Turkish Code of Obligations
70 theses under this subject heading
Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin kiraya veren tarafından sona erdirilmesi
Gündelik hayatta sürekli olarak karşılaştığımız hukuki işlemlerin başında kira sözleşmeleri gelmektedir. Bu durum kira sözleşmesine ilişkin hukuki düzenlemeleri kişiler açısından önemli hale getirmektedir. Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren yaşam koşullarında meydana gelen değişimlere ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak ülke nüfusları, şehir merkezlerinde yoğunlaşmıştır. Söz konusu yoğun nüfusa bağlı olarak özellikle barınma ihtiyacı ve ekonomik faaliyetlerin gerçekleştirilmesi bağlamında konut ve işyerlerine talep artmıştır. Bu duruma bağlı olarak kişiler arasında kira hukukuna ilişkin birçok hukuki uyuşmazlık ortaya çıkmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda kira sözleşmesi ve kira sözleşmesinin bir türü olan konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri düzenlenmiştir. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesi Türk Borçlar Kanununun 339. ve 356. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, kira sözleşmesinin zayıf konumunda olan kiracıyı koruyan birçok düzenleme yer almaktadır. Kiracı tarafı koruyan kanuni düzenlemeler daha çok kira sözleşmesinin sona ermesi durumlarında kendisini göstermektedir. Türk Borçlar Kanununda kira sözleşmelerini sona erdiren genel sebepler dışında ayrıca konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine özgü, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesini sona erdiren sebepler kabul edilmiştir. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine özgü, kiraya veren tarafından sözleşmeyi sona erdiren nedenler sözleşmenin bildirim ve dava yoluyla sona erdirilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Türk Borçlar Kanununda yer alan kanuni düzenlemeler genel olarak değerlendirildiğinde kiraya veren tarafından konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin sona erdirilmesi son derece zor koşullara bağlanmıştır. Çalışmada öncelikle kira sözleşmesi ve konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri genel olarak ele alınmış, daha sonra konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin kiraya verence sona erdirme sebepleri incelenmiş ve son olarak konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin sona erdirilmesi nedeniyle ortaya çıkan sonuçları ele alınmıştır.
Kefilin sorumluluğunun kapsam ve şartları
Tezin amacı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğunun kapsamı ve bu sorumluluğa başvurulabilmesinin şartlarının belirlenmesidir. Tez, giriş ve üç ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır. Girişte, kefilin sorumluluğunun, gerek 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun yürürlükte olduğu dönemde gerekse de 6098 sayılı kanunda hangi kapsam ve şartlar ile düzenlendiği konusunda genel bilgi verilmiştir. Birinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda kefalet sözleşmesinin tanımı üzerinde durulmuştur. İkinci kısımda ise ana tez konusunun daha iyi değerlendirilebilmesi için kefalet sözleşmesinin hukuki niteliği ve özellikleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, kefilin kanundan doğan sorumluluğu üzerinde durulmuş ve uygulamada ortaya çıkan bazı özel durumlar hakkında doktrindeki görüşlere yer verilerek, konuya ilişkin kişisel önerilerde bulunulmuştur. İkinci kısımda ise, 6098 sayılı Borçlar kanunun cevaz verdiği ölçüde kefilin sözleşmeden kaynaklanan sorumluluğuna değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise, tanımı yapılarak özellikleri hakkında bilgi verilen kefalet sözleşmesinde, sorumluluğunun kapsamı belirlenen kefilin, hangi şartlar dâhilinde bu sorumluluğuna gidilebileceği üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölüm, 3 ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, esas kefalet türü olan adi kefalet sözleşmesi, ikinci kısımda uygulamada en sık karşılaşılan müteselsil kefalet sözleşmesi ve üçüncü kısımda ise diğer kefalet sözleşmesi türleri yönünden kefile başvuru şartları üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimler; Kefalet, Sorumluluk, Sözleşme, Kefil
Türk Borçlar Kanunu'ndaki genel işlem şartlarının İslam borçlar hukuku açısından değerlendirilmesi
Toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olan sözleşmeler, günümüzde sanayinin gelişmesi, ihtiyaçların artması ve üretimin serileşmesiyle birlikte daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu gelişmelerle birlikte yeni sözleşme türleri ve bu sözleşmelerin içeriğini oluşturan yeni şartlar meydana gelmiştir. Toplumun arz talep ihtiyacını karşılamak amacıyla bireysel sözleşmeler yerini genel işlem şartlarından oluşan standart sözleşmelere bırakmıştır. Bu şartlar, birçok sözleşmede kullanılmak üzere tek taraflı olarak önceden hazırlanan ve karşı tarafla tartışılmadan oluşturulan sözleşme koşullarıdır. Bu şartların sözleşmelerde yer almasıyla birlikte sözleşmenin zayıf tarafını oluşturan tüketiciler güçsüz konuma düşürülmüştür. Bu nedenle ülkemizde TBK 20-25 maddeleri arasında genel işlem şartlarına ilişkin genel hükümler düzenlenmiştir. Sözleşmelerde yer alan bu şartlar tarafların karşılıklı rızasını ve sözleşme özgürlüğünü zedeleyerek taraflar arasında eşitlik ilkesinin bozulmasına neden olmaktadır. İslam hukuku akitlerde karşılıklı rıza ve iradeyi esas almıştır. Dolayısıyla bireyin dilediği tarzda bir akit ilişkisi kurması ve akdin muhtevasını dilediği şekilde düzenlemesi en doğal hakkıdır. Zira kimse iradesi dışında akit yapmaya zorlanamaz. Çalışmamızda hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası haline gelen genel işlem şartlarına ilişkin düzenlemeler İslam Borçlar Hukuku ışığında değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Tacir bakımından ceza koşulunun indirimi ve geçersizliği
Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereğince bir sözleşmenin tarafları, ceza koşulu kararlaştırabileceği gibi (TBK md. 179-182), cezanın miktarını da serbestçe belirleyebileceklerdir. Ancak hâkime aşırı gördüğü ceza koşulunu kendiliğinden indirme görev ve yetkisi verilmiştir (TBK md. 182, f. 3). Öte yandan tacir sıfatına sahip borçlu için ceza koşulunun aşırı olduğu iddiasıyla indirilmesini talep etme yasağı getirilmiştir (TTK md. 22). Çalışmamızda, ceza koşulu, aşırı olması durumunda indirilmesi ve borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Özellikle aşırı ceza koşulu karşısında tacirin durumu, ceza koşulunun geçersizliği ve indirilmesi imkânı ele alınmıştır. Birinci bölümde, giriş başlığı altında konuya genel olarak girilerek, çalışma ve bölümleri hakkında genel bilgi verilmiştir. Tezin ikinci bölümünde, ceza koşulu kavramı, tarihsel kökeni, hukukî niteliği, unsurları, amaç ve işlevleri, türleri incelenmiş, benzer kurumlarla karşılaştırılmış, kusur ve zararla olan ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, aşırı ceza koşulunun indirilmesi kurumu incelenmiş (TBK md. 182, f. 3), bu çerçevede kurumun amacı ve hukukî niteliğine ilişkin görüşler açıklanmıştır. Aşırı ceza koşulunun hâkim tarafından kendiliğinden indirilmesinin şartları ve buna dair usulî işlemler üzerinde durulmuştur. Tezin dördüncü bölümünde, borçlusunun tacir olması durumunda ceza koşulunun hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Tacir borçlu için cezai şartın indirilmesini talep yasağının (TTK md. 22) dayanağı ve şartları açıklandıktan sonra tacirlerin ceza koşulunun hükümsüzlüğünü ve indirilmesini talep edebileceği haller incelenerek çalışmaya son verilmiştir.
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.
Yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye davası
Kira sözleşmeleri günlük yaşamda en çok karşılaşılan sözleşme türlerindendir. Türk Borçlar Kanunu'nda adi kira, konut ve çatılı işyeri kirası ile ürün kirası düzenlenmiştir. O halde genel olarak kira sözleşmelerini üç farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. 01.07.2012 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunun kabulü ile 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 6098 sayılı TBK döneminden önce iki ayrı kanun düzenlemesi kira sözleşmeleri bakımından uygulanmakta idi. Bunlardan ilki 818 sayılı Borçlar Kanunu, bir diğeri ise 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun idi. Ancak 01.07.2012 tarihinden itibaren ikili ayrım yerine kiraya ilişkin tüm hükümler tek çatı altına toplanmıştır. Kira sözleşmeleri, 6098 sayılı TBK m. 299- 378 arasında düzenleme alanı bulmuştur. Kira ilişkileri durağan bir yapıya sahip olmadığından kira ilişkisinin tarafları zamanla değişebilmektedir. Kira ilişkisinin tarafları ise kiracı ile kiralananı kiraya veren kişidir. Çalışmada öncelikle kira sözleşmesine ilişkin genel bilgiler verilecektir. Bunun devamında birinci bölümde kira sözleşmesinin sona erme nedenleri ile konut ve çatılı iş yeri kavramına değinilecektir. Esas konu olan yeni malikin ihtiyacına dayalı olarak kira ilişkisinin sona erdirilmesi ise TBK m. 351'de düzenlenmiş olup bu hüküm çerçevesinde değerlendirmeler yapılacaktır. Son olarak üçüncü bölümde ise kira sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle açılacak olan tahliye davasında usul hukukuna ilişkin ne gibi sonuçlar olduğu değerlendirilecektir. Ayrıca bu çalışmada gerek Yargıtay'ın vermiş olduğu kararlar gerekse öğretideki farklı görüşler incelenerek, tüm bu incelemeler bağlamında sonuca varmak amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kira sözleşmesi, yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye, kira sözleşmesinin sona ermesi
Türk hukukunda ceza koşulu
Ceza koşulu, zaman içinde borç ilişkilerinin artması ve tarafların birbirine duyduğu güvenin azalması ile uygulamada sıklıkla başvurulan bir teminat yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda Türk hukukunda ceza koşulu, TBK temel alınarak incelenmiştir. İnceleme yapılırken doktrindeki önemli görüşlere ve güncel Yargıtay kararlarına da yer verilmiştir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu kapsamda birinci bölümde, ceza koşulu kavramı, tanımı, tarihçesi ve unsurları açıklanarak ceza koşulunun amacı ve uygulama alanları incelenmiştir. İkinci bölümde, ceza koşulunun türleri açıklanmış ve her bir tür kendi içinde unsurları ile ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, ceza koşulunun zarar ile ilişkisi, aşırı ceza koşulunun indirimi ve usul işlemleri incelenmiştir. Devamında, ceza koşulunun tacirler bakımından TTK'ya göre incelemesi yapılmış ve ceza koşulunun sona erdiği hâller izah edilmiştir.
