Blood pressure
140 theses under this subject heading
Aile hekimliği polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalık uyumuna etkisi
Arteryal kan basıncının tekrarlayan ölçümlerle 140/90 mmHg üstünde olmasına hipertansiyon denir. Hipertansiyon kan basıncının devamlı yüksek seyretmesiyle kendini gösteren sistemik bir hastalık olup, çeşitli komplikasyonlara sebep olması ve toplumda sık görülmesi sebebiyle önemli bir sağlık sorunudur. Hipertansiyon olgularının tamamının %80-90'ı mekanizması kesin olarak belirlenememiş olan primer (esansiyel) hipertansiyondur. Geriye kalan %10-20'lik kısmı ise altta yatan ek bir hastalığa bağlı olarak meydana gelen sekonder hipertansiyondur. Hipertansiyon tedavisine başlama kriterleri sistolik ve diyastolik kan basıncı seviyeleri ve total KV risk seviyesine göre belirlenir. Hipertansiyonu kontrol altına alabilmek için ilaç tedavisi kadar yaşam tarzı değişiklikleri dediğimiz non-farmakolojik tedavide önemlidir. Bunların yanında diyabet, dislipidemi, abdominal obezite ve sigara gibi değiştirilebilir risk faktörleri de tespit edilmelidir. Hipertansiyonun kronik bir hastalık olması nedeniyle hastaların hipertansiyonla birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bu nedenle hastaların hipertansiyona uyum sağlarken hangi alanda zorlandıklarını belirlemek önemlidir. Hipertansiyon tedavisindeki başarıyı arttırabilmek amacıyla doğru ilaç tedavisinin seçilmesi kadar, bu tedaviye hastaların ne kadar uyum gösterdiği tespit edilmelidir. Birinci basamakta hastaların almakta oldukları tedavilerin etkinliğini arttırmak amacıyla hastaların ilaç tedavisi uyumları ve kronik hastalıklara uyumları açısından hızlı bir değerlendirme yapılması mümkündür. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine Nisan 2021-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran 106 hipertansiyon hastasının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalıklara uyumunu değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışmamızda hastalarımızın %63,2'si ilaç tedavisine düşük uyum göstermekteydi. İlaç tedavisine yüksek uyum gösteren hastaların hipertansiyona fiziksel, sosyal ve psikolojik uyumlarının da anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.Literatüre baktığımızda uyuma etki eden birçok neden tanımlanmıştır. Ancak sonuçlar çelişkidir. Benzer çalışmaların birinci basamakta ve daha çok katılımcı ile yapılabilmesi hastaların tedaviye uyumunu ve yaşam kalitesini arttırabilmek adına önemlidir.
Mesane doluluğunun kan basıncına etkisi
Bu çalışma 2 farklı örneklem grubu üzerinde; normotansif ve hipertansif hastaların mesane doluluğu ve kan basıncı arasındaki farkı incelemek amacıyla yapıldı. Kan basıncı, cıvalı sphygmomanometer ile ölçüldü. İlk örneklemde (N=70) sırasıyla normotansif bireylerin idrar çıkışı sonrası 5 dk dinlendirilerek (boş mesane) ölçülen KB değeri kaydedildi. İlk ölçümün ardından bireylere 1000 ml-oral su içirilerek bekletildi ve birey idrara sıkıştığını belirttiğinde (dolu mesane) KB değeri tekrar ölçüldü ve kaydedildi. Daha sonra bireylerin mesanesini tekrar boşaltıp (idrar çıkışı sonrası) dinlendirilerek boş mesane ile ölçülen KB değeri tekrardan kaydedildi. İkinci örneklemde (N=80) ilk örneklemdeki işlemler sırasıyla tekrardan ölçüldü ve kaydedildi. Elde edilen bulgulara göre ilk ölçüm yaptıktan sonra, ikinci yapılan ölçümle; mesane doluluğunun sistolik kan basıncını arttırdığı ve bu artışın normotansif bireylerde 7.85±0.002 mmHg, hipertansif olan kişilerde artış sistolik kan basıncında ortalama 7.81±0.002 mmHg olduğu görüldü. İkinci ölçümden sonra yapılan üçüncü ölçümde ise mesanenin boşaltılmasının arkasından sistolik kan basıncında düşüş görüldü. Bu düşüş; normotansif kişilerde 8.12±0.07 mmHg; hipertansif kişilerde 6.99±0.06 mmHg'dır. Mesane doluluğunun diyastolik kan basıncında yaptığı değişiklikler her ölçüm zamanında incelendiğinde; boş mesane ile ölçüm yaptıktan sonra yapılan ikinci ölçüm sonucunda, mesane doluluğunun diyastolik kan basıncını arttırdığı ve bu artışın normotansif kişilerde 5.97±0.11 mmHg; hipertansif kişilerde ortalama 6.53±0.11 mmHg olduğu görüldü. İkinci ölçüm sonrası yapılan üçüncü ölçüm sonucuna göre de, mesane boşaltıldıktan sonra diyastolik kan basıncında düşüş görüldü. Bu düşüş; normotansif kişilerde 4,88±0,04 mmHg, hipertansif kişilerde 5.42±0.04 mmHg olmuştur. Sonuç olarak bu çalışmada mesane doluluğunun kan basıncını arttırdığı; normotansif ve hipertansif bireylerdeki sistolik ve diyastolik kan basınçlarındaki artış ortalama 5-10 mmHg olduğu tespit edildi.
Investigation of the effect of acupressure applied to patients with atrial fi̇brillation on some vital findings and oxygen saturation
INVESTİGATİON OF THE EFFECT OF ACUPRESSURE APPLİED TO PATİENTS WİTH ATRİAL FİBRİLLATİON ON SOME VİTAL FİNDİNGS AND OXYGEN SATURATİON Atrial Fibrillation (AF) affects 1-2% of the population. This study was carried out to determine the effect of acupressure on some vital signs and oxygen saturation in patients with AFThe study was designed as a placebo-controlled experimental study. After the approval of ethics committee, verbally informed consent was obtained from the individuals complying with research limitations in coronary intensive care unit and the research was completed with 69 individuals consisted of 23 in control, 23 in placebo and 23 in experimental group. The data were collected by the researcher using face to face interview method. The control group included in the study did not undergo any procedure, while the patients in the placebo group had been indicated to wear the wristband for pressure on the Shenmen (HT7) point and for the acupressure treatment; however, the wristband was worn directly on the wrist without observing the Shenmen(HT7) point, also loosely and inversely, and no pressure was applied. In the experimental group, after the acupressure wristband was worn in a way to ensure correct and sufficient pressure on the Shenmen (HT7) point, acupress performed twice in the same day. Blood pressure, heart rate, respiration and saturation values of all patients were recorded before and after the procedure via the monitor. All data were obtained with the help of devices and no manual measurement was made. Kruskal Wallis Analysis Of Variance, Fisher Chi-Square Test, All Pairvise Comparisons (Post Hoc) and Wilcoxon Tests were used to evaluate the data. The decrease in heart rate and saturation value of experimental group were found significant (p <0.05). Acupressin did not have any effect on blood pressure and respiration in all study groups. Acupressin applied to patients with AF decreased heart rate and increased oxygen sturation. According to this result, repeated acupressin may be recommended in addition to pharmacological treatment to reduce heart rate and increase oxygen saturation in AF. Keywords: Acupressure; Blood Pressure; Pulse; Respiration; Oxygen Saturation.
