Cerebrovascular disorders

89 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Kronik inmeli bireylerde üst ekstremiteye yönelik teknoloji destekli performans değerlendirme yöntemi ile klinik değerlendirme yöntemlerinin karşılaştırılması

Çalışmamızın amacı, kronik inmeli bireylerde üst ekstremiteye yönelik teknoloji destekli performans değerlendirme yöntemi ile klinik değerlendirme yöntemlerinin karşılaştırılmasıydı. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında bulunan 22 inmeli olgu ve 35 sağlıklı olgu dâhil edildi. İnmeli olgulara sırasıyla Aktivite Kısıtlılık Ölçeği (ACTIVLIM)" ve "ABILHAND-İnme El Fonksiyonu Anketi" uygulanıp; "Fugl Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme Ölçeği (FM-ÜE)", "Wolf Motor Fonksiyon Testi (WMFT)", "Kol Eylem Araştırma Testi (ARAT)" ve "Akıllı Fizyoterapi Oyun Sistemi" değerlendirmeleri yapıldı. Sağlıklı olgularda ise sadece "Akıllı Fizyoterapi Oyun Sistemi" ile Global Kısıtlılık Haritası (GKH) ve Lokal Kısıtlılık Haritası (LKH) değerlendirmesi yapıldı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalamaları 56±8,19 yıl, sağlıklı olguların ise 55,77±6,41 yıl idi. Bulgular incelendiğinde inmeli olgularla sağlıklı olguların GKH total puanı istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterirken (p<0.05), LKH alt kategorileri ve toplam puanı hasta ve sağlıklılarda benzerdi (p>0.05). LKH total puanı ile FM-ÜE (r=0,69), ARAT (r=0,52), WMFT süresi (r=-0,67) ve puanı (r=0,58) arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). GKH total puanı ile Abilhand (r=0,60), Activlim (r=0,45), FM-ÜE (r=0,66), ARAT (r=0,48), WMFT süresi (r=-0,52) ve puanı (r=0,55) arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar LKH ve GKH yöntemlerinin inmeli hastalarda üst ekstremite fonksiyonlarını değerlendirmede kullanılabileceğini göstermiştir. Teknoloji destekli değerlendirme yöntemlerinin alana daha fazla girmesinin objektif veriler sağlayarak değerlendirilen fonksiyonun standardizasyonuna katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Serebrovasküler bozukluklarTeknolojiÖlçekler+2
Gizem Murat
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik inmeli hastalarda sanal gerçeklik eğitiminin ikili görev performansı, denge ve yürüme üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada kronik inmeli hastalarda robot yardımlı yürüme eğitimine ek olarak uygulanan sanal gerçeklik eğitiminin ikili görev performansı, denge ve yürüme üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya 40-65 (57,93±5,91) yaş aralığında, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS)'na göre evre 3 ve üzerinde olan, Standardize Mini Mental Test (SMMT)'ten 24 ve üzerinde puan alan 30 kronik inmeli hasta dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi ve değerlendirmeler tedavi öncesi ve sonrası 2 kez yapıldı. Hastaların ikili görev performansı ve yürüme hızı tek, kognitif ek görevli ve motor ek görevli olmak üzere 3 koşulda uygulanan 10 Metre Yürüme Testi (10MYT), denge seviyesi Berg Denge Ölçeği (BDÖ), düşme korkusu Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeği (UDEÖ), yürüme becerisi Fonksiyonel Yürüme Değerlendirmesi (FYD), mobilite durumu Rivermead Mobilite İndeksi (RMİ), günlük yaşam aktiviteleri Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ile değerlendirildi. Tüm hastalar 6 hafta boyunca haftada 5 gün 30 dk nörogelişimsel tedavi aldı. Kontrol grubundaki 15 hasta 45 dk'lık robot yardımlı yürüme eğitimini ve çalışma grubundaki 15 hasta robot yardımlı yürüme eğitimine ek olarak sanal gerçeklik eğitimini haftada 2 gün 6 hafta süre ile nörogelişimsel tedaviye ek olarak toplam 12 seans aldı. Tedavi sonrasında çalışma grubunda tek ve çift görevli yürüyüş hızları ve kognitif ikili görev performansı artarken (p<0,05), kontrol grubunda değişme bulunmadı (p>0,05). Her iki gruptaki hastaların denge, mobilite ve bağımsızlık seviyelerinin ise tedavi sonrasında arttığı görüldü (p<0,05). Sonuç olarak inmeli hastaların rehabilitasyonunda her iki uygulamanın da etkili olduğu, ancak sanal gerçeklik eğitiminin kognitif gelişimi destekleyerek tedavinin başarısını arttırabileceği sonucuna varıldı.

DengeGörev performansıHasta eğitimi+5
Büşra Kayabınar
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler olay sonrası hemipleji gelişen hastalarda üst ekstremite robotik rehabilitasyon etkinliğinin konvansiyonel rehabilitasyon ile karşılaştırılması

Amaç: Bu tek kör randomize, prospektif çalışmanın amacı; Hemiplejik hastalara uygulanan robot aracılı rehabilitasyonun (Serebrovasküler olay sebebiyle fonksiyonunu kaybetmiş olan tarafa robot yardımlı egzersiz yaptırılarak eski fonksiyonlarının kazandırılmaya çalışılması ) yaşam kalitesi, üst ekstremite ve genel motor fonksiyonlara, günlük yaşam aktivitelerine olan etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilimdalı poliklinik/ ayaktan tedavi birimine Nisan 2016 ile Nisan 2019 tarihleri arasında başvuran, 18-85 yaşları arasında, anamnez, fizik muayene ve radyolojik değerlendirmesi ile ilk Serebrovasküler olay (SVO) sonrası hemipleji tanısı almış, çalışmaya katılmayı kabul eden 37 hasta alınmıştır. Çalışmaya alınan hastaların demografik ve klinik verileri kayıt edildikten sonra randomize edilerek 2 gruba ayrılmıştır. Robotik rehabilitasyon grubuna 17, konvansiyonel rehabilitasyon grubuna 20 kişi dahil edilmiştir. Gruplardan biri konvansiyonel tedavi alırken diğer grup konvansiyonel tedaviye ek olarak robot aracılı rehabilitasyon almıştır. Konvansiyonel tedavi haftada 5 gün olacak şekilde 4 hafta boyunca uygulanan eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme, denge egzersizleri ve yürüme eğitimini içermektedir. Robot aracılı rehabilitasyon bu tedaviye ek olarak haftada 5 gün 30-45 dakika olacak şekilde düzenlenmiştir. Tüm hastalar tedavi başında ve 4. haftanın sonunda Brunnstrom motor evrelemesi, el kavrama ve parmak kas gücü, Modifiye Ashworth Skalası (MAS), inmeye özgü yaşam kalitesi ölçeği (SS-QOL- Stroke Specific Quality of Life Scale), Motor Aktivite Günlüğü-28 (MAG-28), Fugl Meyer Değerlendirme Ölçeği (FMDÖ), Purdue peg test, Minnesota el becerisi testi, Montreal bilişsel değerlendirme ölçeği (MOBİD), Nottingham genişletilmiş günlük yaşam aktiviteleri indeksi (NGGYA), Fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FBÖ), Fonksiyonel ambulasyon skalası (FAS) ve CES-Depresyon ölçeği ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Robotik rehabilitasyon grubundaki hastaların motor fonksiyon ölçekleri, genel fonksiyon, yaşam kalitesi, spastisite, ambulasyon ve bilişsel değerlendirme ölçekleri kontrol grubuna göre daha iyi sonuçlar alınmasına rağmen gruplar arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). CES – Depresyon Ölçeğinde ise robotik rehabilitasyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p=0,018). Sonuç: Araştırmamız sonucunda robotik rehabilitasyon grubunda konvansiyonel tedavi grubuna göre motor fonksiyon kazanımlarında artış olsa da anlamlı fark saptanmamıştır. Bununla birlikte hem konvansiyonel nörolojik rehabilitasyonun, hem de buna eklenen robotik rehabilitasyonun hemiplejinin yönetiminde etkili olduğu saptanmıştır. Avantajları göz önüne alındığında psikolojik iyileşme de sağlayabildiği için inme sonrasında robotik rehabilitasyon konvansiyonel tedavilere ek olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. Robotik rehabilitasyon teknoloji ile birlikte ilerlemekte olan ve yeni teknolojiler ile çok daha etkili ve üstün yöntemlerin ortaya çıkmasının beklendiği bir alandır. Bu alanda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır ve bu çalışmalar sayesinde yeni yöntemlerin kanıta dayalı tıp çerçevesinde klinikteki kullanımları mümkün olacaktır.

