Surgery-otorhinolaryngologic
109 theses under this subject heading
Comparison of oncological and functional outcomes of surgery and radiotherapy in T1a glottic laryngeal cancer
Laryngeal cancer has many psychosocial effects on patients. Speech, breathing and swallowing difficulties are just a few of these effects. The treatment of this early stage laryngeal cancer primarily aims to effectively treat the tumor while preserving voice quality and quality of life. Treatment options for T1a glottic laryngeal carcinoma include endoscopic cordectomy, laryngofissure cordectomy, and radiotherapy. The oncological results of the treatment of T1a glottic cancers are very good regardless of the treatment method chosen. In this study, we compared the oncological, voice quality and quality of life results of patients with T1a glottic cancer after surgery and radiotherapy. For oncological results, 35 patients in the surgery group and 55 patients in the radiotherapy group; for acoustic analysis, 22 patients in the surgery group and 25 patients in the radiotherapy group; For quality of life, 25 patients in the surgery group and 26 patients in the radiotherapy group were included in our study. Acoustic analysis and quality of life assessments were performed at least 3 months after endoscopic cordectomy, at least 13 months after radiotherapy, and at least 18 months after laryngofissure cordectomy. Although the acoustic analysis results of the surgical group were worse than radiotherapy, overall favourable voice and quality of life results were obtained. Although the local control rate was better in the surgical group in oncological outcomes, no difference was found in disease-specific survival. In conclusion, in terms of oncological and functional results, surgery and radiotherapy can be used in the treatment of patients with T1a glottic cancer. The choice of treatment may vary according to the preference of the surgeon and the patient, the general health problems of the patient, and the availability of appropriate equipment. Key words: Laryngeal neoplasms; vocal cords, surgery; survival analysis; voice quality; quality of life.
Tiroid ameliyatı yapılacak hastaların ameliyat öncesi açlık süresinin fizyolojik parametrelere etkisi
Bu araştırma tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırma Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Cerrahi Servisinde toplam 6 ayda tamamlandı. Araştırmanın örnekleminine 40 tiroidektomi ameliyatı geçiren hasta oluşturdu. Araştırmada etik kuruldan, hastalardan, tıp fakültesi hastanesi başhekimliğinden gerekli izinler alındıktan sonra araştırma yapıldı. Hasta tanılama formu, hastaların yaşam bulgularını değerlendirme formu, hastaların laboratuvar değerlerinin belirlendiği formu, hastaların ameliyattan 3 gün sonra yara yeri değerlendirme formu kullanılarak araştırma verileri toplandı. Araştırma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov-Smirnov testi kullanıldı. Normal dağılım gösteren veriler için bağımlı gruplarda t testi, normal dağılım göstermeyen veriler için bağımlı gruplarda Wilcoxon testi ve tekrarlı ölçümler için Friedman testi kullanıldı. Araştırma sonucu olarak nabız, vücut sıcaklığı, HbA1C değeri, açlık süresi uzadıkça etkilenebileceği belirlendi. Başka hasta gruplarında yapılan ameliyatlarda ve popülasyonu daha yüksek tiroid ameliyatı olan hastalarda açlık süresinin etkisinin yaşam bulgularına, yara yerine ve kan laboratuvar değerlerine etkisinin incelenmesi için yeni araştırmalarında yapılması gerektiği önerildi. Anahtar Kelimeler:Tiroidektomi; Açlık süresi; Semptomlar; Hemşirelik
İç kulak anomalisi tanılı bireylerde fonem ayırt etme, çalışma belleği ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı bilateral IP-II tanılı koklear implant kullanıcısı 7-10 yaş arasındaki çocukların fonem ayırt etme, dikkat, bellek ve yaşam kalitesi skorları açısından normal anatomili bilateral koklear implant ve işitme cihazı kullanıcılarının yanında normal işiten akranlarıyla karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla 7-10 yaşları arasında işitme cihazi veya koklear implant kullanan 46, normal işiten 12 birey dahil edilmiştir. Araştırmada sözel ve görsel çalışma belleği becerilerini değerlendirmek için "Çalışma Belleği Ölçeği", dikkat ve nörokognitif becerileri ve değerlendirmek için "Stroop Test ve İşaretleme Testi", işitme becerilerinin fonksiyonel çıktılarını değerlendirmek için "HEAR-QL Anketi", fonem diskriminasyonunu değerlendirmek için "A§E Fonem Ayırt Etme Testi", okuma hızını değerlendirmek için "Hızlı İsimlendirme Testi" kullanılmıştır. Gruplar arasında sözel ve görsel bellek becerilerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmiştir. İşaretleme testinde genel sürede anlamlı farklılık elde edilmiştir. Hızlı İsimlendirme Testi'nde gruplar arasında anlamlı farklılık elde edilmemiştir. HEAR-QL anketinde gruplar arasında anlamlı farklılık elde edilmiştir. A§E testinde gruplar arasında anlamlı farklılık elde edilmiştir. Sonuçlar, orta-ileri derece işitme kayıplı çocukların erken dönemde işitme cihazı kullansalar bile bellek, dikkat, konuşma ve yaşam kalitesi açısından yaşıtlarından farklılık gösterebileceğini ortaya koymaktadır. IP-II'li bireylerin sözel bellek sonuçlarının daha düşük olduğu ve normal anatomili koklear implant kullanıcılarının genel bellek skorlarının düşük kategorilerde yer aldığı gözlenmiştir. Bu bulgular, IP-II anomalilerinin doğru ve erken müdahaleyle normal anatomili akranlarına benzer veya daha iyi sonuçlar gösterebileceğini düşündürmektedir. İşitme kayıplı bireylerin seçici dikkat becerileri etkilenmezken, sürekli dikkat gerektiren becerilerde normal işiten akranlarıyla farklılık gözlenmiştir. Bu veriler, bellek, dikkat ve konuşma algısını bütünleştiren rehabilitasyon programlarının önemini vurgulamaktadır.
