Tumor necrosis factors
122 theses under this subject heading
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Ankilozan spondilitte mikrobiyata ilişkili mediatör düzeyi ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi
Ankilozan Spondilit (AS), aksiyel iskeleti etkileyen, karakteristik inflamatuvar bel ağrısına neden olan, yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilen yaygın bir inflamatuvar romatizmal hastalıktır. Spinal ossifikasyon, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Bağırsak mikrobiyatasının,birçok hastalığın gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, bağırsak mikrobiyata belirteçleri ve klinik parametrelerle ilişkisi, ilaç tedavilerinin bağırsak mikrobiyata belirteçleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışmaya en az 2 yıldır tanı almış olan, 18- 65 yaş arası 76 AS hastası (38 anti TNF alan-38 NSAI) ve yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 38 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Eritrosit sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP), hasta grubunda ayrıca BASDAI ve BASFI skorları kaydedildi. Serum örneklerinde CD14, CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Anti TNF tedavisi ve NSAI tedavisi alan hastalar arasında BASDAI ve BASFI skorları karşılaştırıldığında NSAI hastalarında BASDAI ve BASFI skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p˂0,05). CRP ve ESR düzeylerinin, anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında NSAI tedavisi alan hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p˂0,05). Bağırsak mikrobiyata belirteçleri olarak CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri, NSAI tedavisi alan grupta, anti-TNF tedavisi alan ve sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p˂0,05). Bir başka belirteç olan CD14 düzeylerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Yapılan çalışmalarda AS hastalarında bağırsak inflamasyonunun patogenezde önemli olduğu ve mikrobiyatadan etkilendiği belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda, Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında CRP ve ESR düzeyleri ile hastalık aktivite skorlarının NSAI tedavisi alan gruba göre daha düşük vekontrol grubuyla benzerolduğu görüldü. Bu sonuçlar Anti-TNF tedavisinin AS'de inflamasyon ve mikrobiyata belirteçleri üzerine daha etkili olduğunu ortaya koydu. Bağırsak mikrobiyata beliteçlerinin, klinik ve inflamasyon belirteçleri ile ilişkisinin AS patogonezinde ve tedavinin vi izleminde gösterge olabileceği ve yeni tedavi stratejileri konusunda katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.
Meme kanserli hastalarda TNF-alfa düzeylerinin diğer prognostik parametrelerle ilişkileri
Effect of some biochemical parameters and humeral immunity on tsh receptors in thyroid disorders patients
TSH-R Ab is the better hyperthyroidism marker especially with patient's immune thyroid Graves' hyperthyroidism (GH) and Hashimoto's hypothyroidism (HH) are the opposite ends of the clinical expression of autoimmune thyroid diseases (AITD). In this study 50 patients with thyroid dysfunction and a control group consisting of 50 healthy. Elevated TSHR-Ab levels, it was associated with an increase in FT4, FT3, and T.G with decreased TSH level, so it had an immune response. The values of interleukin -6 and TNF are also increased. The results show a significant increase between TSH-R Ab with FT4, FT3, and T.G in patients with control and also male with a female when compared with controls. The results show that was a clearly significant decrease between TSH-R Ab with TSH among patients, control, and even males with females. Decrease significantly with S.C, TG, and LDL-C among patients, control because hyperactivity for thyroid secretion and HDL no significant. The results show a significant decrease with S.C, HDL, and LDL-C in males and females,s and T.G no significant. Our study showed a positive correlation between TSH-R Ab with FT4, FT3, T.G, TNF, and IL-6 while being a negative correlation with TSH.
Evaluation of correlation between inflammatory markers and obesity in the obese individuals
It was decided to conduct this study in order to establish the relationship between inflammatory markers and obesity in obese patients with diabetes and obesity without diabetes. Measurements of the anthropometric characteristics of the subjects were taken. This included height, weight, waist circumference, pelvis, and waist circumference. Individuals were divided into three categories based on these criteria: those with normal weight as a control group and those who were obese, obesity was classified into two groups based on whether the individuals were overweight with diabetes or obese without diabetes. This included measurements of fasting blood glucose, cumulative glucose, interleukin-6, interleukin-38, triglycerides, total cholesterol, and high-density lipoprotein cholesterol (HDL-C). According to the results presented in the study tables, individuals with normal blood pressure (group B) were significantly smaller than obese and hypertensive subjects in the group of obese diabetic patients (group A). In the study, there was a clear significance of changes in the levels of diabetes with obesity, as obesity with diabetes caused the most changes in inflammatory parameters, as well as the differences between the average interleukins were clear and very important, which leads us to conclude that obesity may cause immune diseases and increase It reduces the chance of infection in obese people, especially if the obese woman has diabetes.
SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri
Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1
Adriyamisin ile oluşturulan deneysel nefrotik sendrom modelinde talidomidin nefrotik sendromun laboratuvar bulguları üzerine etkisi
Amaç: Çocukluk çağı idipatik nefrotik sendromun patogenezindeki son hipotez T hücre ile ilişkili immun cevabın etkilendiğini bildirmektedir. Adriyamisinle indüklenen nefrotik sendrom, idiyopatik nefrotik sendrom oluşumunda sık kullanılan bir modeldir. Talidomid inflamatuvar tümör nekrozis faktör- ? , interlökin-6'yı, anjiogenezisi ve apoptozisi baskılayan bir immunomodülatör ajandır. Bu çalışmanın amacı, adriamisin ile oluşturulan nefrotik sendrom modelinde, talidomidin proteinüri, tümör nekrozis faktör- ? ve interlökin-6 üzerindeki etkisini araştırmaktır.Yöntem: Atmış sıçan dört gruba ayrıldı. Deneysel nefrotik sendrom intraperitoneal adriyamisin (10 mg/kg) enjekte edilerek oluşturuldu. Grup 1 sağlıklı kontrol grubu, grup 2 nefrotik sendrom oluşturulan fakat herhangi bir tedavi verilmeyen nefrotik kontrol grubu (15 sıçan), Grup 3 ve 4 talidomid tedavisi verilen gurup. Grup 3'te talidomid tedavisi ilk gün, Grup 4'te talidomid tedavisi 11. günden başlayıp, 20. güne kadar verildi. Sıçanlar 21. gün sonunda biyokimyasal değerlendirme için intrakardiyak yolla kan alınıp, kanamaya bırakılarak feda edilmiştir. Talidomidin böbrek fonksiyonları, biyokimyasal parametrelere etkisi, serum ve idrarda tümör nekrozis faktör-? ve interlökin-6 düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: İdrar protein atılımı ve idrar protein/kreatinin oranı istatiksel olarak anlamlı derecede Grup2'de en yüksek, Grup 1'de en düşük, Grup 3'te Grup 2'den anlamlı düşüktü. Grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu. Serum total protein ve albumin düzeyleri Grup 3'te Grup 2 ve 4'ten anlamlı derecede daha yüksek (p<0.001), Grup 3 ile Grup 1 arasında anlamlı fark yoktu. Total kolesterol ve trigliserid düzeyleri Grup 3'te Gurup 2'den anlamlı derecede daha düşük, Grup 3 ve Grup 4 arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortalama serum interlökin-6 düzeyi Grup 1'de tüm gruplardan daha düşük bulundu (p<0,001). Gruplar arasında idrar interlökin-6 düzeyleri açısından farklılık bulunmadı. İdrar tümör nekrozis faktör- ? düzeyi Gurup1'de, Gurup 3'ten istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p<0,001). ? Serum tümör nekrozis faktör- ?? düzeyi Grup 1'de en düşük bulundu fakat guruplar arasında istatistiksel bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak talidomid ile erken tedavi, adriyamisinle oluşturulan nefrotik sendromu baskılayabilen, etkili antiproteinürik ve immunomodülatör bir ajandır.
Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi
Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.
Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki
Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta
Normal insan endometriyumu ve endometriotik dokularda monosit kemotaktik protein 2 ve tümör nekroz faktör alfa dağılımının immünohistokimyasal olarak gösterilmesi
Endometriyozis, endometriyal bezlerin ve stromanın uterus kavitesi dışında vücudun diğer doku ve organlarında yerleşmesiyle karakterize jinekolojik bir hastalıktır. Yaklaşık olarak üreme çağındaki kadınların %6-10'unu etkileyen bu hastalığın pelvik ağrı, dismenore ve infertilite gibi önemli sorunlara neden olduğu bilinmektedir. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde en çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmasına rağmen patogenezi hala tam olarak aydınlatılmış değildir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometiyozis oluşumu ve enflamatuvar cevaplar ile olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Endometriyozisli hastaların vücut sıvılarında immün sistem hücrelerinin sayılarında ve bu hücrelerin sekresyonları olan sitokin ve kemokinlerin miktarında önemli artışların meydana geldiği rapor edilmiştir. Sitokinler, hormon benzeri mediyatörler olup genellikle parakrin tarzda etki gösteren, immün yanıtın düzenlenmesinden sorumlu, kemotaksis, hücre çoğalması, hücre aktivasyonu, motilite, adezyon ve morfogenezde rol alan, protein veya glikoprotein yapısındaki maddelerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-?), makrofaj, monosit, nötrofil lökosit, T hücreleri ve natural killer hücreleri tarafından salgılanan proenflamatuvar bir sitokin olup ortamda kemokin miktarının artmasına neden olmaktadır. Monosit kemotaksik protein 2 (MCP-2), monositlerin enflamasyon alanında birikmelerini sağlayan bir kemokindir.Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokuların ince yapı özellikleri ile TNF-? ve MCP-2'nin hücresel ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır.Yaşları 20-41 arasında değişen, 21 kadından endometriyum ve endometriyotik doku örnekleri alındı. Ayrıca infertilite tedavisi amacıyla başvuru yapan, endometriyozise sahip olmayan, 5 kadından elde edilen endometriyum biyopsileri de kontrol amacıyla kullanıldı. Dokular uygun yöntemlerle hazırlanarak ışık ve elektron mikroskopta incelendi. Endometriyotik dokularda TNF-? ve MCP-2 immünreaktivitesinin epitel hücrelerinde belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. Ötopik endometriyumda da yüzey ve bez epitelinde TNF-? ve MCP-2 ekspresyonunun kontrol grubuna göre belirgin olarak arttığı tespit edildi. Bunların yanında, endometriyotik dokularda, makrofajların stromadaki sayılarının anlamlı olarak yükseldiği gösterildi. Ultrastrüktürel olarak proliferatif evrede yüzey ve bez epitelinde yalnızca mikrovilluslu ve silyalı hücrelerin bulunduğu gösterildi.Sonuç olarak TNF-? ve MCP-2'nin normal endometriyum biyolojisi yanında, endometriyozis gelişimi ve patogenezinde rol alabilecekleri kanaatine varıldı.
