Toxicity
270 theses under this subject heading
Çizge sinir ağları ve derin takviyeli öğrenme kullanarak otomatik molekül üretimi
Belirli istenen özelliklere sahip moleküler yapılar inşa etme fikri, ilaç keşfi ve malzeme bilimindeki birkaç büyük problemin temelini oluşturur. Fakat, kimyasal uzay o kadar geniştir ki, günümüzde mevcut olan hesaplama kaynakları ile bu alanın tamamını araştırmak imkansızdır. Bu nedenle, yeni bir ilaç bulmak hem zaman hem de maddi açıdan çok maliyetli olabilir. Neyse ki, son yıllarda artan veri ile birlikte bilgisayar donanımı ve yazılımındaki gelişmeler, doğal dil işlemeden bilgisayarla görüye uzanan alanları etkileyen derin yapay sinir ağlarında bir devrime yol açmıştır. Derin öğrenme, moleküler özelliklerin tahmini ve optimizasyonu için yeni yolların tasarımı da dahil olmak üzere, ilaç keşfindeki bir dizi alanı etkilemiştir. Derin öğrenmedeki bu gelişmeler ve ilaç üretimi için kullanılabilecek büyük veri tabanlarının artışı sayesinde son yıllarda umut verici sonuçlar alınmıştır. Bu tez çalışmasında, istenen belirli özellikler için yeni moleküller üretebilen bir model geliştirilmiştir. Bu model temelde iki farklı modelin birleşiminden oluşmaktadır. İlk model, moleküllerin üretilmesini gerçekleştiren bir Derin Takviyeli Öğrenme mimarisine sahiptir. Diğer model ise Derin Takviyeli Öğrenme mimarisine sahip modelin eğitiminde kullanılan moleküler temsilleri üreten bir Çizge Sinir Ağı'dır. Bu Çizge Sinir Ağı modeli için de iki farklı mimari kullanılmıştır. Bu mimarilerden ilki, Çizge Evrişimsel Ağı, diğeri ise Çizge Dikkat Ağı'dır. Geliştirilen modeli kullanarak temelde beş ayrı iş için molekül optimizasyonu ve üretimi gerçekleştirilmiştir. Bu işler, QED değerinin optimizasyonu, benzerlik kısıtlaması ile cezalı LogP değerinin optimizasyonu, benzerlik kısıtlaması ile QED değerinin optimizasyonu, belirlenen hedef protein alıcıları (F2, PPAR, JAK2) için kenetlenme skorunun optimize edilmesi ve kenetlenme skorunun optimize edildiği işteki eğitilen model kullanılarak rastgele başlangıç moleküllerinin optimize edilmesi şeklindedir. Önerilen bu modeli kıyaslamak için literatürde benzer görevlerde en iyi sonuçları almış bir model olan MolDQN, temel yöntem olarak tercih edilmiştir. Kıyaslamak için kullanılan bu model aynı Derin Takviyeli Öğrenme mimarisine sahiptir ancak eğitilirken molekül temsili olarak Morgan Parmak İzi'ni kullanmaktadır. Yapılan deneylerin sonuçları, Çizge Sinir Ağı mimarisini kullanarak üretilen moleküllerin, Morgan Parmak İzi yöntemi kullanılarak üretilen moleküllerden belirgin düzeyde daha başarılı olduğunu göstermiştir.
Esansiyel tremor hastalarında kan ağır metal konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Esansiyel Tremor (ET); en sık görülen hareket bozukluklarından biri olup, üst ekstremite ve/veya diğer vücut bölümlerinin tutulumu ile karakterize, postüral ve kinetik tremorun belirgin olduğu kronik nörolojik hastalıktır. İnsidansı genç erişkin ve 60 yaş üstü olmak üzere bimodal artış göstermektedir. Hastalık etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler oldukça önemli rol oynamaktadır. Çevresel predispozan faktörler açısından ağır metaller, organik çözücüler, pestisitler, β-karbolin alkaloidler incelenmiştir. Ağır metal maruziyetinin bazal gangliyonlardaki birikimi neticesinde her tür hareket bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. ET hastalarında kan Pb seviyesini değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Ancak sık maruz kaldığımız ağır metallerin (Al, Cr, Mn, Ni, Cu, Zn, Cd, Sn, Sb, Pb) ET üzerine etkisi hakkında literatürde net bir veriye ulaşılamamaktadır. Bu çalışmada, ET hastalarının tremor özellikleri, nöropsikiyatrik değerlendirme ve uyku ölçeklerinin kandaki ağır metal düzeyleri ile aralarındaki ilişki ve bu ağır metallerin hastalık etiyolojisindeki muhtemel yerini ortaya koyabilmeyi amaçladık. Çalışmamız kesitsel bir olgu kontrol çalışmasıdır. Hareket bozuklukları polikliniğimizde takip edilen 110 ET hastası ve 104 sağlıklı kontrol çalışmamıza dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun sosyodemografik özellikleri, öz ve soy geçmiş bilgileri kaydedildi. Hastalara ayrıntılı nörolojik muayene yapıldı, kullandıkları ilaçlar ve hastalık öyküsü alındı. Hasta grubuna Temel Tremor Değerlendirme Değerlendirme Ölçeği, Fahn-Tolosa-Marin Tremor Değerlendirme Ölçekleri; tüm katılımcılara ise Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçekleri, Epworth Uykululuk Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi uygulandı. Tüm katılımcılardan alınan periferik kan örneklerinin ağır metal düzeyleri incelendi.ET hastalarında Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeyleri kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Hastalık süresi ile Al kan düzeyi arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunun Al kan düzeyi ile BAÖ puanı ve Sb, Zn kan düzeyleri ile BDÖ puanları arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlar değerlendirildiğinde ET ile Al, Cd, Cr ve Sb kan düzeylerinin etiyolojik açıdan ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Esansiyel tremor, ağır metal, etiyoloji, toksisite, spektrometri
Melazma tedavisinde yeni yaklaşımlar ve olası toksik etkilerinin In Vitro olarak değerlendirilmesi
Melazma, melanin pigmentini üreten melanositlerin sayısının ve aktivitesinin artmasına bağlı olarak özellikle de yüz gibi vücudun güneş ışınlarına daha fazla maruz kaldığı bölgelerdeki epidermis tabakasında ve/veya dermis tabakasında kahverengi veya gri-kahverengi melanin pigmentinin birikimiyle sonuçlanan, kronik, edinilmiş bir hastalıktır. Melazmanın etiyolojisinde genetik yatkınlık, UV ışınlarına maruziyet, oral kontraseptifler, gebelik, tiroit fonksiyon bozuklukları, kozmetikler, fotoduyarlılığa neden olan ilaçlar gibi çok sayıda faktör rol oynamakla birlikte kesin nedeni bilinmemektedir. Melazma tedavisi etiyolojisinin çok faktörlü olması nedeniyle zor ve karmaşıktır. Topikal olarak uygulanan tedavi seçenekleri geçici olarak iyileşmeyi sağlayabilir; ancak, hastalık çoğunlukla nüks eder. Tedavide sıklıkla tercih edilen hidrokinonun ciddi yan etkilerinin olabileceği bilindiğinden son yıllarda toksisitesi düşük, etkinliği yüksek ilaçların melazma tedavisinde kullanılması için araştırmalar yapılmaktadır. Farklı hastalıkların tedavilerinde kullanılan metformin ve askorbik asidin "ilaç yeniden konumlandırması" ile farklı alanlarda da kullanılabileceği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni tedavi seçenekleri arasında olabileceği düşünülen metforminin, siklik adenozin monofosfat (cAMP) üzerinden melanin sentezinde rol oynayan genlerin ekspresyonunu inhibe edebileceği, bu sayede de melanositlerdeki melanin miktarının azalmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Askorbik asidin tirozinaz enziminin yapısındaki bakır iyonu ile etkileşerek tirozinaz aktivitesini inhibe ettiği bildirilmiştir. Bu tez kapsamında MNT-1 insan melanoma hücre hattında askorbik asit, metformin ve askorbik asit+metformin kombinasyonunun melanin oluşumu, cAMP oluşumu, L-3,4-dihidroksifenilalanin (L-DOPA) düzeyleri, tirozinaz gen ekspresyonu ve düzeyleri, sitotoksisite ve oksidatif stres üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Sitotoksik olmayan konsantrasyonlarda uygulanan askorbik asidin ölçülen parametreleri anlamlı bir şekilde değiştirmediği belirlenmiştir. Metforminin ise, hücre içi reaktif oksijen türevleri (reactive oxygen species, ROS) düzeylerini ve tirozinaz düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Kombine uygulama ile ise, hücre içi ROS düzeyleri ve tirozinaz düzeyleri anlamlı derecede yükselmiştir. Özellikle tirozinaz düzeyleri ve gen ekspresyonu dikkate alındığında, kombine uygulamanın melazma tedavisinde yararlı olamayacağı; askorbik asidin veya metforminin tek tek uygulamalarının ise sınırlı fayda sağlayabileceği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılacak kapsamlı in vivo çalışmalara gereksinim vardır.