Sözleşme hukukunda koşul
Eski ve köklü bir hukuki kavram olan koşul, gelecekte gerçekleşmesi belirsiz olayların hukuki işlemin sonuçlarına tesir etmesini sağlar. Koşulun geleceğe ilişkin olmasının sonucu olan belirsizlik, kavrama hususi yapısını kazandırır. Koşul, doğurduğu hukuki sonuçlar bakımından geciktirici ve bozucu koşul ayrımına tâbi tutulur. Taraf iradeleriyle geciktirici koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi, hukuki işlemin hüküm doğurmaya başlaması sonucunu ortaya çıkarır. Taraf iradeleriyle bozucu koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi ise hukuki işlemin etkisinin sona ermesine sebep olur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uyarınca, kural olarak koşulun gerçekleşmesi ileriye etkilidir. Bozucu koşulun gerçekleşmesi, iade yükümlülüklerinin doğmasına neden olabilir. Koşulun gerçekleşmesinden önceki dönem, koşulun gerçekleşmesi ve gerçekleşmenin hukuki sonuçları, farklı hukuk sistemlerinde değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar, farklı hukuki uygulamaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Çalışmamızda sözleşme hukukunda koşul, koşul kurumunun tarihi gelişim süreciyle birlikte, Türk/İsviçre hukukunda ve uluslararası hukuk uyumlaştırma metinlerinde (PICC, PECL ve DCFR) ele alınma şekilleri bakımından incelenmiştir.
Sorumsuzluk anlaşmalarının haksız fiil sorumluluğuna etkisi (TBK m. 115 ve m. 116 hükümleri çerçevesinde)
Tazminat yükümlülüğü anlamıyla sorumluluk, haksız fiilden veya sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda bu ayrıma bağlı olarak, haksız fiil ve sözleşme sorumluluğu birbirinden farklı kısımlarda düzenlenmiştir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi uyarınca, sözleşmenin taraflarının kanuni hükümlerden daha farklı kurallar düzenlemesi mümkündür. Bu nedenle taraflar, TBK m. 115 ve m. 116 hükümlerine uygun bir sorumsuzluk anlaşmasıyla borçlunun sözleşmesel sorumluluğunu sınırlandırabilirler. Ancak, haksız fiil sorumluluğunun sorumsuzluk anlaşmasıyla sınırlandırılıp sınırlandırılamayacağı hakkında hiçbir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, TBK m. 60 hükmünde düzenlenen sorumluluk sebeplerinin yarışması durumlarında, sorumsuzluk anlaşmasının haksız fiile etki edip edemeyeceğinin incelenmesi gerekmektedir. Kanaatimizce, amaçsal yorumu gereğince haksız fiil sorumluluğunun esas amacının zararın giderilmesi (telafisi) olduğu sonucuna varılacak ve sorumsuzluk anlaşmasıyla sınırlandırılabileceği kabul edilebilecektir.
Kambiyo hukukuna özgü bir kişisel teminat olarak aval
"Kambiyo Hukukuna Özgü Bir Kişisel Teminat Olarak Aval" başlığı altında incelenen çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde konunun ana öğesini oluşturan aval kavramının ne olduğu ve hukuki olarak niteliği incelenmektedir. Yine bölüm içerisinde avalin teminat aracı olan diğer kurumlarla benzer ve farklı yönleri karşılaştırılmaktadır. Ayrıca kefilin ve avalistin sorumluluklarının farkları Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde avalin geçerliliğini etkileyen şekil şartları, hangi durumlarda geçerliliğini yitireceği veya devam ettireceği ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde senet üzerine aval beyanının eklenmesi durumunda senette meydana gelen değişiklikler, aval beyanının hükümleri ve senet üzerinde doğuracağı sonuçlar, ilişki taraflarının ileri sürebileceği def'iler ve avalistin sorumlulukları ele alınmaktadır. Dördüncü bölümde ise avalin sona erme sebeplerini oluşturan durumlardan; senet borcunu sona ermesi ve başvuru hakkını sona ermesi incelenmektedir.