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) olan kişilerde TNF alfa ve TGF beta gen polimorfizmleri
KOAH; önemli bazı akciğer dışı etkileri olan, tam olarak geri dönüşümlü olmayan hava akımı kısıtlaması ile karakterize, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır.KOAH gelişiminde genetik risk faktörleri ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmış olup bunlar en çok TNF alfa ve TGF beta polimorfizmlerini kapsayan çalışmalardır. Her ne kadar bu çalışmalarda KOAH ile bu genlerin polimorfizmlerinin ilişkili olduğu düşünülsede genel olarak bu çalışmaların sonuçları çelişkilidir. Bizde bu bağlamda, bölgemizde ki KOAH vakalarının bu genler açısından polimorfizmlerinin değerlendirilmesini amaçladık.Çalışmamıza 83 KOAH'lı, 35 kontrol dahil edilmiş olup; KOAH ile tümör nekrozis faktör alfa (TNF-?) G-308A promotor polimorfizmi, transorme edici büyüme faktörü beta (TGF-ß) C-509T promotor polimorfizmi ve TGF- ß T869C polimorfizmleri arasındaki ilişki PZR-RFLP yöntemi kullanılarak araştırılmıştır. Ayrıca bu polimorfizmlere genotip dağılımları ve allel frekanslarının hasta ve kontrol grubunda dağılımları incelenmiştir.Çalışmamız sonuçlarına göre hasta ve kontrol grubu genotip frekansları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p değerleri sırasıyla; 0.343, 0.096, 0.207). Hasta ve kontrol grubu allel frekansları karşılaştırıldığında da anlamlı bir fark elde edilememiştir (p değerleri sırasıyla 0.470, 0.071, 0.110).Sonuç olarak Türk toplumu için ilk olan bu çalışmamızda adı geçen polimorfizmler ile KOAH arasında bir ilişki saptanamamıştır.
Yılan ısırmalarında erken dönemde klinik seyri gösteen parametrelerin değerlendirilmesi
Yılan zehirlenmeleri tropikal iklimin görüldüğü bölgelerde ciddi mortalite vemorbidite nedenidir. Çukurova bölgesi de sıcak iklimi nedeniyle yılan zehirlenmelerininsık görüldüğü bir bölgedir. Çalışmaya Nisan 2009- Mayıs 2011 tarihleri arasındaÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Anabilim Dalına yılan ısırması ile başvuran30 hasta dahil edildi. Yılan ısıran 30 hastanın 17'sinde (% 56,7) olay esnasında hastayakınları tarafından uygunsuz ilkyardım uygulamasında bulunulmuştur. Hastalar acilservisimize getirildiklerinde 17'si Evre 1, 8'i Evre 2 ve 5'i Evre 3 idi. Hastalara toplam47 vial antivenom uygulandı. Hastalarımızın hiçbirinde antivenoma bağlı komplikasyongelişmedi ve hiçbir hastamız ölmedi.Çalışmadaki amacımız TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerinin klinik zehirlenmeşiddetiyle olan ilişkisini araştırmaktır. Hastalar klinik bulgularına göre evrelendirildi,başvuru sırasında ve tedaviyi takiben 12. saatte TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerinebakıldı. Başvuru zamanı ve 12. saatteki TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerindeki artışlaristatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p< 0.05)Yılan zehirlenmesine bağlı klinik zehirlenme evresi artıkça TNF-?, BNP ve IL-1seviyelerinin arttığı görüldü. Ancak Evre 1 ile Evre 2 arasında istatistiksel olarakanlamlı bulunan bu artış, Evre 3' deki hasta sayısının yetersizliği nedeniyle Evre 2 veEvre 3' de anlamlı bulunamadı.
Otoimmün tiroiditli hastalarda serum adropin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve nitrik oksit düzeyleri
Hashimoto tiroiditi (HT) ve Graves hastalığı (GH) en sık görülen otoimmün hastalıklardır. Son zamanlarda yeni çalışmalarda immün sistemin endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz patogenezinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Adropin yeni keşfedilmiş bir peptid olup enerji homeostazı ve endotel fonksiyonlarının regülasyonu ile ilişkilidir. C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9 (CTRP9) özgün bir adipokin olup immünmodülatör ve vasküler etkileri vardır. Bu çalışmada, otoimmün tiroid hastalıkları (OİTH) ile adropin, CTRP9, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), nitrik oksit (NO), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde takip edilen 35 GH'li hastayı, 35 HT'li hastayı ve 35 sağlıklı kişiyi inceledik. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda biyokimyasal ve hormonal parametreler değerlendirildi. Adropin, CTRP9, TNF-α, NO ve VEGF analizleri immünoassay kitlerle çalışıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, lipid profilleri ve tiroid hormon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Serum adropin ve hs-CRP düzeyleri GH'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,036 ve p=0,004). HT'li hastalarda adropin seviyeleri kontrol grubuna oranla yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. GH ve HT gruplarında serum CTRP9, NO, VEGF ve TNF-α düzeyleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,05). Elde ettiğimiz veriler TNF-α, VEGF, CTRP9 ve NO seviyelerinin HT ve GH olanlarda anlamlı olarak yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar her iki hasta grubunda otoimmün tiroidite bağlı oluşan sistemik kronik inflamasyon varlığının endotelyal disfonksiyon gelişimine katkısı olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz gelişiminde geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak NO, TNF-α, VEGF ve CTRP9, OİTH'de takip ve prognoz değerlendirmesi açısından kullanılabilecek parametrelerdir. Adropin düzeylerindeki artış otoimmünite ile ilişkili olabilir ve OİTH değerlendirmesinde yararlı olabilir. Ancak OİTH ile adropin ve CTRP9 arasındaki etkileşim mekanizmasını tespit edecek başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
Psöriazisli hastalarda VEGF, Fas, Fas L Gen polimorfizmleri ile Serum VEGF, fas ve fas l düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
