Türk medeni hukuku
55 theses under this subject heading
Edinilmiş mallara katılma rejiminde taraf iradelerinin etkisi
Bu çalışmada, mal rejimi sözleşmesi ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ile yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejiminde eşlerin yapabilecekleri değişiklikler incelenmiştir. Eşlerin yasal mal rejiminde yapabilecekleri değişiklikler, mal rejimi sözleşmesiyle ve mal rejimi sözleşmesi dışında yapılabilecek değişiklikler olarak ikiye ayrılarak ele alınmıştır. Ayrıca tasfiye sözleşmesi ve yasal mal rejiminin tasfiyesini etkileyen diğer sözleşmelerden uygulamada sık karşılaşılanlara da yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Edinilmiş mallara katılma rejimi, Mal rejimi sözleşmesi, Tasfiye sözleşmesi.
Engellilerin yasa önünde eşit tanınma hakkı çerçevesinde vesayet hükümlerinin değerlendirilmesi
Türk Medeni Hukukuna göre, vesayet kurumu; kanunda sayılmış sebeplerden herhangi biri nedeniyle kısıtlanarak hukuki işlem ehliyetinden yoksun kalmış "korunmaya ve yardıma muhtaç olan" kişileri korumak amacıyla düzenlemiştir. Bu bakış açısı; engelli bireylerin, merhamet ya da şefkat uyandıran ve yetersizliklerini telafi etmek için toplumsal korumaya ve desteğe ihtiyacı olan bağımlı bireyler olarak algılanmasının sonucudur. Engelli bireylerin, insan haklarının yasal özneleri olmaktan ziyade, çoğunlukla birer hasta ya da bakım nesnesi olarak görülmesi çağımızın çok gerisinde kalmıştır. İrademizin yasalar önünde geçerliliğinin olması; kendi yaşamımızı kontrol edebilmemizi ve diğer bireylerle birlikte sosyal yaşama dâhil olabilmemizi sağlayan en temel araçlardan biridir. BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme; engellilere dair bir paradigma değişikliği simgelemektedir. Bu sözleşme ile birlikte, engelli bireyler hayırseverliğin, sosyal korumanın nesneleri değil, toplumun aktif mensupları olan, haklarını arayabilen ve özgürce karar alabilen haklarla donatılmış özneler olarak tanınmışlardır. Engelli bireylerin insanlık onuruna saygı gösterilmesi ve kendi kararlarını alabilmelerine dair bireysel özerkliklerinin ve özgürlüklerinin tanınması sözleşmenin temel prensiplerindendir. Sözleşmenin 12. maddesi engelli bireylerin yasa önünde eşit tanınmaları konusunu düzenlemektedir. Madde; Taraf Devletleri "engellilerin hukuki ehliyetlerini kullanırken gereksinim duyabilecekleri desteği alabilmeleri için uygun tedbirleri" almakla ve "hukuki ehliyetinin kullanılmasına ilişkin tüm tedbirlerin, uluslararası insan hakları hukukuna uygun şekilde istismarı önleyici uygun ve etkili güvenceler sağlamasını garanti etmekle" yükümlü kılmıştır. Taraf Devletlerin hukuki ehliyet konusunda neler yapması gerektiğini açıklayan Sözleşmenin 12 nci maddesinin incelenmesi ve taraf devletlerden biri olarak Türkiye açısından da değerlendirilmesi çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Vesayet, Yasa Önünde Eşit Tanınma, Hukuki Ehliyet
Yoksulluk nafakası
Tezimin konusu, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakasından oluşmaktadır. Evlilik birliği ile oluşan ve toplumun temelini oluşturan en önemli topluluk olan aile birliği, evli olan tarafların iç veya dış sebeplerden dolayı anlaşma sağlayamadıkları ve sağlayamayacaklarına karar verdikleri an sona erer. Bu aşamada boşanma davası, nafaka hakkı ve sona ermede hangi tarafın daha kusurlu olduğu tartışması ortaya çıkar, kusuru olmayan veya daha az olan taraf kendisine göre daha kusurlu olan taraftan boşanma davası sonunda kanunların öngördüğü koşulların da gerçek-leşmesi halinde miktarı hâkim tarafından takdir edilen yoksulluk nafakası talebinde bulunabi-lir. Yoksulluk nafakası boşanmanın gerçekleşmesi durumunda maddi durumu daha iyi olan taraftan alınarak, yoksulluğa düşecek tarafa aylık olarak verilen yardımdır. Yoksulluk nafakası süresiz olmakla birlikte nafaka alacaklısının ölümü, nafaka borçlusunun ölümü veya nafaka alacaklısının bir evlenme akdi olmadan evlilik hayatı sürdürmesi ile sona erer. Yoksulluk nafakasının süresiz olması konusu her dönem tartışılmıştır. Bazı görüşler yoksulluk nafakasının süresiz olmasını savunurken bazı görüşler ise yoksulluk nafakasının gereken şartlar oluştuğunda belli bir süreye kadar devam etmesini savunmaktadır. Evlilik birliği boşanma akdi ile sona erdiğinde bu evlilik birliğinden oluşan müşterek çocuk bulunmaması halinde taraflar arasındaki ortaklık son bulmaktadır. Ancak süresiz yok-sulluk nafakası ile birlikte evlilik birliği içerisindeki eşler arasındaki yardımlaşma ve paylaş-ma, evlilik birliğinin sona ermesinden sonra da kısmı olarak devam etmektedir. Evlilik birliği zaten eşlerin birbirleri ile tekrar iletişim halinde olmak istememesi, birbirlerine bağlı ve ba-ğımlı olmak istememeleri sebebiyle sona ermektedir. Ancak yoksulluk nafakası tarafları sanki müşterek çocuk varmış gibi birbirine bağlamaktadır. Yargıtay uygulamasında yoksulluk nafakasının süresiz olarak hükmedilmesi gerektiği kararı bulunmaktadır. Ancak Adalet Bakanlığı süresiz yoksulluk nafakasına sınır getirmeyi planlamaktadır, Bakanlık komisyonunun alternatifli çalışmasına göre yoksulluk nafakasına sınır konulacak ve bu süreyi yine nafakanın miktarını belirleyen Aile Mahkeme'si hâkimleri belirleyecektir.