Fizik tedaviFizik tedavi yöntemleriHemipleji+7
Sahel Taravatı
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme ve geçici iskemik atak tanısında ve hastalıkların şiddetinde kan hemogram parametrelerinin önemi

Akut İskemik İnme Ve Geçici İskemik Atak Tanısında Ve Hastalıkların Şiddetinde Kan Hemogram Parametrelerinin Önemi Akut iskemik inmede hastalıkların tanı ve şiddetinin değerlendirilmesinde bir çok biyobelirteç araştırılmış ve araştırılmaya da devam edilmektedir. Geçici İskemik Atakla ilgili ise az sayıda çalışma vardır. Bu çalışma İskemik İnme ve Geçici İskemik Atak kliniği ile acil servise başvuran hastalarda kan hemogram parametrelerinin; hastalığın şiddeti, mortalitesi ve görüntüleme bulgularıyla olan ilişkisini incelemek amacıyla tasarlanmıştır. Prospektif olarak çalışmaya 261 iskemik inme ve 120 geçici iskemik atak hastası olmak üzere 381 hasta alınmıştır. SVO hastalarında; GKS Skoru düşük olanlarda RDW değerleri (p=0,001), NLR değerleri daha yüksek saptandı (p=0,043). NIHSS Skoru yüksek olanlarda RDW değerleri daha yüksek saptandı (p=0,008). İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerininde arttığı (p< 0,0001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skoru arttıkça RDW değerlerinin de arttığı (p<0,0001) saptandı. SVO ve GİA hastalarında; NIHSS Skoru yükseldikçe NLR ortalamasının (p=0,001), RDW ortalamasının (p=0,038) ve beyaz küre ortalamasının arttığı (p=0,006) saptandı. İlk başvuruda Modifiye Rankin Skoru arttıkça NLR ortalamalarının (p< 0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p=0,001) saptandı. Aynı zamanda 1 ay sonraki Modifiye Rankin Skorları arttıkça NLR ortalamalarının (p<0,0001), RDW ortalamalarının arttığı (p<0,0001) saptandı. BT' de enfarkt büyüklüğü arttıkça NLR değerlerinin de arttığı (p= 0,001) saptandı. Ayrıca beyaz küre ortalamalarının (p=0,050), NLR ortalamalarının (p= 0,010), MPV ortalamalarının da arttığı (p=0,032) saptandı. Boyun damar görüntülenmesinde % 50 üzeri darlık olan hastalarda NLR düzeyleri daha yüksek saptandı (p=0,020). İleri darlık olan hastalarda NLR ortalamalarıda daha yüksek saptandı (p= 0,045). 30 günlük mortaliteye bakıldığında; RDW düzeyleri yüksek olanlarda (p=0,001), NLR düzeyleri yüksek olanlarda (p<0,0001), MPV değerleri yüksek olanlarda daha fazla (p=0,043) mortaliteye sahip oldukları saptandı. Ortalamalara bakıldığında ölen hastalarda; hemoglobin değerleri (p<0,001), hematokrit değerleri düşük (p=0,003), beyaz küre sayıları (p=0,018), NLR değerleri daha yüksek (p<0,001), eritrosit sayıları daha düşük (p=0,023), RDW değerleri (p<0,001), troponin değerleri daha yüksek (p<0,001) saptandı. MPV, RDW, NLR gibi kolay elde edilebilen hemogram parametrelerinin inme ve GİA hastalarının prognozu hakkında öngörüsel değerler olarak acil servis pratiğinde gelecekte daha fazla kullanılabilir.

Beyin iskemisiGlasgow koma ölçeğiKan testleri+4
Ömür Aşık
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmenin ilk 12 saatinde saptanan difüzyon-perfüzyon MR'daki mismatch varlığının giriş kan şekeri ve kan basıncı değerleri üzerindeki etkisi