Dünyada yeni aşı üretiminde uygulanan toksikolojik değerlendirmelerin karşılaştırılması
Aşılar immün sistemi uyararak ve aktif bağışıklığı sağlayarak hasta olmayı önleyen; antijen, adjuvan, koruyucu gibi bileşenler içeren karmaşık yapılı biyolojik tıbbi ürünlerdir. Son yüzyılda aşılama, bulaşıcı hastalıkların yol açtığı hastalık ve ölüm oranlarını azaltmak için en etkili tıbbi yol haline gelmiştir. Toplum sağlığı açısından çok büyük bir kazanım olan aşılar, uygulandıktan sonra istenmeyen etkilere sebep olabilmektedir. Bu etkiler genellikle hafif olup nadiren ciddi olabilmektedir. Bu yüzden yeni geliştirilen aşılar, insan kullanımına sunulmadan önce preklinik çalışmalar yapılarak toksikolojik açıdan değerlendirilmeli ve güvenliliği ortaya konmaktadır. Bu çalışmaların sonucunda insan kullanımı için güvenli kabul edilen aday aşılar için klinik çalışmalar yapılmaktadır. Dünya'da aşı güvenliliğinin değerlendirilmesi, çeşitli toksisite testleri ile yapılmaktadır. Bu testler Tek Doz Toksisite Testleri, Tekrarlı Doz Toksisite Testleri, Üreme ve Gelişimsel Toksisite Testleri, Mutajenite ve Genotoksisite Toksisite Testleri, Karsinojenisite Testleri ve Güvenlilik Farmakolojisi Testleridir. Testlere ilişkin bazı uygulamalar ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Küresel kılavuzlara uyum, bölgeler arası farklılıkları azaltmaktadır. Bu bilgiler ışığında, bu tez çalışmasında ülkemizde ve dünyada aşı üretimini takiben ruhsat öncesinde yapılan toksisite değerlendirmelerinin ayrıntılı olarak incelenmesi, benzerlik ve farklılıkların ele alınması amaçlanmıştır. Ayrıca, ülkemizde ve dünya genelinde referans alınan kılavuzların incelenerek olası eksikliklerin ortaya konması amaçlanmıştır. Ulusal ve uluslararası güncel kaynakların kapsamlı olarak değerlendirilmesi sonucunda hazırlanan bu çalışma ile aşı üretiminde yapılan toksisite değerlendirme sürecinin tam olarak anlaşılmasına, farklılıkların ve eksikliklerin ortaya konmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Aşı üretimi, toksisite testleri, preklinik çalışmalar, klinik çalışmalar, 3R
Investigation of possible protective effects of certain xenobiotics on aluminum toxicity in SH-SY5Y cell line
Aluminum, a neurotoxic metal, is widely present in our daily lives, exposing us extensively. Aluminum exposure is a potential Alzheimer's risk factor, with no cure yet. Researchers are actively seeking new treatments or repurposing existing drugs to fight this challenging condition. This thesis explores metformin, naltrexone, and dihydrolipoic acid's neuroprotective potential on an Alzheimer's disease model (differentiated SH-SY5Y cells exposed to chronic aluminum). It delves into their impact on GSK-3β and Wnt signaling pathways. Results reveal that chronic aluminum exposure triggers oxidative stress, elevates tau protein levels, increases GSK-3β activity, and diminishes Wnt signaling pathway activity. Encouragingly, the studied xenobiotics promise to mitigate these detrimental effects. They effectively reduce tau protein levels, modulate GSK-3β and Akt activity, and restore Wnt signaling pathway functionality. Additionally, these compounds significantly alleviate oxidative stress, highlighting their potential as neuroprotective agents against chronic aluminum exposure in AD. In conclusion, further clinical investigations are essential to establish optimal dosages and treatment strategies. Dihydrolipoic acid may be a dietary supplement, potentially slowing AD progression when added to patient diets. Lower-dose naltrexone shows promise in mitigating neuroinflammation in Alzheimer's, warranting exploration as a novel therapy. Considering Alzheimer's as a metabolic disorder akin to diabetes, metformin emerges as a potential treatment. These findings highlight the need for urgent clinical trials and translational research, offering the potential to reshape AD treatment and provide renewed hope for patients and families.
Metal geri dönüşüm sektörü çalışanlarında kurşun maruziyetinin neopterin düzeylerine etkisi
Kurşun, maruziyeti sonrasında insan vücudunda farklı kompartmanlarda analiz edilebilir konsantrasyonlarda bulunabilen ve yaşamı tehdit eden ağır metallerden biridir. Endüstride akü, metal ve madencilik gibi birçok alanda yaygın olarak kullanımı söz konusudur. Kurşun başta olmak üzere toksik metallere mesleki maruziyetin söz konusu olabileceği önemli iş kollarından biri "Geri Dönüşüm Sekötürü"dür. Neopterin, doku reddi, insan immün yetmezlik virüsü, çoklu organ yetmezliği, sepsis, kanser gibi çeşitli sağlık sorunlarında erken biyogösterge olarak kullanılabilen bir pteridin türevidir. Hücresel immün aktivasyon ile neopterin salımının yanı sıra kinürenin yolağında hız kısıtlayıcı basamakta rol alan indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzimi de indüklenir. Bu tez çalışmasında, geri dönüşüm sektöründe çalışan katılımcılarda kan kurşun düzeyleri ile idrar neopterin, biyopterin, mangan, kadmiyum ve serum neopterin, kinürenin ve triptofan konsantrasyonları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Katılımcıların kan kurşun düzeylerinin artması ile idrar neopterin, kurşun, mangan ve kadmiyum düzeylerinin anlamlı olarak değiştiği bulunmuştur (tümü; p<0,05). Bu tez kapsamında elde edilen sonuçlar ile geri dönüşüm sektöründe kurşun başta olmak üzere ağır metal maruziyetinin pteridin ve kinürenin yolağını etkilediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kurşun, Neopterin, Geri Dönüşüm Sektörü, Metal Toksisitesi
Aşı formülasyonlarında kullanılan herpes simpleks virüs 1 glikoprotein D'nin toksik etkilerine karşı farklı antioksidanların koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Dünya sağlık örgütünün 2016 yılındaki verilerine göre 50 yaşın altındaki 3,7 milyar insan Herpes Simpleks Virüs -1 (HSV-1) geçirmektedir. HSV-1 enfeksiyonu genelde asemptomatiktir. Virüs nöronlarda gecikme periyodu oluşturur ve bağışıklık sisteminde kaçarak konağını ömrü boyunca enfekte edebilir. HSV-1, neonatal herpes veya genital herpes gibi şekillerde kendini göstererek yaşam kalitesini düşürebilir. HSV-1'in aşısı ve tedavi bulunmamaktadır. Yeni yapılan çalışmalar HSV-1'in oksidatif streste ve Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilerlemesinde rol aldığını işaret etmektedir. Bu tez kapsamında HSV-1'in aşı çalışmalarında en sık kullanılan protein olan glikoprotein D (gD)'nin tek başına veya absorbik asit ve sodyum selenitle birlikte uygulanmasının nöroblastoma hücre hattında oksidatif stres parametreleri üzerine etkisi incelenmiştir. Bu kapsamda total glutatyon (GSH) düzeyleri, lipit peroksidasyon yan ürünleri olan malondialdehit (MDA), 4-hidroksinonenal (HNE) ve 8-isoprostan düzeyleri ve protein oksidasyonunun göstergesi olan protein karbonil düzeyleri ölçülmüştür. Tez sonuçları, HSV-1 gD'in sodyum selenit ve askorbik asit ile verilmesinin ROS düzeylerini yükselttiğini göstermiştir. Total GSH ve protein karbonil düzeyleri açısından kontrole göre bir fark görülmemiştir. Sonuçta gD'nin lipit peroksidasyonun hiçbir ara ürününü istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttırmadığı ve lipit peroksidasyona neden olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, gD uygulanan grupta total GSH düzeylerinin ve protein oksidasyon düzeylerinin de değişmediği belirlenmiştir. Askorbik asit ve sodyum selenitin ise gD'ye karşı koruyucu olmadığı belirlenmiştir. gD'nin toksik etkilerinin daha detaylı olarak değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç vardır. gD oksidatif strese yol açmadığı için aşılarda kullanılması uygun gözükmektedir. Ayrıca, diğer HSV-1 viral proteinlerinin de oksidatif stres açısından değerlendirilmesi gerekmektedir.
