, lipid peroksidasyonuna etkilerini belirlemek amacıyla MDA düzeyi ve fenthionun nörotoksik potansiyelini belirlemek amacıyla AChE enzim aktivitesi spektrofotometrik yöntemler kullanılarak belirlenmiştir.Fenthion etkisinde kontrole göre tGSH, GSH düzeyleri ile GSH/GSSG oranında artışlar GSSG düzeyinde ise azalma belirlenmiştir. Fenthion CAT aktivitesi ile protein ve MDA düzeylerinde azalmaya neden olurken GST aktivitesinde artışa neden olmuştur. Düşük dozda NAC, tGSH, GSH düzeylerinde GSH/GSSG oranı ile GST ve SOD enzim aktivitelerinde artışa neden olurken GSSG düzeyinde azalmaya neden olmuştur. NAC yüksek dozda GSH/GSSG oranında artışa, GST aktivitesi ile protein düzeyinde ise azalmalara neden olmuştur. Fenthion tüm gruplarda AChE'de inhibisyona neden olmamıştır.Sonuçta; fenthionun oksidatif strese bağlı toksisitesinde NAC'nin düşük dozda GSH redoks kapasitesi, GST ve SOD gibi antioksidant enzimlerin aktivitesini arttırarak oksidatif stresi azalttığı, yüksek dozda NAC'nin ise beyinde GST aktivitesi ile protein düzeyini olumsuz etkileyerek oksidatif strese neden olduğu belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Fenthion, Glutatyon, N-asetilsistein, Lipid Peroksidasyonu, Balık.
The key role of glutathione-S-transferase enzyme activity as a repressor to ferroptosis inclination in patients with β-thalassemia major aged (10-20 years)
Recent studies have related to Patients with β- thalassemia who suffer from increased iron concentration as a result of the repeated blood giving causes major long-term problems in their bodies. As a result, antioxidant levels may be utilized to identify a patient's vulnerability to such problems. In this study, Blood samples were collected from 300 males (150 persons aged 10-20 years of thalassemia patients who were transferred and managed in Babylon hospitals. Blood was obtained just before the transfusion. Furthermore, blood samples were taken from 150 people who seemed with healthy. The age of the cases and controls was matched.Measurement of glutathione S-transferase activity, glutathione, glutathione peroxidase-4,antioxidant & total oxidant, lipid peroxidation and vit E Work was done in the hospital laboratories as well as the laboratories of the Chemistry Department at the University of Babylon using the ELISA device.(Material Method related sentence). As a result, we can indicate that the biochemical evaluations revealed a decrease in the level of the enzyme(GST,GPX4) in those with the aforementioned disease when measured for people without any disease, as well as a fall in the level of glutathione and antioxidants and vitamin E, while the percentage of oxidants increased with lipid peroxidation.(Results and Discussion related sentence).
The correlation between catalase enzyme activity and ferroptosis in patients with β-thalassemia major aged (5-15 years)
Worldwide, the thalassemia gene mutation is the most common. Patients with b- thalassemia major who have prolonged anemia and severe iron overload may benefit from blood transfusion therapy, particularly those who have undergone just blood transfusion therapy. The formation of lipid peroxidation products caused by iron- catalyzed oxidation of polyunsaturated fatty acids is known as ferroptosis, and it may be treated pharmacologically using iron chelators and lipid peroxidation inhibitors. This research comprised 150 male children with beta- thalassemia major. Malondialdehyde, hemoglobin, ferritin, catalase activity, ROS, protein-carbon group, total antioxidant capacity, total thiols, and glutathione peroxidase 4 levels were tested in the serum. The findings were compared to 150 healthy male youngsters (males). When compared to the control group, there was a significant increase in the levels of Malondialdehyde (3.7844), ferritin (3337.0±1475), hemoglobin (7.5 ±1.0), catalase activity (0.2716), ROS (5.5559), protein carbonyl group (1.3975), and a significant decrease in the levels of glutathione peroxidase 4 (5.3741), total antioxidant capacity (700.9567), and total thiols This suggests that oxidative stress and a reduction in the antioxidant defense system play a key role in the etiology of beta-thalassemia major.
Radyasyona maruz bırakılan ratlarda meydana getirilen doku hasarına karşı ısırgan otu tohumu ekstraktının koruyucu etkinliğinin araştırılması
Kanser tanısı alan hastaların yaklaşık %50-60'ına radyoterapi tedavisi uygulandığından, radyoterapi alan hastalarda radyasyona bağlı istenmeyen yan etkilerin meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda, radyasyona bağlı doku hasarı ve oksidatif strese karşı ısırgan otu tohumu ekstraktı (IOTE)'nın koruyucu etkisi araştırılmıştır. Çalışmamızda, 8 haftalık 32 adet Wistar albino türü erkek rat kullanıldı ve 4 gruba ayrıldı (n=8). Birinci grup, kontrol grubu (K) olarak seçildi ve 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. İkinci gruba (R), tek doz 5 Gy radyasyon verildikten sonra 10 gün süreyle pelet yem ile beslendi. Üçüncü gruba (R+IOTE) tek doz 5 Gy radyasyon verildi ve 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Dördüncü grup (IOTE) ise 10 gün süreyle IOTE + pelet yem ile beslendi. Ketamin (50 mg/kg IP) anestezisi altında sakrifiye edilen ratların; serum, karaciğer ve beyin dokularında MDA, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri ile birlikte serumdaki AST ve ALT değerleri ölçüldü. Ayrıca karaciğer ve beyin dokularında histopatolojik bulgular incelendi. Çalışma sonunda; R grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri diğer gruplara göre yüksek iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px düzeylerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). R+IOTE grubunun serumdaki AST, ALT, MDA düzeyleri R grubuna göre düşük iken; SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerlerinin yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Ayrıca R+IOTE grubunun karaciğer dokusundaki MDA değerleri R grubuna göre düşük iken, SOD, CAT, GSH ve GSH-Px değerleri yüksek bulundu (p<0.05). K grubu ve IOTE gruptaki ratların karaciğer dokularında herhangi bir histolojik farklılık bulunmadığı, ancak radyasyon uygulanan R grupdaki ratların hepatositlerinde hidropik dejenerasyon olduğu gözlendi. R+IOTE grubu ratların karaciğer dokularındaki dejeneratif değişiklikler ise R grubuna göre daha az bulundu. Grupların beyin dokularında histopatolojik olarak herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Bu sonuçlara göre radyasyonun; oksidatif stresi arttırdığı, antioksidan kapasiteyi azalttığı ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri meydana getirdiği gözlenmiştir. Ancak, radyasyon uygulamasından sonra IOTE tüketilmesinin, oksidatif stres artışını engellediği, antioksidan kapasiteyi koruduğu ve karaciğer dokusunda dejeneratif değişiklikleri azalttığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Radyasyon, ısırgan otu tohumu, oksidatif stres, antioksidan, lipid peroksidasyonu.
