Radiology
67 theses under this subject heading
Development of radiopharmaceutical formulations for imaging of non-hodgkin's lymphoma
Non-Hodgkin's Lymphoma (NHL) is the most common subtype of cell lymphoma (DLBCL) in cells that are the origin of B lymphocyte cells. In this study, mAb and mAb fragment formulations will be prepared and targeted to CD20 epitopes which are presented at the surface of B lymphocytes and show over-expression. Early and accurate diagnosis of NHL is targeted with these developed formulations. 3 different formulations will be prepared within this study, in addition to these formulations, if necessary materials and products could be provided, additional 3 different formulations will also be prepared. CD20 specific Anti-mouse mAbs and CD20 specific Anti-mouse mAb Fragments will be used in the 3 main formulations. CD20 Anti-mouse mAb and CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Zirconium-89 (89Zr), while only CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Gallium-68 (68Ga). By this way, resulting formulations will be as follows: 1. 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb, 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment and 68Ga labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment. The most effective biotechnology product will be determined by comparing the89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb and mAb fragments which are labeled with the same radionuclide. On the other hand, the most effective PET radionuclide will be specified by the comparison of 89Zr and 68Ga radiolabeled mAb fragments. PET images will be taken following in-vitro cell culture and in-vivo animal studies and biodistribution studies will be conducted after the preparation of optimum formulations. Currently, there isn't any study on 89Zr radionuclide in Turkey while it is a subject that recently shows increased popularity and research studies in the world. Learning 89Zr radiolabeling protocols and bringing the know-how to our country, will significantly contribute to Nuclear Medicine and Radiopharmacy Departments in Turkey.
Radyoloji uzmanlık eğitimini organ sistemi radyolojisine veya görüntüleme yöntemine dayalı yürüten programların incelenmesi
Radyoloji hastalıkların ve travmaların tanı, tedavi ve izlem süreçlerinde görüntülemeyi kullanan bir bilim dalıdır. Radyologlar tüm tanısal görüntüleme yöntemlerini (modaliteler) kullanmak ve yorumlamak için eğitim alırlar. Teknolojik gelişmelerle birlikte kullanılmaya başlayan yeni modaliteler, radyoloji sorumluluk alanlarında da genişlemeye yol açmıştır. Radyoloji uzmanlık eğitim programlarının yapılandırılmasında görüntüleme yöntemlerinin mi yoksa organa dayalı sistemlerin mi esas alınacağı tartışmalara neden olmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı; her iki şekilde program yürüten uzmanlık programlarının rotasyon düzenlerinin incelenmesi ve avantaj-dezavantajlarının belirlenmesidir. Araştırma, radyoloji uzmanlık eğitiminde yürütülen eğitim programlarının rotasyon düzenleri ve katılımcı görüşleri üzerine betimsel bir çalışmadır, 28 radyoloji birimine ulaşılarak bilgi ve görüşler toplanmıştır. 28 fakülteden 25'i organ sistem temelli rotasyon düzenine sahipken, 3'ü görüntüleme yöntemine dayalı programlarını yürütmektedir. Rotasyon düzenlerini belirleyen en önemli 2 etken, araştırma görevlisi/asistan sayısı ile öğretim üyesi sayısı olarak belirlenmiştir. Katılımcılar organ sistemi radyolojisine dayanan programların avantajlarını; daha kaliteli bir asistan eğitimi verebilmeleri, kapsamı ve sınırları belirlenmiş, odaklanmış bir eğitim sunabilmeleri, daha sistematik teorik çalışma planı oluşturabilmeleri ve ilgili sistem hakkındaki tüm modalitelerin kullanıldığı algoritmik ve detaylı öğrenmeyi sağlayabilmeleri olarak bildirmiştir. Katılımcılar görüntüleme yöntemine dayalı programlarda önemli bir avantaj bildirilmezken en çok bildirilen dezavantajlar diğer tetkikler ile uyumlu düşünememe, sistem bazında eğitim eksikliği, organ bazlı vücudun sistematik eğitiminin tamamlanamaması, her sisteme ait yeterli pratik yapılamamasıdır.
Pediatrik apandisitte klinik skorlamanın radyolojik bulgularla kombine edilmesinin tanıya etkisi
Amaç: Projenin amacı çocuk acil servise akut apandisit kuşkusu ile başvuran olguların Pediatrik Apandisit Skoru ve ultrasonografi ile kombine olarak değerlendirilmesi ve bu sayede modern radyografik görüntüleme ve laboratuar yöntemlerine karşın özellikle çocuklarda semptom ve bulguların daha silik olması nedeniyle tanı koyma güçlüğü devam eden akut apandisit için bir yaklaşım algoritması oluşturulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Acil Servis tarafından Haziran 2014-Ocak 2016 tarihleri arasında acil servise karın ağrısı yakınması ile başvuran ve akut apandisitten şüphelenilen 4-17 yaş arası 288 hasta üzerinde prospektif olarak gerçekleştirildi. Pediatrik apandisit skoruna göre hastalar 3 risk grubuna ayrıldı. Düşük risk grubundaki hastalar (skor ≤4) acil servisten taburcu edildi ve 10 gün içinde telefon görüşmesi ile yeniden değerlendirildi. Orta risk grubunda yer alan hastalara (skor 5-7) görüntüleme yöntemleri uygulandı ve klinik karar buna göre verildi. Yüksek risk grubundaki olgular ise (skor ≥8) direk çocuk cerrahisi anabilim dalı ile konsülte edildi. Bu yaklaşım sonucu histopatolojik olarak tanı konan olgular akut apandisit, diğer olgular tıbbi nedenler olarak gruplandı. İki grup arasında skorlama sistemi, USG ve ADBG sonuçları karşılaştırıldı. Araştırma verileri IBM SPSS Statistics 20 programında analiz edildi. Analizlerde tanımlayıcı istatistikler, ki kare, Fisher'in tam olasılık testi, Mann Whitney U testi, t-test ve ROC analizi kullanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 11,1±3,63 yıl olup, % 56.5 'i erkekti. 288 olgunun %46.5'ine (134 hasta) cerrahi uygulandı. Cerrahi uygulanan olguların 128'inin (%95.5) histopatolojik tanısı akut apandisit olarak doğrulandı. Apandisit tanısı alan olguların PAS ortalaması 7.09±1,42, diğer grubun ortalaması 4.97±2,29 olarak bulundu (p:0.00).Kaçırılan apandisit oranı %2 (n:6), negatif apendektomi oranı %4.4 (n:6) olarak belirlendi. "Cut off" değeri 5 olarak alındığında pediatrik apandisit skorunun tek başına duyarlılığı %99.2, özgüllüğü %40.6 saptandı. Mesai içinde çekilen ultrasonografinin duyarlılığı %91.1, özgüllüğü %71.1 idi. PAS USG ile kombine edildiğinde apandisit tanısı için duyarlılık %95.8, özgüllük %43.0 olarak hesaplandı. ADBG' nin sensitivitesi %57.5, spesifitesi %90.4 iken, PAS ADBG bulguları ile birlikte değerlendirildiğinde duyarlılık %99.2, özgüllük %29.4 bulundu. Sonuç: Akut apandisit tanısı konan çocuklarda PAS diğer gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Klinik skorlamanın düşük risk grubunda tanıyı güvenle dışladığı, ancak orta ve yüksek risk grubunda tanıyı desteklemek için yeterli olmadığı belirlendi. Pediatrik apandisit skorunun ultrasonografi ile kombine edilmesinin akut apandisit için tanı değerini yükseltmediği görüldü. Ancak mesai içi yapılan görüntülemenin duyarlılık ve özgüllüğünün daha yüksek olması, skor ve ultrasonografinin deneyimli kişiler tarafından uygulanması halinde oluşturduğumuz modalitenin tanıyı kuvvetle predikte edebileceğini düşündürmektedir.
