Plasenta
Bu konu başlığı altında 85 tez
Birinci trimester plasenta hacminin fetal ve maternal sonuçlarla ilişkisi
Amaç: ÇalıĢmamızda, ilk trimesterde 2D ultrasonografi ile plasental hacim ölçümünün fetal büyüme geriliği, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve preterm plasental abrupsiyon gibi maternal ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatıĢ, APGAR skoru gibi neonatal sonuçlara etkisinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalıĢma, 1 Ağustos 2022 ve 31 Ekim 2022 tarihleri arasında, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalında gerçekleĢtirildi. Son adet tarihine veya birinci trimester ultrasonografisine göre 11 ila 13+6 haftalık tekiz 82 primi gebe çalıĢmaya dahil edildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 25,55 ± 4,18 yıldı. Ultrasonografiye göre plasental hacim değerlendirmesi yapılan hafta ortalaması 12,49 ± 0,63 hafta, ortalama plasenta hacmi ise 22,66 ± 6,75 cm3 idi. Olguların %11,0'ında gestasyonel diabetes mellitus (GDM), %9,8'inde gestasyonel hipertansiyon (GHT) saptandı. Doğum Ģekli %48,8 sezaryen idi. En sık sezaryen endikasyonları %12,2 ile fetal distress ve uzamıĢ eylemdi. Doğum sonrası yenidoğanların %11,0'ının yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacı oldu. En sık YBÜ'ye yatıĢ endikasyonları %3,7 ile prematür respiratuvar distress sendromu ve yenidoğanın geçici takipnesi idi. Ortalama doğum haftası 39,26 ± 1,50 hafta, doğum ağırlığı 3168,11 ± 444,57 g'dı. Ortalama plasenta hacmi ile annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ve pozitif yönde korelasyon iliĢkisi saptandı (p<0,05). Doğum Ģekli, YBÜ'ye yatıĢ, GDM ve GHT geliĢme durumuna göre birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiĢmediği saptandı (p>0,05). Birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin herhangi bir kesim noktasında GDM veya GHT geliĢme durumunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngöremediği belirlendi (p>0,05). Sonuç: Bu çalıĢmada, birinci trimester plasenta hacminin gebelik sürecinde ortaya çıkabilecek GDM, GHT gibi patolojilerle, doğum Ģekliyle, bebeğin doğum kilosuyla, doğum 38 sonrası YBÜ ihtiyacıyla ve APGAR skoru ile iliĢkili olmadığı saptandı. Annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arttıkça plasenta hacminin de arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta hacmi, gebelik sonuçları, gestasyonel diabetes mellitus, gestasyonel hipertansiyon, neonatal sonuçlar
Primipar gebelerde plasenta yerleşim yerinin maternal ve fetal sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı primipar gebelerde ikinci trimesterde ultrasonografik inceleme ile plasental yerleşim yerinin saptanarak bu plasental yerleşimin gebelik sürecindeki komplikasyonlara, doğuma, postpartum maternal ve fetal sonuçlara etkisini değerlendirmektir. Yöntem ve Gereç: Bu çalışma retrospektif tanımlayıcı bir çalışma olup 01 Ocak 2020 ile 01 Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği antenatal polikliniğine başvuran gebelerden çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların ikinci trimesterde ultrasonografi yardımıyla saptanan plasental yerleşim yerleri kayıt altına alındı. Plasental yerleşim yeri ile gebelik komplikasyonları, doğum şekli, doğum haftası, maternal sonuçlar, yenidoğan tartısı, yenidoğan Apgar skoru, yenidoğan ybü takip ihtiyacı , kordon kan gazı vb parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 24,59±5,11 yıldı. Olguların %41,2'sinde komplikasyon görüldü. En sık görülen komplikasyon %37,9 ile Fetal distress olarak saptandı. Sırasıyla IUGR , GDM, Preeklampsi, GHT , Oligohidramnios takip etti. Komplikasyon görülme oranları ve komplikasyon türleri, plasenta yerleşim yerlerine göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (p<0,05) Doğum öncesi ve doğum sonrası maternal hemoglobin ölçümleri arasında plasenta yerleşim yerine göre farklılık saptanmadı. (p:0,762; p<0,05) Yine benzer şekilde plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak doğum haftası, doğum şekli, yenidoğan tartısı, Apgar skoru ve ybü takip ihtiyacını öngörmede etkisi olmadığı belirlendi. (p<0,05). Kord kan gazı PH, PO2, PCO2 ve laktat değerlerinde plasenta yerleşim yerine göre istatistiksel farklılık saptanmazken glukoz değerlerinde anlamlı bulgu elde edildi. (p=0,009; p<0,05) Posterior yerleşimli plasentaya sahip olgularda doğum sonrası kordon kan gazındaki glukoz değeri, sağ lateral yerleşime göre daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda primipar gebelerde kordon kan gazı parametreleri ile plasenta yerleşim yeri karşılaştırıldığında kord kan gazı glukozunun; posterior yerleşimli plasentası olanlarda, sağ lateral yerleşimli plasentaya sahip olanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta yerleşim yeri, gebelik komplikasyonları, kord kan gazı, neonatal sonuçlar
Endokrin bozucu bileşiklerden Tetrabromobisfenol A'nın gebe sıçanlara etkisinin araştırılması
Yanma geciktiriciler arasında en çok üretimi gerçekleşen TBBP-A (tetrabromobisfenol-A) yüksek konsantrasyonlarda tekstil, plastik polimer, elektrikli ekipmanlar ve endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Endokrin bozucu olduğu bilinen ve konserve iç kaplamalarda kullanılması günlük hayatta özellikle beslenme yoluyla maruz kalmayı arttırmaktadır. Gebeler için bu durumun daha riskli olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple çalışmamızda gebelerin oral yolla TBBP-A'ya maruz kalmasından sonra plasenta dokusu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Sıçanlardaki üç haftalık gebelik süresi üç trimester (1'er hafta) şeklinde gruplandırılmakta ve insanların üç trimester (3'er ay) dönemlerine denk gelmektedirler. Çalışmamızda bu bilgiler doğrultusunda üç trimesterin inceleneceği bir deney düzeneği oluşturulmuş ve gebelikle beraber gelişen plasenta dokusunun incelenmesi esas alınmıştır. Çalışmamızda 72 adet gebe Rattus norvegicus tür sıçan kullanılmıştır. Damızlık olarak temin edilen erkek sıçanlarla çiftleştirilip dişi smear örneklerinde sperm tespit edilen her dişi, gebe kabul edilip deney gruplarına dahil edilmiştir. Deney grupları: GD10 (10.gebelik günü) kontrol (mısır yağı), 20mg/kg (minimum), 200mg/kg (orta), 400mg/kg (yüksek) doz; GD15 (15.gebelik günü) kontrol, 20mg/kg, 200mg/kg, 400mg/kg doz; GD20 (20.gebelik günü) kontrol, 20mg/kg, 200mg/kg, 400mg/kg doz şeklindedir. Her grup gebelik günü boyunca (10, 15 ve 20. günler) mısır yağında çözdürülen TBBP-A'ya oral gavaj yöntemiyle