Parsiyel ve total tonsillektomi olan hastaların ses bulgularının incelenmesi
Adenotonsillektomi KBB hekimlerinin pratiğinde en sık yapılan ameliyatlardan biridir. Bu ameliyatın çocuklarda en sık endikasyonu reküren tonsilit ve uyku apnesi olarak söylenebilir. Aileler ve ameliyat olan bireyler tarafından merak edilen sorulardan biri ameliyat sonrası geçici veya kalıcı ses değişikliğidir. Tonsillektomi için çeşitli yöntem ve teknik olmasına rağmen biz bu çalışmada soğuk bıçak ve bipolar yardımı ile total tonsillektomi ve koblasyon tekniği ile parsiyel tonsillektomi olan hastaların ses bulgularını inceledik. Bu çalışma retrospektif olarak toplam 44 hastaya hastanemizde bulunan nucleus sisteminden muayene ve ameliyat bilgilerine ulaşılmıştır. Total tonsillektomi yapılan 22 ve parsiyel tonsillektomi yapılan 22 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastane arşivinden ameliyattan önce ve ameliyattan sonra 1.ve 3.aydaki ses analizi testlerine ulaşılmıştır. Hastaların ameliyattan önce ve ameliyattan sonra 1.ve 3.ayda Kulak Burun Boğaz muayenesi ile beraber Dil Konuşma Bölümünde yapılmış olan yukarıdaki zaman dilimlerinde jitter, shimmer, NHR(Noise Harmonic Ratio), CPP(Cepstral Peak Prominence), CPP SS(Cepstral Peak Prominence Standart Sapma), L/H oranı(Low to High Ratio), L/H oranı SS(Low to High Ratio Standart Sapma), ve formant frekanslardan F1, F2, F3 değerleri incelenmiştir. Yaptığımız çalışmada formant frekanslarda en sık soğuk bıçak yöntemi ile yapılan total tonsillektomi tekniğinde hem geçici hem de kalıcı olarak anlamlı istatiksel farklılık görülmüştür. Bu da en sık bu teknikte ameliyat sonrası hastaların ses formantında değişiklik olacağını düşündürmektedir. Bu bilgiye dayanarak tonsillektomi endikasyonu konan çocuklarda tonsillektomi öncesi ses ile ilgi olabilecek değişiklikler hakkında aileye ve ameliyat olan kişilere gerekli bilgiler verilmelidir. Yapılan diğer kıyaslamada her iki tonsillektomi yönteminde Pediatrik Ses Handikap İndeksinde(PSHİ) azalma görülmesi hastaların ameliyat sonrası ses algılarında olan değişikliğin yaşam kalitesini daha iyileştirdiğini göstermektedir. Ayrıca hastalarda her iki yöntemin fundamental frekans_(F0)'da anlamlı istatiksel farklılık gösteren azalma; tonsiller doku ve tonsillektominin sadece rezonansında değil, aynı zamanda primer ses üreticisi olan vokal foldların hareketinde de etkisi olduğunu düşündürmektedir. NHR ve Kepstral parametresindeki verilerde her iki tonsillektomi yönteminde de anlamlı istatiksel farklılığın olmaması hastaların bu ameliyat sonrası ses kalitesinde ve gürültü oranında belirgin değişiklik olmayabileceğini göstermektedir.
Koklear implant ile kontralateral işitsel beyin sapı implantı kullanan çocuklarda fonem ayırt etme ve lokalizasyon becerilerinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, koklear implant (CI) ile kontralateral işitsel beyin sapı implantı (ABI) kullanıcısı çocuklarda fonem ayırt etme, lokalizasyon ve işitme ile ilgili yaşam kalitesi değerlendirmelerini yaparak kullanılan farklı modalitelerin işitsel performans sonuçları üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmaktır. CI ile kontralateral ABI kullanıcısı, 6-18 yaş aralığındaki 17 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara fonem ayırt etme testi, azimut lokalizasyon testi ve işitme ile ilgili yaşam kalitesi ölçeği uygulanmıştır. Fonem ayırt etme ve azimut lokalizasyon testleri, yalnızca CI, yalnızca ABI ve bilateral olmak üzere 3 farklı koşulda değerlendirilmiştir. Fonem ayırt etme testinde üçlü karşılaştırmalarda anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,004). İkili karşılaştırmalarda bilateral fonem ayırt etme skoru yalnızca ABI ile dinleme koşuluna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek elde edilmiş olup (p=0,003), CI ile bilateral koşul arasında anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0,05). Azimut lokalizasyon testinde üçlü karşılaştırmalarda anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). İşitme ile ilgili yaşam kalitesi ölçek puanları bilateral koşuldaki fonem ayırt etme skorları ile pozitif yönde kuvvetli düzeyde ilişkili bulunmuştur (r=0,873, p=0,001). ABI ile dinleme koşulunda fonem ayırt etme skoru ile azimut lokalizasyonu arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki elde edilmiştir (r=0,525, p=0,030). ABI ile lokalizasyonun bilateral lokalizasyon becerisi, bilateral fonem ayırt etme becerisinin işitme ile ilgili yaşam kalitesi üzerinde yordayıcı faktörler olduğu bulunmuştur. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla, CI ile kontralateral ABI kullanıcısı çocuklarda bütüncül işitsel değerlendirmenin yapılıp, işitsel performans sonuçları üzerinde CI ve ABI'ın katkılarının araştırıldığı, olgu raporları dışındaki ilk çalışmadır.
Obstrüktif uyku apneli çocukların tedavisi olan adenotonsillektominin başarısını etkileyen faktörler
Adenoidektomi ve tonsillektomi KBB hekimlerinin pratiğinde en sık yapılan ameliyatlardandır. Çocuklarda obstrüktif uyku apnesinde (OUA) en sık görülen patoloji adenotonsiller hipertrofidir. Çoğu hastada bu ameliyattan sonra semptom ve bulgular azalmaktadır. Ancak persistan hastalık da nadir değildir. Bunun sebepleri arasında obezite, kraniyofasiyal anomaliler, nörolojik hastalıklar gibi ek hastalıklar olabilmekle beraber sağlıklı çocuklarda da persistan OUA sık görülmektedir. Literatürde bununla bağlı birçok çalışma olsa da, hastalığın persistan OUA'nın sebepleri tam olarak bilinmemektedir. Amacımız ek hastalığı olmayan OUA çocuklarda adenotonsillektominin başarısını etkileyebilecek faktörleri araştırmak, adenoid ve tonsillerin boyutu, yaş, cinsiyet, çene yapısı gibi potansiyel etkenleri ortaya koymaktır. Çalışmamızda polisomnografik olarak orta ve ağır OUA tanısı almış çocukların verileri toplanarak preoperatif ve postoperatif apne-hipopne indeksine (AHİ) göre ameliyat başarısı ve başarısızlığın nedenleri incelenmiştir. Çalışmamızda <6 yaş grubunda tonsil grade 3,4 olanlarda tonsil grade 1,2 olanlara göre ameliyat başarısı anlamlı daha yüksektir. Adenotonsillektomi sonrasında rezidü OUA olan hastalarda (postoperatif AHİ ≥ 5) iyileşen hastalarla (postop AHİ <5) kıyasla sefalometrik değerlerin farklı olması, özellikle alt kesici dişlerin inklinasyon açısının (İMPA) daha dar olması ve mandibula ile hyoid arasındaki mesafenin (MPH) daha uzun olması çalışmamızın sonucunda ortaya konmuştur. Angle sınıf 3 oklüzyon grubunda sınıf 1 ve sınıf 2'ye göre ameliyat sonrası daha yüksek oranda persistan OUA saptanmıştır. Aynı zamanda preoperatif AHİ skorunun yüksek olması ile cerrahi başarısızlık arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Yaş, cinsiyet ile ameliyat başarısı arasında ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi, persistan obstrüktif uyku apnesi, horlama, sefalometri, polisomnografi
Tonsillektomi ve adenotonsillektomi ameliyatı yapılacak çocuk hastalarda ağız açacağı yerleştirilmesinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Adenotonsillektomi, boğazı çevreleyen palatin ve adenoid tonsillerin eksize edildiği, pediatrik hasta grubunda en sık gerçekleştirilen cerrahi operasyonlardan biridir. Operasyonun gerçekleştirilebilmesi için uygulanan endotrakeal entübasyon ve Boyle- Davis ağız açacağı yerleştirilmesinin intrakranyal basıncı artırıcı etkisi bilinmektedir. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve optik sinir kılıf çapı/ göz küresi transvers çapının (OSKÇ/ GKTÇ) ultrasonografik ölçümü, intrakranyal basınç artışının güvenli bir noninvazif göstergesi olarak görülmektedir. Bu çalışmada amacımız, adenotonsillektomi uygulanan hastalarda cerrahinin önceden belirlenmiş farklı zaman aralıklarında OSKÇ ve OSKÇ/ GKTÇ oranına etkisini değerlendirmektir. Etik kurul onamı alındıktan sonra, 15.05.2019 ile 21.10.2021 arasında adenotonsillektomi uygulanan 1-16 yaş arasında, ASA skorlaması 1-2 olan 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, farklı zamanlarda ultrasonografik imajlar üzerinde yapılan OSKÇ/GTÇ ölçümleri ve eşzamanlı vital parametreleri kaydedildi. Zamana göre sol taraftaki OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (sırasıyla p=0,012 p=0,003 ve p=0,007), söz konusu farka neden olan durum; T0'a göre T2'deki OSKÇ düzeylerinin daha yüksek olması (p=0,026) ve T2'ye göre T4'teki OSKÇ/GKTÇ düzeylerinin daha düşük olması idi (p=0,007). Bazale göre diğer izlem zamanlarında OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde meydana gelen yüzdesel değişim ile sırasıyla; olguların yaş, sıvı miktarı, vücut ağırlığı persentili, boy uzunluğu persentili, ağız açacağının kaldığı toplam süre ve entübasyon ile ağız açacağı arasında geçen süre arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir korelasyon görülmemiştir (p>0,0041, p>0,0041). Sonuç olarak, pediatrik hastalarda OSKÇ ve OSKÇ/GKTÇ oranlarının sonografik ölçümünün, intrakranyal basınç artışı kliniği olan çocuklarda ya da intrakranyal basınç artışı riskinin mevcut olduğu ve intrakranyal basıncın monitörizasyonununun endike olduğu durumlarda güvenle kullanılabilecek, artmış intrakranyal basıncın tekrarlanabilir ve noninvaziv bir göstergesi olduğu kanısındayız.
Pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin trakeal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin araştırılması
Çalışmamızda pediatrik hastalarda üç farklı trakeotomi tekniğinin suprastomal komplikasyonlar ve dekanülasyon üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza, postoperatif dönemde direkt laringoskopi yapılmış ve görüntülerine ulaşılmış olan, 0-3 yaş aralığında 62 hasta dahil edildi. Hastalar trakeotomi açılma tekniğine göre 3 gruba ayrıldı; vertikal insizyon+traksiyon sütür tekniği grubu (n:24), vertikal insizyon+matüraston sütür tekniği grubu (n:19), inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubu (n:19). Tüm gruplardaki hastaların, postoperatif dönemde trakeotomi ilişkili komplikasyonları direkt laringoskopi görüntüleri ile incelenmiştir; dekanüle olabilen hastalarda trakeokütanöz fistül gelişip gelişmediği belirlenip kaydedilmiştir. Suprastomal bölgede ≥%50 (ağır) kollaps+granülasyon dokusu, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.8, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %26.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %29.2 olarak tespit edildi (p=0.656). Erken dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %8.3, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %9.1, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %13.3 olarak tespit edildi (p=1.0). Geç dönemde ≥%50 (ağır) suprastomal bölge patolojisi, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %15.4, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %36.4, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %37.5 olarak tespit edildi (p=0.423). Kazara dekanülasyon oranı inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %10.5, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %20.8 ve vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %26.3 olarak tespit edildi (p=0.442). Rekanüle edilene kadar hayatı tehdit eden durum ortaya çıkma oranının vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %60, vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %20 ve inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %0 olduğu tespit edildi (p=0.394). Trakeokütanöz fistül oranının vertikal insizyon+matürasyon sütür grubunda %40, inferior bazlı flep (Björk) tekniği grubunda %33.3, vertikal insizyon+traksiyon sütür grubunda %13.3 olduğu tespit edildi (p=0.337). Suprastomal patolojilerin önlenebilmesinde matürasyon sütürünün, kazara dekanülasyon sonrası rekanülasyonu daha kolay yapabilmek için de Björk flep tekniğinin kullanılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.
Normal işiten ve işitme kayıplı yetişkinlerde zamansal incelikli yapı bilgisi ve lokalizasyon becerisinin araştırılması
Tek taraflı total işitme kayıplı bireyler ve tek taraflı koklear implant kullanan bireylerde, işitsel uyaranın tek taraflı iletilmesi ile beyinde asimetrik bir kodlama söz konusudur. Mevcut çalışma ile tek taraflı işitme sağlayan bireylerde akustik temporal incelikli yapı bilgisi ipucunun işlemlenmesinin bir bütünlük içinde incelenmesi amaçlanmıştır. Tek taraflı koklear implant kullanan 17 birey, tek taraflı total işitme kaybı bulunan 16 birey ve bilateral normal işitme tanılanmış 18 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Harmonik Entonasyon/Harmonik Olmayan Entonasyon testleri, Azimut Lokalizasyon Testi ve Gürültüde Anlama Testi uygulanmıştır. Testlerin sonuçları üç grup arasında karşılaştırılmıştır. Tüm testlerde gruplar arası üçlü karşılaştırmalarda anlamlı farklılık gözlenmiştir (p<0.001). İkili karşılaştırmalarda, tek taraflı koklear implant kullanan bireyler tüm testlerde her iki grup ile anlamlı farklılık göstermiştir (pa<0.016). Tek taraflı total işitme kaybı bulunan bireyler ile bilateral normal işiten bireyler arasında Harmonik Entonasyon/Harmonik Olmayan testleri arasında anlamlı fark gözlenmezken (pa>0.016), Azimut Lokalizasyon Testi ve Gürültüde Anlama Testi'nde anlamlı fark gözlenmiştir (pa<0.016). Tek taraflı total işitme kaybı varlığında akustik zamansal incelikli yapı işlemlenme kapasitesinin işitsel girdinin asimetrik işlemlenmesinden etkilenmemesine rağmen, lokalizasyon ve gürültüde konuşmayı anlama performanslarının normal işitenlere göre kötüleştiği sonucuna varılmıştır. Tek taraflı koklear implant kullanan bireylerin her iki gruptan daha zayıf performans göstermesi, koklear implant sistemlerindeki performans zayıflığını ortaya koymuştur. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla, tek taraflı total işitme kaybı bulunan bireyler ve tek taraflı koklear implant kullanıcısı bireylerin, zamansal incelikli yapı bilgisini ve ilişkili olduğu durumları bir arada inceleyerek, günlük yaşam ortamına en yakın performanslarını ortaya koyan ilk çalışmadır.
Volumetrik rinoplasti konsepti ve düşük ile yüksek başlangıçlı lateral osteotomi uygulanan redüksiyon rinoplasti hastalarında karşılaştırılması
Burun estetiğinin burundan nefes alma üzerine etkisi, literatürde onlarca yıldır tartışılan bir konudur. Bu konuyu aydınlatmak adına randomize prospektif kontrol bir klinik çalışma planlanmıştır. Burundan nefes alma problemi olmayan 46 kadın redüksiyon rinoplasti hastası üzerinde yapılan bu çalışmada hastalar iki gruba ayrılmış ve ilk gruba yüksek başlangıcı lateral osteotomi, ikinci gruba düşük başlangıçlı lateral osteotomi uygulanmıştır. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ayda hastalar, NOSE testi, akustik rinometri ölçümü, rinomanometri ölçümü ve maksimum nazal inspiratuar akım (PNIF) ölçümü ile değerlendirilmiştir. Nazal hava yolu açısından her iki grup arası istatistiksel anlamlı fark gözlenmemiştir (p0,05). Ayrıca her iki grubun kendi içerisinde ameliyat öncesine göre nefes alma paternleri de bir miktar daha iyi olmakla beraber burada da istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p0,05). Bu durum, yani redüksiyon rinoplasti varlığında nazal hava akımının korunmasını sağlayan prensipler 'Volumetrik Rinoplasti' adı altında tartışılmıştır.