Servikal dejeneratif disk hastalığı vakalarında uyguladığımız servikal disk artroplastisinin klinik ve radyolojik orta dönem sonuçları
Bu retrospektif çalışmanın amacı Kliniğimizde 2004 yılında ASD ve FASD ye alternatif olarak uygulamaya başladığımız servikal disk artroplastisi yaptığımız olguların orta dönem radyolojik ve klinik sonuçlarını detaylı irdelemek ve artrodez için alternatif bir yöntem olduğunu kanıtlamaktır.Metod: Çalışmamıza ortalama 2,08 yıl takibi olan 59 hastanın 86 seviyesi dahil edildi. Konservatif tedaviye yanıt vermeyen klinik (radikülopati veya geri dönüşümlü myelopati varlığı) ve radyolojik olarak servikal dejeneratif disk hastalığı saptanmış olan olgularda faset eklem artrozu olmaması ve disk yüksekliğinin %50'den fazlasının korunmuş olması cerrahi endikasyon kriterleri arasındaydı. Radyolojik değerlendirmede; Global ve segmental lordoz, global ve servikal ROM, opere ve komşu segment disk yüksekliği, heterotropik ossifikasyon varlığı, komşu segment hastalığı gelişimi ve subsidence değerlendirildi. Hastalar tek merkezde ve tek cerrah tarafından opere edildi. Hastalara postoperatif 3 hafta yumuşak boyunluk ve proflaktik olarak Meloxicam (15 mg/gün) verildi.Sonuç: ortalama yaş 39,5 (27-56) ve ortalama takip süresi 108 (12 hafta- 6 yıl) hafta. Operasyon seviyeleri C3-4 (%4,6), C4-5 (%16,3), C5-6 (%48,8), C6-7 (%26,8), C7-T1 (%3,5). Tüm hastalarda klinik iyileşme vardı.NDI 46'dan 9'a, VAS değerleri 7,4'ten 2,1'e iyileşme gösterdi. Orta dönem takiplerinde segmental kifoz ve global lordoz değerlerinde iyileşme saptanırken, opere disk yüksekliğinde değişiklik saptanmadı. Radyolografik olarak opere ve komşu segmentlerde faset eklem artrozu saptanmazken, 4 (%6,7) hastada kranyal 5 (%8,4) hastada kaudal komşu segmentte komşu segment hastalığı bulguları saptandı. 4 (%6,7) hastada heterotropik osssifikasyon saptanırken 1 hastada Evre 4 (tam füzyon) şeklindeydi.Tartışma: Servikal artroplasti segmental mobilite ve dizilimi koruduğu gibi komşu segmentler için ilerleyen dönemde bir risk teşkil etmemektedir. Preoperatif dönemde yapılan klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucu uygun endikasyon uzun dönem başarıda önemlidir.
Vaskülarize fibula grefti uygulanan femur başı osteonekrozlu hastaların klinik ve radyolojik orta-uzun dönem sonuçları
Amaç: Femur başı osteonekrozu (FBO) tanısı ile Vaskülarize Fibula Grefti (VFG) cerrahi tedavisi uygulanan hastalarımızın postoperatif klinik ve radyolojik takipleri sonucunda; tedavi etkinliği ve hastalığın seyri üzerindeki etkisinin, ameliyat öncesi ve sonrası yapılan fonksiyonel klinik skorlamaların değerlendirilmesi, femur başındaki nekroz büyüklüğü ile hastalık evresinin klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkilendirilerek incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 2012-2022 yılları arasında başvuran 35 hastaya (32 erkek, 3 kadın) FBO tanısı ile VFG cerrahisi uygulandı. Radyolojik olarak preoperatif radyografi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile Steinberg sınıflamasına göre evreleme yapıldı ve Modifiye Kerboul (MK) açı değerleri ölçüldü. Ayrıca mm2 cinsinden nekroze alan ile femur başı alanı hesaplandı. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik skorlama olarak Harris Hip Score (HHS) ve ağrı skoru Visual Analogue Scale (VAS) değerleri dökümante edildi. Radyolojik olarak ilk 6 ay boyunca aylık, devamında 3 ay arayla röntgenografi ile değerlendirme yapıldı. İlk 1 yılda da 3 ayda bir çekilen Bilgisayarlı Tomografi'deki (BT) greft ile femur başı trabeküler osseöz yapının osteointegrasyon oluşum süresi ölçülerek dökümante edildi. Ayrıca hastalardaki preoperatif ve postoperatif kollapsın varlığı ve mm cinsinden miktarı, çekilen röntgenografiler aracılığı ile hesaplandı. Ortalama yaşı 36.6 (aralık 21-52) ve ortalama 4,1 yıl takip edilen hastalarımızdan 22'si (%63) Evre IV, 6'sı (%17) Evre III, 7'si (%20) Evre II olup çalışmaya çoğunlukla ileri evre ve büyük nekrozlu hasta grupları dahil edilmiştir. Bulgular: Preoperatif HHS ortanca değeri (minimum-maksimum) 29 (13-75) iken, postoperatif HHS; 91 (46-100) olarak gözlendi. Preoperatif ortalama MK açı değeri 289,3o (Grade 3) olup nekroz oranı ortalama %51,3 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın preoperatif %37'si prekollaps evredeyken, %63'ü postkollaps evrede olup, prekollaps evredeki hastaların HHS ortanca değerleri 31'den 92'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca Evre IV olan 22 hastanın HHS ortanca değerleri 27'den 80,5'e yükseldiği gözlendi ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,027). MK sınıflamasına göre Grade 4 olan 18 hastanın postoperatif ortalama HHS değerinin de 82 olduğu gözlendi. Sonuç: VFG cerrahisinin; prekollaps hastaların yanı sıra postkollaps hastalarda da uygulanabileceği, sonuçlarının tatmin edici olduğu ve artroplasti gereksinimini minimize ettiği savunulmaktadır. Ayrıca büyük nekrozlu hastalarda da fonksiyonel klinik sonuçların iyi olduğu ve artroplasti gereksiniminin ileri dekatlara ötelenmesini sağlayarak biyolojik kalça sağkalımını arttırdığı savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur başı osteonekrozu, Vaskülarize Fibula grefti, avasküler nekroz, eklem koruyucu cerrahi, büyük lezyon, ileri evre.
Düz panel dedektör tabanlı dijital floroskopi sistemi kullanılarak gerçekleştirilen nörogirişimsel radyoloji incelemelerinde hasta ve personelin aldığı radyasyon dozunun ölçülmesi
Girişimsel nöroradyoloji incelemeleri, hasta ve çalışanların en yüksek radyasyon dozuna maruz kaldıkları incelemeler arasında yer almaktadır. Bu tezin amacı, dijital anjiyografi sisteminde nörogirişimsel radyoloji incelemeler için hasta dozlarının Doz-Alan Çarpımı (Dose-Area Product, DAP) ve Kümülatif Hava Kerma (Cumulative Air Kerma, CAK) cinsinden ölçülmesidir. Ayrıca hasta dozu ile eş zamanlı olarak personel dozu da ölçülerek inceleme ve hasta birim DAP değeri başına lens, parmak ve tüm vücut etkin dozları belirlenmiştir. Çalışmada bir C-kollu floroskopi sistemi kullanılmıştır. Çalışmanın başlangıcında sistemin kalite kontrol ve performans ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Hasta doz ölçümünde Doz-Alan Çarpımı (Dose-Area Product, DAP) ve kümülatif hava kerma (Cumulative Air Kerma, CAK) ölçüm metotları kullanılmıştır. Çalışan dozlarının hesaplanmasında Niklason vd. 1994 ve Borrego vd. 2020 matematiksel denklemleri kullanılmıştır. Bunun için bel hizasında kurşun önlük altında ve tiroit koruyucu üstünde olmak üzere iki ayrı noktada, Berilyum Oksit (BeO) kristal içeren Optik Uyarmalı Lüminesans (OSL) dozimetre içeren kartlar taşınarak doz ölçümü yapılmıştır. Bu OSL dozimetreler ile tüm vücut için personel doz eşdeğeri Hp(10), göz lensi için doz eşdeğeri Hp(3) ve cilt için kişisel doz eşdeğeri Hp(0.07) ölçülmüştür. Hasta doz ölçümleri toplam 86 hasta (65 serebral ve 21 karotis) için gerçekleştirilmiştir. Serebral tanı/tedavi incelemeleri için hasta DAP ve CAK değerleri sırasıyla 73;143 Gy·cm2 ve 657;1888 mGy olarak ölçülmüştür. Benzer şekilde, karotis tanı/tedavi incelemeleri için hasta DAP ve CAK değerleri sırasıyla 40;79 Gy·cm2 ve 487;679 mGy olarak ölçülmüştür. DAP değerlerinden hesaplanan hasta etkin dozları serebral tanı/tedavi ve karotis tanı/tedavi incelemeleri için sırasıyla 4,04;8,16 mSv ve 2,11;3,93 mSv'tir. Personel dozları, hasta dozları ile eşzamanlı olarak toplam 30 serebral ve 8 karotis incelemesi için ölçülmüştür. Niklason vd. 1994 ve Borrego vd. 2020 matematiksel denklemlerine göre hekim, hemşire ve teknisyen için inceleme başına ölçülen tüm vücut etkin dozları sırasıyla 12,63;19,74 µSv, 7,11;11,05 µSv ve 10,00;15,26 µSv'tir. Hekim, hemşire ve teknisyen için inceleme başına ölçülen lens dozları sırasıyla 18,68, 19,74 ve 13,42 µSv'tir. İnceleme başına ekstremite dozları ise hekim için 54,74, hemşire için 15,26 ve teknisyen için 14,21 µSv olarak ölçülmüştür. 2023, 65 sayfa Anahtar Kelimeler: Nörogirişimsel radyoloji, hasta/personel dozu, DAP, hava kerma, FPD, OSL
Kronik hepatit B ve C tanısı olan hastalarda histopatolojik karaciğer fibrozis evresinin radyomiks analizi ile karşılaştırılması