Kurşun maruziyetinin ve şelasyon tedavisinin toksisiteyi etkileyen bazı parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Kurşun (Pb), ülkemiz ve dünya endüstrisinde yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Pb maruziyetinde kullanılan önemli şelasyon ajanlarından birisi sodyum kalsiyum EDTA'dır. Bu tez çalışmasında, Pb toksisitesini gösteren bazı parametreler ve esansiyel element düzeyleri üzerine uygulanan şelasyon tedavisinin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Pb maruziyeti olan 42 işçiden şelasyon tedavisi öncesinde ve sonrasında kan ve idrar numuneleri toplanmıştır. Esansiyel elementler, oksidatif stres parametreleri (malondialdehit (MDA), protein karbonil (CO), 8-hidroksi-deoksi-guanozin (8-OHdG)) düzeyleri, antioksidan enzimlerin (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx)) aktiviteleri, glutatyon (GSH) düzeyleri, ALAD enzimi aktivitesi ve polimorfizmi çalışılmıştır. Pb'ye bağlı indüklenmesi olası apoptozun şelasyon tedavisi ile değişimi de kaspaz-8 düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Pb'ye maruz kalan işçilerde uygulanan şelasyon tedavisinin kalsiyum, bakır, mangan ve selenyum düzeylerinde anlamlı azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, artan oksidatif stres parametrelerinin ve kaspaz-8 düzeylerinin şelasyon tedavisi sonrası genel olarak azaldığı, bununla birlikte antioksidan enzim aktivitelerinde artış, ALAD düzeylerinde de anlamlı bir yükselme olduğu belirlenmiştir. Çalışma grubunda, 36 işçide ALAD1-1, 5 işçide ALAD1-2, 1 işçide ALAD2-2 izozimi belirlenmiştir. Sonuç olarak, Pb maruziyetine bağlı olarak oluşan oksidatif hasar ve apoptozun geri çevrilmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğu bulunmuştur. Esansiyel element düzeylerindeki azalmaya karşı gıda takviyesi kullanılabileceği değerlendirilmiştir.
Bisfenol A ve türevlerinin toksisitelerinin insan prostat normal hücre hattında değerlendirilmesi
Bisfenol A (BPA), iyi bilinen bir endokrin bozucudur ve plastik endüstrisinde yaygın olarak kullanılır. Son yıllarda, BPA teması ile birlikte erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu etkilerin ciddi sonuçlara yol açabileceğinin kanıtlanmasının ardından, BPA kullanımı birçok endüstriyel alanda yasaklanmış ve yerini bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS) gibi analogları almıştır. Bu tez çalışmasında, BPA ve türevleri olan BPF ve BPS'in sitotoksik etkileri, genotoksik etkileri ve oksidatif strese neden olma potansiyelleri tümörijenik olmayan prostatik hücrelerinde (RWPE-1 hücreleri) karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Ayrıca, bisfenol türevlerinin DNA onarım proteinleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. RWPE-1 hücreleri, 0 ila 1000 µM arasında değişen konsantrasyonlarda 24 saat boyunca BPA, BPF ve BPS ile inkübe edilmiştir. BPA, BPF ve BPS için inhibitör konsantrasyon 50 (IC50) değerleri sırasıyla 113,74 μM, 249 μM ve 380,90 μM olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar sitotoksisite potansiyellerinin BPA> BPF> BPS olarak sıralandığını göstermiştir. Tüm bisfenol türlerine maruz kalan hücre gruplarında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon redüktaz (GR) aktiviteleri ile glutatyon (GSH) ve total antioksidan seviyelerinde (TAOC) değişiklikler saptanmıştır. Lipit peroksidasyon düzeylerinde bir artış gözlenmemiştir. Standart ve modifiye Comet analizinde tüm bisfenol türevleri kontrol grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde DNA hasarına yol açmıştır. Bisfenoller ile inkübe edilen tüm gruplarda baz eksizyon onarımında (BER) görev alan proteinlerde, p53 protein düzeylerinde ve DNA onarım proteinlerinde (OGG1, Ape-1 ve MyH) düşüşler saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, BPA türevlerinin de sitotoksik ve genotoksik özelliklerinin olabileceğini düşündürmektedir. Aynı zamanda DNA onarım proteinlerinin de ekspresyonlarını değiştirmektedirler. Bu nedenle bu maddelerin, BPA'ya alternatif olarak güvenle kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Phosmet'in toksik etkilerinin araştırılması
Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer kelimelerinin baş harfleri ile kullanılan KBRN terimi söz konusu maddelerin kasten veya kazayla kullanılmasıyla meydana gelen, çevre ve insan için zararlı ve tehlikeli durumları belirtmek için kullanılmaktadır. Pestisitler, özellikle bitki zararlılarının, yabani otların veya bitki hastalıklarının kontrolü için tasarlanmış heterojen bir kimyasal grubu oluşturmakta ve KBRN ajanı olarak kullanılabilme potansiyeli taşımaktadır. Bundan dolayı pestisitlerin olası olumsuz etkilerinin belirlenmesi ileride doğabilecek kimyasal tehlikeler karşısında alınabilecek önlemlerin ortaya konması noktasında önem arz etmektedir. Bu kapsamda yapılan araştırmanın amacı yaygın kullanıma sahip bir pestisit olan Phosmet'in olası toksik etkilerini model bir organizma olan Daphnia magna üzerindeki akut ve kronik toksisite deneyleri ile tespit etmektir. Araştırmada hayatta kalma deneyleri 6 kuyucuklu plakalarda 7 farklı konstrasyonda (0,01; 0,1; 1,10; 25; 50; 100 μM) 3 tekrarlı olacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre 24 saatlik maruziyet sonunda 25 uM ve üstü phosmet konsantrasyonlarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde mortalite tespit edilmiştir. Bununla birlikte, 48 saatlik maruziyette 1 ve 10 uM phosmet konsantrasyonlarında anlamlı seviyede mortalite olduğu bulunmuş ve 50 ve 100 uM phosmet konsantrasyonlarında tüm canlılar ölmüştür. Diğer taraftan kronik toksisite deneyleri yaşam süresi ve üreme olmak üzere iki kademeli olarak gerçekleştirilmiş olup deneylerde organizmalar 0,01 ve 0,1 μM Phosmet konsantrasyonlarına maruz bırakılmıştır. Yaşam süresi deneyleri bütün canlılar ölünceye kadar devam ettirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, Phosmet'in Daphnia magna'ların yaşam sürelerine olumsuz bir etkisinin olmadığı belirlenmiş, üreme deneylerinde 0,1 μM Phosmet konsantrasyonun kontrol grubuna kıyasla daha çok yavru verdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Phosmet'in Daphnia magna üzerinde konsantrasyona bağlı olarak olumsuz etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle, güvenlik ve toksisite seviyelerini belirlemek için Phosmet'in daha ileri analizlerinin yapılması, çevredeki kullanımının ve seviyelerinin dikkatle izlenmesi gerekmektedir.