maruz bırakılmıştır. Her bir grupta 6 sıçan bulunmaktadır. Uygulama süresince sıçanların yem-su tüketimi, ağırlık değişimleri kaydedilmiş, son aşama diseksiyondan sonra plasenta, böbrek, karaciğer ve ovaryum dokuları alınmış, ağırlıkları kaydedilmiş, histopatolojik yönden ışık mikroskobunda incelenmek üzere doku takibi aşamalarından geçirilmiştir. Tüm dokular H&E ile plasenta dokusu buna ek olarak PAS boyama yöntemi ile boyanmıştır. Sıçanların kalplerinden alınan kandan elde edilen serumlardan Folikül Stimule Edici Hormon (FSH), progesteron, Luteinize Edici Hormon (LH), östrojen hormon analizleri yapılmıştır. GD20 grubu dişi fetüslerin ovaryum doku homojenatından östrojen, erkek fetüslerin testis doku homojenatından ise testosteron hormon değerlerine bakılmıştır. Deney sonunda GD20 grubu sıçanların besin ve su tüketimleri ile bitiş ağırlıklarında azalma tespit edilmiştir. Doku ağırlıkları bulgularında, GD20 grubu sıçanların böbrek ve plasenta rölatif ağırlık değerlerinin azaldığı görülmüştür. GD15 grubu sıçanların plasenta ağırlık, embriyo ağırlık, plasenta X ekseni uzunluk ile GD20 grubu sıçanların embriyo uzunluk ve göbek kordon uzunluklarında azalma tespit edilmiştir. GD15 grubu sıçanların sol böbrek ağırlık ve plasental indeks değerlerinde artış saptanmıştır. Histopatolojik yönden incelenen dokulardan, karaciğer dokusunda konjesyon ve sinüzoidal genişleme; böbrek dokusunda konjesyon, glomerular atrofi, glomerulus pariyetal yapraklarda açılma, tübüler dejenerasyon görülmüştür. Plasenta dokusunda, GD10 200mg/kg, GD10 400mg/kg, GD15 ve GD20 gruplarının tüm doz gruplarında konjesyon; GD15 ve GD20 gruplarının tüm doz gruplarında labirent bölge dejenerasyonu, dev hücrelerde sitoplazmik erime ve piknozis ile spongiyotrofoblastlarda dejenerasyon tespit edilmiştir. Alcian Blue ve Alizarin red ile boyanan kontrol ve TBBP-A uygulama gruplarına ait GD20 grubu fetüs iskeletlerinin kemik ölçüm değerlendirmesi yapılmıştır. İskelet ölçümlerinde x-y eksen iskelet çapı, sağ-sol skapula, sağ-sol humerus, sağ-sol radius, sağ-sol ulna, sağ ilium, sağ femur, sol tibia gerçek uzunlukları kontrol grubuna göre anlamlı azalma gözlenmiştir. Serum FSH değerleri GD20 grubunda istatistiksel olarak artış göstermiştir. Serum progesteron ve LH değerleri GD15 grubunda istatistiksel olarak artış göstermiştir. Serum östrojen değerlerinde artış ve azalmalar varsa da istatistiksel olarak anlamlı değillerdir. GD20 dişi fetüslerin östrojen hormon değerleri 20mg/kg uygulama grubu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak azalma gösterirken, 200mg/kg uygulama grubu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak artış göstermiştir. GD20 erkek fetüslerin testosteron hormon değerleri göre istatistiksel olarak artış göstermiştir. Sonuç olarak gebelere oral yolla uygulanan TBBP-A'nın etkileri hem maternal hem fetal bazı olumsuzluklara sebep olmuştur. Plasenta dokusunun detaylı histopatolojik incelenmesi ile birlikte incelenen hormonlar üzerine etkisi dikkate alındığında endokrin bozuculuğu gösterilmiştir.
Umbilikal kord klempleme zamanının perinatal sonuçlara etkileri
Bu yandal uzmanlık tezinin amacı, umbilikal kordonun klemplenme zamanının, maternal ve neonatal etkilerini incelemektir. Çalışmaya sezaryen ile doğum yapan 98 term gebelik dahil edildi ve sezaryen sonrası bebeklerin kordon klempleme zamanına göre vakalar iki gruba ayrıldı. Kordon klempleme işlemi doğumdan sonra ilk 30 saniye içerisinde yapılanlar grup 1 ve 60. saniyede yapılanlar grup 2 olarak adlandırıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm vakaların demografik özellikleri ve obstetrik sonuçları değerlendirildi. Maternal kan parametreleri doğumdan hemen önce ve fetal kan parametreleri de kordon klemplendikten hemen sonra değerlendirildi ve iki grup arasında karşılaştırıldı. Yine postop 24. saatte anne ve bebekten alınan kan örnekleri ve yenidoğan döneminde fototerapi ihtiyaçları değerlendirildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Maternal ve fetal kan parametreleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Grup 1'de fototerapi ihtiyacı olan 2 (3%) vaka ve grup 2'de 7 (14.8%) vaka mevcuttu. İki grup arasında fototerapi ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı farlılık saptanmadı (p:0.062). Sonuç olarak, kordon klempleme zamanının doğumdan sonraki 60. saniyeye kadar ertelenmesinin, olumsuz maternal sonuçlar ve özellikle polisitemi ve fototerapi ihtiyacı gibi fetal sonuçlar ile ilişkili olmadığını gözlemledik.
Eklem kıkırdak defektlerine hücreden arındırılmış insan plasentası, mezenkimal kök hücre ve PRP kombinasyonlarının uygulanması ile histolojik iyileşmenin değerlendirilmesi - sıçan modeli-
Eklem kıkırdağı hiyalin kıkırdak yapısında olup hasar gördüğü zaman iyileşme kapasitesi oldukça düşük bir dokudur. Henüz optimal bir tedavi yöntemi tanımlanmış olmasa da doku mühendisliği çalışmaları kıkırdak defektleri tedavisinde umut vaat etmektedir. Bu amaçla hücreden arındırılmış insan plasentasının kıkırdak defektlerinin iyileşmesinde etkili bir biyoçatı olabileceği hipotez edilmiştir. Bu etkinin mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile arttırılacağı öngörülmüştür. Etik kurul onayı alınarak çalışmamız sıçan modeli olarak tasarlandı. Denekler her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Bütün gruplarda her iki dize troklea bölgesine 2mm çapında osteokondral defekt oluşturuldu. Kontrol (K) grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. P grubuna sadece hücreden arındırılmış insan plasentası biyoçatısı, PK grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte 10⁶ mezenkimal kök hücre, PP grubuna plasenta biyoçatısı ile birlikte PRP, PKP grubuna ise plasenta biyoçatısı,10⁶ mezenkimal kök hücre ve PRP birlikte uygulandı. Sıçanlar 12 hafta takip sonrası ötenazi edilerek iyileşme International Cartilage Repair Score-2 skorlama sistemi kullanılarak histolojik olarak incelendi. Veriler istatistiksel olarak incelendiğinde tüm deney gruplarının skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). PKP grubunun skorları deney grupları arasında en yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlara göre kıkırdak defektleri iyileşmesinde hücreden arındırılmış insan plasentası etkili bir biyoçatıdır. Plasenta biyoçatısının etkinliği mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi ile artırılabilir. En fazla etki plasenta biyoçatısı ile birlikte mezenkimal kök hücre ve PRP eklenmesi durumunda görülebilir.