İki farklı lipid preperatının prematüre bebeklerin antioksidan enzimleri ve lipid peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkileri
İki Farklı Lipid Preperatının Prematüre Bebeklerin Antioksidan Enzimleri ve Lipid Peroksidasyonu ve Morbidite Üzerine Etkileri Amaç: Bu çalışmada prematüre bebeklerde total parenteral beslenme (TPB) içeriğinde kullanılan iki farklı lipit preperatının antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya yaşamın ilk gününden itibaren TPB başlanan ve en az 7 gün lipit desteği alan GY≤32 hf ve/veya DA≤1500 gr olan bebekler alındı. Bebekler randomize olarak ya SMOFlipid ya da Clinoleic preperatı aldılar. Lipit öncesi, 7. gün ve 28. günde biyokimya değerleri, oksidan ve antioksidan düzeyleri ve prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), bronkopulmoner displazi (BPD), nekrotizan enterokolit (NEK), kolestaz ve enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Bulgular: SMOFlipid grubunda 27, Clinoleic grubunda 23 hasta vardı. Gruplar arasında preeklampsi, eklampsi, erken membran rüptürü, koryoamniyonit ve annede idrar yolu enfeksiyonu sıklığı, gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, Apgar skorları, oksijen alma süreleri, mekanik ventilatörde kalma süreleri, tam beslenmeye geçiş süreleri, TPB ve lipit alma süreleri benzerdi. Ancak uzamış membran rüptürü oranı Clinoleic alan grupta daha fazlaydı (8/23, % 34,8'e karşın 1/27, % 3,7), (p=0,007). SMOFlipid grubu doğum ağırlığına ortalama 10 günde, Clinoleic grubu ise 13 günde erişmişti (p= 0,013). İki grup arasında İVK, ROP, BPD, enfeksiyon ve kolestaz açısından fark gözlenmedi (p>0,05). Antioksidan düzeylere baktığımızda Clinoleic grubunda 7. günde süperoksit dismutaz (SOD), 7. ve 28. günde katalaz (CAT) değerleri daha yüksekti (p=0.048, p= 0.06, p=0.009). Glutatyon peroksidaz (GPx) ise farklı değildi. Lipit peroksidasyonunu gösteren tiyobütirik asitle reaksiyona giren maddeler (TBARS) düzeyleri Clinoleic grubunda hem 1.günde hem de 7. günde daha yüksekti (p=0,004, p=0,005), 28. günde ise farklılık yoktu. SMOFlipid grubundaki hastaların TBARS ve GPx değerleri zaman içinde değişiklik göstermemesine karşın, Clinoleic grubunda TBARS düzeyleri düşüş gösterdi. CAT ve SOD zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte iki lipit preperatı arasında değişim açısından farklılık saptanamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda her iki lipit preperatının da preterm bebeklerde güvenilir olduğunu ve iyi tolere edildiğini saptadık. Hematolojik ve biyokimyasal parametreler bakımından farkları yoktu. Ayrıca erken dönem morbiditeler açısından da farklılık saptamadık. Özellikle de oksidan sistem ve antioksidan enzim çalışmaları için daha fazla sayıda hastanın alındığı prospektif, randomize çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: SMOFlipid, Clinoleic, Prematüre, morbidite, antioksidan enzimler, lipit peroksidasyonu
Deneysel hayvan modelinde incir (ficus carica) çekirdeği yağının TNBS ile indüklenen kolit üzerine olası etkilerinin araştırılması
Zengin biyoaktif içeriği ile Ficus carica meyvesi geleneksel olarak uzun süredir tıbbi ve beslenme yararlarına sahip olduğu için kullanılmaktadır ve incir çekirdek yağı yüksek antioksidan ve tokoferol kaynağıdır. Çalışmanın amacı, kuru incir çekirdeklerinden soğuk presleme ile elde edilen incir çekirdeği yağının, TNBS ile indüklenen deneysel kolit modeli üzerine olası koruyucu ve terapötik etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla altmış Wistar Albino sıçan altı gruba ayrılmıştır (n = 10) (Sham, TNBS, LFC3, LFC6, SFC3, SFC6). Kolit, % 37 etanol ile çözülen TNBS kullanılarak oluşturulmuştur. İncir çekirdeği yağı tedavisi, uzun süre için toplam 15 gün, kısa süreli tedavi grupları için ise 3 gün uygulandı. İncir (Ficus carica) çekirdeği yağı, yüksek doz için 6 ml/kg ve düşük doz tedavi grupları için 3 ml/kg olarak oral gavaj yoluyla intragastrik olarak uygulandı. Mikroskobik hasar skorlarına göre, tedavi uygulanmamış kolitli sıçanlar ve incir çekirdeği yağı ile tedavi edilen gruplar arasında önemli farklar saptanmıştır. Tedavi gruplarının TNBS grubuna göre anlamlı derecede iyileştiği gösterildi. Uzun dönem tedavi gruplarının histopatolojik skorları kısa dönem gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşme gösterdi. Biyokimyasal sonuçlar açısından (Myeloperoksidaz, Malondialdehit, İnterlökin 1, Tümör Nekroz Faktörü alfa, Süperoksit Dismutaz, Katalaz ve Glutatyon Peroksidaz), tedavi grubundaki sıçanlarda TNBS grubu sıçanlara göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlendi. Biyokimyasal sonuçlarımız histolojik bulgularla uyum göstermektedir. Sonuç olarak; İncir çekirdeği yağı, inflamatuvar bağırsak hastalığı tedavi süreci üzerinde olumlu etkilere sahip olması nedeni ile kolitte ek bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini ve incir çekirdeği yağının bu etkilerinin de antiinflamatuvar ve antioksidan mekanizmalar sonucunda oluştuğunu söyleyebiliriz.