Sıçanlarda nikel sülfat (NİSO4) toksisitesinde likopenin koruyucu etkisinin belirlenmesi
Endüstrilerde geniş kullanım yeri olan nikelin çevre, insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Nikelin hücresel apoptozise, lipit peroksidasyon, protein oksidasyonu, DNA hasarı ve oksidatif strese bağlı olarak karaciğer, böbrek, sinir hücreleri ve üreme sistemi üzerinde toksik etkileri olduğu ifade edilmiştir. Bu çalışmada antidotal sağaltımı tartışmalı olan nikel sülfat (NiSO4) zehirliliği üzerinde çeşitli tarımsal ürünlerde (domates, karpuz, kırmızı biber, havuç gibi) yüksek miktarda bulunan, antioksidan, antiinflamatuvar, antidiyabetik, antikanser ve antikardiyovasküler özelliklere sahip β-karotenin asiklik 29 izomeri olan, likopenin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada toplam 24 adet Wistar albino sıçan dört gruba ayrılmıştır. Grup I kontrol günlük olarak serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) ve mısır yağı (0.5 ml, oral gavaj); Grup II mısır yağı verilmesinden 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.); Grup III likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağında süspansiyon haline getirilerek; Grup IV likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağı içerisinde süspansiyon halinde verildikten 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.) uygulanmıştır. Hayvanlar deneme sonunda (22. gün) dekapitasyon yöntemiyle ötenazi edilmiştir. Bu çalışma sonucunda, NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin bitiş canlı ağırlığı, organ ağırlıklarında değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Serum karaciğer parametrelerinde AST, ALT miktarlarında değişiklik meydana getirmediği, ancak ALP, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (LDL-C), total kolesterol miktarlarını azalttığı; total protein miktarını arttırdığı belirlenmiştir. Serum böbrek parametrelerinde ürik asit, üre ve albümin miktarını azalttığı ancak kreatinde değişiklik meydana getirmediği gözlenmiştir. Karaciğer ve böbrek dokusunda lipit peroksidasyonu göstergesi olan MDA miktarının azalttığı; GSH ve CAT miktarlarını arttırdığı ve SOD miktarından bir değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Karaciğer histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen hepatosit sitoplazmalarında retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz, parankimde disosiasyon ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Böbrek histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen glomeruluslarda ve tubullerde atrofi, retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede NiSO4 grubu ile koruyucu amaçla NiSO4 grubuna likopen ilave edilen gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Karaciğer ve böbrek dokusunda nikel birikim miktarı indüktif eşleşmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) cihazı ile belirlenmiştir. Karaciğer nikel birikimi bakımından NiSO4 ve koruyucu amaçla likopen verilen gruplarda birikimin yüksek ve benzer olduğu bulunmuştur. Böbrek dokusunda nikel birikimi bakımından koruyucu amaçla likopen verilen NiSO4 grubunda daha yüksek düzeylerde tespit edilmiştir (p<0.001). Sonuç olarak NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin koruyucu etkisi belirlenmiştir. Biyokimyasal bazı parametrelerde değişiklik meydana getirmemesi nikelin birden fazla organa etki etmesi, likopenin kullanılan dozuna ve süresine bağlı olarak ortaya çıkabileceğini düşündürmektedir.
Doğu çitlenbiğinin (Celtis tournefortii L.) sıçanlarda oluşturulan bakır toksisitesi üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, Bakırsülfat ile karaciğerlerinde toksisite oluşturulmuş sıçanlarda Doğu Çitlenbiğinin(Celtis tournefortii) koruyucu etkisine bakıldı. Otuz iki adet Wistar albino sıçanlar toplam dört gruba ayrıldı (n=8) (Kontrol, Bakırsülfat, Bakırsülfat+Celtis, Celtis). Kontrol grubundaki her bir fareye 28 gün boyunca 1 ml serum fizyolojik verildi. Bakırsülfat ve Bakırsülfat+Celtis grubundaki farelere ise 28 gün boyunca Ct ekstraktı bunun yanında Pazartesi ve Cuma günleri Bakırsülfat çözeltisi verildi. Celtis grubuna ise 28 gün boyunca Ct ekstraktı verildi. Aspartat Aminotransferaz (AST), Alanin Aminotransferaz (ALT), Laktat Dehidrojenaz (LDH), ve Alkalen Fosfataz (ALP) seviyeleri belirlendi. Ayrıca karaciğer dokusunda malondialdehit (MDA) içeriği, glutatyon (GSH) miktar tayini yapıldı. Yine Antioksidan antioksidan savunma sistemi parametrelerinden Superoksit Dismutaz (SOD), Glutatyon Peroksidaz (GPx) ve Katalaz (KAT) aktiviteleri ölçüldü. Bununla birlikte Total Antioksidan Seviyesi (TAS) ve Total Oksidan Seviyesi (TOS) de belirlendi. Elde edilen bulgulara göre BS grubunda AST, ALT, LDH ve ALP seviyeleri yükselmesine rağmen, BS+Ct grubunda düştü. Karaciğer dokusunda MDA ve TOS, BS grubunda istatistiki olarak artmakla birlikte BS+Ct grubunda azaldı. GSH ve TAS, BS grubunda anlamlı olarak azalırken BS+Ct grubunda anlamlı olarak artmıştır. Karaciğer dokusunda bulunan antioksidan enzimler SOD, KAT ve GPx aktiviteleri BS grubunda anlamlı olarak azalırken BS+Ct grubunda anlamlı olarak artmıştır. Elde edilen bu sonuçlara göre Ct bitkisinin terapötik olarak bakır zehirlenmelerine karşı koruyucu etkisi olabilir.
Ratlarda sisplatin ile oluşturulan nörotoksisiteye karşı protokateşuik asitin koruyucu etkisinin araştırılması
Sisplatin, çeşitli malign tümörlerin tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı başlıca antioksidan ve anti-inflamatuar özellikleri bulunan protokateşuik asitin ratlarda sisplatin ile oluşturulan nörotoksisitede beyin üzerindeki potansiyel koruyucu etkilerinin belirlenmesidir. Kırk adet rat dört gruba ayrıldı. 1-Kontrol grubu: 5 hafta boyunca fizyolojik tuzlu su (% 0.9) oral olarak verildi. 2-Protokateşuik asit (PCA) grubu: 5 hafta boyunca protokateşuik asit 100 mg/kg/gün dozunda oral olarak uygulandı. 3-Sisplatin (CIS) grubu: 5 hafta süresince, 2. haftadan itibaren haftada bir kez sisplatin 5 mg / kg/ hafta dozunda i.p. olarak uygulandı. 4-Protokateşuik asit+ Sisplatin (PCA+CIS) grubu: Ratlar 5 hafta boyunca günlük olarak protokateşuik asit oral olarak (100 mg/kg/gün dozunda) ve ilaveten 2. haftadan itibaren haftada bir kez sisplatin i.p. olarak (5 mg / kg/ hafta dozunda) uygulandı. Deneme sonunda dekapitasyon yoluyla sakrifiye edilen hayvanların beyin dokuları kafatasından çıkarıldı ve beyin sagital olarak ikiye bölündü. Bir yarısı histopatolojik incelemeler için, diğer yarısı ise ELISA'da TAC, TOS, TNF-α, IL-6, IL-1β, asetilkolinesteraz, glutamat, GABA, dopamin analizleri için kullanıldı. Alınan antikoagülanlı kanlarda hematolojik parametreler olarak WBC, RBC, hemoglobin ve hematokrit düzeylerine bakıldı. PCA+CIS grubunun CIS grubuna göre TOS (p<0.001), TNF-α (p<0.001), IL-6 (p<0.001), IL-1β (p<0.001), asetilkolinesteraz (p<0.001), glutamat (p<0.01), WBC (p<0.001) düzeylerinin önemle azaldığı, TAC (p<0.001), GABA (p<0.001) seviyelerinin ise istatistiksel olarak önemle yükseldiği saptandı. Bu çalışma ile protokateşuik asit sisplatin kaynaklı nörotoksisiteye karşı beyindeki oksidan/antioksidan durumdaki bozulmayı düzeltti, nöro-inflamasyonu baskıladı, nörotoksisite ile yükselen asetilkolinesteraz aktivitesini düşürdü, nörotransmitterleri kısmen normale döndürdü, artan WBC sayısını azalttı. Histopatolojik incelemelerde CIS grubunda görülen nekroz, PCA+CIS grubunda hiç görülmedi. Sonuçlar, protokateşuik asitin sisplatin ile beraber kullanıldığında terapötik fayda sağlayabileceğini düşündürmektedir.
