Colonialism
63 theses under this subject heading
İngiliz edebiyatında sömürgecilik ve kölelik: Aphra Behn'in Oroonoko veya Soylu Köle romanı örneği
Bir metnin sosyolojik açıdan okunması diğer okuma biçimleriyle kıyaslandığında daha avantajlı gözükmektedir. Yazar, eser, okur ve ilk üç bileşeni kapsayan toplum öğesi sosyolojik okuma sürecinde önemli faktörlerdir. Sosyal teorilere dayalı diğer okuma biçimleri bazı sınırlılıklara sahipken sosyolojik okuma, araştırmacılara daha geniş bir perspektif sunar.Bu çalışmada, Aphra Behn'in ?Oroonoko veya Soylu Köle? romanını, sosyolojik imgelemin bütüncül perspektifiyle okunması amaçlanmıştır. Behn'in eseri, sömürge edebiyatının birçok arketipini bünyesinde barındıran bir metin olarak, bir süreliğine İngiliz Edebiyatı'nda soylu vahşinin ilk sunumu; sömürgecilik karşıtı, kölelerin serbest bırakılması ve azat edilmesini destekleyen ilk roman olarak okunmuştur. Zamanla eleştirel bir okur grubu ortaya çıkmıştır. Bu grup, metine dair sahip olunan bu tür algıların ve rutin okumaların sarsılmasına ve gizemli noktaların açığa çıkarılmasına çalışmıştır. Bu çalışma da rutin okumaları sarsarak; bütüncül kavrayışını Edebiyat Sosyolojisinden alan kendi perspektifiyle benzer bir ideale hizmet eder.Bu çalışma kapsamında toplum ve edebiyat ilişkisine dair bazı konular ve kavramlar tartışılmıştır. Tarihsel arka plan dâhilinde ?kölelik, sömürgecilik, şarkiyatçılık, ırkçılık? gibi bazı kavramlar tanımlanmaya ve anlaşılmaya çalışılmıştır. ?Sömürgeciliğin ve Köleliğin Meşruiyeti? kölelik ve sömürgeciliğe dair muğlak bir meselenin açıklığa kavuşturulması açısından tüm bu konular içerisinde en önemli olanıdır. Shakespeare'den Defoe'ya sömürge edebiyatının ortaya çıkışı da tartışılmıştır. Behn'in sosyal statüsü, ideolojisi, eğitimi, arkadaş çevresi, ailesi, mesleği, medeni durumu ve hayatındaki değişimler de analiz edilmeye çalışılmıştır. Sosyolojik biyografisinin yanı sıra metindeki retoriği de çözümlenmeye çalışılmıştır. Son bölümde Behn'in eseri, kölelik ve sömürgecilik yönünden incelenmiştir. Sömürgecinin ve sömürülenin portreleri çizilmeye çalışılmıştır.Bu çalışma sonucunda, Behn'in metninin kölelerin azat edilmesinden yana olmadığı ve sömürgecilik karşıtı olmadığı sonucuna varılmıştır. Metin, karakterlerin köleleriyle olan ilişkileri açısından okunduğunda Behn'in söyleminde iki tür sömürgecilik modeli çözümlemek mümkün gözükmektedir. Birisi, Behn tarafından desteklenmekte diğeri ise eleştirilmektedir. Behn, şiddetle yönetilen ve işkenceye uğrayan kölelere sempati duyarken bir yandan da bünyesinde şiddet ve işkence olmayan yeni bir kölelik ve sömürgecilik paradigması kurmaya çalışmaktadır. Behn, okurlarına kölelerine asla eziyet etmeyen onları şiddet olmaksızın yöneten bazı karakterler ve aynı zamanda kölelerine tam tersi yönde muamelede bulunan bazı karakterler tanıtmaktadır. Bu mevzudaki temel sorun şudur: Gerçek hayatta şiddet olmaksızın var olan böyle bir sömürgecilik modelini görmek mümkün müdür? Sömürgecilik tarihine baktığımızda böylesi bir sömürgeciliğin daha önce var olmadığını görebiliriz. Öyleyse Behn, sömürgecilik ve köleliğe dair ütopik bir teori kurmaktadır. Böylece retoriğiyle yanılsamalar üretmekte ve plantasyon sahiplerinden oluşan yönetici sınıfı desteklemektedir. Fakat Behn, bunu yaparken (sömürgecilik ve köleliğe duyulan) nefretin yönünü zenginler sınıfının mensuplarından aşağı sınıf üyelerine çevirmek için bazı karakterleri nesneleri olarak kullanmaktadır.Behn'in barbar karakterlerinin de üst sınıfa ait olmaları gerçeğine rağmen, tutumları ve ahlaki değerleri Behn tarafından aşağı sınıfla ilişkilendirilmektedir. Bu çelişkide Behn'in görevi nedir? O, ürettiği yanılsamalar sayesinde, kendini beyaz sömürgeci ve sömürülen siyah nesne arasındaki barış elçisi olarak takdim eder. Behn'in metninde şiddetten ve işkenceden arındırılmış yeni bir sömürgecilik modeli sunulmaktadır. Böyle olsa bile, bütün köleler Behn'in gözünde aynı değere sahip değildir. Oroonoko, Behn için soyluluğu ve Avrupalılaştırılmış olduğu için değerlidir. Bununla birlikte romanın sonunda irrasyonel bir köleye dönüşecek ve eşinin canına kıyacaktır. Hikâyenin sonlarına doğru Behn'in soylu vahşiye dair fikirleri de değişecektir. İlk bakışta kölelere sempati duymasına rağmen, eserinin retoriğinde şarkiyatçı, ırkçı ve sömürgeci tutumlarını okumak mümkündür.
Afrika'da bir ulus-devlet inşa süreci: Zambiya ve Kenneth Kaunda
Avrupa için Coğrafi Keşifler, sadece mistik dünyalara ulaşmanın romantik bir macerası değil, aynı zamanda materyalist bir zenginliğin de temel anahtarıydı. Yüzlerce yıl süren savaşlar ve ağır siyasi krizlerden bunalan Avrupa, bu sorunları aşmanın yollarını aramış ve bunu da hem uzak doğu da hem de uzak batı da yeni dünyalar keşfederek çözüleceğine inanmıştır. İşte Afrika sömürgeciliği Batı'nın böyle bir arayışa başladığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Ümit Burnu'nu dolaşarak yeni dünyanın ve uzak doğunun gizemli zenginliklerine ulaşmak isteyen Batı, giriştiği emperyalist maceranın ilk aşamasında Kıtayı lojistik amaçlı basit bir durak olarak görmüştü. Ancak zaman geçtikçe Kara Kıta, Batı için basit bir durak olmaktan çıkmıştır. Sanayi Devrimiyle birlikte Batı için Afrika hem doğal hem de beşeri kaynaklar bakımından doğal bir sömürü alanı haline gelmiştir. Batı, Afrika'nın zenginliklerine beşeri ve doğal kaynaklarını büyük bir iştahla sömürerek işe başladı. Önce kölelik yoluyla ucuz insan gücüne, ardından da yer altı ve yer üstü kaynaklarına saldırdı. Bunu yaparken kendi içindeki rekabeti bütün acımasızlığıyla Kıtaya taşıdı. Yapay sınırlar ve uluslar kurdu. Böylece Afrika'nın bütün doğasında onarılmaz yaralar açtı. İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Kıta umutsuzca kendi kurtarıcılarını beklemekteydi. Kıtanın diğer siyasi coğrafyalarında olduğu gibi Zambiya'da sömürgeciliğin verdiği az gelişmişlikten kurtulmak ve modern uluslara dünyasında yerini almak için Kenneth David Kaunda gibi özgün bir lideri çıkarmıştır. İşte bu tez Afrika Kıtasının sömürgecilik dönemlerini ve daha sonra kurulmaya başlayan ulus devletlerini Zambiya ve Kenneth Kaunda örneğinden yola çıkarak incelemeye çalışmaktadır. Anahtar Kelimeler: Zambiya, Afrika, Sömürge, Kenneth Kaunda.