Yağ transferi; Parotidektomi sonrası estetik ve fonksiyonel sonuçlar
Çalışmamızda parotidektomi sonrası rekonstrüksiyonda kullanılan en blok ve lipoenjeksiyon yöntemleriyle yağ grefti uygulamalarının; parotidektomi sonrası rekonstrüksiyon yapılmayan hastalara göre Frey Sendromu'nu önleme ve yüzdeki kozmetik deformiteleri düzeltmedeki etkisinin istatistiksel olarak incelenmesi hedeflendi. Parotiste preoperatif İİAB/MRG bulguları ile benign kitlesi olan, 18-65 yaş aralığında 77 hasta çalışmaya dahil edildi ve 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e yalnız parotidektomi yapılan 30 hasta, Grup 2'ye parotidektomi sonrası en blok yağ grefti uygulanan 26 hasta, Grup 3'e ise lipoenjeksiyon yöntemiyle yağ grefti uygulanan 21 hasta alındı. Tüm gruplarda hastalara; postoperatif 1. yılda Frey Semptomları sorgulaması, Minor Testi, Vizüel Analog Skala ile estetik durumunun skorlaması yapılarak, postoperatif komplikasyonların tamamı kaydedildi. Grup 2 ve 3'teki hastalara ise çıkarılan tümör hacmi, konulan yağ grefti hacmi, postoperatif 1. hafta ve 1. yılda MRG ile yağ greftinin hacim ölçümü yapılarak rezorpsiyon oran hesaplaması, postoperatif 24. saatte donör sahada Wong-Baker ağrı skorlaması yapıldı. Tüm gruplarda intraoperatif tümör hacim ortalaması 18±10,8 cm3 hesaplandı; 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,754). Grup 2'deki hastalarda ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi 23±7,59 cm3, Grup 3'teki hastalarda 15±7,34 cm3 bulundu; Grup 2'deki ortalama intraoperatif yağ grefti hacmi, Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p:0,010). Bu verilere göre intraoperatif tümör hacmine oranla Grup 2'de %13,7 fazla yağ grefti konulduğu, Grup 3'te ise %24,5 daha az hacimde yağ grefti ile düzeltme yapıldığı hesaplandı. Grup 2 ve 3'teki hastaların ortalama yağ grefti rezorpsiyon oranları sırasıyla %50,75±21,20 ve %48,59±17,93 olarak hesaplandı ve yüzdeler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,711). Grup 2'deki hastalarda yağ grefti alımında harcanan süre, Grup 3'teki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha uzun bulundu (p:0,046). Grup 2'deki donör sahadaki kanama miktarının Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Wong-Baker skorlamasına göre Grup 2'de donör sahada ağrısı olan hasta sayısı, Grup 3'teki donör sahada ağrısı olan hasta sayısına göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p: 0,030). Grup 2 ve 3'teki hastaların VAS skorlarının, Grup 1'deki hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Grup 2 ve 3'teki hastalar arasında ise anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Grup 2 ve 3'teki hastalarda Frey Sendromu'na yönelik semptomların ve Minor Testi pozitifliğinin olmadığı, Grup 1'de Frey Sendromu semptomlarının ve Minor Testi pozitifliğinin Grup 2 ve 3'e göre anlamlı derecede fazla görüldüğü tespit edildi (p: 0,019). Anahtar kelimeler: Parotidektomi, yağ grefti, Frey Sendromu, kozmetik, rekonstrüksiyon
Klasik osteotom ve elektrikli mikrotestere osteotom ile yapılan rinoplasti operasyonu sonrasında ödem, ekimoz ve ağrının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada konvensiyonel (klasik) osteotomi ve güçlendirilmiş (elektrikli) mikro-testere osteotomi teknikleri ile yapılan rinoplasti ameliyatı sonrası oluşan ödem, ekimoz ve ağrıyı karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2021 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yaşları 18 ile 45 arasında olmak üzere toplam 90 hasta dahil edildi. 45 hastaya elektrikli testere enstrümanlar yadımıyla medial, lateral ve transvers osteotomi uygulandı, 45 hastaya ise konvensiyonel yöntem yardımıyla osteotomi uygulandı. Hastaların postoperatif birinci gün, üçüncü gün ve yedinci gün ödem, ekimoz, ağrı değerleri, bir KBB Hastalıkları uzmanlık öğrencisi tarafından, yapılan osteotomi yönteminden habersiz (tek kör) olarak Kara ve Gokalan ödem ekimoz sınıflamasının Yücel modifikasyonu kullanılarak kaydedildi. Ayrıca ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Bulgular: Yaş ve cinsiyete göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmadı. Postoperatif 1. gün ve 3. gün ödem skorlarının Elektrikli mikrotestere osteotomi uygulanan hasta grubunda (grup 1), klasik osteotomi (grup 2) grubuna göre düşük düzeylerde olduğu, postoperatif 7. gün ödem skorlarının ise grup 1'de grup 2'e göre biraz daha düşük seviyelerde olduğu, ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Grup 2 'de postoperatif 1. gün ve 3. gün ekimoz skorlarının grup 1 'e göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek düzeylerde olduğu, buna karşın 7. gün ekimoz skorlarının tedavi grupları arasında anlamlı farklar ortaya koymadığı belirlendi. Ağrı açısından değerlendirdiğimizde grup 2 'de postoperatif 1. Gün ağrı skorlarının(VAS) grup 1 'e göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu (p=0.011), buna karşın 3. gün ve 7. Gün VAS'ın tedavi grupları arasında anlamlı farklar ortaya koymadığı belirlendi. Sonuç: Rinoplasti sonrası sık karşılaştığımız morbidetelerden ödem, ekimoz ve ağrı hastaların en önemli sorunlarındandır. Rinoplasti sonrası erken dönemde ekimoz ve ağrının azaltılmasında elektrikli testere yönteminin klasik yönteme göre daha etkili olduğu görüldü. Ancak postoperatif 7. Gün ödem, ekimoz ve ağrı değerlendirmesinin benzer olduğu sonucuna varıldı. Elektrikli testere, osteotomi aşamasında konvansiyonel yönteme kıyasla etkin, güvenilir ve alternatif bir yöntem olarak kullanılabileceği düşünüldü.
