Thyroid neoplasms
79 theses under this subject heading
Radyoaktif iyot refrakter diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Tiroid kanserleri genel olarak iyi prognozlu kanserlerdir ve çoğunluğu tiroid follikül epitel kökenlidir. Papiller tiroid kanseri (PTK), folliküler tiroid kanseri (FTK), hurthle hücreli tiroid kanseri (HHTK) ve az diferansiye tiroid kanseri diferansiye tiroid kanserleri (DTK) olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak cerrahi ve radyoaktif iyot (RAI) tedavisine iyi yanıt verirler. Bu kanserlerin az bir kısmı daha agresif bir forma dönüşerek RAI tedavisine direnç geliştirir ve RAI refrakter DTK olarak isimlendirilirler. RAI refrakter DTK tedavisinde tirozin kinaz inhibitörleri önemli bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Sorafenib tirozin kinaz inhibitörü olup RAI refrakter DTK tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızda radyoaktif iyot refrakter (RAIR) diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2010-2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde endokrinoloji ve onkoloji polikliniklerinde RAIR-DTK tanısı ile takip edilen ve tedavi olarak sorafenib kullanan 19 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. On üç hasta papiller tiroid karsinomu, 5 hasta folliküler tiroid karsinomu ve 1 hasta az diferansiye tiroid karsinomu tanısı almıştı. Medyan progresyonsuz sağkalım (PFS) 16,1 ay, medyan genel sağkalım (OS) 36,2 ay olarak bulundu. Sadece akciğer metastazı olmasının, yaşın 55'den büyük veya küçük olmasının, tanının PTK veya FTK olmasının ve cinsiyetin PFS'ı etkilemediği görüldü. Tam yanıtlı hasta yoktu. Objektif cevap oranı %15,8, hastalık kontrol oranı %84,2 olarak bulundu. Hastaların %63,2'sinde yan etki görüldü ve en sık görülen yan etki el-ayak sendromuydu. Çalışmamızda RAIR-DTK tanılı hastalarda alt gruplardan bağımsız olarak sorafenib kullanımının PFS üzerine olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir.
Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı
Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Papiller tiroid kanseri boyun metastazını saptamada FDG PET etkinliğinin değerlendirilmesi
Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET çeşitli malign hastalıklarda tanısal yöntem olarak sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çalışmamızda papiller tiroid kanseri tanılı vakalarda boyun lenf nodu metastazlarını saptamada FDG PET etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2012-Mayıs 2021 yılları arasında kliniğimize başvuran, tiroid bezinde papiller kanser tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış olan ve boyun lenf nodlarına yönelik cerrahi girişim yapılmış 68 hasta dahil edildi. Hastalarımızın operasyon öncesinde çekilen FDG PET görüntülemeleri ve raporları incelendi. Histopatolojik tanı ile FDG PET görüntülemeleri ve raporları eşleştirildi. Çalışmamıza dahil edilen 68 hastanın 56'sı histopatolojik olarak papiller kanser tanısı almış olup 12 hastanın histopatolojisi negatif olarak raporlanmıştır. Histopatolojisi pozitif olan 56 hastanın 49'unda FDG PET tutulumu mevcut olup, negatif gruptaki 12 hastanın 3'ünde tutulum gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre servikal metastazları saptamada FDG PET'in sensitivitesi %87.5 ve spesifitesi %25 olup boyun metastazının saptanmasında diğer tetkiklerle birlikte önemli bir yol göstericidir.
İyot refrakter tiroid karsinomunda refrakterliği belirleyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: İyot refrakterliğe neden olan sebeplerin tespit edilmesi ve iyot alımında sorumlu olan NIS (Sodyum İyot Simportu) de oluşabilecek bozuklukların iyot refrakterliği ile ilişkili olabileceği düşünülerek kliniğimize başvuran iyot refrakter tiroid karsinomu tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerini ve SLC5A5 NIS membran proteinini kodlayan gen ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışma, 01/01/2013-15/09/2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran iyot refrakter tiroid karsinom tanılı 32 hasta ve refrakter olmayan 51 hastanın biyokimyasal parametreleri, histopatolojik tipleri ve FDG-PET/BT, BT, MRG, USG görüntüleme bilgileri ve NIS protein SLC5A5 gen değerlendirilmesi incelendi. Bulgular: İyot refrakter tiroid karsinom grubundaki ortanca±SD yaş değeri 56,56 ± 15,22 iken kontrol grubunda 46,82 ± 12,43 idi ve hasta grubunun medyanı 55 (46,5 -70 ) iken kontrol grubunun ise medyanı 48 (38 -55) idi. Bazal Tg ortanca±SD değeri hasta grubunda 3588,11 ± 8975,48 iken kontrol grubunda 310,46 ± 1796,86 idi. Hasta grubunun medyan değeri 278 (65-724 ) iken 3,21 (0,66 -23,7) idi. Refrakter tiroid karsinomlu kemoterapi alan 13 hastanın ortalama yaşı 65,77 (standart sapma:12,58), kemoterapi almayan 19 hastanın ortalama yaşı 50,26 (standart sapma:13,80). Tedavi almayanların yaş ortalaması hasta grubundaki alanlara göre daha düşüktür. Tüm bu parametreler ve istatiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). SLC5A5 gen ekspresyonu iyot refrakter olmayan PTK grubunda azalmış, iyot refrakter PTK grubunda artmıştır. Sonuç: Diferansiye tiroid karsinomu hastalarında iyot refrakterliğinin gelişiminde ileri yaş (yaş>55) ve postoperatif tiroglobulin düzeyi yüksekliği (278 ng/ml) etkilidir. Ayrıca iyot refrakter tiroid karsinomu olan hastalarda ileri yaş varlığı, kemoterapi gerekliliği ile ilşkilidir. Radyoaktif iyot refrakter tiroid karsinomunda benign dokulara göre SLC5A5 gen ekspresyonu artarken radyoaktif iyot duyarlılığı durumunda azlmıştır. SLC5A5 gen ekspresyonununda ortaya çıkan farklı yöndeki ekspresyon değişimleri RAI refrakter hastalığın patofizyolojik mekanizmasını daha iyi anlayabilmek için yol gösterici olabilir Anahtar kelimeler: İyot Refrakter Tiroid Karsinomu, NIS (Sodyum İyot Simportu), SLC5A5.