Bu çalışmada radyomiks özellikleri kullanarak kronik hepatit B ve C hastalarının karaciğer fibrozisini ve nekroinflamasyonunu değerlendirmeyi, böylece hastaları biyopsi komplikasyonlarından korumayı, klinisyenlere daha kolay, tekrar edilebilir, non-invaziv bir tanı yöntemi sunmayı amaçladık. Çalışma için yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Ocak 2015-Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizde karaciğer biyopsisi yapılmış olan hastalardan histopatolojik olarak kronik hepatit B ve C tanısı olanlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan biyopsi öncesindeki 6 ay içerisinde kontrastlı batın manyetik rezonans (MR) tetkiki ve 1 ay içerisinde laboratuvar testleri (Albümin,ALT,AST,Trombosit sayısı,INR,PT) bulunanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilme ve dışlanma kriterleri uygulandıktan sonra farklı karaciğer fibrozis evrelerine sahip 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Ayrıca karaciğer hastalığı ve karaciğerde lezyonu bulunmayan 30 hasta fibrozisi 0 kabul edilerek çalışmaya dahil edildi. Böylece karaciğer fibrozisi 0 ile 6 arasında değişen toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların kontrastlı batın MR tetkiklerinden aksiyel T2 ağırlıklı(T2A), portal ve geç fazlarda kontrastlı T1 ağırlıklı (T1A) sekanslarının görüntüleri 3D Slicer programına yüklendi. Bu programla karaciğer 3 boyutlu volümetrik olarak segmente edildi. Daha sonra segmente edilen VOI (Volume of Interest)den radyomiks özelliklerin çıkarılması için programa eklenen PyRadiomics 3.0.1 yazılım paketi kullanıldı. Her sekans için 130 radyomiks özellik çıkarıldı. Çıkarılan özelliklerden tek sayısal değer içermeyen veya metin içerenler çıkarıldı. Her sekans için 106 radyomiks özellik kullanıldı. Üç farklı sekansta yapılan ölçümler sonucunda toplam 318 radyomiks özellik elde edildi. Radyomiks özellikler çıkartıldıktan sonra model oluşturma aşamasına geçmeden önce hastalar 3:1 oranında (60:20) rastgele dağılım yöntemiyle eğitim ve test gruplarına ayrıldı. Model oluşturulması ve modelin eğitimi eğitim (train ) grubunda, oluşturulan modelin performans değerlendirilmesi test grubunda yapıldı. Radyomiks özelliklerden Random Forest algoritması kullanılarak en yüksek bilgi katkısı sağlayan ilk 7 değişken seçildi. Seçilen 7 değişken ile radyomiks model oluşturuldu. Laboratuvar verileri kullanılarak klinik model ve bunların birleştirilmesi ile kombine model oluşturuldu. Daha sonra radyomiks özelliklerin fibrozisi öngörme başarısını değerlendirebilmek için hastaları fibrozis evresi ve histolojik aktivite indeksi (HAI)'ne göre ikili gruplara ayırdık. 5 farklı grup oluşturduk. Bunlar Grup 1: Fibrozis 0-2 vs. 3-6, Grup 2: Fibrozis 0 vs. 1-6, Grup 3: Fibrozis 0-1 vs. 2-6, Grup 4 :HAI 0-12 vs 13-18, Grup 5 : HAI 0-5 vs. 6-18 olarak belirlendi. Oluşturulan her grup için 6 farklı makine öğrenmesi metodu ile model oluşturularak grupları ayırt edebilme başarısı değerlendirildi. Kullanılan makine öğrenmesi algoritmaları Logistic regression,Random Forest,SVM(Linear),SVM(RBF),KNN,Naive Bayes ve XGBoosttur. Performans değerlendirme sürecinde duyarlılık (sensitivity), kesinlik (precision), doğruluk (accuracy), F1 skoru ve ROC eğrisi altındaki alan (AUC) gibi ölçütler kullanıldı. Fibrozis 0–2 ile 3–6 evrelerini ayırt etmede en başarılı sonuçlar klinik modellerde elde edildi. Özellikle SVM(RBF) algoritması, %70 doğruluk, 0.667 AUC ve 0.5 F1-skor ile öne çıkmaktadır. Radyomiks modellerde doğruluk ve AUC için benzer başarıyı gösteren modeller olsa da , pek çok modelde F1-skor değerleri 0.400'ün altında kalmıştır. Fibrozis 0 ile 1–6 evrelerini ayırt etmede tüm modeller yüksek başarı göstermekle birlikte radyomiks ve kombine modeller mükemmel bir performans gösterdi. Random Forest ve Naive Bayes algoritmaları %100 doğruluk, 1.000 AUC ve 1.000 F1-skor değerleriyle tüm metriklerde tam performans sağladı. Fibrozis 0–1 ile 2–6 evrelerini ayırt etmede tüm modeller yüksek performans sergiledi. Ancak radyomiks modeller çok daha yüksek bir başarı gösterdi. SVM (RBF) modeli %98 doğruluk, 0.98 AUC ve 0.952 F1-skor ile en başarılı sonuçları elde etti. HAI 0–12 ile 13–18'in ayırt edilmesinde radyomiks modellerden SVM (Linear) algoritması, %95 doğruluk, 0.961 AUC ve 0.857 F1-skor ile en başarılı model oldu. HAI 0–5 ile 6–18'in ayrımı için oluşturulan modeller içinde kombine modellerden Random Forest %95 doğruluk, 0.98 AUC ve 0.952 F1-skor ile en yüksek performansı gösterdi. Sonuç olarak radyomiks modeller fibrozis olan-olmayan ( F0 vs F1-6) ve ≥F2 hastaları belirlemede yüksek başarı gösterdi. Ayrıca HAI ≥13 ve HAI ≥6 olan vakaları da yüksek doğrulukla sınıflandırabildi. 2023 Türkiye Hepatit B Tanı ve Tedavi Kılavuzunda F ≥2 ve HAI≥ 6 tedavi endikasyonu olarak belirtilmiştir. Oluşturduğumuz model bu hasta grubunu non-invaziv olarak belirlemeye olanak tanımaktadır. Bununla birlikte F0-2 ile F3-6 ayrımında yeterli başarıyı gösteremedi ve klinik model daha başarılı bulundu. Yine de radyomiks modellerin hastaların rutin takiplerinde fibrozis düzeyi ve nekroinflamasyon hakkında öngörü sağlayabilecek potansiyeli vardır. Ancak prospektif çok merkezli çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Çalışmamızda kullandığımız 6 farklı makine öğrenmesi algoritmasının başarılarında belirgin farklılıklar gördük. Bu da radyomiks çalışmalarında doğru algoritma seçiminin önemini göstermektedir. Bizim kullandığımız algoritmalarda genel olarak Random Forest (RF) ve Destek Vektör Makinesi (SVM) daha başarılı oldu. Anahtar Kelimeler: Hepatit, Karaciğer Fibrozisi, HAI, Radyomiks, Makine Öğrenmesi, Segmentasyon
Fibromiyalji'de kuru iğnelemenin tetik noktalar üzerine akut etkisinin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Fibromiyalji (FM) yaygın ağrı ve tetik noktalarla karakterize romatizmal bir hastalıktır. Tetik nokta (TN) ile ilişkili ağrılar, tüm ağrıların %21-30'luk kısmını oluşturmaktadır. TN tanı ve tedavi etkinliğinin belirlenmesinde palpasyona ek olarak objektif ölçütlere ihtiyaç duyulmaktadır. TN inaktivasyonu ve ağrı kontrolünde kuru iğneleme (Kİ) tercih edilen tedavi modalitelerdendir. Çalışmamızın amacı; FM hastalarında m. trapezius üzerindeki tetik noktaların kas sertliklerinin ve kalınlıklarının shear wave elastografi (SWE) yöntemiyle ölçmek ve belirlenen noktalara uygulanan kuru iğnelemenin akut etkinliğini araştırmaktır. Çalışmamızda bireylerin demografik bilgileri, Vizüel Analog Skalası'yla (VAS) ağrı şiddetleri, Fibromiyalji Etki Anketi'yle (FEA) fiziksel fonksiyonları, Nottingham Sağlık Profili'yle (NSP) yaşam kaliteleri ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği'yle anksiyete depresyon riskleri değerlendirildi. Sağ ve sol m. trapezius'un superior parçasındaki TN'ler belirlendi. TN'ler ve çevresindeki ağrısız/normal dokuların kas sertliği ve kalınlığı SWE ile ölçüldü. Bu noktalara 0,25*25mm akupunktur iğneleri ile Kİ uygulandı. İğneleme sonrası TN SWE ölçümü tekrarlandı. Tüm ölçümler 3'er kez yapılarak ortalaması kullanıldı. Katılımcıların fonksiyonel etkilenimi orta dereceydi (FEA:65.21). Katılımcılar en sık enerji, ağrı ve uyku problemlerinden yakınırken; özellikle ev hayatlarının FM'den olumsuz etkilendiği görüldü. Anksiyete risklerinin (9.83±5.27) depresyona (7.76±4.89) kıyasla daha yüksek olduğu saptandı. Sağ ve sol TN'lerin kas sertliğinin ve kalınlığının normal dokudan fazla olduğu belirlendi (p<0.001). Sağ taraf TN kas sertliği için eşik değer 40.72 (sensivite %83.02; spesifite %84.91), sol taraf için ise 43.1 (sensivite %85.19; spesifite %88.68) olarak tespit edildi. TN'lere uygulanan kuru iğneleme sonrası kasın sertliği ve kalınlığında anlamlı bir azalma oldu (p<0.001). Ayrıca sağ m. trapezius kas sertliğiyle yaş arasında orta düzeyde korelasyon kaydedildi. Sonuç olarak, FM hastalarında tanı kriterleri arasında yer alan tetik noktalardaki kas sertliği ve kalınlığının normalden fazla olduğu bulundu ve bu noktalar için eşik değer tespit edildi. Bu değerlerin tanı ve tedavinin etkinliğinin belirlenmesinde önemli katkılar sağlayacağı kanaatindeyiz. Ayrıca bu noktalara uygulanan kuru iğnelemenin kas sertliği ve kalınlığını azaltmada etkin bir tedavi olduğu tespit edildi.