Boşanma davalarında maddi ve manevi tazminat
Bu çalışmanın konusu, evliliğin boşanma ile sona ermesinin mali sonuçlarından olan maddi ve manevi tazminattır. Boşanmadan kaynaklı maddi ve manevi tazminat talebinin hukuki dayanağı, Türk Medeni Kanunu'nun 174. maddesidir. Çalışmada, maddi ve manevi tazminat kavramı, bu tazminatların koşulları, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınacak kriterler ve bu davalarda uygulanacak usul kuralları ele alınmıştır. Konular açıklanırken, öğreti ve Yargıtay uygulamasına sıklıkla yer verilmiştir. Çalışma, dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, boşanmanın genel çerçevesi, ikinci bölümde maddi tazminat, üçüncü bölümde manevi tazminat ve son olarak dördüncü bölümde bu davalardaki usul kuralları incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Boşanma, Boşanmanın Sonuçları, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat.
Mülkiyet kazanma yollarından şüf'a (Libya kanunlarıyla mukayeseli olarak)
Mülkiyet kazanma yollarından Şüf'a (Libya Kanunlarıyla Mukayeseli Olarak) Şüf'a hakkı islam hukukunun tanıdığı bir haktır. ortaklık ve komşuluk ilişkisi olan kişilerden birinin gayr-ı menkulünü satması durumunda ortaya çıkar. Bu durumda ortak veya komşu satım bedelini ödeyerek ilgili akara mâlik olur. Bu çalışma Şüf'a hakkını (ön alım hakkını) islam hukuku esas olmak üzere konuyla ilgili mezheplerin görüşleri dikkate alınarak Libya hukukuyla mukayeseli olarak ele almaktadır. Tezimiz bir giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş Bölümü: Mülkiyeti elde etme yolları İslam hukuku ve Libya Medenî kanununa göre ele alınacak bunlar içerisinde şüf'a hakkının yeri belirlenmiştir. Birinci Bölüm: Şüf'anın sözlük ve terim anlamı verilip hukukî yönü ortaya konulmuştur. İkinci Bölüm: Şüf'anın rükunları belirtildi ve her bir rükunda bulunması gereken şartlar, sebepler belirtildi ve akar ve gayr-i menkuller üzerinde şüf'anın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği delilleriyle ortaya konuldu. Üçüncü Bölüm: Şüf'a hakkının gerçekleşebilmesi için gerekli şartlar belirtildi ve şüf'ayı ortaya çıkaran şartlar ile şüf'a hakkına sahip kişinin izleyeceği prosedür anlatıldı. Dördüncü Bölüm: Libya kanunlarına göre şüf'anın gerçekleşmesi, yargı yoluyla şüf'a hakkının gerçekleşmesi, şüf'a hakkıyla temellükün nasıl gerçekleştiği ve şüf'a hakkının düşüren sebepler ile bu hakkı düşürmek için hile-i şer'iye yapılması meseleleri ele alındı.
Türk Medeni Kanunu kapsamında ortaklığın giderilmesi davaları ve yargılamaya yansımaları
Ortaklığın giderilmesi davaları, kendine özgü nitelikler barındıran, çift taraflı ve taraflar için benzer sonuçlar meydana getiren davalardır. Dava neticesinde verilen hüküm ile geleceğe yönelik bir etki meydana geldiği için bu davalar geleceğe etkili yenilik doğuran davalardır. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunu, taşınır mal, tapuya kayıtlı taşınmaz mal ve haklar oluşturmaktadır. Bu davalar, paydaş ya da ortakların, paylı yahut elbirliği mülkiyetinin sona ermesi konusunda anlaşamamaları halinde ya da kamu tüzel kişilerinin ilgili mevzuat doğrultusunda yetkilerini kullanmalarıyla, birlikte mülkiyetin mahkeme kararı ile sona ermesi yoluna başvurulması ile görülür. Kural olarak her bir paydaşın bir sebep göstermeksizin ortaklığın giderilmesini talep etme hakkı vardır. HMK m.4/1-b düzenlemesi uyarınca ortaklığın giderilmesi davalarında, sulh hukuk mahkemeleri görevlidir. Bu nedenle söz konusu davalar basit yargılama usulüne tabidir. Ortaklığın giderilmesi davalarında yetkili mahkemenin belirlenmesi davaya konu malın niteliğine göre değişiklik arz etmektedir. Davaya konu malın taşınır olması durumunda genel yetki kuralı uygulanarak davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacakken, dava konusunun taşınmaz olması halinde HMK m.12 uyarınca, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunun tereke olması halinde ise, HMK m.11 uyarınca mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkili olacaktır. Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesi halinde ise, İİK'de yer alan ilamlı icraya ilişkin ortak hükümler dikkate alınarak dava konusunun niteliğine uygun düştüğü ölçüde, bu hükümler satışa ilişkin ilamın icrasına uygulanacaktır. Ortaklığın giderilmesi davalarının çift taraflı davalardan olması ve kaybeden taraf bulunmamasının bir sonucu olarak, yargılama sürecinde ortaya çıkan dava masrafları, yargılama harçları ve AAÜT uyarınca hükmedilen vekâlet ücretinden tüm taraflar payları oranında sorumludurlar. Sulh hukuk mahkemesi tarafından verilen ortaklığın giderilmesi kararlarına karşı HMK m.341/1 uyarınca istinaf yoluna başvurulabilecektir.