İyot refrakter papiller tiroid karsinomunda PTTG-1 (Pituitary tumor transforming gene 1) gen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), tiroid kanserlerinin en yaygın görülen türüdür. PTK'nın prognozu genellikle iyi olmakla beraber radyoaktif iyot (RAİ) tedavisine yanıt alınamayan refrakter (RAİ-R) hastaların prognozu oldukça kötüdür. PTK patogenezinde son yıllarda moleküler mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Pituitary Tumor Transforming Gene-1 (PTTG-1), bazı çalışmalarda tiroid kanserleri ile ilişkili saptanmış bir proto-onkogendir. Çalışmamıza 26 RAİ-R PTK, 15 klasik PTK, 12 multinodüler guatr (MNG) tanılı kontrol hastası olmak üzere toplam 53 kişi dahil edildi. Çalışmamızda RAİ-R PTK'da PTK'na göre PTTG-1 gen ekspresyonu kat değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu görülmüştür (1.99 vs 1.73, p= 0.751). Bu durum RAİ-R PTK'ların daha az iyot tutmasına ve RAİ ablasyon tedavisine cevabının daha kötü olmasına katkıda bulunuyor olabilir. RAİ-R PTK hastalarında PTTG-1 gen ekspresyon düzeyi ile TG, anti-TG, NLR, yaş, metastaz çapı, tümör yarılanma zamanı, suvmax değerleri ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). PTTG-1'in PTK'daki rolünü daha iyi anlayabilmek için gelecekte MNG yerine sağlıklı kontrol grubu kullanılarak, daha fazla sayıda hastada ve sadece tümöral doku elde etmek için yapılmış mikroskobik örnekler kullanılarak PTTG-1 geni çalışılan ileri çalışmalar gerekmektedir.
The role of asprosin and spexin in diagnostic of thyroid disease in Al-Anbar governorate
Structural and functional diseases of the thyroid may be divided into two major categories: hypothyroidism and hyperthyroidism (goitre, nodules and cancer). For proper functioning, thyroid hormones must be present at suitable amounts. White adipose tissue secretes a novel protein hormone, asprosin, which was discovered in 2016. It induces the release of hepatic glucose and is elevated in insulin resistance, obesity, and diabetes mellitus pathologically. Specxin is a new peptide that may have a role in the diagnosis of insulin resistance, diabetes or weight gain. An asprosin and spexin level in the sera of individuals with diverse thyroid disorders was the focus of this investigation (hyperthyroidism, hypothyroidism and thyroid cancer). The findings of cytokine studies have also been correlated with abnormal clinic markers in various disorders. In Al anbar Governorate, researchers used a case-control study design to examine 140 Iraqi people. 110 individuals with thyroid illness (40 hypothyroidism, 40 hyperthyroidism, and 30 thyroid cancer patients) were compared to 30 healthy persons, ages 25-60 years old, as a control group. Collection was place between November 2021 and May 2022 at the Anbar Governorate's Al Qimma Specialized Laboratory for Advanced Pathological Analyses.
Kliniğimizde izlenen tiroid kanseri olgularının retrospektif analizi ve I-131 Tüm Vücut Tarama Sintigrafisi ile F-18 FDG PET/BT''nin klinik takipteki önemi
Çalışmamızda kliniğimize 2006-2009 yılları arasında müracaat eden diferansiye tiroid karsinomu tanısı konmuş 217 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Tüm hastalara total tiroidektomi yapılmış ve bölümümüze ablasyon ve metastaz tedavisi için refere edilmiştir.Amaç: Tedavi başarımız ve tedaviyi etkileyen faktörler ile izlemde görüntüleme yöntemi olarak yararlanılan I-131 tüm vücut tarama sintigrafisi ve F-18 FDG PET/BT'nin etkinliğini ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Radyoaktif iyot tedavisi cerrahi sonrası bakiye dokusu yeterince küçük olan, diferansiye türlere ampirik sabit doz ile uygulanmıştır. Tedavi öncesi T4 hormonu kesilip, iyottan fakir diyet uygulandı ve hastaların onamları alınmak suretiyle özel donanımlı odalarda yatırılarak RAI verildi. Bu olgular daha sonra düzenli olarak takip edildi. I-131 tedavisi sonrası 7. günde ve 6. ayda I-131 tüm vücut tarama (TVT) sintigrafisi, 3-6 aylık periyotlarda serum TSH, Tg, Anti-Tg ölçümleri ile boyun USG yapıldı. Daha sonra hastanın risk durumuna ve serum Tg düzeylerine göre 6 aylık veya 1 yıllık periyotlarla I-131 TVT sintigrafisi çekildi. Serum Tg düzeyleri belirgin yüksek saptanan bazı olgular ve ablasyon sonrası Tg düzeyleri düşmeyen I-131 TVT negatif bir grup hasta F-18 FDG PET/BT ile araştırıldı. Tedavi hedefi olarak TSH ile stimüle serum Tg düzeyinin 2 ng/ml'nin altında olması ve I-131 TVT'de radyoiyot tutulumu gösteren odak olmaması belirlendi. Tümörün histopatolojisiyle hastaların tedaviye verdikleri yanıt arasındaki ilişki ve 2. dozu alma durumları araştırıldı.Bulgular ve Sonuç: Grubumuzda tedaviyi etkileyen faktörler tümörün büyüklüğü, odak sayısı, invazyon durumu ve evre olarak saptandı. Hastaların % 70'inde tek dozla, % 5'inde 2 dozla tedavide istenilen sonuca ulaşıldı. Papiller karsinomların % 40'ı mikrokarsinomdu. Bunların % 34'ü multifokaldi. Tedavi başarıları hem tek odaklı hem çok odaklı olanlarda oldukça yüksekti. Ablasyondan sonra izlem aşamasında çekilen tanısal (5 mCi) I-131 TVT sintigrafisinin duyarlılığı % 59, özgüllüğü % 99 olarak hesaplandı. Ablasyon sonrası dönemde tanısal I-131 TVT görüntülerinin % 40'ında pozitif bulgu gözlenirken, postterapötik 7. günde çekilen I-13 TVT'de pozitif bulgu oranı % 88'e yükseldi. Bu bulguların çoğunluğunu diffüz karaciğer tutulumunun oluşturduğu tespit edildi. Postterapötik I-131 TVT'de diffüz karaciğer tutulumu izlenen olgulara çekilen F-18 FDG PET/BT ile % 30 oranında metastatik odak saptandı.Odak ortaya çıkarma bakımından post-terapötik I-131 TVT düşük doz tanısal sintigrafiye göre anlamlı bir üstünlük göstermemiş olup, Tg değeri yükseldikçe hem düşük hem de yüksek doz I-131 TVT etkinliği artmaktadır. Ancak terapötik açıdan diffüz karaciğer tutulumu hesaba katıldığında fark istatiksel açıdan belirginleşmektedir. Diffüz karaciğer tutulumunun yoğunluğu ile tedaviye verilen yanıt arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak hasta bazında değerlendirildiğinde radyoaktif iyot tedavisinden sonra % 67 olguda Tg düzeyi stabil seyretmekte, % 22'sinde düşüş, % 11'inde de progresyon göstermektedir. Bu durum herhangibir kontrendikasyon yoksa ve tedavi dozunun üst sınırına ulaşılmamışsa, diffüz karaciğer tutulumu gözlenen hastalarda RAI tedavisi verilebileceğini düşündürmektedir.Aynı hastalar üzerinde her iki yöntem karşılaştırıldığında; F-18 FDG PET/BT'nin duyarlılığı % 58, özgüllüğü % 71, I-131 TVT'nin duyarlılığı % 62, özgüllüğü % 100 bulundu. Serum Tg düzeyleri 10 ng/ml'nin altında olan olgularda F-18 FDG PET/BT pozitifliği izlenmedi. Tg düzeyleri 10-100 ng/ml olan 2 hastada I-131 TVT negatif, F-18 FDG PET/BT pozitif, 2 hasta da I-131 TVT pozitif, F-18 FDG PET/BT negatifti. Tg düzeyi 100 ng/ml'nin üstünde olanların % 71'inde her iki yöntem de uyumlu pozitiflik gösterdi. Geri kalan vakaların ise yarısında F-18 FDG PET/BT, diğer yarısında I-131 TVT lezyon bölgesini tespit etti. Bulgularımıza göre F-18 FDG PET/BT I-131 TVT'ye üstün değildir. Ancak serum Tg'si düzeyi belirgin yüksek olgularda en az I-131 TVT kadar duyarlı ve I-131 TVT'ye tamamlayıcı rol oynayan bir değer taşımaktadır.
