Radiology
60 theses under this subject heading
Kraniyal görüntüleme bulguları normal akciğer karsinomlu olgularda erken dönem ve 3 ay sonrası kraniyal manyetik rezonans spektroskopi bulguları
Çalışmamızda, kontrol grubu olgularla konvansiyonel manyetik rezonansgörüntülemeyle (MRG) kraniyal metastaz saptanmayan akciğer kanserli olgularda ilktanı ve 3 ay sonrası dönemlerde manyetik rezonans spektroskopi (MRS) ile kraniyaldeğişikliklerin olup olmadığının saptanması amaçlandı.Çalışmamızda Eylül 2010- Haziran 2011 tarihleri arasında İnönü ÜniversitesiGöğüs Hastalıkları Anabilim Dalında akciger kanseri tanısı alan 41 hasta (39 erkek, 2kadın) yer aldı. Çalışma süresince, 41 hastanın 6'sı ex, 6'sı da ilk değerlendirme sonrasıtakip tetkiklerine gelmediğinden toplam 29 hasta ile çalışma tamamlandı. Yaşortalaması 65.7 ± 9.4 (44-80) dü. Çalışmamızda 29'u erkek, 3'ü kadın 32 sağlıklıbireyden oluşan kontrol grubu mevcuttu. Kontrol grubunun yaş ortalaması 62.9 ± 8 (42-80)di. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında, MRS öncesinderutin konvansiyonel MRG kesitleri alındı (Gyroscan Intera Master, Philips, Best,Hollanda). Aksiyel planda T1A (TR 450 msn, TE: 10 msn), aksiyel T2A (TR 4366 msn,TE: 120 msn), koronal FLAIR (TR 6000 msn, TE:110 msn, TI: 2000), sagital T2A (TR4366 msn, TE:120 msn) görüntüler elde edildi. Konvansiyonel MRG ile kraniyalmetastaz saptanmayan hastaların ilk tanı ve 3 ay sonrası normal görünümlü solpariyetooksipital ve sol serebellar beyaz cevherden PRESS (TR2000/TE136msn) ve 128ortalama ile tek voksel ROI (17x 17 x 17 mm) yerleştirilerek MRS ile elde edilen Nasetil aspartat (NAA)/ Kreatin (Cr), NAA/ Kolin (Cho) ve Cho/Cr oranları kontrolgrubu ile karşılaştırıldı.Kontrol grubu ile akciğer kanserli hastaların ilk tanı anında serebellum için yapılanMRS degerlerinde NAA/Cr için p degeri 0.70, NAA/Cho için p=0.14, Cho/Cr için p=0.03 pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.68, NAA/Cho için p=0.28, Cho/Cr içinp=0.09 bulundu. Kontrol ve akciğer kanserli hastaların 3 ay sonraki MRSdeğerlendirilmesinde, serebellumda NAA/Cr için p=0.3, NAA/Cho için p=0.87, Cho/Criçin p=0.09, pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.12, NAA/Cho için p=0.71, Cho/Criçin p=0.6'dir. İstatiksel olarak anlamlı farklılık, ilk tanı ile kontrol grubu serebellarbölge Cho/Cr değerinde saptanmıştır. Hasta grubu içerisinde ilk tanı ve 3 ay sonrasıserebellumda NAA/Cr için p=0.43, NAA/Cho için p=0.07, Cho/Cr için p=0.57,pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.15, NAA/Cho için p=0.39, Cho/Cr için p =0.31olup hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Akciğer kanseri tanılı ve standard kraniyal MRG ile metastatik tutulumsaptanmayan olgularda, ilk tanı ve 3 ay sonrasında yapılan MRS ile elde edilenNAA/Cr, NAA/Cho ve Cho/Cr oranlarının istatistiksel olarak anlamlılık göstermemesi,her ne kadar NAA/Cr oranı kontrol grubundan 3 aylık dönem verilerine doğru rakamsalazalma ve Cho/Cr oranları ilk tanı ve 3 aylık dönemde rakamsal artış gösterse de,nöronal hasarın ve hücre zarı metabolizmasında etkilenimin olmadığını göstermektedir.
Akromegali hastalarında operasyon sonrası somatostatin reseptör analoğu tedavisine yanıtta klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Akromegali tanısı almış hastalarda ameliyattan sonraki 3 ay ve 1 yıllık takiplerinde somatostatin reseptör analogları (SSA) tedavisine yanıtı öngörmede, tanı anındaki; yaş, cinsiyet, büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1 değerleri ve tümör hacmi, hiperostozis frontalis interna (HFI) ölçümlerinin, T2 ağırlıklı (T2A) manyetik rezonans görüntülerinin (MRG) katkı sağlayıp sağlamadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2012-2022 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğimizde takip edilen akromegali tanısı almış 60 hastanın anamnezleri, demografik verileri, biyokimyasal laboratuvar sonuçları, almış oldukları tedaviler, operasyondan önceki hipofiz MR raporları, kolonoskopi raporları, patoloji raporları ekokardiyografi ve çeşitli ultrasonografi raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Operasyondan 3 ay ve 1 yıl sonraki ve son güncel biyokimyasal parametreleri değerlendirlip erken remisyonda olan, geç remisyonda olan ve remisyonda olmayan hastalar tespit edilmiştir. Ayrıca ek olarak HFI ölçümü yapılıp, tümör hacmi hesaplanıp; T2 ağırlıklı (T2A) MRG yeniden değerlendirilerek bu ölçümlerden elde edilen semikantitatif değerler ve demografik sonuçlar arasında istatistiksel olarak ilişki olup olmadığı çift ve çok değişkenli istatistiksel analizler ile araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 60 hastanın 31'i kadın (%51,67 ), 29'u erkek (%48,33) idi. Hastaların tanı anındaki yaşı 18 ile 64 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 39,3 yıl olarak hesaplandı. 60 hastanın hepsi en az 1 kez hipofiz cerrahisi olmuş hastalardı. Hastaların tanı anındaki hipofiz MR görüntüleri T2 sekansında yeniden değerlendirildiğinde hastaların 19 tanesinde (%31,67) hipointens, 27 tanesi (%45) izointens, 14 tanesi (%23,33) hiperintens olarak yorumlandı. SSA tedavisi kullanan 38 hasta olup, bunlardan 12 tanesi lanreotid (%31,57), 26 tanesi ocreotid (%68,43) tedavisi almaktaydı. Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MRG'e göre hipointens olan hasta grubunda hem 3.ay hem de 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdi (p=0,001; p=0,001). Operasyondan önceki (T2A) hipofiz MR görüntülerine göre izointens olan hasta grubunda 3. Ay sonunda remsiyon sağlanamamıştır (p<0.001). Tümörün kavernöz sinüs'e uzanımına göre değerlendirilen, Knosp sınıflaması ile remisyon durumu karşılaştırılmış olup, Knosp sınıflandırma puanı düşük olan hastalar 3.ay ve 1. Yıl remisyona daha fazla ulaşabilmişlerdir (p=0,035; p=0,04). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastalar ile diabetes mellitus arasında istatistiksel olarak anlamlı farlılık bulunmuştur (p<0,008). 1. Yılın sonunda remisyonda olmayan hastaların 17 (%56,7) tanesinde diabetes mellitus olup erken veya geç remisyona ulaşılamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda operasyon sonrasında SSA tedavisine yanıtı predikte etmekte klinik, radyolojik ve biyokimyasal parametreler incelenmiş olup; cinsiyet, tanı yaşı, tümör hacmi ve HFI ölçümleri ile SSA tedavisine yanıt arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Operasyondan sonraki dönemde BH ve IBF-1 düşüşü, MR hipointensitesi, Knosp sınıflandırma puanı düşüklüğü, ve diabetes mellitus'un eşlik etmemesi ile SSA tedavisine iyi yanıt arasında anlamlı ilişki saptanmıştır.