2-klorofenol'ün Allium cepa L. kök meristem hücreleri üzerine sitogenetik ve genotoksik etkileri
Organik kirleticilerden biri olan 2-Klorofenol (2-KF) yüksek klorlu bileşiklerin sentezinde, bazı boyalarda, koruyucularda, herbisitlerde, fungusitlerde ve plastiklerin sentezinde ara ürün olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada, 2-KF'nin sitotoksik ve genotoksik etkileri Allium cepa kök meristematik hücrelerinde kök büyümesi, mitotik indeks (MI), kromozomal anormallik (KA)'ler ve DNA hasarı üzerindeki etkileri Allium anafaz-telofaz ve Komet testleri kullanılarak araştırılmıştır. 2-KF'nin EC50 değeri Allium kök büyümesini engelleme testi ile yaklaşık olarak 25 ppm belirlenmiştir. 2-KF'nin üç konsantrasyonu (12,5, 25 ve 50 ppm), saf su (negatif kontrol) ve metil metan sülfonat (MMS, 10 ppm, pozitif kontrol) soğan kök hücrelerine farklı zamanlarda (24, 48, 72 ve 96 saat) uygulanmıştır. 2-KF'nin tüm konsantrasyonları mitotik indekste (MI) hafif bir şekilde azalmaya neden olmuştur. 2-KF toplam KA'ları (bozulmuş anafaz telofaz, kalgın kromozom, yapışkanlık ve anafaz köprüsü) ve DNA hasarını kontrol grubuna göre istatistiksel olarak arttırmıştır. Bu sonuçlar 2-KF'nin A. cepa kök meristematik hücreleri üzerinde genotoksik etki oluşturduğunu ortaya koymuştur.
The cytogenetic and genotoxic effects of 2-chloropiridine on Allium cepa L. stem mery cells
2-Kloropiridin (2-KP) kozmetiklerin, böcek ilaçlarının ve diğer farmasötik ürünlerin önemli bir öncüsüdür ve aynı zamanda endüstriyel atık sulardaki tarımsal kimyasal ürünlerin ve nehir kirleticilerin metabolitlerinin ürünleri olarak, iz kimyasal olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, 2-KP'nin sitotoksik ve genotoksik etkileri Allium cepa kök meristematik hücrelerinde 2-KP'nin kök büyümesi, mitotik indeks (Mİ), kromozomal anormallik (KA)'ler ve DNA hasarı üzerindeki etkileri Allium anafaz-telofaz ve Komet testleri kullanılarak araştırılmıştır. 2-KP'nin EC50 değeri Allium kök büyümesini engelleme testi ile yaklaşık olarak 50 ppm belirlenmiştir. A. cepa köklerine ½xEC50 (25 ppm), EC50 (50 ppm) ve 2xEC50 (100 ppm) 2-KP, Metilametansülfonat (MMS-10 ppm, pozitif kontrol) ve saf su (negatif kontrol) konsantrasyonları A. cepa soğan kök hücrelerine farklı zamanlarda (24,48,72 ve 96 saat) uygulanmıştır. 2-KP, kök büyümesini ve Mİ'yi azaltarak sitotoksik etki göstermişken, KA'ları (bozulmuş anafaz-telofaz, kalgın kromozom, yapışkanlık, anafaz köprüleri ve poliploidi) ve DNA hasarını önemli seviyelerde arttırarak genotoksik etki göstermiştir. Sıvı kromatografi-tandem kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ile Allium köklerine geçen 2-KP miktarı hem süreye hem de doza bağlı olarak artmıştır.
Kord kanı bisfenol A ve vitamin D düzeyleri arasındaki ilişki
Günlük hayatta çok yaygın karşılaşılan bir endokrin bozucu olan Bisfenol A'nın (BPA) insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden birinin de vitamin D (vitD) metabolizması üzerinde olduğunu gösteren çalışmalar vardır. BPA, plasental bariyeri geçebilme özelliğine sahiptir; maternal ve fetal serumda, insan plasentasında, kord kanında ve amniyotik sıvıda tespit edilmiştir. Kord kanında BPA varlığı prenatal dönemde bebeğin etkilendiğinin bir göstergesidir. Son yıllarda yenidoğan bebeklerde vitamin D eksikliği de sıklıkla bildirilmektedir. BPA ve vitD arasındaki negatif ilişki, erişkin yaş grubundaki çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada yenidoğan bebeklerde BPA etkilenimi ile birlikte vitamin D düzeyleri arasında bir ilişki olup olamayacağı araştırılmak istenmiştir. Çalışmaya Ankara Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi'ne başvurmuş olan ve çalışmaya onam veren 98 anne-bebek çifti alındı. Annelere anket formları verildi, prenatal BPA maruziyetini artıran olası faktörler sorgulandı, ayrıca bebeğin doğum kilosu, doğum boyu, gebelik haftası, annenin yaşı, gebelik sayısı, doğum öncesi ve sonrası kilo ve boyları dosyalarından kaydedildi.. Gebelik süresi ortalama 39,1 ± 1 hafta , doğum ağırlığı ortalama 3292 gr ± 434 gr idi. Alınan 98 kord kanında serum BPA, 1,25(OH)2D ve 25(OH)D düzeyleri çalışıldı. Vakaların kord kanı median 25(OH)D düzeyi: 14,87 ng/mL (3,94-69,09 ng/mL), IQR:11,25; median 1,25(OH)2D düzeyi: 53,3 pg/dL, IQR:56,17 idi. Vakaların %76,5'inde vitD eksikliği (25(OH)D <20 ng/mL), %8'inde ağır vitD eksikliği (25(OH)D ≤5 ng/mL) vardı. Gebelik süresinde vitamin D ya da içeren bir preparat kullanımının vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertiline etkisi olmadığı (p=0,573, p=0,859) ancak 25(OH)D'nin 1,25(OH)2D'ye dönüşümü üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu görüldü. (p=0,002) Gebelik sırası 3 ve daha fazla (p=0,015), doğum şekli CS (p=0,035), anne yaşı 30 ve üzerinde (p=0,012), doğumda annede anemi var ise (p=0,002) 1,25(OH)2D düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Kord kanlarının %72,4'ünde BPA saptanabilir düzeyde bulundu, median BPA düzeyi: 1,57 ng/mL (0,06-17,6 ng/mL), IQR:4,05 idi. Kord kanı BPA düzeyleri ile annenin gebelikte olası BPA temas öyküsü arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Gebelik süresi arttıkça (p=0,006), gebelik sırası 3'ten az ise (p=0,008) ve VKI'ne göre kilo alımı bekleneden az ya da fazla ise (p=0,016) BPA'nın anlamlı seviyede daha fazla saptandığı görüldü. BPA tertili ile vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertili arasında ilişki saptanmadı. (p=0,824; p=0,871) Yine BPA'nın 1 ng/mL'nin üzerinde olması ile vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertili arasında ilişki saptanmadı. (p=0,836; p=0,136) Yenidoğan bebeklerde BPA'nın vitD ile ilişkisi bu çok sınırlı sayıda vakada gösterilemese de bu konuda çok daha fazla sayıdaki anne bebek çiftlerinde yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kord kanı, Bisfenol A, vitamin D, Endokrin bozucu kimyasal Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. THD-2020-18332
Cinsiyete dayalı farklılıklar açısından metil cıva ve tiyomersalin toksisitelerinin insan nöroblastoma hücrelerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Organik cıva bileşikleri, maruz kalma süresi ve konsantrasyona bağlı olarak motor gelişim ve bilişsel aktivitelerdeki bozulmalardan ciddi nöromotor değişikliklere önemli nörotoksik etkilere neden olmaktadır. Cinsiyet farklılığının birçok nörodejeneratif bozukluğun fizyopatolojisinde önemli değişikliklere yol açabileceği bilinmektedir. Bu tez çalışmasında, metil cıva ve etil cıvaya metabolize olduğu bilinen tiyomersalin nörotoksik etkilerinin insan nöroblastoma hücreleri (SH-SY5Y) üzerinde incelenmesi amaçlanmış ve farklı konsantrasyonlarda testosteron ve estradiolün organik cıva bileşikleri varlığında olası nörotoksisite üzerindeki etkilerinin, oksidatif stres parametreleri, nöroendokrin sistemdeki değişiklikler, oksidatif DNA ve RNA hasarının, hücre ölüm mekanizmalarının ve epigenetik değişikliklerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Sitotoksisite deneylerinden elde edilen sonuçlara göre tiyomersal ve metil cıva için inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) dozları sırasıyla 1,15 ve 2,93 µM olarak belirlenmiştir. 17β-estradiol ve testosteron için yüksek ve düşük konsantrasyonlar olarak sırasıyla 7,5-0,75 µM ile 1-0,1 µM kullanılmıştır. Gruplar; kontrol, metil cıva, tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+tiyomersal, yüksek estradiol/düşük testosteron+tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+metil cıva, yüksek estradiol/düşük testosteron+metil cıva olarak tasarlanmıştır. Nöroblastoma hücrelerinde hem tiyomersal hem de metil civanın toksik etkilerinin olduğu; tiyomersalin yüksek testosteron ortamında toksik etkilerinin arttığı; estradiol ve testosteronun tiyomersal ve metil cıva kaynaklı toksik etkiler üzerinde meydana getirdiği değişikliklerin birbirinden farklı olduğu ve genel olarak estradiolün toksisiteyi azaltıcı etki gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuçlar organik cıva bileşiklerine karşı erkek ve dişilerde farklı nöronal yanıtlar oluşabileceğini düşündürmektedir.