Diferansiye Tiroid Kanserlerinde Phosphatase and tensin homolog (PTEN), Phosphoinositide-3 kinase (PI3K), mammalian target of rapamycin (mTOR), KRAS ekspresyonlarının değerlendirilmesi ve klinik prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri endokrin malignensiler içerisinde en sık gözlenen malignensidir. Çoğunluğu tiroid folliküler hücrelerden köken alan, iyi diferansiye folliküler ve papiller tiroid kanserlerinden oluşur. Tiroid kanserinin patogenezinde diğer kanserlerde olduğu gibi genetik değişimler, özelliklede önemli sinyal yolaklarının anahtar elemanlarını kodlayan genlerde olan değişimler temel rol oynamaktadır. PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-Ras bu sinyal yolaklarının temel faktörleridir. Biz çalışmamızda diferansiye tiroid kanserlerinde PTEN, PI3K, mTOR K-Ras ekspresyonlarının klinik ve prognostik rolünü araştırdık.Gereç ve Yöntem: İkibinbeş-ikibinon yılları arasında patolojik olarak diferansiye tiroid kanseri tanısı konmuş hastalar çalışmaya alındı. Parafin bloklardan doku örnekleri elde edildi. PTEN, PI3K-p85, mTOR ekspresyonları immunohistokimyasal olarak K-Ras mutasyonu PCR yöntemi ile incelendi. Elde edilen bulgular hastaların klinikopatolojik özellikleri ile karşılaştırıldı. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare testi kullanıldı. Hastalıksız sağkalım süresinin saptamada Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı.Bulgular: Çalışmada 101 diferansiye tiroid karsinomu değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 46,3±12,1'idi.. Hastaların %78,2'si kadın ve geri kalanı erkekti. Tümör dokusunda çeşitli düzeylerde PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonu saptadık. Tümör dokusunda PTEN, mTOR, PI3K-p85, K-ras ekspresyonları ile hastaların yaş, cinsiyet, histolojik subtip, evre, lenfovasküler ve kapsüler invazyon, multifokalite gibi parametreleri karşılaştırdık. p85 ile lenfovasküler invazyon, PTEN ekspresyonu ile multifokalite arasında anlamlı ilişki saptanırken (sırayla p=0,048, p=0,04), p85 ile kapsüler invazyon arasındaki ilişki istatistiksel olarak sınırlı düzeyde anlamlı saptandı.(P=0,056). K-ras mutasyonu 101 hastanın 66'sında (% 57,4) çalışıldı.. K-ras mutasyonun %17,4 oranında saptandı. Mutasyon saptanan hastaların tümü kadındı, erkek hastalarda mutasyon gözlenmedi gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p=0,047). Hastalıksız sağkalım p85'in orta derecede eksprese olduğu grupta düşük saptandı (37,1 ay %95 güven aralığı 32,8-41,5) p=0,043. Tüm hastalar yaşadığı için genel sağkalım verisi verilemedi.Sonuç: Tümörün bazı patolojik özellikleri ile PTEN, mTOR, PI3K-p85 ekspresyonları arasında ilişki saptandı. K-ras mutasyonları ile cinsiyet arasnda anlamlı ilişki saptandı.. Tümör dokusunda bu ekspresyonların saptanması gelecekte yeni hedefe yönelik tedaviler için prediktif ve hastalık için prognostik bir faktör olabilir. Bu bilgiler ışığında gelecekte yeni tedavi hedefleri belirlenebilir. Hastaların daha uzun süre izlenmesiyle elde edilebilecek veriler bu markırların önemini daha iyi bir şekilde ortaya koyabilir.