Zor entübasyonun öngörülmesinde radyolojik belirteçlerin geleneksel yöntemlerle karşılaştırılması: Prospektif çift kör, gözlemsel çalışma
Zor havayolu ve zor entübasyon, anestezi uzmanlarının karşılaştığı en önemli sorunlardan biridir. Zor entübasyonu preoperatif olarak öngörebilmek ve önceden hazırlık yapmak, hasta sağlığı ve komplikasyonların önüne geçilebilmesi açısından vazgeçilmezdir. Mallampati ve Cormack-Lehane gibi bazı durumlarda uygulayıcıya göre değişebilen geleneksel subjektif ölçümler sensivite ve spesifitenin düşük olması sebebiyle yeterince prediktif ve güvenilir olamamaktadır. Bundan dolayı entübasyon güçlüğünü öngörmede yeni objektif parametre ve yöntem arayışları sürmektedir. Bu çalışmada, hali hazırda kullanılmakta olan Modifiye Mallampati, Cormack-Lehane skorları, tiromental mesafe, sternomental mesafe gibi geleneksel testlerin yanı sıra literatürde yeni yeni yerini almaya başlayan radyolojik belirteçlerin prediktif değerlerini araştırılması planlanmıştır. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı tarafından genel anestezi altında elektif cerrahi için hazırlanan ve preoperatif dönemde rutin olarak bilgisayarlı tomografi (BT) ve düz grafi görüntülemesi yapılacak 70 hastanın çalışmaya alınması planlandı. Çalışmaya alınan hastaların antropometrik ölçümler, tiromental mesafe, sternomental mesafe, Cormack-Lehane ve Mallampati skorları kayıt altına alındı. Preoperatif radyolojik görüntülemelerden, cilt-vallekular mesafe, cilt-epiglottik mesafe, cilt-glottik mesafe, dil uzunluğu ve yüksekliği, epiglottis uzunluğu ve açısı ölçüldü. Sonuçta tiromental ve sternomental mesafe ile Mallampati ve Cormack-Lehane skorları zor entübasyon ile ilişkilendirilebilirken, zor entübasyon ile kolay entübasyon grubunda radyolojik indekslerin ölçümleri arasında anlamlı fark görülemedi.
Asemptomatik sağlıklı gönüllülerde kardiyak MRG ile sağ ventrikül myokardiyal yağ araştırılması: Cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi ile ilişkisi
Amaç: Birçok patolojiye eşlik edebilen intramyokardiyal yağ bulgusunun, kardiyak patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdeki oranını ve obezite, cinsiyet gibi faktörlerle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyak patolojisi veya semptomu bulunmayan, 18-65 yaş arası 107 olgu sağ ventriküler myokardiyal yağ varlığı açısından incelendi. Tüm olgulara Siemens Avanto 1,5 T cihazı ile EKG tetiklemeli kardiyak manyetik rezonans (MRG) görüntülemesi yapıldı. T1A incelemelerde hiperintens yağ infiltrasyonu saptanan segmentlerde doğrulamak amaçlı 5 mm kesit kalınlığı ile T1A yağ baskılı görüntüler alındı. Her olgu myokardiyal yağ varlığı, tutulan segment sayısı, segmentlerin sıklığı, eşlik eden diskinezi varlığı açısından değerlendirildi. Sağ ventrikül end diyastolik ve sağ ventrikül çıkım yolu (RVOT) çapları, ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Elde edilen bulgular ile cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplamda 65 olguda (%60,7) intramyokardiyal yağ saptanmış olup, 42(%39,3) olguda ise yağ izlenmedi. Yağ saptanan olguların 49 u kadın, 16 sı ise erkektir. Erkek olguların %45,7 sinde yağ saptanırken bu oran kadın olgularda %68,1 e çıkmaktadır. Sağ ventriküler myokardiyal yağ birikimi ile kadın cinsiyet arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. 34 olgu BMİ <30, 73 olgu ise BMİ >30 olan gruptadır. BMİ<30 olan grupta 13 olguda yağ saptanmış olup grubun %38,2sini oluşturmaktadır. BMİ>30 olan grupta 52 olguda yağ saptanmış olup grubun %71,2 sini oluşturmaktadır. BMİ ile sağ ventriküler intramyokardiyal yağ varlığı arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. En sık yağlanma görülen segment sırasıyla midventriküler lateral, apikoanterior, midventriküler anterior, en az yağlanmanın görüldüğü alan ise RVOT olmuştur. BMİ ile tutulan segment sayısı arasındaki ilişki araştırıldığında, anlamlı ancak düşük değerde bir korelasyon tespit edilmiştir. Yağ saptanan ve saptanmayan iki grup karşılaştırıldığında sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (RV EF), sağ ventrikül end diyastolik (RV ED) çapı ve RVOT ED çapları arasında anlamlı fark saptanmamış olup, RV ED ve RVOT ED çaplarında artış mevcut değildir. İntramyokardiyal yağ miktarı artışı ile RV EF, RV ED çapı ve RVOT ED çapları anlamlı pozitif korelasyon göstermemiştir. Sonuç: MRG ile yapılan ölçümler, BT ile yapılan ölçümlere göre otopsi çalışmalarıyla daha fazla uyumluluk göstermiş olup MRG'nin yağ saptama hassasiyetinin BT'ye üstün olduğu ortaya konmuştur. Cinsiyet, BMİ, RV ED çap, RVOT ED çap ölçümleri ve EF değerleri intramyokardiyal yağ olan ve olmayan iki grup arasında karşılaştırıldığında, BMİ ve kadın cinsiyet ile yağ varlığı arasında korelasyon ve anlamlı ilişki varlığı ortaya konmuştur. Ancak ventrikül fonksiyonları arasında fark saptanmamıştır. Bu sebeple sağ ventrikül myokardiyal yağ saptanan olgularda, eşlik eden duvar hareket bozukluğu veya fonksiyonel parametrelerde bozukluk olmadığı sürece aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) veya diğer patolojik yağ infiltrasyonu sebeplerinden uzaklaşılmalıdır.
Acil tıp çalışanlarının (KBRN) kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer kazalara karşı ilgi, bilgi ve tutum durumu araştırması
Toplumu etkileyen bütün travmatik olaylarda ilk başvuru noktası olan acil servislerin mevcut kaotik yapısına KBRN (kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer) kaynaklı bir olayda yeni ve karmaşık yüklerin gelmesi kaçınılmazdır. Tez çalışmamızda; kaza, afet, sabotaj ve terör kaynaklı muhtemel KBRN tehditlerine yönelik acil tıp çalışanlarının (acil tıp uzmanı, acil tıp asistanı, paramedik, acil tıp teknisyeni ve hemşireler) hazırlılık durumlarının ölçülmesi hedeflenmiştir. Acil servis çalışanlarının KBRN tehditleri ve kazalarına yönelik ilgi, bilgi ve tutumlarının yanısıra hastane ve acil servislerin fiziki donanımlarının ve acil servis-hastane, hastane-ilgili kurumlar (AFAD, Sağlık Bakanlığı, UMKE vb.) arası KBRN koordinasyonunun tesbiti; KBRN hazırlığında eksikliklerin giderilmesine ve yol haritasının ortaya konulmasına katkı sağlayacaktır. Üniversite, devlet ve özel hastanelerdeki acil tıp çalışanlarına yüzyüze ve elektronik ortamda ulaşılarak 23 sorudan oluşan bir anket formu uygulanmıştır. Sorulardan üçü demografik bilgilerle ilgili, yirmisi KBRN tehditlerine yönelik farkındalığı, acil servislerin mevcut KBRN hazırlık kapasitesini (dekontaminasyon, kişisel koruyucu ekipman, eğitim ve tatbikat durumu, kurum içi ve kurumlararası koordinasyon) ölçmeye yöneliktir. Çalışmamıza 436 acil tıp çalışanı katılmıştır. Katılımcıların % 42'si (n=183) acil tıp uzmanı , % 17.4'ü (n=76 ) acil tıp asistanı, % 8.3'ü (n=36) acil tıp teknisyeni, % 11.5'i (n=50) paramedik, % 20.9'u (n=91) hemşiredir. Acil tıp çalışanlarının % 46.6'sı (n=203) KBRN vakalarına yaklaşım konusunda kendisini geliştirmek istediğini , % 39'u (n=170) KBRN konusunun şu an öncelikleri arasında olmamakla birlikte konunun öneminin farkında olduklarını ifade etmişlerdir. Karşılaşılan KBRN vakalarında % 39,9 (n=174) oranlı kimyasal maddeleri, % 12,4 (n=54) oranıyla tehlikeli/patlayıcı maddeler izlemektedir. Ankete katılan acil tıp çalışanlarının % 61.8'i (n=268) KBRN konusunda klinisyenlere yönelik KBRN eğitimi almadığını belirtmiştir. Eğitim