Türk medeni hukuku ve İslam hukukunda velayet
Bu çalışma, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk (Medeni Hukuk) Ana Bilim Dalı altında yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.Tezde, Türk medeni hukukunda velayet kurumu ile bu kurumun İslam hukukundaki karşılığının incelenmesi ve birbirleriyle karşılaştırılması konusu akademik araştırmaya tabi tutulmuştur. Çalışmada temel olarak Türk medeni hukuku ve İslam hukukunda "velayet" adı altında ana baba ve çocuklar arasındaki ilişkilerin ne suretle düzenlendiği üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda velayetin manası, hangi ilkelere dayandığı, tarafların karşılıklı hak ve yükümlülükleri ile bilhassa çocukların doğdukları andan itibaren korunma, şefkat, yardım ve ilgi görme gereksinimlerine karşı ne gibi tedbirler getirildiği incelemeye tabi tutulmuştur. Çalışmanın ilgili bölümlerinde Türk hukuk öğretisi, İslam hukuku kaynakları ve mahkeme içtihatları ele alınmış ve uygulamadan örnekler ile açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın birinci ve ikinci bölümünde, aile hukuku açısından önemli bir yere sahip olan çocukların hukuken korunup gözetilmesini amaçlayan velayet müessesesinin Türk medeni hukuku ve İslam hukuku sistemlerindeki yeri, mahiyeti ve içeriği, tartışmalı noktalarıyla müstakil olarak ele alındıktan sonra üçüncü bölümünde, aralarındaki benzerlikler ve farklılıklar, konuya ilişkin kanunlaştırmalar ve yargı kararları ışığında incelemeye tabi tutulmuştur. Genel olarak zayıfların korunması prensibinin bir sonucu olan velayete ilişkin olarak her iki hukuk sisteminin, çocukluk döneminin kendine has özellikleri ve ehemmiyetine binaen çocuklar bakımından özel hükümler içerdiği ve çocuğun yararını korumayı temel ilke olarak benimsediği gözlenmiştir. Bununla birlikte devlet müdahalesinin yoğunluğu, velayete sahip olanlar, onlara tanınan hak, yetki ve ödevlerin kapsamı ile velayetin sona ermesi gibi hususlarda iki hukuk sistemi arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Tüm bu verilerden yola çıkarak bu çalışmanın, özellikle Türk medeni hukukunda velayet konusunda yapılacak akademik çalışmalar için konuyla ilgili meselelerin İslam hukuku düşüncesindeki karşılığının tespitine dair teorik zeminde yol gösterici bir çalışma olacağı ümidini taşıyorum.
Medenî hukukta hakkın etkisizleşmesi
Bir hakkın geç ileri sürülmesi, somut olayın koşullarına göre hakkın muhatabında hakkın gelecekte kullanılmayacağına dair korunmaya değer bir hukukî görünüşün yaratılması riskini barındırır. Öyle ki hakkın ileri sürülebilir olduğu ilk zamanlar hakkın ileri sürülmesini bekleyen muhatap, zamanın geçmesiyle birlikte hakkın ileri sürülmeyeceği yönünde bir beklenti geliştirir; içerisinde bulunduğu durumdan artık hakkın ileri sürülmeyeceğini çıkarır. Somut olayın koşullarına göre hakkın ileri sürülmesindeki gecikme devam ettikçe bu çıkarım, hakkın artık ileri sürülmeyeceği yönünde bir güvene dönüşür. Elbette hakkın söz konusu güven oluştuktan sonra da ileri sürülmesinde, hak sahibinin menfaati mevcudiyetini korumaya devam etmektedir. Fakat, hak sahibinin bu menfaatinin korunması hâlinde, hakkın artık ileri sürülmeyeceğine güvenen muhatap bakımından açıkça adil olmayan, taraflar arasındaki menfaat dengesini sarsacak sonuçlar doğabilir. Zira muhatap kendisini bu güven doğrultusunda ayarladıktan sonra hakkın ileri sürülmesi, muhatabı hakkın geciktirilmeksizin ileri sürülmesine nazaran daha dezavantajlı bir konumda bırakabilir. Hakkın sahibine tanıdığı menfaat ile muhatabın güvenin korunmasına dayanan menfaat arasındaki çatışma, hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak geç ileri sürülmesinden kaynaklanmaktadır. Hakkın bu şekilde dürüstlük kuralına aykırı kullanımını ifade eden olay grupları, hakkın etkisizleşmesi doktrini (Verwirkung) ile karşılanır.
Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi ve tasfiye
Toplumun yapı taşı olan aile; gelenek, görenek ve kültürel yapımız gereği evlilik birliği ile kurulmaktır. Evlilik birliği süresince eşler arasındaki mal varlığının yönetim, yararlanma ve tasarruf işlemleri ile mal rejimi sona erdiğinde mal paylaşımının hangi kurallara tâbi olacağı mal rejimi hükümlerinde açıklığa kavuşturulmuştur. Ülkemizdeki evliliklerin çoğunda yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma uygulanır. Edinilmiş mallara katılma rejiminde, mal paylaşımı evlilik birliğinin sona ermesiyle gündeme gelmektedir. Nitekim mal rejiminin sona ermesiyle beraber evlilik birliği içinde eşlerin karşılıklı fedakarlıkta bulundukları esasını benimseyen bu kurumda, eşlerden birinin istemi üzerine diğer eşin evlilik süresi içinde edindiği mallar üzerinde alacak hakkı talep etmesi söz konusu olacaktır. Bu alacak hakkının mahkeme aracılığıyla tespitinde, kanunda öngörülen teknik aşamalar kat edilerek malvarlıkları belirlenecek ve tasfiyeye gidilerek bilirkişi yardımıyla malvarlığındaki aktiflerden pasifler çıkarılarak ortaya çıkan artık değer üzerinden diğer eşin katılma alacağı bulunacaktır. Bu çalışmamızda edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi ve tasfiyesi üzerinde ayrıntılı durularak, konunun anlaşılması farklı yazarların görüşlerine ve Yargıtay kararlarına yer verilerek sağlanıp, konunun uygulamada ortaya çıkan sorunları üzerinde durulmuştur. Çalışmamızın birinci bölümünde, edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi, sona erme nedenleri, ikinci bölümünde tasfiyesi, edinilmiş mallara katılma rejiminin ilkeleri, denkleştirme, eklenecek değer ve değer artış payı alacağı konuları, üçüncü bölümünde ise tasfiyenin hükümleri, katılma alacağı, özel paylaşım kuralları getiren aile konutu ve ev eşyası, tasfiyenin gerçekleşmesi süreci doğrultusunda ele alınmıştır.