Sigorta sözleşmelerinin değişen şartlara uyarlanması
Taraflar, sigorta sözleşmelerinde mevcut şartların aynı kalması, bazı durumlarda bekleyemezler. Rizikonun ağırlaşması gibi bazı durumlarda hal böyledir. Tarafların öngöremediği, sonradan meydana gelen bu değişiklikler, 6098 sayılı kanunda aşırı ifa güçlüğü olarak ifade edilmiştir. Bu şartların çok değişik olması mümkündür. Sigorta sözleşmelerinde, daha sonradan meydana gelen bu durumlar, Borçlar hukuku anlamında nasıl inceleneceği konumuzda tartışılmıştır. Sigorta Kanun'unda mevcut olan 1451.madde bu konuda çeşitli görüşler sunmaktadır. Tarafların, daha sonra meydana gelen bir olayda, sigorta hukuku anlamında nasıl hareket edeceklerinin belirlenmesi önem arz eder. Bu önemli husus doktrinde tam anlamıyla bir inceleme konusu yapılmamıştır. Bu konuda, çeşitli tartışmaların mevcudiyeti, konunun daha da zorlaşmasına sebep olmaktadır. Kaldı ki, sigortacının bir tacir olması, değişen şartların çeşitli açılardan düşünülmesini gerektirir. Tezimiz, ilk kısımda değişen şartlar kavramının neler olduğunu ve sözleşme serbestisinin bu konuda nasıl ele alınması gerektiğini inceleyecektir. Burada, sözleşme serbestisi kavramı ile değişen şartlara hakim teorilerin incelenmesi önem arz eder. İkici bölümde, genel olarak, özel hukukta aşırı ifa güçlüğünün şartları incelemiştir. Bu şartlar, ileriki bölümlerde önem arz etmektedir. Üçüncü Bölüm, konumuzun sigorta hukuku açısından aşırı ifa güçlüğü kavramının nasıl uygulanacağını incelemektedir. Son olarak, tezimizin son kısmında aşırı ifa güçlüğünün şartları meydana geldiğinde, bunun hukuki sonuçları inceleme konusu yapılmıştır. Araştırmamızda sonuç olarak, aşırı ifa güçlüğü kavramının, sigorta hukukunda nasıl uygulanacağı tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler; Sigorta, aşırı ifa güçlüğü, uyarlama, sigortanın uyarlanması, rizikonun ağırlaşması
Acentenin önlem alma borcu
Kanun koyucu, acentenin müvekkili hesabına hareket etmesinden dolayı acenteye bazı borçlar yüklemiştir. TTK madde 111'de "Önlemler" başlığı altında düzenlenen acentenin önlem alma borcu, acentenin müvekkiline karşı olan borçları arasındadır. Bu hükme göre acente, müvekkili hesabına teslim aldığı eşyanın taşınma sırasında hasara uğradığına dair belirtiler varsa, müvekkilinin taşıyıcıya karşı dava hakkını teminat altına almak üzere, hasarı belirtmek ve gereken diğer önlemleri almak zorundandır. Acente yine bu hükme göre eşyayı mümkün olduğu kadar korumak veya eşyanın tamamen telef olma tehlikesi varsa, TBK gereğince yetkili mahkemenin izniyle sattırmak ve gecikmeksizin durumu müvekkiline haber vermekle yükümlü tutulmuştur. Acentenin ilgili hükme aykırı davranması veya herhangi bir ihmali yüzünden bir zarar meydana gelmesi durumunda bu zararı tazmin etmesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir. Doktrinde, TTK madde 109'da düzenlenen "menfaatleri koruma borcuna" ilişkin hüküm karşısında, acentenin önlem alma borcuna ilişkin düzenlemelerin gerekliliğine dair tartışmalar devam etmektedir. Tez çalışmamızda, önlem alma borcu kapsamında acenteden beklenen davranışların neler olacağı belirtilmiştir. Ayrıca önlem alma borcu kapsamında TBK ve TTK'nın "Taşıma İşleri" başlığı altında düzenlenen ilgili hükümlerine değinilmiş, ilgili yargı kararları da çalışmamıza eklenmiştir.