PSÖRİAZİSLİ HASTALARDA VEGF, Fas, Fas L GEN POLİMORFİZMLERİ İLE SERUM VEGF, Fas ve Fas L DÜZEYLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ARAŞTIRILMASIPsöriazis kronik, multifaktöryel, keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonuyla ve keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş, parlak sedefi-beyaz skuamlarla karakterize kronik, otoimmün inflamatuar bir deri hastalığıdır. Demografik ve epidemiyolojik çalışmalar, aile/ ikiz çalışmaları, serolojik ve genetik çalışmalar psöriazisin poligenik ve multifaktöryel bir hastalık olduğunu göstermiştir.Bu çalışmada psöriaziste Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizmlerinin araştırılması, serumda soluble Fas (sFas) ve FasL (sFasL) değerleri ve serum VEGF düzeylerinin belirlenmesi ve gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı ve Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran sistemik tedavi gören 50, sistemik tedavi görmeyen 69 hasta dahil edilmiştir. Psöriazis hastası olmayan 140 sağlıklı birey kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Her üç grupta PCR-RFLP yöntemi kullanılarak Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri çalışılmıştır. Ayrıca hasta gruplarından randomize seçilen 40 tedavili hasta, 40 tedavisiz hasta ve kontrol grubundan randomize seçilen 80 bireyin, mikroelisa yöntemi ile serum sFas, sFas L ve VEGF düzeyleri ölçülmüş, gen polimorfizmleri ile serum düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda hasta ve kontrol gruplarında Fas -670 A/G, Fas L -844 T/C ve VEGF 936 C/T polimorfizleri açısından anlamlı bir fark görülmemiş ancak soluble Fas ve Fas L düzeyleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. VEGF serum düzeyi CT genotipli bireylerde, CC genotipli bireylere göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda Fas -670 A/G, FasL gen -844 T/C ve VEGF -936 T/C polimorfizmleriyle psöriazis arasında belki doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Ancak hastalarda serum sFas ve sFasL düzeylerinin yüksek bulunması, bu faktörlerin hastalığın patogenezinde önemli olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Psöriazis, Fas, Fas L, VEGF, Polimorfizm
Deneysel spinal kord yaralanmasında tümör nekroz faktör alfa ve interlökin-6 ekspresyonuna minosiklin ve metilprednizolon kombine tedavisinin etkileri
Spinal kord yaralanması (SKH), direkt mekanik travmaya bağlı olarak nöral dokunun zedelenmesi ile sonuçlanan primer yaralanma ve bunun tetiklediği sekonder hasar mekanizmalarını içerir. SKH?nı takiben ilk 24 saatte, TNF-? ve IL-6 gibi proenflamatuvar mediyatörler lezyon alanında yükselmekte ve sekonder hasarlardan sorumlu tutulmaktadırlar. Günümüzde önemli bir sağlık problemi olan SKH?nın bugün için kabul edilen üniversal bir tedavisi olmamakla birlikte, bir glukokortikoid olan metilprednizolon (MP), antienflamatuvar ve antiödematöz etkilerinden dolayı tedavide yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte metilprednizolon tedavisinin tek başına yeterli olmadığı ve etki mekanizmalarının da hala tam olarak açıklığa kavuşmadığı bilinmektedir. Son yıllarda, tetrasiklin türevi bir antibiyotik olan minosiklinin MSS yaralanmalarında nöroprotektif etkiye sahip olduğu rapor edilmiş olmakla birlikte, minosiklinin koruyucu etkileri ile ilgili çalışmalar da sınırlı sayıdadır. SKH?nı takiben sekonder hasarın ilerlemesine neden olan TNF-? ve IL-6 sitokin ekspresyonlarının, hücresel dağılımı ve lezyon alanında ortaya çıkış sürelerinin birlikte gösterildiği bir çalışmaya bugüne kadar literatürde rastlanmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda, deneysel spinal kord yaralanması sonrası TNF-? ve IL-6 ekspresyonlarına, MP ve minosiklin tedavisinin tek başına ve kombine etkilerinin, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 78 adet Wistar cinsi erkek sıçan, herhangi bir cerrahi işlem yapılmayan kontrol grubu, spinal kord T2-T7 segmentleri arasında yalnızca laminektomi oluşturulan sham operasyon grubu ve T2-T7 arasında klip kompresyon yöntemi ile SKH oluşturulan deney grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. SKH'nı takiben deney grubunda yer alan hayvanlar da kendi aralarında; spinal kord hasarı oluşturulduktan sonra yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu; spinal kord hasarını takiben MP tedavisi uygulanan grup; minosiklin tedavisi uygulanan grup ve MP+minosiklin kombine tedavisi uygulanan grup olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Tüm sham ve deney gruplarından spinal kord doku örnekleri yaralanmayı takiben 24. ve 72. saatlerde elde edilerek, ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Değerlendirmeler sonucunda, TNF-? ekspresyonunun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, MP tedavisi alan grup ile kombine tedavi alan gruplarda anlamlı olarak azaldığı belirlendi. IL-6 ekspresyonun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, kombine tedavi alan grupta anlamlı olarak azaldığı gösterildi. Yaralanmadan 72 saat sonra bütün gruplarda her iki sitokinin ekspresyonunun azalmış olduğu dikkati çekti. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde, SKH oluşturulan gruplarda, nöronlarda, gliya hücrelerinde ve miyelinli sinir liflerinde yapısal dejenerasyonların meydana geldiği ve bu hücresel değişikliklerin, 72 saat sonra alınan doku kesitlerinde daha belirgin olduğu gözlendi. Tedavi gruplarında, travma sonrası tek başına MP tedavisinin, Minosiklin tedavisine göre daha etkin olduğu, ancak, MP+Minosiklin kombine tedavisi uygulanan gruplarda, hücresel yapının, tüm gruplara oranla çok daha iyi korunduğu belirlendi. Bunların yanında, lipid peroksidasyonunun önemli bir göstergesi olan MDA düzeyinin, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer tüm gruplara oranla anlamlı olarak azaldığı dikkati çekti. SOD seviyesinin ise, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer gruplara oranla anlamlı olarak arttığı gösterildi. Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, deneysel akut spinal kord yaralanmasından sonra MP+Minosiklin kombine tedavisinin, yaralanma sonrasında artış gösteren proenflamatuvar sitokinlerden TNF-? ve IL-6 düzeyleri ile lipid peroksidasyonunu azalttığı, böylece nöronal ve glial hücre ölümünü engelleyerek fonksiyonel iyileşmeyi sağlayabileceği düşünüldü. Bu nedenle, akut spinal kord yaralanmasını takiben MP+Minosiklin kombine tedavisinin, oluşturulacak tedavi protokollerinde dikkate alınabileceği kanaatine varıldı.