Acil servise başvuran akut inme hastalarının yaklaşık %20-50'sinde hiperglisemi saptanmaktadır (1,2) ve bu hastaların çoğunda bilinen diyabetes mellitus (DM) hikâyesi yoktur (3). Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda kan şekeri daha yüksek olabilir. Bu hastalara uygulanan insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı tartışmalıdır. Benzer olarak acil servise başvuran %75 (4) ila %81 (5) akut inme hastasının kan basıncı yüksek saptanmaktadır ve yaklaşık %50'sinde hipertansiyon (HT) hikâyesi yoktur (5). Akut inmede saptanan yüksek kan basıncının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Acile girişte potansiyel kurtarılacak penumbral beyin dokusu olan hastalarda daha yüksek kan basınçları ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle de bu hastalara uygulanacak anti-hipertansif tedavi stratejisi belirsizdir.Bu çalışmada inmenin hiperakut dönemi olan ilk 12 saatinde başvurmuş hastaların giriş kranyal MR'ında saptanan DWI/PWI mismatch varlığı ile acilde ilk ölçülen giriş kan basıncı ve kan şekeri değerleri arasındaki ilişki araştırıldı.2006-2009 yılları arasında Florence Nightingale İnme Merkezi Veri Bankasına ardışık ve prospektif olarak kaydedilmiş hastaların verileri incelenerek istatistiksel analize alındı. Gözle karşılaştırılan difüzyon ve perfüzyon incelemelerindeki uyumsuzluk %20'den fazla olduğu takdirde mismatch varlığı olarak kabul edildi. Giriş kan şekeri düzeyi >140 mg/dl ve ?140 mg/dl; giriş kan basıncı düzeyi >140/90 mm Hg ve ?140/90 mm Hg olmak üzere kategorize edildi. Mismatch ile giriş kan şekeri ve kan basıncı arasındaki ilişki multivaryat lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, DM hikayesi, HT hikayesi, Hba1c düzeyi, DM tedavisi, anti-hipertansif kullanımı, giriş proksimal damar oklüzyonu gibi özellikler ile kan şekeri ve kan basıncıyla ilişkili olabilen diğer özellikler (acile giriş dakikası, NIH skoru, bilinç bozukluğu, inme tipi ve etyolojisi) analize alındı.Toplam 192 hastanın 87'si kadın, 105'i erkekti, yaş ortalaması 70 (SD:13) idi. Ortalama giriş kan şekeri değeri 137 mg/dl (SD:44), ortalama giriş sistolik kan basıncı 149 mm Hg (SD:29), diastolik kan basıncı 84 mm Hg (SD:14) idi. Yüz altı hastanın (%55) mismatch'i, 121 (%63) hastanın proksimal damar oklüzyonu vardı.Mismatch varlığının bütün grupta yüksek giriş kan şekeri düzeyini tahmin etme olasılığını gösteren odds oranı 2,507 (p=0,050, 95%Cl 0 1,000-6,286) idi. Stres hiperglisemisinin araştırıldığı, DM hastası içermeyen grupta ise odds oranı 3,801 (n: 132, %68) (p= 0,033, 95%Cl 1,110-13,015) idi. Bilinç bozukluğu (p ?0,0001), kardiyoembolik inme (p=0,037), bilinen AF (p=0,030), posterior sirkülasyon enfarkti (p=0,026) ve Hba1c (p =0,007) yüksekliği girişteki yüksek kan şekeri ile ilişkiliydi. İskemik inmenin ilk 12 saatinde başvuran hastalarda mismatch varlığının giriş kan basıncı değeri üzerinde anlamlı etkisi saptanmadı. Kadın cinsiyet (p=0,046) ve klinik sendromlardan total anterior sirkülasyon infarktı (TACİ) (p=0,010) akut kan basıncı yüksekliği ile ilişkiliydi.Çalışmamızda saptanan bulgular ?difüzyon/perfüzyon mismatch?, yani penumbral doku varlığı olan hiperakut iskemik inme hastalarının başvurularında hiperglisemi olma eğilimi olduğunu göstermektedir. Parenteral insülin tedavisinin güvenli olup olmadığı bu hasta popülasyonunda araştırılmalıdır. Girişteki kan basıncı yüksekliğinin mismatch varlığı ile ilişkili bulunmamış olması aynı bağlamda beklenin aksine şaşırtıcı bulunmuştur.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeHiperglisemiKan basıncı+2
Selen Gür Özmen
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı, atrial fibrilasyon ile ilişkili risk faktörleri ve tedavi yaklaşımının değerlendirilmesi

Giriş: Atrial Fibrilasyon (AF) normal popülasyonda en sık görülen aritmidir. Genel popülasyonda AF prevalansı %2.3 ile %3.4 arasında değişmektedir [1, 2]. AF varlığı yaşam kalitesini bozan bir faktör olmasının yanında kalp yetmezliği, serebrovasküler olay (SVO) gibi morbiditelere ve ölüme sebep olabilmektedir [3]. Kardiyovasküler hastalıklar kronik böbrek hastalıklarının en sık rastlanan ölüm nedenidir. Atrial fibrilasyon başta kalp yetmezliği ve tromboembolik olaylara yol açarak bu duruma katkıda bulunur. Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY) ve Hemodiyaliz uygulaması (HD) AF gelişiminde önemli bir risk faktörüdür [4] [5]. Bu hastalarda yaş, koroner kalp hastalığı varlığı, ekokardiyografik (EKO) anormallikler, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), inme (SVO), düşük prediyaliz sistolik kan basıncı, HD tedavisinin süresi ve yöntemi haftada diyalize girme sıklığı, diyaliz süresi ve UF miktarı gibi çok sayıda faktörün AF gelişimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir [6-10] Genel popülasyonda antikoagülan kullanımının SVO gelişimini azalttığı bilinirken hemodiyaliz hastalarında ve antikoagülan kullanımı artmış hemorajik SVO ve majör kanama riski nedeniyle tartışmalıdır. Bu sebeple de AF hastalarında varfarin/antikoagülan kullanımının beklenenden düşük (yaklaşık %25) olarak bildirilmektedir [7, 11-13]. Türkiye 'de sıklığı ve tedavi yaklaşımını değerlendirmek üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Ankara ilindeki 3 diyaliz merkezinde Mayıs /2021 ile Mayıs/2023 arasında HD e girmiş hastaların dosya ve sistem kayıtları retrospektif olarak ele alındı. Düzenli kayıtları olan 405 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta, AF varlığı ve tipi (paroksismal, persistan/permanent açısından değerlendirildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, HD parametreleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçları gözden geçirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF sıklığı %12,8 olarak tespit edildi. AF tipleri değerlendirildiğinde; paroksismal 17 (%4,2), persistan/permanent 35 (%8,6). Hastaların 165' i (%40,7) kadın; 240'ı (%59,3) erkekti. Ortalama yaş 62,3±13,9 ve ortanca yaş 64'tü. SDBY sebepleri incelendiğinde: 184 (%45,7) hasta HT, 126 (%31,3) hasta DM, 27 (%6,7) hasta glomerülonefrit (GN), 18 (%4,5) polikistik böbrek hastalığı (PKBH), 6 (% 1,5) piyelonefrit, 6 (%1,5) hasta amiloidoz olarak görüldü. Eşlik eden hastalıkları incelendiğinde: 173 (%42,7) hastada DM, 351 (%86,7) hastada HT, 88 (%21,7) hastada kronik kalp yetmezliği (KKY), 200 2 (%49,4) hastada koroner arter hastalığı (KAH) görüldü. 310 (%78,9) hastanın haftada 3 defa HD'ye girdiği ve ortalama HD süresinin ortalama 4 saat ve UF miktarının ise ortalama 2996±979,7 olduğu görüldü. Hastaların diyaliz öncesi ortalama sistolik kan basıncı 133,9±20,3 mm/Hg idi. 18 hastanın EF <%40 idi. 205 (%50,6) hasta betablokör kullanmaktaydı. Antikoagülan kullanan 44 (%10,9) hasta olup bunların 26 (% 6,4)'sı varfarin kullanıyordu. Antikoagülan kullanımı AF tipine göre değerlendirildiğinde antikoagülan kullanımının paroksismal AF'si olan hastalarla kıyaslandığında persistan/permanent AF'si olan hastalarda anlamlı seviyede daha sık olduğu görüldü 3(%15) e 17(%85) p:0,032. CHADS-VASC2 skorları değerlendirildiğinde antikoagülan alan grupta ortalama değerin anlamlı daha yüksek olduğu görüldü 4,2±1,5 a 3±1,4 p:0,004 olarak görüldü. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı genel p0pülasyona oranla yüksektir. Bu hastalarda yaş, diyaliz öncesi sistolik kan basıncı ve ultrafiltrasyon miktarı AF ile ilişkili görünmektedir. Oral antikoagülan kullanımının genel popülasyona göre daha düşük saptandığı AFli hemodiyaliz hastalarının etkin değerlendirilebilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Atrial Fibrilasyon, Serebrovasküler Olay, Oral Antikoagülan, Varfarin

AntikoagülanlarAtriyal fibrilasyonDiyaliz+7
Enver Dablan
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Afazili bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi

