Religious sociology
361 theses under this subject heading
Günümüzde Orta Doğu ve Doğu dinlerinin dini ritüellerinde cinsiyet rolleri
İnsan hayatında dinin önemli bir yeri olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. Dinî inanç ve ritüellerin özelde kişileri, genelde ise toplumu canlı tuttuğu, yaratıcı ile olan ilişkilerde süreklilik sağladığı bilinmektedir. Ayrıca din, insan hayatına çeşitli inanç ve ritüeller ile karışarak bireyin kendisi ve çevresiyle barışık anlamlı bir hayat yaşamasına imkân vermekte; ümitsizliğe ve manevî bir boşluğa düşmesini engellemektedir. Bu açıdan dinî ritüeller kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarına da yön vermektedir. Tarih sahnesinde yerini almış toplumlar ve dinler incelendiği zaman birçok alanda olduğu gibi dinlere ait ritüellerde de kadın ve erkek arasında uygulama veya sorumluluk farklılıklarının olduğu gözlemlenmektedir. Bu çalışmada günümüzde Orta Doğu ve Doğu dinlerinde ritüeller açısından cinsiyet rolleri ele alınmıştır. Araştırmanın amacı bu dinlere ait ritüellerde kadın ve erkek ayrımı ile bunlara ait rolleri ortaya koymaktır. Çalışma, giriş, iki araştırma bölümü ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun önemi, amacı, metodu ve kaynaklarına ek olarak tez konusunu oluşturan cinsiyet açıklanarak kadın ve erkek konuları ele alınmış, ritüel ile ibadet hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Orta Doğu dinleri olan Sâbiîlik, Mecûsîlik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet'e ait ritüellerde cinsiyet rollerine değinilmiştir. Araştırmanın İkinci bölümünde ise Doğu dinleri olan Hinduizm, Budizm, Caynizm, Sihizm, Konfüçyanizm, Şintoizm ve Taoizm'in dini ritüellerinde cinsiyet rolleri ele alınmış ve çalışmanın sonunda tespit edilen bulgu, yorum ve ulaşılan sonuçlara yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler; Din, Ritüel, Cinsiyet, Kadın, Erkek.
Seyyid Ahmet Arvasi'nin din ve toplum görüşleri
Bu araştırmada, din ve toplum ilişkileri konusunda, Seyyid Ahmet Arvasi'nin görüşleri incelenmiştir. Seyyid Ahmet Arvasi için Hıristiyanlığın merkezi konumunda bulunan Batı'da, Orta Çağdaki kilise babalarının, halk üzerinde kurduğu tahakküm düzeninin etkisiyle Batı'nın öncülüğünde birtakım sosyal ve bilimsel dönüşümlerin rüzgarıyla, günümüze kadar etkisini artırarak süregelen ve bugün tüm dünyayı etkisi altına alan sekülerizm ve hedonizm temelli yaşam tarzının, insanlığı giderek din kavramından uzaklaştırması olumsuz bir durumdur. Seyyid Ahmet Arvasi, yerel ve küresel bazda, pek çok dinin ve inanç sisteminin kaynağı olan ve öteden beri Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu coğrafyalarda, zamanla gelişen kültür ve medeniyet algısının, şehirleşmenin, yaşam biçiminin, aile yapısının, toplumsal düzenin ve değerler sisteminin, temelde din ve inanç etkisiyle oluştuğunu savunmaktadır. Tarihte birçok medeniyetin geçişine sahne olmuş bu bölgelerdeki Müslüman nüfusun ve tüm dünyadaki Müslümanların birlik ve dayanışma içerisinde olmaları ve din ile olan etkileşimlerini güçlendirerek devam ettirmeleri gerektiği görüşündedir. Seyyid Ahmet Arvasi'ye göre İslam toplumunun yeniden yükselip güçlenmesi, bu değerler ışığında gerçekleştirilecek çağdaş atılımlara bağlıdır. Seyyid Ahmet Arvasi'ye göre her toplum gibi Türk toplumu da farklı tarihsel süreçlerden geçmiş ve buna bağlı olarak farklı kültür ve medeniyet birikimleri edinmiştir. Dolayısıyla farklı toplumlara ait, bilhassa Batı kaynaklı sosyolojik analiz ve çözümlemelerin, Türk toplumuna birebir aktarılmaya çalışılması yanlıştır. Seyyid Ahmet Arvasi, Türklük ve İslamiyet'in birbirine zıt kavramlar olmadığını savunur. Arvasi'ye göre, Türk toplumu, tarihte olduğu gibi İslam'ın ortaya koyduğu prensipler ile birlikte millî değerlerine sarılırsa ve bu hassasiyete sahip genç ve aydın nesilleri yetiştirebilirse yeniden güçlenecek ve başta Türk-İslam coğrafyası olmak üzere tüm insanlığa umut olacak bir medeniyet örneğini ortaya koyabilecektir. Seyyid Ahmet Arvasi, bu doğrultudaki fikirlerini "Türk-İslam Ülküsü" olarak kavramlaştırmış ve idealize etmiştir.
Tevafuktan tesadüfe, beş vakitli günden vazgeçmek: Mütedeyyin erkeklerin dini terk etme pratikleri ve sekülerleşme süreçleri
Bu çalışma, dindar ailelerde/çevrelerde yetişmiş ve yıllarca dini pratikleri yerine getirmiş fakat sonrasında farklı süreçlerden geçerek dini yaşayışı terk etmiş erkeklerin gündelik hayat pratiklerine ve sekülerleşme süreçlerine odaklanmaktadır. 25 erkek katılımcı ile derinlemesine görüşmeler içeren çalışma, Pierre Bourdieu'nün habitus kavramı ile Henri Lefebvre'nin ritimanaliz yöntemini bir arada düşünerek dini habitusun ritim ve rutinlerini ortaya koymayı amaçlar. Bilindiği gibi mütedeyyin bireyler için gündelik hayatta inanç önemli bir yer kaplamaktadır. İslamiyet'e göre bireyin hayatı belli zamanlara bölünmüştür. Bu taksim gündelik olarak namaz vakitlerine göre "sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı" şeklinde beşe bölünerek yapılır. Haftanın belli günleri diğerlerinden daha kıymetli, senenin bazı zamanları diğerlerinden daha önemlidir. Dindar bir çevrede yetişen bireyler zamanın bu bölünmüş haline gerek ev içi gündelik inanç pratiklerinden gerekse sosyal hayatın kendisinden ötürü aşinadır. 2000'lerle birlikte Türkiye'de çeşitlilik kazanan sekülerleşme ve desekülerleşme tartışmalarına ritimanalistik bir yaklaşım getirme gayesinde olan bu çalışma, poliritmik sekülerleşme ve aritmik sekülerleşme gibi konsept denemesiyle dini yaşayışı terk etmiş eski dindar erkeklerin sekülerleşme süreçlerini dönüşen ritim ve rutinleri ile habitusları üzerinden tartışır. Gündelik hayatın sıradanlığına odaklanan çalışma, sıradan karşılaşmaların meydana getirdiği büyük dönüşümlerin sekülerleşme özelinde ne gibi pratikleri ortaya koyduğunu göstermeye çalışır.