Egzersiz yaptırılan ratlarda melatonin ve niasin desteğinin lipit peroksidasyonu ve antioksidan sisteme etkisi
Bu çalışmada, egzersizle oksidatif stres oluşturulan ratlarda, melatonin ve niasin takviyesinin lipit peroksidasyonu ve antioksidan sistem üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Rastgele 4 gruba ayrılan 40 rata, kontrol grubu hariç, 10 gün boyunca melatonin ve niasin verildikten sonra treadmill egzersiz yaptırıldı. Ketamin ve Xylazin'le anestezi sonrasında intrakardiyak kan alındı. Süper Oksit Dismutaz (SOD), Malondialdehit(MDA), Total Antioksidan Seviye(TAS), Total Oksidan Seviye(TOS), Katalaz, Melatonin, Glutatyon Peroksidaz(GPX), Glutatyon S-transferaz(GST) düzeylerinin spektrofotometrik olarak tayini yapıldı. MDA düzeyleri; melatonin verilen grup, diğer gruplara göre düşük, (niasin+melatonin) verilen grupta ise, kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. SOD düzeyleri; melatonin verilen grup, diğer gruplara göre yüksek, (niasin+melatonin) verilen grup, diğer gruplara göre düşük bulunmuştur. Katalaz düzeyleri; melatonin verilen grup, niasin verilen gruplara göre yüksek bulunmuştur. Kontrol grubu ise, diğer gruplara göre anlamlı bir değişiklik bulunmamıştır. GPX düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre düşük bulunmuştur. GST düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre yüksek, (niasin+melatonin) verilen grup, niasin verilen gruba göre düşük bulunmuştur. TOS düzeyleri; kontrol grubu, niasin verilen gruplara göre düşük bulunmuştur. TAS düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre düşük, (niasin+melatonin) verilen grup, niasin ve melatonin verilen gruplara göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, egzersiz yaptırılan sıçanlara melatonin verilmesinin kontrol grubuna göre, antioksidan aktivitenin (SOD, GPX, TAS, melatonin) artırdığı, niasine oranla daha ağırlıklı bir antioksidan etki gösterdiğini söyleyebiliriz. Sıçanların egzersiz yapması ile artan MDA düzeyleri, melatonin etkisi ile azalmıştır. xiii Melatonin ve Niasinin birlikte verilmesi, tüm antioksidan parametrelerde sinerjik bir etki yapmamıştır. Oksidasyonu gösteren parametrelerin (MDA, TOS) arttığı, GST, Katalaz ve SOD aktivitelerinin azaldığı saptanmıştır. Bu durum oksidasyonu önlemek amacı ile (daha önce yapılan çalışmalarla uyumlu olarak) bu enzimlerin kullanıldığını göstermektedir. Farklı antioksidan moleküller ve farklı egzersiz tipleri ile planlanacak çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Egzersiz, Lipit Peroksidasyonu, Melatonin, Niasin.
Deneysel omurilik yaralanmasında alfa-lipoik asitin doza bağımlı etkinliğinin araştırılması
Omurilik yaralanması yüzyıllardır bilinen, farklı klinik özellikler gösteren, mortalite ve morbidite açısından bireysel, sosyal, psikolojik ve ekonomik yasamı olumsuz etkileyen patolojik bir durumdur. Omurilik travma fizyopatolojisi daha iyi anlaşıldıkça tedavi seçenekleri de daha iyi planlanabilmekte ve birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Akut travmada omurilikte oluşan yıkım ve birincil hasarlanmayla mücadele etmek adına hala fazla bir tedavi seçeneği yoktur. Bu amaçla kalsiyum kanal blokerleri, opiad antagonistleri, sistemik glukokortikoidler, sistemik kan basıncının arttırılması, antioksidanlar, naloxane gibi birçok yol denenmiş olmakla birlikte erken hasarlanma mekanizmalarına karşı yüksek doz metilprednizolon ve immobilizasyondan başka etkin, rutin uygulamada kendine yer edinmiş bir tedavi seçeneği oluşturulamamıştır. Bizde mevcut bilgiler ışığında antioksidan, serbest radikal süpürücü ve lipid peroksidasyonu önleyici özelliği bilinen ?-lipoik asidin, ratlarda gerçekleştireceğimiz deneysel omurilik yaralanmasında ikincil hasarı önlemesindeki etkinliğini araştırmaya karar verdik. Hasarı değerlendirmek için, omurilik oksidatif stresinin ve lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan MDA(malonildialdehit) doku düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülüp, histopatolojik inceleme ve nörolojik muayenelerle de sonuçlar mukayese edilmeye çalışıldı.Çalışmada toplam 56 adet ortalama ağırlıkları 210-300 g. arası değişen Spraque-Dawley türü erişkin erkek rat kullanıldı. Denekler her biri 8 rat içeren 7 gruba rastgele ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Travma grubu,Grup 3: Travma ve Metilprednisolon 30 mg/kg tedavi grubuGrup 4: Travma ve Alfa-Lipoik asit 50 mg/kg tedavi grubu, Grup 5: Travma ve Alfa-Lipoik asit 100 mg/kg tedavi grubu, Grup 6: Travma ve Alfa-Lipoik asit 150 mg/kg tedavi grubu, Grup 7:Travma ve Alfa-Lipoik asit 200 mg/kg tedavi grubu olarak ayrıldı.İntraperitoneal yolla verilen 70 mg/kg Ketamin ile anestezi sağlanarak supin pozisyonda tespit edilen ratlara Rivlin Tator modeline uygun olarak travma oluşturulduktan sonra grubuna uygun tedaviler uygulandı. 24. saatin sonunda tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri değerlendirildikten sonra yüksek doz anestezi altında dekapite edildiler. Çıkarılan omurilik örneğinin merkezindeki 0,5 cm'lik alan histopatolojik bakıya, kalanı MDA ölçümü için kullanıldı..SonuçBulgularımız, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik Asit uygulamasının lipid peroksidasyonu ve nöronal korunma üzerine olumlu etkili olabileceğini göstermiştir. Literatür taramamıza göre, deneysel omurilik yaralanması sonrası ?-Lipoik asitin nöroprotektif etkisini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bu olumlu sonuçlarla, ileri araştırmalara yeni ufuklar açılmıştır.