Antifosfolipid, antikardiyolipin, ekstrakte edilebilen nükleer antijen ve anti-çift sarmal DNA antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine etkisi
Tanaçan A, Antifosfolipid, Antikardiyolipin, Ekstrakte Edilebilen Nükleer Antijen ve Anti-Çift Sarmal DNA Antikorlarının Pozitif Olmasının Gebelik Sonuçları Üzerine Etkisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı, Yandal Uzmanlık Tezi, Ankara, 2018. Ekstrakte edilebilen nükleer antijen (ENA) ve anti-çift sarmal DNA (anti-dsDNA) antikorlarının pozitif olması ve bu pozitifliğe eşlik eden Sistemik Lupus Eritematozus, Sjörgen Sendromu ve diğer otoimmün hastalıklar kötü obstetrik sonuçlar ve gebelik komplikasyonları ile ilişkili bulunmuştur. Bu yandal uzmanlık tezinin amacı ENA, anti-dsDNA, antifosfolipid (APL) ve antikardiyolipin (ACL) antikorlarının pozitif olmasının gebelik sonuçları üzerine olan etkisini göstermektir. Bilinen ENA, anti-dsDNA, APL IgG, APL IgM, ACL IgG veya ACL IgM antikor pozitifliği olan 91 hasta, rastgele seçilmiş olan 91 hasta ile gebelik sonuçları ve obstetrik komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki risk seviyesini karşılaştırmak amacıyla mevcut gebelikteki Beksaç Gebelik Obstetrik İndeksi (BOIp) (yaşayan çocuk sayısı+( π/10)/gravida) kullanıldı. Gruplar arasında ortanca maternal yaş, gravida, önceki düşük sayısı ve BOIp'ler açısından istatistiksel anlamlı farkın mevcut olduğu bulundu (sırası ile, p = 0.04, p < 0.001, p < 0.001, ve p < 0.001). Ayrıca, ortanca doğum haftası, doğum kilosu ve 1. dakika APGAR skorları arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p < 0.001 for all). Bunların yanında, intrauterin gelişme geriliği, oligohidroamniyoz ve gestasyonel hipertansiyon oranları açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu (sırası ile, p < 0.001, p = 0.05, and p = 0.05). Çalışma grubunda 3 intrauterin ölüm mevcutken, kontrol grubunda hiç intrauterin ölüm izlenmedi (p = 0.123). Bu bulgular doğrultusunda, anti-dsDNA, ENA, APL ve ACL antikor pozitifliğinin plasental inflamasyona yol açarak gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: gebelik, ekstrakte edilebilen nükleer antijen, anti-çift sarmal DNA, antifosfolipid antikoru, antikardiyolipin antikoru, perinatal morbidite ve mortalite, plasental enflamasyon
Peripartum histerektomi yapılan plasenta previa totalis olgularında maternal morbidite ve komplikasyonların gözden geçirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi saptanan hastaların antenatal dönemde tanısında kullanılacak yöntemler, bu vakaların yönetiminde gelişebilecek komplikasyonlar, risk faktörleri, mevcut tedavi seçenekleri ve cerrahi zamanlama hakkında bilgi vermektir. Çalışmanın ana amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi (PIA) saptanan hastalarda maternal mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak amacıyla antenatal, peripartum ve postpartum dönemde yapılması gerekenler ve hastanın yönetimi hakkında bilgi sağlamaktır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı' na 1.12.2009-1.12.2015 tarihleri arasında plasenta previa totalis tanısı ile yatırılan ve peripartum histerektomi yapılan, çalışmada kullanılacak verileri eksiksiz olan 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları kaydedilmiştir. Hastaların yapılan ultrason ve MRI bulguları, gelişen peripartum ve postpartum komplikasyonlar, yapılan kan transfüzyonu miktarı ve demografik verileri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmada, peripartum histerektomi yapılan 93 plasenta previa totalis olgusu değerlendirildi. Bu dönemde plasenta invazyon anomalisi sıklığı 261 gebelikte bir olarak saptandık. Yine bu dönemde plasenta previa totalis nedeniyle sezeryan yapılan hasta sayısı 320' dir. (61 doğumda 1) Bu 320 hastanın 93(%29) tanesinde peripartum histerektomi gereksinimi olmuştur. Bu hastaların histerektomi spesmeninin patolojik olarak incelenmesi sonucunda, hastaların 24 tanesinde invazyon yok, 11 tanesi akreata, 21 tanesi inkreata ve 37 tanesi perkreata olarak saptandık. Peripartum histerektomi yapılan hastalarda en sık neden olarak plasental invazyon anomalisi saptandık. Plasental invazyon anomalisi olan hastalarda doğumdaki ortalama gebelik haftası 36 hafta 1 gün olarak saptandı. Plasental invazyon anomalisi tanısında USG'nın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 84, 75, 90, 62 olarak saptadık. Plasental invazyon anomalisi tanısında MRI'ın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 87, 76, 92, 65 olarak saptadık. İnternal iliak arter ligasyonu 35 (%37) vakada gerçekleştirildi. Bu vakalarda toplam ERT (Eritrosit transfüzyonu) miktarı iliak arter ligasyonu yapılmayan hasta grubu ile kıyaslandığında daha fazla idi. 93 vakanın 19 (%20.4) tanesinde ameliyat esnasında mesane yaralanması meydana geldi. Bu vakaların 1 tanesi invazyonu olmayan grupta, 1 tanesi akreata, 7 tanesi inkreata ve 10 tanesi perkreata vakasıydı. 3 (%3.2) vakada (1 vaka inkreata, 2 vaka perkreata ) peroperatif üreter hasarı meydana geldiği saptandı. Bizim çalışmamızda invazyonu olmayan grupta toplam ERT transfüzyon miktarı 4.8 ünite iken invazyonu olan grupta ise 6.15 ünite olarak saptadık. ( Akreata 5.1, İnkreata 6.4, Perkreata 7 ünite) Sonuç: Plasental invazyon anomalisi olan vakaların başarılı şekilde yönetimi, risk faktörlerinin belirlenerek antenatal dönemde ultrason ile tanının konulmasına dayanmaktadır. Tersiyer merkezde bu konuda tecrübeli multidisipliner ekiple hastanın yönetiminin yapılması maternal ve neonatal sonuçların düzelmesini sağlar. Bu hastalarda profilaktik internal iliak arter ligasyonunun kanama miktarını azaltmada faydalı olmadığı saptanmıştır. Hastanede yatarak takip edilen bu hastalarda doğumun 36. gebelik haftasında gerçekleştirilmesi ile maternal mortalite ve morbidite oranları arttırmadan fetal morbidite ve mortalite oranlarını azaltır. Cerrahi ekibin tecrübesi arttıkça, dikkatli parametriyal ve mesane disseksiyonu yapılarak masif transfüzyon ve cerrahiye bağlı komplikasyon oranları azalmıştır. Bu hastanın tanısı için yapılan ultrason yüksek doğruluk oranına sahiptir.