Sahra altı Afrika'da politik ve ekonomik bir güç olarak Güney Afrika Cumhuriyeti
Uluslararası İlişkiler anlamında güç, tanımlaması zor olduğu kadar da önemli bir kavramdır. Gücün tanımı, unsurları ve yöntemi değişkenlik gösterse de küresel olarak güce sahip olmak daima hedef durumunda olmuştur. Zaman içinde ülkelerin güç mücadelesinin şekil değiştirmesiyle birlikte yumuşak güç kavramı ortaya çıkmış ve ülkelerin güç yarışı kültürel, bilimsel, sosyal ve teknolojik alanlara doğru yönelmeye başlamıştır. Ekonomik ve askeri güçleriyle doğrudan bir sert güç uygulaması yerine bu kaynaklarının da desteğini alarak yumuşak güç unsurlarıyla bölgesel ya da küresel güç elde etmeye çalışan ülkelerin sayısı artış göstermektedir. Afrika kıtasında, özellikle Sahra altı Afrika'da kayda değer gelişmeler gösteren Güney Afrika Cumhuriyeti bölgesel güç olma hedefinde ilerlemektedir. Apartheid rejiminden sonra ekonomik, politik ve askeri açılardan gelişim göstermeye başlayan ülke, bölgesel olarak bakıldığında oldukça iyi bir ilerleme sergilemiştir. Ayrıca Güney Afrika Cumhuriyeti'nin bölgesel ve küresel örgütlerde etkin roller üstlenmesi de bölgesel güç olma yolunda ilerleyişinin bir göstergesi olarak nitelendirilebilir. Bu nedenle tezin içeriği, Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Sahra altı Afrika'da bölgesel güç olma hedefi özellikle politik, ekonomik ve askeri gücü temel alınarak oluşturulmuştur.
Çeviribilimde sömürgecilik-sonrası dönemeç: Çeviriyle sömürgeleştirilenin çeviriyle özgürleştirilme çabası
Bu doktora tezinin ana amacı, tarihsel ve ideolojik bağlamıyla Sömürgecilik-Sonrası kuramı incelemek ve bu kuramların çeviribilime yansımalarını tartışarak katkılarını belirlemektir. Bu doğrultuda tezde öncelikli olarak İspanya, Fransa ve İngiltere'nin sömürgecilik girişimleri ana hatlarıyla anlatılmıştır. İkinci bölümde tez; Edward Said, Homi Bhabha ve Gayatri C. Spivak üzerinden Sömürgecilik-Sonrası kuramın temellerini ve gelişimini özetler. Üçüncü bölümde Sömürgecilik-Sonrası yaklaşımlarda ve çeviribilime bu yaklaşımların yansımasında öne çıkan kavramlar tartışılmıştır. Burada kavramlar, eleştiri noktaları ve olumlayıcı noktalar olarak ayrılmıştır ve örneklerle somutlaştırılmıştır. Özellikle yazın çevirisi odaklı olan bu örnekler kültürel çeviri ve ideolojik çeviri örneklerini de içermektedir. Tezin ekler bölümünde yer alan Terimce kısmında, yerli terminolojide henüz karşılığı oluşturulmamış ya da konu yerli alana yabancı olduğu için üzerinde fikir birliğine varılmamış kimi terimlere karşılık bulunmuştur. Sözlükçe kısmı da benzer bir düşünceyle oluşturularak küçük örnekler ve basit bir dille söz konusu terimler açıklanmıştır. Sömürgecilik-Sonrası çevir yaklaşımlarında sıkça geçen Yerlileştirici-Yabancılaştırıcı çeviri önerilerinin ne tür bir farklılık yaratacağını somutlaştırmak amacıyla, Necip Mahfuz'un Şevk Sarayı adlı eserinin ilk iki bölümünün Türkçeden İngilizceye yapılmış çevirileri de ekler kısmına alınmıştır.Sömürgecilik-Sonrası yaklaşımlarda çokça geçen melezlik kavramı, bu tezde güncel kültürel ve yazınsal çeviri uygulmalarıyla ilintilendirilmiştir. Böylece özcü özne-nesne inşası, kutuplaştırıcı politikalar, erek-kaynak metinlerin birbirine zıt unsurlar olarak kurulması eleştirilmiş, eşdeğerlik kavramının melezlik üzerinden açıklanan bulgularla yeniden düşünülmesi önerilmiştir. Yapısökümcü çeviri önerileri, çevirmen görünürlüğüne ve eşdeğerlik anlayışına farklı bakış açıları sunmaktadır. Tezin, Sömürgecilik-Sonrası yaklaşımları yerli araştırma dünyasına daha tanıdık hale getirerek yeni sorgulamalara yön vermesi beklenmektedir.
Fransa'nın Afrika'daki varlığı: Fransa ve Gine arasındaki ilişkiler
Afrika kıtası beşeri ve doğal kaynak bağlamında oldukça zengin bir bölgedir. Afrika kıtası beşinci yüzyıldan önce çok az biliniyordu, ancak yedinci yüzyıla gelindiğinde özellikle Avrupalılar tarafından düzenlenen çeşitli seferlerle bu kıta keşfedilmiş ve yıllarca sömürülmüştür. Afrika kıtası kolonyal süreç öncesi birkaç krallık ve imparatorluğa ev sahipliği yapmaktaydı. Avrupalıların Afrika kıtasına keşif amacıyla gelmesiyle imparatorluk ve krallıkların topraklarının yağmalandı ve insanlar sömürüldü. Bununla beraber, kıta muazzam bir misyoner, tüccar ve kaşif akınına tanık oldu. Afrika kıyıları, derin bölgelere ilerlemeye başlamadan önce Avrupalılar tarafından uzun süre ziyaret edilmiştir. Avrupalılar, gözlemler ve keşifler sonucunda bu bölgelerde yerleşkeler kurmuşlardır. Özellikle Batı Afrika'da Songhay, Sosso, Mali ve Gana imparatorlukları ile Bambara, Oyo, Kanem-Bornou, Dahomey, Futa, Masina krallıkları vardı ve bunlar kültür ve inançlarına bağlı siyasi yönetim sistemleri ile yönetiliyordu. Ancak Avrupalıların gelişiyle birlikte var olan kültürden gelen misafirperverlik davranışı tam tersi bir davranış şekline doğru değişmeye başladı. Bunun temel sebebi ise misyonerlerin, tüccarların ve kaşiflerin asıl amacı kaynakları ve insanları sömürmek olmasıdır. Kıtadaki diğer sorun ise, Avrupalı güçler arasındaki rekabetti. "Hangi emperyal güç için hangi sömürü bölgesi?" Sorusuna cevap bulmak gerekiyordu. Bu soruya cevap vermek için 1884-1885 yılları arasında 14 Avrupalı gücün bir araya geldiği Berlin Konferansı gerçekleşti. Bunların arasında İngiltere başta olmak üzere Fransa, Portekiz, İspanya, Belçika, Almanya, Hollanda ve İtalya Afrika'da toprak elde etme arzusu gösteren ülkelerden bazılarıdır. Konferanstan sonra gecikmeden sömürge programlarını uygulamaya başladılar ve bu programın bir sonucu olarak resmi dillerinde kesinlikle farklı olan birkaç Afrika devletinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Avrupalı güçlerin Afrika'daki varlığı, kıtanın daha sonra bağımsız devletler haline gelecek birkaç bölgeye bölünmesine neden oldu. Bu bölünme, aralarında var olan kültür, dil, inanç veya akrabalık bağlarını dikkate almamıştır. Bu Avrupalı kâşiflerin çabalarının ve sömürgeci gücün iradesinin sonucudur. Özellikle Fransa, İngiltere ve Portekiz'e ek olarak Afrika'daki en fazla sayıda bölgeyi sömürdü. Fransa böylelikle Afrika'nın tüm bölgelerinde ve özellikle Fransız Batı Afrikası ve Fransız Ekvator Afrikası'nın bulunduğu Batı ve Ekvator Afrika'da uyguladığı sömürge politikasıyla topraklar aldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tetiklenen dekolonizasyon hareketleriyle, kuzey'deki Fransa topraklarında yer alan ülkeler (Fas, Tunus ve Cezayir) bağımsızlık taleplerinde başı çekti. 1958'de, Sahra-altı tarafında Fransız egemenliği bulunan bir bölge, Beşinci Fransa Cumhuriyeti'nin Afrika'da bir Fransız topluluğu öneren referandumunda "Hayır" oyu kullanmıştır. Böylece sömürgeleştirmeden önce "Güney Nehirleri", sömürgeleştirme sırasında "Fransız Ginesi" olarak bilinen bu bölge, bağımsızlığının ilk yıllarında "Gine Halk ve Devrimci Cumhuriyeti" oldu. Bu çalışmada Avrupalı güçlerin Afrika'ya gelişleri üzerinden varlıkları, varlık nedenleri, varlıklarına karşı direniş hareketleri, Berlin konferansı ve sömürgeciliğin başlaması, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık hareketleri anlatılacaktır. Gine ile onun sömürgeci gücü olan Fransa arasındaki ilişki üzerine özel bir çalışma yapılacaktır.