Mecra hakkı
Çalışmamızın konusunu sınırlı aynî hakların içerisinde yer alan ve irtifak hakkı niteliğine sahip mecra hakkı oluşturmaktadır. Mecra hakkı; sahibine elektrik, su, doğalgaz gibi madde, enerji ve verilerin taşınmasını sağlayan transit mecraların bir ya da birden fazla taşınmazdan geçirilmesini sağlayan irtifak hakkıdır. Bu irtifak hakkı taşınmaz malikinin rızasıyla iradî ya da komşuluk hukukunun gerekli kıldığı hâllerde zorunlu olarak kurulabileceği gibi kamulaştırma yoluyla idare lehine de tesis edilebilir. Türk Medenî Kanunu'nda açıkça ifade edilmediğinden mecra hakkının hukukî niteliği konusunda hem Türk hukukunda hem de İsviçre hukukunda tartışmalar mevcuttur. Mecra hakkının bünyesinde inşa etme yetkisinin bulunması bu irtifak hakkını üst hakkına çevirmez. Mecra hakkı, mecraların taşınmazla doğrudan bağlantısının bulunmasına bakılmaksızın bir katlanma irtifakıdır. İradî mecra hakkı kişi lehine ya da taşınmaz lehine kurulabilir. Buna mukabil zorunlu mecra hakkı yalnızca taşınmaz lehine kurulabilen kanunî irtifak hakkıdır. Zorunlu mecra hakkı taşınmaz mülkiyetinin dolaylı kısıtlamalarından olduğu için hak talebinde bulunan taşınmaz maliki doğrudan doğruya yüklü taşınmaza giremez. Talep sahibi, irtifak hakkının kurulması için yüklü taşınmaz malikiyle sözleşme yapmalı ya da dava açmalıdır.
Medeni Hukuk ve Türkiye'de Medeni Hukukun tarihi üzerine bir inceleme (1923-1927)
Osmanlı Devleti'nde hukuk iki kısımdan oluşuyordu. Kaynağını dinden alan şer'i hukuk ve kaynağını örf-adetten alan örfi hukuk. Osmanlı medeni hukuku da bu çerçevede kaynağını dinden alarak gelişti ve 20. yüzyıla kadar uygulandı. Değişen dünya şartlarına uyum sağlamak ve yeni ihtiyaçları karşılamak için 1850'li yıllarda medeni hukukun yenilenmesi amacıyla Mecelle denilen ve kaynağını fıkıhtan alan kanunlar hazırlandı. Fakat I. Dünya Savaşında ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti siyasi açıdan olduğu gibi hukuki yönden de çökmek üzereydi. Çünkü Mecelle farklı dinlere mensup Osmanlı milletinin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Milli Mücadelenin kazanılmasıyla dayandığı değerler açısından yeni, farklı bir devlet kuruldu ve bu devlet siyasi anlayışında ki değişiklikleri topluma ve hukuka da yansıtmaya başladı. Bu amaçla eskisinden tamamen farklı, Avrupa sistematiğine dayanan, laik, modern bir Medeni Kanun hazırlamak amacıyla komisyonlar kuruldu. Komisyonların yaptıkları çalışmalar sonucu İsviçre Medeni Kanunu bazı değişikliklerle tercüme edilerek, TBMM'de kabul edildi ve yeni Türk Medeni Kanunu olarak benimsendi.Yeni Türk Medeni Kanunu kabul edildikten sonra doğal olarak bazı tepkilerle ve eleştirilerle karşılaştı. Çünkü din-akıl anlayışına dayalı bir toplum laiklik-akıl anlayışına dayalı yeni kanunlarla karşı karşıyaydı. Anahtar Kelimeler: Kanun, Türk Medeni Kanunu, Medeni Kanun Komisyonları, laiklik, Atatürk devrimleri.
Aile konutuna dayalı tapu iptali ve tescili
Çalışma konumuzu " Aile Konutuna Dayalı Tapu İptali ve Tescili " oluşturmaktadır. Aile konutu şerhi, ilk kez 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 194' üncü maddesi ile Türk hukukuna girmiştir. Bu düzenleme; ailenin ekonomik bütünlüğünü ve aile yapısını korumak adına öngörülmüş olup, aile konutu olarak kullanılan taşınmazın, malik olan eş tarafından, diğer eşin açık rızası bulunmaksızın devredilemeyeceği ya da aile konutunun üzerindeki hakların sınırlanamayacağı belirtilmiştir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında da aile konutu olarak kullanılan taşınmaz üzerinde, taşınmazın maliki olmayan eşin tapu kütüğüne aile konutu şerhinin verilmesini tapu müdürlüğünden isteyebileceği hükmü düzenlenmiştir. Aile konutu olarak kullanılan taşınmazın tapu kütüğüne aile konutu şerhi işlenmemesine rağmen taşınmazın maliki olan eşten taşınmazı devralan üçüncü kişilerin tapu siciline güven ilkesi kapsamında ayni hak kazanmaları diğer eşin rızasının bulunmadığı gerekçesiyle engelleyip engelleyemeyeceği konusu doktrinde tartışmalıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 1023' üncü maddesi gereği tapu kütüğünde aile konutu şerhi bulunmayan taşınmaz üzerinde iyi niyetli üçüncü kişinin ayni hak kazanımının korunması gerekir. Yargıtay, 2015 yılına kadar vermiş olduğu kararlarda aile konutu şerhi bulunmayan taşınmazlarda aile konutu üzerinde üçüncü kişilerin iyi niyetle ayni hak kazanılacağına hükmetmiştir. Ancak sonrasında bu görüşünü değiştirerek aile birliğinin bütünlüğünü korumak amacıyla üçüncü kişilerin iyi niyetli ayni hak kazanımlarının korunmaması yönünde kararlara hükmetmiştir. Bu çalışmada aile konutu şerhinin hukuki niteliği, etkisi ve özellikle iyi niyetli üçüncü kişilerin ayni hak kazanmaları bakımından hukuki sonuçları incelenmektedir. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde aile kavramı, aile konutu tanımı ve unsurları, aile konutunun önemi ve korunma yöntemleri ve korunma süresi incelenmiş olup daha iyi anlaşılabilmesi için aile konutunun tanımı yapılarak, önemine ve koruma nedenlerine değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde, aile konutu şerhi, şerhin konulması ve kaldırılması üzerinde durulmuştur. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise çalışmamızın asıl konusu olan aile konutuna dayalı tapu iptali ve tescili davası, tapu siciline güven ilkesi, üçüncü kişilerin iyi niyetinin nasıl değerlendirildiği ve buna bağlanan sonuçlar Yargıtay kararları ışığında açıklanmıştır.