Afazi, beyinde meydana gelen bir hasarın dil dominant hemisferi etkilemesi sonucu ortaya çıkan, bireyin dili anlaması, üretmesi ve kullanmasında neden olan bir iletişim bozukluğudur (Lapointe, 2004; Papathanasiou, Coppens, Potagas, 2012). Afazi sonrasında bireyin yaşam kalitesi azalmaktadır. Yaşam kalitesinin iyi bir şekilde belirlenmesi afazi müdahalesinin etkililiğini arttırmaktadır. Türkiye'de afazili vakaların yaşam kalitesi düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmanın amacı afazili bireylerin yaşam kalitesini ve yaşam kalitesini olumlu ya da olumsuz etkileyen faktörleri belirlemektir. Çalışmaya Anadolu Üniversitesi Dil ve Konuşma Bozuklukları Araştırma ve Uygulama Merkezi'ne (DİLKOM) ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü'ne başvuran 50 erişkin afazili birey dahil edilmiştir. Katılımcıların bilgilerini içeren katılımcı bilgi formu ve sağlık bilgilerini içeren sağlık bilgi formu doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireylere 'Afazi Dil Değerlendirme Testi (ADD), 'Beck Depresyon Ölçeği' ve 'SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği' uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda SF-36 ve Beck Depresyon Ölçeği ile SAQOL-39-TR arasında korelasyon bulunmuştur. Katılımcıların SAQOL-39-TR ölçeğinden ve alt alanlarından aldıkları puanlarının yaş, cinsiyet ve inme üzerinden geçen süre gibi potansiyel belirleyici faktörlerine göre farklılaşmadığı saptanmıştır. Eğitim düzeyi, okuma alışkanlıkları ve evde yaşayan kişi sayısı değişkenler ile katılımcıların SAQOL-39-TR ölçeğinin bazı alt alanlarından aldıkları puanları arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur.

AfaziBeck Depresyon ÖlçeğiCinsel kimlik+5
Özlem Oğuz
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis arter stenozuna bağlı inme geçiren hastalarda revaskülarizasyon yöntemlerinin erken komplikasyonları.

KOMPLİKASYONLARIGiriş ve Amaç: İnme hastayı sosyal hayattan soyutlayan ve ölüm nedenleri arasında 3.sırada yer alan bir hastalıktır. Karotis arterin oklüzif hastalığı tüm inmelerin %10-20'sinin patofizyolojik kaynağıdır. Karotis arterin oklüzif hastalığında karotisanjiyoplasti ve stent uygulama karotid endarterektomiye oranla daha az invazif olan biralternatiftir. Serebral koruma sistemlerinin gelişmesi ile bu işlemin uygulanabilirliği vegüvenirliği artmıştır.Bu çalışmada amacımız karotis arter stenozuna bağlı iskemik inme ve/veyageçici iskemik atak ile başvuran hastalarda inme tekrarını önlemeye yönelik yapılanrevaskülarizasyon tedavi yöntemlerinin erken dönem komplikasyonlarının analiziniyapmaktır.Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2006 yılı Ocak ayı ile 2013 Ocak ayı arasında İnönüÜniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroloji Kliniğine geçici iskemikatak, vertigo, amourozis fugax ve inme nedeni ile başvuran ve karotis arter stenozusaptanan, radyoloji kliniği tarafınca karotis artere stent uygulanan 40 hasta ve beyincerrahisi kliniği tarafınca karotis endarterektomi uygulanan 70 hasta çalışmaya alındı.Karotis endarterektomi yapılan ve karotis artere stent uygulanan hastalarda işlemöncesi karotis arter stenozu için majör risk faktörü kabul edilen hiperlipidemi,HT, DM,KAH, CABG ve sigara kullanımı sorgulandı.Karotis endarterektomi ve karotis artere stent uygulanan hastaların işlemsırasındaki ve işlem sonrası 1 ay içerisindeki erken dönem komplikasyonları incelendi.Komplikasyon olarak inme, ölüm, hipotansiyon, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, amourozis fugax, hiperperfüzyon sendromu, bradikardi, diseksiyon, hematom,anevrizma, yara yeri enfeksiyonu, miyokart enfarktüsü, hipertansiyon, kranial sinirparalizi ve asistoli değerlendirmeye alındı.Bulgular: İki grup arasında erken dönem komplikasyonlardan inme, hipotansiyon vebradikardi yönünde anlamlı farklılık saptandı. Ölüm, geçici iskemik atak, intrakranialhemoraji, hiperperfüzyon sendromu, diseksiyon, hematom, yara yeri enfeksiyonu,hipertansiyon, kranial sinir paralizi ve asistoli arasında iki grup arasında anlamlıfarklılık saptanmadı. Amourozis fugax, anevrizma ve miyokart enfarktüsü her ikigruptada görülmedi.Sonuç: Erken dönem komplikasyonları değerlendirildiğinde; karotis artere stentuygulanması, karotis endarterektomiden daha güvenli değildir ve daha iyi sonuçlarsağlamaz. Gelişen malzeme teknolojisi ve emboli koruma cihazlarının kullanımıylakarotis arter stent uygulamasının, tüm hasta gruplarında sonuçların daha iyi olmasınısağlıyacaktır. Gelecekte, karotis endarterektomiden ziyade karotis arter stentuygulamasından fayda görecek hastaların belirlenmesi için hasta sayısının fazla olduğuyeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Endarterektomi-karotidKarotis arterleriKarotis stenozu+4
Sibel Aydın
İnönü University
2013
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut inme hastalarında omuz subluksasyonunun önlenmesinde kinesio-taping etkinliğinin elektrik stimülasyonu ile karşılaştırılması

Amaç: Akut inme hastalarında, Kinesio Taping® uygulamasının glenohumeral subluksasyonu engellemedeki etkisini elektrik stimülasyon uygulamasıyla karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Akut inmeye bağlı hemipleji gelişmiş olan 44 hasta rastgele yöntemle bantlama (n=22) ve stimülasyon (n=22) gruplarına ayrıldı. Gruplara 3 haftalık tedavi sürecinde Bobath erken dönem egzersizleriyle birlikte bantlama grubunda omuza 3 günde bir Kinesio bantlama, stimülasyon grubunda ise M. Supraspinatus ve M. Deltoideus'un arka parçasına NMES uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası her iki omuz karşılaştırmalı grafileri oturur pozisyonda çekildi. Omuz subluksasyonu, vertikal mesafe ölçümü ve total asimetrinin hesaplandığı yöntemlerle değerlendirildi. Ağrı değerlendirmesi VAS ile, kas tonusu değerlendirmesi MAS ile, GYA değerlendirmesi Bİ ile ve üst ekstremite motor değerlendirmesi ise Brunnstrom evrelemesiyle yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesi gruplar arası demografik, radyolojik ve klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavi sonrası gruplar arası radyolojik değerlendirmede stimülasyon grubunun total asimetri değerlerinde bantlama grubuna göre anlamlı azalma tespit edilirken (p<0,05) vertikal mesafe ölçümlerinde fark bulunmadı (p>0,05). Grup içi değerlendirmede ise stimülasyon grubunda anlamlı fark bulunurken (p<0,05) bantlama grubunda anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). GYA değerlendirmesinde stimülasyon grubunda Bİ'de bantlama grubuna göre anlamlı iyileşme tespit edildi (p<0,05). VAS'ta tedavi öncesine göre grup içi ve gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). MAS'ta ise grup içi değerlendirmede tedavi öncesine göre bantlama grubunda anlamlı artış olurken (p<0,05), stimülasyon grubunda anlamlı fark oluşmadı. Gruplar arası değerlendirmede de tedavi sonrası anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Akut inme hastalarında GHS'nin önlenmesi amacıyla tedavide Bobath yaklaşımı ve omuz koruma stratejilerine ek olarak NMES'in yer almasının GHS'yi önlemede etkili bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Kinesio bant uygulamasının ise tek başına GHS'yi engellemede yeterli olmadığı ancak uygulanan diğer tedavi yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