Aort kapak sklerozlu hastalarda serum nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin araştırılması
Kardiyovasküler hastalıklar, dünya genelinde en yüksek ölüm oranına sahip rahatsızlıklardan biridir. Hücre içi oksidatif hasarın kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada nükleer faktör eritroit 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3ß), Nrf2 transkripsiyonu sonucunda oluşan endojen antioksidanlardan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu toksik ürünlerinden olan 4-Hidroksinonenal (4-HNE) ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri hasta ve kontrol gurupların serumlarında tespit edildi. Ölçümü yapılan parametrelerde AKS'li hasta ve kontrol gurupları arasında anlamlı fark bulundu. Aynı zamanda GSK3ß ve Nrf2 arasında pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, AKS'li hastalara uygulanan tedavinin yanında Nrf2 aktivatörü ve/veya antioksidan maddelerinin eklenmesi faydalı olacağı düşünülmektedir.
Prostat kanserli hastalarda oksidan-antioksidan durum ve paraoksonazın bu duruma etkisinin araştırılması
Prostat kanseri, kansere bağlı ölümlerin önemli nedenlerinden biridir. Oksidatif DNA hasarı prostat kanseri gelişmesine katkıda bulunabilir. Paraoksonaz (PON), insan vücudundaki endojen antioksidanlardan biridir. Çalışmamızda yeni tanı almış prostat kanserli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum örneklerinde lipid parametreleri, total oksidan ve antioksidan kapasite (TOK, TAK), oksidatif stres indeksi (OSİ), paraoksonaz (PON1) ve arilesteraz (ARE) aktiviteleri ve PON1 fenotip dağılımı saptanarak iki grup arasında karşılaştırılması amaçlandı.Çalışma, prostat kanseri grubunda (PK) ve sağlıklı kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. Serum PON1 ve ARE aktiviteleri ile diğer parametreler her iki gruptaki 40 katılımcıda ölçüldü. PON1 fenotip dağılımı PON1/ARE aktivitelerine göre belirlendi. İstatistiksel değerlendirmeler Student t testi ve Pearson korelasyon analizi ile yapıldı.TKOL ve LDL-K düzeyleri PK grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p= 0,044; p=0,026). OSİ değerleri hastalarda kontrollerden yüksekti (p=0,029). PON1 ve ARE değerleri hastalarda kontrollerden düşüktü (p=0,040; p=0,027). PON1 aktivitelerine göre her iki grupta üç fenotip belirlendi. PK grubunda Hardy-Weinberg dağılımından sapma olduğu gözlendi.Sonuçlarımız oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla prostat kanserinin gelişiminde önemli rol oynayabileceğini ve PON1 ile PON1 fenotiplemesinin prostat kanseri için prediktif değer taşıyabileceğini göstermektedir.ANAHTAR KELİMELER: Oksidatif stres, lipid peroksidasyonu, paraoksonaz, malondialdehit, prostat kanseri
Lipid profili yüksek bireylerde HMG-CoA Redüktaz (HMG CoA RED), Paraoksonaz 1 (PON1), ve Glutatyon S-Transferaz (GST) enzim aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu seviyelerinin araştırılması
Antioksidan savunma ve reaktif oksijen türleri arasındaki dengesizlik, hücresel hasarlara ve atherosklerozise sebep olan oksidatif stres ile sonuçlanmaktadır. Enzimatik ve enzimatik olmayan antioksidanlar, hücreleri oksidatif strese karşı korumada ve oksidatif strese bağlı bozuklukların gelişimini engellemede önemli role sahiptirler. Bu çalışma, Ankara İl Sağlık Müdürlüğü?ne bağlı Yenimahalle Şentepe 2 No?lu Sağlık Ocağına sağlık problemleri sebebi ile gelen bireylerden oluşturulmuştur. Muayene ve laboratuvar tetkikleri sonrası hiperlipidemili yaş aralığı 51.4±12.7 olan {n:41 (21 kadın, 20 erkek)} çalışma grubu ile herhangi bir problemi olmayan yaş aralığı 46.8±10.6 olan sağlıklı {n:40 (20 kadın, 20 erkek)} kişi kontrol grubu olarak kabul edildi. Çalışma ve kontrol gruplarında HMG-CoA Redüktaz, paraoksanaz 1 (PON 1) ve glutatyon s-transferaz (GST) aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu göstergesi olarak TBARS seviyeleri çalışıldı. Çalışma ve kontrol grupları demografik veriler ve cinsiyet açısından incelendiğinde; yaş, kilo,ve VKİ açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı, ancak boy açısından her iki grupta da anlamlı fark ( p<0.05) görülmektedir. Çalışma rutin biyokimya parametreleri açısından (anlamlı olanlar) incelendiğinde; çalışma grubuna ait total kolesterol (313.7±98.4mg/dL) kontrol grubuna göre (129.6±38.1mg/dL), LDL-C ve Trigliserit seviyeleri (sırası ile 181.2±36.3 ve 264.0±73.6 mg/dL), kontrol grubuna (sırası ile 64.1±30.2 ve113.4±42.5 mg/dL) göre anlamlı derecede yüksek olarak bulundu (p<0.05). Çalışma ve kontrol grupları enzim aktiviteleri açısından incelendiğinde; hem PON 1 (aril esteraz) hem de PON 1 (paroksanaz) aktiviteleri çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede baskılanmış olarak bulundu, sırası ile p=0003 ve p= 0.001. Buna karşılık kolesterol biyosentezinde kontrol edici basamak olan HMG-CoA Redüktaz aktivitesinde kontrol grubuna göre anlamlı bir artış görülmektedir p=0.04. Antioksidan olarak etki eden enzimlerden GST aktivitesinde ise kontrol grubuna göre anlamlı derecede bir baskılanma görülmüştür p=0.0025. Lipid peroksidasyonu göstergesi olarak bilinen TBARS seviyelerinde ise anlamlı bir artış (p<0.05) görülmüştür. Yağ oranı yüksek diyetle beslenmenin hem karaciğer hem de serum lipid seviyelerinde de (kolesterol ve trigliserid) yükselmelere sebep olması yanı sıra, aynı zamanda HMG-CoA Red aktivitesi ve mRNA ekpresyonununda da artışlara sebep olamaktadır. Bu etkiler, Sp1 (specific protein 1 (Sp1) aracılıklı sterol regulatory element binding protein (SREBP)-2 aktivasyonunun yüksek yağ diyetine bağlı olarak HMG-CoA aktivasyonunu indüklemesi ve kolesterol biyosentezinde de artışa sebep olması seklinde açıklanmaktadır. Ayrıca kolesterol yüksekliğinin lipid peroksidasyonunu artırarak, antioksidan enzim aktivitelerini baskıladığı, buna bağlı olarak oksidatif stres artışı ve sonuç olarak membran ve hücre hasarlarının gelişmesine paralel olarak uzun vadede ateroskleroz gelişmektedir. Kilo kontrolü ve LDL kolesterol?ün aşırı yükselmesini engellemek oksidatif strese maruziyeti azaltacağı gibi ateroskleroz gelişimini de engellemiş olur.