Kulak burun boğaz ameliyatlarında tiva ve inhalasyon anestezi uygulamalarının postoperatif bulantı kusma gelişimi üzerine etkileri
Postoperatif Bulantı Kusma (POBK) genel anestezi sonrası hastaya verdiği rahatsızlığın yanında hastanede kalış süresini, hastalığın düzelmesini ve derlenme zamanını da uzatan ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Biz çalışmamızda günlük pratikte sıklıkla uygulanan Kulak Burun Boğaz (KBB) girişimlerinde, inhalasyon anestezisi ve Total İntravenöz Anestezi (TİVA) yöntemlerinin, farklı profilaktik antiemetik ajanlar da ekleyerek, POBK üzerine etkilerini araştırdık. Çalışmaya, aydınlatılmış onam formu alındıktan sonra, KBB ameliyatı yapılması planlanan, ASA I-II risk grubu, 18-55 yaş arası, POBK için bilinen risk faktörlerinden en az birinin mevcut olduğu toplam 120 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar randomize edilerek Grup 1 (TİVA), Grup 2 (TİVA-Deksametazon), Grup 3 (TİVA-Ondansetron), Grup 4 (Sevofluran), Grup 5 (Sevofluran-Deksametazon), Grup 6 (Sevofluran-Ondansetron) adıyla altı gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonu 1 mcg/kg Fentanyl, 2 mg/kg Propofol, 0,5 mg/kg Atrakuryum ile gerçekleştirildi. Grup 1, 2 ve 3?te yer alan hastaların anestezi idamesi 0,1 mg/kg/dk Propofol, 0,2 mcg/kg/dk Remifentanil kullanılarak TİVA ile sağlandı. Grup 4, 5 ve 6?da yer alan hastaların anestezi idamesi %2 Sevofluran ile oksijen-hava (%50-%50) ve 0,2 mcg/kg/dk Remifentanil infüzyonu ile sağlandı. Grup 2 ve 5?te yer alan hastalara indüksiyondan hemen sonra 8 mg Deksametazon iv yolla uygulandı. Grup 3 ve 6?da yer alan hastalara ameliyat bitiminden önce 4 mg Ondansetron iv yolla uygulandı. Hastalara cerrahi bitiminde postoperatif analjezinin sağlanması amacıyla opioid türevi ilaçlar uygulanmadı. Deksketoprofen veya Tenoksikam ve gerektiğinde parasetamol tercih edildi. Hastalar postoperatif 0-2 saat, 2-6 saat, 6-24 saat ( taburculuk sonrası ) aralıklarında olmak üzere toplam 24 saat boyunca POBK yönünden değerlendirildi. Taburculuk sonrası tüm hastalara telefon edilerek POBK şiddeti sorgulandı. Olgulardaki POBK şiddeti dört aşamalı verbal deskriptif skala (VDS) ile belirlendi. Çalışmamızda, KBB girişimlerinde, propofol ve remifentanil ile TİVA uygulaması tercih edildiğinde, POBK?nın önlenmesi için profilaktik antiemetik gerekmediği sonucuna vardık. Anestezi idamesinin Sevofluran ile sağlandığı durumlarda ise profilaktik Ondansetron uygulanması ile POBK yeterli ölçüde önlenebilir.
Palate postoperative problems score (PPOPS) anketinin Türkçe geçerleme çalışması yapılarak damak cerrahisi yapılan hastaların değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) hastalarında en sık cerrahi girişim damağa yapılmaktadır. Cerrahi yapılan hastaların postop cerrahi işleme bağlı şikayetleri olabilmektedir. Bu şikayetlerin ayrıntılı dökümante edilebildiği standart bir "Palate postoperative problems score (PPOPS)" anketi Rashwan ve ark. tarafından geliştirilmiştir. İlk olarak PPOPS anketinin Türkçe dil geçerleme çalışması yapıldı. Daha sonra PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirlik çalışmasına geçildi. Üç hasta grubu çalışmaya dahil edildi. Damak cerrahisinin erken dönem sonuçlarını değerlendirmek için 2021-2023 yıllarında Pamukkale Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne horlama, tanıklı apne ve gün içinde uyuklama şikayetleri olan, fizik muayene ile PSG testi sonrasında obstrüktif uyku apne hastalığı veya basit horlama tanısı ile damak cerrahisi yapılan, araştırmaya katılmayı kabul eden hastaların sonuçları değerlendirildi. OSAS nedeniyle damak cerrahisi yapılan hastalara postop erken dönemde 1, 3 ve 6. aylarda hastalarla birebir görüşülerek PPOPS anketi doldurtuldu. Ayrıca bu hastalara preop, postop 1. ve 3. ayda Epworth ölçeği, horlama sıklığı ve şiddeti bakıldı. Hastaların preop ve postop 3. Aydaki AHI, minimum oksijen satürasyonu, VKI değerleri kaydedildi. Bu grupta cerrahi başarı ve damak cerrahisinin PPOPS anketinin sonuçları değerlendirildi. Ayrıca sıklıkla OSAS cerrahisinde ek olarak yapılan "tonsillektomi"nin ve OSAS hastalarında sıklıkla damağa yapılan bir işlem olan "RF" işleminin PPOPS anketi ile değerlendirmek için, bu işlemlerin yapıldığı hastalara 1. ve 3. ayda PPOPS doldurttuk. OSAS cerrahisi geçiren hastaların uzun dönemde PPOPS anketine cevaplarını incelemek için de en az üç yıl ve daha öncesi OSAS cerrahisi geçiren hastalara da anket doldurtuldu. Tekrarlayan ölçümlerin sonuçlarına göre anket puanın düşmesi ve bu puan düşüşünün istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Ayrıca 3 yıl ve daha önce damak cerrahisi geçiren hastalarda da çeşitli şikayetler mevcut olup, PPOPS anketiyle saptanabilmiştir. Bu sonuçlar PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerli olduğunu göstermiştir. Ancak damak cerrahisine sıklıkla eklenen tonsillektomi işleminde de PPOPS anketiyle değişim saptanmıştır. Bu nedenle damak cerrahisine ek olarak tonsillektomi de yapılan hastalarda "tonsillektomi" işleminin PPOPS anket sonuçlarını etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Damağa yapılan RF işlemi de PPOPS anket sonuçlarında değişikliği göstermektedir. Damağa yapılan RF işlemi ve benzeri işlemler için kullanılacak PPOPS anket sonuçları ilerde yapılacak çalışmalarda araştırılmalıdır Çalışmamızda Cronbach alfa ile güvenilirlik ölçtük ve 0,708 değerini bulduk. Bu da Türkçe versiyonunun güvenilir olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada Türkçe geçerleme çalışması yapılmış olan PPOPS anketi Türkçe versiyonu damak cerrahilerinin sebep olduğu şikayetlerin postop erken ve geç dönemde izlenmesinde kullanılabilir.
Otoimmun tiroid hastalıklı bireylerde tiroid kanseri prediktif değerlendirilmesi
Endokrin cerrahisi için oldukça önemli olan tiroid bezi ve hastalıklarının görülme sıklığı göz önünde bulundurulduğunda araştırmalarında daha önemli olduğunu anlıyoruz. En sık endokrin malignitesi tiroid maligniteleri olmakla beraber göz ardı edilmemesi gereken önemli bir veriyse en mortal dokuzuncu malignite tiroid maligniteleri gerçeğidir. Üzerine çalışmaların odaklandığı bir diğer konuysa otoimmün tiroid hastalıklarının malignite üzerine etkileri. Bu konuya odaklandığımız tez çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğinde 2018 ve 2022 yılları arasında tiroidektomi yapılmış 258 hastanın verileri incelenerek bilime katkı sağlamak hedeflenmiştir. Otoimmün Tiroid hastalığı olan bireylerde TIRADS skorlamasının daha rijit puanlanması ya da aldığı puanının önerdiğinden daha agresif kararlar alınması hipotezi için verileri yorumlarken, otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde postoperatif kesin patolojide malignite sıklığını yorumluyoruz. Literatürde otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde malignitenin daha sık olduğu yönünde çok sayıda veri olduğu gibi, bunun anlamlı bir fark yaratmadığını da söyleyen veri oldukça fazla olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamız da otoimmün tiroid hastalığı olması; malignite riski anlamında istatiksel olarak bir fark oluşturmadığını gösterdi. TIRADS skorlamasının değerlendirdiği nodülün malignite riskini biz de istatistiksel olarak anlamlı bulmamıza rağmen; otoimmün hastalıklı bireylerde TIRADS konusunda daha rijit olmak gerekli hipotezini anlamlı bulmadık.