Halifelik kurumunun tarihsel evrimi:bir politik ilahiyat yorumu
Peygamber Hz. Muhammed'in ölümü ile birlikte Arap toplumunda devlet başkanının kim olacağı sorusu gündeme gelmiştir. Bu dönemde İslam devlet başkanlığı ile ilgili çeşitli tartışmalar da ortaya çıkmıştır. Peygamber Hz. Muhammed'in kendinden sonra birisini vekil kılmayışı ve aktif bir seçim sisteminde o günün koşullarında olmayışı birtakım soru işaretlerini ve beraberinde tartışmaları ortaya çıkarmıştır. İslam öncesi dönemde kabileler halinde yaşayan ve politik kimliklerini kabileler üzerinden inşa eden Araplar Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği İslam ile hem sosyokültürel hem de politik düzlemde birtakım değişikliklere tabi kalmışlardır. Merkezi bir otoriteden yoksun olan Arap toplumu İslam ile birlikte tek bir çatı altında toplanmakla kalmayıp sınırların genişlemesi ile birlikte de bir takım yönetsel, idari sistemlere de ihtiyaç duymuştur. Kendi iç dinamiklerinden üretilen ve gelişim gösteren ve o günün koşullarına göre ihtiyaçlara cevap veren bir sistemin olmayışı çeşitli görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte bu ortamda çeşitli yaklaşımlar sergilenmiştir. Hz. Muhammed Arap toplumunun hem ilahi lideri hem de siyasi önderi olarak toplumda iki kimliği ile birlikte yer almakta olduğundan, peygamberin vefatı ile birlikte Arap toplumu yeni bir lider arayışı içerisine girmiştir. Peygamberden sonra ilk dört halifenin her biri farklı yaklaşımlar ile iktidara gelmiştir. Bu dört halifenin vefatları ile birlikte yerlerine bir yakınlarının gelmiyor olmasından ötürü, bu dönemi, halkın katılım ve rızasının olduğu bir seçim dönemi olarak ele almak mümkündür. Bu çalışmada, peygamberin ölümünden sonra İslam devlet başkanlığı yapan ve daha sonraları "Dört Halife" diye adlandırılan dönem ve sonraki politik yönetim anlayışı olan halifelik ele alınmıştır. İktidarı kılıç zoru ile ele geçiren Muaviye'nin, İslami yönetim sistemini saltanata dönüştürmesi ile birlikte 1924 yılına kadar yaşayan halifelik faaliyetleri, yönetim anlayışı kapsamında "Politik İlahiyat" çerçevesinde ele alınıp işlenmiştir. Halifeliğin kaldırılması ile birlikte kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı örgütlenmesi ise halifeliğin modern anlamda devamlılığı olarak görüp, bu müessesenin bir dönüşümü olarak incelenmiştir.
Viktorya dönemi din çalışmalarında köken fikri ve Andrew Lang
Bu tez, Orta Çağ ve Erken Modern Dönem eserlerinde Kitab-ı Mukaddes'in yaratılış temasına atıfla kullanılan köken düşüncesinin, Viktorya Dönemi (1837-1901) din çalışmalarındaki seküler biçimini ve Andrew Lang'ın söz konusu dönem içerisindeki dinin kökenine dair fikirlerini konu edinmektedir. 19. yüzyıldaki seküler biçiminden önce köken düşüncesi; Orta Çağ Hıristiyan azizleri ve Erken Modern Dönem araştırmacıları tarafından insanın ve tabiatın doğasını Kitab-ı Mukaddes'in yaratılış anlatısıyla temellendirilmek için kullanılmaktaydı. Ancak köken düşüncesinin sosyal ve fiziki araştırmalardaki yaratılış anlatısıyla ilişkili bu hali, yüzyıl içerisinde yerini seküler bir biçime bıraktı. Dinin seküler kökenleri de söz konusu dönem içerisinde keşfedildi ve Edward Burnett Tylor, James Frazer ve Max Müller'in dinin menşeine dair teorileri ortodoks yorumlara dönüştü. İskoç şair, edebiyatçı ve antropolog Andrew Lang ise çağdaşı söz konusu ortodoks teorilerin köken anlatılarına yönelik eleştirel çalışmalar ortaya koymuş; Avustralya'daki arkaik toplulukların inançlarından örneklerle "Yüce Varlık" teorisini ileri sürmüştür. Lang'ın dinin kökenine yönelik ortaya koyduğu bu alternatif seküler köken her ne kadar apolojik bir iddia barındırmasa da; din çalışmaları içerisinde ilkel monoteizm teorisinin temellendirilmesi ve deus otiosus kavramının geliştirilmesi için önemli bir kaynak teşkil etmiştir. Bu tez içerisinde, Viktorya Dönemi seküler din çalışmalarında bir temel olarak görülen köken düşüncesinin tarihi bağlam içerisindeki Hıristiyan kökleri ele alınmış; aynı zamanda Andrew Lang'ın "Yüce Varlık" teorisi örneği göz önünde bulundurularak söz konusu dönem içerisindeki ortodoks köken anlatılarına meydan okuyan ve yeni köken teorilerine temel teşkil edecek çalışmaları değerlendirilmiştir.
Akademisyenlerin çevre algısı ve çevreye dini ve manevi yaklaşımları
Bu çalışmanın amacı, akademisyenlerin çevreyi nasıl algıladıkları ve çevreye yönelik dini ve manevi açıdan nasıl bir yaklaşıma sahip olduklarını analiz etmektir. Çalışma kapsamında kavram olarak çevre, çevre algısı ve çevre sorunları, sorunların kaynağındaki nedenler, olası çözüm önerileri, çevre algısı ve çevre sorunlarının dini inançla olan ilişkisi, akademide ve eğitimde çevrenin önemi, modernite ve teknolojik gelişmelerin etkisinde insan ve çevre ilişkisi ve korona virüs tecrübesi ile insan ve çevre ilişkisi akademisyenlerin görüşlerine başvurularak mukayeseli bir biçimde incelenmektedir. Bugün, fen bilimlerinin yanı sıra sosyal bilimlerde farklı açılardan araştırma konusu yapılan çevre ile ilgili hemen her gün yeni bir çalışma yapılmaktadır. Ancak literatürde çevre algısına yönelik akademisyenlerin yaklaşımlarına başvurularak yürütülen herhangi bir araştırmaya rastlanamamıştır. Mevcut çalışmada, akademisyenlerin çevreyi ve çevre sorunlarını algılayışlarında dini ve manevi değerlerin etkisi sorgulanmıştır. Sahip olunan çevre algısında dinin yegâne etken olduğu söylenememekle birlikte, dinden bağımsız bir çevre anlayışının da mümkün olamayacağı bulgusuna rastlanmıştır. Söz konusu çalışma, akademisyenlerle yapılan derinlemesine mülakatlardan elde edilen nitel verilerin yanı sıra çevre ile ilgili bugüne dek yürütülen çalışmalara ve geliştirilen teorilere dayanmaktadır. Bu açıdan araştırmanın sosyolojik bir nitelik taşıdığı ifade edilmelidir. Çalışmada çevrenin ele alınış şekli bakımından daha çok beşerî yönü üzerinde durulmuş olup toplumsal bir olgu olarak insan ve çevre ilişkisine odaklanılmıştır. Ayrıca, araştırmada fiziki çevreye yönelik değerlendirmeler yer almakla birlikte, çevrenin sosyal ve manevi yönüne de vurgu yapılmaktadır. Bu araştırmanın evrenini akademisyenler oluşturmakta olup örnekleminde ise sosyal bilimler alanı ağırlıklı olmak üzere İstanbul'da bulunan ve farklı bölümlerde görevli olan 13 akademisyen yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Akademisyenler, Çevre algısı, Çevre sorunları, Çevre ve Din, İnsan ve Çevre.