Ankilozan spondilit ve romatoid artrit hastalarında wingless/beta-catenin yolağı inhibitörlerinin düzeyi ve anti-TNF tedaviler ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmadaki öncelikli amacımız ankilozan spondilit (AS), romatoid artrit (RA) hastalarında ve sağlıklı kontrollerde Dickkopf-1 (dkk-1) ve sklerostinin düzeylerini karşılaştırmaktı. İkincil amacımız anti-tümör nekrozis faktör- (anti-TNF-) tedavilerinin serum dkk-1 ve sklerostinin serum düzeylerine olan etkisini değerlendirmekti. Son olarak dkk-1/sklerostin düzeyleri ile ankilozan spondilit hastalık aktivite skoru arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza 70 AS (35 anti-TNF- tedavi alan, 35 anti-TNF- naive), 60 RA (30 anti-TNF- tedavi alan, 30 anti-TNF- naive) ve 31 sağlıklı kontrol alındı. Serum dkk-1, sklerostin, C-reaktif protein ve eritrosit sedimentasyon hızı ölçüldü. ASDAS, Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Hastalık Aktivite Skoru-28 (DAS-28) hesaplandı. Radyografiler hasta bilgilerine körleştirilmiş deneyimli bir radyolog tarafından modifiye Stoke Ankilozan Spondilit Spinal Skoru (mSASSS) ve Sharp/van der Heijde yöntemlerine göre skorlandı. Bulgular: AS-anti-TNF- tedavi alan hastalarda BASMI ve mSASSS skorları AS- anti-TNF- naive hastalara göre anlamlı olarak yüksekti. AS ve RA hastalarında serum dkk-1 ve sklerostin düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede düşüktü. AS hastalarında dkk-1 düzeyleri ile ASDAS ve BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Dkk-1 ve sklerostin düzeyleri ile mSASSS arasında korelasyon yoktu. AS hastalarında BASMİ skoru ile mSASSS arasında anlamlı bir korelasyon vardı. RA hastalarında dkk-1 düzeyleri ile lomber toplam, kalça toplam ve femur boyun kemik mineral yoğunluğu arasında ters yönlü bir korelasyon vardı. Sonuç: AS hastalarındaki dkk-1 düzeyleri ile BASMİ arasında ters yönlü bir korelasyon vardı, diğer yandan BASMİ ve mSASSS skorları arasında güçlü bir korelasyon vardı. Bu nedenle, bu bulgular ankilozan spondilit hastalarındaki düşük dkk-1 seviyelerinin yeni kemik oluşumunda rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, Dickkopf-1 (dkk-1), sklerostin, anti-TNF tedavi, yeni kemik oluşumu
Anti-tnf tedavisi gören romatoid artritli hastaların periodontal durumlarının değerlendirilmesi
Periodontal hastalıklar ve romatoid artrit (RA), klinik ve patolojik özellikleri açısından benzerlik gösteren kronik enflamatuar hastalıklardır. Bu iki hastalığın patogenezinde benzer sitokin genotiplerinin ve protein kodlamasının olduğunu gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla 100 RA ve Anti- TNF kullanan, 100 RA ve konvansiyonel ilaç (DMARD) kullanan ve 100 sistemik sağlıklı birey çalışmamıza dahil edildi. Bireylerin plak indeksi (Pİ), gingival indeksi (Gİ), sondlamada kanama indeksi (BOP), sondlama cep derinliği (SCD) ve klinik ataşman seviyesi (KAS) ölçülüp, tükürükte TNF-α seviyeleri değerlendirildi. Anti-TNF grubunda 8, DMARD grubunda 11 ve kontrol grubunda 23 kişiye periodontitis teşhisi konuldu. Klinik periodontal parametreler incelendiğinde SCD ve KAS değerlerinin kontrol grubuyla RA'lı gruplar arasında istatistiksel olarak farklı olduğu, ancak Pİ, Gİ ve BOP'un istatistiksel anlamlı fark göstermediği görüldü. TNF-α seviyeleri incelendiğinde, Anti-TNF grubunda en az olmasına rağmen, gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmadığı görüldü. Bizim bu çalışmamız kapsamında çıkan sonuca göre, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal dokularda ataşman kaybını önleyici etkisinin olduğu söylenebilir. Ancak, bu konuyla ilgili daha kapsamlı, randomize ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Ventrikülit tanısında kullanılan beyin omurilik sıvısı sitokin değerlerinin rutin beyin omurilik sıvısı değerlendirmesine ek tanısal katkısı
Amaç: Şant enfeksiyonları ile beraber görülen ventrikülit; tanısı ve tedavisi güç, yüksek maliyetli enfeksiyonlardır. Ventrikülit tablosu sıklıkla uzun süren enfeksiyonlara işaret etmektedir. Kesin tanısı için kültürde üreme saptanması gerekmektedir. Kültür sonuçlarının çıkması 48-72 saat kadar sürdüğünden tanısı sıklıkla gecikmeli olarak koyulabilmektedir. Şant enfeksiyonlu hastalarda kültür sonucunu beklemeye gerek kalmadan tedaviyi yönlendirebilecek yeni tanısal parametreler araştırılmaktadır. Bizde çalışmamızda BOS'da proinflamatuar sitokinler olan IL-1β ve TNFα'yı araştırarak ventrikülit tanısında ne kadar etkin parametreler olduğunu sorguladık. Gereç ve yöntem: Aralık 2012-Aralık 2013 tarihleri arasında acil servise hidrosefali nedeniyle başvuran, ventriküloperitoneal şant ve/veya eksternal ventriküler