Adi ortaklık payının devri
Türk hukukunda en temel ortaklık türü olarak konumlandırılan adi ortaklık, görece sınırlı yasal düzenlemelere tabidir. Bu özelliklerine rağmen, sunduğu oldukça esnek organizasyonel yapı sayesinde adi ortaklık, basit ortaklık faaliyetlerinden çeşitli alt yapı ve üstyapı yatırımları gibi iktisadi bakımdan büyük önem taşıyan girişimlere kadar geniş bir uygulama alanına sahiptir. Adi ortaklığın kişi yapısındaki değişikliklerden biri olan ortaklık payının devri ise birçok hukuk sisteminde uzun yıllardır tartışmalı bir konudur. Türk hukukunda adi ortaklık payının devrinin ayrıntılı olarak düzenlenmemesi, bu hususta bir kanun boşluğuna ve önemli hukuki belirsizliklere yol açmaktadır. Bu çalışma, adi ortaklığın niteliğinden ve karakteristik özelliklerinden hareketle söz konusu belirsizliklerin, hem kendi içinde tutarlı hem de hukuk sisteminin bütünüyle uyumlu bir şekilde giderilmesini amaçlamaktadır. Bu çerçevede tezde şu temel soruya yanıt aranmaktadır: "Adi ortaklıkta pay devrinin tâbi olduğu hukuki rejim nedir?" Bu soruya yanıt verebilmek amacıyla öncelikle adi ortaklık ile elbirliği ile hak sahipliği arasındaki ilişki incelenmiş ve adi ortaklığın hukuki niteliği açıklanmıştır. Ardından, adi ortaklık payının hukuki niteliği değerlendirilerek bir tasarruf işlemi olarak pay devrinin tâbi olduğu hukuk kuralları tespit edilmiştir. Nihayet, bu tespitler doğrultusunda adi ortaklıkta pay devrinin şartları ve sonuçları ortaya konulmuştur. Bu süreçte yalnızca Türk hukukundan değil, aynı zamanda çalışmanın konusu bakımından pek çok benzerlik taşıyan Alman ve İsviçre hukuk düzenleri ile literatüründen de yararlanılmıştır.
4721 sayılı kanun hükümlerine göre evlat edinme
Evlat edinme, en genel anlamıyla taraflar arasında hısımlık bağı doğuran bir kurumdur. Yeni Medeni Kanun evlat edinme ile ilgili önemli değişikliklere yer vermiştir. Yeni değişikliklere göre, öncelikle evlat edinme akdi niteliğini kaybetmiş ve yargısal bir mahiyet kazanmıştır. Evlatlık ilişkisinin kurulabilmesi için mahkeme kararına ihtiyaç bulunmaktadır. Evlat edinecek kişinin yaşı 35'den 30'a, hatta bazı hallerde daha aşağıya çekilmiştir. Erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi hariç, altsoyu bulunan kimseler de artık evlat edinebilecektir. Bunlardan başka, evlat edinecek kişinin evlatlığa belli bir süre bakması koşulu getirilmiştir. Evli kişilerin kural olarak ancak birlikte evlât edinebilecekleri ilkesi getirilmiştir. Küçüklerin evlât edinilmesine aracılık faaliyetlerinin, Bakanlar Kurulunun yetki verdiği kurum ve kuruluşlar tarafından yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Evlât edinme ilişkisinin kaldırılması davası hak düşürücü sürelerle sınırlandırılmıştır.Kanun koyucu evlâtlık ilişkisini kesin bir evlenme engeli haline getirmiştir. Bununla birlikte evlenme yasağının kapsamı altsoy da dahil edilerek genişletilmiştir.Küçüklerin evlât edinilmesinde ana ve babanın verdiği rızanın ve geri alma koşulları açık bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Yeni Medeni Kanunla birlikte geçerli bir şekilde kurulan evlât edinme ilişkisi artık herhangi bir şekilde sona erdirilemeyecektir.