Kraniyal görüntüleme bulguları normal akciğer karsinomlu olgularda erken dönem ve 3 ay sonrası kraniyal manyetik rezonans spektroskopi bulguları
Çalışmamızda, kontrol grubu olgularla konvansiyonel manyetik rezonansgörüntülemeyle (MRG) kraniyal metastaz saptanmayan akciğer kanserli olgularda ilktanı ve 3 ay sonrası dönemlerde manyetik rezonans spektroskopi (MRS) ile kraniyaldeğişikliklerin olup olmadığının saptanması amaçlandı.Çalışmamızda Eylül 2010- Haziran 2011 tarihleri arasında İnönü ÜniversitesiGöğüs Hastalıkları Anabilim Dalında akciger kanseri tanısı alan 41 hasta (39 erkek, 2kadın) yer aldı. Çalışma süresince, 41 hastanın 6'sı ex, 6'sı da ilk değerlendirme sonrasıtakip tetkiklerine gelmediğinden toplam 29 hasta ile çalışma tamamlandı. Yaşortalaması 65.7 ± 9.4 (44-80) dü. Çalışmamızda 29'u erkek, 3'ü kadın 32 sağlıklıbireyden oluşan kontrol grubu mevcuttu. Kontrol grubunun yaş ortalaması 62.9 ± 8 (42-80)di. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında, MRS öncesinderutin konvansiyonel MRG kesitleri alındı (Gyroscan Intera Master, Philips, Best,Hollanda). Aksiyel planda T1A (TR 450 msn, TE: 10 msn), aksiyel T2A (TR 4366 msn,TE: 120 msn), koronal FLAIR (TR 6000 msn, TE:110 msn, TI: 2000), sagital T2A (TR4366 msn, TE:120 msn) görüntüler elde edildi. Konvansiyonel MRG ile kraniyalmetastaz saptanmayan hastaların ilk tanı ve 3 ay sonrası normal görünümlü solpariyetooksipital ve sol serebellar beyaz cevherden PRESS (TR2000/TE136msn) ve 128ortalama ile tek voksel ROI (17x 17 x 17 mm) yerleştirilerek MRS ile elde edilen Nasetil aspartat (NAA)/ Kreatin (Cr), NAA/ Kolin (Cho) ve Cho/Cr oranları kontrolgrubu ile karşılaştırıldı.Kontrol grubu ile akciğer kanserli hastaların ilk tanı anında serebellum için yapılanMRS degerlerinde NAA/Cr için p degeri 0.70, NAA/Cho için p=0.14, Cho/Cr için p=0.03 pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.68, NAA/Cho için p=0.28, Cho/Cr içinp=0.09 bulundu. Kontrol ve akciğer kanserli hastaların 3 ay sonraki MRSdeğerlendirilmesinde, serebellumda NAA/Cr için p=0.3, NAA/Cho için p=0.87, Cho/Criçin p=0.09, pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.12, NAA/Cho için p=0.71, Cho/Criçin p=0.6'dir. İstatiksel olarak anlamlı farklılık, ilk tanı ile kontrol grubu serebellarbölge Cho/Cr değerinde saptanmıştır. Hasta grubu içerisinde ilk tanı ve 3 ay sonrasıserebellumda NAA/Cr için p=0.43, NAA/Cho için p=0.07, Cho/Cr için p=0.57,pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.15, NAA/Cho için p=0.39, Cho/Cr için p =0.31olup hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Akciğer kanseri tanılı ve standard kraniyal MRG ile metastatik tutulumsaptanmayan olgularda, ilk tanı ve 3 ay sonrasında yapılan MRS ile elde edilenNAA/Cr, NAA/Cho ve Cho/Cr oranlarının istatistiksel olarak anlamlılık göstermemesi,her ne kadar NAA/Cr oranı kontrol grubundan 3 aylık dönem verilerine doğru rakamsalazalma ve Cho/Cr oranları ilk tanı ve 3 aylık dönemde rakamsal artış gösterse de,nöronal hasarın ve hücre zarı metabolizmasında etkilenimin olmadığını göstermektedir.
Farklı tekniklerle planlanan göğüs duvarı ışınlamalarında cilt yüzeyi dozunun dozimetrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada göğüs duvarı ışınlamalarında hasta cildinin aldığı yüzey dozunun farklı tekniklerle yapılan planlamalarda elde edilen değerler ile ölçüm sonucu elde edilen değerlerin kıyaslanması amaçlanmıştır. Rando fantomun boluslu ve bolussuz olmak üzere Bilgisayarlı Tomografi (BT) de iki farklı görüntülemesi yapıldı ve konturlama sistemine aktarıldı. Göğüs duvarına benzer şekilde hedef hacim ve kritik organlar çizildi, planlama sistemlerine aktarıldı. Varian True Beam Milenyum lineer akseleratör tedavi cihazında 3BRT, IMRT, VMAT, Accuray Radixact TomoTherapy tedavi cihazında ise Helikal tedavi planlamaları hazırlandı. Onaylanan planlar tedavi cihazlarında rando fantom üzerinde belirlenen noktalara MOSFET yerleştirilerek ışınlandı ve cilt yüzeyi dozu ölçümleri alındı. Tedavi planlama sisteminde okunan cilt yüzeyi dozları ile mosfet ile okunan cilt yüzeyi dozları karşılaştırıldı. Planlama tekniğinden bağımsız işaretlenen noktaların ölçüm sonuçları ile planlamadan elde edilen veriler arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık yoktur(p > 0.05). Boluslu rando fantom üzerinde çalışılan farklı tedavi tekniklerinde planlamalarda tüm tekniklerinde hedef doza yakın sonuçlar elde edilmiştir. Bolussuz planlamalarda ise tomotherapy ile yapılan planlamada cilt yüzeyi dozu reçete dozuna en yakın değerlere sahiptir. Bolussuz rando fantom üzerinde çalışılan farklı tedavi tekniklerinden elde edilen ölçüm sonuçlarının ortalamaları arasında anlamlı farklılık yoktur (p=0.075). Fakat ölçülen değerlerin ortalama ve standart sapma değerlerine göre 5.000 cGy doza en yakın olan Helikal tekniktir. VMAT planlamadan elde edilen ölçüm sonucu ise reçete dozuna göre en düşük doza sahiptir. Planlama algoritmaları cilt yüzeyi dozunu öngörmede güvenilir bulunmuştur. Cilt yüzeyi dozu her iki durumda da Helikal planlama tekniğinde reçete dozuna en yakın, VMAT planlama tekniğinde ise en düşüktür. Bu durum cilt yüzeyi dozunun yüksek tutulması istenildiği durumda göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bolus, Meme kanseri, Mosfet, Radyoterapi, Rando Fantom, Tedavi Planlama
Acil servise başvuran hastalara çekilen abdomen bilgisayarlı tomografilerin değerlendirilmesinde acil tıp uzmanlık öğrencilerinin tomografileri yorumlamadaki doğruluk ve güvenilirlik derecelerinin araştırılması
Çalışmamız, acil serviste abdomen bilgisayar tomografi (BT) çekilen travma hastalarının, görüntülerinin yorumlanmasında acil tıp asistanlarının doğruluk ve güvenilirliğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya travma ile acil servise başvuran ve abdomen patolojisi düşünülerek abdomen bilgisayar tomografi çekilen 200 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın %33‟ü kadın ve %67‟si erkekti. Travmalı olguların medyan yaşı 40 (min:19 max:92) idi. Araştırmada hastayı muayene eden acil tıp asistanlarının BT görüntülerini değerlendirmesi istendi. Acil tıp asistanları ile radyoloji uzman hekim raporu karşılaştırıldı. Araştırmada 200 hastanın BT'si incelendi. Çalışmada travma sonucu oluşan BT görüntülerinde karaciğer laserasyonu, karaciğerde hematom, dalak laserasyonu, dalakta hematom, böbrek yaralanması, vasküler yaralanma, kemik fragmanlarında fraktür, batın içi serbest sıvı ve batın içi serbest hava değerlendirildi. Çalışma sonucunda, acil tıp asistanlarının travma ile gelen hastaların abdomen BT'sini yorumlamalarında %90.5 uyum oranı ile, iyi bir performans gösterdiği görüldü (p=0.648). Uyumluluk oranının yüksekliği acil tıp asistanlarının genellikle travma hastalarını karşılayan ve tedavi eden ilk doktor olması ile açıklanabilir.