TGF-beta uygulamasının ağız yara dokusu oksidatif olaylara etkisi
Dönüştürücü büyüme faktörü beta (Transforming growth factor beta, TGF-B), hemen hemen bütün hücre tiplerinden eksprese edilen önemli bir polipeptittir. TGF-B gibi çeşitli büyüme faktörleri yara iyileşmesi sürecinde önemli rol oynar. Ağız yaralarına uygulanan TGF-B' nın ağızdaki yara dokusu oksidan olaylarına etkilerinin araştırıldığı çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu sebeple ağız mukozasında cerrahi kesi yarasına TGF-B uygulamasının, ağız içi yara dokusu oksidan olayları üzerine etkilerini, zaman bağımlı olarak araştırmayı planladık.Deneylerde Yeni Zelanda albino tavşanlar (erkek, n= 42, 2,5 ± 0,4 kg) kullanıldı. Submukozal kesi yapıldıktan sonra tavşanlar iki eşit gruba ayrıldılar: 1- Tedavi edilmeyen yaralar, 2- TGF-B ile tedavi edilmiş yaralar. Yaralanmadan sonraki 1., 3. ve 5. günlerde tavşanlar kulak veninden aşırı dozda sodyum pentobarbital verilerek feda edildiler. Yara dokuları hemen çıkarılarak, lipit peroksidasyonunun belirteci olan malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NOx), önemli antioksidanlar olan glutatyon (GSH), askorbik asit (AA) düzeyleri ve süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. Sonuçlar Anova Varyans Analizi yöntemi ile karşılaştırıldı. P < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bütün değerler aritmetik ortalama ± standart sapma olarak ifade edildi.Sonuç olarak ekzojen TGF-B uygulamasının yara iyileşmesinin özellikle 3. gününde MDA, SOD, NOx ve AA düzeylerini arttığı tespit edilmiştir.
Ratlarda metotreksatın oluşturduğu lipid peroksidasyon, oksidatif stres ve sperm kalitesindeki değişiklikler üzerine kisspeptinin etkisi
Bu çalışma ratlara methotreksat (MTX) uygulamasının oksidatif stres, antioksidan sistem ve spermatogenez üzerine olan etkileri ve bu etkilere Kisspeptin-10 uygulamasının meydana getirdiği değişiklikleri araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 48 wistar albino rat Kontrol Grubu kontrol (n:6, serum fizyolojik), 2. Grup MTX (n:10, i.p MTX 20 mg/kg tek doz), 3. Grup (n:6, i.p Kisspeptin-10, 50 nmol/kg, 5gün/doz), 4. Grup (n:6, Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10gün/doz), 5. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 5 gün/doz), 6. Grup (n:10, MTX 20 mg/kg tek doz + Kisspeptin-10, 50 nmol/kg 10 gün/doz) gruplarına ayrılmıştır. Uygulama yapılan gruplarda plazma ve testis dokusu MDA, GSH, GSH.Px ve Katalaz aktivitesi düzeylerine, spermatolojik parametrelere ve serum testesteron seviyelerine bakıldı. 13. gün sonunda testis dokusunda MTX uygulaması ile artan MDA düzeyi (p<0.05) 5. ve 6. gruplarda Kisspeptin uygulanması ile anlamlı bir azalma göstermiştir (p<0.05). Testis dokusu ve plazma GSH düzeyleri ise tedavi grupları olan 5. Ve 6. Gruplarda anlmalı bir artış göstermiştir. Testis dokusu GSH .px düzeyleri MTX uygulaması ile azalma gösterirken (p<0.05), 6. Grupta Kisspeptin uygulaması ile artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0.05). Katalaz düzeylerinde ise plazma ve testis dokularında önemli farklılık görülememiştir. Serum testesteron düzeyleri MTX uygulaması ile önemli bir azalma göstermiş (p<0.001), meydana gelen bu azalma tedavi grubunda 10 günlük kisspeptin uygulaması ile normal seviyesine gelmiştir (p<0.001). Spermatolojik parametrelerde MTX uygulaması ile azalma gösteren motilite (p<0.001) ve artan anormal spermatozoon oranları (p<0.05) tedavi grupları olan 5. ve 6. Gruplarda ise düzelme görülmüş, motilitede artış (p<0.001), anormal spermatozoon sayısında ise azalma (p<0.05) tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda MTX uygulaması ile olumsuz etkilenen üreme sisteminin kısa ve uzun süreli Kisspeptin-10 uygulaması ile bu olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabileceği görüşüne varılmıştır.
Tüberkülozisli sığırlarda antioksidan parametrelerdeki değişimler
Bu çalışma, tüberkülozisli sığırlarda antioksidan parametrelerdeki değişimi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 15 tüberkülozisli ve 15 sağlıklı toplam 30 adet inek kullanılmıştır. Tüberkülozisin teşhisinde deri içi PPD mamalian tüberkülin testi kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan pozitif kan örnekleri tek tüberkülin uygulamasından 72 saat sonra deri kalınlığı 4mm'den kalın olan hayvanlardan, kontrol grubunu oluşturan kan örnekleri ise deri kalınlığı 2 mm'den fazla olmayan hayvanlardan alınan örneklerden oluşmaktadır. Hem tüberkülozisli hem de kontrol grubundaki hayvanların V. jugularislerinden kan örnekleri alınmış, 3000 rpm'de 5 dakika santrifüj edildikten sonra örnekler epandorf tüplere alınarak, -20 oC'de dondurularak en kısa sürede analizleri yaptırılmıştır. Lipid peroksidasyonu (MDA) tayininde Placer, GSH-Px tayininde Lawrence, GSH tayininde Sedlak ve katalaz enzim aktivitesinin tayininde ise Goth'un tanımladığı yöntemler kullanılmıştır. Vitamin E ile vitamin A düzeyleri ticari test kitleri yardımıyla HPLC cihazında belirlenmiştir. Vitamin C düzeyleri ise kolorimetrik olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında malondialdehid (MDA), glutatiyon peroksidaz (GSHPx), glutatiyon (GSH), vitamin E ve vitamin C bakımından istatistiksel önem saptanmasına rağmen, katalaz ve vitamin A yönünden herhangi bir önem saptanmamıştır. Sonuç olarak tüberkülozisli sığırlarda lipid peroksidasyon ve antioksidan parametrelerde önemli değişimler belirlenmiştir.