İstanbul'da bilinen diyabeti olmayan bir popülasyonda beslenme biçimi, beden kitle indeksi ve yaşla artaryel damar basıncının ilişkileri
Bu çalışma Şişli Aile Sağlık Merkezi'ne gelen diyabet hastası olmayan, yaşları 20 ve üzeri olan 99'u kadın, 101'i erkek bireylerde yürütülmüştür. Bu çalışmanın amacı, beslenme alışkanlıkları, Beden Kitle İndeksi ve bel çevresinin diyastolik ve sistolik kan basıncına etkilerinin değerlendirilmesi ile bel çevresi ve BKİ değerlerinin cinsiyet, yaş grubu ve beslenme alışkanlıklarıyla ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya katılan bireyler, kadın ve erkek olarak yaşlarına göre 20-40, 41-60 ve 61 ve üzeri olarak üç gruba ayrılmıştır. Katılımcılara yemek yeme alışkanlıkları ve beslenme durumu ile ilgili bilgilerini içeren anket formu ile bir günlük besin tüketim sıklığı formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri tarafımızdan sağlanmış, sistolik ve diyastolik kan basıncı bilgileri çalıştığımız sağlık kuruluşundan temin edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin çözümlenmesinde SPSS 22.0 Paket programı, verilerin değerlendirilmeside Independent Samples Test, Pearson korelasyon analizi, Ki-Kare testi ve Varyans (ANOVA) analizi kullanılmıştır. Erkeklerde artan BKİ oranı sistolik ve diyastolik kan basıncını etkilemezken, kadınlarda BKİ'nin artmasının sistolik ve diyastolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği bulunmuştur (p=0.0005)(p=0.0109). Kadın ve erkek tüm bireylerin bel çevresi değerleri diyastolik kan basıncını etkilemezken, sistolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği tespit edilmiştir (p=0.0005)(p=0.010). Kadınlarda yaş ile bel çevresi ve BKİ değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanırken(p=0.0005); Erkeklerde bel çevresi ile yaş arasında pozitif yönde korelasyon bulunurken(p=0.0005), BKİ ve yaş arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.3460). Beslenme alışkanlıklarının cinsiyetler arası farklılıklar gösterdiği görülmüş, kadınların erkeklere göre daha fazla yemek yeme alışkanlıklarını değiştirme eğiliminde olduğu saptanmıştır (p=0.046). Kadınların sebzeleri (p=0.0091), erkeklerin ise daha çok nişastalı gıdalar(p=0.001) ve et ürünlerini(p=0.027) tüketmeyi tercih ettikleri saptanmıştır.
Ankilozan spondilit tanılı hastalarda tümör nekrozis faktör inhibitörleri tedavisi sonrası 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümü ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Aksiyel Spondiloartrit (AxSpA) hastalarında anti-TNF-α tedavisi sonrası uyku kalitesi ve 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümlerindeki (AKBM) değişimleri değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı polikliniğine 01.03.2021 ile 01.12.2021 tarihleri arasında başvuran, anti-TNF-α tedavi başlanması planlanan, TNF-naif axSpA tanılı hastalar dahil edilmiştir. Hastalara anti-TNF-α öncesi (0.ay) ve anti-TNF-α sonrası (3.ay), hastalık aktivite değerlendirilmesi, AKBM ve uyku kalitesi değerlendirilmesi (PSQI) uygulandı. Toplamda çalışmaya 28 axSpA (ortalama yaş 40,0±10,4, Erkek/Kadın:12 (%42,9) /16(%57,1)) hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların 0.ay ve 3.ay AKBM ölçümleri normotansif sınırlardaydı. Hastaların 0. ay hastalık aktivite skorları ve ortanca PSQI 8,5 (4,0-12,8) skorları yüksek idi. Hastaların %71 kötü uyku kalitesine sahip idi. Tedavi sonrası 3.ayda hastalık aktivite skorlarında anlamlı düşme ve uyku kalitesinde anlamlı şekilde düzelme olmasına karşın, AASI, ARV, PPI, Sleeptroughsurge ve Prewaking surge gibi AKBM parametrelerinde, tedavi öncesine kıyasla anlamlı değişikler gözlenmedi. Tedavi öncesi, hastaların %46,4 dipper iken 3.ay anti-TNF-α tedavisi sonrası dipper oranı %60,7 (n=17) olarak saptandı ancak bu artış istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,388). 0. ve 3. ay karşılaştırmasında ise gece sistol kan basıncı azalmasındaki değişim istatiksel olarak anlamlı iken (p=0,020), gece diyastol kan basıncı azalmasındaki değişimde istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,112). Anti-TNF-α tedavinin; uyku kalitesi ve gece kan basıncı düşüşü üzerine olumlu etkileri olma ihtimali mevcuttur. Uyku kalitesinin iyileşmesi ve gece kan basıncı düşüşünün artması; anti-TNF-α tedavinin kardiyovasküler riskler açısından, modifiye edebilir etkileri olduğunu düşündürebilmektedir.
Acil servisteki şok hastalarında yatak başı ultrasonografi aracılığıyla karotis doppler akım hızı ölçümü ile volüm değerlendirilmesi ve vena kava inferior çapı ölçümünün santral venöz basınç ile ilişkilendirilmesi
Şokun geri döndürülemez fazına gelmeden önce acil serviste erken tanınarak erken dönemde tedavisine başlanmasının mortalitenin azaltılması açısından önemi büyüktür. Erken dönem tedavilerin başlangıcı sıvı replasmanıdır. Volüm değerlendirmesi için birçok teknik kullanılmaktadır: Çalışmamızda hızlı, ulaşılabilir ve invazif olmayan bir teknik olan yatak başı USG ile şok hastalarında KDAH ölçümüyle volümün değerlendirilmesi; VKİKİ, VKİ çapı, CVP gibi parametrelerle korelasyonu ve bu ölçümlerin mortaliteyi öngörmede etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planan çalışma acil servisteki şok tablosundaki 51 hasta ile yapıldı. Yatak başı ultrasonografi ile KDAH, VKİ ölçümleri, VKİKİ hesaplaması ve CVP ölçümleri gerçekleştirildi. Hastalar herhangi bir sonlanıma (ölüm, taburculuk, sevk) ulaşana kadar takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların %55'i erkek %45'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67 yıl olarak hesaplandı. Hastaların özgeçmişinde %45'inde malignite saptandı. Hastaların %88'i septik şok tanısı aldı. Mortalite oranı % 57 olarak bulundu. KDAH ortalama değeri 4cm/sn olarak hesaplandı. KDAH, VKİK, CVP sonuçlarıyla hastalarının mortalitelerinin öngörülebileceği saptandı. CVP, VKİK, VKİ çapı, KDAH arasındaki korelasyonlar tespit edildi. Mortaliteyi öngörmede; KDAH için %72 sensitive ve %68 spesifite ile kesim değeri 50 cm/sn, CVP'nin %61 sensitivite ve %71 spesitife ile kesim değeri 1,5 mmH20, ve VKİKİ'nin %93 sensitivite ve %85 spesitife ile kesim değeri %54,5 olarak hesaplandı. Sonuç olarak KDAH, CVP ve VKİKİ parametrelerinin şok hastalarında volüm durumunun değerlendirilmesinde ve mortaliteyi öngörmede klinisyene fikir verebileceği görüşüne ulaşıldı.