Haksız rekabetten kaynaklanan zararların tazmini
İktisadi piyasada rakipler, tacirler, ticari şirketler kendilerini geliştirmek ve ticari piyasada var olabilmek için birbirleriyle rekabet ederler. Rekabet ortamında yarışanlar; daha fazla ürün satmak, rakiplerini rekabet piyasasından çıkarmak için haksız rekabet oluşturan eylemlerini gerçekleştirirler. Bu eylemler neticesinde, tacirler, rakipler, iktisadi piyasada yer alanlar, müşteriler hatta tüketiciler zarara uğramaktadır. Bu yüksek lisans tezinde, meydana gelen bu zararların tazminini sağlamak için Türk Ticaret Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri doğrultusunda başvurulacak yollar ve ikame edilecek davalar incelenmiştir. Haksız rekabetten kaynaklanan zararların tazmininin ne şekilde sağlanacağı, haksız rekabetin oluşması için zararın meydana gelmiş olmasının gerekip gerekmediği, tüzel kişilerin manevi tazminat talebinde bulunup bulunmayacağı doktrinde tartışmalar yaratmıştır. Bu hususlar emsal Yargıtay kararları ve öğretide yer alan görüşler doğrultusunda incelenmiştir. Bu çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde haksız rekabet kavramı ve haksız rekabet halleri açıklanmış, ikinci bölümde haksız rekabet neticesinde meydana gelen zararlar, bu zararların tazminini talep edebilmek için gereken şartlar incelenmiştir. Son bölümde ise haksız rekabet neticesinde meydana gelen bu zararların tazmin usulü açıklanmıştır. Bu çalışmanın sonucunda haksız rekabet oluşturan eylemlerin bir çeşit haksız fiil olduğu, haksız rekabet nedeniyle meydana gelen zararların talep edilebilmesi için haksız rekabeti meydana getirenlerin kusurunun bulunması, zararın bu kusur neticesinde meydana gelmiş olması gerektiği kanaatine varılmıştır.
Genel hizmet sözleşmesi ve işçinin borçları
İnsanlar doğası gereği ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için çalışmak zorunda olduklarından geçim sıkıntılarını giderme çabasına girmişlerdir. Çalışma koşulları kapsamında gerek yazılı gerekse de sözlü olarak karşılıklı anlaşma yoluyla sözleşmeler oluşturulmuş ve bu doğrultuda işçi işveren ilişkisi ortaya çıkmıştır. Günümüz koşullarında çalışma hayatının oldukça zor olması ve sağlam temellere dayalı olmaması sebebiyle birtakım sözleşmeler yapılmıştır. Bu sözleşmeler genelinde işçi güçsüz taraf olduğu için daha çok işçi tarafının güvence altına alınmasını sağlayan kanunlar veya düzenlemeler ortaya konulmaya çalışılmıştır. İşverenler var olan işlerinin bir an önce kendi istekleri doğrultusunda tamamlanmasını amaç edinirken bunu yerine getirecek olan işçilerin hakkının gözetimi konusunda geri kalmışlardır. Bu yüzden ülkemizde ve dünyada işçi haklarını savunmak için sayısızca çalışma yapılmış ve işçi ile işveren arasındaki uçurumun bir nebze de olsa azaltılması sağlanmaya çalışılmıştır. Ülkemizde öncelikle İsviçre Borçlar Kanunu'ndan alınan 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile sonrasında günün koşullarına uyarlanarak ortaya konulan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 4857 Sayılı İş Kanunu ve diğer ilgili kanunlarla işçi işveren arasındaki uçurumun bir nebze de olsa giderildiği söylenebilir. İşveren ile işçi arasında yapılan işe göre iş sözleşmeleri veya hizmet sözleşmeleri düzenlenme alanı bulmuştur. Bu sözleşmeler ile işveren işçiye yapması gerek işi vermekte, işçi ise verilen iş için işverenine bağımlı olarak iş görmeyi ve bunun karşılığında ücret alabilmeye hak kazanmaktadır. Bu doğrultuda çalışmamız kapsamında öncelikle Genel Hizmet Sözleşmesi ve İşçinin Borçları ele alınacak olup bu hususların; 818 sayılı Borçlar Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, 4857 sayılı İş Kanunu ile diğer ilgili kanunlarla olan ilişkileri ve uygulamaları değerlendirilecektir.