Civanperçemi (Achillea millefolium), alıç (Crataegus monogyna) ve böğürtlen (Rubus discolor)'in toplam antioksidan aktivitelerinin belirlenmesi ve oksidatif stres oluşturulmuş ratlarda bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Rubus discolor, Achillea millefolium, Crataegus monogyna'nın su ve etanol ekstrelerinin in vitro şartlarda antioksidan özellikleri araştırıldı. En yüksek in vitro antioksidan özelliğe sahip R. discolor çiçek su ekstresi verilen sıçanlarda lipid peroksidasyon (LPO), yağ asidi düzeyi, lipofilik vitamin değerleri, protein ve glutatyon miktarları ile kolesterol düzeyleri ölçüldü. Bu amaçla kontrol, H2O2 reaktifi ve Rubus discolor ekstrelerini içeren gruplar ile bunların kombinasyonları kullanıldı.Ekstrelerin in vitro antioksidan ve antiradikal aktivitelerini belirlemek için toplam antioksidan aktivite, 2,2´-azinobis (3-etilbenztiyoazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) radikal giderme aktivitesi, 2,2-difenil-1-pikril-hidrazil (DPPH?) serbest radikal giderme aktivitesi, indirgeme kuvveti, süperoksit anyon radikali (O2?-) giderme aktivitesi, hidrojen peroksit giderme aktivitesi, FRAP testi ve metal şelatlama aktiviteleri ayrı ayrı çalışıldı. Buna ilaveten ekstrelerin toplam fenolik bileşikleri pirokatekol ve kuersetin miktarı olarak belirlendi. Ekstrelerin -özellikle R. discolor (böğürtlen) ekstresinin- etkili bir antioksidan özelliğe sahip olduğu saptandı.Çalışma sonuçlarımıza göre, in vivo ortamda H2O2 uygulanan gruplarda LPO'nun arttığı, GSH ve toplam protein miktarlarının azaldığı belirlenmiş, bitki ekstresi verilen gruplarda LPO'nun azaldığı veya önlendiği, GSH ve toplam protein miktarlarının ise arttığı veya korunduğu tespit edilmiştir. Lipofilik vitaminler ve kolesterol seviyelerinin ise bitki ekstresi verilen gruplarda belirgin şekilde etkilendiği gözlenmiştir. Bitki ekstresinin yağ asidi metabolizmasında görevli önemli enzimlerin substratları olan bazı önemli yağ asitlerinin miktarlarını belirgin şekilde etkilediği belirlenmiştir. Ayrıca, bitki ekstresi verilen gruplarda GSH-Px ve SOD enzim miktarlarının arttığı gözlenmiştir.Sonuç olarak A. millefolium, C. monogyna ve R. discolor bitkilerinin etkili birer antioksidan kaynağı oldukları ve R. discolor çiçek ekstrelerinin de in vivo ortamda etkili oldukları söylenebilir.
Sisplatin nefrotoksisitesi oluşturulan ratlarda sesamol etkilerinin araştırılması
Sisplatin (CDDP) nefrotoksisitesi böbrekte oksidatif strese neden olur ve CDDP?nin klinik kullanımını kısıtlar. Sesamol (5-hidroksi-1,3-benzodioksol veya 3,4- metilendioksifenol) susam yağının suda çözünen ve antioksidan özellikleri olan en önemli bileşiklerinden biridir. Bu çalışmada; CDDP?nin neden olduğu nefrotoksite ve lipid peroksidasyonuna Sesamol?ün etkisi deneysel olarak araştırıldı. Bu çalışmada 4 gruba (n=7) ayrılarak toplam 28 adet erkek Wistar rat kullanıldı. (i) Kontrol grubu, (ii) sesamol (8 mg/kg/gün) grubu, (iii) sisplatin (7 mg/kg i.p, tek doz), (iv) sisplatin grubu (7 mg/kg i.p, tek doz) + sesamol (8 mg/kg/gün) grubu. Sisplatin uygulanan grupta kontrol grubuna göre üre (P<0.05) ve kreatin (p<0.05) değerleri belirgin olarak yüksek bulundu. Sisplatin + sesamol grubunda üre ve kreatin düzeyleri sisplatin grubuna göre anlamlı bir şekilde düşük bulundu (p<0.05). Sisplatin verilen ratlarda doku malondialdehid (MDA) düzeylerinde belirgin artış gözlendi (p<0.05). Sesamol MDA? yı anlamlı olarak düşürdü (p<0.05). Çalışmada sisplatin uygulanan grupta kontrol grubuna göre NF-?B düzeyleri artış gösterdi (p<0.001). Sisplatin + sesamol grubunda sisplatin uygulanan gruba göre NF-?B düzeyleri anlamlı ölçüde azaldı (p<0.001). Sisplatin uygulanan grupta kontrol grubuna göre Nrf2 düzeylerinde azalma izlendi (p<0.001). Sisplatin + sesamol grubunda sisplatin uygulanan gruba göre Nrf2 düzeyleri anlamlı ölçüde artış gösterdi (p<0.01). Sisplatin uygulanan grupta kontrol grubuna göre HO-1 düzeylerinde azalma izlendi (p<0.001). Sisplatin + sesamol grubunda sisplatin uygulanan gruba göre HO-1 düzeyleri anlamlı ölçüde artış gösterdi (p<0.001). Sisplatin ile oluşan histopatolojik değişikliklerin sesamol ile azaldığı gözlendi. Elde ettiğimiz veriler sisplatinin oksidatif strese ve böbrek hasarına neden olduğunu gösterir. Sonuç olarak sesamol tedavisinin lipid peroksidasyonunu azalttığını, proinflamatuvar sitokinlerin expresyonunda rolü olan NF-?B düzeyini azaltarak ani-inflamatuvar etki gösterdiğini, Nrf2 ve HO-1 düzeyini artırarak antioksidan etki gösterdiğini saptanıldı. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, sesamol, NF-?B, Nrf2, HO-1
Farklı besinlerle beslenen Anser anser (Linneaus, 1758)'in kas ve karaciğer dokularında bazı biyokimyasal parametrelerdeki değişimlerin incelenmesi