alanların %88.3'ü (n=145) teorik düzeyde temel tıbbi KBRN eğitimi almıştır. KBRN tatbikatıyla ilgili bilgisi olmayanlar ve yapılan tatbikata katılmayanların toplamı % 87.6 (n=382)'dir. Katılımcıların sadece % 12.4'ü (n=54) hastane içi veya acil servis bünyesinde KBRN tatbikatına iştirak etmiştir. Anketimizi cevaplayanların %13,4'ü (n=60) hastane içi KBRN hazırlığına yönelik koordine birimiyle aktif irtibatlı olduğunu ifade etmiştir. Acil servise gelecek bir KBRN vakasında görev çerçevesi belirlenmemiş kişi sayısı % 81 (n= 353), muhtemel bir KBRN olayında uygulanması gereken prosedürlere yönelik bilgisi bulunmayan çalışan sayısı ise % 77,3'lük (n=337) orana tekabül etmektedir. Şüpheli bir KBRN olayında kişisel koruyucu ekipman giyebilecek durumda olan (mevcudiyetini ve yerini bilen) acil tıp çalışanının % 33,7 (n=147) oranında olduğu görülmüştür. Hastanede/Acil serviste KBRN vakaları için tanı ve teşhis ekipmanlarının mevcut olduğunu ifade edenler % 13,5 (n=59) oranındadır. Kamu tarafından (AFAD, YÖK, Sağlık Bakanlığı) hastaneye/acil servise KBRN hizmet desteği (eğitim, eğitim materyali, tatbikat desteği vb. fon ) sağlandığını beyan eden acil servis klinik şefleri sayısı % 7,1 (n=8)'dir. KBRN Olay Yönetim Sistemi açısından il çapında hastanenin rolünün belirlenmiş olduğu ve ilgili KBRN hizmet yürütücüsü kurumlarla protokolün mevcut olduğunu ifade eden acil servis klinik şeflerinin oranı % 17,2 (n=20)'dir. KBRN kaza ve olayları, hazırlık gerektiren ve ciddiye alınması gereken tehditlerdir. KBRN hazırlığının öneminin bilincindeki acil tıp çalışanları eğitim ve tatbikatla desteklenmeli, acil servislere KBRN kapasitesine yönelik fon sağlanmalı, ekipman ve tesbit cihazlarıyla desteklenmeli, kurum içi ve kurumlararası KBRN koordinasyonun artırılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Acil servis, Acil tıp çalışanları, Hastane, Kazalar, KBRN tehditleri
Akut pankreatitte radyolojik skorlama ile CRP/albümin indeksinin hastalığın mortalite ve morbiditesi açısından retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut Pankreatit (AP) hayatı tehdit eden bir hastalık olduğundan hastalığın şiddetinin belirlenmesi, prognostik takibi, morbiditeyi ve mortaliteyi öngörmek kritik öneme sahiptir. Başvuru sırasında ciddiyetin doğru tahmini ile en uygun acil tedavinin başlanması ölüm riskini ve sağlık sisteminin giderlerini azaltmaktadır. Yöntem: Çalışmaya AP tanılı 632 hasta dahil edildi. Verileri hastanemizin otomasyon sistemi olan Nukleus'tan alındı. Çalışmada AP tanısı aldıktan sonra çekilen Bilgisayar Tomografi (BT) sonuçlarına uygu Bilgisayarlı Tomografi Şiddet İndeksi (CTSİ skoru) skorlamsı yapıldı. Hastaların hastanede yatış süresi, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ünitesine yatışı, atak sayıları, ölüm oranı, invaziv işlem gerekliliği kaydedildi. İlk yatışta C-reaktif protein (CRP) (mg/l) ,albümin (Alb) (mg/dl), CRP/albümin indeksi ve 48. saatte bakılan CRP, Albümin, CRP/Alb oranı hesaplandı. Hastalar AP'nin şiddetine göre hafif, orta şiddetli ve şiddetli şeklinde gruplara ayrıldıktan sonrasında her grupta ayrı ayrı CRP/Alb indeksi hesaplandı. CRP/Alb indeksinin hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmesi açısından değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Hastanemizde AP tanısı alan hastalarla yapılan bu retrospektif çalışmamızda CRP/Alb indeksinin hastalığın şiddetini öngörmede radyolojik skorlama sistemi olan CTSİ ile korele olduğu saptandı. Çalışmamızda CRP/Alb oranı hem ilk yatişta hem de 48.saatte orta şiddetli ve şiddetli AP'de hafif AP'den anlamlı (p < 0.05) olarak yüksek bulundu. Komplikasyon gelişimini öngörmede komplikasyon olan hafif ve şiddetli AP hastalarında komplikasyon olmayanlardan hem ilk yatiş hemde 48.saat düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Orta şiddetli pankreatitte 48.saat CRP/Alb düzeyi komplikasyonu öngörmede anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Yoğun bakım ünitesine yatışı öngörmede hafif ve orta şiddetli pankreatitte 48.Saat CRP/Alb düzeyi anlamlı (p < 0.05) yüksek saptandı. Hastande yatiş süresini öngörme açısndan bakıldığında hafif ve orta şiddetli AP olan hastalarda 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olanların hastanede yatış süresi ortalma 7 günden fazla olduğu saptandı. Şiddetli AP olan hastalarda hem ilk yatiş hem de 48.saat CRP/Alb oranı yüksek olan hastalarda hastanede yatış süresi ortalama 7 günden fazla olduğu saptandı. CRP/Alb oranının hafif, orta şiddetli ve şiddetli AP olan (CTSİ skorlarına uygun) hastalarında invaziv işlem gerekliliği ve ölümü öngörmede yetersiz olduğu görüldü. Sonuç: CRP/Albümin oranın hızlı sonuçlanması, kolay yapılabilir olması, ucuz olması AP'nin şiddetini, morbidite ve mortalitesini öngörmede yardımcı bir parametre olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir. Anahtar sözcükler: Akut pankreatit, CTSİ skoru, CRP/albümin indeksi, Mortalite, Morbidite
Genel hastane planlamasında görüntüleme departmanının tasarım kriterleri
Tıbbın ve teknolojinin ilerlemesi sonucu, sağlık sektöründe önemli gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak, hastane planlamasında da gelişmelere ayak uyduracak çözümlere gidilmektedir. Hastane planlamasında, değişimlerin en çok hissedildiği bölümlerden birisi görüntüleme departmanıdır. Bu bağlamda tez çalışmasında; ilerleyen teknoloji ve tıp biliminden en çok etkilenen bölümlerden biri olan görüntüleme departmanının tasarım kriterlerini belirlemek amaçlanmıştır.Giriş bölümünde çalışmanın amacı, kapsamı ve yöntemi ortaya konmuş; çalışma sonucunda, genel hastane planlamasında görüntüleme departmanının önemi ve tasarım kriterlerinden yararlanarak oluşturulan tasarım kılavuzunun, günümüzde ve gelecekte tasarlanacak görüntüleme departmanlarına katkıda bulunacağı anlatılmıştır.2. bölümde; sağlığın tanımı, sağlık kuruluşlarının tanımlanması ve sınıflandırılması, sağlık kuruluşlarına yönelik akreditasyon çalışmaları incelendikten sonra, hastanelerin tanımlanması ve sınıflandırılması yapılmıştır. 3. bölümde; hastane tasarımını etkileyen faktörlerden yerleşme kararları, gelecekteki gelişme, hasta merkezli tasarım ve hasta güvenliği konuları ele alınmış ve ardından genel hastane üniteleri, ünitelerin birbiriyle ilişkileri ve genel hastanelerde mekansal organizasyon sistemi anlatılmıştır.4. bölümde; hastalıkların teşhisinde büyük rol oynayan görüntüleme departmanının hastane planlamasındaki konumu, yapılanışı, planlama tipolojileri, alan gereksinimleri, mekan türleri ve özellikleri; departmanda tasarımı etkileyen cihaz boyutu, radyasyon gibi fiziksel faktörler ve iş akışı, sirkülasyon, konfor, yol-yön bulma, esneklik, ekonomi gibi temel tasarım kriterleri eşliğinde anlatılmıştır. 5. bölümde; Türkiye, Almanya ve Amerika'da son 15 yıl içinde uygulanan veya yapım aşamasında olan genel hastane projelerinden seçilen 16 örnek, 4. bölümde anlatılan görüntüleme departmanı tasarım kriterlerine göre incelenmiştir.6. bölümde; önceki bölümlerde verilen bilgilerden ve yapılan incelemelerden yararlanarak, görüntüleme departmanı tasarımına yardımcı olacak tasarım kılavuzu oluşturulmuştur. Son olarak 7. bölümde ise, genel sonuçlar yer almaktadır.Anahtar Kelimeler: genel hastane, görüntüleme departmanı tasarımı, tıbbi ve teknolojik gelişime, hasta merkezli tasarım.