Gelişmiş ülkelerin sermaye oluşum sürecinde Sömürgecilik
Sömürgecilik tarihin her döneminde önem arz etmiştir ve günümüzde de bu önemini korumaktadır. Sömürgecilik neticesinde ülkeler ekonomik, siyasi ve kültürel zenginliklerini kaybetmişlerdir. Coğrafi keşifler ile birlikte sömürgecilik bilinmeyen kıtalara yayılmıştır. Yeni yerlerin keşfiyle birlikte ülkelerin ekonomik kaynaklarının sömürülmesi hızlanmıştır. Amerika kıtasının keşfedilmesiyle birlikte Avrupa ülkelerindeki sermaye stoklarında artış gerçekleşmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte ülkeler hammadde ve işgücünü ihtiyacını karşılamak için sömürgecilik faaliyetlerini artırmışlardır. Bunun yanında Avrupa pazarlarının doymasıyla birlikte sömürgeci ülkeler deniz aşırı topraklarda yeni pazar arayışları gerçekleştirmişlerdir. Sömürülen topraklardaki insanlar köleci işgücünde kullanılmışlardır. Bu kapsamda köle ticareti ülkeler tarafından yaygın bir şekilde gerçekleşmiştir. Portekiz ve İspanyolların başlattığı sömürgecilik faaliyetlerine siyasi birliğini tamamlayan diğer sömürgeci ülkeler katılmaya başlamıştır. Diğer ülkelerin sömürgecilik yarışına katılmasıyla beraber sömürgeci güçler dünyanın her yerine yayılmışlardır. Sömürgeci ülkeler sömürdükleri ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliğini kendi ülkelerine aktarmışlardır.. Sömürgeci ülkelerin sömürgeci faaliyetleri günümüze de devam etmektedir. Bunun yanında Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar kuruluş amaçlarından saparak sömürü odaklı faaliyetler yürütmektedirler. Anahtar kelimeler: Sömürgecilik, Sermaye Oluşumu, Gelişmiş Ülkeler
Fanon'un çalışmaları: Sömürgecilik bağlamında psikoloji kültür ilişkisini yeniden düşünmek
Sömürgecilik gücünü ekonomik bir tahakkümden alarak uzun yıllar boyunca özellikle Batı'nın kendisinin karşısında daha aşağıda konumlandırdıklarının üzerinde uyguladığı siyasal, sosyal ve ekonomik bir sistemdir. Her ne kadar sömürge sistemi ekonomik tahakkümden gücünü alsa da, geniş bir çerçeveden bakıldığında mesele sadece ekonomi ile sınırlı değildir. Sistemin kültürel, psikolojik, kitlelerarası ilişkiler temelinde de çok büyük etkileri olmuştur. Frantz Fanon da sisteme çok boyutlu yaklaşan, sistemin devamlılığını sağlayan unsurları farklı perspektiflerden ele alan bir düşünür ve psikiyatrdır. Fanon hem sömürgeciliği deneyimlemiş hem de Cezayir bağımsızlık mücadelesinde aktif rol almıştır. Fanon sömürge sisteminin sömürgeleştirilmiş insana yaşattığı kendi kimliğine yabancılaşmasını ve aşağılık duygusunu analiz etmektedir. Sömürgeciliğin insan bilincinde ve kimliğinde oluşturduğu derin yıkımı kendi varoluşsal süreci üzerinden ortaya koymaktadır. Bu çalışmada da Fanon'un düşünceleri ışığında sömürgecilik bağlamında psikoloji kültür ilişkisi antropolojik bir bakışla incelenecektir. Sömürge sistemine antropolojinin etkisine, sömürgeciliğin insan psikolojisinde yarattığı etkiye, Fanon'un sömürgecilik ile ilgili analizlerine, onun eserleri ve fikirleri üzerinden bakılacaktır. Öncelikle sömürgecilik kavramına ve etki alanları ile etkilendiği alanlara odaklanılacaktır. Sonrasında da Fanon'un sömürgecilik konusunda fikirleri başlıklar halinde ele alınıp, son olarak Fanon'un etki alanlarına odaklanılacaktır. Nitel araştırmanın tarihsel etnograf yöntemiyle literatür taraması yapılacaktır. Fanon eserlerini kaleme aldığı, sömürge sistemine karşı sömürgesizleştirme mücadelesi verdiği dönemlerde ve sonrasında, sadece akademik anlamda değil, pratikte de birçok toplumu ve çevreyi etkilemiş bir düşünürdür. Fanon'un düşünsel ve alan yazın hayatı günümüzde de birçok olgu ve olayı aydınlatmada önemli bir kaynaktır. Bu yüzden Fanon'u yeniden düşünmek, farklı bakış açılarının kapılarını da aralayacaktır.