Geriatrik hastalarda ortostatik hipotansiyonun kognitif fonksiyonlar ile ilişkisi
Ortostatik hipotansiyon yatar pozisyondan ayağa kalktıktan sonraki 3 dakika içerisinde sistolik kan basıncında en az 20 mmHg veya diastolik kan basıncında en az 10 mmHg düşüş olarak tanımlanır. Ortostatik hipotansiyon ve kognitif fonksiyonların ilişkisini inceleyen çalışmalar mevcut olmakla birlikte net sonuç elde edilememiştir. Bu çalışmanın amacı geriatrik yaş grubunda saptanan ortostatik hipotansiyonun kognitif fonksiyonlar ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Geriatri Bilim Dalı polikliniğine başvuran 200 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadan bilinen demansı, major depresyonu, kontrolsuz hipertansiyonu ve deliryum kliniği olan hastalar dışlanmıştır. Tüm hastaların yatar pozisyonda ve ayakta iken 1, 3, 5. dakikalarda kan basınçları ölçülmüştür. Tüm hastalara geriatrik değerlendirme ile birlikte nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Gönderilen laboratuvar testleri kayıt altına alınmıştır. Sistolik kan basıncı 20 mmHg veya daha fazla düşüş veya diastolik kan basıncında 10 mmHg veya daha fazla düşüş ortostatik hipotansiyon olarak kabul edilmiştir. Analizler sonrasında ortostatik hipotansiyon saptanan hastaların sayısı 47(%23,5) olarak hesaplanmıştır. Ortostatik hipotansiyon saptanan hastaların MMSE (Mini Mental Durum Değerlendirme Testi), QMCI (Hızlı Hafif Kognitif Bozukluk Tarama Testi), MOCA (Montreal Kognitif Değerlendirme Ölçeği), iz sürme testi A, sayı menzili testlerinden daha düşük skorlar aldığı görülmüştür. Testlerin alt grupları ayrıca incelenmiştir. Bu çalışma ortostatik hipotansiyonu olan geriatrik hastalarda kognitif fonksiyonların ortostatik hipotansiyon saptanmayan hastalara göre daha zayıf olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ortostatik, hipotansiyon, kognitif
Aı̇lesel akdenı̇z ateşı̇ hastalarında hı̇pertansı̇yon prevalansı ve amı̇loı̇dozun kan basıncı ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇
Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tekrarlayan ateş ve serozal inflamasyonla karakterize kalıtsal, otoinflamatuvar bir hastalıktır. AAA inflamatuvar ataklar ve ataklar arasında subklinik inflamasyonla seyreder. Kronik inflamasyon sonucu gelişen sekonder amiloidoz en önemli uzun dönem komplikasyonu ve mortalite nedenidir. İnflamasyonun kardiyovasküler, renal, nöral, endokrin ve doku düzeyinde kan basıncı kontrol sistemlerine etkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının belirlenmesi ve amiloidozun kan basıncı ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 2000-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Polikliniği'ne Ailesel Akdeniz Ateşi tanısı ile başvuran 603 hasta değerlendirildi. 603 AAA hastasının 102'sinde hipertansiyon izlendi. AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının %16,9 olduğu görüldü. Hipertansiyon sıklığında kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir fark bulunmadı. AAA hastaları ve 1329 bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırıldığında hipertansiyon sıklığı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p= 0,028, p<0,001, p=0,012). Hipertansiyon tanısı olmayan AAA hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sistolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Homozigot ve heterozigot M694V mutasyonu ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Amiloidozu olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında amiloidozu olan hastaların kan basınçlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) azalmanın kan basıncı üzerine olan etkisini ortadan kaldırmak için GFH<60 ml/min/1.73m2 olan hastalar ayrıldı. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan ve olmayan hastaların hipertansiyon tanıları ve kan basınçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı izlendi. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise sistolik kan basıncının amiloidozu olan grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p=0,002). AAA hastalarında normal popülasyona göre hipertansiyon sıklığının düşük olması ve kan basıncı değerlerindeki düşüklüğün kolşisinin anti-inflamatuvar ve kardiyoprotektif etkisi ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Amiloidozun glomerüler filtrasyon hızında azalmaya neden olmadıkça kan basıncında yükselmeye sebep olmadığı aksine kardiyovasküler, otonom sinir sistemi ve adrenal bez tutulumu ile sistolik kan basıncında düşmeye neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ailesel Akdeniz Ateşi, Hipertansiyon, Amiloidoz, Kronik inflamasyon, Kan Basıncı
Yeme bozukluğu hastalarında böbrek fonksiyonları ve kan basıncının değerlendirilmesi
Yeme bozuklukları, yeme veya yeme ile ilgili davranışlarda değişiklikler ile karakterize, fiziksel- psikolojik fonksiyonları önemli düzeyde etkileyen bozukluklardır. Bu hastalıklarda renal komplikasyonlar gelişebilir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Bilim Dalı'nda Ocak 2020 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında DSM-5'e göre anoreksiya nervoza ya da bulimiya nervoza tanısı ile takibi yapılan, medikal olarak stabil 41 hasta (36 kız, 5 erkek; ortalama yaş 15,93 ± 1,47 yıl; ortalama izlem süresi 12,07±12,32 ay) kesitsel olarak incelenerek; renal bozuklukların sıklığı ile bunları etkileyen klinik ve laboratuvar faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Hastaların %19,4'ünde mikroalbüminüri, %2,8'inde makroalbüminüri, %32,5'inin idrarında hipostenüri, %7,5'inde lökositüri (steril), %15,8'inde hiperkalsiüri tespit edilmiştir; ultrasonografi ile nefrolitiasis ya da nefrokalsinozis tespit edilmemiştir. Hasta grubunda serum sistatin-C düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olarak saptanmış, bu durum azalmış adipoz doku ile ilişkilendirilmiştir. Kreatinin ve sistatin-C temelli farklı eGFH metotları ile eGFH düzeyinin <90 ml/dk./1.73m2'den düşük olma sıklığı %0-9,8 arasında değişmiştir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) görünür difüzyon katsayısı ("apparent diffusion coefficient", ADC) değerlendirmesinde, bazı zonlarda farklılıklar olduğu görülmüştür. 24 saatlik ayaktan kan basıncı ölçümü (AKBÖ) ile kan basıncı düzeyinin belirgin olarak düşük olduğu; bu düşüklüğün sistolik kan basıncı düzeyi ve uyanıklık döneminde daha belirgin olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yeme bozukluğu olan hastalarda, mevcut bir semptom olmasa dahi renal komplikasyonlar gelişebilir. Bu hastalarda, renal değerlendirme yapılırken rutin değerlendirmeye ek olarak sistatin-C, AKBÖ ve renal görüntülemeler fayda sağlayabilir; bu incelemelerin hastaları yönetmedeki rolünü ortaya koymak için uzun süreli izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Acil servis hastalarında sitemik kan basıncı–intraoküler basınç ilişkisi