Elektrikle uyarmaFizik tedaviSargılar+1
Egemen Kızılay
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut serebrovasküler hastalık tanısı ile takip edilen hastalardaki sıvı elektrolit dengesizliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

İnme; aniden ortaya çıkan fokal ya da global serebral disfonksiyona yol açan, vasküler neden dışında görünen farklı bir sebebi olmayan, yirmi dört saat veya daha uzun süren ya da ölüme sebep olan klinik durum olarak tanımlanmaktadır. Elektrolit bozuklukları inmenin akut fazının sonucu üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilmekte ve bu sebeple elektrolit bozukluğunun erken tespiti ve tedavi edilmesi son derece önemli olarak görülmektedir. Çalışmamızın amacı inme alt tipleri ile elektrolit imbalansı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 1.03.2017-1.03.2022 arasında başvurup akut serebrovasküler hastalık tanısı alan 128 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, hastane başvuru saatleri, radyolojik görüntülemeleri, sodyum, potasyum, klor, glukoz, üre, kreatinin, hemogram, ek hastalıkları, vital bulguları (ateş, nabız, tansiyon değerleri, parmak ucu saturasyonu, solunum sayısı ve GKS Skoru) ve klinik seyirleri retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hiponatremik olan hastaların 11 tanesi (%57,9) iskemik, 8 tanesi (%42,1) hemorajik serebrovasküler hastalığı olan grupta olup her iki hasta grubunda ortalama sodyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokalemik hastaların 3 tanesi (%75) iskemik grupta, 1 tanesi (%25) hemorajik grupta olup her iki hasta grubunda ortalama potasyum değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Hipokloremi saptanan hastaların ise 5 tanesi (%62,5) iskemik, 3 tanesi (%37,5) hemorajik grupta yer almakta olup her iki hasta grubunda ortalama klor değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamıştır. Sonuç olarak akut serebrovasküler hastalıklarda elektrolit değişikliklerini incelediğimiz bu çalışmada hemorajik tip ve iskemik tipteki serebrovasküler hastalıklarda elektrolit imbalansları anlamlı sonuç vermemiştir. Çalışmamız literatürdeki çoğu çalışma ile paralel sonuçlar göstermektedir.

Retrospektif çalışmalarSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+2
Onur Sezer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler olay, menenjit, depresyon, akut kafa travması hastalarında ve futbolcularda (kronik kafa travması) ön hipofiz fonksiyonlarının prospektif olarak değerlendirilmesi

The Prospective Evaluation of Anterior Pituitary Functions in Cerebrovascular Event, Meningitis, Depression, Acute Head Trauma Patients and in Football Players (Chronic Head Trauma)

Adrenokortikotropik hormonBüyüme hormonuDepresyon+7
Mehmet Doğan
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Iskemik inme geçiren 45 yaş altı hastalarda protrombotik gen mutasyonlarının önemi

İskemik inme, insidansı yaşla birlikte artan, genetik ve çevresel faktörlerin etkilediği kompleks multifaktöryel bir bozukluktur. İnmenin yol açtığı yaşamsal ve sosyoekonomik kayıp göz önüne alındığında, inme risk faktörlerinin detaylı olarak belirlenerek, prevalansının ve insidansının azalmasına yönelik çalışmalar temel oluşturmaktadır. Bütün inmelerin % 4-10 kadarı gençlerde görülür Genç iskemik inmeli hastalarda etyolojik faktörler ileri yaş popülasyonuna oranla daha heterojen olup vakaların %15-40'ında neden bulunamamaktadır. Yakın geçmişte, protrombotik gen mutasyonlarının gençlerdeki iskemik inme için bir risk faktörü olabileceği ifade edilmiştir. Fakat bu mutasyonların gerek iskemik gerekse hemorajik inmedeki rolü hala tartışmalı bir konudur. Vaka kontrollü olarak gerçekleştirilen çoğu çalışmada protrombotik gen mutasyonuyla inme arasında müspet bir bağlantının olduğu öne sürülmesine rağmen, bu durum geniş çaplı vaka kontrol çalışmalarında teyit edilmemiştir. Örnek sayısının az olması, etnik grupların ve kullanılan yöntemlerin çeşitliliği, alınan sonuçlardaki farklılıklara katkı sağlamış olabilir. Daha önce gerçekleştirlen çalışmaların çoğu bu protrombotik mutasyonlardan FV Leiden, MTHFR C677T ve Protrombin G20210A üzerinde yoğunlaşmıştır. Bildiğimiz kadarıyla genç iskemik inmeli hastalarda protrombotik gen polimorfizimlerinin çoklu mutasyonlarının sıklığının araştırıldığı çalışma sayısı son derece azdır. Bu çalışmanın amacı, genç iskemik inmeli hastalarda multipl protrombotik gen mutasyonlarının (Faktör V Leiden (G1691A) ve Faktör V H1299R, MTHFR C677T ve MTHFR A1298C, Protrombin G20210A, PAI-1 4G/4G ve PAI-1 4G/5G) kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak sıklığını araştırmaktı. Çalışmaya 45 yaş altında genç iskemik inmeli 93 hasta ve 43 sağlıklı kontrol alındı. Çalışma sonucunda Faktör XIII V34L, MTHFR A1298C ve MTHFR C677T gibi bazı protrombotik mutasyonlar, her iki grupta da yüksek oranda saptandı. Ancak hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. (P>0.05). Bu sonuçlar tekrar göstermiştir ki genç iskemik inme etiyopatogenezinde protrombotik gen mutasyonlarının etkisi ile ilgili olarak daha geniş gruplarda çalışmalara ve daha detaylı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

GenlerMutasyonPolimorfizm-genetik+2
Fatih Demir
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması

Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.

Acil tıpDNA hasarıOksidatif stres+1
Ökkeş Taha Küçükdağlı
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi

Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.