Aşılarda kullanılan koruyucu ve adjuvan maddelerin olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi
Dünya Sağlık Örgütü aşıları "immün sistemimizin virüs ve bakteri gibi patojenleri tanıyıp onlarla savaşmasını sağlayan ve bunların oluşturduğu hastalıklara karşı vücudumuzu koruyan farmasötik ürünler" olarak tanımlamaktadır. Aşılarla her yıl milyonlarca hayat kurtulmaktadır. Ancak, aşı bileşenlerinin güvenliliği ile ilgili tartışmalar devam etmekte ve bu tartışmalar "aşı reddi" veya aşı kararsızlığına yol açmaktadır. Özellikle aşılarda adjuvan olarak kullanılan alüminyum bileşikleri ve koruyucu olarak kullanılan tiyomersalin güvenliliği ile ilgili ciddi endişeler vardır. Bu tezde, tiyomersalin ve alüminyumun olası toksik etkilerinin ayrı ayrı uygulanarak ve birarada uygulanarak SH-SY5Y hücre hattında kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tiyomersal ve alüminyumun sitotoksik etkileri değerlendirilmiş; inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) tiyomersal için 1,15 µM, alüminyum için ise 362 µM olarak belirlenmiştir. Sonrasında tiyomersal ve alüminyum hücrelere ayrı ayrı ve birarada hücrelere IC20 dozunda 24 saat boyunca uygulanmıştır. IC20 konsantrasyonu 24 saat boyunca uygulanan hücrelerde oksidatif stres parametreleri, DNA hasarı, NRF2 protein düzeyleri, nörotransmitter düzeyleri (dopamin, norepinefrin) ve dopamin taşıyıcı protein (DAT) düzeyleri ölçülmüştür. Alüminyum ve alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde hücre içi reaktif oksijen türleri (ROS)'un düzeyleri anlamlı derecede artmıştır. Alüminyum uygulanan grupta total GSH düzeyleri azalmıştır. Alüminyum uygulanan ve alüminyum+tiyomersal uygulanan gruplarda total antioksidan kapasite (TAOC) ve protein oksidasyon düzeyleri önemli derecede yükselmiştir. Alüminyum ve alüminyum+tiyomersal uygulanan gruplarda lipit peroksidasyonu istatistiksel önemli bir şekilde artmıştır. Tüm uygulama gruplarında NRF2 düzeyleri ve DNA hasarı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Dopamin düzeyleri, tiyomersal ve alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde önemli derecede artarken, DAT düzeyleri tüm deney gruplarında kontrole göre yüksek bulunmuştur. Norepinefrin düzeyleri deney gruplarında anlamlı derecede değişmemiştir. Bu bulgular hem tiyomersalin hem de alüminyumun nöroblastoma hücrelerinde oksidan/antioksidan statüyü değiştirebildiğini ve DNA hasarına yol açabildiğini göstermektedir. Ayrıca, tiyomersal ve/veya alüminyum nöroblastoma hücrelerinde dopamin ve DAT üzerinde önemli derecede modifiye edici etkiye sahiptir. Genel bir değerlendirme yapıldığında ise alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde görülen değişikliklerin daha belirgin olduğu ifade edilebilir. İnfluenza aşıları dahil bazı aşılarda her iki bileşiğin bulunması nadiren de olsa söz konusu olmaktadır. Bu nedenle, özellikle bebekler ve çocuklar gibi hassas popülasyonların aşılanmasında dikkatli olunmalı ve gerek tiyomersal gerekse alüminyum bileşikleri yerine daha güvenli alternatifler geliştirilmelidir.
Sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin toksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Sezyumun radyoaktif bir izotopu olan sezyum-137, beta ve gama ışıması yapan, yarılanma ömrü 30 yıl olan bir elementtir. Özellikle nükleer silah denemeleri ve nükleer enerji santrallerde meydana gelen sızıntılar veya kazalar sonrasında çevreye yayılarak besin zincirine katılması söz konusu olan bu elementin insan sağlığı üzerine etkilerinin saptanması önem taşımaktadır. Ancak literatür verileri, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusundaki bilgilerin yeterli düzeyde olmadığını göstermekte, dünyada söz sahibi yetkili kurumların da bu elemente maruziyetin riskleri konusunda çelişkili açıklamalar yaptığı anlaşılmaktadır. Türkiye'ye yakın ülkelerde bulunan nükleer enerji santrallerinin eski teknolojiye dayalı özellikler taşıması ve ülkemizde kurulma çalışmaları başlatılan bir nükleer enerji santralinin bulunması, sezyum-137'ye maruziyet riski konusunda daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğini düşündürmektedir. Diğer taraftan sezyum-137'ye daha farklı maruziyet kaynakları da bulunmaktadır. Konu hakkındaki bilgi açıkları dikkate alındığında, bu tez çalışması kapsamında, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin, mevcut bilimsel çalışmaların incelenmesi ile toksikolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ulusal ve uluslararası güncel kaynakların kapsamlı olarak değerlendirilmesi sonucunda hazırlanan bu çalışma ile söz konusu radyoaktif elementin insan sağlığı üzerindeki etkileri, tedavi yaklaşımları ve korunma yolları konusunda kapsamlı bir başvuru kaynağının oluşturulması düşünülmüştür.