Amaç: Literatürdeki çalışmalar sistemik hipertansiyonla intraoküler basınç ve dolayısıyla primer açık açılı glokom gelişimi arasında bir bağlantı göstermiştir. Bu çalışmanın amacı sistemik kan basıncıyla intraoküler basıncın arasındaki ilişkiyi ve acil serviste saptanan yüksek intraoküler basıncın glokomun erken tanısını sağlayıp sağlayamayacağını incelemektir. Metod: Çalışma Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'nde 30 Ocak 2019 ve 30 Ocak 2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 158 hipertansif hasta çalışma grubu olarak, (SKB ≥180 veya DKB ≥120 mmHg) 56 normotansif hasta kontrol grubu olarak (SKB ≤130 veya DKB ≤80 mmHg) dahil edilmiştir. Her iki gözün intraoküler basıncı her iki grupta başvuru anında ve çalışma grubunda ek olarak kan basıncı normale döndükten sonra ölçülmüştür. İntraoküler basıncı ≥ 21mmHg olan hastalar glokom değerlendirilmesi için göz hastalıkları bölümüne yönlendirilmiştir. Çalışma grubunda başvuru anında ortalama intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 15,29±4,05 ve 15,11±3,78 mmHg'dir. Bu grupta kan basıncı normale döndükten sonra ölçülen intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 13,78±4,06 ve 13,51±3,82 mmHg'dir. Kan basıncı kontrolü sonrasında intraoküler basınçta istatistiki olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır (sağ göz için 1,50 sol göz için 1,59 mmHg; p<0,01). Kontrol grubunda ortalama intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 13,54±3,51 ve 13,20±3,33 mmHg olarak ölçülmüştür. Başvuru anında ortalama intraoküler basınç çalışma ve kontrol grubu arasında anlamlı ölçüde farklı saptanmıştır (p<0,01). Çalışma grubundaki 14 hastanın intraoküler basıncı 21mmHg'nin üzerinde saptanmış ve hastalar göz hastalıkları polikliniğine yönlendirilmiştir. 9 hasta poliklinik randevusuna gitmemiş ve kalan 5 hastanın hiçbiri poliklinik değerlendirmesi sonrası glokom tanısı almamıştır. Sonuç: Normotansif hastalarla karşılaştırıldığında hipertansif acil veya öncelikli durum olan hastalarda başvuru anında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek intraoküler basınç saptanmasına ve tedavi sonrası bu basınçtaki anlamlı gerilemeye rağmen hiçbir hasta glokom tanısı almamıştır. Fakat daha anlamlı veriler elde etmek için daha fazla hasta ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuk hastalarda renal komplikasyonların ve hipertansiyon sıklığının belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı çocukluk çağında hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası renal komplikasyonların, hipertansiyonun sıklığını belirlemek ve risk faktörlerini araştırmaktır. Allojenik (n=165) ve otolog (n=2) nakil yapılan 167 hasta incelendi. Nakil sonrası 28 hastada (%16,8) hemorajik sistit (HS) geliştiği görüldü. Büyük yaşta HKHN yapılan ve viral enfeksiyon geçirenlerin daha sık HS geçirdiği gözlendi. Ayrıca malign tanı grubunda olanların, nakil sonrası venookluzif hastalık (VOH) veya viral enfeksiyon geçirenlerin pRIFLE kriterine göre daha sık akut böbrek hasarı (ABH) geçirdiği gözlendi. Son vizitte muayene edilen 72 hasta (41 erkek, 31 kız) geç dönem renal komplikasyon ve hipertansiyon yönünden incelendi. Hastalara ofis kan basıncı (KB) ölçümü ve ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu (AKBM) yapıldı. Ambulatuar KB ölçümleri yaş, cinsiyet ve boya göre en küçük medyan kareler (LMS) yöntemi kullanılarak standardize edildi. Amerikan Pediatri Akademisi'nin (APA) rehberine göre ofis KB'si normal olan 12 hastanın (%19,7) sekizinin AKBM'ye göre prehipertansiyon, dördünün hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'nin (ESH) rehberine göre ofis KB'si normal olan 15 hastanın (%23,4) onunun AKBM'ye göre prehipertansiyon, beşinin hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Son vizitte kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalar incelendiğinde hematopoetik kök hücre kaynağı kemik iliği ile beraber kordon kanı, periferik kök hücre olan, doku uyumu tam olmayan ve kronik GVHH olanların daha sık KBH geliştirdiği gözlendi. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Sonuç olarak HKHN yapılan çocuk hastalar renal hasar ve HT gelişimi için riskli bireyler olması nedeni ile nakil ünitesi ile beraber çocuk nefroloji bilim dalı tarafından düzenli olarak takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hematopoetik kök hücre nakli, hipertansiyon, ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu
Hipertansiyonlu olgularda ARHGAP42 rs633185 gen polimorfizminin kan basıncı ve arteriyel sertlik üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Hipertansiyon (yüksek kan basıncı), kalp krizi, felç, kalp yetersizliği, böbrek yetersizliği gibi komplikasyonların gelişimine katkıda bulunan hem erkeklerde hem de kadınlarda yaşam süresini kısaltan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Yapılan çalışmalar ile tansiyon değişikliklerine katkıda bulunan yaygın genetik varyantlar tanımlanmaya başlanmıştır. Bu varyantlardan bazıları da ARHGAP42 geninin ilk intronunda yer alan tek nükleotid değişimleridir (rs604723, rs633185, rs607562 ve rs667575). Bu çalışmadaki amacımız, ARHGAP42 rs:633185 gen polimorfizminin kan bansıncı, ambulatuvar kan basıncı ve arteriyel sertlik ile ilişkili olup olmadığını anlayıp, erken teşhis ve hipertansiyon için kişiselleştirilmiş tedavi seçeneklerinin aranmasının yanında, elde edilecek sonuçlarla daha geniş çaplı bir araştırmaya öncülük edecek olan öncü bir Türk toplumu genetik profilinin çıkarılmasına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 79 hipertansiyon tanısı konulmuş olgu ve 76 sağlıklı kontrol grubu verileri kullanılarak gerçekleştirildi. Olguların arteriyer sertlik ölçümleri ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Olgulardan kan örnekleri alındı ve DNA izolasyon işlemleri tamamlandı. ARHGAP42 rs633185 polimorfizmine ait genotipleme, real time PCR ile gerçekleştirilerek istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Hipertansiyonlu olgu ve kontrol grubunun genotip dağılımlarını inceledik. CG genotipi hipertansiyonlu olgularda, kontrol grubuna kıyasla 1,89 kat, GG genotipi ise 4,55 kat anlamlı artış gösterdi. Aynı zamanda allel dağılımlarını incelediğimizde, G allelinin hipertansiyonlu olgu grubunda kontrol grubuna kıyasla 1,466 kat artış gösterdiğini saptadık.
Sağlıklı çocuklarda kan basıncı eğrilerinin belirlenmesi ve farklı eğri modellerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, dünyada çok önemli bir sağlık sorunudur. Çocuklarda erişkin yaşamdaki kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür, çocukluk döneminde de aterosklerozis ve organ hasarlarına neden olur. Bu çalışmada 2-18 yaş grubu sağlıklı çocukların kan basıncı normal değer eğrilerinin farklı modellerle belirlenmesi ve modellerin performansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel bir çalışma yapılmış ve olasılıklı örnekleme yöntemi uygulanmıştır. Toplam örnek büyüklüğü 3456 çocuk olarak hesaplanmıştır. Sosyoekonomik durumu farklı üç bölgede 10 okul (kreş, anaokulu, ilköğretim, lise) seçilmiş (n=5417) ve öğrencilerin %92'sine (n=4984) ulaşılmıştır. Çocukların ağırlık, boy, kilo ve kan basınçları standardizasyon eğitimleri yapılarak uygun yöntemlerle ölçülmüştür. Kan basıncı eğrilerinin tahminlenmesi için R programı, version 3.0.2 (2013-09-25) kullanılarak polinomiyal regresyon modeli ile kan basıncı eğri modelleri tahminlenmiştir. Bulgular: Sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçüm ortalamaları her iki cinste de yaş ile birlikte artış göstermektedir. Her iki cinsiyet için yaş-10, boy Z skor ve ağırlık Z skoru değişkenlerinin dördüncü dereceden modele dahil edildiği polinomiyal regresyon analizleri gerçekleştirildi. Yaş ve boya ait değişkenlerin kan basıncını etkilediği modellerin anlamlı olduğu saptandı. Erkek çocukların tahminlenen hem sistolik hem de diastolik kan basıncı için değerlerinin kız çocukların tahmin değerlerinden biraz yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın çocuk ve ergen kan basıncı tahminleri Avrupa ve Amerika'da geliştirilen eğri tahminlerinden daha düşük değerlerde olduğu saptanmıştır. Belirli aralıklarla daha geniş coğrafi temsiliyeti olan örneklerle Türk çocuklarına ait kan basıncı normal değerleri belirlenmeli, farklı istatistik yöntem ve modellerle sonuçlar değerlendirilmelidir.