Mevlüt Süleymanlı'nın romanlarına yansıyan kolonyal–postkolonyal yaklaşım
Bu tez Mevlüt Süleymanlı'nın Göç (1980), Ceviz Kurdu (1981-82), Ses (1984) adlı eserlerini Kolonyal-Postkolonyal teori ışığında incelemek için yapılmıştır. Mevlüt Süleymanlı 1943'te, Azerbaycan'da şu an adı Kızıl Şafak olan köyde doğmuştur. Şiir, kısa ve uzun hikâye çalışmalarına da ağırlık vermiştir. Tezin konusu olan Göç, Ceviz Kurdu ve Ses romanlarını seçmemizin nedeni, Sovyet Rusya döneminde yazılıp basılan ancak son üç yüzyıllık Azerbaycan tarihini ele alan bu romanların Kolonyal-Postkolonyal teorinin uygulanmasına elverişli olmasıdır. Süleymanlı, Sovyet komünizmine ters düştüğü gerekçesiyle uzun yıllar tenkide uğrayıp sancılı süreçlerden geçmiştir. Ancak yazar, komünist Rusya'nın baskıcı edebiyat şablonuna rağmen Türk toplumu ve tarihini anlatabilmiş hatta rejimi orijinal sembol ve metaforlarla eleştirmiştir. Tezde öncelikle Kolonyal-Postkolonyal teori açıklanmıştır. Teorinin araçları olan edebiyat, melezlik, milliyetçilik, ast grupların kendilerini ifade edebilmesi başlıklarıyla açıklama desteklenmiştir. Sonrasında konu Çarlık Rusya'sının son dönemleri ve Sovyet Rusya'ya indirgenmiştir. Teorinin araçları bu özelde değerlendirilmiştir. Teorinin içinde olmayan "Kaybolma-Buharlaşma" teoriye tarafımızdan dâhil edilmiştir. Anadolu sahası ve Anadolu dışı Türk Edebiyatına kısaca değinildikten sonra Mevlüt Süleymanlı'nın üç romanına geçilmiştir. Böylece Kolonyal-Postkolonyal teori ve Azerbaycan romanından teoriye uygun üç örnek Türk okuyucusuna tanıtılmak istenmiştir. Ekler bölümüne ilk roman Göç'ün önemli grubu Karakellelerin soy kütüğünü gösteren tablo yerleştirilmiştir. Ayrıca bölümde Süleymanlı'nın romanlarıyla ilgili resimler bulunmaktadır. Yazarın ilk romanı Göç Türkiye'de yayımlanmıştır. Medeniyeti yerleşiklikle bağdaştıran Batılı araştırmacılara karşın göçerek de medeniyet kurulabileceğini anlatan eser ilgiyle karşılanmıştır. İkinci roman Ceviz Kurdu'nun Türkiye Türkçesine aktarması da Tutku Aygen'in "Mevlüt Süleymanlı'nın Ceviz Kurdu Romanı Üzerine Bir İnceleme" adlı yüksek lisans tezinin ek bölümündedir. Göç, göçüp yerleşmenin romanı iken Ceviz Kurdu köy yerleşikliğine odaklanmaktadır. Romanda yazar, ceviz ve kurdu okuyucunun zihninde sembolik bir hale getirir. Cevizin Orta Asya, ceviz kurdunun ise Sovyet Rusya olduğu intibaı uyanır. Üçüncü roman olan Ses'in ise Türkiye'de üzerine çalışma bulunmamaktadır. Şehir yaşamını konu alan romanda komünist sistemi metaforik olarak temsil eden altı katlı bir bina bulunmaktadır. Binada yaşanan olaylar vasıtasıyla kolonyal sistem tüm araçlarıyla roman boyunca anlatılmaktadır. Kolonyal – Postkolonyal teori Türkiye'de tanınmamaktadır. Çünkü son 800 yıldır Anadolu uzun süreli, sistemli şekilde yabancı bir toplulukla karşı karşıya kalmamış dolayısıyla kolonyal - postkolonyal süreçlerden geçmemiştir. Ayrıca teoride İngiltere, Fransa gibi devletlerin kolonyal faaliyetleri anlatılmış ancak benzer pratikleri Orta Asya'da gerçekleştiren Rusya ele alınmamıştır. Bunda Sovyet Rusya'nın dışa kapalı bir ülke olmasının payı büyüktür. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının Ulusal Tez Merkezinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında "kolonyal", "postkolonyal" sözcüklerini adında barındıran bir tez bulunamamıştır. "Mevlüt Süleymanlı'nın Romanlarına Yansıyan Kolonyal – Postkolonyal Yaklaşım" adlı tezimizin Türkiye'de Türk Dili ve Edebiyatı alanında bir ilki oluşturduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Kolonyal-Postkolonyal teori, Türk Edebiyatı, Mevlüt Süleymanlı, Azerbaycan Edebiyatı, roman
Merkantilist politikalar çerçevesinde Fransa iktisadının Doğu Akdeniz'deki rekabetinin tarihi süreci
Dünyada insanlık tarihinden itibaren çeşitli ekonomik sistemler uygulanmıştır. Bu ekonomik sistemler zamanla değişime uğrayarak bir döngü halinde gelişmiş ve evrilmiştir. Bu tezde merkantilizm fikir akımının etkilediği bazı ülkelerin uyguladığı politikalar ve bu politikaların yol açtığı durumlar incelenmiştir. Yöntem olarak literatür taraması kullanılmıştır. Birinci bölümde merkantilizmin tanımı, amacı, merkantilist düşüncenin ortaya çıkmasında etkili olan dinamikler ve ülkelere göre biçim değişikliğine uğramış olan merkantilizm açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde merkantilist politikalar çerçevesinde sömürgecilik ele alınmıştır. Sömürgenin tanımı, faaliyetleri, etkileri ve özellikle Fransız sömürgeciliği ve Fransa'nın bazı ülkelerle olan siyasi ve ekonomik rekabetleri incelenmiştir. Üçüncü bölümde Doğu Akdeniz'de yaşanan çıkar çatışmaları irdelenmiştir. Dördüncü bölümde kolonyalizm, kapitalizm ve emperyalizm kavramları açıklanmaya çalışılmıştır.
Afrika'nın sömürgeleştirilmesinde Avrupa güç dengesinin etkisi
Dünya ve insanlık tarihinde çok önemli bir yerde olan Afrika kıtası, sahip olduğu insan ve doğal kaynakları itibarıyla emsalsiz bir konumda bulunmaktadır. Bununla birlikte bu kadar zenginliği bünyesinde barındıran Afrika, yüzyıllardır istikrarsızlıklar içinde kalmıştır. Kıta erken dönem sömürgecilik hareketleriyle birlikte insan kaynağı açısından önemli kayıplar vermiştir. Uzun yıllar boyunca Avrupalı güçler tarafından sömürüye maruz kalan Afrika kıtasının kaderi 1884'te yapılan Berlin Konferansı ile birlikte olumsuz anlamda değişmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte Avrupa kıtasındaki ekonomik ve politik büyüme, dünya merkezini Avrupa'ya taşımıştır. Avrupa'daki bu ekonomik büyüme, devletleri hammadde arayışına sokmuştur. Britanya ve Fransa'nın Afrika'da kurduğu sömürge düzeni, Almanya'nın 1881'de milli birliğini sağlayarak birleşmesi ile birlikte farklı düzeye taşınmıştır. Bu bağlamda Şansölye Otto Von Bismarck, Almanya'yı denge politikası ekseninde yönetmiştir. Bu dönemde Avrupalı devletlerce desteklenen kaşifler de Afrika'nın içerlerine ilerlemişlerdir. Bu ilerleyişi yakından takip eden devlet adamlarından olan Belçika Kralı II. Leopold, ülkesinin çıkarı adına Kongo Nehri havzasında güç elde etmeye çalışmıştır. Büyüyen ve hammadde ihtiyacı olan Almanya da çıkarları çerçevesinde Afrika'da yeni bir düzen talep etmiştir. 19. yüz yılda Avrupa merkezli devam eden çıkar çatışmaları neticesinde, Afrika'nın bölüşümü adına 1884 yılında Berlin Konferansı yapılmıştır. Konferans sürecinde gerek daha önce kıtada olan gerekse de daha sonra kıtaya gelen güçler arasındaki mücadelede güç dengesinin gözetilmesi dikkat çekici görülmüştür. Afrika'da sadece belli bir dönemi değil, kıtanın geleceğini de etkilediği düşünülen Berlin Konferansı sürecinde devletlerin hareket tarzlarının anlaşılması ve kıtada halihazırda da devam eden güç mücadelesini açıklayabilmek adına Kenneth Waltz'ın öncülüğünü yaptığı Yapısal Realizmden faydalanılmıştır. Bu kapsamda güvenlik ve güç ikileminde savunmacı Yapısal Realizm ekseninde Afrika'da Berlin Konferansı süreci analiz edilmiştir.