Mikro-raman spektroskopisi kullanarak etiketsiz doku görüntüleme
Unlike the staining techniques in biochemistry, like Hematoxylin and Eosin (H&E) staining, this thesis demonstrates that biological compartments of different mouse tissues, namely the placenta, and uterus, can be visualized using micro-Raman spectroscopy without labeling. By comparing the H&E stained tissues with the Raman cluster maps, it is successfully verified that the functional zones of mature mouse placental tissues can be realized exclusively using Raman spectroscopy and clustering analysis. Through the spectral analysis, their biochemical differences are also discussed. Additionally, it is shown that the choice of the dimensional reduction and the clustering algorithm has an impact on the performance of the final clustering in the analysis. It is illustrated that t-SNE and DBSCAN algorithms provided superior separability in the scatter plots of the two components compared to the other combinations among 25. Once the combination of algorithms was determined, it was applied to analyze both the tissues taken from implantation and inter-implantation sites. The results demonstrated that uterine tissues taken from implantation sites on day five exhibited a higher density of certain biochemicals near the region where the embryo attaches, which is in line with the histological findings.
Plasental kök hücrelerin makromoleküler kalabalık ortamda kondrojenik farklılaşmasının incelenmesi
Kök hücre tedavilerinin yenileyici tıbba yönelik uygulamaları gündeme geldiğinden beri büyük bir umut vadetmesine karşın hayal edilen noktaya henüz ulaşılamamıştır. Nedenleri incelendiğinde mevcut in vitro modellerin in vivo kök hücre nişine yeterli benzerliği sağlayamadığı ve hücre dışı matriksin (ECM) rolünün istenilen düzeyde ele alınmadığı görülmektedir. Bu nedenle tez çalışması kapsamında makromoleküler kalabalıklaşma yaklaşımının, yani hücre kültürü ortamının in vivo nişe benzetilmesi amacıyla büyük moleküllerin eklenmesi suretiyle kalabalıklaştırılmasının etkileri incelenmiştir. Bu etkiyi sağlamak üzere negatif yüklü sülfatlanmış bir polisakkarit olan karagenan kalabalıklaştırıcı olarak kullanılmıştır. Bir plasental kök hücre türü olan amniyotik zar mezenkimal kök hücreleri (AZ-MKH'leri) izole edildikten sonra, morfolojik inceleme, büyüme eğrisi analizi, proliferasyon analizi, CFU-f oluşturma kapasitesi, akım sitometri analizi, üçlü soya farklılaştırma yöntemleri ile kapsamlı olarak karakterize edilmiştir. Daha sonra, standart büyüme ve kondrojenik vasat şartları olmak üzere iki farklı kültür ortamında ve çeşitli MMK konsantrasyonları kullanılarak AZ-MKH'lerinin kültürleri sürdürülmüştür. Makromoleküler kalabalıklaşmanın ve kültür şartlarının etkileri faz kontrast mikroskopi analizleri, migrasyon testi, CFU-f analizi, histokimyasal boyamalar ve protein miktar analizleri gerçekleştirilerek karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak histokimyasal analizler, AZ-MKH hücrelerinin MMK koşulları altında gelişebildiğini ve standart vasat ortamında bile kondrojenik yönde farklılaşabildiğini ortaya koydu. Ayrıca, makromoleküler kalabalık ortamın hücrelerin migrasyon ve CFU-f oluşturma kapasitesini azalttığı da bulundu. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, MMK'ların AZ-MKH'lere olan etkilerinin incelendiği ilk çalışmadır.
Plasenta kaynaklı mezenkimal kök hücrelerden eksozomların izolasyonu, karakterizasyonu ve ilaç taşıyıcı sistem olarak etkinliğinin araştırılması
Amaç: Mezenkimal kök hücreler (MSC), kendi kendini yenileme yeteneğine sahip doku kaynaklı hücrelerdir ve çeşitli hücre soylarına farklılaşabilirler. Plasenta, fetal toleransı koruyan ve zengin bir MSC rezervuarı oluşturan geçici bir organdır. MSC'ler invaziv prosedürler olmaksızın plasentadan kolayca izole edildiğinden, kullanımları etik kaygılara yol açmaz. Büyüme faktörleri, sitokinler, kemokinler, mikroveziküller (200-1000 nm çap) ve eksozomlar (40-200 nm çap) gibi ekstrasellüler vezikül salgı proteinleri dahil olmak üzere MSC'lerin sekretomunun, MSC'lerin terapötik özelliklerinin çoğunu sergilediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, plasenta kaynaklı mezenkimal kök hücrelerden salınan eksozomların, dosetaksel (DOC) ile fonksiyonel hale getirilerek serviks kanseri tedavisinde etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Tip I kollajenaz ile doku inkübasyonu sonucu MSC'ler plasentadan izole edildi. İzole MSC'leri tanımlamak için CD44, CD90, CD105 ve CD34 kullanıldı. Eksozomlar, her 48 saatte bir, ultrasantrifüj yöntemi kullanılarak MSC açlık ortamından izole edildi. Santrifüjlemeden sonra, eksozom pelletleri PBS içinde yeniden süspanse edildi ve Exo-Quick eksozom saflaştırma kiti ile saflaştırıldı. Saflaştırılmış eksozomlar, partikül boyutu ve yapısının yanı sıra CD9, CD63 ve CD81 işaretçileri kullanılarak karakterize edildi. MSC'den türetilen eksozomlar, docetaxel (EXO-DOC) ile elektroporasyona tabi tutuldu ve ardından 24 ve 48 saat boyunca HeLa rahim ağzı kanseri hücreleri ile inkübe edilerek sitotoksisite testleri yapıldı. Bulgular: Taramalı elektron mikroskobu, saf ve docetaxel yüklü eksozomların partikül boyutunu ve yapısını sırasıyla 81 ve 107 nm olarak ortaya koymuştur. Dosetaksel yüklü eksozomlar daha kısa sürede ve daha düşük konsantrasyonlarda etkinlik gösterir. Western blot ve qPCR sonuçlarına göre EXODOC, rahim ağzı kanseri hücrelerinde apoptozu artırır ve epitelyal mezenkimal geçişi(EMT) azaltır. Sonuç: Plasentanın eksozomları doğumdan sonra izole edilirse ilaç taşıyıcı sistem olarak kullanılabilirler ve bu eksozomlar ilacın hücrelere girişini kolaylaştırarak ilaçların düşük dozlarda daha etkili olmasını sağlar. Bu çalışmanın bulguları, antikanser tedaviler için yeni ilaç dağıtım sistemlerinin geliştirilmesinde plasenta kaynaklı eksozomların kullanılması potansiyelini arttırmaya yardımcı olacaktır. Anahtar kelimeler: Dosetaksel, Eksozom, Mezenkimal kök hücre, Plasenta, Servikal kanser.
Yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınlar ve doğal yollardan gebe kalan kadınlarda plasentalarının yapısal ve immünohistokimyasal farklılıkları
Amaç: Plasenta, fetal bileşen ve anneye ait bileşenden oluşan geçici bir organdır ve fetüsü korumak ve doğuma kadar canlılığını sağlamak için gebeliğe özgü bir yapıdır. Plasenta aynı zamanda gebeliğin ve fetal sağlığın korunmasını sağlayan önemli sinyaller üreten bir endokrin organı olarak da hizmet etmektedir. Plasenta çalışması klinik, sonografik, laboratuvar ve anatomik verileri içerir. Yardımcı üreme teknolojisi (ART), geleneksel tüp bebek (IVF) ve intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) gibi hem oositlerin hem de spermin in vitro olarak işlendiği, gebeliği sağlamak için kullanılan bir dizi tedavi olarak tanımlanmaktadır. Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadınların plasentalarıyla normal yollardan gebe kalan kadınların plasentalarını yapısal ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmek ve farklılıkları analiz ederek immunohistkimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda 20 Yardımcı üreme teknikleri ile gebe kalan kadından ve 20 normal yollardan gebe kalan kadından plasenta ve göbek kordonundan örnekler alındı. Rutin histolojik yöntemlerle takip edildi. Bu dokulardan 3 μm kalınlığında kesitler alındıktan sonra Hematoksilen-Eozin, PAS, Masson-Trikrom ile boyandı. Ayrıca, antibody CD68+ ve antibody CD31 kullanılarak immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bulgular: Histopatolojik inceleme sonucunda yardımcı üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında sinsitiyal düğümler ve fibrinoid tabakan varlığı daha yoğun gözlenirken normal yollarda gebe kalan kadınların plasentalarında damarlanma daha yoğun olduğu görülmüştür. Ayrıca yardımla üreme teknolojisi ile gebe kalan kadınların plasentalarında Hofbauer hücre belirteci olan CD68+ boyanma şiddeti de fazla olduğu görüldü. Sonuç: Elde edilen veriler yardımcı üreme tekniğinin, fetusun gelişiminde ve gebeliğin devamında rol alan plasentayı etkilediği görülmektedir. Bu etkilerin daha geniş zamanda ve uygun şartlarda araştırılması gerekmektedir.
Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin (E-selektin, P-selektin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1 ) serum düzeylerinin vajinal doğumlu ve eski sezaryenli hastalarla karşılaştırılması
Amaç: Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin yeri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2020 ile Eylül 2021 tarihleri arasındaki hastalar alınmıştır. 18-50 yaş, 153 olgudan 56 hasta plasenta yapışma ve/veya yerleşim anomalisi grubunu oluştururken, plasenta yapışma anomalisi (plasenta invazyon anomalisi ve/veya previa patolojisi) bulunmayan 55 olgu sezaryen grubunu ve 42 olgu vajinal doğum kontrol grubunu oluşturdu. 153 hastanın demografik özellikleri, özgeçmişleri sorgulandı. I-CAM-1, V-CAM-1, E-Selektin, P-Selektin, LRG-1 düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Gruplar arasında E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1 ve LRG-1 değerlerinde anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi (p<0,05). NVD ve PP grupları arasında E-Selectin açısından anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,038). P-Selectin açısından ise C/S ve PP grupları arasında anlamlı bir fark olduğu belirlendi (p=001). P-Selectin PP grubunda daha yüksek izlendi. ICAM-1 açısından NVD, C/S grubu (p=0,041) ve NVD, PP grubu (p=0,013) arasında anlamlı fark izlendi, C/S ve PP grubu arasında anlamlı fark görülmedi. LRG-1 açısından ise her 3 grup arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Plasenta invazyon anomalilerinin altta yatan mekanizması halen belirsiz olmasına rağmen kronik inflamasyon, düşük maternal vasküler kan akımı ve hemoraji ile bağlantılı histopatolojik bir mekanizma ile ilgili olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle bazı inflamasyon, invazyon ve adezyon moleküllerinin bu süreçte rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda V-CAM-1 hariç tüm adezyon molekülleri PP grubunda anlamlı yüksek saptandı. E-Selektin ve LRG-1 adezyon moleküllerinde ise normal doğuma göre C/S hastalarında dahi anlamlı yüksek saptandı. Sonuç olarak; bu adezyon molekülleri PP hastalarında bir marker olarak çalışılabilir. Anahtar Sözcükler: Plasenta previa, Plasenta akreata, E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1
Plasenta akreata'lı hastaların serumlarında Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin 2 ve oksidatif stresin araştırılması
Amaç: Plasenta akreata spektrumu (PAS), plasenta akreata, inkreata ve perkreata olmak üzere plasentanın uterus myometriumuna patolojik yapışmasını ifade eden, sezaryen oranlarında artış ile birlikte insidansı artış gösteren maternal kanama, histerektomi ve ölüm gibi risklere sahip bir önemli bir hastalık grubudur. PAS'taki artmış anjiyogenezin oksidan ve antioksidan mekanizmalar arasındaki bir dengesizlikle ilişkili olabileceği hipotezine dayanarak plasenta akreatalı gebelerde maternal serum Nrf2-Keap-1 yolağı, sestrin-2 ve bazı oksidan/antioksidan sistem parametrelerinin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 38 plasenta perkreata, 3 plasenta inkreata ve 16 plasenta akreata hastası olmak üzere 57 PAS hastası ve 26 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum Sestrin 2, Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL, SOD ve GSH-Px değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya Laboratuvarında yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan PAS ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA-LDL seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklıydı. Hasta grubunda MDA-LDL değerleri yüksek tespit edilirken, Nrf2, Keap1, GSK-3ß seviyeleri, SOD ve GSH-Px aktiviteleri kontrol grubunda anlamlı derecede yükseklik vardı. Sestrin 2 değerleri hasta grubunun değerlerinden sayısal olarak yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ayrıca invazyon derecesine göre gruplandırdığımızda Nrf2 seviyesinin daha düşük Keap1 seviyesinin daha yüksek olduğunu tespit ettik. Sonuç: Sonuç olarak PAS bozukluğunda oksidan/antioksidan dengenin oksidatif stres artışı yönünde bozulduğunu tespit ettik ve plasental invazyon derecesinin tayininde Nrf2 ve Keap1 parametrelerinin faydalı olabileceğini düşündük. PAS etyopatogenezinde ve invazyon derecesinin tespitinde oksidatif stresin rolünü ortaya koyacak daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Plasenta akreata spektrum, oksidatif stres, Nrf2-Keap1 yolağı, Sestrin2
Plasental yetmezlikle komplike gebeliklerde bir biyomarker olarak kisspeptinin rolünün kesitsel olarak değerlendirilmesi