Burun tamponunun kalış süresine bağlı olarak oluşan mukozal değişikliklerin histopatolojik olarak değerlendirilmesi (deneysel çalışma)
Giriş-Amaç: Bu deneysel çalışmada tavşanların burnuna yerleştirilen tamponların kalış süresi ile dokuda oluşacak histopatolojik değişikliklerin saptanması ve böylece nazal tamponun kalış süresi ile olası perforasyon arasında bağlantı olup olmadığının araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Toplam 28 tavşan randomize seçilerek yedişer tavşandan oluşan dört grup oluşturuldu. Kontrol grubu olan grup A için tampon uygulanmadı. Anestezi sağlandıktan sonra iki taraflı uygun büyüklükte hazırlanan silikon nazal splint kullanılarak burun tamponu uygulandıp 4/0 ipek ile sütüre edildikten sonra B grubunda 5, C grubunda 10 ve D grubunda ise 15 gün süreyle tampon burunlarında tutuldu. Grup A da hemen, diğer gruplar için ise belirlenen bekleme süreleri sonunda tekrar anestezi uygulanarak tamponlar çıkartıldıktan sonra kolümelladan yaklaşık 1 cm uzaklığından nazal septal mukozadan 0,5x0,5 cm ebadında biyopsiler alındı.Bulgular: Kontrol grubunda (A) normal histolojik görünüm mevcuttu. B,C ve D grubunda A grubuna göre histomorfolojik bulguların şiddeti açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p <0.005). Tamponun kalış süresi uzadıkça inflamasyonun şiddeti de artış gösteriyordu. B ile C grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcut değildi (p > 0.005). B ile D grubu ve C ile D grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p<0.005). Mukozal ülserasyon da inflamasyona benzer şekilde nazal tamponun en uzun kaldığı 15 günde en fazla olup 2 olguda ise makroskopik perforasyon gelişmişti. Histopatolojik incelemede 5 günde tamponu alınanların beşinde mukoaza hafif inflamasyon diğer ikisinde submukozaya uzanan orta derecede inflmasyon saptandı.10. gün tampon alınanların iki tanesinde mukozayı tutan hafif inflamasyon gözlenirken beşinde mukoza ve submukozayı da tutan orta derecede inflamasyon görülmüştür. Tamponların 15. gün alındığı deneklerde ise iki makroskopik perforasyon görülmüş, histopatolojik incelemede ise bir hayvanda mukoza ve submukozayı tutan orta şiddetinde inflamasyon saptanırken diğer dört denekte submukozaya uzanan şiddetli inflamasyon bulguları, iki hayvanda da perforasyonla seyreden şiddetli enflamasyon görüldü.Sonuç: Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde nazal tamponların kalış süreleri uzadıkca nazal mukozada inflamasyonun artmasına ve bunun nazal mukozada geri dönüşümsüz harabiyetler ortaya çıkarabileceği görüşündeyiz. Ayrıca septoplasti operasyonlarından sonra gelişebilecek septal perforasyonlar ile burun tamponunun kalış süresi arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Bu konuda klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anhtar kelimeler: Septum perforasyonu, septoplasti, burun tamponlanması
Parotis tümörlerinin tanısında kullanılan ince iğne aspirasyonbiyopsisi, donuk kesit (frozen) inceleme ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin kalıcı histopatolojik sonuçlarla ilişkilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, parotidektomi uygulanan parotis bezi kitlelerinin araştırılmasında kullanılan İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi (İİAB), Donuk Kesit (Frozen) ve Manyetik Rezonans (MR) yöntemlerinin tanısal değerlerinin incelenmesidir. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'na 2013-2017 yılları arasında parotis bezinde kitle nedeniyle başvuran ve parotidektomi uygulanan 274 hastanın preoperatif İİAB, MR sonuçları ve peroperatif donuk kesit kayıtları elde edilerek rezeksiyon materyalindeki kalıcı histopatolojik tanı ile karşılaştırılmıştır. İİAB'nin doğru tanıya ulaşmada duyarlılığı %68,5, özgüllüğü %94,1, doğruluğu %88,4, pozitif kestirim değeri %77,1, negatif kestirim değeri %91,2'dir. Donuk kesit incelemenin doğru tanıya varmada duyarlılığı %92,9, özgüllüğü %97,2, doğruluğu %95,3, pozitif kestirim değeri %96,3, negatif kestirim değeri %94,6'dır. MR'ın lezyonları saptama duyarlılığı pleomorfik adenomda %65,4, Warthin tümöründe %87,5, diğer tümörlerde %56, non-neoplastik hastalıklarda %100'dür. MR'ın tüm lezyonlarda toplam doğruluk oranı %71,25 olarak saptanmıştır. İİAB, parotis tümörlerinde sıkça kullanılan kolay ve güvenilir tanı yöntemi olmasına rağmen sonuçları tek başına tatmin edici değildir. Donuk kesit inceleme daha kuvvetli bir yöntemdir. MR, non-neoplastik lezyonlarda kusursuz olmakla birlikte özellikle Warthin tümörün tanısında başarılıdır.
Nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarinda prognostik faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Çalışmamızda, revizyon ve primer endoskopik sinüs cerrahisi (ESC) yapılan kronik rinosinüzit (KRS) hastaları arasındaki klinik, radyolojik ve hematolojik farklılıkları bulmayı amaçladık. Rekürrenslerin daha sık görüldüğü astım, aspirin duyarlılığı ve atopinin revizyon ESC'ye olan etkisini bulmayı amaçladık. Ayrıca paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (PNBT) bulgularını değerlendirerek hastalığın şiddetini, önceki ameliyatta yapılanları ve gelişen komplikasyonları tespit etmeyi amaçladık. Retrospektif yapılan klinik veri taramasında, nazal polip (NP) tanısı ile tedavi edilen 204 hasta dosyası değerlendirildi. Bu çalışmada 2008-2019 yılları arasında kliniğimizde nazal polipozis nedeniyle 108 primer ESC ve 96 revizyon ESC yapılan KRS hastalarını karşılaştırdık. Hastaların dosyaları incelenerek; cinsiyeti, yaşı, ameliyat sayısı, astım varlığı, aspirin duyarlılığı, ek sistemik hastalığı, preop ve postop endoskopi bulguları, cilt prick testi sonuçları, kan eozinofil düzeyi ve preop PNBT bulguları tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda preop PNBT incelenerek; cerrahi başarısızlıklar ve komplikasyonlar tespit edildi. Bizim çalışmamızda astımı (p=0,07), aspirin duyarlılığı (p=0,038), cilt prick testi pozitifliği (p=0,016) ve Samter triadı (p=0,016) olan hastalar revizyon ESC için riskli hastalar olarak tespit edildi. Ayrıca revizyon ESC grubunda hastalık daha şiddetliydi. Preop endoskopik polip evresi (p=0,003), Lund-Mackay BT skoru (p=0,001), daha yüksekti. Cinsiyet, kan eozinofil düzeyi ve osteitte ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Poliplerin nüks etmesinde cerrah tecrübesinin etkisine baktığımızda da anlamlı farklılık saptanmadı. Revizyon ESC grubunun preop PNBT'leri incelendiğinde çoğunlukla açılmayan hücreler olduğu ve orta konkanın lateralize olduğu izlendi. Sonuç olarak NP hastasının komorbid hastalıkları iyi tanımlanmalı ve bunlara yönelik tedavisi yapılmalıdır. Ayrıca ameliyat başarısızlıklarını engellemek için preop PNBT'ler iyi incelenmelidir. Cerrahi tedavi, kurallara uygun olarak detaylı ve titizlikle yapılmalıdır.