Acil servise başvuran hastalara çekilen kraniyal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) değerlendirilmesinde acil tıp araştırma görevlilerinin yorumlamadaki doğruluk ve güvenilirliğinin araştırılması
Acil servisteki hastaların değerlendirilmesinde acil tıp asistanlarının (ATA) kraniyal manyetik rezonans görüntülemeleri (MRG) doğru bir şekilde değerlendirmesi hastaların tedavi ve yönetiminde kritik bir önem arzeder. Çalışmamızda acil serviste kraniyal MRG çekilmesi gereken hastaların, çekilen bu MRG görüntüleri yorumlanırken ATA'ların doğruluk ve güvenilirlik derecelerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışma kapsamında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 20 Ağustos 2020 - 20 Şubat 2021 tarihleri arasında başvuran ve nörolojik patoloji düşünülerek kraniyal MRG çekilen 100 hastanın kraniyal MRG sonuçları prospektif olarak incelendi. Araştırmaya dahil edilen ATA'ların MR görüntülerini değerlendirmesi istendi. Radyoloji uzman hekiminin raporu altın standart kabul edilerek ATA'lar ile uzman radyoloji raporu arasındaki uyumluluk değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 programında yapıldı ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmada ATA'ların kraniyal MRG yorumları ile radyoloji uzman yorumları karşılıklı olarak değerlendirildiğinde genel uyumluluk oranı %93.4 olarak bulundu. Radyoloji uzmanı ve radyolog asistanı yorumu arasındaki genel uyumun %98.3 olduğu bulundu. Hem ATA hem de radyoloji asistanı için tüm patolojik bulguların tespitinde radyoloji uzmanı ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı uyum bulundu. Sonuç olarak, ATA'ların kraniyal MRG yorumlamalarında genel olarak üstün bir performans gösterdiği görüldü. ATA'ların çoğunlukla nörolojik semptomlarla başvuran hastaları karşılayan,ayırıcı tanıya giden ve tedavi eden ilk hekim olması ve bu hastalarda radyolojik tetkiklerin değerlendirilmesindeki performansını hayati öneme sahip olması, kraniyal MR konusundaki uyumluluk oranının yüksekliğini açıklayabilir.
Radyoterapide 3B modelleme yapılarak 3B yazıcı ile farklı filamentler kullanarak bolus üretimi ve kıyaslanması
Bolus malzemesi, radyoterapide sıklıkla kullanılmakta olan bir malzemedir. Asıl amacı; tedavi uygulanacak olan bölgenin hem derinliği hem de çevresinin fazla doza maruz kalmasını engellemektir. Neredeyse her tedavide kullanılmakta olan ticari bolus malzemesi, hasta açısından büyük önem taşımaktadır. Gün geçtikçe 3 boyutlu (3B) yazıcı teknolojisi hızla gelişmektedir ve sağlık sektörü de dâhil olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır. Birçok farklı yazıcı teknolojisinin kullanıldığı 3B yazıcı sektöründe yazıcı çeşidine göre de farklı yazım malzemeleri kullanılmaktadır. Bizim amacımız bu iki başlığı tek bir çatı altında toplayarak, radyoterapide kullanılan bolus malzemesinin yerine alternatif olabilecek bir malzemeyi 3B modelleme yaparak 3B yazıcı yardımı ile daha ucuza ve istenilen geometrilerde üretip kullanmaktır. Bu sayede radyoterapide kullanılan ticari bolus malzemesi yerine hastaya özgü olacak biçimde ve istenilen geometrilerde alternatif bir bolus malzemesi üreterek tedavinin kısmen daha güvenilir bir şekilde yapılabilmesini sağlamaktır. Bu çalışmada ticari bolus malzemesiyle birlikte 10 adet farklı filament kullanılarak üretilen test numuneleri üzerinden ölçümler alındı. Ticari bolus malzemesi ile aynı şekle sahip 3B üretilen malzemelerin, linac cihazı kullanarak ölçümleri yapıldı ve elde edilen verileri kıyaslanarak, ticari bolus malzemesine alternatif olabilecek bir malzemenin üretilip kullanılabilirliği test edildi.
Akromegali hastalarında operasyon sonrası somatostatin reseptör analoğu tedavisine yanıtta klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Akromegali tanısı almış hastalarda ameliyattan sonraki 3 ay ve 1 yıllık takiplerinde somatostatin reseptör analogları (SSA) tedavisine yanıtı öngörmede, tanı anındaki; yaş, cinsiyet, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1 değerleri ve tümör hacmi, hiperostozis frontalis interna (HFI) ölçümlerinin, T2 ağırlıklı (T2A) manyetik rezonans görüntülerinin (MRG) katkı sağlayıp sağlamadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2012-2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğimizde takip edilen akromegali tanısı almış 60 hastanın anamnezleri, demografik verileri, biyokimyasal laboratuvar sonuçları, almış oldukları tedaviler, operasyondan önceki hipofiz MR raporları, kolonoskopi raporları, patoloji raporları ekokardiyografi ve çeşitli ultrasonografi raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Operasyondan 3 ay ve 1 yıl sonraki ve son güncel biyokimyasal parametreleri değerlendirlip erken remisyonda olan, geç remisyonda olan ve remisyonda olmayan hastalar tespit edilmiştir. Ayrıca ek olarak HFI ölçümü yapılıp, tümör hacmi hesaplanıp; T2 ağırlıklı (T2A) MRG yeniden değerlendirilerek bu ölçümlerden elde edilen semikantitatif değerler ve demografik sonuçlar arasında istatistiksel olarak ilişki olup olmadığı çift ve çok değişkenli istatistiksel analizler ile araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 60 hastanın 31'i kadın (%51,67 ), 29'u erkek (%48,33) idi. Hastaların tanı anındaki yaşı 18 ile 64 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 39,3 yıl olarak hesaplandı. 60 hastanın hepsi en az 1 kez hipofiz cerrahisi olmuş hastalardı. Hastaların tanı anındaki hipofiz MR görüntüleri T2 sekansında yeniden değerlendirildiğinde hastaların 19 tanesinde (%31,67) hipointens, 27 tanesi (%45) izointens, 14 tanesi (%23,33) hiperintens olarak yorumlandı. SSA tedavisi kullanan 38 hasta olup, bunlardan 12 tanesi lanreotid (%31,57), 26 tanesi ocreotid (%68,43) tedavisi almaktaydı. Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MRG'e göre hipointens olan hasta grubunda hem 3.ay hem de 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdi (p=0,001; p=0,001). Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MR görüntülerine göre izointens olan hasta grubunda 3. Ay sonunda remsiyon sağlanamamıştır (p<0.001). Tümörün kavernöz sinüs'e uzanımına göre değerlendirilen, Knosp sınıflaması ile remisyon durumu karşılaştırılmış olup, Knosp sınıflandırma puanı düşük olan hastalar 3.ay ve 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdir (p=0,035; p=0,04). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastalar ile diabetes mellitus arasında istatistiksel olarak anlamlı farlılık bulunmuştur (p<0,008). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastaların 17 (%56,7) tanesinde diabetes mellitus olup erken veya geç remisyona ulaşılamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda operasyon sonrasında SSA tedavisine yanıtı predikte etmekte klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametreler incelenmiş olup; cinsiyet, tanı yaşı, tümör hacmi ve HFI ölçümleri ile SSA tedavisine yanıt arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Operasyondan sonraki dönemde BH ve IBF-1 düşüşü, MR hipointensitesi, Knosp sınıflandırma puanı düşüklüğü, ve diabetes mellitus'un eşlik etmemesi ile SSA tedavisine iyi yanıt arasında anlamlı ilişki saptanmıştır.