Tiroid kanserleri ile e-kaderin ß-katenin arasındaki ilişki ve e-kaderin ß-katenin düzeyi ile metastaz ilişkisi
Amaç: Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %1 kadarını oluşturmasına karşın endokrin sistemde en fazla görülen kanserdir. Çalışmamızda 100 tiroid kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 33'ü papiller kanser, 42'i papiller kanser foliküler varyant, 20'i foliküler karsinom, 5'i az diferansiye tümörlü hastalardı. Foliküler kanserli olan hastaları minimal invaziv ve yaygın invaziv olarak ayrıldı. Foliküler kanserlerden 12 minimal invaziv, 8 hasta yaygın invazivdi. Tüm olgular PCR ve immünohistokimyasal metodlar kullanılarak incelendi. PCR da ß-katenin mutasyonu olup olmadığı araştırıldı.Materyal ve Metod: İmmünuhistokimyasal incelemede tüm preparatlar E kadherin ve ?? -katenin boyaları ile boyandı. Az diferansiye tümörler incelenirken aynı preparatın iyi diferansiye alanların da güçlü boyanma gözlenirken, kötü diferansiye alanlarda hiç boyanma gözlemlenmemiştir.Bulgular: ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu tüm olguların 44 (% 44,0) tanesinde pozitif bulunmuştur. Kanser çeşidi ile PCR'da bulunan mutasyonu arsında bir korelasyon saptanmamıştır. Boyun diseksiyonu yapılmış olan hastaların 4 (% 40,0)'nüde ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu pozitif olup, yapılmayan hastaların 40 (% 44,4)'ında pozitiftir. Bunlar arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştirİyi diferansiye tümörlerden kötü diferansiye tümörlere doğru gidildikçe E-kaderin ekspresyonunun azaldığı gözlenmiştir. E-kaderin ve ß-katenin kompleksinde gelişen dengesizlik iyi diferansiye tümörlerin az diferansiye tümörlere dönüşümünde rol oynamakta ve aynı zamanda bölgesel lenf nodu metastazı gelişimine katkıda bulunmaktadır.(p=0,0001)Sonuç: E-kaderin/ ß katenin kompleksini spesifik olarak hedefleyen antikanser ajanlar geliştirilmektedir ve bu ajanlar az diferansiye tiroid kanseri tedavisi için de araştırılmalıdır. Böylelikle ölümcül malignitesi olan hastalar için bir tedavi umudu olabilir.Anahtar Kelimeler: E-kaderin, ß katenin, Tiroid Kanseri, CTNNB1 gen mutasyonu
Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB
Radyoiyot tedavisi almış tiroid kanseri hastalarında hastalık algısının anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Çalışmamızda kliniğimizde son bir yıl içerisinde total tiroidektomi sonrası radyoaktif iyot-131 tedavisi görmüş iyi diferansiye tiroid kanseri hastalarında hastalık algısı, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi değerlendirilmesi yapıldı. Yeni tanı ve tedavi sürecinde olan ve tedavisi tamamlanıp 6. ay iyot-131 ile tüm vücut taraması yapılmış TSH supresyonu ile kontrolleri devam eden hastaların hastalığa uyumunun, anksiyete ve depresyon semptomlarını tetikleyip, yaşam kalitesini olumsuz etkileyip etkilemediği araştırıldı. Tüm hastalara değerlendirildikleri sırada Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği ve sosyo-demografik form uygulandı. Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması 40.62±10,28 yıl idi. 84 (%84,0) kadın,16 (%16,0) erkek olgu vardı.72 olgu güç kaybı yaşadığını belirtmiş ve bunun %60'ı bu belirtiyi hastalıkla ilişkilendirmiştir.60 hasta soluk almada güçlük yaşadığını ifade ederken yüzde 48'i bunu hastalıkla ilişkilendirmiştir. Ağrı belirtisi %40'ta kalmıştır, sonuç differansiye tiroid kanserli olgularda ağrı şikayetinin hastalığın belirleyici bir semptomu olmadığı yönündedir. Kilo kaybı bulgusu hastalıkla ilişkilendirilen en az sayıda belirti olurken çoğu kadın olan olguların asıl şikâyeti 'kilo alma' oldu. Ayrıca, hastalarda hastalığı anlayabilme boyutunda dikkat çekici düşüklük bulundu. Yaşam kalitesi ölçeklerinde puanlar hafif düşük izlendi. Bunun yanında olgularımızda belirgin olarak yüksek yorgunluk ve güç kaygısı, düşük yaşam kalitesi, emosyonel rol güçlüğü ve fiziksel rol güçlüğü tespit edildi.
Preoperatif serum tiroglobulin seviyesinin papiller tiroid kanserleri ile ilişkisi
PREOPERATİF SERUM TİROGLOBULİN SEVİYESİNİN PAPİLLER TİROİD KANSERLERİ İLE İLİŞKİSİ Dr. Mehmet Ali MELİK Uzmanlık Tezi, Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Tez Danışmanı: Doç. Dr. İlyas BAŞKONUŞ Yardımcı Tez Danışmanı: Dr. Öğr. Üye. Latif YILMAZ Mart 2018, 66 Sayfa AMAÇ: Papiller tiroid kanserleri (PTK) endokrin kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Primer tedavisi cerrahi olup prognozu çok iyidir. Erken tanı için birçok yöntem olmasına karşın, daha basit ve non invaziv yöntemler aranmaktadır. Bu çalışma, kanda ölçülen tiroglobulinin (Tg) papiller tiroid kanseri ile ilişkisinin olup olmadığının ortaya çıkarılması amacını taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif olarak Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda çeşitli endikasyonlarla total tiroidektomi yapılan 159'u kadın 44'ü erkek olmak üzere 203 hastadan preoperatif Tg değeri ölçüldü. Operasyon sonrası benign 61 hasta ile PTK tanılı 142 hastanın patolojik sonuçları Tg değerleri ile karşılaştırıldı. ROC analizi ve Mann Whitney u testi ile analiz edildi. BULGULAR: PTK tanılı hastalarda ortalama preoperatif Tg değeri 105,05 ng/ml, benign hastalarda 76,80 ng/ml olarak bulundu. ROC analizine göre kesme noktası 102 ng/ml olarak belirlendi. Mann Whitney u testinde preoperatif Tg' e göre benign grup ile PTK arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). TARTIŞMA VE SONUÇ: Preoperatif Tg düzeyinde kesme noktası olan 102 ng/ml üstündeki değerlerde olan hastalarda PTK bulunma ihtimali daha fazla olabilir. Yeni çalışmalarla da desteklenmesi gereken bu sonuca göre Tg' nin tanı yöntemlerine eklenebilir bir kriter olabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Tiroid, Tiroglobulin, Tanı, Diferansiye
İkincil girişim tiroid kanser cerrahisinde sinir monitorizasyonunun laringeal sinir hasarı oranına etkisi
Amaç: Rekürren Laringeal Sinir hasarı az görülen ancak meydana geldiğinde yaşam kalitesini bozan önemli bir komplikasyondur.Bu prospektif randomize çalışmanın amacı tiroidektomi sırasında intraoperatif sinir monitorizasyonu kullanılan (İOSM) hastalar ile klasik görsel sinir diseksiyonu yapılan hastalar arasında karşılaştırma yaparak, İOSM'nin postoperatif rekürren laringeal sinir felci oranını azaltma, sinir bulma süresi ve operasyon süresine etkisini görmektir. Çalışmada ayrıca yöntemin, postoperatif serum kalsiyum, parathormon seviyelerindeki değişimleri üzerindeki etkileri incelenerek, Çukurova Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği olarak kendi verilerimizi literatüre sunma amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Şubat 2017 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD polikliniğine başvuran ve çalışmaya dahil edilen 527 hasta nöromonitorizasyon kullanılan (Grup1; n=241), nöromonitorizasyon kullanılmayan (Grup 2; n=286) olmak üzere randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Hastaların, yaş, cinsiyet, postoperatif patoloji sonuçları, yapılan ameliyatlar, preoperatif ve postoperatif serum kalsiyum ve parathormon değerleri, sinir bulma süresi, operasyon süresi, geçici ve kalıcı ses kısıklıkları ve komplikasyonlar istatiksel olarak incelendi. Bulgular: Monitör kullanılan ile kullanılmayan gruplar arasında geçici ve kalıcı ses kısıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Operasyon öncesi ve sonrası serum kalsiyum ve Parathormon seviyeleri arasında monitör kullanılmayan grupta belirgin düşme tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında sinir bulma ve operasyon süreleri karşılaştırıldığında monitör kullanılan grupta anlamlı şekilde düşük saptandı. Sonuç: İOSM'nin kullanımının sinir bulma aşamasını hızlandırdığı ve buna bağlı olarak operasyon süresini kısalttığı gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sinir hasarını önlemede olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Rekürren Laringeal Sinir, Nöromonitorizasyon, Tiroidektomi Komplikasyon.
Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ
Kliniğimizde tiroid nodülü ile takip edilen hastaların klinik-biyokimyasal-sonografik özellikleri ile histoloji-patoloji sonuçları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid nodüllerinin sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Tiroid nodüllerinde malignite olasılığından dolayı TİİAB sıkça uygulanmaktadır. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülü ile polikliniğimize başvuran ve TİİAB yapılan hastaların demografik, laboratuvar, ultrasonografik özellikleri ve TİİAB sonuçlarının cerrahi patoloji sonuçlarıyla korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya TİİAB yapılan 400 hasta alınmıştır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, levotiroksin kullanımı, ATİ Kullanımı, baş-boyun RT öyküsü, ailede malign sendrom öyküsü, ailede tiroid kanseri öyküsü gibi özgeçmiş özellikleri ve sT3, sT4, TSH, anti-tpo, anti-tg, post-op/güncel sT4, post-op/güncel TSH olmak üzere laboratuvar sonuçları taranmıştır. Hastaların demografik bilgilerine ek olarak ultrasonografik özellikleri; tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, dominant nodül çapı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, kenar düzensizliği, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı, intratorasik uzanımlı bez varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu incelenmiştir. Biyopsi sayısı, biyopsi sonucu ve cerrahi yapılmış ise cerrahi tipi ve cerrahi patoloji sonucu ve post-op komplikasyon verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan % 86,5 (346)'i kadın, % 13,5 (54)'i erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,45 idi. Çalışma sonucunda tiroid bez boyutunun erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğu görüldü. Yaşla birlikte atrofik bez ve multinodülarite görülme sıklığının arttığı saptandı. Mikrokalsifikasyonun ve solid karakterde nodülün kadınlarda daha sık gözlendiği, sintigrafik özelliklerine göre kadınlarda soğuk nodül görülme sıklığının da erkeklere oranla yüksek olduğu saptandı. Çalışma sonucunda levotiroksin kullanan, ileri yaş ve izoekoik nodüle sahip olan hastalarda benign olma olasılığı yüksek bulundu. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile cinsiyet ve yaş bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile nodül çapı, tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, ekojenite, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durumun benzer çalışmalara oranla hasta sayısı azlığından kaynaklanabileceği düşünüldü. Cerrahi yapılan hastalardan 18'inde tiroid nodül kenar düzensizliği olup, bu oran papiller karsinom grubunda yer alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde tiroid nodüllerinin ileri yaşta sıklığının arttığı, kadınlarda daha sık görüldüğü saptanmıştır. İleri yaş, izoekoik nodül benign özellikler iken kenar düzensizliğinin malignite riskini artırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tiroid Nodülü, Tiroid Kanseri, Tiroid İnce iğne Aspirasyon Biyopsisi, Tiroid Ultrasonografi
Tiroid kanserlerinin lob içi yerleşiminin metastatik lenf nodu bölgeleri ile anatomik ilişkisi
Amaç: Tiroid kanserlerinin son 30 yılda insidansı artmaktadır. Tiroid kanserlerinin tedavisinde total tiroidektomi/lobektomi ve lenf nodlarına metastaz varlığında servikal bölgede bulunduğu kompartmana yönelik lenf nodu diseksiyonu uygulanmaktadır. Son yıllarda radikal cerrahi yaklaşımların yerini giderek daha selektif minimal cerrahi yaklaşımlar almaktadır. Cerrahi kapsamın belirlenmesi için literatürde metastatik lenf nodu bölgelerini tümör lokalizasyonlarına göre öngörmeyi amaçlayan çalışmalar mevcuttur. Bizim de bu çalışmada amacımız tümörlerin lob içi lokalizasyonları ile metastatik lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na 2007-2019 yıllarında diferansiye tiroid kanseri tanısı alıp radyoaktif iyot tedavisi için başvuran 2053 hastadan, metastaz riskini araştırmak amacıyla seçilen 304 hasta ve tümör lokalizasyonu ile metastaz odakları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanı anında bölgesel lenf nodu metastazı yapmış 103 hastadan oluşan iki grup oluşturuldu. Tümör lokalizasyonları her iki lobda üst yarı, alt yarı ve istmus olacak şekilde gruplandırılarak belirlendi. Ayrıca 2005-2019 yıllarında medüller tiroid kanseri tanısı alıp PET/BT görüntülemesi için başvuran ve yeterli bilgisine ulaşılabilen 11 hastadan oluşan ayrı bir grup yapıldı. Bu üç grupta hastaların patolojik ve demografik özelliklerinin sayı ve oranları, metastaz ile ilişkili özellikler ve tümör lokalizasyonları ile metastatik lenf nodları arasındaki ilişki IBM SPSS İstatistik Versiyon 20.0 paket programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Metastaz riskini araştırdığımız 304 kişilik hasta grubumuzda 246 (% 80,9) kadın ve 58 (% 19,1) erkek olup yaş ortalamaları 45,5 ± 13 bulundu. Papiller tiroid kanseri en sık görülen patolojik tipti. Tiroid dışı yayılım ve lenfovasküler invazyon ile bölgesel lenf nodlarına metastaz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Ayrıca sol lobda yerleşim gösteren tümör boyutlarının ortalamasının metastaz yapanlarda yapmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı (1,20 ve 1,90; p=0,013). Lenf nodu metastazı yapmış hastalardan oluşan 2. grubumuzda 69 (% 67) kadın, 34 (% 33) erkek olup yaş ortalamaları 39,5 ± 16 bulundu. Hastaların tamamı papiller tiroid kanseriydi. Sağ lob üst yarıda yerleşmiş tümörler ile sağ Level III (p=0,015) ve lateral lenf nodları (p=0,047) arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca multisentrisiteye bakılmaksızın lob bazında tümör lokalizasyonu ile lenf nodu bölgeleri arasındaki ilişki incelendiğinde sağ ve sol lobda yerleşim gösteren tümörlerin her iki lateral bölgede lenf nodu metastazı varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p>0,001). Medüller tiroid kanseri olup