Bu çalışmada, Kars ilinde yetiştirilen kazların farklı besinlerle (arpa, buğday, çavdar ve mısır) beslenmesi sonucu kas ve karaciğer dokusunda oluşan bazı biyokimyasal parametrelerdeki değişimler araştırıldı. Çalışmada yağ asidi düzeyi, lipofilik vitamin değerleri, total protein ve glutatyon miktarları, lipit peroksidasyon (LPO) değerleri ile kolesterol düzeyleri ölçüldü. Bu amaçla standart besinle beslenen kontrol grubu ile farklı besinler ile beslenen gruplar kullanıldı.Bulgularımızda karaciğer ait gruplarda, buğday ile beslenen grupdaki LPO miktarı, kontrol grubu ile kıyaslanmasında farklılık bulunmazken (p>0.05), diğer gruplarda azaldığı belirlendi (p<0.0001). Taze but, sırt, göğüs kasları ile kurutulmuş dokularda da azaldığı belirlendi. Ayrıca ısı stresinin önemli derecede lipit peroksidasyonunu artırdığı saptandı.GSH miktarının karaciğerin tüm gruplarında arttığı gözlenirken, taze kas dokularında kontrol grubuna göre azalma olduğu görüldü. Kurutulmuş dokuların 1. ayında GSH miktarı arpa ile buğday gruplarında diğer besin gruplarına göre yüksek bulundu (p<0.0001). Kurutulmuş dokuların 2. ve 7. aylarında tüm gruplarda GSH miktarının arttığı tespit edildi.Protein miktarı bakımından karaciğer dokusunun, kontrol grubu ile karşılaştırılmasında çavdar ve mısır ile beslenen gruplarda önemli bir artış kaydedildi (p<0.001). Aynı grupların taze ve kurutulmuş kas dokularında da protein miktarlarının belirgin düzeyde yüksek olduğu gözlendi (p<0.0001).Karaciğer dokusunun yağ asit bileşimi içinde palmitik (16:0), araşidonik (20:4n?6) ve dokosahekzaenoik (22:6n?3) asitlerin, kurutulmuş dokularda ise belirtilen yağ asitlerinin yanı sıra stearik (18:0), oleik (18:1) ve linoleik (18:2n?6) asitlerin miktarlarında kontrol grubuna göre farklı oranlarda azalmalar saptandı.Kolesterol düzeyi karaciğer dokusunda tüm gruplarda yüksek bulunduğu halde (p<0.0001) taze ve kurutulmuş dokularda zamanın etkisiyle beraber miktarlarının giderek azaldığı gözlendi.Sonuç olarak, düşük kolesterol ve oldukça yüksek orandaki doymamış yağ asitlerine sahip olması nedeniyle kaz eti insan diyetinin değerli bir parçası olarak kullanılmalıdır.Besleme deneyi sonucunda karaciğerde en fazla yağlanma oluşturan besinin mısır olduğu, bunu sırasıyla çavdar, buğday ve arpanın takip ettiği belirlendi. Bulgularımıza göre çavdar ve mısırın beraber verildiğinde yüksek kaliteli bir zoraki besleme içeriği olarak kullanabileceği önerilir.
Disülfiram ile muamele edilen multipl miyelom hücrelerinde ferroptozis hücre ölüm yolağının araştırılması
Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde anormal plazma hücrelerinin çoğalması sonu-cu oluşan dünyada en yaygın ikinci kan kanseri tipidir. MM tedavisinde son terapötik ge-lişmeler MM hastalarının sağ-kalım sürelerinin artmasında oldukça etkili olmasına rağmen çoğu hastanın kaçınılmaz bir şekilde relaps ve mevcut tedavilere dirençli hale gelmesinden dolayı MM, hâlâ öldürücü maligniteler arasında yer almaktadır. Bu nedenle, MM'da malig-niteyi yönlendiren farklı moleküler yolları hedefleyen yeni ajanların geliştirilmesine gerek duyulmaktadır. Disülfiram (DSF), ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) onaylı alkolizm tedavisinde yıl-lardır kullanılmakta ve çeşitli kanser türlerinde antikanser etkiler sergilediği bilinmektedir. Yakın zamanda, DSF'ın özellikle kanser hücrelerinde ferroptozisi uyararak kanser gelişimini ve metastazını baskıladığı gösterilmiştir. Ferroptozis, demire bağımlı artan lipid peroksidasyonu ile karakterize apoptotik ol-mayan düzenli bir hücre ölümü şeklidir. DSF'ın MM hücrelerinde ferroptozis üzerine olan etkisi bilinmediğinden, bu tez çalışmasında DSF'ın MM'da ferroptozis hücre ölümü üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. MM hücre hatlarında (NCI H929, U266 ve RPMI 8226) DSF'ın antikanser etkinliği MTT yöntemi ile teyit edilmiştir. Sonrasında lipid peroksidasyon belirteci olarak kullanılan malondialdehit (MDA) miktarının tayini MDA analizi ile tespit edilmiştir. Sitozolik ROS belirteci olan H2DFCDA ve mitokondriyal membran yoğunluğunun göstergesi olan JC-1 boyalarının akış sitometrisinde değerlendirilmesi ve son olarak ferroptotik biyo-belirteçlerin mRNA ekspresyon seviyelerinin kantitatif eş-zamanlı PCR analizi ile ferroptozis araştırıl-mıştır. Elde edilen sonuçlar, her üç MM hücre hattında DSF'ın lipit peroksidasyonunu, si-tozolik ROS'u ve mitokondriyal membran yoğunluğunu önemli miktarda arttırdığını, fer-roptotik biyo-belirteçlerden GPX4, transferrin SAT1 ve SLC7A11 mRNA ekspresyon se-viyelerini ise azalttığını gösterdi. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler DSF'ın MM hücrele-rinde ferroptozisi uyardığını göstermektedir.