Erkek bireylerde klasik masajın bazı miyokinler, anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerine etkileri
Masaj, tedavi edici ve önleyici uygulamalarda kozmetolojide ve biyolojik yenilenmede yaygın olarak kullanılmaktadır. Masajın yaygın kullanımına rağmen, masajın yaygın olarak kabul edilen etki mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Şimdiye kadar, spesifik olarak masajın anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerinden mevcut damar ağından yeni kılcal damarların oluşumu üzerindeki olası etkileriyle ilgili herhangi bir rapor bulunmamaktadır. Bizim de bu çalışmadaki amacımız masajın anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin düzeylerinde ne gibi değişikliklere yol açtığını ve bu yolla anjiyogenez üzerinde olası etkilerini araştırmaktır. Bunun yanı sıra masajın farklı bölgelere ve kaslara uygulanmasının bir fark yaratıp yaratmadığını incelemektir. Çalışmamıza 18-30 yaş arasındaki 22 sedanter erkek birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin her birine farklı bir olgu numarası verilip, basit rastgele örnekleme yöntemi kullanılarak, Sırt Masajı (SM) (n=11) ve Alt Ekstremite Masajı (AEM) (n=11), olmak üzere 2 gruba ayrılmışlardır. Kan örnekleri masaj uygulaması yapılmadan önce (Kontrol), ilk masaj seansından 2 saat sonra (Akut), 6. ve son masaj seansından 2 saat sonra (Kronik) olmak üzere 3 defa alınmıştır. Ayrıca kan basınçları ve nabız sayısı da aynı şekilde her seans başlamadan ve seans bittikten sonra ölçülmüştür. SM grubunda, CK, IL-6, VEGF, ANG-1, ES ve TSP-1 seviyelerinde akut ve kronik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana gelmemiştir. Akut ve kronik ölçümlerde IL-8 (sırasıyla=%198, %262) seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artışlar görülmüştür. AEM grubunda, VEGF, ANG-1, CK ve IL-6 ve TSP-1 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler meydana gelmemiştir. ES seviyesinde kronik ölçümde kontrole göre (%25) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. IL-8 seviyelerinde ise kronik ölçümde kontrole ve akuta göre (sırasıyla %231, %79) istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüştür. Her iki grupta da nabız sayıları, sistolik kan basıncı ve diastolik kan basıncı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yapılan masaj uygulamasının anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörler üzerinde masaj yapılan bölgeye göre farklı etkilerinin olduğu görüldü. Bu değişikliklerin daha iyi anlaşılabilmesi için denek sayısının daha fazla olduğu detaylı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Böbrek fonksiyonları normal olan renal transplant hastalarında serum asprosin düzeyleri ile insülin direnci, nabız dalga hızı, santral kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç: 2016 yılında keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, renal trasnplantlı bireylerde serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametrenin insülin direnci, nabız dalga hızı ve kardiyovasküler belirteçelerle olan ilişkisini incelemeyi hedeflemekteyiz. Materyal ve Metod: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Organ Nakil polikliniklerinde takip edilen renal transplantasyon yapılmış 70 hasta ve 18 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Bu bireylerde biyokimyasal ve antropometrik ölçümler yapıldı. Serum asprosin düzeyleri Human Asprosin Elisa Kit ile ELİSA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Nefroloji Polikliniğimizde rutin olarak kullandığımız MobilGraph New Genereation S/N C299843 cihazıyla nabız dalga hızı ve santral kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastalar ve sağlıklı kontrollerin Karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve plak değerlendirmesinde Siemens S3000 ultrason cihazındaki 18/6 lineer prob ve tiroid ayarı kullanıldı. Plak değerlendirmesi B-mod ultrasonla yapıldı. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda renal transplantlı bireylerde serum asprosin düzeyini sağlıklı kontrol gurubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik (p=0,036). Asprosin düzeyi ile BMI, insülin düzeyi, HOMA-IR düzeyi ve HDL ile pozitif yönlü anlamlı korelasyon tespit edildi (r ve p değerleri sırasıyla; r=-0,445; p<0,001; r=0,323; p=0,006; r=0352; p=0,003; r=0,248; p=0,039). Serum asprosin düzeyleri insülin direncinin bir öngördürücüsü olduğunu saptadık. Asprosin düzeyleri ile nabız dalga hızı arasında herhangi bir ilişki saptayamadık. Sonuç: Serum asprosin düzeyleri renal transplantlı hastalarda yüksek saptanmıştır ve insülin direncinin bir öngördürücüsüdür. Nabız dalga hızı ile bir ilişki saptayamadık ancak hasta sayısının az olmasından dolayı daha geniş popülasyonun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sigara içen 18-50 yaş arası bireylerde, torakal bölge kayropraktik uygulamalar ve kayropraktik uygulamalar ile birlikte solunum egzersizlerinin solunum fonksiyon parametrelerine, tansiyon ve nabıza etkisi
Bu çalıĢmada, uzun süreli sigara kullanan ve inaktif derecede aktivite düzeyine sahip olan bireylerde kayropraktik uygulama ve kayropraktik tedavi ile birlikte solunum egzersizlerinin uygulanmasının solunum fonksiyon parametreleri, tansiyon, oksijen satürasyonu ve nabıza etkilerinin araĢtırılmasını amaçlandı. En az 10 paket-yılı sigara kullanımı ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Ölçeği (IPAQ) anketinden inaktif veya minimal aktif derecesinde puan alan 60 gönüllü katılımcı kontrol grubu (KG) (kayropraktik uygulama grubuna) ve deney grubu (DG) (kayropraktik ve solunum egzersizleri uygulama grubu) (n=1:1) randomize edildi. Her iki gruba da 6 hafta boyunca haftada 1 defa olacak Ģekilde yüksek hızlı, düĢük Ģiddetli (HVLA) kayropraktik manüplasyon uygulandı. DG‟na ise kayropraktik tedavi ile birlikte egzersiz sıklığı ve set sayısı arttırılarak solunum egzersizi uygulandı.Egzersizler her hafta 1 seansı kayropraktik uygulama yapılırken izlendi, kalan 2 gün katılımcılar egzersizleri süpervizyon altında olmadan kendi baĢlarına tamamlamıĢlardır. Katılımcıların FEV1 (Zorlu Ekspiryumun 1. Saniyesinde Çıkarılan Hava Hacmi) , FVC (Zorlu Vital Kapasite), FEV1/FVC , PEF (Zirve Ekspiratuar Akım Hızı), Nabız, Sistolik ve Diastolik basınç ve SaO2 (Oksijen Satürasyonu) değerleri uygulama öncesi (UÖ) , ilk uygulama sonrası (ĠUS) ve ilk ölçümden 6 hafta sonra(US-6hft)değerlendirildi. ĠUS ve US-6 ile UÖ öncesi değiĢim v karĢılaĢtırıldığında DG‟da tüm ölçüm parametrelerinde, kontrol grubunda nabız, sistolik ve diastolik kan basıncı dıĢında tüm ölçüm parametrelerinde anlamlı fark bulundu. ĠUS ve US-6 ile UÖ öncesi değiĢimin gruplar arası karĢılaĢtırmasında ise iki grup arasında hiçbir ölçüm parametresinde anlamlı fark bulunmadı.
Kifotik postüre sahip erkek bireylerde solunum egzersizine ek olarak servikal ve torakal manipülasyon uygulamasının spirometrik değerlere, nabıza, tansiyona ve oksijen saturasyonuna olan etkisi
Bu tez çalışmasında, kifotik postüre sahip 20-50 yaş aralığındaki erkek bireylerde solunum egzersizinin yanı sıra servikal ve torakal manipülasyonun (HVLA) spirometrik değerlere, nabız, tansiyon ve oksijen saturasyonuna olan etkilerini incelemeyi amaçlanmıştır. Gönüllülük esasına dayanan bu çalışmaya toplamda 75 erkek birey katılmıştır. Randomizasyon yöntemiyle her grupta 25 kişi olacak şekilde, servikal ve torakal manipülasyon ile solunum egzersizi olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Önce uygulama öncesinde bireylerin demografik özellikleri (yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, kronik hastalık varlığı, düzenli kullanılan ilaç bilgisi) değerlendirilmiştir. Katılımcıların solunum parametreleri, nabız, tansiyon ve oksijen saturasyonu değerleri, uygulama öncesi, ortası ve sonrasında Pony marka mobil spirometre ile ölçülmüştür. Ayrıca, kifotik postür açıları değerlendirme öncesi ölçülmüştür. Solunum egzersizi grubu, sadece solunum egzersizi yaparken, solunum egzersizi ile birlikte servikal manipülasyon ve torakal manipülasyon gruplarına haftada üç kez aynı fizyoterapist tarafından kayropraktik HVLA manipülasyon uygulanmıştır.