Medeni Yargılama Hukukunda farazî ikrar
İkrar, tek taraflı irade beyanıyla, mahkeme¬ye yönelik olarak, herhangi bir makamın veya kimsenin kabulüne bağlı olmadan, karşı tarafın yokluğunda dahi yapılabilen, bilgi açıklaması içeren bir beyandır. Medeni Usul Hukukunda kural olarak tarafın susması ile karşı tarafça ileri sürülen vakıaların ikrar edildiği sonucu ortaya çıkmaz. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun susmanın ikrar sayılacağını kabul ettiği bazı durumlar, bu kurala istisna teşkil eder. Bu noktada, tarafın, aleyhine olan vakıayı, doğrudan ya da dolaylı olarak herhangi bir beyanı olmadan, kanun gereği olarak doğrulamış sayılması farazî ikrar olarak nitelendirilir. Bu yönüyle farazî ikrar; kanunun, tarafın hareketsiz kalmasına veya susmasına, "ikrar edilmiş sayılma" hükmünü verdiği durumu ifade eder. Farazî ikrarın üç temel özelliği olan "beyan yokluğu", "mahkeme içi ikrar olma zorunluluğu" ve "bölünemezlik", onu benzer diğer kurumlardan ayırır. Kanunkoyucu, HMK'da düzenlediği, isticvaptan kaçınma (m. 170/II), yeminden kaçınma (m. 229) ve belge ibrazından kaçınma (m. 220) hükümlerinde, tarafın hareketsiz kalmasına veya susmasına, farazî ikrar sonucunu bağlamıştır. Anahtar Sözcükler:Ġkrar, farazî ikrar, isticvaptan kaçınma, yeminden kaçınma, belge ibrazından kaçınma.
Evliliğin genel hükümleri ve sadakat yükümlülüğünün sona ermesi
İşbu tezin ana konuları 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında evlenme, evliliğin genel hükümleri, evliliğin genel hükümlerinden özel olarak sadakat yükümlülüğü sadakat yükümlülüğünün sona ermesi ile bağlantılı olarak evliliğin sona ermesidir. Toplumun temelini oluşturan aile ve varlığını meydana getiren evlenme ve süreç devam ederken oluşturduğu evlilik birliği toplumsal süreklilik açısından çok büyük önem teşkil etmektedir. Bu kapsamda çalışmamızın ilk bölümünde, evlenme niteliği ve şartlarına değinilerek pozitif hukuk ve doktrin kapsamında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde evliliğin genel hükümleri sadakat yükümlülüğü ön planda tutularak incelenmiştir. Üçüncü bölümde evliliğin sona ermesi ile sadakat yükümlülüğünün sona ermesi arasındaki bağlantı incelendikten sonra evliliğin sona ermesi yolları incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda, evlenmenin bir sözleşme, sadakat yükümlüğünün dürüstlük kuralının evlenme hukukuna bir yansıma olduğu bulunmuştur. Bunun yanında özellikle son bölüm kapsamında sadakat yükümlülüğünün varlığının her daim sadece evlilik varlığı ile bağlantılı olmadığı ortaya konulmuştur. Tartışmalı olan konular teker teker incelenmiş ve bu konular hakkında görüş ve çözüm önerilerimiz vurgulanmıştır.
Nişanın sona ermesinin hüküm ve sonuçları
Nişanın sona ermesine dayalı hükümlerin uygulanabilmesi için her şeyden önce geçerli bir nişan ilişkisinin varlığı gerekmektedir. Bu sebeple çalışmamızda önce nişanın kurucu ve geçerlilik unsurlarını inceledik. Ayrıca taraflar arası ilişkinin nişan olarak değerlendirilmesi üzerinde olabildiğince durarak nişan hükümlerinin uygulanabileceği ilişkileri tespit etmeye çalıştık. Nişan hükümlerinin uygulanabilmesi için, nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi gerekmektedir. Çalışmamızda, nişanı evlilik dışında sona erdiren tüm hâlleri inceledik. Nişanın evlilik olmaksızın sona ermesi hâlinde karşımıza bazı sonuçlar çıkmaktadır. Bunlar: Maddi tazminat, manevi tazminat ve hediyelerin iadesidir. Maddi tazminat mal varlığına ilişkin, manevi tazminat ise kişi varlığına ilişkin bir zarar olması hâlinde karşımıza çıkmaktadır. Hediyelerin iadesi ise nişan sürecinde nişanlılara verilen hediyelerin iadesine ilişkin bir taleptir. Her talep özelinde, talep hakkı olanlar, talebin hukuki niteliği ve şartları ayrı ayrı incelenmiş olup uygulamada özellik arz eden noktalar çalışmamızda yer almıştır. Anahtar Sözcükler Nişan, Nişanın Sona Ermesi, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat, Hediyelerin İadesi, Zaman Aşımı.
Edinilmiş mallara katılma rejiminin ölümle sona ermesi halinde sağ kalan eşin katılma alacağı ve miras hakkı
Bu çalışma Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır. Tezin genel amacı, edinilmiş mallara katılma rejiminin eşlerden birinin ölümü ile sonuçlanması halinde sağ kalan eşin katılma alacağı hakkı ve miras hakkının birlikte incelenmesi, söz konusu alacakların birbirlerine olan etkileri ve uygulamada yargı organlarınca birlikte hesaplanma usullerinin açıklanmasıdır. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler "Edinilmiş Mallara Katılma Rejiminin Eşlerden Birinin Ölümü İle Sona Ermesi" ve "Sağ Kalan Eşin Katılma Alacağı ve Miras Hakkı" bölümleridir. Tez çalışmasının ilk bölümünde öncelikle edinilmiş mallara katılma rejimi hakkında genel bir bilgi verilmiş; devamında bu mal rejiminde yer alan malvarlığı değerleri olan edinilmiş mal ve kişisel mal grupları detaylı bir şekilde incelenmiş; ikinci bölümde ise sağ kalan eşin katılma alacağı ve miras hakkının hukuki niteliği ve nasıl hesaplandıkları açıklanmış ve mirasın tasfiyesi ile mal rejiminin tasfiyesinin karşılaştırılması yapılmıştır. Tüm konular doktrindeki farklı görüşler ve Yargıtay kararları gözetilerek incelenmiş; özellikle sağ kalan eşin katılma alacaklısı olduğu hallerde mal rejimi tasfiyesi ile mirasın tasfiyesinin nasıl gerçekleştirileceği hususunda doktrin ve Yargıtay uygulamasındaki benzerlik ve farklılıklar açıklanmış ve her iki tasfiye bu hususlar gözetilerek karşılaştırılmıştır.