AMAÇ: Çalışmamızın amacı sağlıklı gebe ve plasental yetmezliğin preeklampsi, fetal gelişim kısıtlılığı gibi sonuçlarının gelişmiş olduğu gebelerdeki kisspeptin-10 serum konsantrasyonlarını karşılaştırarak plasental yetmezlik ile komplike olan gebeliklerle ilişkisini ortaya koymak ve bu sonuçları öngörmede faydalı bir marker olup olmadığını saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışma kesitsel bir çalışma olarak dizayn edilmiştir. Çalışmada olgular Ocak 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran gebeler arasından seçilmiştir. Çalışma grubu 40 adet preeklampsi ve/veya FGK bulunan gebeden ve 40 adet izleminde herhangi bir sorun görülmeyen toplam 80 gebeden oluşmaktadır. Kisspeptin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. İstatistik çalışmalar SPSS 21.0 ile gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Kisspeptin düzeyleri hasta grubunda 37.45 (5.80 – 1087.59) ng/L, kontrol grubunda 46.79 (1.10 – 1075.77) ng/L olarak bulundu. Hasta grubunda ortalama kisspeptin düzeyi kontrol grubuna göre daha düşük olarak saptandı ancak hasta ve kontrol grupları arasında serum kisspeptin seviyeleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,358). Korelasyon analizi ile yapılan değerlendirmede hasta grubunda Kisspeptin düzeyi ile 1. ve 5. dk Apgar skorları arasında pozitif korelasyon (sırasıyla; r 0,412** , r 0,372**) tespit edildi. 1. dakika ve 5. dakika Apgar skorlarının düşük (Apgar<7) olmasına göre bebekler ayrıca değerlendirildiğinde; 1.dakika düşük Apgar skoru için serum Kisspeptin düzeyinin eşik değeri 30,64 ng/L seçildiğinde testin özgüllüğü % 76.9 ve duyarlılığı % 74.63 olarak saptandı (p=0,0006). Benzer şekilde 5.dakika düşük Apgar skoru için serum Kisspeptin düzeyinin eşik değeri 30,64 ng/L seçildiğinde testin özgüllüğü % 63.1 ve duyarlılığı % 75.4 bulundu (p=0,0144). SONUÇ: Gebelikte ölçülen kisspeptin seviyelerinin, fetal gelişme kısıtlılığı veya preeklampsi gibi zayıf plasentasyonla ilişkili gebeliklerin öngörülmesinde bir belirteç olarak yararlı olup olmadığının belirlenmesi için, daha fazla sayıda olgu içeren daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Gebeliğin farklı dönemlerinde insan plasentasında ubikütin proteazom sistemi proteinlerinin ekspresyonlarının ve fonksiyonlarının incelenmesi
İmplantasyon ve plasenta gelişimi sürecinde trofoblastların invazyon ve migrasyonlarına etki eden çeşitli moleküler mekanizmalar bulunmaktadır. Son çalışmalarla, p97/VCP (Valosin-İçeren Protein) ve SVIP (Küçük VCP ile Etkileşen Protein)'in kanser hücrelerinin invazyonlarında ve Ubikütin Proteazom Sistemi (UPS)'ndeki önemleri bildirilmesine rağmen, bu proteinlerin insan plasenta gelişimindeki rolleri ve fonksiyonları bilinmemektedir. Bu nedenle çalışmanın ilk amacı bu proteinlerin farklı trimester insan plasentalarında ekspresyonlarını belirlemek ve karşılaştırmak, ikinci amacı ise bu proteinlerin ekstravillöz trofoblast hücreleri invazyon ve migrasyonlarına olası etkilerini belirlemektir. Bu amaçlar doğrultusunda, üç trimestere ait insan plasenta dokularında histokimyasal değerlendirmeler ve Taramalı Elektron Mikroskobisi kullanılmıştır. Protein ve gen analizleri immünohistokimya, immünofloresan, Western Blot ve qRT-PCR ile değerlendirilmiştir. Fonksiyonel çalışmalar için ekstravillöz trofoblast hücrelerinde (HTR-8/SVneo) p97/VCP inhibitörü (DBeQ) uygulaması ve p97/VCP-SVIP siRNA transfeksiyonlarıyla proteinlerin ekspresyonları baskılanmıştır. Bu baskılanmanın hücrelerin invazyon ve migrasyonlarına olan etkileri, gerçek zamanlı analiz sistemiyle (xCELLigence) belirlenmiştir. p97/VCP ve SVIP ekspresyonlarının 1. trimestere ait sitotrofoblastlarda ve sinsisyotrofoblastlarda yoğun olduğu gözlenmiştir. Western Blot ve qRT-PCR bulgularıyla 1. trimesterdeki ekspresyonların 2. trimesterde anlamlı düzeyde azaldığı ve 3. trimesterde tekrar arttığı belirlenmiştir. Otofaji proteinlerinden LC3II ve p62 ekspresyonları ise gebelik boyunca artmıştır. HTR-8/SVneo üzerinde DBeQ uygulamasının ve siRNA ile p97/VCP ekspresyonunun baskılanmasının, SVIP ekspresyonunu azalttığı ve otofajik proteinlerin (LC3II ve p62) ekspresyonlarını ise anlamlı derecede arttırdığı belirlenmiştir. DBeQ uygulaması ve p97/VCP siRNA transfeksiyonu hücrelerin invazyon ve migrasyonlarını anlamlı derecede azaltırken, SVIP siRNA transfeksiyonları hücrelerin invazyon ve migrasyonlarında artış sağlamıştır. Sonuç olarak UPS'de rol oynayan p97/VCP ve SVIP'in üç trimesterde farklı düzeylerde eksprese edildiklerinin belirlenmesi bu proteinlerin insan plasenta gelişimindeki önemini ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda ekstravillöz trofoblastların invazyon ve migrasyonlarını etkiledikleri belirlenerek gebeliğin sürdürülebilirliği ve preeklampsi gibi patolojilerde etkin olabilecekleri ortaya konulmuştur.
Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi
Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi
Preeklampsi takibinde serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi
Preeklampsi 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon, proteinüri ve ödem ile karakterize bir hastalıktır. Maternal/perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiş olmasına karşın hastalığın patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Preeklampsiye yol açan risk faktörlerinin değerlendirildiği pek çok yöntem önerilmiştir. Geçmişte preeklampsi öngörüsüne dair kullanılan yöntemler genellikle biyokimyasal olmayan belirteçlere odaklı olarak yapılmakta iken günümüzde ise biyokimyasal belirteçlere doğru bir kayma söz konusudur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda pek çok biyokimyasal ajan preeklampsi tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada preeklampsi takibinde bazı serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda serum nesfatin, ezrin, plasental protein 13, hypoxia inducible factor 1- α subunit (HIF1A), nörofilin 1 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada tedavi öncesi preeklampsili (n = 35), tedavi sonrası preeklampsili (n = 35) ve sağlıklı kontrol (n = 20) grubu olmak üzere toplam 90 numune değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde tedavi öncesi nesfatin-1 ve ezrin düzeyleri tedavi sonrası ve sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde daha düşük, HIF-1A düzeyi ise anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yine yapılan analizler neticesinde tedavi öncesi ve sonrası preeklampsili hastalarda PP13 düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında nesfatin, ezrin, HIF1A, PP13 ve NRP1'in preeklampsi öngörüsünde önemli biyobelirteçler olduğu söylenebilir.