Akut iskemik inmenin ilk 12 saatinde saptanan difüzyon-perfüzyon MR'daki mismatch varlığının giriş kan şekeri ve kan basıncı değerleri üzerindeki etkisi
Acil servise başvuran akut inme hastalarının yaklaşık %20-50'sinde hiperglisemi saptanmaktadır (1,2) ve bu hastaların çoğunda bilinen diyabetes mellitus (DM) hikâyesi yoktur (3). Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda kan şekeri daha yüksek olabilir. Bu hastalara uygulanan insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı tartışmalıdır. Benzer olarak acil servise başvuran %75 (4) ila %81 (5) akut inme hastasının kan basıncı yüksek saptanmaktadır ve yaklaşık %50'sinde hipertansiyon (HT) hikâyesi yoktur (5). Akut inmede saptanan yüksek kan basıncının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda daha yüksek kan basınçları ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle de bu hastalara uygulanacak anti-hipertansif tedavi stratejisi belirsizdir.Bu çalışmada inmenin hiperakut dönemi olan ilk 12 saatinde başvurmuş hastaların giriş kranyal MR'ında saptanan DWI/PWI mismatch varlığı ile acilde ilk ölçülen giriş kan basıncı ve kan şekeri değerleri arasındaki ilişki araştırıldı.2006-2009 yılları arasında Florence Nightingale İnme Merkezi Veri Bankasına ardışık ve prospektif olarak kaydedilmiş hastaların verileri incelenerek istatistiksel analize alındı. Gözle karşılaştırılan difüzyon ve perfüzyon incelemelerindeki uyumsuzluk %20'den fazla olduğu takdirde mismatch varlığı olarak kabul edildi. Giriş kan şekeri düzeyi >140 mg/dl ve ?140 mg/dl; giriş kan basıncı düzeyi >140/90 mm Hg ve ?140/90 mm Hg olmak üzere kategorize edildi. Mismatch ile giriş kan şekeri ve kan basıncı arasındaki ilişki multivaryat lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, DM hikayesi, HT hikayesi, Hba1c düzeyi, DM tedavisi, anti-hipertansif kullanımı, giriş proksimal damar oklüzyonu gibi özellikler ile kan şekeri ve kan basıncıyla ilişkili olabilen diğer özellikler (acile giriş dakikası, NIH skoru, bilinç bozukluğu, inme tipi ve etyolojisi) analize alındı.Toplam 192 hastanın 87'si kadın, 105'i erkekti, yaş ortalaması 70 (SD:13) idi. Ortalama giriş kan şekeri değeri 137 mg/dl (SD:44), ortalama giriş sistolik kan basıncı 149 mm Hg (SD:29), diastolik kan basıncı 84 mm Hg (SD:14) idi. Yüz altı hastanın (%55) mismatch'i, 121 (%63) hastanın proksimal damar oklüzyonu vardı.Mismatch varlığının bütün grupta yüksek giriş kan şekeri düzeyini tahmin etme olasılığını gösteren odds oranı 2,507 (p=0,050, 95%Cl 0 1,000-6,286) idi. Stres hiperglisemisinin araştırıldığı, DM hastası içermeyen grupta ise odds oranı 3,801 (n: 132, %68) (p= 0,033, 95%Cl 1,110-13,015) idi. Bilinç bozukluğu (p ?0,0001), kardiyoembolik inme (p=0,037), bilinen AF (p=0,030), posterior sirkülasyon enfarkti (p=0,026) ve Hba1c (p =0,007) yüksekliği girişteki yüksek kan şekeri ile ilişkiliydi. İskemik inmenin ilk 12 saatinde başvuran hastalarda mismatch varlığının giriş kan basıncı değeri üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Kadın cinsiyet (p=0,046) ve klinik sendromlardan total anterior sirkülasyon infarktı (TACİ) (p=0,010) akut kan basıncı yüksekliği ile ilişkiliydi.Çalışmamızda saptanan bulgular ?difüzyon/perfüzyon mismatch?, yani penumbral doku varlığı olan hiperakut iskemik inme hastalarının başvurularında hiperglisemi olma eğilimi olduğunu göstermektedir. Parenteral insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı bu hasta popülasyonunda araştırılmalıdır. Girişteki kan basıncı yüksekliğinin mismatch varlığı ile ilişkili bulunmamış olması aynı bağlamda beklenin aksine şaşırtıcı bulunmuştur.
Maksimal direnç egzersizlerinde farklı solunum tiplerinin performans ve kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi
Araştırmanın amacı, maksimal direnç egzersizi esnasında farklı solunum tiplerinin performans ve kardiyovasküler etkilerini belirleyerek, performans ve kardiyovasküler sistem açısından hangi nefes tipinin uygun olduğunu tespit etmektir. Araştırmaya direnç egzersizi yapan 12 (yaş 27.92±7.38 yıl, boy 174.08±5.60 cm, vücut ağırlığı 81.56±8.23 kg) katılımcı dâhil edilmiştir. Verilerin toplanması için kişisel bilgi formu, holter ve kan basıncı ölçüm cihazı kullanıldı. Borg Skalası uygulandı. Çalışma 4 hafta sürdü. 1. hafta; katılımcıların Bench-Press 1 TM'leri tespit edildi. 6 set, 4 TM (%90) set arası 5 dakika dinlenmeli Bench-Press antrenmanı 3 farklı solunum tipiyle haftada bir gün olmak üzere, 3 hafta uygulandı. 1. hafta katılımcılar ağırlığı kaldırırken nefes verdi, indirirken nefes aldı. 2. hafta ağırlığı kaldırırken nefes tuttu, indirirken nefes verdi ve aldı. 3. hafta ağırlığı kaldırırken nefes aldı, indirirken nefes verdi. Egzersizlerin 5 dakika öncesiyle sonrasını kapsayacak şekilde egzersiz esnasında katılımcıların kalp atım hızı değişkenleri holterle kaydedildi. Egzersiz öncesi, 3. set sonrası ve egzersiz sonrası katılımcıların kan basınçları ölçüldü. Verilerin betimleyici istatistikleri yapıldı. Solunum tipleri arasındaki farklılıkların önemliliğinin belirlenmesinde Friedman ve Wilcoxon işaretli sıralar testi, ilişkinin tespitinde Spearman korelasyon testi SPSS 25.0 programında uygulandı. Araştırmanın bulgularına göre; maksimal direnç egzersizlerinde farklı solunum tiplerinin; kardiyovasküler sistem parametrelerinden SDNN'yi (X^2=6.00, p≤0.05) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkilediği; pNN50, RMSSD, LF, HF, LF/HF, kalp atım sayısı, kalbin atım hızının yavaşlama kapasitesi ve kan basıncı parametrelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0.05). Performans parametreleri olan toplam ağırlık (X^2=13.86, p≤0.05) ve toplam set (X^2=13.07, p≤0.05) parametrelerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkilediği tespit edilmiştir. Sonuç olarak; maksimal direnç egzersizleri esnasında ağırlığı kaldırırken nefes almanın performans ve kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu belirlenmiştir.