yeterli bilgisine ulaşılabilen hasta sayısının çok az olması nedeniyle istatistiksel değerlendirme yapılamamıştır. Sonuç: Hem diferansiye tiroid kanseri hem de medüller tiroid kanserleri için bölgesel lenf nodu metastazı varlığı sık görülen, önemli bir klinik durumdur. Çalışmamızda tümör lokalizasyonları ile her iki level I, V ve VI'daki metastatik lenf nodları arasında belirgin ilişki saptanmamıştır. Bulgularımız cerrahi yaklaşım konusunda daha selektif bir lenf nodu diseksiyonu uygulanma fikrini desteklese de herhangi bir lobda yerleşimli bir tümör için her iki lateral bölgeye metastaz riskinin benzer olduğunu gösterdi. Bu nedenle, tanı sırasında görüntüleme yöntemleri ile bölgesel lenf nodlarının değerlendirilmesinin kritik öneme sahip olduğu sonucuna varıldı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk endokrin polikliniğinde tiroid nodül tanısı alan ve izlenen hastaların klinik, patolojik, radyolojik özellikleri ve prognozu
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrin Polikliniğinde tiroid nodül tanısı alan ve izlenen hastaların klinik, patolojik, radyolojik özellikleri ve prognozu retrospektif olarak incelenmesi planlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2000-2021 yılları arasında tiroid nodülü olan ve çocuk endokrinoloji polikliniği tarafından takip edilen 104 hasta dahil edildi. Başvuru anında fizik muayene bulgusu, başvuru anında semptomlar, nodülün boyutu, kistik veya solid oluşu, ultrasonografi bulguları, tiroid fonksiyon testleri, Hashimato hastalığı ve Graves hastalığı eşlik edip etmediği, soğuk veya sıcak nodül oluşu, radyoterapi öyküsü, aile öyküsü, takip sıklığı, ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçları, trucut biyopsi sonuçları, patoloji sonuçlarına bakıldı. Bulgular: Hastalardan %69,2 (72)'i kız iken, kız/erkek oranı 2.3/1 idi. Hastaların 21'inde (%20,2) ailede nodül öyküsü mevcuttu. Tüm hastaların %50'sinde (52) başvuru semptomu boyunda şişlikti. Hastalardan %24,0 (25)'ında anti-mikrozomal antikor ve %21,2 (22)'sinde anti-tiroglobulin antikor pozitifliği mevcuttu. Hastaların %58,7 (61)'sinde solid, %22,1 (23)'inde kistik, %19,2 (20)'sinde mikst karakterde nodül tespit edildi. Nodül çapı hastaların %44,2 (46)'sinde ≥1cm idi. Hastaların ultrasonografik değerlendirmesinde %27,9 (29)'unda servikal lenf nodu, %18,3'ünde kalsifikasyon saptandı. Hastaların %32,7 (34)'sinin tiroid bezi homojen görünümde, %67,3 (70)'ünde heterojen görünümdeydi. Opere edilen 19 hastanın 16'sında tiroid malignitesi saptanmışken, papiller karsinom en sık saptanan %52,6 (10) karsinom tipiydi. Hastaların %15,9(3)'unda cerrahi sınırda, %5,2 (1)'sinde lenf nodunda ve %5,2 (1)'sine trakeada invazyon mevcuttu. Hastaların demografik, laboratuvar ve ultrasonografik özelliklerinin malignite ile ilişkisi değerlendirildiğinde, tek değişkenli analizde lenf nodu varlığı, boyut (≥1cm), kalsifikasyon ve heterojen ekojenite malignite ile ilişkili saptandı (p<0.05). Yaş, cinsiyet, serbest T4 ve TSH düzeyleri, anti-tiroglobulin ve anti-mikrozomal antikor varlığı, multinodüler yapının malignite ile ilişkisi saptanmadı (p>0.005). Lojistik regresyon analizi sonucunda malignite riskini lenf nodu varlığının 4,4 kat, heterojen ekojenitesi 7,5 kat ve nodül çapının ≥1cm olmasının 13,3 kat arttırdığı gösterildi. Sonuç: Nodül ile takip edilen hastalarımızda yaşın, cinsiyetin, aile öyküsünün, serum T4, Tsh düzeylerinin, antimikrozomal ve antitiroglobulin pozitifliğinin, nodülün kistik veya solid olmasının, malignite ile ilişkili olmadığı gösterildi. Servikal lenf nodu varlığı, nodül çapının ≥1cm, nodülün heterojen olması malignite gelişimi açısından anlamlı olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Tiroid nodül, malignite, kalsifikasyon, ekojenite
Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri
AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.
Tiroid kanseri hastalarında I-131 ablasyon tedavisinin tam kan sayımına etkisi
Radyoaktif iyot-131 (RAİ) tedavisi kemik iliğinde supresyona neden olabilmektedir. Bu çalışmada, RAİ total tiroidektomi ve 6. aydaki hemoglobin (hb) düzeyi, lökosit, trombosit ve lenfosit sayıları karşılaştırılacaktır. İyi diferansiye tiroid kanseri tanılı total tiroidektomi olmuş ve 50-200 mCi RAİ tedavisi almış 97 hasta (76 kadın, 21 erkek) çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemde ve tedavi sonrası altıncı ayda bakılan hemoglobin düzeyi, lökosit, trombosit ve lenfosit sayıları retrospektif olarak karşılaştırıldı. Preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde hemoglobin düzeyi sırasıyla 12,90±1,72 ve 12,65±1,66 g/dL (p=0,044), lökosit sayısı 8,38± 2,49x103 ve 6,94±1,89x103/µL (p<0,001), trombosit sayısı 302,78±87,39x103 ve 269,15±67,75x103/µL (p<0,001), lenfosit sayısı 2,36±0,83x103 ve 1,87±0,64x103/µL (p<0,001) olarak bulundu. Hastaların tamamı incelendiğinde bütün parametrelerde anlamlı azalma mevcuttu. Kadın hastaların hemoglobin düzeyi (12,36±1,39 ve 12,16±1,35g/dL, p=0,131) preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde benzer iken, lenfosit (2,33±0,84x103ve 1,84±0,64x103/µL, p<0,001), trombosit (314,54±87,92x103ve 277,58± 65,81x103/µL, p<0,001) ve lökosit (8,45±2,54x103 ve 6,78±1,89x103/µL, p<0,001) sayısı ise azalmıştı. Erkek hastaların hemoglobin düzeyi (14,82±1,40 ve 14,41±1,49g/dL, p=0,10), lökosit (8,11±2,32 x103 ve 7,53±1,81x103/µL, p=0,296) ve trombosit (260,23±72,40x103 ve 238,67± 67,40x103/µL, p=0,06) sayısı preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde benzer iken, lenfosit (2,50±0,83x103 ve 2,00±0,63x103/µL, p=0,029) sayısı ise anlamlı azalmıştı. Total tiroidektomi sonrası 50-200 mCi RAİ tedavisi alan tiroid kanserli hastalarda 6. Ayda hb düzeyi ile lökosit, trombosit ve lenfosit sayılarında azalma izlenmektedir. Bu azalma cinsiyetlere göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde farklılıklar gösterebilmektedir.