Uluslararası standartlara göre bilgisayarlı tomografi cihazının kalite kontrol testleri ve prosedürleri
Kalite kontrol testleri en genel tanımı ile cihazın sistemine ait tüm parametrelerin gözden geçirilmesi işlemidir. Kalite kontrol testleri sayesinde cihazların performanslarındaki değişiklikler kolayca dedekte edilir. Kalite kontrol testlerinin düzenli olarak yapılması cihazın servisi geldiği zaman sorunu doğru bir şekilde bildirmek açısından oldukça önemlidir. Kalite kontrol testlerinin amacı birçok nicel ölçüm elde ederek, kurulmuş sistemin uluslararası standartizasyona uyumunun kontrol edilmesini sağlamaktır. Uluslararası geçerliliği olan spesifikasyon dökümanı baz alınarak, bu dökümandaki referans değerlerle karşılaştırma yapılır. Tıpta kullanılan cihazlardan elde edilen görüntülerin kalitesi hastalıkların doğru teşhis edilmesi açısından oldukça önemlidir. Yüksek görüntü kalitesi ise kalite kontrol testlerinin doğru ve periyodik olarak yapılmasına bağlıdır. Cihaz parametrelerinin kalite kontrolleri cihaz kullanılırken belirli periyotlarla tekrarlanır. Böylece cihazların periyodik kontrollerinin sürekliliği sağlıklı bir şekilde yürütülürken hastanın üzerindeki X-Işını dağılımının görüntülere doğru ve kaliteli bir şekilde yansıtılması amaçlanır. Kalite kontrol testlerinin düzenli yapılmaması durumunda görüntülerin homojenitesinde bozulmalar ortaya çıkar. Bu tez çalışmasında Bilgisayarlı Tomografi cihazına ait kalite kontrol testleri, uluslararası standartlar alınarak değerlendirilecek, bu tez kapsamında bu süreçteki prosedürler sunulacaktır.
Zor entübasyonun öngörülmesinde radyolojik belirteçlerin geleneksel yöntemlerle karşılaştırılması: Prospektif çift kör, gözlemsel çalışma
Zor havayolu ve zor entübasyon, anestezi uzmanlarının karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir. Zor entübasyonu preoperatif olarak öngörebilmek ve önceden hazırlık yapmak, hasta sağlığı ve komplikasyonların önüne geçilebilmesi açısından vazgeçilmezdir. Mallampati ve Cormack-Lehane gibi bazı durumlarda uygulayıcıya göre değişebilen geleneksel subjektif ölçümler sensivite ve spesifitenin düşük olması sebebiyle yeterince prediktif ve güvenilir olamamaktadır. Bundan dolayı entübasyon güçlüğünü öngörmede yeni objektif parametre ve yöntem arayışları sürmektedir. Bu çalışmada, hali hazırda kullanılmakta olan Modifiye Mallampati, Cormack-Lehane skorları, tiromental mesafe, sternomental mesafe gibi geleneksel testlerin yanı sıra literatürde yeni yeni yerini almaya başlayan radyolojik belirteçlerin prediktif değerlerini araştırılması planlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı tarafından genel anestezi altında elektif cerrahi için hazırlanan ve preoperatif dönemde rutin olarak bilgisayarlı tomografi (BT) ve düz grafi görüntülemesi yapılacak 70 hastanın çalışmaya alınması planlandı. Çalışmaya alınan hastaların antropometrik ölçümler, tiromental mesafe, sternomental mesafe, Cormack-Lehane ve Mallampati skorları kayıt altına alındı. Preoperatif radyolojik görüntülemelerden, cilt-vallekular mesafe, cilt-epiglottik mesafe, cilt-glottik mesafe, dil uzunluğu ve yüksekliği, epiglottis uzunluğu ve açısı ölçüldü. Sonuçta tiromental ve sternomental mesafe ile Mallampati ve Cormack-Lehane skorları zor entübasyon ile ilişkilendirilebilirken, zor entübasyon ile kolay entübasyon grubunda radyolojik indekslerin ölçümleri arasında anlamlı fark görülemedi.
Radyodiagnostik radyoloji fiziğinde kalite yönetim metotları
Hastaneler, klinikler ve diğer sağlık kurumlarında gerek teşhis gerek tedavi amaçlı kullanılan tıbbi cihazların son teknoloji ürünü olup, bu cihazların seçimi, doğru kullanımı, yönetimi ve en önemlisi bakımı ve kalibrasyonu artık göz ardı edilmemesi gereken önemli bir konu haline gelmiştir. Kalibrasyon, belirlenmiş koşullar altında, doğruluğu bilinen bir ölçüm standardını veya sistemini kullanarak diğer bir cihazın doğruluğunun ölçülmesi, sapmalarının belirlenmesi ve doküman haline getirilmesi için kullanılan ölçümler dizisidir. Kalibrasyon bilinci oluşmuş kurumlar, kalibrasyonun önemini iyi bildiklerinden, hatalı ölçüm yapan bir cihazın teşhis sürecini olumsuz yönde etkilemesi sebebi ile sağlık gibi geri dönüşü zor olan bir sektörde nelere mal olacağını bildikleri için kalibrasyon yaptırma noktasında hassas davranmaktadır. Kritik noktalarda karar verebilmek ve limit aşımlarını belirlemek için kullandığımız ölçüm cihazlarının doğruluğundan emin olmak adına kalibrasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Biz bu çalışmamızda toplam beş röntgen cihazıyla kalibrasyon işlemi yaptık. Cihazlarda kV, HVL değerlerini ölçmeye çalıştık. Yaptığımız ölçmeler sonucunda tüm cihazların normal standartlar çerçevesinde ölçüm yaptığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Radyodiagnostik Radyoloji Fiziği, Kalite, Kalibrasyon
Yüzeyel venöz yetmezlikte endovenöz lazer ve radyofrekans ablasyon tedavileri
Yüzeyel venöz yetmezlik veriköz venlerle ilişkili yaygın bir sağlık problemidir. Klasik semptomların yanında cilt değişikliklerine, venöz ülserlere neden olmakta ve sağlıkla ilişkili hasta yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Son on yılda, endovenöz lazer ablasyon (EVLA) ve endovenöz radyofrekans ablasyon (EVRFA) gibi minimal invaziv tedavi yöntemleri morbiditeyi azaltmak ve etkinliği artırmak için klasik cerrahiye alternatif olarak geliştirilmiştir. Çalışmamızın amacı yüzeyel venöz yetmezlikte EVLA ve EVRFA tedavilerinin etkinliğini değerlendirmektir. Semptomatik primer venöz yetmezlikli 49 hastada 54 bacağa tedavi uygulandı. 32 büyük safen ven ve 5 küçük safen vene 980 nm diode lazer, 16 büyük safen ven ve 1 küçük safen vene bipolar Radyofrekansla İndüklenmiş Termal Terapi (RFİTT) uygulandı. İşlem sonrası tüm hastalar 1. hafta ve 1. ay klinik ve Dupleks Doppler US ile takip edildi. Venöz hastalık şiddetini tespit etmek ve takip etmek için Venöz Klinik Şiddet Skorlaması (VCSS) ve Vizüel Analog Skala (VAS) kullanıldı. Komplikasyonlar ve oklüzyon oranları kaydedildi. Total oklüzyon oranları RFİTT uygulanan grupta %94,1, EVLA uygulanan grupta %100 olup iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Her iki grupta da cilt yanığı, derin ven trombozu gibi major komplikasyonlar izlenmedi. EVLA uygulanan grupta %70 oranında işlem sonrası ortalama 1 hafta devam eden ekimoz izlenmiş olup RFİTT uygulanan grupta izlenmedi. Postoperatif ağrı skorları RFİTT uygulanan grupta anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Her iki grup içinde VCSS ve VAS skorlarında işlem sonrası anlamlı düşüş saptandı (p<0,01). İşlem sonrası VCSS skorlarındaki düşüş her iki grupta da benzerdi (p=0,126). Venöz yetmezlikte EVLA ve EVRFA tedavileri yüksek oklüzyon oranlarıyla etkin, minimal invaziv, kolay uygulanabilir, güvenli ve hasta açısından konforlu tedavi yöntemleridir. RFİTT sistemi ana venlerin kapatılmasında kısa dönemde oldukça etkin ve işlem sonrası hasta konforu ve komplikasyonlar açısından EVLA'ya üstündür. Ancak uzun süreli ve geniş çaplı çalışmalarla etkinliği kanıtlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: RFİTT, Safen Ven, Kateter Ablasyon
Asemptomatik sağlıklı gönüllülerde kardiyak MRG ile sağ ventrikül myokardiyal yağ araştırılması: Cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi ile ilişkisi