Kuzey Ege kömür havzasındaki bir bölgede madenciler ve diğer 18-50 yaş arası erkeklerde; hipertansiyon ve obezite sıklığı, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, kardiyovasküler ri̇sk faktörlerine ilişkin tutum ve davranışlar
Araştırma erkek nüfusunun önemli bir çoğunluğunun geçim kaynağı madencilik olan Balıkesir iline bağlı Sarıbeyler mahallesinde yaşayan 18-50 yaş grubu erkeklerin genel iyilik hallerini saptamak, sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını ölçmek, kardiyovasküler risk düzeylerini tespit etmek ve mesleği madencilik olan ile olmayanlar arasındaki riskli davranışların, yüksek kan basıncıun, obezitenin sıklığını karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kesitsel tipteki araştırmamızda veri toplama Temmuz- Ağustos 2022 tarihleri arasında anket formu ile yüz yüze gerçekleştirilmiştir. Evren Balıkesir ili Savaştepe ilçesi Sarıbeyler mahallesinde ikamet eden 18-50 yaşında 409 erkekten oluşmaktadır. Evrene ulaşılmak hedeflenmiş olup 323 (%78.9) kişiye ulaşılmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkenleri; yüksek kan basıncı ve abdominal obezitedir. Tanımlayıcı analizlerde kategorik yapıdaki veriler için sayı ve yüzde; normallik varsayımına uyan sürekli olan veriler için ortalama ve standart sapma; normallik varsayımına uymayan sürekli olan veriler için ortanca, 25.-75. yüzdelikler verilmiştir. Tek değişkenli analizlerde, kategorik olan veriler için Ki-kare testi; sürekli olan verilerde parametrikler için Student T test, non parametrikler için ise Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Çok değişkenli analizlerde Binary Logistic Regresyon kullanılmıştır. Araştırmada 323 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcıların %41.8' i madenci, %58.2' si ise madencilik dışındaki mesleği olan gruptur. Madenciler maden dışı meslek grubuna göre daha çok ağır kaldırarak, sürekli terletecek kadar fiziksel aktivitede çalışmaktadır ve öğrenim düzeyi daha düşüktür. Tüm katılımcıların %25.4' ünde yüksek kan basıncı saptanmıştır. Madencilerdeki yüksek kan basıncı saptanması (%34.2) maden dışındaki mesleğe sahip olan gruba (%20.7) göre daha sıktır. Yeraltında çalışmak, kömür madencileri için yüksek kan basıncı saptanması sıklığını arttırmaktadır. Madenlerde önemli derecede toza maruziyetin olduğu çalışma türlerinde çalışanlarda maden dışındaki çalışanlara göre daha fazla yüksek kan basıncı saptanmıştır. Madencilerde mesleği madencilik dışı olan gruba göre daha fazla abdominal obezite saptanmıştır. Sonuç olarak madencilik mesleği, yüksek kan basıncı ve abdominal obezite verilerine dayanarak kardiyovasküler açıdan daha çok tehlike oluşturmaktadır.
Fotopletismografik dalga analizi teknolojisi ile kan basıncı tahmini sunan giyilebilir aksesuarların invaziv kan basıncı monitorizasyonu ile kıyaslanması ve anestezi pratiğinde hemodinamik parametrelerin takibinde non invaziv erken prediktör olarak kullanılabilirliği
Amaç: Giyilebilir aksesuarlarda bulunan gelişmiş biyosensörler ile vital bulgular elde edilebilmekte ve kablosuz olarak iletilebilmektedir. Yakın zamanda fotopletismografi dalgalarının derin analizi ile kan basıncı verisi sunabilen bu cihazlar genelde günlük kullanımda ve hipertansiyon takibi için incelenirken çalışmamızda kurguladığımız potansiyel yazılım değişiklikleri ile bu cihazlara farklı bir yaklaşım ile analiz ederek klinik alanda vital bulguları sürekli takip eden ve kritik değerleri kablosuz olarak uyaran bir takip sistemi tasarladık ve tasarıma uyarlanan performans değerlendirmesi yaptık. Böylece Fotopletismografi Dalga Analizi (PWA)'nin etkinliğini ve güvenilirliğini klinik alanda kullanım için değerlendirmeyi hedefledik. Materyal ve metod: Resmi veri tabanı araştırılarak çalışma için uygun ürün olan Samsung Galaxy Watch 4 SM-R870 Samsung Electronics Co., Ltd. temin edildi; hasta güvenliği ve etik konular göz önünde bulundurularak kılavuza uygun şekilde 40 hastadan kan basıncı değerleri eş zamanlı olarak hasta başı monitörle birlikte kayıt altına alındıktan sonra Vital Erken Uyarı Sistemi tasarlandı ve analiz için kritik değerler atandı. Oksijen saturasyonu, kalp atım hızı, EKG, biyoimpedans analizi ve stres seviyesi de kayıt altına alındı. Veriler post-hoc analiz edildi ve korelasyonun yanında tasarlanan VEUS sisteminin potansiyel başarısı incelendi. Ayrıca giyilebilir aksesuarların günlük hayatta ve klinikte kullanımı hakkında yeni sistemler tasarlandı ve potansiyeli hakkında yorumlarda bulunuldu. Bulgular: Kan basıncı genel olarak orta-yüksek seviyede korelasyon göstermekle beraber tasarlanan VEUS sisteminin genel başarısı %71.3 olarak hesaplandı. %28.7 olarak gözüken olumsuz durumlarda ise yalancı negatiflik sadece ek izlem olduğun için zararsız bulunurken, yanlış pozitiflik durumunda ise geri bildirimler sayesinde teknolojinin gelişmesinde daha çok veri sunması açısından katkı sağlayabileceği yorumu yapıldı. Diğer parametrelerde bazı sapmalar olsa da istatiksel olarak anlamlı farkının bulunması, ek monitorizasyon olması ve vital parametreler sunması açısından faydalı bulundu. Sonuç: Oldukça kompakt, ekonomik ve kolay kurulumu olacak şekilde tasarlanan sistemin kritik durumlar için önemli bilgiler sunabilmesi açısından yüksek potansiyeli olduğu kanısına varıldı ve bu sistemlerin geliştirilmesi için teknoloji firmaları ve sağlık çalışanlarının daha çok iş birliği içinde çalışmalar yapmasının faydalı olacağı düşünüldü.
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında kalp-ayak bileği vasküler indeksi ile ölçülen arteriyel sertliğin inflamatuvar ve aterosklerotik parametreler ile ilişkisi
GİRİŞ Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı, bilateral böbreklerde progresif kist oluşumuyla karakterize kalıtımsal bir hastalık olup son dönem böbrek yetmezliğinin sık görülen nedenlerinden biridir. Kronik böbrek hastalarında geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yanı sıra geleneksel olmayan risk faktörlerinin (inflamasyon, vasküler kalsifikasyon vs) de bulunması daha yüksek kardiyovasküler morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Son zamanlarda kalp-ayak bileği vasküler indeksi (CAVI), kan basıncından bağımsız bir şekilde, arteriyel sertliğin ve kardiyovasküler hastalıkların erken belirleyicisi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada böbrek fonksiyonları korunmuş hipertansif ve normotansif ODPBH hastalarında CAVİ'nin aterosklerotik ve inflamatuvar parametreler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Kliniğinde Ekim 2021- Mart 2022 tarihleri arasında takip edilen 57 ODPBH'lı hasta (ortalama yaşı 39,59, %61 kadın) ve 26 sağlıklı gönüllü, tek merkezli prospektif çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm kişilerin CAVI ölçümü Fukuda Denshi model VS-1500N cihazı ile yapıldı. Tüm hastalarda 12 saatlik açlığı takiben FGF-23,s-Klotho, MCP-1, Salusin A, Salusin B, pro-BNP, homosistein, kreatinin (Cr), magnezyum, Sodyum, Potasyum, Fosfor, ürik asit, LDL, HDL, trigliserid, total kolesterol, glukoz, albümin, PTH, vitamin D ve spot idrar mikroalbumin/Cr oranı çalışıldı. İstatiksel değerlendirmede veriler SPSS Version 28.0, Inc. Chicago, IL, USA programıyla analiz edildi. BULGULAR ODPBH'lı hastaların 29'u (%50,8) hipertansif, 28'i normotansif (%49,2) iken 26 katılımcı sağlıklı grupta idi. CAVİ ölçümleri hipertansif (8.19±1.08) ve normotansif (7.24±0.86) ODPBH hastalarında kontrol grubuna (6.38±1.3) göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,000; p=0,000). FGF-23 ölçümleri ODPBH