Beyin iskemisiEkokardiyografiElektrokardiyografi+5
Nasih Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravenöz trombolitik verilen akut iskemik inme hastalerında trombus lokalizasyonu ile erken klinik iyileşmenin ilişkisi

Amaç: İskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi inmenin ilk 4.5 saatinde uygulanan etkinliği kanıtlanmış bir tedavi seçeneğidir. Biz bu çalışmada, vaskuler okluzyon yerine göre intravenöz trombolitik tedavinin etkinliğini incelemeyi amaçladık. Metod: Hastanemize 01.10.2013-01.10.2015 akut iskemik inme ile başvuran ve iv trombolitik tedavi alan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların sosyodemografik, klinik özellikleri, iskemik inmeden sonra tedaviye kadar geçen süreleri, geliş NIHHS, tedavi sonrası 1. ve 24. saat NIHSS skorları ve tedavi sonrası klinik takiplerine göre 3. ay modifiye Rankin skorları hesaplandı. Sosyodemografik özellikler, NIHSS ve ASPECTS skorları, modifiye Rankin skorları MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Akut iskemik inme tanısıyla intravenöz trombolitik tedavi alan ve vaskuler görüntülemesi olan 74 hasta vardı. Hastalar okluzyonu olmayanlar, MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. 74 hastanın 37'sinde semptomatik darlık yok, 9'unda ICA T okluzyonu, 17'sinde MCA M1 okluzyonu, 10'unda MCA M2 veya M3 okluzyonu vardı. Baziler arter okluzyonu olan ise 1 hasta bulunmaktaydı. MCA M1 okluzyonu olan 17 hastanın 13'ünde bu okluzyon M1 distal, 4 hastada M1 proksimaldeydi. Hastalar MCA M1 distal, M2 ve M3 okluzyonu olanlar ile ICA T okluzyonu ve MCA M1 proksimal okluzyonu olanlar olarak gruplandırıldı. Bu iki gruptan okluzyonu olmayanlar ve distal okluzyonu olanlarda hem 24. saat klinik düzelme hem de 3. ay fonksiyonel sonlanımı proksimal okluzyonu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Lojistik regresyon analizinde de damar okluzyon yeri klinik ve fonksiyonel sonlanımı etkileyen bağımsız bir faktör olarak öne çıktı. Sonuç: Akut iskemik inme tedavisinde intravenöz trombolitik tedavi etkin ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir. Ancak proksimal okluzyonu olan hastalarda intravenöz trombolitik tedavi sonrası klinik düzelme ve fonksiyonel sonlanım okluzyonu olmayan ve distal okluzyonu olanlara göre daha düşüktür.

Serebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşımTrombolitik terapi+1
Elvın Nıftalıyev
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik perfüzyon defektlerinde iki farklı bt perfüzyon işleme metodunun karşılaştırılması

Amaç İnme tanısı ile gelen olgu grubunda iki farklı BT perfüzyon işleme metodunun görsel ve ölçümsel farklılıkları ve kritik darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmıştır. Gereç ve yöntem Kırk yedi inme olgusının 45'i çalışmaya dahil edildi. Olguların perfüzyon ham veriler gecikmeye duyarlı (delay sensitive) (SVD) ve gecikmeye duyarsız (delay insensitive) (SVD+) iki farklı yöntemle işlendi. Olguların CBV, CBF, MTT haritaları değerlendirildi. Parametrelerin karşı normal hemisfer ile oranı ve farklılıkları hesaplandı (rCBV, rCBF, rMTT ve dMTT). Olgular her iki metodun penumbra değerlendirmedeki görsel üstünlüklerine göre 5 gruba kategorize edildi. Her bir grubun kritik darlık lokalizasyonları ve oranları saptandı ve gruplar arası karşılaştırıldı. Her iki metod ile penumbra alanlarından ölçülen perfüzyon değerleri arasında farklılık Wilcoxon Signed Ranks Test ile değerlendirildi. Ayrıca her iki metodla elde edilen ölçümsel parametrelerin gruplararası ve grup içi değişkenlikleri One Way ANOVA ve Post Hoc TUKEY testleri ile analiz edildi. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık değeri p ≤ 0,005 olarak alındı. Bulgular Penumbra threshold değerlerinde MTT'de karşı hemisfere göre > %145 uzama izlendi ve CBV değeri > 1,9 ml/ 100 gr olarak bulundu. rCBF değerinde SVD'de SVD+'a göre 1,5 kat azalma izlenirken, SVD'de MTT uzaması SVD+'a göre 1,3 kat daha belirgin izlendi. İki yöntem arasındaki farklılığın en belirgin ortaya konduğu parametre dMTT idi, SVD'de ölçülen MTT farklılığının, SVD+'a göre 3 kat daha belirgin olduğu izlendi. Birinci grup (N:3) SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yalancı hiperperfüzyonun izlendiği, 2. grup (N:22) penumbranın SVD'de SVD+'a göre daha iyi, 3. grup (N:9) penumbranın SVD'de SVD+'a göre kısmen iyi izlendiği, 4. (N:9) grup penumbranın her iki metodda benzer izlendiği ve 5. Grup (N:2) penumbranın SVD+'da daha iyi izlendiği gruptu. Grup 1 ve grup 5 kritik distal darlık oranlarının %100 olduğu gruplardı. Grup 2, grup 3 ve grup 4 ise sırasıyla giderek azalan oranda kritik proksimal darlık oranlarının yüksek izlendiği gruplardı (%90, %87, %77). 2 Parametrelerden rCBV ölçümlerinde her iki yöntem arasında grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arası değerlendirmede her iki metodda rCBF, rMTT ve dMTT değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi. Grup içi analizde ise ise tüm gruplarda rMTT ve ek olarak grup 5 hariç diğer gruplarda dMTT değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılıkta idi (p ≤ 0,005). Sonuç İki perfüzyon işleme metodu arasında perfüzyon parametreleri arasında ölçümsel farklılık en çok dMTT değerinde saptanmıstır. Proksimal darlıklarda SVD'de, distal darlıklarda da SVD+'da penumbra görsel daha kolay ayırt edilebilmektedir. İpsilateral proksimal ve distal kritik darlığın izlendiği olgularda SVD'de penumbra izlenirken SVD+ yönteminde yalancı hiperperfüzyon izlendi. Literatürde BTP post-processing metodlarının penumbra değerlendirilmesinde darlık lokalizasyonlarına göre değişkenlikleri araştırılmamıştır. Bu bulgu özellikle proksimal darlıkların eşlik ettiği distal darlıklarda SVD+ methodunda kontrast gecikmesinin çıkarılması hatalı sonuçlara neden olduğunu düşündürmektedir.

PerfüzyonReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+4
Banu Aksu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi

Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan

ENDOKANEndotelyumKardiyovasküler hastalıklar+6
Nıjat Khanmammadov
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign anterior sirkülasyon infarktlarında erken dekompresyonun iskemik infarkt hacmi, serebral ödem, kan beyin bariyeri üzerine etkisinin araştırılması