drenaj takılmış, ventrikülit şüphesi olan toplam 34 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu 34 hasta; 19 örnekten oluşan hasta grubu ve 15 örnekten oluşan kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların başvuru anındaki kan ve BOS örnekleri alınıp değerlendirilmiştir. Kanda beyaz küre, sedimentasyon ve CRP değerlerine bakılmıştır. BOS'da IL1-β ve TNFα değerlerine bakılıp, BOS kültüründe üreme sonuçları takip edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda IL-1β değerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur( p:0.0001). Yalnızca hasta grubunda değerlendirildiğinde; Kültürde üremesi olan ventrikülit kabul edilen hastalarda, üremesi olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p:0.009). IL-1β'nın 4.0pg/ml üzerinde olduğu hastalarda %90.9 sensitivite ve %82.6 spesifite ile kültürde üreme ihtimali %92.7'dir. Sonuçlar: IL-1β ventrikülit tanısında kullanılabilecek güvenli bir parametredir. Anahtar sözcükler: IL-1β, Şant Enfeksiyonu, TNFα, Ventrikülit
Endometriyotik dokularda interlökin 6 ve tümör nekroz faktör alfa ekspresyonunun immünohistokimyasal olarak gösterilmesi
Endometriyum, üreme periyodu boyunca yapısal ve fonksiyonel değişim gösteren, insan vücudunun eşsiz bir parçasıdır. Endometriyozis, endometriyal dokunun normal uterus mukozası dışında vücudun diğer doku ve organlarına yerleşmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %10-15'inde görülen bu hastalığın, kronik pelvik ağrı, dismenore ve infertilite sorunları olan hastalarda görülme sıklığı %50 oranına kadar çıkmaktadır. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde pek çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmakla birlikte, oluşumu ve patogenezi hala tam olarak açık değildir. Retrograd menstrüasyon teorisi, günümüzde endometriyozis oluşumunu açıklayan ve en çok kabul gören görüş olma özelliğini korumaktadır. Hastalığın patogenezinde genetik, hormonal, immünolojik ve çevresel faktörlerin kombinasyonunun birlikte etken olabilecekleri kabul edilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometriyozis oluşumu ile enflamatuvar reaksiyonlar arasında yakın bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Bu bağlamda peritoneal sıvı içerisinde yer alan hücre popülasyonu ile başlıca sitokinler ve diğer çözünebilen faktörlerin endometriyozisin implantasyonu ve ilerlemesinden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sitokinler, hücresel gelişim ve büyüme, doku onarımı, homeostaz, tümör oluşumu, bağışıklık ve hemopoieziste anahtar rol oynayan, multifonksiyonel proteinlerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) doku yaralanması veya kronik enflamasyona tepki olarak üretilen en etkili proenflamatuvar sitokindir. İnterlökin 6 (IL-6) ise, enflamasyonun düzenlenmesinde, hücre farklılaşmasında, hücre çoğalmasında, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde, hemopoieziste ve tümör oluşumunda rol oynayan diğer bir sitokindir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, TNF-α ve IL-6 varlığı endometriyozise sahip hastalarda, çeşitli yöntemlerle gösterilmiş olmasına rağmen, normal ve endometriyotik dokulardaki varlıkları ile hücre tiplerindeki dağılımlarını gösteren karşılaştırmalı immünohistokimyasal bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokularda TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amaçlandı. Çalışmada incelenen doku kesitleri, 20-40 yaşları arasındaki 24 kadından alınan ektopik endometriyum doku biyopsilerinden elde edildi. Ayrıca herhangi bir endometriyal fonksiyon bozukluğu bulunmayan, ancak dilatasyon veya küretaj nedeniyle, 10 hastadan elde edilen endometriyum dokularından alınan kesitler de kontrol grubu olarak değerlendirildi. Işık mikroskobik ve immünohistokimyasal yöntemler ile hazırlanan doku kesitleri, ışık mikroskopta incelendi. TNF-α ve IL-6 ekspresyonunun kontrol grubunda yüzey ve bez epitelinde zayıftan orta dereceye kadar değişen düzeylerde olduğu gözlendi. Buna karşın stromal hücrelerde belirgin bir boyanmaya rastlanmadı. TNF-α ve IL-6'nın endometriyotik dokulardaki immünreaktivitesinin kontrol endometriyum ile karşılaştırıldığında, epitel hücreleri ile stromal hücreler ve makrofajlarda belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının, ektopik endometriyal dokuda, güçlü olarak eksprese olması, her iki sitokinin de hastalığın oluşumu ve gelişimi sürecinde, birbirleriyle paralel etkilere sahip olabileceklerini düşündürmektedir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, TNF-α ve IL-6'nın endometriyozis oluşumu ve patogenezinde rol alan önemli sitokinler oldukları kanaatine varıldı.