Kolinerjik agonist karbakolün farede parasetamolün neden olduğu deneysel hepatotoksisiteye etkisi
Farede parasetamol ile oluşturulan hepatik hasarda kolinomimetik etkinliği olan karbakolün (CCh), hepatik hasar üzerine etkisi in vivo olarak değerlendirildi. Ek olarak parasetamole bağlı zehirlenmelerde antidot olarak kullanılan N-Asetilsistein (NAC) ile karbakolün etkinliği karşılaştırıldı. Parasetamol (APAP) toksisitesinde, parasetamolün hepatositler için toksik bir metaboliti olan N-asetil-p-benzokinon imin (NAPQI) üretimi artar. NAC'ın antidot etkisi, bu toksik metaboliti detoksifiye eden glutatyonun (GSH) öncülü olarak fonksiyon göstermesinden ileri gelmektedir. Parasempatomimetik etkinin parasetamol toksisitesinde birçok mekanizma üzerinden olumlu katkısı olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmada parasetamol toksisitesi oluşturulmuş farelerde NAC, CCh ve NAC+CCh tedavileri uygulandı. Mezenter arter ve portal ven kan akımı ölçüldü. AST, ALT, TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-8, IL-10, IL-17 düzeylerine bakıldı ve parasetamol toksisitesi sonrasında bu değerlerde yükselme tespit edildi. NAC, CCh, NAC+CCh uygulanan gruplarda ise bu yükselmenin daha az olduğu görüldü. Çalışmada bu parametrelere ek olarak TAS, TOS, GSH, GSSG düzeyleri ölçüldü. Parasetamol toksisitesi sonrası antioksidan moleküllerde azalma, oksidan moleküllerde ve oksidatif stres indeksinde artma görüldü. NAC, CCh, NAC+CCh uygulanan gruplarda ise antioksidan moleküllerdeki azalmanın, oksidan moleküllerdeki ve oksidatif stres indeksindeki artışın daha az olduğu tespit edildi. Histopatolojik değerlendirmelerde biyokimyasal bulgularla uyumlu sonuçlar elde edildi. Parasetamole bağlı gelişen hepatotoksisitede parasempatomimetik etki inflamasyonu azaltmak, antioksidan yolakları etkinleştirmek gibi birçok mekanizma üzerinden koruyucu etki gösterebilir.
Gıda matrisi ve mikroplastik etkileşiminin incelenmesi
Plastik üretimi son yıllarda artarak katlanmıştır ve 2019 yılında Avrupa'da 57.9 milyon tona, dünyada ise 368 milyon tona ulaşmıştır. Plastik polimerler günümüzde paketleme, tarım, günlük ihtiyaç gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Polistiren Avrupa'da en çok kullanılan polimerler arasındadır. Plastik parçacıklar arasında boyutu 5 mm'den küçük boyutta olanlar mikroplastik (MP) olarak tanımlanmaktadır. Mikroplastikler bu zamana kadar doğada atmosferde, okyanuslarda, göllerde, tarımsal arazilerde ve midye, konserve balık, tuz, paketlenmiş et ürünleri ve şişelenmiş sular gibi yiyecek ve içeceklerde tespit edilmiştir. Mikroplastiklerin gıdalarda bulunmasından dolayı diyet yolu ile tüketilebilmekte ve bu durum insan sağlığına tehdit oluşturmaktadır. Bunun sonucunda mikroplastiklerin, inflamasyona, organlarda birikime, sitotoksisiteye neden oldukları ve reaktif oksijen türlerinin oluşumunu indükledikleri gözlemlenmiştir. Partiküller protein içeren biyolojik çözeltilerin içinde, çözeltideki bazı proteinler partikül yüzeyini veya bir kısmını kaplamakta ve "protein korona" adı verilen bir yapı oluşmaktadır. Oluşan protein korona yapısı sitotoksisitesi de dahil olmak üzere partikülün birçok özelliğini etkilemektedir. Bu tez çalışmasında, polistiren mikroplastiğinin (PSMP) gerçek gıda ortamı ile etkileşiminin incelenmesi ve sindirimin korona yapısında oluşturduğu değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda yağlı ve yağsız süt örnekleri ile etkileştirilen PSMP'lerin hidrodinamik çaplarında anlamlı bir değişim olmadığı ancak ζ-potansiyellerinin azaldığı belirlenmiştir. Partikül yüzeyinde oluşan protein korona yapısında çoğunlukla, sütte bulunan α ve β-kazein fraksiyonlarının bulunduğu gözlemlenmiştir. Çalışmanın ikinci aşamasında PSMP'ler ve süt ile etkileştirilmiş PSMP'lere in-vitro sindirim simülasyonu uygulanmış ve sindirimin partikül özellikleri ve korona yapısı üzerine etkisi incelenmiştir. Süt örnekleri ile etkileştirilen ve sindirime maruz kalan PSMP'lerin protein korona yapısının inceldiği gözlemlenmiştir. Ayrıca sindirim boyunca partiküllerin sindirim sıvısındaki enzimleri de bağladığı gözlemlenmiştir. Süt ile etkileştirilmemiş PSMP'lerin sindirim boyunca korona yapısı oluşturduğu ve sindirim sonuna kadar artarak devam ettiği gösterilmiştir. Çalışmanın son aşamasında, süt ile etkileştirilmiş ve etkileştirilmemiş PSMP'lerin sindirim öncesi ve sonrasında, Caco-2 hücresi üzerindeki toksik etkileri incelenmiştir. Sitotoksisite analizleri sonucunda protein korona yapısının hücre canlılığı üzerinde bir etkisi olmadığı gözlemlenmiştir. Korona yapısına sahip partiküllerin reaktif oksijen türlerinin oluşumunu azalttığı görülmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu tez çalışmasının sonunda, PSMP'lerin gerçek bir gıda ortamı ile etkileşimi sonucunda protein korona yapısı oluşturduğu gösterilmiştir. Ayrıca bu oluşan korona yapısının sindirim simülasyonu boyunca değiştiği gösterilmiştir. PSMP örnekleri Caco-2 hücreleri üzerinde hücre canlılığını etkilememiştir. Ancak, oluşan korona yapısının ve in-vitro sindirim simülasyonunun partiküllerin sitotoksisitesi üzerinde etkisi olmadığı saptanmıştır. Bu tez çalışmasında ilk kez, dünyada kirliliği gittikçe artan ve artık gıdalarımızda bulunmaya başlayan mikroplastiklerden biri olan polistiren mikroplastiğinin gerçek bir gıda ile etkileşimi ve bu etkileşimin partiküllerin karakteristik özellikleri üzerine etkileri araştırılmıştır.
Endokrin bozucu bileşiklerden Tetrabromobisfenol A'nın gebe sıçanlara etkisinin araştırılması
Yanma geciktiriciler arasında en çok üretimi gerçekleşen TBBP-A (tetrabromobisfenol-A) yüksek konsantrasyonlarda tekstil, plastik polimer, elektrikli ekipmanlar ve endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Endokrin bozucu olduğu bilinen ve konserve iç kaplamalarda kullanılması günlük hayatta özellikle beslenme yoluyla maruz kalmayı arttırmaktadır. Gebeler için bu durumun daha riskli olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple çalışmamızda gebelerin oral yolla TBBP-A'ya maruz kalmasından sonra plasenta dokusu üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Sıçanlardaki üç haftalık gebelik süresi üç trimester (1'er hafta) şeklinde gruplandırılmakta ve insanların üç trimester (3'er ay) dönemlerine denk gelmektedirler. Çalışmamızda bu bilgiler doğrultusunda üç trimesterin inceleneceği bir deney düzeneği oluşturulmuş ve gebelikle beraber gelişen plasenta dokusunun incelenmesi esas alınmıştır. Çalışmamızda 72 adet gebe Rattus norvegicus tür sıçan kullanılmıştır. Damızlık olarak temin edilen erkek sıçanlarla çiftleştirilip dişi smear örneklerinde sperm tespit edilen her dişi, gebe kabul edilip deney gruplarına dahil edilmiştir. Deney grupları: GD10 (10.gebelik günü) kontrol (mısır yağı), 20mg/kg (minimum), 200mg/kg (orta), 400mg/kg (yüksek) doz; GD15 (15.gebelik günü) kontrol, 20mg/kg, 200mg/kg, 400mg/kg doz; GD20 (20.gebelik günü) kontrol, 20mg/kg, 200mg/kg, 400mg/kg doz şeklindedir. Her grup gebelik günü boyunca (10, 15 ve 20. günler) mısır yağında çözdürülen TBBP-A'ya oral gavaj yöntemiyle maruz bırakılmıştır. Her bir grupta 6 sıçan bulunmaktadır. Uygulama süresince