Amaç: Birçok patolojiye eşlik edebilen intramyokardiyal yağ bulgusunun, kardiyak patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdeki oranını ve obezite, cinsiyet gibi faktörlerle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyak patolojisi veya semptomu bulunmayan, 18-65 yaş arası 107 olgu sağ ventriküler myokardiyal yağ varlığı açısından incelendi. Tüm olgulara Siemens Avanto 1,5 T cihazı ile EKG tetiklemeli kardiyak manyetik rezonans (MRG) görüntülemesi yapıldı. T1A incelemelerde hiperintens yağ infiltrasyonu saptanan segmentlerde doğrulamak amaçlı 5 mm kesit kalınlığı ile T1A yağ baskılı görüntüler alındı. Her olgu myokardiyal yağ varlığı, tutulan segment sayısı, segmentlerin sıklığı, eşlik eden diskinezi varlığı açısından değerlendirildi. Sağ ventrikül end diyastolik ve sağ ventrikül çıkım yolu (RVOT) çapları, ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Elde edilen bulgular ile cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplamda 65 olguda (%60,7) intramyokardiyal yağ saptanmış olup, 42(%39,3) olguda ise yağ izlenmedi. Yağ saptanan olguların 49 u kadın, 16 sı ise erkektir. Erkek olguların %45,7 sinde yağ saptanırken bu oran kadın olgularda %68,1 e çıkmaktadır. Sağ ventriküler myokardiyal yağ birikimi ile kadın cinsiyet arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. 34 olgu BMİ <30, 73 olgu ise BMİ >30 olan gruptadır. BMİ<30 olan grupta 13 olguda yağ saptanmış olup grubun %38,2sini oluşturmaktadır. BMİ>30 olan grupta 52 olguda yağ saptanmış olup grubun %71,2 sini oluşturmaktadır. BMİ ile sağ ventriküler intramyokardiyal yağ varlığı arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. En sık yağlanma görülen segment sırasıyla midventriküler lateral, apikoanterior, midventriküler anterior, en az yağlanmanın görüldüğü alan ise RVOT olmuştur. BMİ ile tutulan segment sayısı arasındaki ilişki araştırıldığında, anlamlı ancak düşük değerde bir korelasyon tespit edilmiştir. Yağ saptanan ve saptanmayan iki grup karşılaştırıldığında sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (RV EF), sağ ventrikül end diyastolik (RV ED) çapı ve RVOT ED çapları arasında anlamlı fark saptanmamış olup, RV ED ve RVOT ED çaplarında artış mevcut değildir. İntramyokardiyal yağ miktarı artışı ile RV EF, RV ED çapı ve RVOT ED çapları anlamlı pozitif korelasyon göstermemiştir. Sonuç: MRG ile yapılan ölçümler, BT ile yapılan ölçümlere göre otopsi çalışmalarıyla daha fazla uyumluluk göstermiş olup MRG'nin yağ saptama hassasiyetinin BT'ye üstün olduğu ortaya konmuştur. Cinsiyet, BMİ, RV ED çap, RVOT ED çap ölçümleri ve EF değerleri intramyokardiyal yağ olan ve olmayan iki grup arasında karşılaştırıldığında, BMİ ve kadın cinsiyet ile yağ varlığı arasında korelasyon ve anlamlı ilişki varlığı ortaya konmuştur. Ancak ventrikül fonksiyonları arasında fark saptanmamıştır. Bu sebeple sağ ventrikül myokardiyal yağ saptanan olgularda, eşlik eden duvar hareket bozukluğu veya fonksiyonel parametrelerde bozukluk olmadığı sürece aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) veya diğer patolojik yağ infiltrasyonu sebeplerinden uzaklaşılmalıdır.
Acil tıp çalışanlarının (KBRN) kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer kazalara karşı ilgi, bilgi ve tutum durumu araştırması
Toplumu etkileyen bütün travmatik olaylarda ilk başvuru noktası olan acil servislerin mevcut kaotik yapısına KBRN (kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer) kaynaklı bir olayda yeni ve karmaşık yüklerin gelmesi kaçınılmazdır. Tez çalışmamızda; kaza, afet, sabotaj ve terör kaynaklı muhtemel KBRN tehditlerine yönelik acil tıp çalışanlarının (acil tıp uzmanı, acil tıp asistanı, paramedik, acil tıp teknisyeni ve hemşireler) hazırlılık durumlarının ölçülmesi hedeflenmiştir. Acil servis çalışanlarının KBRN tehditleri ve kazalarına yönelik ilgi, bilgi ve tutumlarının yanısıra hastane ve acil servislerin fiziki donanımlarının ve acil servis-hastane, hastane-ilgili kurumlar (AFAD, Sağlık Bakanlığı, UMKE vb.) arası KBRN koordinasyonunun tesbiti; KBRN hazırlığında eksikliklerin giderilmesine ve yol haritasının ortaya konulmasına katkı sağlayacaktır. Üniversite, devlet ve özel hastanelerdeki acil tıp çalışanlarına yüzyüze ve elektronik ortamda ulaşılarak 23 sorudan oluşan bir anket formu uygulanmıştır. Sorulardan üçü demografik bilgilerle ilgili, yirmisi KBRN tehditlerine yönelik farkındalığı, acil servislerin mevcut KBRN hazırlık kapasitesini (dekontaminasyon, kişisel koruyucu ekipman, eğitim ve tatbikat durumu, kurum içi ve kurumlararası koordinasyon) ölçmeye yöneliktir. Çalışmamıza 436 acil tıp çalışanı katılmıştır. Katılımcıların % 42'si (n=183) acil tıp uzmanı , % 17.4'ü (n=76 ) acil tıp asistanı, % 8.3'ü (n=36) acil tıp teknisyeni, % 11.5'i (n=50) paramedik, % 20.9'u (n=91) hemşiredir. Acil tıp çalışanlarının % 46.6'sı (n=203) KBRN vakalarına yaklaşım konusunda kendisini geliştirmek istediğini , % 39'u (n=170) KBRN konusunun şu an öncelikleri arasında olmamakla birlikte konunun öneminin farkında olduklarını ifade etmişlerdir. Karşılaşılan KBRN vakalarında % 39,9 (n=174) oranlı kimyasal maddeleri, % 12,4 (n=54) oranıyla tehlikeli/patlayıcı maddeler izlemektedir. Ankete katılan acil tıp çalışanlarının % 61.8'i (n=268) KBRN konusunda klinisyenlere yönelik KBRN eğitimi almadığını belirtmiştir. Eğitim alanların %88.3'ü (n=145) teorik düzeyde temel tıbbi KBRN eğitimi almıştır. KBRN tatbikatıyla ilgili bilgisi olmayanlar ve yapılan tatbikata katılmayanların toplamı % 87.6 (n=382)'dir. Katılımcıların sadece % 12.4'ü (n=54) hastane içi veya acil servis bünyesinde KBRN tatbikatına iştirak etmiştir. Anketimizi cevaplayanların %13,4'ü (n=60) hastane içi KBRN hazırlığına yönelik koordine birimiyle aktif irtibatlı olduğunu ifade etmiştir. Acil servise gelecek bir KBRN vakasında görev çerçevesi belirlenmemiş kişi sayısı % 81 (n= 353), muhtemel bir KBRN olayında uygulanması gereken prosedürlere yönelik bilgisi bulunmayan çalışan sayısı ise % 77,3'lük (n=337) orana tekabül etmektedir. Şüpheli bir KBRN olayında kişisel koruyucu ekipman giyebilecek durumda olan (mevcudiyetini ve yerini bilen) acil tıp çalışanının % 33,7 (n=147) oranında olduğu görülmüştür. Hastanede/Acil serviste KBRN vakaları için tanı ve teşhis ekipmanlarının mevcut olduğunu ifade edenler % 13,5 (n=59) oranındadır. Kamu tarafından (AFAD, YÖK, Sağlık Bakanlığı) hastaneye/acil servise KBRN hizmet desteği (eğitim, eğitim materyali, tatbikat desteği vb. fon ) sağlandığını beyan eden acil servis klinik şefleri sayısı % 7,1 (n=8)'dir. KBRN Olay Yönetim Sistemi açısından il çapında hastanenin rolünün belirlenmiş olduğu ve ilgili KBRN hizmet yürütücüsü kurumlarla protokolün mevcut olduğunu ifade eden acil servis klinik şeflerinin oranı % 17,2 (n=20)'dir. KBRN kaza ve olayları, hazırlık gerektiren ve ciddiye alınması gereken tehditlerdir. KBRN hazırlığının öneminin bilincindeki acil tıp çalışanları eğitim ve tatbikatla desteklenmeli, acil servislere KBRN kapasitesine yönelik fon sağlanmalı, ekipman ve tesbit cihazlarıyla desteklenmeli, kurum içi ve kurumlararası KBRN koordinasyonun artırılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Acil servis, Acil tıp çalışanları, Hastane, Kazalar, KBRN tehditleri
Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite
Genel hastane planlamasında görüntüleme departmanının tasarım kriterleri