Myastenia gravisli olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptörlerinin ekspresyonu
Giriş ve Amaç: Miyastenia gravis (MG), fluktuasyon gösteren farklı derecelerde bulber, ekstremite, oküler ve solunum kaslarının güçsüzlüğü ile karakterize, özelliği yorulmakla artan güçsüzlük olan antikorlar aracılığıyla oluşan otoimmün bir hastalıktır. Bu antikorlar arasında MG'de en sık görülen ve en iyi bilinen anti-AChR antikoru olup bu antikorlar B lenfositleri tarafından yapılır, ancak otoimmün cevabın oluşmasında yardımcı T lenfositleri de katkı sunar. MG'li hastaların yaklaşık % 10-15'inde timoma, % 70 kadarında timus hiperplazisi bulunması ve hastaların önemli bir kısmının timektomiden yararlanması dikkatleri timus üzerine çekmiştir. Programlı hücre ölümü olarak bilinen apoptozis merkezi ve periferal T hücresinin immün yanıt esnasında aktivitelerini düzenler. Bu noktadan çalışmada T hücreleri ile ilişkili TRAIL (TNF ili ilişkili apoptozisi aktivasyonunu sağlayan ligand) reseptör ve ligand kompozisyonlarının belirlenmesi, MG'li hastalarda TRAIL'in hastalığın gelişimi ve ilerlemesindeki rolünün saptanması, amaçlanmıştır. Bu sayede MG patofizyolojik mekanizmasında TRAIL ve reseptörlerinin T hücrelerin fonksiyonunu nasıl etkilediğinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya nöroloji kliniğine başvuran klinik, elektrofizyolojik ve laboratuvar verileri ışığında kesin MG olarak tanınan 13 kadın ve 10 erkek toplam 25 hasta yanı sıra yaş, cinsiyet dağılımı bakımından benzerlik gösteren 16 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastalardan alınan periferal kan örneklerinden CD3+ CD4+ ve CD3+ CD8+ T lenfositlerdeki TRAIL ve reseptörlerinin ekspresyon profilleri akım sitometri ile saptanmış ve bunlar hastaların klinik bulguları ve tedavi protokolleri ile ilişkisi Spearman Rho Analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MG hasta grubunda TRAIL ve reseptörlerinin hem CD4+ hem de CD8+ T hücrelerinde, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha yüksek düzeyde eksprese olduğu saptanmıştır. Death Reseptor-4 (DR4) ve decoy reseptörleri DcR1 ve DcR2, CD8+ T hücrelerde hastalar ile pozitif olarak korole iken CD4+ T hücrelerinde bu korelasyon görülmemiştir. Sonuç: MG'li olgularda T hücre subtiplerinde TRAIL/TRAIL reseptör ekspresyon profili değerlendirildiği çalışmada TNF ve TRAIL/TRAIL reseptör sisteminin MG'de de etkin olarak rol oynadığını göstermiş olup elde edilen verilerin MG mice modellerinde yeni gen tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sunacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: MG, timus, TRAIL, apopitoz, CD4+, CD8+.
Diffüz büyük b hücreli lenfoma (DBBHL) NOS'larda yeni saptanan moleküler değişikliklerin (CD70, GNA13, BTG1, MYD88, CD79b, tnfrsf14) immunohistokimyasal yansımasının alt tiplendirmeyle ve prognozla ilişkisi
Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfomalarda (DBBHL) sık gözlenen CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88 ve CD79b ekspresyonlarının saptanması, bu verilerle hastaların prognostik verilerinin karşılaştırılarak bu belirteçlerin DBBHL olgularında prognozu öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 1998-2017 yılları arasında tanı alan, tanı anında bilinen ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 52 nodal DBBHL, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL, NOS) olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgulardan 44'ünde klinik prognostik verilere ulaşılmıştır. İmmunohistokimyasal yöntemle CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88 ve CD79b çalışılmış, CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14 ve MYD88 ile sağlıklı boyanma elde edilememesi nedeniyle bu belirteç çalışmadan çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların birbirleriyle ve klinik ve laboratuvar prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: CD79b ekspresyonu >10 pozitif hücre/BBA olan olguların daha düşük genel sağ kalıma sahip oldukları gözlenmiştir (p=0,002). CD79b boyanma oranlarının ABC subtipinde GCB subtipine göre daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, >60 yaş, ECOG performans skoru ≥2, evre IV hastalık, yüksek IPI skoru (3-5), LDH yüksekliği, düşük albumin düzeyi, düşük hemoglobin düzeyi, düşük periferik kan lenfosit sayısı, yüksek periferik kan nötrofil/lenfosit oranı, yüksek periferik kan platelet/lenfosit oranı, MYC ≥%40 olan olguların genel sağ kalımlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Sonuç: DBBHL'lerde yeni prognostik faktörler belirlemeye ve hedef tedavi yöntemleri geliştirmeye yönelik yapılan çalışmalar son yıllarda oldukça artmıştır. Literatürde CD79b değerlendirmesi ağırlıklı olarak genetik analiz ile değerlendirilmiş olup immunohistokimyasal boyama ile değerlendirme daha düşük bir oranda izlenmiştir. İmmunohistokimyasal boyamanın genetik analize göre daha ucuz olması nedeniyle bu yönde çalışmaların artırılması önemlidir. DBBHL'lerde özellikle CD79b pozitifliğinin hastaların prognozunu öngörmede yararlı bir parametre olabileceği sonucuna varılmıştır. Veriler günümüzde Faz1b/2 aşamasında olan bir Anti-CD79b molekülü olan Polatuzumab vedotin'in tedavide umut vaadedebileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, tümör mikroçevresi, CD70, GNA13, BTG1, TNFRSF14, MYD88, CD79b
Konvansiyonel ve biyolojik tedavi almış psöriatik artrit tanılı olgularda tedaviye yanıtın yaşam kalitesi ile ilişkisi
Psöriatik artrit (PsA), sıklıkla önemli fonksiyonel yetersizlik ve bozulmuş yaşam kalitesine yol açan, psöriazis ile ilişkili inflamatuvar bir artrittir. PsA cilt tutulumu ve artrit nedeni ile benlik saygısında bozulma, anksiyete ve depresyon semptomlarında artışa neden olmaktadır. Çalışmamızda 2010 yılı itibari ile rutin olarak uyguladığımız SF-36, HAD, Rosenberg benlik saygısı envanterlerini ve hastaların anket tarihindeki fizik muayene ve laboratuar bulgularını kullandık. Çalışmamıza romatolojik hastalığı dışında ek hastalığı olmayan 81 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 46,41 (±10,16)' di. Çalışmaya alınan hastaların 41` i (%50,6) erkek, 40' ı (%49,4) ise kadındı. Hastalardan 49' u DMARD tedavisi alırken, 32' si anti-TNF tedavi almaktaydı.DMARD ve anti-TNF tedavi alan hasta gruplarında sosyodemografik veriler ve hastaların sosyal alışkanlıkları arasında sedimantasyon ve CRP değerlerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı.Anti-TNF tedavisi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı ölçüde depresyon (p=0,001) ve anksiyete (p=0,007) sıklığını, DMARD tedavisi alan gruba göre düşük saptadık. Anti-TNF tedavisi alan grubun SF-36 puan ortalamalarının daha yüksek olduğunu saptadık. Her iki grup arasında benlik saygında anlamlı bir farklılık saptamadık.Depresyon ve anksiyete semptomları olmayan hastaların tüm SF-36 alt parametlerinde aldıkları ortalama puanların istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek olduğunu ve yine bu hastaların benlik saygılarının daha iyi olduğunu saptadık.Çalışmamızda DMARD ve anti-TNF tedavisi alan gruplar arasında hastalık aktivitesi bakımından anlamlı bir farklılık saptamadık. Hastalık aktivitesi düşük olan hastaların, istatistiksel olarak anlamlı ölçüde benlik saygılarının daha iyi, SF-36 parametrelerinden aldıkları ortalama puanların daha yüksek, anksiyete ve depresyon semptomlarının daha az olduğunu tespit ettik.