İn vitro fertilizasyon (IVF) hastalarının folikül sıvılarında oksidan-antioksidan enzim aktiviteleri ve lipid peroksidasyonu seviyelerinin araştırılması
Bu çalışmada invitro fertilizasyon hastalarından poor, normo ve high responder gruplarına ait toplam 54 hastanın folikül sıvılarında serbest radikal metabolizmasında görev alan enzimlerden SOD, CAT ve GST aktiviteleri araştırılmıştır. Ayrıca oksidan antioksidan statü hakkında fikir sahibi olabilmek açısından da invivo süperoksit radikali üreten ve aynı zamanda pürin yıkım yolu enzimlerinden olan XO aktivitesi ile lipid peroksidasyonu indeksi ve son ürünü olarak bilinen MDA seviyeleri araştırılmıştır.Elde edilen bulgular antioksidan savunma ile ilgili enzim aktiviteleri incelendiğinde;High gruba ait CAT aktivitesi hem normo hem de poor gruba göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<00.001). Poor grup ile normo grup CAT aktivitesi arasında ise anlamlı bir farklılık tesbit edilememiştir.SOD aktivitesi normo grupta poor gruba göre anlamlı derecede yükselmesine karşılık (p<0.05), normo-high ve poor-high arasında anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir.High gruba ait GST aktivitesi normo ve poor gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0.001). Ayrıca normo grubuna ait GST aktivitesi poor gruba göre anlamlı derecede yüksek olarak belirlenmiştir (p<0.001).Oksidan parametrelerden XO aktivitesi poor grupta hem high hem de normo grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0.001). High grubuna ait XO aktivitesi gruplar içerisinde en düşük değere sahiptir.Lipid peroksidasyonu son ürünü ve oksidan indeks olarak kabul edilen MDA miktarı, poor grupta hem normo ve hem de high gruba göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur sırası ile p<0.05 ve p<0.001. High ve normo gruplara ait MDA miktarları arasında önemli bir farklılık tesbit edilememiştir.Yukarıdaki bilgiler ışığına poor grupta genel olarak oksidan parametrelerin yükselmiş, antioksidan parametrelerin ise düşük olarak seyretmesi sebebi ile oksidatif strese daha fazla maruz kaldığını görmekteyiz. High ve normo grupların oksidan ve antioksidan kapasiteleri incelendiğinde, mevcut peroksidatif baskılara cevap olarak özellikle high ve normo grupta antioksidan enzim aktiviteleri artış göstermektedir.IVF'li hastaların oksidant-antioksidant statülerini daha iyi açıklayabilmek için daha fazla sayıda örnek ve hem enzimatik hem de enzimatik olmayan parametrelerin birlikte incelenmesi ile aydınlatılabileceği düşüncesindeyiz.
Farklı senkronizasyon uygulamaları ile senkronize edilen ineklerde üreme performansı üzerine vitamin E'nin etkisi
Bu çalışma; farklı senkronizasyon yöntemleri kullanılarak senkronize edilen ineklerin üreme performansı üzerine vitamin E uygulamasının etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada hayvan materyali olarak Afyonkarahisar il sınırları içerisinde yetiştirilen ve benzer bakım-besleme şartları uygulanan 84 adet Holştayn ırkı inek kullanıldı. İnekler 3-7 yaşları arasında olan, en az bir kez doğum yapmış, reprodüktif açıdan herhangi bir problemi bulunmayan ve en az postpartum 45-60. günler arasında bulunan sağlıklı hayvanlar arasından seçildi.İnekler üç farklı senkronizasyon yöntemi kullanılarak senkronize edildi ve suni tohumlama yoluyla tohumlandı. Çift doz prostaglandin F2? (11 gün arayla PGF2?), Ovsynch yöntemi ve Kontrollü intravaginal ilaç salımı (CIDR) yöntemi ile üç farklı şekilde senkronize edildi. İnekler her senkronizasyon grubu içerisinde kontrol ve vitamin E uygulanan grup olarak iki gruba ayrıldı. PGF2? uygulanan gruplarda 2. doz PGF2? enjeksiyonundan sonra, ovsynch yöntemi uygulanan gruplarda PGF2? enjeksiyonundan sonra ve CIDR kullanılan gruplarda ise CIDR'ın çıkarılmasından hemen sonra 10 ml kan alınarak kontrol gruplarına 4 ml i.m. serum fizyolojik, uygulama gruplarına da 4 ml vitamin E (300 mg/ 2 ml) enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplardaki hayvanlar rekto-vaginal yöntemle tohumlandıktan hemen sonra kontrol gruplarına serum fizyolojik, uygulama alt gruplarına da vitamin E enjeksiyonu yapıldıktan sonraki 3. günde ikinci kan örneği alındı. Tohumlama zamanında klinik muayene ile tespit edilen östrus yoğunlukları skorlandı. Alınan kan örneklerinde vitamin E ve MDA düzeyleri tespit edildi. Bütün gruplardaki hayvanlar tohumlamadan 60 gün sonra gebelik açısından muayene edildi.Östrus yoğunlukları ve vitamin E değerleri açısından hem senkronizasyon grupları arasında hem de aynı senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama alt grupları arasında istatistiki olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. Ovsynch protokolü uygulanan ve çift doz PGF2? ile senkronize edilen ineklerde kontrol ve uygulama gruplarının 1. ve 2. kan örneklerinin malondialdehit (MDA) düzeyleri açısından hem senkronizasyon grupları arasında hem de aynı senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama grupları arasında istatistiki olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. CIDR uygulanan ineklerde kontrol (p<0.01) ve uygulama (p<0.001) alt gruplarından alınan 1. ve 2. kan örneklerinin MDA değerleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark gözlendi. Çift doz PGF2? ile senkronize edilen kontrol ve uygulama grubu ineklerde ortalama gebelik oranı sırasıyla %40 ve %53,3, ovsynch protokolü uygulanan kontrol ve uygulama grubu ineklerde sırasıyla %23,1 ve %46,7 ve CIDR uygulanarak senkronize edilen kontrol ve uygulama grubu ineklerde ise sırasıyla %46,2 ve %53,8 olarak belirlendi. Gebelik oranları açısından her bir senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama alt grupları ile senkronizasyon grupları arasında istatistikî olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. Tüm gruplarda gebelik oranı ile MDA düzeyi arasında önemli derecede pozitif bir korelasyon (r= 0,853, p<0.05) tespit edildi.Sonuç olarak farklı senkronizasyon grupları ile senkronize edilen ineklere vitamin E uygulanması gebelik oranlarında hafif bir artış sağlamasına rağmen CIDR'ın neden olduğu lipid peroksidasyonu önemli derecede önlemektedir.