"Benim yerimde olsaydın (Namazı) bir kadın olarak mı kılardın bir erkek olarak mı?" transseksüel bireylerin transseksüel olma deneyimleri ile dini deneyimleri arasındaki ilişki
Transseksüellik, kendi içinde birçok tartışmayı barındırması sebebiyle Türkiye'de üzerinde çok konuşulmayan araştırma alanlarındandır. Son günlerde tüm dünyadan farklı görüşlerle tartışılan ve sorunsallaştırılan bu konu Türkiye'de birçok kesimden insanı etkilemesine rağmen görmezden gelindiğini söylemek yanlış olmaz. Alanda yapılan çalışmaların birçoğu belli bir bakış açısıyla gerçekleştirilmektedir. Özellikle farklı dini, kültürel ve ahlaki değerlere sahip toplumlardaki bakış açıları ve yaklaşımlar, bununla birlikte özneler ve deneyimler göz ardı edilmektedir. Bu alandaki toplumsal çalışmalara, çatışmalara ve çözüm önerilerine Türkiye'nin bağlamını da göz önünde bulundurarak katkı sağlamak amacıyla transseksüel bireylerin transseksüel olma deneyimleri ile dini deneyimleri arasındaki ilişkinin araştırılması önem arz etmektedir. Bu araştırmanın saha çalışması kendisini ya da deneyimini transseksüel olarak tanımlayan bireyler ile yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakat, odak grup görüşmeleri ve katılımcı gözlem yöntemleri kullanılarak yapılmıştır. Araştırma sonucunda Müslüman transseksüellerin sosyal bir gerçeklik olarak var oldukları, Türkiye'nin sosyo-kültürel yapısı sebebiyle Müslüman oldukları için bazı LGBTİQ+'lar tarafından, transseksüel oldukları için de bazı muhafazakar Müslümanlar tarafından görünmez kılındıkları bulgusuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte bireylerin kültürel ve dini bağlamları sebebiyle kendi kimliklerini dini bir çerçeveden kurgulamaktan vazgeçmedikleri, bu bağlamda dini pratiklerini özgün bir şekilde ürettikleri ve transseksüel bir bireyin otomatik olarak din dışı addedilmesinin yanlış bir kanı olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.
Khalwat dar anjuman ('Solitude within society'): An Islamic ethico-mystical response to the dialectical tension between solitary and social life
This dissertation explores the question of why world civilizational traditions came to idealize either solitary or social life through a conceptual history and theoretical approach. It will be demonstrated that the idealization of one of these two ways of living was highly germane to the different ways in which civilizations had envisioned the good life, esp. in terms of virtue and piety. In addition, the study will investigate whether there existed a tension between life in solitude and one in society; what this dialectic entailed in theory; and how it was dealt with in practical terms. In this context, part one of the first chapter begins by assessing the civilizational traditions of Judaism, Buddhism, Greek antiquity, and Christianity. This assessment will be used as a counterpoint to frame the analysis in part two on the civilization of Islam. It will be argued that in light of Islam's vision of the good life, the tension between solitude and society becomes not only a relatively more prominent feature in Islam when compared to its counterpart traditions, but that it also becomes characteristic of a dynamic interplay and takes on much more of a polemical tone in the realm of both theory and praxis. Chapter two conceptually situates the said dialectic within the Islamicate civilization through a literary survey of Muslim advocates, detractors, and reconfigurators of solitude. Chapters three, four, and five draw on the Khwājagān-Naqshbandī Sufi ṭarīqah as a case study and mainly focus on their (ostensibly contradicting) principle of khalwat dar anjuman (lit: 'solitude within society'), viz. an ethico-mystical precept that stipulates mystical absorption in God and spiritual detachment from the world, and at the same time insists on maintaining an active social presence and participation in temporal activities. More specifically, chapter three delivers an ideational and socio-historical investigation on khalwat dar anjuman – a concept that is interpreted to be a reconfiguration of the conventional idea of solitude in both its ascetical and mystical variants – in order to pinpoint how it emerged as an alternative orientation for mystical attainment. Chapter four deals with more practical considerations, analyzing how the Khwājagān-Naqshbandīs negotiated other-worldly mystical pursuits and this-worldly mundane activities through their practice of khalwat dar anjuman. And, finally, chapter five concludes with an examination of how the Khwājagān-Naqshbandīs persevered in confronting modern realities vis-à-vis the principle of khalwat dar anjuman. It will be argued that khalwat dar anjuman was paramount in reconciling – as opposed to resolving – the dialectical tension between solitude and society from both a conceptual and practical standpoint. Moreover, although khalwat dar anjuman, admittedly, existed in both theory and practice prior to its formulation, its novelty lies in how it was conceptualized and turned into an operative principle at the organizational level, and also how it essentially transformed the general landscape of Sufi thought and salvational activity in the here and now. All in all, this dissertation partly aims to give substance to the point that khalwat dar anjuman served not only to justify and sanctify involvement in worldly matters, but that it also fostered a radical shift as a consequence of its basic premise which posits society as the sole arena where all spiritual and mystical activities are to be carried out and realized.