Diyarbakır ilinde radyoloji çalışanlarının radyasyondan korunma durumları ve sağlık yakınmaları
Radyasyona en fazla maruz kalan kişiler olan radyoloji çalışanlarının, radyasyonun biyolojik olarak meydana getireceği olumsuz etkilerden somatik veya genetik olarak etkilenme olasılıkları genel toplumdan daha yüksek beklenmektedir. Bu çalışmada radyoloji birimi çalışanlarının sağlık durumlarının araştırılması, mevcut hastalık ve sağlık şikayetlerinin ortaya konulması, koruyucu önlem alışkanlıklarının belirlenmesi ve eğitim materyali aracılığı ile radyasyondan korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmesi amaçlandı. Tanımlayıcı özellikte olan bu çalışma için Gaziantep Üniversitesi Etik Kurulundan 19/11/2013-404 karar no' lu etik kurul onayı alındı. Diyarbakır İli Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği'ne bağlı hastanelerde mevcut olarak çalışan toplam 250 radyoloji çalışanından, araştırmaya katılmayı kabul eden 220 kişiye sözlü onayları alınarak, halen çalıştıkları sağlık kuruluşunda yüz yüze görüşme tekniğiyle soru kağıdı uygulandı. Evrene ulaşım hızı %88 olarak gerçekleşti. Radyasyondan korunma yöntemleri ile ilgili bir eğitim materyali hazırlanarak soru kağıdı uygulaması sonrası radyasyondan korunma yöntemleri hakkında bilgi verildi. Radyoloji çalışanlarının, radyasyondan koruma araçlarından en fazla % 66,8 ile kurşun önlük ve % 65,5 ile kurşun paravanı kullandığı belirlendi. Radyoloji biriminde çalışan ve mesleki olarak radyoloji eğitimi almamış sağlık personellerinin radyasyondan korunma eğitimi alma durumlarının anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü (P=0,000). Radyoloji çalışanlarında en çok görülen sağlık yakınmaları % 75,9 ile yorgunluk ve % 72,7 ile halsizlikti. Kendi beyanlarına göre anemi % 24,5 ve migren % 22,3 ile en çok görülen hastalıklar olarak belirlendi. Ayrıca çalışmaya katılan iki radyoloji çalışanında kanser (% 0,9), üç radyoloji çalışanında ise infertilite (% 1,4) olduğu görüldü. Araştırmaya katılan kadınların %19,6'sıın en az bir kere istemsiz düşük, % 5,9'unun en az bir kere ölü doğum yaptığı görüldü. Araştırma sonuçlarına göre radyoloji çalışanlarının gebelik komplikasyonu yaşama ve düşük yapma oranının, genel topluma göre fazla olduğu ve mesleki olarak radyoloji eğitimi almamış olan çalışanların radyasyondan korunma eğitimlerinin eksik olduğu belirlendiğinden, özellikle doğurganlık çağındaki radyoloji çalışanlarının radyasyondan korunma konusunda uyarılması gerektiği düşünülmektedir. Radyoloji birimlerinde ergonomik olarak daha rahat çalışılabilecek şartların oluşturulmasının ve hizmet içi eğitim kapsamında hastane eğitim birimleri tarafından çalışanlara radyasyon güvenliği konusunda belirli aralıklarla eğitimin tekrarlanmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
Girişimsel kardiyak radyolojik işlemlerin insan kromozomları üzerine genotoksik etkisi
Son yıllarda insanoğlunun maruz kaldığı iyonize radyasyonun önemli bir kısmı tanı amaçlı kullanılan girişimsel radyolojik işlemlerdir. Ancak, bu işlemler sırasında hasta ve görevli personeller önemli derecede X-ışınlarına maruz kalmaktadır. X ışınların, DNA hasarına ve karsinogenezise yol açtığı ileri sürülmektedir. Girişimsel radyolojide kullanılan ve damarların görüntülenmesini sağlayan kontrast maddelerin DNA üzerine oluşturduğu hasar tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı; girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınların ve kontrast maddenin hastaların kromozomları üzerine etkisini araştırmaktı, bunun için, girişimsel anjiografiye alınan 50 hastanın (38-75 yaşları arasında 30 erkek, 20 kadın) işlem öncesi, işlemden 24 saat sonra ve 1-3 ay sonra periferik kan örnekleri alınarak kromozom analizi yapıldı. Çalışmamızda ayrıca, X ışınların etkisini araştırmak için girişimsel radyolojik işlemlerde görevli 17 personelin de kromozom analizi yapıldı. Bunun için standart sitogenetik analiz teknikleri kullanıldı. Hastalardan işlemden 24 saat sonra alınan örneklerde kromozomal düzensizliklerin, işlem öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (p =0,000). Aynı zamanda, 24 saat sonrası ile 1-3 ay karşılaştırıldığında, 1-3 ay sonrası kromozom hasarlarının anlamlı olarak azaldığı tespit edildi (p=0,000). Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan hastalarda kromozom düzensizlik sıklığının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu bulundu (p =0,042). Çalışan 17 personelin kromozom hasar oranıyla kontrol grubu (n=30) karşılaştırıldığında, radyasyona maruz kalan çalışanlarda, kromozom hasarının belirgin olarak daha yüksek olduğu bulundu (p=0,000). Bulgularımız, girişimsel radyolojik işlemlerde kullanılan X ışınları ve kontrast maddenin kromozom hasarlarına neden olduğunu ortaya koymuştur. Koroner kalp hastalarına verilecek ilaç türü ve miktarı, çekilecek radyolojik tanı işlemlerin türü ve sıklığı titizlikle ayarlanmalı ve hasta ve personelin dikkatli olmaları gerekmektedir.
Hemşirelik öğrencilerine kontrast madde kullanımına ilişkin verilen eğitimin etkinliğinin incelenmesi
Bu çalışma, hemşirelik öğrencilerine kontrast madde kullanımına ilişkin verilen eğitimin etkinliğinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, ön test-son test tek gruplu modelin uygulandığı yarı deneysel bir çalışmadır. Çalışmanın örneklemini Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü üçüncü sınıfta okuyan 79 hemşirelik öğrencisi oluşturmuştur. Örneklem sayısı, Gpower programı örneklem analizi sonucunda bulunmuştur. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu ve Kontrast Madde Bilgi Düzeyi Formu kullanılarak toplanmıştır. Formlar uzman görüşüne sunulmuş olup ufak düzeltmelere gidilmiştir. Veri toplama süreci; öntest, sontest ve kontrast madde eğitimi olarak üç aşamada gerçekleştirilmiştir. Öncelikle hemşirelik öğrencilerine ön test uygulanmıştır. Ardından araştırmacılar tarafından hazırlanan kontrast madde eğitim sunumu broşür eşliğinde hemşirelik öğrencilerine anlatılmıştır. Veri toplama sürecinin son aşaması olarak eğitimden bir hafta sonra öğrencilere son test uygulanmıştır. Öğrencilerin %92,4'ü 20-23 yaş arasında ve %59,5'i kadınlardan oluşmaktadır. Öğrencilerin genel ağırlıklı not ortalamalarına bakıldığında %57,0'ının 2.6 ve 3.0 ortalama arasında olduğu, öğrencilerin %77'sinin anadolu lisesinden mezun olduğu, %91,1'inin bunun dışında üniversiteden mezun olmadığı görülmektedir. Öğrencilerin sadece genel ağırlıklı not ortalamalarının kontrast madde eğitimine ilişkin bilgi düzeylerini etkilediği saptanmıştır. Öğrencilerin yaşlarının, cinsiyetlerinin, mezun oldukları lisenin, bunun dışında başka bir üniversiteden mezun olma durumunun kontrast madde eğitimine ilişkin bilgi düzeyindeki değişime bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Öğrencilerin eğitim sonunda kontrast madde bilgi düzeylerinde olumlu anlamda farklılıklar olduğu bulunmuştur. Kontrast maddeler olumlu ve olumsuz önemli etkileri olan ilaç grubu olduğu için hemşirelik öğrencilerine bu tür eğitimlerin verilmesi veya ders müfredatlarına eklenmesi ve konu ile ilgili çalışmaların genişletilmesi önerilebilir.