Medeni Yargılama Hukukunda adalete erişim
Adalete erişim, tanımlanması kolay olmayan bir kavramdır. Adalete erişimin tanımlanmasında çoğunlukla izlenen yol, erişim kavramına odaklanarak engellerin kaldırılması ise de, erişilenin ne olduğu da büyük önem taşımaktadır. Zira, erişilenin ?adalet? olmadığı durumlarda, erişmenin anlamı kalmaz. Bu nedenle adaletin anlamının ve tarihsel süreç içerisinde geçirdiği değişimin gözlenmesi gerekmektedir. Adaletin, toplumun zaman içinde değişme ve gelişmesine paralel olarak değişken bir yapıya sahip olduğu görülse de, aynı zamanda toplumda asgari müşterekler belirlenerek de ortak bir adalet anlayışının benimsenmesi mümkündür.Adalete erişim kaynağını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen ?adil yargılanma hakkı?nda bulur, Türk Hukuku bakımından ise, Anayasamızın her şeyden önce sosyal bir hukuk devleti olduğunu vurgulayan, 2. maddesi ile 5., 9., 10., 36. ve 141/4. maddeleri ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 77. maddesinde adalete erişimi destekleyen temel düzenlemelere yer verildiği görülmüştür. En temelde, hak arama özgürlüğünün gerçekleştirilmesi ve medeni yargılama hukukunda günümüzde yaşanana sorunlarının çözümünde göz önüne alınması büyük önem taşıyan usul ekonomisi ilkesinin uygulamada medeni yargılama hukukunda hakim ilke haline gelmesi sayesinde adalete erişiminin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.Medeni yargılama hukukunda günümüzde adalete erişim bakımından üç ana engel karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, fiziki engeller, mahkemelerin konumu ve yapısal koşulları ile ilgili engellerdir. Engellerden bir diğeri, objektif engellerdir be bunlar da masraf, gecikme ve karmaşıklıktır. Son olarak sübjektif engeller gelmektedir. Sübjektif engeller ile kastedilen ise, kişilerin kendilerinden kaynaklanan, psikolojik veya kültürel koşullarıdır. Adalete erişimin önündeki engellerin sosyal devlet eliyle ortadan kaldırılması ve olumsuz koşulların düzeltilmesi gerekliliği, adalete erişimin günümüzde bir insan hakkı olarak tanınması ve devlete pozitif görevler yükleyen sosyal bir hak olarak ortaya çıkmasının bir sonucudur. Günümüzde, adalete erişim hakkı, en temel insan haklarından biri olarak uluslar üstü bir nitelik kazanmıştır.
Televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlalinden doğan manevi tazminat davası
Televizyon yoluyla verilen bir haber veya eleştiri bir kimsenin kişilik değerlerini ihlâl edilebilir ve bu ihlâl fiili, kişilik hakkı üzerinde olumsuz bir etki doğurabilir. Böyle bir durumda, kişilik hakkı, ihlâl edilen kimse TMK m. 24'e göre hâkimden saldırıda bulunanlara karşı korunmasını, özellikle de TMK m. 25/3'e göre kendisine manevi tazminat ödenmesini talep edebilir. Aynı şekilde, Türk Borçlar Kanunu da bedensel zarar veya ölüm halinde zarar görenin veya ölenin yakınlarının uğradığı manevi zararın tazminini özel hüküm niteliğindeki TBK m. 56 ile kişilik hakkı ihlâlinden doğan manevi tazminat isteme hakkını da genel hüküm niteliğindeki TBK m. 58 ile korunmuştur. . Televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlâlinden doğan manevi tazminat davası; gerçek veya tüzel bir kişinin kişilik hakkının televizyon yoluyla ihlâl edilmesinden doğan manevi zararın giderilmesine yönelik koruyucu bir davadır. Tezimizin konusu, televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlâlinden doğan manevi tazminat davasıdır. Bu konu tezimizde üç bölüm halinde incelenmiştir. Birinci bölümde, kişi, kişilik, kişilik hakkı kavramları tanımlanarak, kişilik hakkının konusu ve özellikleri anlatılmıştır. İkinci bölümde, televizyon kavramı hakkında genel bilgi verilerek, televizyon yayınlarının toplumsal yaşamda yeri, televizyon yayınları ve televizyon yayın hizmeti ilkeleri ile televizyon yayınlarına getirilen sınırlamalar incelenmiştir. Bunların yanında, televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlâlinin şartları, ihlâli ortadan kaldıran hukuka uygunluk sebepleri ve televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlâlleri anlatılmıştır. Son bölümde ise, basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğü ve televizyon yoluyla kişilik hakkı ihlâlinden doğan manevi tazminat davası ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
Aile içi şiddet mağduru çocukların ceza muhakemesi bağlamında adalet sistemine erişimi
Ceza hukukunda suç olarak düzenlenen fiili gerçekleştiren kişi fail olarak tanımlanır. Bu suçun muhatabı ise mağdurdur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na göre çocuk, 18 yaş altındaki kişidir. Çalışma ile aile içi şiddet mağduru çocukların, adalet sistemine erişim süreçleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde incelenmektedir. Bu kapsamda çocuk mağdurlar açısından çocukların yüksek yararı ilkesi temel alınarak tüm adli sürecin çocuk dostu yaklaşımla yürütülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Aile bireyleri tarafından farklı şiddet türlerinin muhatabı ve mağduru olan çocukların adli süreç içerisindeki konumu ve durumu detaylı şekilde ele alınmaktadır. Ulusal ve uluslararası mevzuatta aile içi şiddet mağdurları hakkındaki düzenlemelere yer verilmektedir. Türkiye'de uygulanmakta olan sisteme ilişkin esaslar Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu ve 6284 Sayılı Kanun çerçevesinde açıklanmaktadır. Uluslararası alanda ise Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği uygulamaları ve düzenlemelerine yer verilmektedir. Çalışmada şiddet mağduru olan çocukların adli sürece erişimi, ulaşabildikleri şikâyet mekanizmaları ve ihbar olanakları açıklanmış olup süreç içerisinde ve daha sonrasında uygulanabilen 6284 Sayılı Kanun ve Çocuk Koruma Kanunu kapsamındaki koruyucu ve önleyici tedbirler açıklanmıştır. Ayrıca tez ile suç mağduru çocukların korunması ve ikincil mağduriyet yaşamaması adına düzenlenmiş mekanizmalar olan, sevgi evleri, çocuk izlem merkezleri, adli görüşme odaları gibi kurumlardan bahsedilmiş; idarenin yükümlülükleri ile destekleyici mekanizmaların görevlerine değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde, çocuk mağdurların adalet sistemine erişimini güçlendirmek ve kolaylaştırmak adına önerilerde bulunulmuştur.