Modern meydan okumaya tevhid ekseninde bir cevap arayışı: Kutub, Şeriati ve Faruki örneği
İslam dünyası, 19. yüzyıldan itibaren maruz kaldığı savaşlar, işgaller, sömürgecilik ve milliyetçilik akımının etkisiyle siyasi, ekonomik ve sosyal yapısında büyük değişimler yaşamıştır. Bu süreçte, İslam dünyasının farklı bölgelerinden pekçok düşünür Müslümanların problemlerini çözmek ve onların birlik ve beraberliğini tesis etmek amacıyla bazı dini kavramları anlama noktasında yeni yaklaşımlar geliştirmişlerdir. Bu çalışmanın amacı; tevhid kavramının ele alınış biçiminde, tarihi ve toplumsal koşulların da etkisiyle nasıl bir değişim yaşandığını ortaya koymaktır. Bu bağlamda, öncelikle klasik dönem kelam kitaplarından Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin (ö. 333/944) Kitâbü't-Tevhîd ve Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin (ö. 508/1115) Kitâbü't-Temhîd li Kavâidi't-Tevhîd adlı eserleri, daha sonra klasik dönemle modern dönem arasında geçiş eseri olarak değerlendirilebilecek Muhammed Abduh'un (ö. 1905) Risâletü't-Tevhîd adlı eseri ve Said Halim Paşa'nın "İslamlaşmak" kavramı incelenmiştir. Son olarak ise XX. yüzyılda yaşamış Müslüman düşünürler olarak Seyyid Kutub (ö. 1966), Ali Şeriati (ö. 1977) ve İsmail Raci Faruki'nin (1986) ilgili eserleri taranarak onların Müslümanın hayatının tamamını şekillendiren temel prensip olarak tevhidi nasıl açıkladıkları gösterilmiştir. Zira Kutub, Şeriati ve Faruki, İslami "tevhid" doktrinini yaygın olarak tek tanrıya inanma şeklinde anlaşılan bakış açısı ile sınırlı tutmamış ve onu akidevi bir kavramdan tarih, bilgi, insan, toplum, metafizik gibi insan hayatının bütün alanlarıyla ilgilenen bütünlüklü bir dünya görüşü olarak yorumlamışlardır. Ayrıca, tevhidin gerçek anlamda hayata geçirilebilmesi için bu prensibe dayalı bir İslam toplumunun (ümmetin) inşasını gerekli görmüşlerdir. İdeal ümmet modellerini açıklarken ise hepsi geçmişe, yani ilk Müslüman nesillere referans yapmış ve sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa hitap eden ve yine sadece Müslümanların değil insanlığın mesele ve problemleriyle ilgilenen, dinamik ve kapsayıcı bir ümmet modeli geliştirmişlerdir. Anahtar Kelimeler: dünya görüşü, İslam toplumu, tevhid, ümmet
Ebu'l Kelam Azad ve Mahatma Gandhi'nin dini düşüncelerinin Hindistan'da başlatılan sivil itaatsizlik eylemlerine etkileri
Dini düşünceler ve inanışlar, toplumsal değişim ve dönüşüm süreçleri üzerinde önemli bir role sahiptir. İnsanların kültürel değerleri, ahlaki ilkeleri ve siyasi düşünceleri üzerinde derin etkiler bırakan dini düşünceler ve inanışlar, toplumsal hareketler ve ortaya konulan eylem modelleri üzerinde de önemli bir etkiye sahip olmuştur. Nitekim dini motivasyonla başlatılan toplumsal hareketler, ortaya konulan eylemlere aşkın bir hüviyet kazandırarak hareket üyeleri arasındaki bağların da güçlenmesine sebebiyet vermektedir. Bu durum neticesinde ise gerçekleştirilen eylemler normalden daha güçlü kılınarak hareketin başarıya ulaşma şansı da artmış olur. Bu çalışmada, Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesinin önde gelen iki ismi olan Ebu'l Kelam Azad ile Mahatma Gandhi'nin dini düşüncelerinin ortaya koymuş oldukları toplumsal hareketlere sivil itaatsizlik eylemlerine etkisi incelenecektir. Bu doğrultuda, çalışmada evvela toplumsal hareketler ve sivil itaatsizlik literatürü değerlendirilecek olup, meselenin teorik arka planına yer verilecektir. Ardından ise Ebu'l Kelam Azad ile Mahatma Gandhi'nin hayatı, dini ve siyasi düşüncelerin gerçekleştirdikleri eylem modelleriyle paralel bir şekilde incelenecektir. Son olarak ikilinin başlatmış oldukları toplumsal hareketler ve bu hareketlerin bir eylem modeli olan sivil itaatsizliğin günümüze etkileri ve bıraktıkları miras değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Ebu'l Kelam Azad, Mahatma Gandhi, Hindistan, sivil itaatsizlik, toplumsal hareketler
Revivalist discourse in modern hinduism: A socio-religious study of the ramakrishna movement
ABSTRACT The aim of this thesis is to analyze Sri Ramakrishna Paramahamsa's (1836-1886) revivalist discourse based on three perceptions (i.e. God-Nature, Self, and Society) in the context of the emergence of new religious movements in modern India. Unfortunately, the scope of the study of revivalist movements is generally limited to the Middle East and the Western world, whereas, this piece of work dedicated to South Asia region to make available sources for comparison of Abrahamic and non-Abrahamic religions in the context of modernity. This would be my larger contribution to the study of revivalist movements. I also aspire to provide an academic discussion to the intellectual scholarships in the field work of studying the religions and modernity. The thesis is composed of four chapters plus introduction and conclusion part. Introduction part explains my methodological, theoretical and conceptual framework of how and why I study the revivalist discourse of Sri Ramakrishna, the importance of this thesis, literature reviews, my aims and positions in the Ramakrishna studies, some statements about my study. Chapter one explores the core dimensions of the socio-religious changes in Bengal in order to find the basic elements of the revivalism in Bengal Renaissance during 1800-1830s. Chapter two contains an overview of Ramakrishna's life considering his spiritual experience turning into religious doctrines. Chapter three examines Ramakrishna's revivalist discourses in his daily speeches as recorded in the Gospel of Ramakrishna. Chapter four concentrates how Ramakrishna's revivalist discourse was perceived by his disciples, especially by his foremost devotee Swami Vivekananda and how Ramakrishna Math and Mission started as an organization. Conclusion part includes all of my research findings of this master thesis project and also it gives a general overview of the concluding remarks of each chapter. Outcomes of his revivalist discourse regarding God-Nature shortly are; everything in universe is an embodiment of God and God is active all the time and takes care of everything; regarding self, attachment to worldly things (i.e. women and gold and egotism) are the main problems of modern man and the solution is realization of God with guidance of a religious leader (guru) by experiencing renunciation, devotion, faith and meditation; regarding society, instead of dogmatism of religions and sects he purposes the idea of harmony of religions.
İslam medeniyetinde misafirperverlik: İbn Battuta'nın Seyahatnamesinde fütüvvet
Hospitality is a familiar and valued ethic across times and civilizations. It has been worked upon as an ethical concept by ancient and modern philosophers. Hospitality is also a very broad term, starting with its familiar every-day usage and extending to topics such as migration, refugees, the other, the stranger and moving on to include the modern commercial hospitality sector. My aim is to take a holistic look at the concept of hospitality in the Islamicate civilization, in its normative and practical dimensions. This involves normative dimensions of hospitality in Islamic thought and the practical dimension, which is a case study of the great traveller Ibn Battuta's travelogue in terms of the hospitality that he was received with along his vast journeys. The normative dimension includes hospitality in primary Islamic sources of the Quran and the Sunnah, which provides the base for all Islamic ethical system. Moreover, it also includes the codification of Islamic ethics with the formation of futuwwa thought and organization in the ninth century Islamicate world. Here, I look at the principles of futuwwa in the futuwwa books, akhism and and zawiyas. In the practical dimension I want to answer the question of how these hospitality norms were applied in real life Islamicate civilization, a case study to look at the overlap between the normative and the practical. The time range set for the practical dimension is Marshall Hodgson's "Middle Periods" of the Islamicate civilization (950-1500 A.D.). These were flourishing times of Islamicate civil networks and institutions. The aim in this part is to look at how some of these institutions embodied the ethical notion of hospitality in their practices. In order to analyze this, I chose Ibn Battuta's travelogue as it is considered one of the most important books representing the society and the living conditions of the time. In this part I analyze Ibn Battuta's travelogue the Rihla, in terms of his experiences of being hosted as a traveller around the Islamicate world.