Kontrol edilemeyen epistaksisli hastalarda transarteriyel embolizasyon tedavisinin etkinliği: tek merkezli retrospektif gözlemsel çalışma
Epistaksis toplumda yaklaşık %60 sıklıkta görülen, çoğunlukla asemptomatik seyreden hatta hastaneye başvuru gerektirmeyen bir durumdur. Etiyolojisinde travmalar, tümörler, vasküler malformasyon, ilaç kullanımı, inflamatuar olaylar, kanama ve pıhtılaşma bozuklukları bulunan epistaksis olguları en sık olarak idiopatiktir. Epistaksis tedavisinde burun kanatlarına bası, medikal tedaviler, koterizasyon, anterior ve posterior nazal tampon gibi yöntemler kullanılabilmekte ve çoğunlukla yanıt vermektedir. Tedavilere yanıt alınamadığı durumlarda ise embolizasyon tedavisi alternatif bir tedavi olarak gündeme gelmektedir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bilim Dalında Ocak 2014 ve Ocak 2020 tarihleri arasında epistaksis nedeniyle endovasküler tedavi yapılan olgulara ait etiyolojik faktörler, girişimsel tedaviye ait özellikler ve sonuçları incelenmiştir. Çalışmamız kapsamında verilerine tam olarak ulaşılan 12 hastaya ait 14 prosedürün verileri irdelenmiştir. Çalışmamız dâhilindeki hastaların %33,3'si (n=4) kadın, %66,6'ü (n=8) erkek hastalardan oluşmaktadır. Hastalarımızın yaş dağılımının 20-74 yıl arasında değiştiği, yaş ortalamasının ise 56,6±17,8 yıl olduğu saptandı. Hastaların tanılarına göre dağılımlarına bakıldığında %16,6'ünün (n=2) nazal angiofibrom, %8,3'inin (n=1) larinks karsinomu, %8,3'inin (n=1) nazofarinks karsinomu, %8,3'inin (n=1) anevrizma rüptürü, %8,3'inin (n=1) antikoagulan kullanımına bağlı epistaksis, %66,6'inin (n=8) ise idiopatik epistaksis tanılarından oluştuğu saptandı. Yapılan toplam 14 prosedürün hepsinde embolizasyon gerçekleştirilmiştir. Embolizasyon uygulanan 12 hastanın hepsinde de işlem %100 başarı ile sonlanmış, komplikasyon gelişmemiştir. İki işlemde tekrarlayan epistaksis nedenli ikinci kez endovasküler embolizasyon tedavisi uygulanmış ve başarı ile sonuçlanmıştır. Hiçbir tedavide komplikasyon saptanmamıştır. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler de literatür ile uyumlu şekilde, özellikle dirençli ve tekrarlayan epistaksis olgularında endovasküler embolizasyonun, cerrahi yöntemlere alternatif oluşturacak şekilde düşük riskli ve yüksek başarı oranına sahip bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır.
Gastrointestinal sistem kanamalarında transarteriyel embolizasyon tedavisinin güvenilirliği ve etkinliği
Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması, yüksek morbidite ve mortalite ile seyredebilen önemli bir hastane başvuru nedenidir. GİS kanaması ile gelen hastaların hızlı ve doğru bir şekilde teşhisinin konulması ve zamanında tedavisine başlanılması gerekmektedir. Endoskopinin mümkün olmadığı veya başarısız endoskopik tedaviden sonra, transarteriyel embolizasyon (TAE), acil cerrahiye nispeten güvenli bir alternatif seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Girişimsel Radyoloji ünitesinde 2013 ve 2022 tarihleri arasında gastrointestinal sistem kanaması nedeniyle transarteriyel tedavi yapılan hastalara ait klinik, laboratuar, endoskopik, radyolojik (anjiografik) bulguları retrospektif olarak incelenmiş ve elde edilen bulgular literatür ile birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 34 hastanın %64,7'si (n=22) erkek, %35,3'ü (n=12) kadındı. Hastaların yaş dağılımının 22-90 yıl arasında değiştiği, yaş ortalamasının ise 59,94 ± 14,87 olduğu tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların tanı dağılımlarına bakıldığında; %58,8'inin (n=20) malignite, %17,6'nın (n=6) ülser, %11,8'inin (n=4) post-op hemoraji, %8,8'inin (n=3) vasküler nedenler, %2,9'unun (n=1) inflamatuar bağırsak hastalığı tanılarından oluştuğu tespit edildi. Hastaların anjiografik embolizasyona ait bulgulara bakıldığında; en fazla %76,5 (n=26) oranı ile ekstravazasyon tespit edildi. TAE işleminde %55,9 (n=19) oran ile en fazla koil kullanıldığı tespit edildi. Çalışmamızda TAE uygulanan hastaların tamamında (n=34; %100,0) teknik başarının, %70,6'sında (n=24) da klinik başarının sağlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, endoskopik olarak yönetilemeyen akut GİS kanaması olan hastalarda, morbidite ve mortaliteyi önlemek için hızlı radyolojik görüntüleme çalışmaları ve endovasküler müdahale düşünülmelidir. TAE ile etkili ve güvenli GİS stabilizasyonu sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanaması, Endovasküler Tedavi, Transarteriyel Embolizasyon, Girişimsel Radyoloji
Articulatio temporomandibularis'in konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde morfometrik değerlendirmesi
Articulatio temporomandibularis'in (ATM) morfometrik ölçümleri; patolojilerin tanı ve tedavisinde, ortodontik tedavi aşamalarının değerlendirilmesinde ve yaşa bağlı eklem değişikliklerinin anlaşılmasında önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Güneydoğu Anadolu'da yaşayan 18-65 yaş aralığındaki ATM patalojisi bulunmayan bireylerin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinde ATM'ye ait kemik yapıların morfometrik referans değerlerini belirleyerek literatüre katkı sağlamaktır. 171 bireyin KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Sagittal kesitte 18, koronal kesitte 12 ve transvers kesitte 5 olmak üzere toplam 35 parametre incelendi. Otuz dört parametrede processus condylaris, tuberculum articulare, fossa mandibularis, ramus mandibulae, arcus zygomaticus ve eklem aralığıyla ilgili ölçüm ve bir parametrede tiplendirme yapıldı. 22 parametrede cinsiyetler arasında, 6 parametrede eklem tarafları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Parametrelerin yaş ile korelasyonu incelendiğinde; 9 parametrede pozitif yönde çok zayıf bir ilişki, 1 parametrede pozitif yönde zayıf bir ilişki ve 2 parametrede negatif yönde çok zayıf bir ilişki olduğu saptandı. ATM patolojilerinin tanısında; tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerin karşılaştırılmasında; ortognatik cerrahi işlemlerinin planlamasında; prostetik cihazların tasarımı ve geliştirilmesinde ATM'nin morfometrik değerlerinin bilinmesi önemlidir. Bu çalışmayla ATM morfometrisi ile ilgili referans değer aralıkları saptanarak literatüre katkı sağlanacağı düşünülmektedir.