Vekâlet sözleşmesi
Günümüzde, ekonomik gelişmelere bağlı olarak hizmet sektörü de hızlı bir biçimde büyümüştür. Bu durum iş görme sözleşmelerinin hem çeşitliliğini hem de önemini artırmıştır. Vekâlet sözleşmesi, uygulama alanı büyük oranda genişleyen iş görme sözleşmelerinin en önemlilerinden biridir. Vekâlet sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 502/1'e göre, vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya bir işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Vekâlet sözleşmesinin özellik ve önemi nedeniyle bu çalışmamızda, söz konusu sözleşmenin genel özellikleri, unsurları, tarafları, tarafların yükümlülükleri ve sözleşmenin sona erme nedenleri ayrıntılı olarak incelenecektir. Çalışmamız sonunda vardığımız önemli noktalar, sonuç kısmında ayrıca belirlenecektir. Bu çalışmamızda, TBK'da düzenlenmiş olan vekâlet sözleşmesi asıl olmakla birlikte gerekli hallerde Avukatlık Kanunu'nda yer alan Avukatlık Sözleşmesine de yer verilecektir. Anahtar Kelimeler: Vekâlet, Vekâlet Sözleşmesi, Vekâlet Sözleşmesinin Nitelikleri, Vekâlet Sözleşmesinde Tarafların Borçları, Vekâlet Sözleşmesinin Sona Ermesi
Birlikte kefalet
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun on beşinci bölümünde 581 ile 603üncü maddeler arasında düzenlenen kefalet sözleşmesi bir kimsenin borcunu ödememesi veya temerrüdü neticesinde bir kefilin borcun alacaklısına ödemeyi tazmin yükümlülüğü altına girdiği teminat sözleşmesidir. Bu çalışmamızda kefaletin türlerinden olan birlikte kefalet incelenecek olup, öncelikle kefalet tanımlanmış, daha sonra kefaletin geçerlilik şartları, kefaletin türleri, kefil ve alacaklı arasındaki ilişkiler, kefil ile borçlu arasındaki ilişkiler genel olarak açıklanmıştır. Son olarak asıl konumuz olan birlikte kefalet incelenmiş, birlikte kefaletin türleri açıklanmış ve birlikte kefile borçtan kurtulma hakkı tanıyan TBK m.587/3 anlatılmıştır. Anahtar kelimeler:
Viyana Satım Antlaşması'nın uygulama alanı ve antlaşma kapsamında esaslı ihlâl kavramı
Devletler arasındaki ticari ilişkilerin artması nedeniyle ticari ilişkinin zemin taşı olan satım sözleşmelerinin kuruluşu ve içerdiği hükümler kadar bu sözleşmeler kapsamında ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde hangi hukuk kuralından faydalanılacağı hususunun tespiti hem tacirler hem de hukukçular nezdinde oldukça önemlidir. Uluslararası nitelikteki satım sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde uygulanacak hukuka ilişkin soru işaretlerinin giderilmesi ve uluslararası satım sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların farklı ülkelerde aynı kurallar uygulanarak çözümlenebilmesi amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Uluslararası Ticaret Hukuku Komisyonu tarafından Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşmeler Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması-Viyana Satım Antlaşması (CISG) hazırlanmıştır. Farklı hukuk sistemine sahip birçok ülke tarafından kabul edilen Antlaşma'ya Aralık 2021 tarihi itibariyle 94 ülke taraftır. Antlaşma genel itibariyle gerek alıcının gerekse satıcının esaslı ihlâl halinde kullanacağı haklarına yönelik oldukça pratik hükümler içermekte olup bu haliyle de uluslararası bir borçlar kanunu niteliğindedir. Uluslararası mal satım sözleşmelerine ilişkin içerdiği hükümlerin hem Türk Hukuku hem de uluslararası hukuk sistemleri açısından önem arz etmesi nedeniyle bu çalışmada öncelikle Antlaşma'nın uygulama alanı ele alınacak ve Antlaşma kapsamında esaslı ihlâl kavramı ile başlıca esaslı ihlâl halleri incelenecektir.