Afrika denkleminde Türkiye'nin dış yardımları ve TİKA
Afrika'nın 400 yıllık tarihine yön veren olguyu; ticarî ve ekonomik güç savaşları olarak belirlersek yanlış bir tespit yapmış olmayız. 16. Yüzyılda Osmanlı - Avrupa çekişmesinin arasında sıkışan Afrika; önce Merkantilist eğilimlerden, 17. ve 18. Yüzyılda sanayi devriminden, sonrasında ise Kapitalist sömürgecilikten muzdarip olmuş, maddi ve manevi kayıplara uğramıştır. 21. yüzyıl dünya sisteminde siyasi ve ekonomik güç dengeleri yeniden kurulurken, kalkınma sürecindeki farklı konumu ve değerli enerji kaynakları, taşıdığı gelişme potansiyeli ile Afrika, yeniden bir güç savaşının merkezinde yer almaktadır. Kalkınma işbirliklerinde Afrika'nın artan ağırlığı bu gerçeği ortaya çıkarmaktadır. Dünyada, Afrika için sarf edilen kalkınma yardımları oranı, 2000 yılında % 24 iken, 2005 yılında % 29'a yükselmiş, bugün ise % 34'e çıkmıştır. ABD % 38 oranında, Çin % 45 oranında dış yardımını Afrika için ayırmıştır. Post- Fordist ekonomik sistemin artırdığı ekonomik ve sosyal ilişkilerle, gerçek anlamda küreselleşen dünyada, ticari ilişkiler devamlı ve hızlı bir şekilde artmış, ulusal sınırlar belirsizleşmeye başlamıştır. Dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan, Soğuk Savaş döneminde gelişen ve yaygınlaşan, sonrasında ise önemini kaybeden "kalkınma işbirliği faaliyetleri"; bu işbirliği ve etkileşim çağında, ticari mübadele formuna bürünse de önemli bir görev üstlenmekte, resmi, sivil ve özel girişimlerle bu faaliyetler desteklenmektedir. Afrika merkezinde yoğunlaşan bu kalkınma işbirliği faaliyetlerinde Türkiye'nin konumu nedir? Türkiye'nin kalkınma işbirliği politikası Afrika'ya ve Türkiye'ye ne kazandırmıştır? Kalkınma işbirliği politikamızda Afrika'nın yeri ne olmalıdır? 2005 sonrasında etkisi görülmeye başlanan Afrika dış yardım politikası ve bu politikaya dayanarak yürütülen çok aktörlü kamu diplomasi faaliyetleri ile Türkiye, Afrika'daki varlığını ve tanınırlığını kısa sürede artırmış, Afrika Birliğinin stratejik ortakları arasına girmiş, dört asırlık mazisi olan siyasi ve kültürel bağları canlandırmış, kıtadaki potansiyelinin farkına varmıştır. Türkiye, yaşadığı bölgesel krizlere rağmen, miras aldığı vakıf kültürünün ve işbirliği çağının gereğini yerine getirmeye devam etmektedir.
France's intervention on Ivory Coast (2002-2011): A case of neo-colonialism
A decade of crises has seen France's permanent and multifaceted interferences in the Ivory Coast, which it considers the showcase of Françafrique and the remainder of its neocolonial power. We want to investigate the causes, nature and consequences of French intervention, why it creates an anti-French backlash in society and whether it contributes to conflict resolution in the country. We will also explore how the Ivory Coast-France relationship can be reshaped. After conducting a case study of French intervention in the Ivory Coast between 2000 and 2011 and drawing comparisons from other French interventionisms, we have found that France interferes on behalf of its own economic and geostrategic interests under its strategy of maintaining domination in the former colonies. French intervention neither resolves nor transforms conflict nor contributes democratization and sustainable development of these countries, perpetuating neocolonial dependence on France. We suggest that the international community must not endorse French intervention. A multinational organization must intervene if necessary, and the French role in former colonies must be limited to soft power rather than hard power.
Sudan ve uluslararası politikada Darfur krizi
Afrika kıtasının en geniş ülkesi olan Sudan; etnik, dini ve kültürel açıdan dünyanın en heterojen toplumlarından biri olma özelliğiyle dikkat çekmektedir. Etnik, dini ve kültürel farklılıklar, sömürge döneminde yapay sınırlar yaratılırken ortaya çıkartılmış ve birçok Afrika ülkesi gibi Sudan'a da sömürge mirası olarak bırakılmıştır. Sömürge dönemi boyunca farklılıkların vurgulanması suretiyle ülke, kontrol altında tutulmak istenmiştir.Sudan 1 Ocak 1956'da bağımsızlığına kavuşmuş ancak sömürgecilik politikalarının izleri, bağımsızlıktan günümüze gelen birçok sorunla birlikte kendini göstermeye devam etmiştir. Zira Afrika'nın en uzun iç savaşı ile Güney Sudan sorununun devam ettiği bir dönemde patlak veren Darfur krizinin çerçevesini sömürgecilik politikaları ekseninde yaratılan yapı çizmektedir. Ekonomik sorunların yanı sıra bağımsızlığın ardından yaşanan siyasi çekişmeler ve istikrarsız siyasi yapı Sudan'ı bölünmenin eşiğine getirmiştir. Sudan'ın halen başa çıkmaya çalıştığı birçok meselenin temelinde, kuzey ve güney bölgelerini ayrıştıran ve halkı birbirine yabancılaştıran sömürge politikaları yatmaktadır.Jeopolitik öneminin yanı sıra sahip olduğu zengin yer altı kaynakları, Sudan'a olan ilgiyi canlı tutmuş ve ülkenin iç meselelerine dış aktörlerin müdahalelerini kaçınılmaz kılmıştır. İlk olarak Güney Sudan sorunuyla uluslararası arenada yer bulan Sudan, Darfur kriziyle birlikte özellikle 2003 yılından itibaren dünya kamuoyunun en çok ilgilendiği konulardan biri olmuştur. Darfur bölgesinde yaşanan şiddet olayları Beşir yönetimini, Batı dünyasının hedefi haline getirmiştir. Sudan; ABD, Çin ve AB'nin siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde şekillenen bir rekabet alanına dönüşmüştür.Anahtar Kelimeler: Sudan, Güney Sudan Sorunu, Darfur Krizi, Sömürgecilik, Ömer el-Beşir.