Tiroid papiller karsinom, papiller mikrokarsinom ve tiroid papiller karsinomun lenf nodu metastazında apopitoz ve hücre siklusu ile ilgili belirleyicilerin (p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-x ve siklin-D1) doku mikroarray yöntemiyle saptanması
AMAÇ: Bu çalışmada apoptoz ve hücre siklusuna ilişkin gen ürünlerinin TPK patogenezindeki rolünü belirlemek ve DMA yöntemini kullanıma sokmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz dört TPK, 22 TPMK, 12 TPK-LNM ve 20 AN olgusu p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-xL ve siklin D1 İHK boyanması açısından DMA yöntemiyle incelendi.? BULGULAR: AN'lerin bcl-2 boyanması diğer malign gruplara göre anlamlı derecede farklıyken TPK'larda tüm gruplardan daha yüksek bcl-2 ekspresyonu görülmüştür. p53, malign olgu gruplarında benignlere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. p53 ile bax boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede pozitif korelasyon görüldü. p16, TPK ve TPMK gruplarında, AN grubuna göre anlamlı derecede yüksek boyanırken TPK-LNM grubu, primer tümör gruplarından anlamlı derecede yüksek p16 pozitifliği göstermekteydi. p21, malign lezyonlarda benign olanlara göre anlamlı derecede yüksek oranda ve güçlü boyanmıştı. p16 ile p21 boyanma yüzdeleri arasında orta derecede (r=0,30), p21 ile siklin D1 boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede (r=0.64) pozitif korelasyon bulundu. TPK-LNM grubunda p27ile boyanan olgu yoktu. Siklin D1 ile en yüksek boyanma yüzdesi TPK-LNM grubunda olup, diğer gruplarla arasında anlamlı fark saptandı.? TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Bu çalışmada, TPK karsinogenezinde bcl-2 ailesi başta olmak üzere hücre siklus düzenleyicilerinin önemli rol oynadığı yorumuna varılmıştır. Siklin-CDK kompleksi üzerinden görev yapan siklin bağımlı kinaz inhibitörü belirteçlerin, daha çok malignite potansiyeli, progresyon ve kötü prognozla ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bir transkripsiyon faktörü olan p53 ise hem apoptozu, hem de hücre siklusunu kontrol eden proteinlerle etkileşerek TPK patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır.DMA yönteminden en yüksek verimi alabilmek için teknik işlemlerin özenle ve baştan sona dikkatle yürütülmesi gerekmektedir.
Tiroid nodüllerin tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Amaç:Tiroid nodüllerinde tedavi planını belirlemek için benign malign ayrımının yapılması gerekmektedir. Bu amaçla non invaziv bir tetkik olan MRG'de rutin sekanslar ile bu ayrım yapılamamaktadır.Retrospektif olarak yaptığımız çalışmada rutin boyun MRG yapılmış olan hastalarda DAG ile histopatolojik sonuçları karşılaştırmayı hedefledik.Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza 06.01.2010-05.06.2011 tarihleri arasında GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin boyun MRG tetkiki yapılan hastalardan toplam 46 adet nodül değerlendirilmiştir. Boyun MRG'de sagital T2, aksiyel T2, aksiyel T1, difüzyon b 500 ve b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup nodüllerin kistik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür.Bulgular:46 nodülden 37'si benign 9'u malign olarak değerlendirildi. Benign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.9x10-3, b 800 değerli ortalama değeri 1.3x10-3; malign nodüllerin b 500 değerli ortalama ADC değeri 1.6x10-3, b 800 değerli ortalama ADC değeri 1.0x10-3 olarak hesaplanmıştır.Malign ve benign nodüllerin ayrımında cut-off değeri 1,1x10-3 kabul edildiğinde patolojiyi ayırt edebilme sensivitesi b 500 değerli ADC için duyarlılığı %83,3; özgüllüğü %90,0; b 800 değerli ADC için duyarlılığı %71,4; özgüllüğü %89,7 bulunmuştur.Sonuç:Tiroid nodüllerinde benign-malign nodül ayrımının yapılmasında kontrast madde kullanımına gerek olmayan, kısa sürede çekim yapılabilme olanağı sunan konvansiyonel sekanslara ek olarak tanıda faydalı bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler:ADC, Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme, Tiroid nodül,
Hashimoto tiroiditi ile tiroid nodül sitolojisi ve tiroid kanseri arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Hashimoto tiroiditinin (HT) papiller tiroid kanseri (PTK) riski üzerindeki etkisi halen belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı, HT'ye eşlik eden tiroid nodülü olan hastalarda klinik, sonografik ve sitolojik bulguların; HT tanısı olmaksızın tiroid nodülü bulunan hastalardaki bulgularla karşılaştırılarak aralarında fark olup olmadığını belirlemek ve Hashimoto tiroiditinin tiroid nodüllerinin malignite risk kategorisi üzerine etkisi olup olmadığınıdeğerlendirmektir. Materyal-Metod: 2017-2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma kliniğinde nodül değerlendirmesi yapılan toplam 1200 hasta çalışmaya dahil edildi. HT tanısı, pozitif tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) seviyesi ve ultrasonografide yaygın heterojenite bulguları ve/veya histopatolojide yaygın lenfositik tiroidit bulgularına göre konuldu. Hastalar HT ve non-HT olmak üzere 2 grupta değerlendirildi. Her iki gruptaki hastaların demografik verileri, tiroid bezi ve tiroid nodülünün sonografik özellikleri ve nodül sitolojisi özellikleri karşılaştırıldı. HT grubu ve non-HT grubu içerisinde tiroidektomi sonrası tiroid kanseri (papiller tiroid karsinomu, folliküler karsinom, medüller karsinom, anaplastik karsinom, primer tiroid lenfoması ve diğerleri) tanısı almış olgular belirlendi. Her iki grupta papiller tiroid karsinomuna ilişkin prognostik parametreler karşılaştırıldı. HT'nin nodül sitolojisi ve malignite riski üzerindeki etkisi araştırıldı. Bulgular: Hastalardan 943'ü (%78.9) ise HT olmayan tiroid nodülü (Non- HT grubu) 252'si (%21.1) HT'e eşlik eden tiroid nodülü (HT grubu), tanısı aldı. Non-HT grubundaki hastaların yaş ortalaması 47±13 yıl, HT grubundaki hastaların yaş ortalamaları 46±13 yıl idi. Non-HT