Türk aile hukukunda akıl hastalığı
Akıl hastalığı kişinin düşünmesini ve iradesini ortaya koyabilmesini etkileyebilecek bir durum olması nedeniyle diğer hastalıklardan ayrılmaktadır. Kanun koyucu da akıl hastalığının bu niteliğine kayıtsız kalmamıştır. Türk Medeni Kanunu'nda, bazı durumlarda hastalıktan bahsedilmesine rağmen, akıl hastalığı dışında herhangi bir özel hastalığa sonuç bağlanmamıştır. Kanunda akıl hastalığına sonuç bağlanan hükümler kişiler hukuku ve aile hukuku kitaplarında yer bulmaktadır. Nitekim kişinin düşünmesini ve iradesini etkileyebilecek bir hastalık olan akıl hastalığının aile hukukuna ilişkin meseleler üzerinde çokça etkisi bulunmaktadır. Aile hukuku kitabında akıl hastalığına sonuç bağlanan hükümler çalışmamızı doğrudan ilgilendirmektedir. Bunun yanında akıl hastalığının kişinin üzerindeki etkileri nedeniyle, kişiler hukukuna ilişkin; kişinin ehliyetini ve niteliklerini ilgilendiren hükümler de önemi doğrultusunda çalışmamızın ilgi alanına girmektedir. Bu çalışmada öncelikle Türk Medeni Kanunu bakımından akıl hastalığı kavramı, hastalığın kapsamı ve değerlendirilmesi gereken diğer kavramlar üzerinde durulmuş ve akıl hastalığının ehliyete etkileri açıklanmıştır. Sonrasında ise Türk Medeni Kanunu'nun sistematiğine uygun şekilde akıl hastalığının aile hukuku kurumlarına etkileri değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Akıl Hastalığı, Ehliyet, Ayırt Etme Gücü, Nişanlanma, Evlenme, Boşanma, Yasal Temsil, Kişiye Sıkı Sıkıya Bağlı Hak.
Karşı edim olarak kişisel veri taahhüdü
Veriye dayalı iş modelleri gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada kişisel verilerin işlenmesine dayanan iş modelleri borçlar hukuku yönüyle alınmış ve kişisel verinin sözleşme ilişkisindeki yeri belirlenmiştir. Tezin araştırma sorusu herhangi bir ücret ödenmediği, kişisel verilerin işlenmesine müsaade edildiği hallerde bir hizmet yahut üründen karşılıksız olarak yararlanıldığından bahsetmenin doğru olup olmadığıdır. Bu kapsamda öncelikle kişisel verileri işlenen ilgili kişi ile girişimci arasındaki dengenin kurulmasına yönelik ihtiyaca dikkat çekilmiştir. Akabinde bu dengenin nasıl mümkün olabileceği ortaya konulmuş, kişisel verinin hukuki niteliği farklı hukuk sistemlerindeki yaklaşım ve tartışmalar da dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Kişisel veri karşılığı sözleşme ilişkisinin kurulmasına ilişkin hukuki sorunlar ele alınmıştır. Tüm bu değerlendirmelerde kişisel verilerin korunmasına yönelik ilke ve esasların bu sözleşme ilişkisinin kurulmasına dair nasıl farklılıklar meydana getirdiği de açıklanmıştır. Kişisel veri karşılığı hukuki ilişkilerde veri işlemenin hukuka uygunluk sebebi rızanın geri alınması esasları ve bu hakkın sınırlandırılmasının mümkün olup olmadığı değerlendirilmiştir. Kişisel veri karşılığı hukuki ilişkide, veri karşılığı temin edilen edimin gereği gibi ifa edilmemesinin sonuçları incelenmiştir. Son olarak kişisel veri karşılığı ilişkilerin sona ermesine ilişkin özellikli durumlara yer verilmiştir.
Haksız yapı
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 721-724. maddeleri arasında düzenlenen haksız yapı kurumu, bir kimsenin geçerli bir hukuki sebebe, yapı meydana getirmesine olanak veren herhangi bir şahsi ya da ayni hakka dayanmaksızın, kendi malzemesi ile başkasının arazisinde, başkasının malzemesi ile kendi arazisinde veya başkasının malzemesi ile başkasının arazisinde kalıcı olarak meydana getirdiği yapı olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızda, konuya ilişkin Türk hukukundaki pozitif düzenlemeler, doktrindeki görüşler ve Yargıtay kararları değerlendirilmiş, konu ele alınırken, haksız yapının unsurları, türleri, haksız yapıya yol açan sebepler, tarafların talepleri, haksız yapının benzer kurumlarla karşılaştırılması incelenmiştir. Çalışmanın amacı, meydana getirilen yapının hangi hallerde haksız yapı sayılabileceğinin tüm unsurlarıyla değerlendirilmesi ve bu tür yapılara uygulanacak hükümlerin tespitidir. Anahtar Kelimeler: Haksız yapı, başkasına ait arazi, başkasına ait malzeme, aşırı zarar, yapı.