Tıbbın ve teknolojinin ilerlemesi sonucu, sağlık sektöründe önemli gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak, hastane planlamasında da gelişmelere ayak uyduracak çözümlere gidilmektedir. Hastane planlamasında, değişimlerin en çok hissedildiği bölümlerden birisi görüntüleme departmanıdır. Bu bağlamda tez çalışmasında; ilerleyen teknoloji ve tıp biliminden en çok etkilenen bölümlerden biri olan görüntüleme departmanının tasarım kriterlerini belirlemek amaçlanmıştır.Giriş bölümünde çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi ortaya konmuş; çalışma sonucunda, genel hastane planlamasında görüntüleme departmanının önemi ve tasarım kriterlerinden yararlanarak oluşturulan tasarım kılavuzunun, günümüzde ve gelecekte tasarlanacak görüntüleme departmanlarına katkıda bulunacağı anlatılmıştır.2. bölümde; sağlığın tanımı, sağlık kuruluşlarının tanımlanması ve sınıflandırılması, sağlık kuruluşlarına yönelik akreditasyon çalışmaları incelendikten sonra, hastanelerin tanımlanması ve sınıflandırılması yapılmıştır. 3. bölümde; hastane tasarımını etkileyen faktörlerden yerleşme kararları, gelecekteki gelişme, hasta merkezli tasarım ve hasta güvenliği konuları ele alınmış ve ardından genel hastane üniteleri, ünitelerin birbiriyle ilişkileri ve genel hastanelerde mekansal organizasyon sistemi anlatılmıştır.4. bölümde; hastalıkların teşhisinde büyük rol oynayan görüntüleme departmanının hastane planlamasındaki konumu, yapılanışı, planlama tipolojileri, alan gereksinimleri, mekan türleri ve özellikleri; departmanda tasarımı etkileyen cihaz boyutu, radyasyon gibi fiziksel faktörler ve iş akışı, sirkülasyon, konfor, yol-yön bulma, esneklik, ekonomi gibi temel tasarım kriterleri eşliğinde anlatılmıştır. 5. bölümde; Türkiye, Almanya ve Amerika'da son 15 yıl içinde uygulanan veya yapım aşamasında olan genel hastane projelerinden seçilen 16 örnek, 4. bölümde anlatılan görüntüleme departmanı tasarım kriterlerine göre incelenmiştir.6. bölümde; önceki bölümlerde verilen bilgilerden ve yapılan incelemelerden yararlanarak, görüntüleme departmanı tasarımına yardımcı olacak tasarım kılavuzu oluşturulmuştur. Son olarak 7. bölümde ise, genel sonuçlar yer almaktadır.Anahtar Kelimeler: genel hastane, görüntüleme departmanı tasarımı, tıbbi ve teknolojik gelişime, hasta merkezli tasarım.
Diyarbakır ilinde radyoloji çalışanlarının radyasyondan korunma durumları ve sağlık yakınmaları
Radyasyona en fazla maruz kalan kişiler olan radyoloji çalışanlarının, radyasyonun biyolojik olarak meydana getireceği olumsuz etkilerden somatik veya genetik olarak etkilenme olasılıkları genel toplumdan daha yüksek beklenmektedir. Bu çalışmada radyoloji birimi çalışanlarının sağlık durumlarının araştırılması, mevcut hastalık ve sağlık şikayetlerinin ortaya konulması, koruyucu önlem alışkanlıklarının belirlenmesi ve eğitim materyali aracılığı ile radyasyondan korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmesi amaçlandı. Tanımlayıcı özellikte olan bu çalışma için Gaziantep Üniversitesi Etik Kurulundan 19/11/2013-404 karar no' lu etik kurul onayı alındı. Diyarbakır İli Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği'ne bağlı hastanelerde mevcut olarak çalışan toplam 250 radyoloji çalışanından, araştırmaya katılmayı kabul eden 220 kişiye sözlü onayları alınarak, halen çalıştıkları sağlık kuruluşunda yüz yüze görüşme tekniğiyle soru kağıdı uygulandı. Evrene ulaşım hızı %88 olarak gerçekleşti. Radyasyondan korunma yöntemleri ile ilgili bir eğitim materyali hazırlanarak soru kağıdı uygulaması sonrası radyasyondan korunma yöntemleri hakkında bilgi verildi. Radyoloji çalışanlarının, radyasyondan koruma araçlarından en fazla % 66,8 ile kurşun önlük ve % 65,5 ile kurşun paravanı kullandığı belirlendi. Radyoloji biriminde çalışan ve mesleki olarak radyoloji eğitimi almamış sağlık personellerinin radyasyondan korunma eğitimi alma durumlarının anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü (P=0,000). Radyoloji çalışanlarında en çok görülen sağlık yakınmaları % 75,9 ile yorgunluk ve % 72,7 ile halsizlikti. Kendi beyanlarına göre anemi % 24,5 ve migren % 22,3 ile en çok görülen hastalıklar olarak belirlendi. Ayrıca çalışmaya katılan iki radyoloji çalışanında kanser (% 0,9), üç radyoloji çalışanında ise infertilite (% 1,4) olduğu görüldü. Araştırmaya katılan kadınların %19,6'sıın en az bir kere istemsiz düşük, % 5,9'unun en az bir kere ölü doğum yaptığı görüldü. Araştırma sonuçlarına göre radyoloji çalışanlarının gebelik komplikasyonu yaşama ve düşük yapma oranının, genel topluma göre fazla olduğu ve mesleki olarak radyoloji eğitimi almamış olan çalışanların radyasyondan korunma eğitimlerinin eksik olduğu belirlendiğinden, özellikle doğurganlık çağındaki radyoloji çalışanlarının radyasyondan korunma konusunda uyarılması gerektiği düşünülmektedir. Radyoloji birimlerinde ergonomik olarak daha rahat çalışılabilecek şartların oluşturulmasının ve hizmet içi eğitim kapsamında hastane eğitim birimleri tarafından çalışanlara radyasyon güvenliği konusunda belirli aralıklarla eğitimin tekrarlanmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
Girişimsel kardiyak radyolojik işlemlerin insan kromozomları üzerine genotoksik etkisi
Son yıllarda insanoğlunun maruz kaldığı iyonize radyasyonun önemli bir kısmı tanı amaçlı kullanılan girişimsel radyolojik işlemlerdir. Ancak, bu işlemler sırasında hasta ve görevli personeller önemli derecede X-ışınlarına maruz kalmaktadır. X ışınların, DNA hasarına ve karsinogenezise yol açtığı ileri sürülmektedir. Girişimsel radyolojide kullanılan ve damarların görüntülenmesini sağlayan kontrast maddelerin DNA üzerine oluşturduğu hasar tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı; girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınların ve kontrast maddenin hastaların kromozomları üzerine etkisini araştırmaktı, bunun için, girişimsel anjiografiye alınan 50 hastanın (38-75 yaşları arasında 30 erkek, 20 kadın) işlem öncesi, işlemden 24 saat sonra ve 1-3 ay sonra periferik kan örnekleri alınarak kromozom analizi yapıldı. Çalışmamızda ayrıca, X ışınların etkisini araştırmak için girişimsel radyolojik işlemlerde görevli 17 personelin de kromozom analizi yapıldı. Bunun için standart sitogenetik analiz teknikleri kullanıldı. Hastalardan işlemden 24 saat sonra alınan örneklerde kromozomal düzensizliklerin, işlem öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p =0,000). Aynı zamanda, 24 saat sonrası ile 1-3 ay karşılaştırıldığında, 1-3 ay sonrası kromozom hasarlarının anlamlı olarak azaldığı tespit edildi (p=0,000). Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan hastalarda kromozom düzensizlik sıklığının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulundu (p =0,042). Çalışan 17 personelin kromozom hasar oranıyla kontrol grubu (n=30) karşılaştırıldığında, radyasyona maruz kalan çalışanlarda, kromozom hasarının belirgin olarak daha yüksek olduğu bulundu (p=0,000). Bulgularımız, girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınları ve kontrast maddenin kromozom hasarlarına neden olduğunu ortaya koymuştur. Koroner kalp hastalarına verilecek ilaç türü ve miktarı, çekilecek radyolojik tanı işlemlerin türü ve sıklığı titizlikle ayarlanmalı ve hasta ve personelin dikkatli olmaları gerekmektedir.