grubundaki hastaların %84.9'u kadın, %15.1'i erkekti. HT grubundaki hastaların %89.3'ü kadın, %10.7'si erkekti. İndetermine sitoloji prevalansı HT grubunda non-HT grubuna kıyasladaha yüksekti (%18.60 ve %10.80, P = 0.001). PTK sıklığı da HT grubunda non-HT grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekti (%22.2 vs %5.7, p = 0.001). Bununla birlikte PTK'nin histopatolojik alt gruplarıyla Hashimoto tiroiditi arasında ilişki tespit edilmedi. Her ne kadar ortalama TSH düzeyleri HT grubunda daha yüksek olsa da, her iki grupta da yüksek TSH düzeyleri ile PTK görülme sıklığı arasında bir ilişki saptanmadı (sırasıyla, p = 0.341 ve p = 0.944). Sonuç: Çalışmamızda Hashimoto tiroiditi olgularında papiller tiroid karsinomunun Hashimoto tiroiditi olmayan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha sık görüldüğü tespit edildi. HT grubunda tiroid nodül sitolojisinde Bethesda sınıflamasına göre kategori 5 (malignite şüphesi) sıklığı da, non-HT grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Bulgularımıza göre, yaygın olarak heterojen bir sonografik patern ve/veya anti-TPO pozitifliğinin varlığı, tiroid nodüllerinde malignite riski değerlendirmesi için dikkate alınabilecek bir özellik olabilir. Sonuç olarak, özellikle HT'ye eşlik eden tiroid nodüllerinin sitolojik inceleme açısından dikkatli değerlendirilmesi akılcı bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, papiller tiroid kanseri, tiroid nodülü
Papiller tiroid kanseri ve papiller mikrokanserin kilinik özellikler ve prognostik faktörler açısından karşılaştırılması
Papiller Tiroid Kanseri (PTK) en sık rastlanan endokrin kanser olmakla birlikte son yıllarda Papiller Mikrokanser (PMK) sıklığı da giderek artmaktadır. PMK çoğunlukla iyi prognoza sahip olmakla birlikte, bölgesel lenf nodlarına ve nadiren de uzak organlara metastaz yapabilir. Küçük bir grupta agresif seyrederek mortaliteden sorumlu olan PMK'nın klinik önemi ve nasıl tedavi edileceği tartışma konusudur.Çalışmamızda PTK ve PMK tanılı hastaları klinik özellikler ve prognostik faktörler açısından karşılaştırarak, takip ve tedavi yönteminin seçiminde etkili olabilecek özellikleri retrospektif olarak araştırdık.Çalışmaya 2005-2009 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma kliniğinde takip edilen PTK tanılı 81 (%68) hasta ve PMK tanılı 38 (%32) hasta olmak üzere toplam 119 hasta alındı. PTK ve PMK tanılı hastaların yaşı, cinsiyeti, özgeçmişi, tümör alt tipi, tümörün patolojik özellikleri, uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri ve postoperatif cerrahi komplikasyonları hastaların arşiv kayıtları incelenerek birbiriyle kıyaslandı.Hastaların ortalama takip süresi PTK tanılı hastalarda 35,8 ± 26,4 ay iken, PMK tanılı hastalarda ise 35,4±28,1 ay idi. PTK tanılı hastaların %82'si PMK tanılı hastaların %81'i kadındı. PTK ve PMK tanılı hastalarda cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Çalışmamızda hastaların ortalama tanı yaşı 42,7±14,0 yıl idi. Erkeklerde ortalama tanı yaşı (47±12,8 yıl) kadınlara oranla (40,6±14,0 yıl) anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Prognostik faktör olarak bilinen; kapsül invazyonu, vasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, bilateralite ve multisentrisite açısından PTK ve PMK tanılı hastalar arasında istatiksel açıdan fark saptanmadı (p>0,05). Lenf nodu metastaz sıklığı, multisentrisite ve bilateralite saptanan PTK ve PMK tanılı hastalarda multisentrisite ve bilateralite saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05).Sonuç olarak; çalışmamızda kötü prognostik faktör olarak kabul edilen kapsül invazyonu, vasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, bilateralite ve multisentrisite açısından PTK ve PMK tanılı hastalar birbirine benzer özelliklere sahipti. Buna göre özellikle bilateral veya multisentrik olan PMK olgularının izlem ve tedavisinin PTK olgularına benzer yöntemlerle yapılması gerektiği kanısına varıldı.Anahtar kelimeler: Papiller tiroid kanseri, Papiller mikrokanser, Prognostik faktörler
Kliniğimizde radyoaktif iyot tedavisi alan diferansiye tiroid karsinomlu hastaların demografik analizi
Çalışmamızın amacı, iyi diferansiye tiroid karsinomunun yaş ve cinsiyetle ilişkisini saptamak, hastalığın mortalite ve morbiditesini etkileyen risk faktörlerini ve bunların birbirleriyle ilişkilerini ortaya koymak, prognozu etkileyen faktörleri saptamaktır. 2008-2010 yılları arasında ablasyon tedavisi alan iyi diferansiye tiroid kanserli 550 hastayı içeren retrospektif çalışmada hastaların 450'si kadın, 98'i erkek olarak bulunmuştur. Kadın/erkek oranı tüm diferansiye tiroid karsinomunda 4,46/1, papiller karsinomda 3.69/1, folliküler karsinomda 6/1, mikropapiller karsinomda 4/1 dir.Hastalarımızın tanı yaşları 15-84 yaş arasında dağılım göstermekte olup ortalama tanı yaşı 43,9±13,5 yıldır. Ortalama tanı yaşı bayan hastalarda 43,2±13,7 iken erkek hastalarda 47.3±12.5 olarak tesbit edilmiştirTümör tipleri içinde % 95.8 ile en yüksek oranda papiller karsinom, ikinci sıklıkta % 3.9 ile folliküler karsinom, üçüncü sıklıkta % 0.4 ile hurthle hücreli karsinom tesbit edilmiştir. Tüm tiplerde kadın hasta sayısı erkek hasta sayısından yüksek olarak saptanmıştır.Papiller tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 43,9±13,3 yıl, folliküler tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 45,7±18.9 yıl olarak bulunmuş olup, papiller veya folliküler histolojik tipte tiroid karsinomu ile tanı yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.Kadın hastalarda diferansiye tiroid karsinomunun prognozu erkek hastalara göre daha iyidir.Primer tümör çapı 4 cm.den küçük ve tiroide sınırlı olan hastaların (T1 ve T2) prognozu, primer tümör çapı 4 cm.den büyük veya tiroid dışına invazyon yapanlara (T3, T4a, T4b) göre daha iyidir.Anahtar Kelimeler: Papiller tiroid kanseri, Foliküler tiroid kanseri, Prognoz, Risk faktörleri