Hipofarenks kanserlerinde primer cerrahi ve kemoradyoterapi ve kurtarma cerrahisinin onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılması
Çalışmanın amacı; hipofarenks kanserinde primer kemoradyoterapi (KRT) ve primer cerrahi ve kurtarma cerrahisi uygulanmış hastaların onkolojik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Retrospektif olarak incelenen, toplamda 69 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardan 38'i primer KRT grubu, 19'u primer cerrahi grubu ve 12'si kurtarma cerrahisi grubu olarak ayrıldı. Primer KRT grubu 38 hasta ile primer cerrahi grubundaki 19 hastanın tamamı birlikte analiz edildi. Primer cerrahi grubunda 13 hastaya flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış olduğu tespit edildi ve primer cerrahi grubundaki rekonstrüksiyon uygulanmış 13 hasta ile flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış kurtarma cerrahisi grubundaki 12 hasta ayrıca değerlendirildi. Primer KRT (38 hasta) ve primer cerrahi grupları (19 hasta) arasında hastalıksız sağkalım (p=0,293) ve genel sağkalım (p=0,323) açısından istatistiki anlamlı farklılık bulunmadı. Lenf nodu metastazı hastalıksız sağkalım açısından önemli prognostik faktör olarak saptandı (p=0,025). Flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış kurtarma cerrahisi grubu (12 hasta) ve flep ile rekonstrüksiyon uygulanmış primer cerrahi grubu (13 hasta) arasında komplikasyon oranları açısından istatistiki anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,202). Genel sağkalım açısından gruplar arasında istatistiki anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,060). Hastalıksız sağkalım açısından ise; kurtarma cerrahisi grubunda istatistiki anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,036). Primer küratif tedavi olarak KRT ve cerrahi arasında sağkalım açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Primer cerrahi ve kurtarma cerrahisi grupları arasında komplikasyon oranları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kurtarma cerrahisinin sağkalıma katkısının oldukça düşük olduğu saptandı.
Kolesteatomalı kronik otit tanısıyla opere edilen hastaların chole sınıflamasına göre değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda Kasım 2011 ile Mart 2020 tarihleri arasında kolesteatomalı kronik otit nedeniyle opere edilen hastaların demografik, klinik özelliklerini ve komplikasyonları gözden geçirilmiştir. Verilerin ChOLE kriterlerine göre sınıflandırılması, postoperatif erken ve geç dönem fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Belirtilen sürede operasyonu yapılan vakaların verilerine ulaşılarak, retrospektif şeklinde tarandı. Hastaların epikriz ve ameliyat notları, odyolojik tetkikleri ve radyolojik görüntülemeleri değerlendirilerek verilere ulaşıldı. Ameliyat notları üzerinden yapılan taramalarda, kolesteatom tanısı konulan vakalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: 141 vakalık seride ChOLE sınıflamasına göre değerlendirildiğinde kolesteatomun yerleşim yeri açısından en sık Ch 3, evre olarakta en sık evre 2 olarak değerlendirildi. Yapılan operasyon şekline bakıldığında açık kavite timpanomastoidektomi en sık (% 66) tercih edilen cerrahi prosedür olarak görüldü. Fonksiyonel sonuçlar değerlendirildiğinde postoperatif sonuçların en çok ossiküler zincir durumu ile ilişkili olduğunu ve geç dönem işitme sonuçlarımızın erken döneme göre daha iyi olduğu görüldü. Sonuç: Bulgular değerlendirildiğinde kolesteatom yayılımı ile operasyon şekli arasında anlamlı bir ilişki bulundu. İntakt kanal yapılan hastalarda nüks oranı açık kavite TM yapılan hastalara göre daha yüksek oranda bulundu. Postoperatif işitme sonuçlarına bakıldığında geç dönem işitme sonuçlarımız daha iyi olduğu görüldü. Güncel kolesteatom sınıflamaları, kolesteatomun yaygınlığına göre cerrahların ameliyat sırasında doğru yaklaşıma karar vermesini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca kolesteatom sınıflandırmaları, farklı cerrah ve merkezler arasında cerrahi ve odyometrik sonuçların karşılaştırılmasını sağlamaktadır. Bununla birlikte sınıflamalar her türlü akedemik çalışma için yapılabilecek karşılaştırma için ortak bir dilin konuşulması açısından faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: ChOLE, Kolesteatom, Mastoidektomi, Orta Kulak
Kıkırdak timpanoplasti ve temporal kas fasyası kullanılarak yapılan timpanoplastilerde reperforasyon ve işitme kazançlarının retrospektif karşılaştırılması
Çalışmamızda timpanoplasti operasyonunda en sık kullanılan iki greft meteryali olan temporal fasya ve kıkırdağın, greft tutma başarısı ve işitmeyi düzeltici etkilerinde birbirlerine olan üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Bununla beraber genel başarıya etkileyebilecek cerrah deneyimi ve klinik pratiğinin oluşması gibi konular da incelenmiştir. Çalışmamıza kliniğimizde opere edilen 486 hastaya ait 509 kulak operasyonu dahil edilmiştir. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası muayene bulguları ile frekans spesifik ve ortalama odyometri sonuçları kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Kliniğimizde 509 timpanoplasti operasyonu üzerinden yapılan çalışmaya göre temporal fasya ve kıkırdak greftleri kullanılan hasta gruplarında, greft tutma başarı oranları sırasyıla %82,4 ve %90,3 bulunmuştur. Her iki hasta grubunda da anlamlı iyileşme saptanmış (her biri için p<0,001) olup birbirleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). İşitmeyi düzeltici etki için ortalama odyometri değerleri kıyaslandığında her iki grupta da anlamlı düzelme sağlanmış (her biri için p<0,001), greftlerin birbirine üstünlüğünün olmadığı anlaşılmıştır (p=0,803). Ayrıca greft tutma oranının deneyim ile doğrudan ilişkili olduğu (p<0,001) sonucuna varılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre greft tutma ve işitme düzeltici etkileri açısından temporal fasya ve kıkırdak greftlerin birbirine üstünlüğü olmadığı bulunmuştur. Timpanoplasti operasyonlarında her iki greft meteryali de cerrahın deneyimi ve klinik pratiği doğrultusunda güvenle kullanılabilir.