Giriş: Supratentorial infarktların %10-15'i orta serebral arter (Middle Cerebral Artery –MCA) sulama alanını tamamıyla etkilemektedir. Hastalarda optimal tedavi verilmesine rağmen mortalite-morbidite oranı %50 üzerindedir. Yayınlanan çalışmalarda dekompresif kraniektominin (DC) hayat kurtarıcı etkisi gösterilse de ; DC'nin nöroprotektif etkisini gösteren birkaç çalışma mevcuttur. Erken DC'nin kan beyin bariyeri (KBB) üzerindeki moleküler değişiklik, infarkt hacmi ,serebral ödem ve nörolojik gidişat üzerindeki nöroprotektif etkisini sıçanlarda kalıcı intraluminal yolla orta serebral arter okluzyonu (MCAo) yöntemiyle oluşturulan deneysel modelle değerlendirdik. Materyal-Metod: 70 erkek Spraque-Dawley sıçanı sham (n=12), kontrol (n=16) , deney 1 (n=20) , deney 2 (n=22) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. DC MCAo sonrası 4. ve 24. saatte sol temporaparietal kemik flap kaldırılarak yapıldı. Tüm sıçanlar 28. sakrifiye edildi. İnfarkt volümleri beyin kesitlerinde TTC (2,3,5,triphenyltetrozolium chloride) boyaması ; serebral ödem % beyin su içeriği hesaplaması ve KBB'deki sıkı bağlantı proteinleri claudin-5 ve occludin ise Western Blot yöntemi ile analiz edildi. KBB ekstravazsyonu Evans Blue (EB) ve NaF (Sodyum Floresans) boyamaları ile değerlendirildi. Sonuçlar: Beyin su içeriği ; erken DC yapılan grupta ortalama % 75.49± 1.69 , geç DC yapılan grupta %77.86±1.60 , kontrol grubunda % 74.84 ±3.04 ve sham grubunda %75.09 ± 1.33 idi. Erken ve geç DC yapılan grupların karşılaştırılmasında beyin su hacmi açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. (p=.178) Erken DC yapılan grupta ortalama infarkt volum 69,98±57,1 mm3 , geç DC yapılan grupta 577,18±468,37mm3 ve kontrol grubunda ise 451,347±216,573 mm3 olarak hesaplandı. Erken DC yapılan grubunda istatistiksel olarak infarkt volumunda anlamlı azalma mevcuttu. (p=.014) Occludin ve claudin-5 ,erken DC yapılan grupta ; geç DC yapılan grupla karşılaştırıldığında yüksek seviyede eksprese edildiği gösterildi. (occludin için p=.013; claudin-5 için p=.034) . EB ve NaF boyamalarının KBB geçirgenliği üzerinde etkisini gösteren anlamlı istatistik verileri elde edilmedi.(sırasıyla p=.274 ; p=.284 ) Sonuç: Bu çalışma erken DC'nin malign MCA infarktlarında nöroprotektif etkisini göstermektedir.

Beyin iskemisiDekompresyonKan beyin bariyeri+5
Özge Altıntaş
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inmede transkranyal doppler sonografi ve SPECT'in prognostik değeri

Bu çalışmada kliniğimizde akut iskemik inme nedeniyle izlenen 55 olguda, ilk 12 saat içinde Kanada Nörolojik Durum Skalası ile elde edilen klinik nörolojik veriler, yine bu dönemde uygulanan Tc99m-HMPAO SPECT, TCD verileri ve bu dönemden sonraki dönemlerde uygulanan BBT sonuçlarının, ortalama 13.3 ± 6.1 gün sonundaki erken dönem prognozu göstermedeki değeri araştırılmıştır. Prognozun değerlendirilmesinde Rankin Skalası kullanılmıştır. 30'u (% 54.5) erkek, 25'i (% 45.5) kadın olan olguların yaş ortalaması 60.0 ± 13.9 (30-85)'dur. Hastalığın ilk 12 saati içinde Kanada Nörolojik Durum Skalası ile elde edilen klinik nörolojik değerlendirmenin iskemik inmenin erken dönem prognozunun tahminindeki önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bunun yanısıra, SPECT ve TCD çalışmalarının, bu dönemde yüksek oranlarda pozitif veri sağladıkları, ancak erken dönem sonu prognozun tayininde bunlardan sadece TCD'nin etkili olabildiği görülmüştür. Daha sonraki dönemlerde çekilen BBT ile saptanan lezyon büyüklüğü, prognoz tahmininde önemli bir endikatördür. Anahtar Sözcükler: İskemik inme, prognoz, Kanada Nörolojik Durum Skalası, transkranyal Doppler sonografî, Tc99m-HMPAO SPECT. -iv-

Beyin iskemisiSerebrovasküler bozukluklar
Mehmet Yıldız
Çukurova University
1997
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Hipoksik-iskemik serebral hasar oluşturulan yenidoğan rat modelinde allopürinolün kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitesi ile nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi

Amaç:Hipoksi-iskemi (H-İ) sonrası reperfüzyon-reoksijenasyon döneminde küçük damar endotel hücrelerinde serbest radikallerin üretimine neden olan siklooksijenaz ve ksantin oksidazın aktive olduğu iki önemli yol tetiklenir. Açığa çıkan serbest radikaller lökosit, platelet ve endotel hücrelerindeki adezyon moleküllerini aktive ederek lökositlerin adezyonu ve ekstravazasyonunu sağlar. Ksantin oksidaz inhibitörü olan allopürinolün hipoksik sikemik ensefalopatide (HİE) nöroprotektif olabileceği gösterilmiştir. Kaspaz 3 ve kaspaz 8 nöronal apoptozisde önemli bir role sahiptir. Biz hipoksik-iskemik ensefalopatili yenidoğan ratlarda farklı doz allopurinolün kaspaz-3 ve kaspaz-8 üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 10 günlük yenidoğan ratlar alındı. Çalışma modeli olarak Rice'ın hpoksi-iskemi modeli kullanıldı. Ratların sol karotid arterleri bağlandı ve %8 oksijen ile %92 nitrojenli ortamda 2.5 saat bekletildi. Hİ sonrası allopurinol uygulanarak beyin dokusunda her iki hemisferde apopitozis öncül proteinleri olan kaspaz 3 ve 8 ölçümü yapıldı. Allopürinol AL48 tedavi grubuna, ratlar hipoksiye maruz kaldıktan 30 dakika ve 12 saat sonra, 24 mg/kg olmak üzere iki eşit dozda, AL72 tedavi grubuna ratlar hipoksiye maruz bırakıldıktan 30 dakika, 12 saat ve 24 saat sonra aynı dozlarda intraperitoneal olarak uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 12 saat sonra ratlar dekapite edildi. Diğer gruplar sham ve Hİ grubuydu.Bulgular: Her bir grupta 10 rat vardı. Gruplar arasında cinsiyet ve ağırlık farkı yoktu (p>0.05). Hİ, AL48 ve AL72 gruplarında kaspaz 3 ve kaspaz 8 düzeyleri sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin yüksekti (her biri için p= 0,0001). Hİ ve AL48 grupları arasında kaspaz aktivitelerinde farklılık olmamasına rağmen (p>0.05) kaspaz -3 ve kaspaz-8 aktiviteteleri HI ve AL48 gruplarıyla kıyaslandığında AL72 grubunda daha düşüktü (her biri için p=0,001).Sonuç: Sonuçta AL72 grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitelerinin azalması yüksek doz allopurinolün nöronal apopitozisin azalmasında etkili olabileciğini düşündürmektedir.