Karaciğer sirozlu hastalarda radyolojik bulgularla sarkopeni sıklığının tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Karaciğer sirozlu hastlarda çeşitli nütrisyon bozuklukları görülür. Yapılan çalışmalarda sirozlu hastalarda malnutrisyon ve sarkopeni sıklığının arttığı görülmüştür. Bu çalışmada; karaciğer sirozlu hastalarda sarkopeni sıklığını, sarkopeni ile D vitamin düzeyi, somatomedin c (İGF-1), cinsiyet, sirozun evresi ve komplikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Kasım 2019-Ekim 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanısı sirozun tipik laboratuvar, klinik ve görüntüleme bulgularıyla konulmuş 18-80 yaş arası 60 karaciğer sirozu hastası dahil edildi. Hepatoselüler karsinom taraması için veya organ nakli ünitesi başvurusunda çekilen abdominal BT görüntülemelerinde lomber 3. vertebra (L3) kaudal uç seviyesindeki iskelet kaslarının yüzey alanları ölçülüp, iskelet kas indeksi (SMI)'ni elde etmek için uzunluğun karesi(m2) ile normalize edildi. Sarkopeni için tanı kriterleri onkolojik popülasyonlardan elde edilmiştir. Sarkopeni L3 SMI'nin kadınlarda <38,5 cm2/m2, erkeklerde <52,4 cm2/m2 olmasıdır. Bu çalışmada hastaların 23'ünün (%38,3) D vitamini ileri derece düşük, 21'inin (%35) düşük, 13'ünün (%21,7) yetersiz ve 3'ünün (%5) yeterli bulunmuştur. Sarkopenik olan ve olmayan hastalar arasında D vitamini ve IGF-1 açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sarkopenik olan ve olmayan hasatalar arasında Child-Pugh skorları açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda asit varlığı sarkopenik olmayan hastalardan yüksek olmasına rağmen anlamlı farklılık görülmedi (p=0,528). SMI ile D vitamini, IGF-1, albumin ve hemoglobin (Hb) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Bu çalışmada hastaların 39 (%65)'unda sarkopeni saptanmış olup sarkopeni sıklığının arttığı gösterildi. Özofagus varisleri, asit, hepatoselüler karsinom gibi komplikasyonlara benzer şekilde sirozlu hastalar sarkopeni açısından taranmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, Malnutrisyon, Sarkopeni, D vitamini, İGF-1, İskelet Kas İndeksi
Toraks bilgisayarlı tomografi incelemelerinde saptanan vasküler varyasyonların değerlendirilmesi
Çeşitli klinik nedenlerle hastanemize başvurmuş ve çeşitli endikasyonlar ile kontrastlı Toraks Bigisayarlı Tomografi (BT) çekilmiş hastaların retrospektif olarak toraks vasküler varyasyonu veya anomalisi açısından incelenmesi ve sıklığının saptanmasıdır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalında Ekim 2016 – Nisan 2018 tarihleri arasında herhangi bir nedenle Kontrastlı Toraks BT'si çekilen 8000 hasta incelenmiştir. Görüntüler iş istasyonunda aksiyel, koronal ve sagital kesitlerde değerlendirildi. İncelenen 8000 hastanın 6432'sinde (% 80.4) herhangi bir vasküler varyasyon ya da anomaliye rastlamadık. 1568 hastada ise çeşitli vasküler varyasyon ya da anomali izledik. Bazı hastalarda birden fazla varyasyon saptandı. En sık izlenen varyatif görünüm 1184 hastada (% 14.8) görülen brakiosefalik arter ile sol ana karotis arterin aortadan tek kök olarak çıkmasıdır (Bovin arkı). Ayrıca 196 hastada (% 2.45) sol vertebral arter arkus aortadan direkt çıkmakta iken, 116 hastada (% 1.45) aberran sağ subklavian arter (ARSA) görünümü izlenmektedir. Daha nadir olarak 2 hastada (% 0.02) sağ aortik ark, 1 hastada (% 0.01) preduktal aort koarktasyonu, 1 hastada (% 0.01) Patent Duktus Arteriyozis (PDA) anomalisi, 1 hastada (% 0.01) çift vena kava süperior anomalisi, 1 hastada (% 0.01) parsiyel anormal pulmoner venöz dönüş (PAPVD) anomalisi ve 45 hastada (% 0.56) ise azigos lob varyasyonu saptandı. Sonuç olarak, ileri teknoloji ürünü olan Multi Dedektör Bilgisayarlı Tomografi (MDBT) ile toraks vasküler varyasyon ya da anomalilerini saptamak mümkün olmaktadır. Doğru tanı hastaların tedavi şeklini değiştirebilmekte, aynı zamanda gereksiz ek tetkiklerden ve cerrahi girişimlerden hastanın korunması sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Toraks, Bilgisayarlı Tomografi, Vasküler varyasyon
Girişimsel radyoloji bölümünde verilen hemşirelik girişimlerinin belirlenmesi
Bu araştırma girişimsel radyoloji bölümünde verilen hemşirelik girişimlerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini; Ankara il sınırları içerisinde yer alan girişimsel radyoloji bölümü bulunan hastanelerin girişimsel radyoloji bölümünde çalışan hemşireler oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiştir. Araştırma; araştırmaya izin veren hastanelerin girişimsel radyoloji bölümünde çalışan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 31 hemşire ile yapılmıştır.Verilerin toplanmasında, ilgili literatürden yararlanılarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu kullanılmıştır.Verilerin değerlendirilmesinde, frekans dağılımları, ortalama, standart sapma, yüzdelik sayılar kullanılmıştır.Araştırmanın bulgularına göre hemşirelerin işlem öncesinde; daha sıklıkla teknik beceri gerektiren (vital bulgu alma, IV yol açma, cilt hazırlığı yapma, laboratuar bulgularını değerlendirme) girişimlerle hastaya bilgi verme girişimini yaptıkları belirlenmiştir. Hemşirelerin işlem sırasında; çoğunlukla steril ortam oluşturmaya yönelik girişimleri yaptıkları bunun yanı sıra işlem sırasında doktora yardımcı olma, hastayı monitörize etme ve işlem sırasında uygulanması gereken ilaçları uygulama girişimlerini yaptıkları belirlenmiştir. Hemşirelerin işlem sonrasında ise; hastanın vital bulgularını takip etme, hastanın güvenli bir şekilde transportunun sağlanması, kanama takibi, hasta ve yakınlarına eğitim verme, işlem bölgesinin pansumanını yapma ve kapatma, hastanın nörolojik muayenesini yapma, işlem sonrasında uygulanması gereken ilaçları uygulama ve hastanın mobilizasyonunu sağlama girişimlerini yaptıkları belirlenmiştir. Hemşirelerin literatüre göre belirlenmiş olan işlem öncesi, sırası ve sonrasında hemşirelik girişimlerini; çok yüksek bir oranda sorumlulukları olarak kabul ettikleri belirlenmiştir.Yukarıda verilen sonuçlar doğrultusunda girişimsel radyoloji hemşireliğinin rollerini ortaya çıkaran çalışmaların yapılması, hemşirelere girişimsel radyoloji hemşireliği ile ilgili eğitim programlarının oluşturulması ve hastanelerde girişimsel radyoloji hemşirelerinin girişimlerine yönelik politika ve prosedürlerin oluşturulmasına yönelik çalışmaların yapılması önerilmektedir.Anahtar Kelimeler: Girişimsel radyoloji, hemşirelik girişimleri, girişimsel radyoloji hemşireliği
Parkinson hastalarında manyetik rezonans görüntülemesi kullanılarak beyin sapının morfometrik olarak degerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, Parkinson hastalığında manyetik rezonans görüntülemesi kullanılarak beyin sapının morfometrik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Bu çalışmaya, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2018 ile Ocak 2021 tarihleri arasında başvuran ve klinik olarak Parkinson hastalığı (PD) tanısı alan, düzenli ilaç kullanım öyküsü bulunan 50 yaş üstü 100 hasta dahil edilmiştir (Grup 2= Hasta). Bu hastalar, klinik olarak Parkinson tanısı olmayan acil servise baş ağrısı şikayetiyle başvuran radyolojik görüntülemelerinde patoloji izlenmeyen 100 hasta ile karşılaştırılmıştır (Grup 1= Sağlıklı). Hastaların sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet), mezensefalon ön arka çapı-alanı, pons ön arka çapı-alanı, mezensefalonun ponsun alanına oranı, substansia nigra kalınlığı, serebral krus genişliği ve interpedinküler mesafe ölçümleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 100 hasta ve 100 sağlıklı birey olmak üzere toplamda 200 birey dahil edildi (%57.5'i, n=115 erkek). Çalışmamızda yaş ortalaması 64.1±9.6 bulunmuştur. Grup 1'deki bireylerin mezensefalon ön-arka çapı ortalaması 0.99±0.09 cm, Grup 2'deki bireylerin ortalaması ise 1.05±0.16 cm olarak bulunmuştur. Hasta grubunda (grup 2) mezensefalon ön-arka çapı daha yüksek saptanmıştır ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.001). Grup 1'deki bireylerin pons ön-arka çapı ortalaması 2.11±0.13 cm, Grup 2'deki bireylerin ortalaması ise 2.17±0.17 cm olarak bulunmuştur. Hasta grubunda (grup 2) pons ön-arka çapı daha yüksek saptanmıştır (p=0.003). Mezensefalon alanı Grup 1'de ortalama 1.72±0.27 cm2, Grup 2'de ise ortalama 1.65±0.29 cm2 olarak bulunmuştur (p=0.058). Pons alanı Grup 1'deki bireylerde ortalama 3.57±0.44 cm2 iken, Grup 2'deki bireylerde bu değer ortalama 3.91±0.52 cm2 olarak bulunmuştur (p<0.001). Mezensefalon/pons alan oranı, Grup 1'deki bireylerde ortalama 0.48±0.07, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 0.42±0.09 olarak bulunmuştur (p<0.001). İnterpedinkuler mesafe, Grup 1'deki bireylerde ortalama 0.66±0.05 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 0.73±0.12 cm olarak bulunmuştur (p<0.001). Substansia nigra kalınlığı Grup 1'deki bireylerde ortalama 2.98±0.33 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 2.66±0.4 cm olarak bulunmuştur (p<0.001). Sağ serebral krus genişliği Grup 1'deki bireylerde ortalama 1.53±0.13 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 1.57±0.14 cm olarak bulunmuştur (p=0.047). Sol serebral krus genişliği Grup 1'deki bireylerde ortalama 1.54±0.11 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 1.61±0.32 cm olarak bulunmuştur (p=0.047). Sağ serebellar pedinkul genişliği Grup 1'deki bireylerde ortalama 1.62±0.13 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 1.68±0.14 cm olarak bulunmuştur (p=0.001). Sol serebral pedinkul genişliği ise Grup 1'deki bireylerde ortalama 1.63±0.13 cm, Grup 2'deki bireylerde ise ortalama 1.69±0.13 cm olarak bulunmuştur (p=0.002). Sadece hasta grubu ele alındığında; yaş ve pons alanı arasında anlamlı negatif bir korelasyon (r=-0.284) bulunmaktadır. Benzer şekilde, yaş ve sağ serebellar pedinkul genişliği arasında anlamlı negatif bir korelasyon (r=-0.281**) bulunmaktadır. Özellikle, interpedinkuler mesafe ölçümünün, %49'luk bir sensitivite ve %91'lik spesifisite ile 0.716'lık en yüksek Alan Altında Eğri (AUC) değerini sağladığı bulunmuştur. Bu, cut-off değeri 0.74 olarak belirlendiğinde, belirli bir hastalığın tanısında etkili bir gösterge olabilir. Ayrıca, pons alanı ölçümü de önemli bir bulgu olarak öne çıkmaktadır. Pons alanının, %77 sensitivite ve %54 spesifisite ile 0.692'lik bir AUC değeri sağladığı görülmüştür. Bu, 3.59 cut-off değeriyle hastalığın belirlenmesinde yardımcı olabilir. Hastalığın varlığıyla negatif korele olan değerler için de dönüştürülmüş ters ROC analizi yaptık. Substantia nigra kalınlığı ölçümü, %25'lik bir sensitivite ve %90'lık bir spesifisite ile en yüksek AUC değeri olan 0.744'ü sağladı. Bu, cut-off değeri 3.20 olarak belirlendiğinde, Parkinson hastalığının tanısında etkili bir gösterge olabilir. Ayrıca, mezensefalon/pons alan oranı ölçümü de önemli bir bulgu olarak öne çıkmaktadır. Bu ölçüm, %45 sensitivite ve %81 spesifisite ile 0.702'lik bir AUC değeri sağlamıştır. Bu, 0.49 cut-off değeriyle hastalığın belirlenmesinde yardımcı olabilir. Öte yandan, mezensefalon alanı ölçümünün AUC değeri daha düşük bulunmuş (%64 sensitivite ve %46 spesifisite ile 0.582). Sonuç: Bu bulgular, belirli anatomik özelliklerin ölçümlerinin Parkinson hastalığının tanısında ve belki de erken evrelerinin tespitinde önemli olabileceğini göstermektedir. Bu, bu özelliklerin daha fazla incelenmesini ve bu özelliklere dayalı tanı araçlarının geliştirilmesini gerektirir. Ancak, bu sonuçlar, bu araştırmanın daha geniş ölçekte ve farklı demografik gruplarla tekrarlanması gerektiği gerçeğini de ortaya koymaktadır.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda sarkopeninin rektus femoris ve anterior tibialis kasları ekointensite bulguları ile değerlendirilmesi
İskelet kası, proteinlerin yanı sıra, yağ hücreleri ve fibröz doku gibi kasılmayan elementlerden oluşur. B-mod ultrasonografi görüntüleri, değişen seviyelerde ekojenite sağlar; iskelet kası hipoekoik, kas içi yağ ve fibröz doku hiperekoik olarak görünür. Ekointensite (Eİ) olabildiğince subkutan ve fibröz dokuyu dışlamaya çalışılarak, kas dokusunun etrafına bir kutu veya çokgen çizilerek manuel olarak belirlenen, belirli bir alanındaki (region of interest; ROİ) ortalama piksel yoğunluğunu, Image-J gibi bazı bilgisayar programları yardımı ile belirlenmesidir. Önemli bir halk sağlığı sorunu olan Kronik böbrek hastalığı (KBH) tanılı hastalar, diyet kısıtlamaları ve azalmış fiziksel aktivite gibi çeşitli sebeplerle artmış sarkopeni riski altındadır. Sarkopeni, yaşla ilişkili olarak progresif kas ve beraberinde kas hacim kaybı sonucunda performans kaybı ile tanımlanır. Çalışmamızda hemodiyaliz programı ile takip edilen KBH tanılı hastalarda sarkopeninin Eİ ile ilişkisini araştırması amaçlanmıştır. Vaka grubu olarak hemodiyaliz ünitesinde takipli 38 hasta, kontrol grubu olarak hemodiyaliz ihtiyacı olmayan 37 hasta belirlendi. Ciddi nöropati, inme sekeli, ampütasyon öyküsü, ciddi kronik obstrüktif akciğer hastalığı, Parkinson, aktif malignite öyküsü, ciddi iskelet deformitesi, genetik/edinsel kas ve konnektif bağ dokusu hastalığına bağlı son dönem böbrek yetmezliği olan hastalar ve AIDS tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Vaka grubundaki Eİ değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Eİ değerleri ile düzeltilmiş Eİ ölçümleri arasında pozitif; el kavrama testi sonuçları ile negatif korelasyon olduğunu saptandı. El kavrama testi cut-off değerlerine göre sarkopenik kabul edilen hastalarda Eİ değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu belirlendi. Yaş, cinsiyet,VKİ ve GFR'nin Eİ değerini belirleyen bağımsız faktörler olduğu belirlendi. Sarkopeni değerlendirimesinde rektus femoris (RF) kasının Eİ değerinin anterior tibialis kasına göre daha iyi belirteç olduğu belirlendi. Sağ RF kası Eİ değerinin, sarkopeni tanısını tahmini için yapılan ROC eğrisi analizinin genel doğruluk oranı (AUC: Accuracy) 0,794 (%95 G.A.: 0,695- 0,894 p<0,001) , optimum cut-off değeri 83,7 a.u olarak belirlendi (duyarlılık= %73,7 özgüllük= %73) Çalışmada artan yaşlı nüfus ve kronik hastalıkların sonucu gelişen sarkopeninin Eİ değerleri ile ilişkisine dikkat çekmekte, bu konuda geniş kapsamlı daha fazla prospektif çalışma ihtiyacını ortaya koymaktadır.
COVID 19 tanılı çocuklarda radyolojik bulguların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Pediatrik COVID-19 hastalarında görüntüleme teknikleri ile klinik ve laboratuvar parametrelerin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Çalışmamıza 18 yaş altında PCR testi ile COVID-19 tanısı doğrulanmış 187 hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar ve radyolojik görüntüleme bulguları retrospektif olarak dosya kayıtlarından incelendi. Bulgular: Hastaların %57,2'si erkek ve ortalama yaş 110,1±67,4 ay idi. Hastaların büyük bir çoğunluğu hastalığı hafif ve asemptomatik geçirenlerden oluşmaktaydı. PAAC grafisi çekilen 175 hastadan 21'inde (%12) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu saptandı. En sık gözlenen bulgular sırasıyla konsolidasyon (n=16; %9,1), bilateral buzlu cam görüntüsü (n=11; %6,3) ve atelektazi (n=5; %2,9) idi. Hastaların 67'sine bilgisayarlı akciğer tomografisi çekildi. Bu hastaların 28'inde (%41,8) COVID-19 ile ilişkili bir akciğer bulgusu mevcudiyeti saptandı. Sırasıyla en sık saptanan üç bulgu konsolidasyon (n=16; %23,9), bilateral buzlu cam görünümü (n=16; %23,9) ve atelektazi (n=15; %22,4) idi. PAAC grafisinde görüntüleme bulgusu olanların daha çok pediatrik yoğun bakım ihtiyacı olduğu, yatış sürelerinin daha uzun olduğu, komorbidit hastalık varlığı, öksürük, takipne şikayetlerinin daha belirgin olduğu ve Akut faz reaktanlarının (Ferritin, Fibrinojen, C-Reaktif protein(CRP), Prokalsitonin) daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bilgisayarlı akciğer tomografisinde bulgu görülen hastalarda ise takipne, Prokalsitonin ve CRP değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Hastalık şiddeti arttıkça her iki görüntüleme yönteminde bulgu görülme sıklığı artmaktaydı (p<0,05). Özellikle <1 yaş olan hastalarda her iki görüntüleme yönteminde de anlamlı bulgu sıklığı artış göstermekteydi (p<0.05). Sonuç: Hastalık şiddeti arttıkça radyolojik bulguların arttığı, 1 yaş altı çocuklarda görüntüleme bulgularının diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar eşliğinde COVID-19 süphesi olan çocuklarda görüntüleme yöntemlerinin gerekli durumlarda yapılıp, hastalığın seyri ve şiddeti hakkında önbilgi verebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Bilgisayarlı Tomografi, COVID-19, Pediatri, Radyolojik bulgular, X-Ray