Koklear implantta erken fittingin uygulanabilirliğinin araştırılması ve klasik fitting yöntemi ile karşılaştırılması
Bu çalışmada ileri derecede sensörinöral işitme kaybı nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon yapılan 70 hasta değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrılarak, çalışma grubunda ameliyattan sonraki 1. günde ses işlemcisi aktive edildi ve fitting yapıldı. Kontrol grubuna ise klasik olarak ameliyattan 4 hafta sonra fitting yapıldı. Çalışmada erken fittingin güvenilirliği ve uygulanabilirliği araştırıldı ve kontrol grubuyla elektrofizyolojik yönden karşılaştırılması hedeflendi. Çalışmada her iki grupta ses işlemcisinin aktive edilmesinden sonraki en sık yan etkiler ağrı, kızarıklık ve ödem gibi minör yan etkiler olup istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Elektriksel empedansın karşılaştırılmasında erken fitting grubunda 1. günve 7. günölçülen değerler kontrol fitting grubunun ilk ölçümü olan 1. aydaki değere göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. (p<0,005) 1. aydan sonra yapılan ölçümlerde erken fitting grubunun empedans değerleri de yükselerek kontrol grubuna yaklaştı ve istatiksel olarak anlamlı fark kalmadı. Her iki grupta da empedans değeri 1. ayda en yüksek seviyede olup 1. aydan sonra daha stabil bir seyir izlemeye başladı. MCL seviyeleri erken fitting grubunda ilk ölçümde daha düşük olup istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Daha sonraki ölçümlerde MCL seviyeleri de kontrol grubuna yakın seyretti ve istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Bu bulgular koklear implantasyondan sonra erken fittingin güvenilir ve uygulanabilir bir modalite olduğunu ve tedavi prosedürünün maliyetini azaltabileceğini düşündürdü. Ayrıca erken fittingin uzun süreli takiplerde elektrofizyolojik testler üzerine anlamlı derecede etkisinin olmadığı gözlendi
Subglottik stenozlu hastalarda, trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisi
Laringotrakeal stenozlar (LTS); heterojen bir hastalık grubu olup idiyopatik veya ikincil nedenlere bağlı gelişen glottik, subglottik veya trakeal seviyede hava yolu lümen çapının daralması olarak tanımlanmaktadır. En sık nedeni olan uzun süreli entübasyon dışında; travmalar, koroziv maddeler, operasyon hataları ve konjenital nedenler LTS'in diğer sebepleridir. Larengotrakeal rekonstrüksiyon (LTR) cerrahisi, larinksin sfinkter ve fonasyon fonksiyonlarını sağlayan ve larengotrakeal sistemde solunuma yeterli genişlikte bir lümeni tekrar oluşturmayı amaçlayan bir işlemdir. Bu çalışmada trakea uzunluğunun dar trakea segment uzunluğuna oranının cerrahi başarıya etkisini araştırmayı ayrıca restenoz ile ilişkili klinik ve radyolojik faktörleri, subglottik stenoz gelişimi için risk faktörlerini belirlemeyi ve bu hasta popülasyonunda klinik sonuçların prognostik göstergeleri olarak hizmet edebilecek hasta özelliklerinin olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Entübasyon sonrası subglottik stenoz nedeniyle trakeal rezeksiyon ve anastomoz (TRA) uygulanan 40 hastayı inceledik. Ameliyat öncesi dönemde trakeotomi öyküsü, hastalarda restenoz gelişimi için önemli predispozan faktör olarak tespit edildi. Restenoz gelişen hastalar ile gelişmeyen hasta grubu arasında darlık derecesi açısından anlamlı bir fark saptanamamış olsa da restenoz gelişen hasta grubunda 11 hastadan 9 (%81.8)'u dekanüle edilebilirken restenoz gelişmeyen hasta grubunda 29 hastanın tamamı dekanüle edilebildi ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Entübasyon nedeni, komorbiditeler, ameliyat öncesi, stenoz derecesi ve darlık uzunluğu geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar verse de çalışmamızda istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşılamadı. Aynı şekilde trakea uzunluğunun dar segment uzunluğuna olan oranı da anlamlı saptanamamış olup, bu oranın TRA başarısı üzerine etkisinin daha geniş vaka serilerinde anlamlı sonuçlar vereceğine inanıyoruz.
Lenf nodu metastazı olan baş boyun yassı epitel hücreli karsinomlarında selektif boyun diseksiyonlarının yeri
Çalışmamız Temmuz 2005 – Ağustos 2011 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB ABD da larenks, orofarenks, hipofarenks, orofarenks de skuamöz hücreli kanser tanısı konup primer kitlenin eksizyonu ve selektif boyun diseksiyonu yapılan hastalar incelenmektedir. Selektif boyun diseksiyonu yapılan baş boyun yassı epitel hücreli karsinomlu hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. En az 24 ay takip edilen hastalar çalışmaya alınmıştır. Patoloji spesmeninde boyunda lenf nodu metastazı olan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada patoloji spesmeninde boyunda lenf nodu negatif gelen, 24 aydan kısa takip süreli olan, önce kemoradyoterapi sonra boyun diseksiyonu yapılan hastalar çıkarılmıştır. Lenf nodu metastazı olan hastaların yaşı, operasyon tarihi, primer tümörün yerleşimi, primer tümörün ve boyunun evresi, ekstrakapsüler invazyon, nüks, ek tedaviler ve hastaların sağ kalımı not edilmiştir. Çalışmada baş-boyun yassı epitel hücreli karsinomlu hastalardan selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 242 hasta incelenmiştir. Lenf nodu negatif gelen 162 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Boyunda lenf nodu metastazı olan 80 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Lenf nodu pozitif hastaların 71 (%88.8)'ini erkekler, 9 (%11.2)'unu kadınlar oluşturmaktadır. Yaş ortalaması ise 58,55±12,33 (Min-Mak 27-88) yıldır. Ortalama takip süresi 49,2± 27,3 (min/mak 24-98) ay dır. En az 2 yıllık izlem sonucunda 80 lenf nodu pozitif hastanın 8 (%10) inde nüks olmuştur. Lokal kontrol oranı%90 olarak bulunmuştur. Boyunda nüks ile diğer parametreler arasında istatiski olrak bir ilişki olmamasına rağmen ileri yaşda, larenks hastalarında, T3/4 ileri evre tümörde, pN2 lenf nodu evreye sahip tümörlerde, ekstrakapsüler invazyon olanlarda boyunda nüksün biraz daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bizim çalışmamızda lenf nodu pozitif hastalarda 2 ve 3 yıllık izlem sonucunda genel sağ kalım oranı%87.2, hastalığa spesifik sağ kalım oranı%93.4 bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamızda elde edilen nüks ve lokal kontrol oranları literatür ile uyumlu bulunmuştur. Ayrıca genel sağ kalım ve hastalığa spesifik sağ kalım oranlarıda diğer yayınlar ile karşılaştırıldığında çok iyi sonuçlar elde edilmiştir. Lenf nodu metastazı olan baş boyun skuamöz hücre kanserli hastalarda selektif boyun diseksiyonu radikal ve modifiye radikal boyun diseksiyonuna alternatif güvenli, uygulanabilir bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Baş boyun skuamöz hücre kanserleri, selektif boyun diseksiyonu, lokal nüks, genel sağ kalım, hastalığa bağlı sağ kalım