Missed abortus ve istemli evokuasyon olgularının endometriyumlarında proprotein konvertaz dağılımı
Missed abortus ve istemli gebelik evokuasyonu yapılan olguların desidua ve plasenta örneklerinde, birçok hücresel faaliyette rol oynayan TNF-? (Tümör Nekroz Faktörü-alfa), TGF-ß2 (Tümör Büyüme Faktörü-beta 2), IGF-I (İnsülin-benzeri Büyüme Faktörü-I), POMC (Pro-opiyomelanokortin), FOXO3A (Forkhead box O3A) ile proprotein konvertaz ailesi üyelerinden PC4 (Proprotein Konvertaz 4), PC6 (Proprotein Konvertaz 6), PC7 (Proprotein Konvertaz 7) ve FURİN moleküllerinin dağılımlarını immonohistokimyasal teknikle karşılaştırarak, missed abortus etiyolojisindeki etkileri araştırıldı. Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin sonlandırılması kararı verilmiş missed abortus tanılı ve 10 hafta altı gebelik evokuasyonu istemi ile başvuran 10'ar hasta alındı. Her iki hasta grubundan endometriyal ve plasental doku örnekleri klasik doku takibi yöntemi ile bloklandı ve seri kesitleri alındı. Materyaller iki gruba ayrılarak incelendi. Seri kesitlerin birinci grubuna IHC uygulandı ve TNF-?, TGF-ß2, IGF-I, POMC, FOXO3A, PC4, PC6, PC7 ve FURİN primer antikorları ile immünohistokimyasal boyamalar uygulandı. Boyanan hücre sayısı H-Skor tekniği ile hesaplandı. Bu çalışmada, missed abortus olgularına ait desidua ve plasenta örneklerinde hücre proliferasyonu, invazyonu, migrasyonu, farklılaşması ve sağ kalımında rol oynayan TNF-?, TGF-ß, IGF-I, FOXO3A faktörlerinin artışı ve bu faktörlerin öncül formlarının posttranslasyonel modifikasyon yolu ile aktif formuna dönüşmesinde rol oynayan POMC, PC4, PC6 ve FURİN artışı ile paralellik göstermesi, bu faktörlerin fetal yaşam son bulduğu halde düşüğün gerçekleşmesini engellediğini düşündürdü.
COVID-19 hastalarında galektin-3, IL-1, IL-6 ve TNF-Alfa'nın hastalık prognozu ve mortalite üzerine etkisi
Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pnömoniye neden olması, akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine ilerlemesi hatta ölümle sonuçlanması nedeniyle önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Hastalarda klinik bozulma olmadan prognoz ve mortaliteyi öngörebilmemizi sağlayan biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada galektin-3 (Gal-3), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α) düzeyleri ile COVID-19 hastalarının prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 32'si ayaktan, 37'si yatırılarak izlenen toplam 69 COVID-19 hastası ve 19 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların kliniğe ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Gal-3, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen COVID-19 hastalarında demografik veriler, risk faktörleri, eşlik eden hastalıklar, başvuru anındaki şikayetler ve vital bulgular, laboratuvar değerleri, toraks BT bulguları, tedavi protokolleri ve progresleri kaydedildi. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Hastaların 47'si (%53,4) erkek, toplam yaş ortalaması 52,0±16,6(19-92) idi. Hasta ve sağlıklı kontrol grupları karşılaştırıldığında hasta grupta Gal-3, IL-6, TNF-α anlamlı olarak yüksek; ayaktan ve yatırılarak izelenen hasta grupları karşılaştırıldığında yatırılarak izlenen hasta grubunda IL-6 ve TNF-α anlamlı olarak daha yüksek, Gal-3 daha düşük bulundu. Hastalık şiddetini belirlemek için yapılan alt grup analizinde kritik COVID-19'da şiddetli COVID-19'a göre daha yüksek Gal-3 ve IL-6 seviyeleri bulundu. Mortaliteyi öngörebilmek için yapılan analizlerde yatırılarak izlenen hastalarda Gal-3 ve IL-6; tüm hastalarda ise IL-6 ve TNF-α tanısal doğruluğa sahip bulundu. Sonuç: COVID-19 hastalarında tedavide gecikme artan mortalite ile ilişkilidir. Çalışmamızın sonuçları tüm COVID-19 hastalarında IL-6 ve TNF-α düzeylerinin hastanede yatış kararının verilmesinde ve mortalitenin belirlenmesinde; yatırılarak izlenen hastalarda ise Gal-3 ve IL-6 düzeylerinin hastalık şiddetinin ve mortalitesinin belirlenmesinde kullanılabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: COVID-19, Galektin-3, IL-1, IL-6, TNF-alfa