Adölesan ve ileri yaş gebeliklerinde görülen aneminin plasental etkilerinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda gebelik döneminde anemisi olan riskli yaş grubundaki kadınlar, anket kullanılarak incelenmiştir. Plasental histopatoloji ve anemi ile ilişkili DMT1, TFR1, IRP1 molekülleri incelenerek etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül-Ekim 2020-2021 tarihleri arasında Ayvalık Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 135 kadın dâhil edildi. "Grup 1; ≤18 yaş anemik; Grup 2; ≤18 yaş anemik değil; Grup 3; ≥35 yaş anemik; Grup 4, ≥35 yaş anemik değil". Çalışma grupları hb<110 g/L ve hb>110 g/L olarak ayrıldı. Veriler, 'Sosyodemografik Anket Formu', 'Kişisel Bilgi Formu' ve 'Yenidoğan Ölçümleri, Apqar Skorlaması ve Plasenta Ağırlığı Tanımlayıcı Özellikler Formu' aracılığıyla toplandı. Ayrıca plasenta dokularından kesitler alınıp hem histopatolojik hem de Dmt1, TFR1, IRP1 molekülleri immünohistokimya yöntemi ile incelendi. Araştırma NCT03893084 numarası ile Clinical triars' a kayıtlıdır. Bulgular: Riskli yaş grubundaki katılımcıların çoğu gebelikte aneminin bebek ve kendisinde yarattığı sorunlardan haberdardı (p<0,05). ≤18 yaş anemik olmayan grupta villus ve fetal kan damarları normalken, ≤18 yaş anemik grupta villuslarda fibrinoid birikimleri gözlendi. ≥35 yaş hem anemik hem de anemik olmayan gruplarda villuslarda fibrinoid birikimi gözlendi. Riskli yaş grupları açısından DMT1, TFR1ve IRP1 immünohistokimyasal boyamada tüm gruplar arasında farkın anlamlı olduğu gösterilmiştir (p<0,05). Sonuç: ≤18 yaş ve ≥35 yaş anemik gebelerde DMT1, TFR1 ve IRP1 immünohistokimya sonuçlarının anemik olmayan gebelere göre artmış olması, annede demir eksikliği olmasına rağmen plasentadaki demir emilim mekanizması ile eksikliğin tolere edilebildiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Gebelikte anemi, DMT1, TFR1, IRP1, Plasenta Histopatolojisi, Riskli Gebelik
Besin kısıtlamasının ve açlığın gebe farelerin plasentalarında ve fetuslarında otofaji ve sirtuin belirteç düzeylerine etkisi
Açlık genel anlamda insanlarda 12 saat ile üç hafta periyotları arasında değişen hiç veya az miktarda yiyecek alınmasıdır. Besin kısıtlaması; tüm besin değerlerinin değiştirilmeden ad libitum diyetinin(günlük gıda alınımı) yüzdesel olarak azaltılması olarak tanımlanır. Otofaji, çeşitli stresli durumlara besin yoksunluğu, oksidatif stres ve DNA hasarı gibi cevaben hücresel homeostazı korumak için uyarıldığı bilinmektedir. Otofajinin düzenlenmesinde Sirt1 ve Sirt2 için çok yönlü rolleri tanımlamıştır. Sirt1, otofajiyi, otofaji genlerinin (Atg) 5, 7 ve 8 ürünleri gibi otofaji indüksiyon ağının temel bileşenlerinin deasetilasyonu yoluyla doğrudan etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada fareler kontrol, Oruç, S-24, S-48, 1W, 2W, 3W olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Gebeliğin 18.5 gününde anneden fetüs ve plasenta alınarak ağırlıkları ve boyları değerlendirildi. Besin kısıtlaması ve açlık uygulanmış farelerin SİRT1, SİRT2, ATG5 ve LC3/AB gibi genlerin organ bazında ve plasenta bölgesel açısından immünohistokimyasal ekspresyon düzeylerine bakıldı. Morfolojik değerlendirme için fetüs ve plasentaların Hematoksilen- Eozin boyamaları yapıldı. Deney sonuçlarına göre besin kısıtlaması ve çeşitli açlık uygulamalarının maternal farelerin fetüs ve plasenta ağılık ve boy ölçümleri arasında anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Besin kısıtlaması ve açlık gruplarında immünohistokimyasal sonuçlarına göre plasentada anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Ancak fetüs için organ bazında SIRT-1 belirteci için kalp ve sol ekstremite, ATG-5 belirteci için bağırsak ve LC3/AB belirteci için ise karaciğer dokularında anlamlı bulgular bulunmuştur. Bu çalışmanın deney sonuçları doğrultusunda besin kısıtlaması ve çeşitli açlık grupları ve SIRT-1, ATG-5 ve LC3/AB belirteçleri etkili olmakta ve ekpresyon düzeylerini etkilemektedir.