Müslüman kadınların deneyimlerinde mekânın ve duyguların rolü: Hanımlar İlim ve Kültür Derneği (HİKDE)
This thesis examines how "Muslim women" in Hanımlar İlim ve Kültür Derneği (HİKDE), which is regarded as a pioneer association in the process of Muslim women's activities in Turkey, define and give meaning to their experiences through the debates of Islamism and the public sphere in Turkey. It is revealed that although their main motivation and reference sources are Islam, women reject "Islamist" discourse attributed to them for the reason they find it political and also believe that their activities have meaning beyond any discourse, hence define themselves as just "Muslim women". This thesis also reveals the meaning and role of space and emotions in the activities of women. It is argued that for Muslim women, being in action which is regarded as a necessity in Islam, requires a space understanding beyond public/private dichotomy. While space is seen as a tool for carrying out their actions, at the same time as a historical madrasa building it corresponds to a representational space where Islamic practices are fulfilled and the understanding of waqf is maintained. In addition, it is claimed that this association is the embodiment form of women's emotions that encompass their actions and play a crucial role together with affective atmosphere that is created through certain objects and subjects. For this thesis, a fieldwork is conducted including in-depth interviews, focus groups, and participant observations. Moreover, the content analysis of the Şadırvan Journal which was published in the first years of the association, and the analysis of other written and visual materials are included.
Kore Savaşı ve sonrası süreçte (1950-1958) Türk Tugayı ve tabur imamlarının Korelilerin İslam anlayışına etkisi
Geçmişten günümüze Kore'de İslamiyet'in tarihi incelendiğinde erken dönemlerde gerçekleşen temaslara rağmen Kore'de İslam dininin Kore Savaşı'na kadar kalıcı bir varlık gösteremediği anlaşılmaktadır. 20.yüzyıla kadarki süreçte, gerçek bir Koreli Müslüman topluluk oluşmadığı için Kore'de İslam dininin yayıldığı asıl olay, Kore Savaşı olarak kabul edilmektedir. Kore Savaşı ve sonrası süreçte, Türk tugayı ve beraberindeki tabur imamlarının Koreli toplum üzerindeki etkisi neticesinde İslam dini Koreliler arasında yayılmıştır. Bu bağlamda, çalışma, modern Kore Cumhuriyeti'nde (Güney Kore) İslamiyet'in ve Koreli Müslüman varlığının yeniden vuku bulmasında Türk tugayı ve Türk tugay imamlarının etkisini ortaya koymaktadır. Tez, bu amaçla Kore Savaşı ve sonrası süreçte Kore'de görev yapan Türk tabur imamlarının Kore'deki İslam algısına etkisini, Türk askeri kültürü ve Türk tabur imamlarının İslami faaliyetlerinin arka planı üzerinden tahlil edecektir. Kore'de gerçekleştirdikleri çalışmalarla öne çıkan üç tabur imamının hayatı ve faaliyetlerine odaklanarak Kore Türk Tugayı'nın Kore'deki İslamiyet için sundukları katkılar irdelenecektir. Bu incelemeler, Güney Kore'de ve Türkiye'deki kütüphanelerde ilgili kaynaklar göz önünde bulundurularak verilmiş olup tez çalışması resmi ve kişisel arşivler üzerinden zenginleştirilmiştir. Araştırmaya, bu imamlarla birebir görüşen şahıslar ve aile bireyleriyle gerçekleştirilen mülakatlar üzerinden ışık tutulmuştur. Çalışmada, Kore Türk tabur imamlarının tutumlarını diğer din adamlarından ayıran özellikler ortaya koyulmuştur. Bu kapsamda, Kore'ye askeri yardım amaçlı gelen Türklerin gösterdikleri insani davranışlar ve ahlaki motiflerin Korelilerin İslam dinine olan ilgilerinin ana etkeni olduğu tespit edilmiştir. Türk tugayı imamlarının yaptıkları katkının arka planında Türk askeri kültürü ve Türk tabur imamlarının dini neşretme hususundaki hassas tavırlarının etkili olduğu anlaşılmıştır. Tez çalışmasında, ilk kez gün yüzüne çıkarılacak resmi ve kişisel arşiv belgeleri sayesinde, Türk askerleri ve tabur imamlarının, Kore'de İslam için sundukları katkıyı daha yakından okumak mümkün olacaktır.
Mardin'de din değiştirme anlatıları: Kimlik ve aidiyet
Din değiştirme kişinin tüm çevresini, hatta kuşakları etkileyen bir tecrübe olmakla birlikte kalıplara sığdırılamayacak kadar komplekstir. Süreç içerisinde aidiyet, etnisite ve kimlik gibi birçok olguyu etkileyen bir eylem olan din değiştirme olgusuna konu Seyfo (1915) sırasında ve sonrasında Müslüman olan Süryaniler olunca bu kavramlar etrafındaki tartışmalar daha da derinleşmektedir. Bu tez çalışması, etnografik bir alan araştırmasına dayanmakta, Seyfo ve sonrası süreçte din değiştiren Süryanilerin hikâyelerini aktardıkları son kuşak torunlarına ve bu anlatılar üzerinden son kuşağın gündelik hayattaki aidiyet ve kimlik deneyimlerine odaklanmaktadır. Bu anlamda aile geçmişine dair anlatıların son kuşak üzerindeki etkilerini anlamayı amaçlamaktadır. Bu çalışma, bireysel hikâyelerin içeriden ve dışarıdan yapılan baskıyla nasıl gizlenmeye çalışıldığından günümüzdeki kimlik taleplerine kadar birçok duruma dikkat çekmektedir. Bu çalışma, "müslümanlaştırılmış veya müslümanlaşmış" denilerek pasif olarak algılanan Süryanilerin ve torunlarının aslında aktif özneler olduklarını göstermektedir. Son kuşağın Hristiyan ve Müslüman ve bu iki dinle özdeşleştirilen Kürt ve Süryani etnisiteleriyle olan bağlarına rağmen iki taraf içinde inşa edilen ötekiliği nasıl deneyimledikleri incelemektedir. Çalışmanın özneleri din değiştiren Hristiyan Süryani aile geçmişine sahip kişilerdir.
Contested sovereignty: The relation between the state and the religious field in Egypt during the pandemic 2020/2021
With the first spark of the Coronavirus crisis, the novel virus opened many questions about the relationship between science, health, people, religion, and the state. The pandemic made it necessary to recall religion because the virus posed an existential security threat. According to Norris and Engelhardt (2004), religion flourishes where people lack existential security. However, the invocation of religion by the modern state is only through its religious institutions, which were established historically to control religion and define its scope. The thesis discusses the recall of religious institutions in Egypt during the outbreak of the pandemic according to maps and the dynamics of the struggle for power between religious institutions and the state. According to Nazih Ayubi (1996), the overstating State in Egypt faces a dilemma to provide more space for religious institutions to participate in controlling the pandemic; however, this will be on the account of the extending domination of the state. By applying Bourdieu's theory of the religious field, the thesis analyzes these maps of interactions between the state, society, and religious institutions during the pandemic on three levels of competition between (1) the State that monopolizes the religious field and official religious institutions, (2) among official religious institutions, and (3) official religious institutions and non-official religious actors. Although the analysis considers the state's emphasis on its social dominance, it views the state as a contested object and an arena of struggle. Therefore, the analysis of struggle includes various levels; (1) social level, in terms of fatwas, zakat, and the moral leadership of society, (2) spatial level, in terms of the mosques, (3) legal level, in terms of the constitution, and (4) international level and media level. Keywords: Religious institutions, overstating, Pandemic.