X-ışınlarının radyolojide kullanımı ve organ doz hesabı
X-ISINLARININ RADYOLOJİDE KULLANIMI VE ORGAN-DOZ HESABI (Yüksek Lisans Tezi) Hacı DOĞAN Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Temmuz 1997 ÖZET Bu çalışmada, x-ışını oluşumu, fiziksel özellikleri, röntgen cihazının çalışma prensipleri araştırılmış, radyasyonun biyolojik etkileri incelenmiştir. Röntgen film çekimi sonucunda insan vücudunda oluşan organdozlarının miktarları, iki metodla hesaplanmış ve sonuçlan karşılaşırılmıştır. Bilim Kodu Ahahtar Kelimeler Sayfa Adedi Tez Yöneticisi 4040301 91 Doç.Dr. Süleyman ÖZÇELİK
Akut pankreatit olgularında radyolojik ve klinik skorların karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemek için kullanılan ÇKBT sınıflamaları(Atlanta ve Balthazar sınıflamaları) ile klinik temele dayanan Ranson kriterlerini karşılaştırmaktır. Materyal ve Metod: Radyoloji ana bilim dalında Ocak 2010 ile Aralık 2013 tarihleri arasında ÇKBT çekilen, akut pankreatit tanısıyla takip ve tedavisi yapılan 80 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, klinik, laboratuar, radyolojik bulguları ve Ranson kriterleri retrospektif olarak incelendi. Radyolojik olarak ÇKBT ile yapılan Atlanta ve Balthazar sınıflamaları ile klinik açıdan elde edilen verilerle yapılan Ranson kriterleri ortaya konuldu. Akut pankreatitin şiddetini belirlemek için şiddetli pankreatit olguları, prognozu belirlemek için ise mortalite ve morbidite; Ranson kriterleri, Atlanta ve Balthazar sınıflamaları ile karşılaştırıldı. Şiddetli pankreatit olguları, Ranson kritelerinde puan sistemine göre Atlanta ve Balthazar sınıflamalarında ise BT'deki nekroz derecesine göre belirlendi. Morbidite ise hastanede yatış süresi olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya akut pankreatit tanısı alan 80 hasta dâhil edildi. Hastaların 24'ü erkek (%30), 56'sı kadın (%70), yaşları 21 ile 86 arasında idi (ortalama yaş 57.15±13.7). Hastalar hafif ve şiddetli pankreatit olarak değerlendirildiğinde; Atlanta sınıflamasına göre; 59 (%74) hastada hafif pankreatit, 21 (%26) hastada şiddetli pankreatit saptanmıştır.Balthazar sınıflamasına (BTŞS skoru) göre 62 (%77.5) hastada hafif pankreatit, 18 (%22.5) hastada şiddetli pankreatit saptanmıştır. Ranson kriterlerine göre ise 68 (%85) hastada hafif pankreatit, 12 (%15) hastada şiddetli pankreatit saptanmıştır. Şiddetli pankreatitli hastalarda Atlanta ve Balthazar sınıflamaları korele bulunurken (p<0.001), Atlanta sınıflaması ile Ranson kriterlerinin korelasyonu saptanmadı (p=0.118). Balthazar sınıflaması ile Ranson kriterleri arasında da korelasyon saptanmadı (p=0.64).Mortalitesi olan hasta sayısı çok az olduğundan istatistiksel analiz yapılamadı. Morbidite açısından karşılaştırma yapıldığında ise; Atlanta sınıflaması ile morbidite ilişkisi anlamlı bulundu (p<0.001), Balthazar sınıflaması ile morbidite ilişkisi anlamlıydı.(p=0.002). Ranson kriterleri ile morbidite ilişkisi ise anlamlı değildi (p=0.264). Sonuç: Akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemede; Ranson kriterleri, Atlanta ve Balthazar sınıflamaları karşılaştırıldı. Akut pankreatitin şiddeti açısından Atlanta ve Balthazar sınıflamaları korele bulunurken, her iki sınıflama ile Ranson kriterleri korele bulunmadı. Prognozun göstergesi olarak kullanılan morbidite ile karşılaştırma yapıldığında ise; Atlanta sınıflaması, Balthazar sınıflaması ve Ranson kriterlerine üstün bulunduğu için; Akut pankreatitin şiddet ve prognozunu belirlemede Atlanta sınıflamasının kullanılması daha uygundur.
Sağlık kuruluşlarında radyoloji bölümü iletişim süreçlerinin bölüm bağlılığına etkisi
Radyoloji, tüm sağlık kuruluşlarında teşhis ve tedavi için önemli bir bölümdür. Bu bölüm ile ilgili her geçen gün yeni bir uygulama ortaya çıkmaktadır. Bu yeniliklerin başında teknolojik gelişmeler gelmektedir. Sağlık kurumların görüntüleme teknikleri için cihaz temini gün geçtikçe kolaylaşmaktadır. Bu nedenle sağlık kuruluşları rekabet avantajını ancak "insan" faktörü ile yakalayabilmektedir. İnsan faktörünü avantaja çevirebilmek için etkili iletişim tekniklerini kullanmak gerekir. Bunun yanında örgütsel bağlılık da önemli bir kavramdır. Çalışanların, bölüme bağlılığının sağlanması ve tecrübeli olmanın avantajını kullanması büyük önem taşır. Bu çalışma Radyoloji bölümünde çalışan kişilerin, kendi aralarında veya hasta/hasta yakınları, kurum içi çalışanlar ve kurum dışı ilgili kişiler ile kurdukları veya yürüttükleri iletişim sürecinin, örgüte (bölüme) bağlılıklarına etkisini ortaya koymaktadır. Araştırmaya katılan çalışanlardan elde edilen veriler üzerinde dikkati çeken ilk nokta, iletişim süreci değerlendirme genel konularına dair algılarının son derece yüksek olmasıdır. Fakat yine araştırmada göze çarpan önemli bir konu, katılımcıların örgütlerine bağlılık açısından bir kararsızlık içerisinde oldukları gözükmektedirler.
Devlet hastanesi ve özel hastanelerde çalışan radyoloji teknisyenlerinde tükenmişlik sendromunun nedenleri ve teknisyen üzerine yarattığı etkileri
Radyoloji çalışanlarının tükenmişlik düzeyini belirlemek amacı ile yapılan çalışmaya 419 sağlık çalışanı katılmıştır. Katılımcılara uygulanan Maslach Tükenmişlik Ölçeğinde yer alan üç boyut katılımcıların demografik özellikleri doğrultusunda analiz edilmiştir. Yapılan araştırma sonucuna göre tükenmişliğin alt boyutlarından olan duygusal tükenme ile sağlık çalışanlarının demografik özellikleri arasında anlamlı farklılık bulunamamıştır. Duyarsızlaşma alt boyutu ile cinsiyet, çalışma şekilleri, çalıştıkları kurum, çocuk sayısı, mesleki kıdem ve yaşları arasında anlamlı farklılığın olduğu tespit edilmiştir. Kişisel başarı alt boyutu ile cinsiyet, çalıştıkları bölüm, çalıştıkları kurum, çocuk sayısı, haftalık çalışma süresi, mesleki kıdem ve yaşları arasında farklılığın olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların tükenmişlik alt boyutları ile eğitim durumu ve medeni durumları arasında herhangi bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir. Araştırma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur.
Radyoloji bölümü çalışanları ve hasta iletişimi
İletişim insanın hayatı boyunca diğer insanlarla girdiği etkileşim sürecidir. Sağlık kurumlarında iletişimin niteliği hizmet sektörü olması sebebiyle daha önemli bir yer tutar. Hizmet kalitesi, hasta memnuniyeti ve kısmen tedavi sürecinin başarılı olması olumlu bir iletişim sürecine bağlıdır. Bu çalışma sağlık kurumlarının radyoloji bölümlerinde çalışan sağlık görevlileriyle hasta iletişimini konu almaktadır. Konu teorik ve anket çalışmaları yapılarak incelenmiştir. Teorik kısımda iletişimin önemi üzerinde durulmuş, iletişimi etkileyen faktörlere değinilmiştir. Radyoloji bölümü, hizmet türleri, çalışanları, bölümde işlemi yapılan hastalar hakkında bilgi verilmiş, İstanbul Anadolu yakasında bulunan radyoloji çalışanı ve hastalarla alan çalışması yapılmıştır. Veri sonuçları SPSS sistemiyle analiz edilmiş değerlendirme yapılarak çalışma sonlandırılmıştır. Çalışmada elde edilen verilerin değerlendirilmesi sonucunda her iki katılım grubunun da iletişim sürecine yönelik olumlu katkıları yüksek çıkmış olup, bu durumun radyoloji çalışanı ve hastaların iyi ve olması gereken bir iletişim süreci yaşadığı sonucunu doğurmaktadır.