Etiyopya-Somali arasındaki Ogaden sorunu
Afrika Boynuzu, Afrika kıtasının diğer bölgeleri ile benzer özelliklere sahip olmasına rağmen sınır çatışmalarının en sık yaşandığı alan olmuştur. Boynuz'un en önemli ülkesi Etiyopya ise bu çatışmaların merkezinde yer almaktadır. Etiyopya başta olmak üzere bölgede cereyan eden çatışmaları tahlil edebilmemiz için tarihsel süreci iyi anlamamız gerekmektedir. Etiyopya'da geçmişten itibaren yaşanan kaosun sebebi, 1884-85 Berlin Konferansı ile kıtada resmi bir sömürge politikası izlenmesi ve yerel özellikler göz ardı edilerek sınırların belirlenmiş olması kadar dış güçlerin krizleri derinleştirmeleri ve demokratik bir yönetim anlayışının tesis edilemeyişi olmuştur.1991 yılında benimsenmiş olan federatif yapı, Etiyopya'da yerleşik olan Somalilere Etiyopya idaresinden ayrılmaları konusunda fırsat sunmuş olmasına rağmen bölge halkının kısa vadede bağımsızlığını kazanması ihtimal dahilinde gözükmemektedir. Ancak bölgede yaşanan çatışmalar bölgeyi dış müdahalelere açık hale getirmekte ve hidrokarbon alanlarının güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. 2007 yılında bölgede petrol ve doğal gaz arama çalışmaları yapan Çinli mühendis ve işçilere düzenlenen saldırılar Ogaden'i dünya kamuoyu gündeminin ilk sıralarına taşımıştır.Bu çalışma, Sömürgecilik bağlamında Ogaden bölgesinin hakimiyeti üzerine yaşanan çatışmaların sebeplerini ve bugün gelinen noktayı açıklamayı hedeflemektedir.Anahtar Kelimeler:1.Afrika Boynuzu2.Sömürgecilik3.Etiyopya, Somali4.Ogaden Sorunu5.Sınır Çatışması
Kentleşmenin coğrafi analizi: Kano (Nijerya) örneği
Kano, Nijerya'nın kuzeybatı jeopolitik bölgesinde yer alan bir şehir olup, savan bölgesinde olup ortalama 481 metrede yer almaktadir. Kano şehri, Afrika'daki Sudan savan bölgesinde, güneyde Gine savan bölgesi ve kuzey de Sahel savan bölgeleri arasında uzanmaktadır. IV. yüzyılda kurulan Kano kenti, kuzey Nijerya bölgesinde gelişmeye devam eden en önemli yerleşim yerlerinden biridir. Kano şehri, stratejik konumu ve içinde bulunduğu verimli arazisi nedeniyle önem kazanmaya devam etmektedir. 1805 yılında Usman Dan Fodio tarafından ele geçirildikten sonra Kano şehri halifeliğin en önemli idari merkezlerinden biri olmuştur. Bu süreçte Kano şehri yeni bir önem kazanmaya başlamıştır. XI ve XII. Yüzyılda Kano, çeşitli giriş kapılarıyla yüksek bir duvarla çevrilmiştir. O dönemlerde Kano, Afrika'nın üçünçü en büyük şehri haline gelmiştir. 1820'li yıllarda Kano'nun nüfusu 30.000 civarında olup 1851'de 60.000'e yükselmiştir. Kano, trans Sahra ticaretinde önemli bir merkez olmuştur. Tüccarlar Kuzey Afrika ülkelerinden ticari amaçlarla Kano'ya gelip çeşitli alış verişlerde bulunmuşlardır. 18. yüzyıllarda Kano birçok Afrika ülkesiyle irtibatını artırarak ülkenin ilk cosmopolitan şehirlerinden biri olmuştur. Bu nedenle şehirdeki mimari önemli derecede Kuzey Afrika ülkelerindeki mimariyi etkilemiştir. 1903 yılında Kano, İngiliz kolonyal kuvvetleri tarafından Dan Fodio'nun elinden alınınca, yönetimin İngilizlerin eline geçmiştir. Sömürge döneminde Kano, kuzey Nijerya bölgesinin en önemli stratejik kenti olmuştur. Bu dönemde Kano yeni bir idari ve ekonomik önem kazanmaya başlamıştır. Şehirdeki tarih boyunca bilinen trans Sahra ticareti 1907 yılında Kano'yu Lagos'taki Atlantik limanına bağlayan yeni bir demiryolu hattının inşa edilmesiyle ticaretin yönü Trans-Sahra'dan Trans-Atlantik'e doğru yönelmiş oldu. Böylece şehirdeki ticaret yeni bir döneme girmiş oldu. Şehirde pamuk, yer fıstığı, susam gibi tarım ürünleri Lagos'a taşınarak ülkeden deniz yolu ile ihraç edilmektedir. Sömürge döneminde kent, yeni bir kentleşme eğiliminin başlamasına neden olmuştur. 1923'te İngilizler tarafından yeni geliştirilen şehir planı Avrupa şehir planlarına dayanarak tasarlanmıştır. Yeni planda, eski şehir duvarının dışındaki araziler İngilizler tarafından geliştirilmiş ve birçok yapı inşa edilmiştir. İlk gelişen bölgeler arasında şehirdeki yeni merkezi iş ve ticaret sahası, ofisler ve postane sömürgeciler için ayrılan GRA mahallesini meydana getirmiştir. Gayrimüslim göçmenler için Sabon Gari Mahallesi oluşmuştur. Bütün yeni imara açılan alanlar geniş boş alanlar ile birbirinden ayrılmaktadır. 1973'te yeni açılan alanlar birleştirilerek metropol bir alanda oluşturulmuştur. Kentin, ekonomi ve idari öneme sahip olması nedeniyle göçmenleri çekmeye devam etmiş ve dönem boyunca şehirdeki kentleşme süreci bu nedenle hızlanmıştır. 1960 yılında Nijerya, İngiliz sömürgesinden kurtulup bağımsızlığını kazanarak yeni bir öz yönetim dönemine başlamıştır. Kuzey ve güneydeki bölgesel hükümetin birleşmesinden ve federal hükümetin kurulmasından sonra, 1967'de Nijerya'da yeni iller kurulmuştur. Böylelikle Kano da yeni kurulan illerden bir tanesinin merkezi olmuştur. Kano'nun idari önemi, sömürge öncesindeki dönemden beri devam eder. Bu da şehrin hızlı nüfus artışına ve mekânsal boyutta büyümesine neden olmuştur. Ticari ve idari fonksiyon ile tanınan şehir, bağımsızlığın ilk yıllarında hızlı bir sanayi gelişimi nedeniyle şehirde yeni kentleşme süreci tetiklenmiştir. Bu da ülkenin farklı kesimlerinden göçmenlerin gelmesine sebebiyet vermiştir. Ülkede hızlı kentleşmenin yaşandığı şehirlerden biri olan Kano, şuanda 2 milyondan fazla nüfusu ile Lagos'tan sonra ülkenin en büyük ikinci metropol şehri olmuştur. Anahtar Kelimeler: Coğrafya, Şehir Coğrafyası, Kano, Nijerya'da Kentleşme,Sömürgecilik.