Religion, memory, and sense of belonging: The tradition of memorization of the Qur'an in Turkey (1923-1950)
After the First World War, the emergence of nation-states brought new policies to many countries. Notably, the issue of identity and citizenship consequently became the basis of the political, social, and cultural crises and contestations. The case of the newly founded Turkish nation-state, which was based on secularization, modernization, Westernization, and nationalization, has consciously destroyed or undermined the social, cultural, political, ethnic, and religious structures that have existed in the Ottoman Empire for centuries. The formation of the Turkish nation-state resulted in deep traumas, ruptures, and fractures in the social fabric of the society and in the political milieu. The authoritarian secularization policies starting from 1923 to 1950, have profoundly influenced and shaped the history and memory of the religious communities. Dominant ideologies of the early Republican periods in Turkey have had many impacts and long lasting transformations on the social life, identity, and religiosity of ordinary Muslims. Psychological and physical tools of the violence of the state were imposed on them to implement secular policies and ideologies of the secular Turkish nation-state project. In this period of one-party regime, one of the most affected groups in the society was pious Qur'an memorizers (Hafızlar) who tried to learn the Qur'an under strict conditions. Qur'an memorizers, being one of the most marginalized and violated groups, have struggled to exist and survive in these historically dire conditions, despite the brutalities inflicted by the single party's sanctions and violent policies. The principal objective of this study is to obtain and evaluate the perceptions, experiences, and life stories of Qur'an memorizers regarding the state policies and brutalities they encountered in that era. This study particularly focuses on the relations between state, religion, memory, identity, and sense of belonging in the world of Qur'an memorizers in the years between 1923-1950.
Arnavutluk'ta sivil din: Tarihsel, kültürel ve nitel bir analiz
Bellah'a (1991) göre Amerikan sivil dini, belirli bir mezhebe veya kilise öğretisine dayanmayan, kendi kutsal semboller setine sahip müstakil bir dindir. Önce Amerika'da sekülerizm ve politik söylemler ekseninde çalışılmaya başlanan bu kavram, zamanla İngiltere, İsveç, Kanada, Avustralya, Türkiye, İsrail ve Nijerya gibi birçok ülkede de araştırma konusu olmuştur. Bu çalışmanın amacı, Arnavutluk'ta sivil dinin tarihsel, kültürel ve toplumsal düzeylerdeki görüngülerini incelemektir. İki aşamalı bu araştırmada ilk olarak, yakın dönem Arnavutluk tarihinde sivil dinin izleri ve kültürel motifler değerlendirilmiş; sivil-dinî teopolitika analiz edilmiştir. İkinci aşamada ise Arnavut halkının sivil dini ne ölçüde deneyimlediği/benimsediği ve Arnavutluk'ta sivil dinin bölücülük-bütünleştiricilik eksenindeki bir spektrumun hangi noktasında yer aldığı sorgulanmıştır. Maksimum çeşitlilik ile elverişli örnekleme yöntemlerinin kullanıldığı bu çalışmada beş ana temaya dayalı olarak 26 katılımcıyla derinlemesine mülakatlar (çevrimiçi) gerçekleştirilmiştir. Veriler, MAXQDA programından faydalanılarak analiz edilmiştir. Tarihsel veriler, 19. yüzyılda Pashko Vasa'nın "Arnavutluk'un dini Arnavutizm'dir." ifadesinde yer bulan sivil-dinî anlayışın, Komünizm döneminde Enver Hoca tarafından din karşıtlığını meşrulaştırmak için kullanıldığını göstermiştir. 1990 sonrası dönemde ise sivil dinin, politik söylem düzeyindeki etkisi azalsa da farklı bir biçimde halk nezdindeki etkisini sürdürdüğü tespit edilmiştir. Arnavutluk'ta sivil-dini görüngülerin üç düzeyde ele alınabileceği görülmüştür. Tarihsel ve kültürel düzeyde, Amerika örneğinde kurgulanan millet/devlet ile Tanrı/din arasındaki doğrudan ilişkiler yerine, Arnavutluk'ta milli değerlerin bağımsız kutsanmasının tercih edildiği bulgulanmıştır. Medya, entelijansiya ve reel politik düzeyinde Avrupa'ya uygun bir Arnavut kimliğinin inşası öne çıkmış, kamusal alanda İslam'ın görünürlüğünü/etkinliğini sınırlandıran dışlayıcı söylemlerle karşılaşılmıştır. Toplumsal düzeyde ise sivil din, kısmi olarak bütünleştirici bir rol üstlenmiştir. Arnavut örnekleminde sivil dinin birey düzeyindeki boyutlarına ilişkin bulgular, Amerika örneğiyle örtüşmüş, konumsal düzeyi ise herhangi bir karşılık bulmamıştır. Araştırma sonuçları, Arnavut halkının sivil dini, Amerika örneğinden farklı bir biçimde deneyimlediğini ortaya koymuştur. Bulgular kültürlerarası bir perspektifle yorumlanmıştır. Arnavutluk'ta sivil dinin ilk kez incelendiği bu çalışmanın, alana interdisipliner yaklaşım kazandırabilecek kapsamlı bir araştırma modelinin ilk adımları olabileceği umulmaktadır.
Bir dini grup olarak Opus Dei
"Bir Dini Grup Olarak Opus Dei" isimli çalışma Katolik Kilisesi bünyesinde yer alan ve kuruluşundan bu yana gizemli bir grup profili çizen Opus Dei Tarikatını farklı yönleriyle ele almaktadır. Tarikatın kurucusu olan Josemaría Escrivá de Balaguer'in yaşam serüveni Opus Dei Tarikatının oluşum sürecine ışık tutmaktadır. Josemaría Escrivá de Balaguer'in hayatı boyunca vermiş olduğu çaba sayesinde Opus Dei'nin sınırları, doğmuş olduğu İspanya'dan tüm dünyaya yayılmış ve hala yayılmaya devam etmektedir. Tez iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde dini gruplar ele alınmıştır. Din ve toplum ilişkisini kısa bir şekilde anlatılıp toplumsal gruplar ele alınmıştır. Sonrasında toplumsal grupların bir alt kümesi niteliğini taşıyan ve çalışmanın ana konusu olan dini gruplar ele alınmıştır. Dini grupların genel özellikleri ve dini grupların tipolojisi anlatıldıktan sonra dini grupların türlerine geçiş yapılmıştır. Çalışmada, temelde ikiye ayrılan dini grup türleri doğal dini gruplar ve sırf dini gruplar başlığı altında derlenmiştir. Tezin ikinci bölümünde ise Opus Dei'nin genel özellikleri, inanç esasları, toplumsal ve kültürel etkileri, ritüelleri, üye tipolojileri, idari yapısı ve manevi temelleri ele alınmış olup tarikatın kurucusu olan Josemaría Escrivá de Balaguer'in hayat hikâyesine yer verilmiştir. Çalışmada ayrıca "iş yoluyla kutsallık" kavramı üzerinde durulmuş ve bunun üyeler üzerindeki etkisi incelenmiştir. Bu çalışma, Opus Dei'nin karmaşık ve çoğu çoğu zaman yanlış anlaşılan yapısını daha iyi anlamayı hedeflemekte ve bu dini grubun modern dünyadaki dinamiklerini ortaya koymaktadır.