grubunda (365.6±46.38) kontrol grubuna göre (171.04±4.85) anlamlı yüksek saptandı (p=0,033). MCP-1 ölçümleri ODPBH grubunda (290.46±39.97) kontrol grubuna göre (99.95±3.61) anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,026). Salusin A, ODPBH grubunda (562.61±84.14) kontrol grubuna göre (201.19±9.73) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,002). Salusin B düzeyleri ODPBH grubunda (415.12±58.85) kontrol grubuna göre (182.28±8.68) anlamlı yüksek saptandı (p=0,011). Pro-BNP ölçümleri ODPBH grubunda (78.51±10.06) kontrol grubuna göre (46.1±8.23) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,026). Homosistein düzeyleri ODPBH grubunda (16.45±1.37) kontrol grubuna göre (12.81±0.54) anlamlı yüksek saptandı (p=0,030). Yüksek CAVI skoru (≥8.0) olan hastalarda yaş, ortalama kan basıncı, CKD-EPİ, BUN, kreatinin, PTH, Pro-BNP, MCP-1, FGF-23 ve Salusin B ölçümleri düşük CAVI skoru (<8.0) olan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,026, p=0,000, p=0,003, p=0,006, p=0,032, p=0,057, p=0,005, p=0,000, p=0,007, p=0,016). SONUÇ Erken evre normotansif ve hipertansif ODPBH hastalarında CAVI'nin yüksek olduğu tespit edilmekle birlikte özellikle MCP-1, diyastolik kan basıncı, CKD-EPİ ve magnezyumun CAVI yüksekliğini öngörmede belirteç olarak kullanılabileceği de gösterilmiştir. Ancak bu konuda çok merkezli ve daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ODPBH, CAVI, Arteriyel sertlik, MCP-1
Hipertansiyon tanılı hastaların ilaç uyumunun değerlendirilmesi
Hipertansiyon, ciddi bir hastalık olmasına ve kan basıncını kontrol altına alacak etkili ilaçların bulunmasına rağmen, dünyada hipertansiyon hastalarının durumlarının farkında olması ve hastalığı ile ilgili ilaç kullanmaya uyum ve kan basıncının kontrol altında olması konularında büyük problemler vardır. Araştırmanın amacı Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniği semt polikliniklerine başvuran altı aydan daha uzun süredir antihipertansif tedavi alan hastaların ilaç uyum düzeylerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Araştırmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine (Çukurambar Semt Polikliniği, İçişleri Bakanlığı Semt Polikliniği, TEDAŞ Semt Polikliniği, Danıştay Semt Polikliniği) 01.05.2016 ile 01.06.2016 tarihleri arasında başvuran, en az 6 aydır hipertansiyon nedeniyle medikal tedavi alan, gönüllü 149 hasta dâhil edilmiştir. Çalışmanın amacına uygun veri toplamak üzere oluşturulan ve katılımcılara bizzat çalışmayı gerçekleştiren uzmanlık öğrencisi tarafından yüz yüze görüşülerek uygulanan anket formu iki bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm çalışmaya katılan kişilerin sosyodemografik özelliklerini, yaşam tarzı alışkanlıklarını sorgulayan 7 soru içermekteydi, ikinci bölümde ise hastaların ilaca uyumlarını belirlemek için Morisky-8 Maddeli İlaca Uyum Anketi yer almaktaydı. İstatistiksel analiz için SPSS 20.0 programı kullanıldı. Gruplar arasındaki niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki kare testi kullanıldı, veriler sayı ve yüzde olarak sunuldu. Verilerin normal dağılım uygunlukları görsel (histogram ve olasılık grafikleri) ve analitik yöntemlerle ( Kolmogorov-smirnov/ shapiro-wilk testleri) kullanılarak incelendi. Parametrik koşulları taşıyan iki gruptaki karşılaştırmalar student t testi, üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise One Way Anova testi ile yapıldı. Veriler aritmetik ortalama ± standart sapma, en küçük ve en büyük değer olarak sunuldu. Parametrik koşulları taşımayan iki gruptaki karşılaştırmalar Mann Withney-U testi ile; üç ve daha fazla sayıdaki gruplardaki karşılaştırmalar ise Kruskal - Wallis testi ile yapıldı. Sayısal veriler ortanca olarak sunuldu. Her iki değişkende normal dağıldığında korelasyon analizleri için Pearson korelasyon analizi, parametrik koşulları taşımayan gruplardaki korelasyon analizleri için Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık için tip-1 hata düzeyi 0,05 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya katılan 149 kişinin, yaş ortalaması 52,9 ± 11,9 ( en küçük 18 yaş – en büyük 79 yaş ) idi. Katılımcıların 81'i (%54,4) kadın, 68' i (%45,6) erkekti. 149 katılımcının Morisky toplam skor ortalaması 6,88 ± 1,10 olup, en düşük puan 3, en yüksek puan 8 idi. Cinsiyet (P=0,510), eğitim (p=0,768), meslek (p=0,505), tedavi şekli ve dozları (p=0,943), kontrol sıklığı ( p=0,480) gruplarının kendi içinde Morisky skor farklılığının anlamlı olmadığını saptadık. Yaş arttıkça ilaç uyumunun azaldığı ancak anlamlı olmadığı saptandı. Katılımcılarımızın yaklaşık %80'inin ilaca orta ve yüksek uyum gösterdiğini tespit ettik. Sonuç: Tedavinin en önemli ayağı olan uyum derecesinin tespit edilmesi ve uyumun geliştirilmesi için daha büyük örnekleme sahip, multifaktöriyel etkenlerin sorgulandığı çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Birinci basamak hekimleri, işleri gereği hastalarla yakın ilişki içinde bulunmaktadır. Hastalarımızın ilaç uyumunu yakından takip etmeli ve ilaç uyumsuzluğundan şüphelendiğimiz durumlarda, buna neden olan etkenin tespiti ve ortadan kaldırılması konusunda, sebep sonuç ilişkisi içinde, bütüncül yaklaşım ile hareket edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, aile hekimliği, ilaç uyumu
Koroner arter hastalarında efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı ile syntax skoru arasındaki ilişki
Amaç: Koroner arter hastalığı yaygınlığını gösteren SYNTAX skoru ile efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Yöntem:Çalışmamıza kardiyoloji polikliniğine başvuran, efor testi sonucunda KAG kararı alınan 142 hastadan KAG sonucunda en az bir damarda >%50 lezyon saptanan 98 hasta (79erkek, 19kadın; ortalama yaş: 57.3 ± 7.3) alındı.SYNTAX skoru ≤ 22 olanlar düşük SYNTAX skoru grubunu, >23 olanlar orta-yüksek SYNTAX skoru grubunu oluşturdu. Tüm verilerbu iki grup arasındakarşılaştırılmıştır. SKB toparlanma oranı toparlanma dönemi üçüncü dakika sistolik kan basıncının egzersizde tepe sistolik kan basıncına bölünmesiyle hesaplandı. Bulgular:Sistolik kan basıncı toparlanma oranı düşük SS grubunda 0,87± 0,06 iken orta-yüksek SS grubunda 0,96 ± 0,05 olarak saptanmıştır (p<0,001). Ekokardiyografi bulgularından EF, lateral anüler e′ velositesi, septal annüler velosite ve E/e′orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak düşük(hepsi için p<0,05),SVEDÇ, sol atriyum çapı ve sol atriyum hacmi orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak daha yüksek(hepsi için p<0,05)saptandı.SYNTAX skoru ile ilişkili sürekli değişkenlerin korelasyon analizinde, EF,e′ lateral,E/e′, LA hacmi, SKB toparlanma oranıSYNTAX skoruile korele bulunmuştur. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde SKB toparlanma oranı(OR:1,446, p<0.001) ve EF(OR:0,802, p:0.005)orta-yüksek SYNTAX skorunun bağımsız belirleyicileri olarak saptandı.Yapılan ROC analizinde,cut-off değeri 0,928 olarak alındığında SKB toparlanma oranının%86,1sensitivite,%82,3spesifite ile orta-yüksek SYNTAX skorunu öngördürdüğü saptandı. Eğri altında kalan alan (AUC) 0,892 olarak bulundu (p<0,001). Sonuç: SYNTAX skoru ile sistolik kan basıncı toparlanma oranı arasında güçlü bir korelasyon bulundu. Egzersiz testi sırasında kan basıncı ölçümlerinden kolaylıkla elde edilebilen kan basıncı toparlanma oranı, koroner arter hastalığı yaygınlığı göstermede egzersiz testinin öngördürücülüğünüartırabilir. Anahtar Kelimeler: Kararlı koroner arter hastalığı, Egzersiz testi, SYNTAX skoru, Sistolik kan basıncı toparlanma oranı