Yapı malikinin kusursuz sorumluluğu ve yapı denetim kuruluşlarının hukuki sorumluluğu
Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenen sorumluluk hukuku dar, geniş ve en dar anlamda farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Sorumluluk hukukunun ilkelerini kusur, sözleşme ve kanun hükmü oluşturmaktadır. Sorumluluk hukukunda iki ayrı sınıflandırma yapılmaktadır. Bu sınıflandırmalardan ilki kaynak yönünden olup sözleşme içi ve sözleşme dışı olarak ayrılmaktadır. Diğer sınıflandırma ise, kusur yönünden olup kusura dayanan haksız fiil sorumluluğu ve kusura dayanmayan sebep sorumluluğu olmak üzere iki türe ayrılmaktadır. Kusura dayanan haksız fiil sorumluluğu konusunu haksız fiil oluştururken; kusura dayanmayan sebep sorumluluğu ise hakkaniyet sorumluluğu, tehlike sorumluluğu ve olağan sebep sorumluluğu çerçevesinde incelenmektedir. Bina ve yapı sahibinin sorumluluğu, Türk Borçlar Kanunu'nda kusursuz sorumluluk olarak düzenlenmektedir. Bina ve yapı sahibi, Türk Borçlar Kanunu'nun 69. maddesindeki düzenleme ile bina ile yapı eserinin yapım bozukluğu ve bakımındaki eksikler sonucu ortaya çıkan zararlardan sorumlu tutulmaktadır. İntifa ve oturma hakkı sahiplerinin sorumluluğu ise binanın ve yapı eserinin bakım eksiklikleri ile sınırlı tutulmaktadır. Bina ve yapı malikinin kusursuz sorumluluğunun yanında yapılan yapıların denetimleri de önem arz etmektedir. Yapı denetimi insanların yaşamlarını güvenli ve sağlıklı bir şekilde devam ettirilmesi için yapıların fen, sanat ve sağlık kuralları çerçevesinde yapılmasını temin eden kontrol mekanizmasıdır. Yapı denetiminin asıl amacı insanların temel ihtiyaçlarından birini karşılamak için nitelikli ve sağlıklı konutlar üretmektir. Sağlıklı ve nitelikli konutların üretimi proje ve uygulama aşamasında yasal mevzuatın ve gerekli koşulların tam olarak gerçekleştirilmesi ile mümkün olacaktır. Türkiye'deki yapılar, 4708 Sayılı Yapı Denetim Hakkında Kanun ve Yapı Denetim Uygulama Yönetmeliği çerçevesinde denetlenmektedir. Yapı Denetim Hakkında Kanun, özel bir kanun olup uygulamada ortaya çıkan sorunlardan da anlaşılacağı üzere, bu kanunla düzenlenmeyen birçok husus bulunmaktadır. Düzenlenmeyen hususlar hakkında Türk Borçlar Kanunu'ndaki düzenlemelerden faydalanılmaktadır. Hukuki sorumluluğun tespiti halinde tazminata hükmedilebilmekte ayrıca malik, sorumlulara karşı rücu hakkını kullanabilmektedir. Mevzuattaki eksikler, kanun ve yönetmeliklerde yapılacak düzenlemelerle giderilememiştir. Anahtar Kelimeler: Sorumluluk hukuku, zarar, tazminat, yapı denetim.
Hukuki ayıp, hüküm ve sonuçları
Hukuki ayıp, ayıba ilişkin Türk Borçlar Kanunu'nda ve Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'da sayılmış olan ayıp türlerinden biridir. Nitekim mahiyet olarak zapt ile benzerlikler göstermektedir. Bu benzerliklerin hukuki sonuçlarını Viyana Satım Sözleşmesi'nin hukuki ayıp ve zapta ilişkin olan maddelerinde de görebilmekteyiz. Hukuki ayıp, diğer ayıp türleri gibi tarafların aralarında yapmış oldukları sözleşmelere konu mallarda ortaya çıkabilmektedir. Hukuki ayıbı diğer ayıp türlerinden ayıran başlıca husus, hukuki ayıbın mal üzerindeki maddi ve ekonomik sebeplerden değil, mal üzerinde kamu hukuku tarafından mevcut olan kısıtlamalar ve alıcının maldan beklediği faydayı görememesidir. Diğer ayıp türlerinde tarafların rızası ile mevcut olan ayıp ortadan kalkabilecekken, hukuki ayıp durumunda kamu hukuku kaynaklı sınırlamalar gereği ayıbın kaynağı özel hukuk ilişkileri değildir. Nitekim tarafların aralarında göstermiş oldukları rıza da hukuki ayıbı ortadan kaldırmayacaktır. Somut olaya göre en fazla taraflar arasında malın kullanım amacına göre hukuki ayıplı sayılması hususu görüşülerek, maldan beklenti durumu değişkenlik gösterebilecektir. Hukuki ayıbın en fazla karışmakta olduğu durum üçüncü kişinin satıma konu mal üzerinde üstün bir hakkının mevcut olduğu zapttan sorumluluk halidir. Hukuki ayıp ve zapttan sorumluluk hallerinin birbirlerinden ayrıştırılması ayıp veya zapttan sorumlulukta ortaya çıkacak sonuçlar bakımından önem teşkil etmektedir. Nitekim bu iki müessese birbirinin yerine kullanıldığı takdirde, sözleşmenin tarafları yanlış hükümler ile haksız şekilde zarara uğrayabilecektir. Hukuki ayıp ve zapt ele alınış bakımından somut olaya göre gerek doktrinde gerekse Yargıtay'ın vermiş olduğu kararlarda birbiri yerine kullanılmaktadır. Bu bakımdan hukuki ayıp ve zaptın genel anlamda hangi hususlarda mevcut olduğu belirtilerek somut olayların da sadece kamu hukuku – özel hukuk ayrımı diyerek ele alınmaması, geniş kapsamlı olarak bu iki müessesenin karşılaştırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler : Ayıp, Ayıplı Mal, Hukuki Ayıp, Zapt.