Kutsal yolculuğun hafızası: Hac umre hatıraları üzerine sosyolojik bir inceleme
Hac ibadeti, tarih boyunca dinî ritüel boyutunun yanı sıra eğitsel, sosyo-kültürel ve kolektif hafızayı inşa edici yönleriyle de merkezi bir öneme sahip olmuştur. Bu kutsal yolculuk, şekilsel ve sembolik farklılıklar gösterse de, toplumları bir araya getiren ve yapılandıran güçlü bir sosyolojik olgu olma özelliğini korumaktadır. Hacı, çıktığı bu yolculukta haccın dönüştürücü gücüyle yalnızca bireysel olarak etkilenmekle kalmaz; kutsalın tesiri, çevresine yayılarak kolektif bir bilinç ve manevi bir atmosfer yaratır. Hac yolculuğu, bireyi gündelik hayatın ve profan zamanın bağlarından sıyırarak, varoluşsal bir kopuşu gerekli kılar. Bu içsel kopuş, hacının hayatının merkezinden uzaklaşarak varlığın dışına doğru manevi bir yolculuk gerçekleştirmesini sağlar ve gündelik olanı yeniden gözden geçirme fırsatı sunar. Bu süreçte hacı, farklı duygular ve beklentiler ile kutsalla bütünleşir; arınma duygusunu yoğun bir şekilde deneyimleyerek yolculuğuna devam eder. Hac yolculuğunun tamamlanmasının ardından ferdin ruhunda canlanan dini atmosfer ve duygusal yücelme hali, bireyin kimliğinde kalıcı bir dönüşüm yaratır. Bu çalışmanın temel konusu, Hac yolculuğunun seyahat ve mekân bağlamında sosyolojik bir olgu olarak incelenmesidir. Birinci bölümde, yolculuk ve kutsallık ilişkisi, yol, yolcu ve seyahat kavramlarının izinde ele alınmış, yolculuğun kimlikle olan ilişkisi ve kutsal yolculuğun mekâna varış ile sonlanmasının ardından ikinci bölümde hac ve yolculuk ilişkisi tartışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, kutsal yolculuğa çıkmış olan kişilerin kaleme aldığı hatıratlar duygu sosyolojisi ışığında nitel analize tabi tutularak bu metinler üzerine derinlemesine çözümlemeler yapılmıştır. Bu çalışmada, nitel araştırma yöntemi kapsamında teorik tarama ile tematik analiz ve içerik analizi teknikleri kullanılmıştır. Hac literatürü, İslam dinini içerecek biçimde teorik olarak tarandıktan sonra, Türkçe'ye kazandırılmış veya Türkçe yazılmış hatırat kitapları incelenmiştir. Bu kitaplardaki içerikler, kutsal yolculuk ve duygu sosyolojisi ekseninde analiz edilmiştir. Çalışmada, tanınmış yazar ve düşünürlerin hatıratlarının yanı sıra, sıradan insanların bir duygu coşkunluğu göstergesi olarak kaleme aldıkları kitaplara ulaşılması ve analiz de edilmesi amaçlanmıştır. Yapılan analizler, hac ve umre deneyiminin hatıratlarda çoğunlukla duygusal yoğunlaşma, mekânsal karşılaşma ve dönüşüm temaları etrafında anlamlandırıldığını göstermektedir. Kutsal mekânların bireysel hafızayı ve manevi yönelimi şekillendiren sembolik alanlar olarak temsil edildiği; hatırat yazımının ise bireylerin yaşadıkları yoğun deneyimi anlamlandırma ve kalıcı bir hafızaya dönüştürme süreciyle ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu çerçevede çalışma, hac ve umre deneyiminin ritüel boyutun ötesinde, bireysel ve toplumsal hafıza bağlamında çok katmanlı bir anlam üretim süreci olarak değerlendirilebileceğine işaret etmektedir.
Din sosyolojisi açısından türbe ziyaretlerinin anlamı üzerine bir araştırma (Veysel Karani Türbesi örneği)
Türbeler, manevi gücü ve meziyeti olduğu düşünülen kişilerin defnedildikleri, halk tarafından kutsal olarak bilinen mekânlardır. Ziyaret yerleri, kutsallığın mekânsal anlamda şekillenmiş biçimidir. Bu mekânlarda hacet, dilek, istek, murat gibi kavramlarla ifade edilen talepler dile getirilmektedir. Bu talepler bazen bir takım ritüellerle tamamlanmaktadır. Söz konusu ritüeller çoğu zaman ya İslam dışı ya da İslami uygulamalarla sentezlenmemiş geleneksel bir formda sergilenmektedir. Bu ritüeller "halk dindarlığı" kavramıyla dinin özüne uymayan uygulamalar olarak da ifade edilebilir. Halk dindarlığı ya da geleneksel din anlayışı, kutsal kabul ettiği mekânları ziyaret etmeyi vazgeçilmez unsurları olarak görmektedir. Kitabi din anlayışı ile hareket eden bir kesim, bu uygulamaları dinin özüne aykırı olarak görüp sert bir şekilde eleştirirken; bir başka kesim ise bu uygulamaları tamamen içselleştirmiş ve dinin gerekliliği olarak görmüştür. Türbe ziyaretlerinin esas amacı, "ulaşılamaz olarak bilinene" yani "Yüce" olana kutsal olan bir aracı vesilesiyle ulaşabilmektir. Kutsal kabul edilen bu aracılar ise kuşkusuz ziyaret mekânları ve türbelerdir. Yüce olana yakın olma düşüncesi, kutsal olarak görülen bu mekânları manevi bir sığınak haline getirmektedir. Özellikle İslam dininin mübarek gün ve gecelerinde insanlar bu yerleri değişik amaçlarla ziyaret etmektedir. Bu özelliklerinden dolayı türbe ziyaretleri, din sosyolojisi açısından ele alınması gereken bir olgudur ve araştırmaya değer bir konudur. Bu çalışmada, Siirt İli Veysel Karani Hazretleri Türbesi örnekleminden yola çıkılarak, türbelerin insanların manevi dünyalarında ve sosyal hayatlarında nasıl bir yer edindiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Veysel Karani Hazretleri türbesinden hareketle, türbe ziyaretlerinin nedenleri, ziyaretçilerin beklentileri, ziyaret sırasında uygulanan pratikler ele alınmış ve alan verilerine dayalı olarak sosyolojik analizler yapılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler : Dini İnanç, Kutsal, Veysel Karani Türbe, Geleneksel Din Anlayışı, Halk Dindarlığı.