Ten tene temas ile salgılanan hormonların plasentanın ayrılma süresine etkisi
Amaç: Bu çalışma, ten tene temasın plasentanın ayrılma süresine hormonların etkisinin incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ocak-Temmuz 2018 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvurmuş 40 kadın (20 vaka, 20 kontrol) ile yürütülmüştür. Rutin kontrol sırasında alınan kanlardan doğum öncesi ve doğum sonrası olarak bizim çalışmamız için de 1 cc kan alınmıştır. Kanların hepsi toplanana kadar -80 derecedeki deep frezede saklanmıştır. Daha sonra bu kanlardan beta-endorfin, katekolamin ve oksitosinin analizi yapılmıştır. Veriler sosyo-demografik veri formu kullanılarak alınmıştır. Ayrıca 20 vaka grubuna doğumda ten tene temas uygulanıp ten tene temasın plasenta üzerine etkisi gözlemsel olarak da kronometreyle ölçülmüştür. Verilerin değerlendirilmesinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Bulgular: Vaka grubu annelerin yaş ortalaması 28,55±5,97, kontrol grubu annelerin yaş ortalaması 26,75±6,58'dir. Kontrol doğum öncesi ve vaka doğum öncesi gruplarında oksitosin seviyeleri istatistiksel olarak düşerken, beta-endorfin seviyeleri ise istatistiksel olarak artmış olup, katekolamin seviyelerinde ise istatistiksel bir fark görülmemektedir. Kontrol doğum sonrası ve vaka doğum sonrası grupları arasında betaendorfin, oksitosin ve katekolamin seviyelerinde istatistiksel bir fark görülmemektedir (p>0,05). Ayrıca, ten tene temas yapılan vaka grubunda plasentanın ayrılma süresi kontrol grubuna göre daha kısa bulunmuştur. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Sonuçlar: Doğumda uygulanan ten tene temas plasentanın ayrılma süresini etkileyen bir faktördür. Sağlık profesyonellerinin doğum sonu erken dönemde ten tene temas konusunda bilgi ve farkındalıkları arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ten tene temas, oksitosin, beta-endorfin, katekolamin, plasenta
Gebelikte sigara içiminin plasenta, emzirme öz-yeterlilik ve yenidoğan ölçümlerine etkisi
Amaç: Gebelikte sigara içiminin plasenta, emzirme öz-yeterlilik ve yenidoğan ölçümlerine etkisinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Araştırma Mart-Mayıs 2018 tarihlerinde Manisa Merkezefendi Devlet Hastanesinde spontan vajinal doğum yapan 70 kadın (35 sigara içen, 35 içmeyen) ile yürütülmüştür. Veri toplamak amacıyla "Sosyo-demografik Anket Formu", "Postpartum Emzirme Öz-Yeterlilik Ölçeği (EÖYÖ)" ve "Fagerström Bağımlılık Testi" kullanılmıştır. Plasenta dokularından kesitler alınıp histopatolojik olarak incelenmiştir. Her iki grubun emzirme durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki grubun sosyodemografik özelliklerinden yaş, eğitim durumu, sosyal güvence, gebelik sayısı, doğum sayısı, yaşayan çocuk sayısı, gebeliğin planlı olması ve izlemlerin düzenli olma durumu değişkenleri ile postpartum emzirme öz-yeterlilik ölçeği ortanca puanları arasında anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0,05). Bebeğin doğum ağırlığı, doğum boyu, baş çevresi, doğumdan sonra bebeği ilk emzirme zamanı ve bebeğin şu anki emme durumu değişkenleri arasında ise anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sigara kullanan ve kullanmayan gebelerin Hematoksilen Eozin patolojik bulguları arasında anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç: Sigaranın plasenta ağırlığını düşürdüğünü, histolojisinde olumsuz değişikliklere neden olduğunu tespit ettik. Ayrıca ilk emzirme zamanını olumsuz etkilediğini, öz-yeterlilik üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını saptadık Sigara içiminin bebeğin doğum ağırlığı, doğum boyu, baş çevresi ölçümlerini olumsuz etkilediği sonucuna ulaştık. 1. ve 5. dakika apgar skorlarında olumsuz bir sonucuna ulaşmadık. Anahtar Kelimeler: sigara, gebelik, plasenta, yenidoğan, emzirme öz-yeterlilik.
Missed abortus ve istemli evokuasyon olgularının endometriyumlarında proprotein konvertaz dağılımı
Missed abortus ve istemli gebelik evokuasyonu yapılan olguların desidua ve plasenta örneklerinde, birçok hücresel faaliyette rol oynayan TNF-? (Tümör Nekroz Faktörü-alfa), TGF-ß2 (Tümör Büyüme Faktörü-beta 2), IGF-I (İnsülin-benzeri Büyüme Faktörü-I), POMC (Pro-opiyomelanokortin), FOXO3A (Forkhead box O3A) ile proprotein konvertaz ailesi üyelerinden PC4 (Proprotein Konvertaz 4), PC6 (Proprotein Konvertaz 6), PC7 (Proprotein Konvertaz 7) ve FURİN moleküllerinin dağılımlarını immonohistokimyasal teknikle karşılaştırarak, missed abortus etiyolojisindeki etkileri araştırıldı. Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin sonlandırılması kararı verilmiş missed abortus tanılı ve 10 hafta altı gebelik evokuasyonu istemi ile başvuran 10'ar hasta alındı. Her iki hasta grubundan endometriyal ve plasental doku örnekleri klasik doku takibi yöntemi ile bloklandı ve seri kesitleri alındı. Materyaller iki gruba ayrılarak incelendi. Seri kesitlerin birinci grubuna IHC uygulandı ve TNF-?, TGF-ß2, IGF-I, POMC, FOXO3A, PC4, PC6, PC7 ve FURİN primer antikorları ile immünohistokimyasal boyamalar uygulandı. Boyanan hücre sayısı H-Skor tekniği ile hesaplandı. Bu çalışmada, missed abortus olgularına ait desidua ve plasenta örneklerinde hücre proliferasyonu, invazyonu, migrasyonu, farklılaşması ve sağ kalımında rol oynayan TNF-?, TGF-ß, IGF-I, FOXO3A faktörlerinin artışı ve bu faktörlerin öncül formlarının posttranslasyonel modifikasyon yolu ile aktif formuna dönüşmesinde rol oynayan POMC, PC4, PC6 ve FURİN artışı ile paralellik göstermesi, bu faktörlerin fetal yaşam son bulduğu halde düşüğün gerçekleşmesini engellediğini düşündürdü.
Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi
Birinci trimester gebelik döneminde plasenta volüm ölçümünün preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığını (IUGR ) öngörmede rolü
Amaç: Çalışmamızda 11-13 hafta 6 gün arasında ve CRL ölçümü 45-84mm arasında olan, ilk üç ay tarama testi yaptırmaya gelen gebelerde 3D ultrasonografi görüntüleme yöntemleri kullanılarak plasenta volüm ölçümü ile ilk trimesterde preeklampsi ve IUGR öngörmeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Perinatoloji Bilim Dalı polikliniğine ilk üç ay tarama testi için başvurmuş hasta bilgi yönetim sisteminde kayıtlı 450 hasta örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Plasenta hacmi ile sigara, kilo, gravide arasında ilişki bulunmazken, anne yaşı, gebelik haftası, fetal ağırlık, IUGR ve preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca bebek ağırlığı ile değişkenler arası ilişkiye bakıldığında kilo, yaş ve gravide arasında ilişki bulunmazken, gebelik haftası arasında ilişki olduğu sonucuna varıldı. Sonucuna ulaşılamayan 2 olgu çalışma dışı bırakıldı. Kalan 448 olgunun 16'sında preeklampsi gelişti. Bu 16 olgunun 11' inde (%78.6) plasenta hacmi 0-32mm3 arasında, 5 olguda(%1.2) ise plasenta hacmi 32mm3 üstünde saptandı. Böylece plasenta hacmi ile preeklampsi arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Toplam 448 olgunun 16'sında IUGR gelişti. Bunların14'nün plasenta hacmi 0-32 mm3 arasında, 2' sinin plasenta hacmi ise 32mm3 üstünde saptandı. Plasenta hacmi ile IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki olduğu görüldü(p=0.000). Sonuç: Plasenta hacmi ile preeklampsi ve IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Anahtar kelimeler: Plasenta Volüm, Preeklampsi, İntrauterin Gelişme Kısıtlılığını (IUGR), Gebelik, Bebek Ağırlığı