AllopürinolBeyin iskemisiHipoksi+4
Kenan Özcan
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y stentleme ile endovasküler embolizasyon

Amaç: Bu çalışmada, geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların endovasküler tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra yapılan koil embolizasyonunu sunmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, yaşları 48 ile 66 (ortalama: 56) yaş arasında değişen 5'i kadın, 4'ü erkek 9 hasta alındı. Baziler arter tepe anevrizması olan hastaların 1'i 2 hafta önce subaraknoid kanama nedeniyle takibe alınmış olup diğer 8 hasta subaraknoid kanama dışındaki nörolojik semptomlarla hastaneye başvurmuştu. Anevrizmalar 3 hastada anterior komünikan, 4 hastada baziler ve 2 hastada ise orta serebral arter yerleşimliydi. 6 hastada önce Neuroform (Boston Scientific, Fremont, CA, USA) ve sonra Enterprise (J&J, Cordis, Miami Lakes, FL, USA ), 3 hastada ise 2'şer adet Enterprise stent Y konfigürasyonlu olarak yerleştirildi. Daha sonra anevrizmalar koiller ile embolize edildi. Subaraknoid kanama geçiren hasta hariç tüm hastalara işlemden bir gün önce Aspirin ve Clopidogrel yüklemesi yapıldı.Bulgular: Hastaların 8'inde (% 88,9) stentleme ve embolizasyon işlemi başarıyla yapıldı. Anevrizmalar total olarak kapatıldı. Orta serebral arter anevrizması olan 1 (% 11,1) hastada 1. Enterprise stent yerleştirildikten sonra 2. stent yerleştirilmeye çalışılırken 1. stent anevrizma içine prolabe oldu. Bu nedenle bu anevrizma parsiyel olarak embolize edildi. Bu hasta 1 ay sonra aldığı antiagreganları bırakması nedeniyle sol temporal enfarkt gelişti. Daha sonra emosyonel semptomlarla taburcu edildi. Diğer 8 hastanın 15-18. (ortalama 15,1) ay kontrol anjiografilerinde rekanalizasyon veya stent içi restenoz, 16-22. (ortalama 19,1) ay klinik takiplerinde nörolojik komplikasyon görülmedi.Sonuç: Geniş boyunlu intrakraniyal anevrizmaların tedavisinde Y konfigürasyonlu intrakraniyal stent yerleştirildikten sonra koil embolizasyonu, antiagregan kullanılabilen ve uyumlu hastalarda, kısa ve orta dönem sonuçlarına göre uygun ve etkin bir endovasküler tedavi yöntemidir.

AnevrizmaEmboliKan damarı protezleri+3
Hasan Bilen Onan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnmeli hastalarda demografik bulgular ile hastalık özelliklerinin fonksiyonel durum, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyi ile ilişkisi

İnmeli Hastalarda Demografik Bulgular ile Hastalık Özelliklerinin Fonksiyonel Durum, Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Özürlülük Düzeyi ile İlişkisiAmaç: Bu çalışmada inmeli olguların demografik özelliklerinin, inme etyolojisi, inme süresi ve etkilenen hemisferin hastaların fonksiyonel durumları, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite ve özürlülük düzeylerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 126 inmeli hastanın demografik özellikleri, inme risk faktörleri kaydedildi. Hastalar etyolojilerine, etkilenen hemisfere, yaşa, cinsiyete ve başvuru sürelerine göre gruplara ayrıldı. Ambulasyonları, mobilite düzeyleri, günlük yaşam aktiviteleri ve özürlülük düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya katılan inmeli hastaların % 48'inin kadın, % 52'sinin erkek olduğu ve % 77'sinin iskemik, % 23'ünün hemorajik kaynaklı inme olduğu belirlendi. İskemik ve hemorajik inmeli olgularda her iki grupta da en sık karşılaşılan risk faktörü hipertansiyon olarak saptandı. Hastaların fonksiyonel durum ve disabilite düzeyleri karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skala skorları ile Rivermead Mobilite ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru ile arasında güçlü negatif ilişki saptandı. Brunnstrom evreleri ile hastaların ambulasyonları, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulundu.Sonuç: Hastalarda ambulasyon, günlük yaşam aktiviteleri, mobilite ve disabilite düzeyleri açısından yaş, cinsiyet, etkilenen hemisfer ve hastalık süresine göre anlamlı farklılık bulunamadı. Fonksiyonel Ambulasyon Skalası ile Rivermead Mobilite İndeksi ve Modifiye Barhel İndeksi skorları arasında güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında güçlü negatif, Rivermead Mobilite İndeksi ile Modifiye Barhel İndeksi skoru arasında çok güçlü pozitif, Modifiye Rankın Skala skoru arasında çok güçlü negatif ilişki olduğu saptandı.Anahtar sözcükler: İnme, risk faktörleri, günlük yaşam aktiviteleri, ambulasyon, mobilite, disabilite

DemografiEngelli kişilerHareket+4
Derya Akbulut Memiş
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi

Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.

Anemi-orak hücreliKan akış hızıSerebrovasküler bozukluklar+1
Seda Nida Karaküçük
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremite kas kuvveti ve dengenin fonksiyonel yürüme kapasitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı inme sonrası hemipleji hastalarında alt ekstremitenin etkilenen kaslarındaki rezidüel defisitlerinin denge, fonksiyonel yürüme kapasitesi ve normalize yürüme değeri ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İnme sonrası 3 ila 60 ay arası süre geçmiş, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflamasına göre en az evre 3 ve üzeri, tek taraflı hemiplejik hastalar çalışmaya dahil edildi. Fugl-Meyer Alt Ekstremite Motor Subskalası, Brunnstrom evresi ve alt ekstremite manuel kas güçleri kaydedildi. Fonksiyonel Yürüme Kapasitesini belirlemek üzere 6 dakika yürüme testi, denge ve yürüme hızının belirlenmesi içinse 10 metre yürüme testi ve Berg Denge Ölçeği uygulandı. Her iki alt ekstremitede sekiz kas grubunun maksimum izometrik kuvvetleri el dinamometresi kullanılarak ölçüldü ve etkilenen taraftaki her bir kasın rezidüel defisiti hesaplandı. 6 dakika yürüme test sonuçları aynı yaş, cinsiyet, boy ve kilodaki sağlıklı kişilerden beklenen mesafeye göre karşılanan yürüme yüzdesi (normalize 6 dakika yürüme değeri) olarak sunuldu. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 61 hastanın yaş ortalaması 54,64±11,67 ve hastalık sonrası geçen süre ortalama 23,4±18,1 ay idi. Hastaların 36'ı (%59) erkekti. Berg Denge skorları ortalama 42 (20-56), 6 dakika yürüme mesafeleri ortalama 253,43 (40,50-435,00) metre, normalize yürüme değeri ortalama 44,4±23,4 metre ve yürüme hızları ortalama 0,91 m/sn (0,15-1,67) idi. Etkilenen alt ekstremite kaslarının rezidüel defisitlerinin tamamı normalize yürüme değeri ile negatif koreleydi: kalça fleksör (r=-,651), kalça ekstansör (r=-,621), kalça abduktör (r=-,657), kalça adduktör (r=-,630); diz fleksör (r=-,738), diz ekstansör (r=-,659), ayak bilek dorsi fleksör (r=-,776), ayak bilek plantar fleksör (r=-,773). Normalize yürüme değeri ile Berg Denge Skorları, 6 dakika yürüme mesafeleri ve yürüme hızları orta-güçlü derecede korele bulundu (sırasıyla r=,688; r=,950; r=,924). Çoklu lineer regresyon analizleri sonucunda normalize 6 dakika yürüme değerini belirleyen temel bağımsız değişkenler ayak bilek plantar fleksör ve diz fleksör kasların rezidüel defisitleri olmuştur (R:,791 R2: 625). Sonuç: İnme sonrası hemiplejik hastalarda alt ekstremite kas kuvveti ve denge, yürüme performansı ile ilişkilidir. İnmeli hastalarda yürüme performansının iyileştirilmesi amacıyla alt ekstremitedeki kaslara, özellikle ayak bilek plantar fleksörler ve diz fleksörlere güçlendirme egzersizleri önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Rehabilitasyon, İnme, Kuvvet, Yürüme, Denge.

BacakDengeFizik tedavi+6
Selen Özgözen
Çukurova University
2015
00

Related subjects