Libya: 1911-1945
Libya, Akdeniz'de sahip olduğu yaklaşık 2000 kilometrelik sahiliyle, Kuzey Afrika'nın tam ortasındadır. Mısır ile Tunus arasında yer alan ülke coğrafi konumuyla önemli bir yere sahiptir. 1. 750. 000 kilometre karelik yüzölçümü olan LibyaAvrupa ülkelerine ve Amerika'nın doğu kıyılarına yakın sayılabilecek nitelikli petrol kaynaklarına sahiptir. İlkçağlardan itibaren yerleşim yeri olarak kullanılan bölge Hz. Ömer döneminde İslamiyet'le tanışmış 1551 yılında Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. İlkçağlardan itibaren pek çok devletin ilgi odağı olan bölge sömürge yarışına geç katılan İtalya'nın dikkatini çekmiştir. Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki son toprağı olan Libya Trablusgarp savaşı sonunda imzalanan Ouchy ( Uşi ) antlaşmasıyla İtalya'ya bırakılmıştır. Bundan sonraki süreçte İtalya sömürgesi altında İki büyük dünya savaşına tanık olan Libya, bağımsızlığını kazanmak için mücadele etmiştir. Bağımsızlık için Senusi şeyhlerinin verdikleri mücadeleler oldukça önemlidir. Bu çalışmada 1911- 1945 yılları arasında Libya'nın genel durumu ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Libya, Sömürge, Osmanlı, İtalya, Savaş
1302 (1885/1886) tarihli Mesele-i Mısriyye defteri (Çeviriyazı ve değerlendirme)
Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetindeki Mısır, 19. yy'da hızlanan sömürge yarışı neticesinde İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Bu duruma diğer Avrupalı devletlerin tepkisi de farklı olmuştur. İngiltere'nin işgalinden sonra Mısır'ın tahliyesi için görüşmeler başlamıştır. Görüşmelere ait yazışmaların kaydedildiği 1885 (H.1302) tarihli defterin meseleye dair bilgiler vermesi onu önemli kılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki gelişmeler günümüzü etkilediği gibi geleceğimizi de etkileyecektir. Bu bakımdan defterin çeviri-yazı ve değerlendirilmesinin yapılması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, İngiltere, Mısır, Sömürgecilik, İşgal
İngiltere'nin Amerika'da uyguladığı sömürge siyaseti (1620-1774)
Avrupa'da cografya bilgisinin, teknigin, ticaretin gelismesinden sonra Avrupalılar Eski Dünya haritasını degistiren kesiflerde bulunmuslardır. Bunların en önemlisi, Cristopher Colombus tarafından 1492'de Avrupalıların Yeni Dünya adını verdikleri Amerika kıtası'nın kesfedilmesidir. Sözkonusu dönemde Avrupa'da var olan siyasal baskılar, dinsel hosgörüsüzlük, yoksulluk, daha zengin olma tutkusu, maceralı yasam istegi Amerika'ya bir göç akını baslatmıstır. 16. yüzyılda spanyol ve Portekizlilerin açtıgı bu yoldan diger Avrupalı uluslar da Amerika'ya göçmeye basladı. Avrupalı uluslar dönemin iktisat teoremi merkantalizme göre dıs politikasını olusturmustu. Avrupa ülkeleri özellikle ngiltere bu doktrinle birlikte artan hammadde ihtiyacı ve degerli maden yatakları açısından Yeni Dünya'nın potansiyel bir yer oldugu düsüncesiyle bu topraklarda kolonicilik faaliyetlerine hız kattı. ngiltere'de kıtanın kuzey kesimine yerleserek koloniler kurdu ve Amerika'daki topraklarını genisletti. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13'e yükseldi. 1756- 1763 yılları arasında ngiltere'nin Yedi Yıl Savasları'ndan sonra mali durumunu iyilestirmek amacıyla kolonilerde yeni vergiler uygulaması, Amerika'daki kolonilerin tepkisiyle karsılastı. 4 Temmuz 1776 'da "Bagımsızlık Bildirisi" kabul edilerek 13 koloninin ngiltere'den koptugu açıklanıyor, bagımsızlık ilan ediliyordu. Kolonilerin ngilizlere açtıgı savas aslında sömürgecilik hareketlerine baskaldırı niteligindedir. nsan Hakları Beyannamesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmus ve Avrupa'ya örnek olmustur. Bununla birlikte 13 ngiliz kolonisi bugün Avrupa'ya karsı denge unsuru olan Amerika Birlesik Devletleri'ni olusturmustur.
Alman Doğu Afrikası'ndaki kolonizasyon faaliyetleri ve Osmanlı-Alman ilişkilerine yansımaları
II. Reich dönemi olarak da bilinen 19. Yüzyılda Prusya önderliğinde birleşen Alman İmparatorluğu'nun genişleme ve kolonyal hareketlere girişilmesine olanak sağlayan bir dönem olmuştur. Özellikle Almanya'nın Doğu Afrika'daki kolonyalizminin temelleri bu dönemde atılmış ve bu noktada Alman Doğu Afrika Şirketi önemli bağlantılar sağlamıştır. Genel olarak 1884'lerde başlayan bu süreç Almanya'nın I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisine dek sürmüş ve Doğu Afrika'da dengeler İngiltere lehine değişmiştir. Alman kolonyalizmi sürerken Almanya bu coğrafyada ciddi direnişlerle karşılaşmıştır. Özellikle Arap İsyanı ve Maji Maji İsyanı bu bağlamda değerlendirilebilir. Doğu Afrika Müslümanlarının hilafet paydası dayanağında Osmanlı Devleti'nden yardım istemesi Osmanlı Devleti'nin bu coğrafya ile daha yakından ilgilenmesini sağlamışsa da bu dönemde gerek halifenin iç politikada zor durumda bulunması ve gerekse uluslararası güç dengesinde istediği konumda bulunamaması sebebiyle bu coğrafyaya yeteri kadar destek olamadığını söyleyebilmek mümkündür. Bu durum Doğu Afrika Müslümanlarını farklı arayışlara yöneltmiş ve bu doğrultuda mücadeleler vermelerinin yolunu açmıştır.
Postkolonyalist söylem bağlamında V.S. Naipaul ve Nehrin Dönemeci
Çağdaş İngiliz edebiyatı ve dünya edebiyatının Nobel ödüllü en önemli yazarlarından biri olan V.S. Naipaul'un Nehrin Dönemeci adlı romanı Afrika üzerine yazılmış, politik ve toplumsal özellikleri yansıtan en önemli eserlerinden biridir. Bu çalışmada, sömürgeleştirilen Afrika ve Afrika toplumları sömürge ve sömürge sonrası söylem ışığında ele alınarak incelenecektir. Tez çalışması boyunca niteliksel arama teknikleri kullanılarak literatür taraması gerçekleştirilmiştir. V.S Naipaul, sömürge sonrası bir yazar olarak kabul edilmektedir. Bundan dolayı, Naipaul'un eserindeki sömürge dünyası karakterleri ve anlatıcısı tarafından yapılan eleştirinin aynı zamanda sömürgecinin de eleştirisini yaptığını ortaya çıkarabilmek için sömürgecilik sonrası kuramsal bakış açılarından faydalanılmıştır.