sıçanların yem-su tüketimi, ağırlık değişimleri kaydedilmiş, son aşama diseksiyondan sonra plasenta, böbrek, karaciğer ve ovaryum dokuları alınmış, ağırlıkları kaydedilmiş, histopatolojik yönden ışık mikroskobunda incelenmek üzere doku takibi aşamalarından geçirilmiştir. Tüm dokular H&E ile plasenta dokusu buna ek olarak PAS boyama yöntemi ile boyanmıştır. Sıçanların kalplerinden alınan kandan elde edilen serumlardan Folikül Stimule Edici Hormon (FSH), progesteron, Luteinize Edici Hormon (LH), östrojen hormon analizleri yapılmıştır. GD20 grubu dişi fetüslerin ovaryum doku homojenatından östrojen, erkek fetüslerin testis doku homojenatından ise testosteron hormon değerlerine bakılmıştır. Deney sonunda GD20 grubu sıçanların besin ve su tüketimleri ile bitiş ağırlıklarında azalma tespit edilmiştir. Doku ağırlıkları bulgularında, GD20 grubu sıçanların böbrek ve plasenta rölatif ağırlık değerlerinin azaldığı görülmüştür. GD15 grubu sıçanların plasenta ağırlık, embriyo ağırlık, plasenta X ekseni uzunluk ile GD20 grubu sıçanların embriyo uzunluk ve göbek kordon uzunluklarında azalma tespit edilmiştir. GD15 grubu sıçanların sol böbrek ağırlık ve plasental indeks değerlerinde artış saptanmıştır. Histopatolojik yönden incelenen dokulardan, karaciğer dokusunda konjesyon ve sinüzoidal genişleme; böbrek dokusunda konjesyon, glomerular atrofi, glomerulus pariyetal yapraklarda açılma, tübüler dejenerasyon görülmüştür. Plasenta dokusunda, GD10 200mg/kg, GD10 400mg/kg, GD15 ve GD20 gruplarının tüm doz gruplarında konjesyon; GD15 ve GD20 gruplarının tüm doz gruplarında labirent bölge dejenerasyonu, dev hücrelerde sitoplazmik erime ve piknozis ile spongiyotrofoblastlarda dejenerasyon tespit edilmiştir. Alcian Blue ve Alizarin red ile boyanan kontrol ve TBBP-A uygulama gruplarına ait GD20 grubu fetüs iskeletlerinin kemik ölçüm değerlendirmesi yapılmıştır. İskelet ölçümlerinde x-y eksen iskelet çapı, sağ-sol skapula, sağ-sol humerus, sağ-sol radius, sağ-sol ulna, sağ ilium, sağ femur, sol tibia gerçek uzunlukları kontrol grubuna göre anlamlı azalma gözlenmiştir. Serum FSH değerleri GD20 grubunda istatistiksel olarak artış göstermiştir. Serum progesteron ve LH değerleri GD15 grubunda istatistiksel olarak artış göstermiştir. Serum östrojen değerlerinde artış ve azalmalar varsa da istatistiksel olarak anlamlı değillerdir. GD20 dişi fetüslerin östrojen hormon değerleri 20mg/kg uygulama grubu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak azalma gösterirken, 200mg/kg uygulama grubu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak artış göstermiştir. GD20 erkek fetüslerin testosteron hormon değerleri göre istatistiksel olarak artış göstermiştir. Sonuç olarak gebelere oral yolla uygulanan TBBP-A'nın etkileri hem maternal hem fetal bazı olumsuzluklara sebep olmuştur. Plasenta dokusunun detaylı histopatolojik incelenmesi ile birlikte incelenen hormonlar üzerine etkisi dikkate alındığında endokrin bozuculuğu gösterilmiştir.
Polistiren nanopartiküllerin süt ile etkileşiminin incelenmesi
Mikrometre düzeyindeki plastikler halen pek çok araştırmaya konu olmakla birlikte nanoplastiklerle ilgili çalışmalar sınırlıdır. Nanoplastiklerin insanlar ve memeliler üzerindeki etkilerini bildiren çok az çalışma vardır. Bu çalışmada, farklı çaptaki NPS'lerin gıda matrisi ile etkileşimden sonra etrafında oluşan korona yapısı, gıda matrisi varken ve yokken çözelti içindeki davranışları incelenmiştir. Gıda matrisiyle etkileşimden önce ve sonra partiküllerin karakterizasyonu için TEM ve ESEM görüntüleme ve hidrodinamik çap ve zeta potansiyeli ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Aynı şekilde sindirimden sonra partiküllerin tek başlarına ve gıda matrisi etkisi ile korona oluşumlarına bakılmış ve çözelti içindeki agregasyon durumları gözlenmiştir. Sindirimin önce ve sonrası karşılaştırıldığında partiküllerin farklı sindirim ortamlarında farklı davranışlar gösterdiği saptanmıştır. Partiküllerin sindirim öncesi ve sonrası karakterizasyonu haricinde oluşturdukları protein koronanın floresans ölçümleri ve elektroforez ile nicel ve nitel analizleri yapılmıştır. Bu analizlerde en çok protein bağlayan partikülün NPS-30 olduğu görülmüştür. Protein korona analizlerinin ardından partiküllerin sindirim enzimlerinin aktiviteleri üzerindeki etkilerine bakılmıştır. Bu kapsamda amilaz, pepsin ve lipaz kullanılmıştır. Partiküllerin amilaz ve pepsin aktivitelerinde önemli etkilerinin olmadığı fakat bağırsak ortamında lipaz aktivitesini önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Tezin son aşamasında ise partiküllerin bağırsak epitel hücrelerinin toksisitesi incelenmiştir. Bazı partiküllerde canlılıkta anlamlı azalma ve ROS üretiminde anlamlı artış gözlenmiştir. Tüm analizlerden elde edilen çıktılarla, literatürde polistiren nanopartiküllerin hala tam aydınlatılmamış gıda ile etkileşimi ve sonuçları hakkında önemli bir adım atılmıştır. Tez kapsamında yapılan çalışmalarla partiküllerin çapa bağlı korona yapısı, çözelti içinde davranışları ve gıda matrisiyle etkileşimleri, sindirimden sonra ve sindirim boyunca vücutta geçirdikleri değişimler ve enzimlere etkileri hakkında önemli bulgular elde edilmiştir. Buradan elde edilen çıktılarla literatürde önemli bir boşluğun doldurulması ve yeni araştırmalar için kaynak oluşturması hedeflenmiştir. Sonraki aşamalarda farklı gıda matrisleri veya farklı özellikte nanoplastiklerle çalışılarak konuya önemli katkılar yapılabilir.
Sıçanlarda valproik asit ile oluşturulan dalak hasarına Moringa oleifera'nın etkileri
Valproik asit (VA)'in, histon deasetilazların güçlü bir inhibitörü olması; epilepsi, kanser, bazı nörolojik ve psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılmasına olanak sağlamaktadır. VA, gen ekspresyonu üzerine olan etkilerinden dolayı bazı yan etkilere ve toksisitelere neden olmaktadır. VA'in kronik kullanımının; gastrointestinal reaksiyon, alerji, immünolojik fonksiyon bozukluğu gibi olumsuz etkiler açığa çıkardığı ve hiperinsülinemi, oksidatif stres, insülin direnci yaratarak metabolik sendromun gelişimini artırdığı tespit edilmiştir. Moringa oleifera, zengin fitokimyasal ve farmakolojik özelliklere sahip çok işlevli bir bitkidir. Moringa'nın yaprakları; vitaminler, mineraller, amino asitler, doğal antioksidanlar, flavonoidler, karotenoidler, saponinler, tanenler, ve fitatlar açısından zengindir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan VA kaynaklı dalak hasarına karşı Moringa yaprak ekstresinin koruyucu etkileri araştırıldı. Sprague Dawley dişi sıçanlar rastgele dört gruba ayrıldı; Grup I: kontrol grubudur ve 15 gün boyunca %0.9 NaCl (1 mL), Grup II: sadece %70'lik etanollü moringa yaprak ekstresi (300 mg/kg/gün), Grup III: sadece sodyum valproat (500 mg/kg/gün), Grup IV: aynı uygulama prosedürleri ile (doz ve süre) ile sodyum valproat + moringa ekstresi ağız yoluyla verildi. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre, Moringa ekstresinin sodyum valproat grubuna uygulanması, çeşitli antioksidan, anti-inflamatuar ve terapötik özellikleri sayesinde sodyum valproatın yol açtığı biyokimyasal bozulmaları düzelttiği belirlendi.