Dilencilik-dindarlık ilişkisi üzerine bir araştırma:Bitlis/ Tatvan örneği
Dilencilik, insanlık tarihinin devam edegelen en büyük problemlerinden birisi olmuştur. Yüzyıllar boyu neredeyse tüm devletlerin ve hükümetlerin gündemini işgal eden bu sorun, günümüzde de farklı şekillerde devam etmektedir. Toplumsal bir sorun olan dilencilikle etkin bir şekilde mücadele edilmek isteniyorsa öncelikle dilenciliği oluşturan ve devamlılığını sağlayan dinamikler iyi analiz edilmelidir. Bu dinamikler kapsamlı bir şekilde tahlil edilmeden, doğru teşhisler konulmadan, uygulanmak istenen tüm sosyal politikalar eksik kalacaktır. Yapılan saha çalışmasında sosyolojik olarak mevcut problemin süreğenliğinin en büyük nedenlerinden biri olan dindarlık kavramı ele alınmıştır. Buradan yola çıkılarak dindarlık olgusuyla dilencilik olgusu ayrı ayrı incelenmiştir. Daha sonra dilenciliğin hinterlandı durumunda olan dindarlığın; dilencilik ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Hali hazırda ortaya konan araştırmadaki temel amaç, kronik hale gelmiş dilencilik sorunsalı ile onu besleyen dindarlık arasındaki bağı ortaya koymak, böylece bu soruna farklı bir açıdan yaklaşarak çözüme katkıda bulunmaktır. Araştırmanın evreni Bitlis'in Tatvan ilçesidir. Örneklem; tesadüfi yollarla farklı meslek gruplarından seçilmiş kendisini dindar olarak tanımlayan 10 kadın ve 10 erkek katılımcıyı kapsamaktadır. Bu katılımcılarla yarı yapılandırılmış mülakat tekniğiyle çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmada dilencilik probleminin devam etmesindeki en önemli faktörlerden birinin din olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca araştırmada katılımcıların büyük çoğunluğunun dilenme davranışından rahatsız olduğu, ancak gerek dini gerekse vicdani kaygılarla dilenciye para vermeyi sürdürdüğü görülmüştür.
Kuşak farklılaşması açısından Tatvan'da sekülerleşme eğilimleri: Sosyolojik bir araştırma
Sekülerleşme, düşünsel kökenleri itibariyle Batı'da modernleşme ile birlikte ortaya çıkan bir süreç olsa da modernleşmenin küreselleşmesiyle birlikte Batı dışı toplumlarda da deneyimlenmeye başlanmıştır. Yaklaşık iki asırlık bir modernleşme tecrübesine sahip Türkiye'nin sekülerleşme sürecinden uzak kaldığı düşünülemez. Türkiye'de yaşanan sekülerleşme süreci bugün geleneksel kültürün halen hâkimiyetini sürdürdüğü düşünülen Doğu bölgelerindeki yerleşim birimlerinde de kendisini hissettirmektedir. Doğu Anadolu'nun ve Van Gölü havzasının en önemli yerleşim birimlerinden biri olan Bitlis'in Tatvan ilçesinde de önceki kuşaklara kıyasla yeni kuşakların dine ve bununla bağlantılı olan geleneksel kültür formlarına yaklaşımlarında son yıllarda gözle görülür bir dönüşüm yaşanmaktadır. Tatvan'da yeni kuşaklar göç, kentleşme, küreselleşme, kapitalizm, modern eğitim, politik tartışmalar ve teknolojideki hızlı değişimler gibi dinamiklerin etkisiyle sekülerleşmeye doğru bir eğilim göstermektedirler. Bu çalışmada da Tatvan'da genç kuşağın yaşadığı bu sekülerleşme süreci kuşak farklılaşması bağlamında çözümlenerek ortaya konmaya çalışılmıştır. Örneklem grubu olarak seçilen farklı yaş, meslek ve eğitim düzeyine sahip 15 ebeveyn katılımcı ve onların çocuklarıyla nitel araştırma yönteminin fenomenoloji deseni doğrultusunda derinlemesine görüşmeler yapılmış ve elde edilen veriler çeşitli temalar üzerinden mukayese edilerek analiz edilmiştir. Ulaşılan sonuçların çalışmanın hipotezini doğruladığı görülmüştür. Tatvan'da kuşaklar arasında derin bir farklılaşma yaşanmakta ve genç kuşak sekülerleşme eğilimi göstermektedir.
Tevhid ve Sünnet Cemaati'nin anlayışında kadınların toplumsal konumu: sosyolojik bir alan araştırması
Kadın ontolojik statüsü ve sahip olduğu hak ve sorumluluklar bağlamında günümüze değin süregelen tartışma konularından biri olmuştur. Bu tartışmanın şekillenmesinde, kuşkusuz, egemen inanç ve düşünce sistemleri belirleyici rol oynamaktadır. Bu bağlamda yürütülen bu araştırma, mevcut inanç ve düşünce sistemlerinden ayrıştığını ve kadın konusuna özgün bir yaklaşım sergilediğini öne süren Tevhid ve Sünnet Cemaatinin kadın anlayışını incelemeyi amaçlamaktadır. Söz konusu bu inceleme, 13 cemaat üyesiyle yarı yapılandırılmış mülakat, katılımcı gözlem ve belgesel analiz tekniklerinden yararlanarak gerçekleştirilmiştir. Bu incelemeden elde edilen verilerin analizinde tematik analiz yöntemi kullanılmıştır. Araştırma bulguları, cemaatin kadını ontolojik düzeyde erkekle eşit bir birey olarak kabul ettiğini göstermektedir. Ancak toplumsal alana geçildiğinde, ilahi kaynaklı olduğuna inanılan yapısal farklılıklar vurgulanarak "cinsiyet eşitliği" kavramı reddedilmektedir. Bunun yerine, cinsiyetler arasındaki farklılıkları kabul eden ve bu farklılıkları göz önünde bulunduran "cinsiyet adaleti" kavramını çağrıştıran "denge ve tamamlayıcılık" kavramları tercih edilmektedir. Bu bağlamda, kadın ve erkeğin yapısal özellikleri itibarıyla birbirinden farklı şekilde yaratıldığı kabul edilmektedir. Bu farklılığa binaen, cinsiyetlere özgü hak ve sorumlulukların ilahi kaynaklı olduğu belirtilmektedir. Yanı sıra kadınların konumuna dair üretilen söylem ise, dinî normlara sadakati önceleyen ancak pratikte modern toplumsal gerçekliklerle sınırlı ölçüde temas kuran bir denge arayışını yansıtmaktadır. Cemaatin bu kadın anlayışı, kendisiyle selefi kimliği paylaşan diğer cemaatlerde de gözlemlenmektedir. Cemaat, kadın anlayışı bakımından "yeni selefilik" düşünce yapısı içerisinde konumlandırılabileceği görülmektedir.