Malik bin Nebi'de sömürgecilik olgusu
Bu çalışmada Malik bin Nebi'nin sömürgecilik olgusu ele alınmıştır. Çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında Kuzey Afrika'nın genel yapısı ile Fransız işgalinin gerçekleştiği dönemde Cezayir'deki sosyal, siyasi, ekonomik, dini ve kültürel yapı ele alınmıştır. Daha sonra birinci bölümde Malik bin Nebi'nin hayatına değinilmiş ve fikirlerine genel bir çerçevede temas edilmiştir. İkinci bölümde ise sömürgeciliğin ne olduğuna, İslam dünyasındaki sömürgeciliğin etki ve sonuçlarına ve sömürgeciliğe dair farklı yaklaşımlara değinilmiştir. Akabinde ise Malik bin Nebi'nin sömürgecilik olgusu ve sömürgeciliğe ilişkin görüşleri tüm yönleri ile ele alınmıştır. Bu bölümde bilhassa Bin Nebi'nin "sömürülebilirlik potansiyeli" kavramı üzerinde durularak, İslam dünyasının sömürge haline gelmesinin sebepleri ortaya konulmuştur. Bunun yanında sömürgeciliğin İslam dünyasındaki yayılış sahaları, sömürünün metotları, sömürgeciliği destekleyen fikir akımları ve sömürgeciliğin Müslümanlar üzerinde yarattığı etkiler analiz edilmiştir. Çalışmada son olarak Malik bin Nebi'nin İslam dünyasının sömürgelikten kurtulması için sunduğu çözüm yolları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Malik bin Nebi, Fransa, Cezayir, Sömürgecilik, Sömürülebilirlik Potansiyeli, Emperyalizm, Oryantalizm, Islahat Hareketleri, Medeniyet,İslam Dünyası
İngiliz sömürgeciliğinin Mısır ve Sudan örneğinde karşılaştırmalı bir çözümlemesi
19. yüzyılın dünya siyasi tarihine sunduğu en önemli olgulardan bir tanesi Batılı sanayileşmiş büyük güçlerin hammadde ve pazar arayışları ile bu kapsamda birbirileri ile verdikleri mücadeleyi kapsayan sömürgecilik kavramıolmuştur. Özellikle yüzyılın ortalarında serbest ticaret dönemi olarak adlandırılan ve ekonomik temelli olarak ilerleyen sömürgecilik anlayışının 1880?lerden itibaren ekonomik hegemonyanın tesis edildiği noktaların siyasi olarak da ele geçirilmesi anlamına gelen yeni sömürgeciliğe evrilmesi ile yaşanan yapısal dönüşüm sonu bir dünya savaşının patlak vermesine neden olacak bir sürecin başlangıcını teşkil etmiştir.İngiltere 19. yüzyıl boyunca gerek ekonomik gerekse siyasal anlamda sömürgeciliğin en büyük temsilcisi olarak tarih sahnesinde başrol oynamıştır. Büyük bir sömürge imparatorluğu kuran İngiltere Afrika?dan Asya içlerine uzanan büyük bir coğrafyada dominyonlara sahip olmuştur. Bu büyük sömürge imparatorluğunun 1880?lerden sonraki en önemli merkezlerinden bir tanesi de Mısır olmuştur. Sahip olduğu stratejik konumu nedeniyle İngiliz sömürgelerinin hassas noktası olan Hint yolu üzerinde bir emniyet noktası işlevi gören Mısır?ın önemi daha sonraki süreçte Sudan?ın da ele geçirilmesi ile bir kat daha pekiştirilmiştir. Mısır ve Sudan?a hâkimiyet İngiltere için Afrika ve Ortadoğu bölgesine siyasi, askeri ve iktisadi manada nüfuzunu yayabilme imkânı tanımıştır.Bu çalışmada İngiltere?nin 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Mısır ve Sudan?da kurduğu sömürge idarelerinin tarihsel arka planları, kurumsallaşma süreçleri ve niteliği incelenmektedir. Mısır ve Sudan özelinde ayrı ayrı yapılan bu incelemeler neticesinde elde edilen bulgular ışığında, İngiliz sömürgeciliğinin yapısı ve özelliklerinin karşılaştırmalı olarak ortaya konması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Sömürgecilik, 19. Yüzyıl, İngiltere, Mısır, Sudan.
'Postcolonial' con-texts: Re-inventing asianness
ABSTRACT 'PostcoloniaP Con-Texts: Re-inventing Asianness Berkem Gürenci M. A. In American Culture and Literature Advisor: Assist. Prof. Dr. Laurence Raw June, 2002 As the term of 'postcolonial literature' has been applied to a large group of texts, 'Postcolonialism' has in many ways become an umbrella term that led to a generalisation of experience. This thesis, through the analyses of Hanif Kureishi's The Buddha of Suburbia and Bharati Mukherjee's Jasmine proceeds on the assumption that no two pieces of work even from the same context, can be said to reflect common experience. Even though Hanif Kureishi and Bharati Mukherjee have both been considered "postcolonial" authors reflecting 'common experiences' and hybridities in their literature, their representation of multiculturalism in Great Britain and the United States attests to the importance of individual experience in the construction of identity in their novels. Keywords: Postcolonialism, Multiculturalism, Hybridity, Hanif Kureishi, Bharati Mukherjee m
Sömürgecilik sonrası ekonomik çöküşlerin iç çatışmalara etkisi: Somali örneği
Bu tez çalışması, sömürgecilik sonrası ekonomik çöküşlerin iç çatışmalara etkisini Somali örneği üzerinden teorik yaklaşımlar ışığında değerlendirerek açıklamak amacıyla hazırlanmıştır. Bunun için Üçüncü Dünya, sömürgecilik, iç çatışma, ekonomi ve savaş çalışmaları literatürünün taraması yapılmış ve elde edilen bulgular kullanılarak çalışmanın ana hatları oluşturulmuştur. Çalışmanın sorunsalını sömürgecilik sonrası oluşan ekonomik çöküşlerin iç çatışmaları tetiklediği ve iç çatışmaların yaşanmasıyla birlikte ülkede oluşan devlet başarısızlığı ve istikrarsızlık sonucu ekonomik çöküşlerin yaşandığı oluşturmaktadır. Binlerce yıldır farklı coğrafyalarda devletler farklı nedenlerle çatışmış hatta savaşlar yaşanmıştır. Bu çalışmada sorgulanan husus iç çatışmalara hangi etkenlerin neden olduğudur. İç çatışmalar neden doğar?, İç çatışmaları hangi nedenler tetikler? gibi soruları yanıtlarken, diğer etkenlerin yanı sıra sömürgeleştirilmiş toplumlarda ekonomik gelişmemişlik ve ekonomik çöküşün iç çatışmalara yol açtığı varsayımı üzerinde yoğunlaşarak iç çatışmalar açıklanmaya çalışılmıştır. İç çatışmaları ortaya çıkaran nedenler göz önüne alındığında; topraklarının büyüklüğü, ekonomik ve sosyal yapısı, borçlanma ve dış yardımlar, sömürgecilik, devletin rejimi, devlet başarısızlığı, istikrarsızlık, terör, iç çalkantılar gibi etkenler çoğaltılabilir. Dolayısıyla iç çatışmalara etki eden birçok faktör bulunmaktadır. Ancak, bu çalışmada, iç çatışmaların oluşmasında etken nedenlerden biri olan ekonomik yapı incelenerek, ekonomik çöküşlerle iç çatışmaların birbirlerine paralel olarak geliştiği varsayımı üzerinde durulmuştur. Bu tez çalışması ile büyük güçlerin müdahaleleri, iç savaşlar, geniş çaplı yoksulluk ve 1960'lardan 1990'lı yılların sonuna kadar bölgeyi karakterize eden başlıca olgular ele alınmıştır. Somali topraklarının sömürge döneminde bölünmüş yapısının oluşturduğu etkenler ve bu etkenlerin ekonomik çöküş ile iç çatışmaların ortaya çıkışı, uluslararası ilişkiler teorilerinden uluslararası sistemi ekonomik kavramlarla açıklamaya çalışan yaklaşımlar ve Marksizm- Kapitalizm ışığında değerlendirilerek, Üçüncü Dünya ülkelerinin sorunları Somali örneği üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada, Somali'de sömürgecilik sonrası oluşan ekonomik çöküşlerin iç çatışmaları tetiklediği ve iç çatışmaların yaşanmasıyla birlikte ülkede oluşan devlet başarısızlığı ve istikrarsızlık sonucu ekonomik çöküşlerin yaşandığı ortaya konulmuştur.