Türk Borçlar Hukukunda dolaylı temsil
Bu çalışmanın amacı, kanunlarımızda açıkça düzenlenmeyen fakat Türk Borçlar Kanunu ile Türk Ticaret Kanunu'nda farklı hükümlerde yer verilen dolaylı temsilin hukuki niteliğini, düzenlendiği hükümleri, dolaylı temsilci, dolaylı temsil olunan ile üçüncü kişi arasındaki ilişkiler ile dolaylı temsilin nam-ı müstearla ilişkisini incelemektedir. Kişiler, zaman darlığı, tecrübesizlik, başka yerde yaşamaları gibi pek çok sebeple temsile başvurabilir. Temsil kavramı, doğrudan temsili olduğu kadar dolaylı temsili de kapsamaktadır. Günlük hayatımızda dolaylı temsil pek çok yere karşımıza çıkmaktadır. Buna komisyoncu, taşıma işleri komisyoncusu ile gizli adi ortaklık örnek olarak gösterilebilir. Dolaylı temsilde, temsilci işlemi kendi adına dolaylı temsil olunan hesabına yapmaktadır. Dolaylı temsilci hukuki işlemi kendi adına yaptığından işlemin tarafı olmaktadır. Bu nedenle dolaylı temsilcinin tam fiil ehliyetine sahip olması gerekir. İşlemin sonuçları dolaylı temsilcinin hukuk alanında doğmaktadır. Temsilci, işlemden doğan hak ve borçları, ikinci bir hukuki işlemle dolaylı temsil olunana devredecektir. Bunun için hakların ve borçların devrine ilişkin olağan yollara başvurulur. Dolaylı temsil olunan ile dolaylı temsilci arasında temel ilişki (iç ilişki), dolaylı temsilci ile işlem yaptığı üçüncü kişi arasında dış ilişki kurulmaktadır. İstisnai haller dışında dolaylı temsil olunan ile üçüncü kişi arasında doğrudan hukuki ilişki kurulmamaktadır. Dolaylı temsil olunanın gizli kalmak amacıyla dolaylı temsile başvurduğu durumlarda karşımıza nam-ı müstear çıkmaktadır. Nam-ı müstear kavramını, kanuna karşı hile, tarafta muvazaa, inançlı işlem ve dolaylı temsil yetkisi veren vekalet ilişkisi olmak üzere dört kategori altında toplamamız mümkündür.
Eşyaya bağlı haklar ve borçlar
Hukukumuzda kural olarak borç altına girmek için irade beyanında bulunmak gerekmektedir ve sözleşmeler yalnızca sözleşme taraflarını bağlayıcıdır. Ancak bazı durumlarda irade beyanında bulunmaksızın, yalnızca bir eşya üzerinde hak sahibi olmak, kişiyi akdetmediği sözleşme ile bağlı kılabilir; dolayısıyla borç altına da sokabilir. Bu halde eşyaya bağlı borç ilişkisinden bahsedilir. Başka bir deyişle eşyaya bağlı borç ilişkisi, bir kimsenin bir mal üzerindeki ayni hakkı ya da zilyetliği nedeniyle borç altına girmesidir. Çalışmamızın amacı, Eşya Hukukunun temel ilkeleri çerçevesinde Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu ve sair mevzuatlarda yer alan düzenlemeler de göz önünde bulundurularak eşyaya bağlı hak ve borçların ayni haklardan ve nisbi hak doğuran diğer borç ilişkilerinden ayrılan özellikleri ile doğumu ve sona ermesindeki özellikli halleri bir bütün olarak incelemektir.
Türk Borçlar Kanunu madde 76 kapsamında geçici ödemeler
Geçici Ödemeler; Türk Borçlar Kanunu madde 76 hükmü ile; ilk kez Türk Hukuk Sistemine kazandırılarak, uygulama bulmuştur. Geçici ödemelerin amacı; zarar görenin mağduriyetinin acilen giderilmesini sağlamaktır. Zarar gören davacının geçici ödeme alabilmesi; tazminata ilişkin açmış olduğu dava ile mahkemeden geçici ödeme talebinde bulunması, iddiasının haklılığına yönelik inandırıcı kanıtları mahkemeye sunması, ekonomik olarak acil giderilmesi gereken bir hal içinde olduğunu ispatlaması koşullarına bağlanmıştır. Yargılamaların uzun sürelerde sonuçlanması neticesinde; zarar gören kişinin yargılama sebebiyle mağdur edilmemesi için, dava sonunda hükmedilmesi ön görülen tazminata mahsuben yargılama esnasında ödeme yapılması zarar gören açısından lehe bir durum olsa da; davalı açısından bakıldığında henüz bir yargı kararı olmaksızın yargı eliyle, cebri icraya konu olabilecek bir ödeme yapılmasına karar verilmektedir. Türk Borçlar Kanunu madde 76 Kapsamında Geçici Ödemeler konulu tezimiz ile; uygulamada katı kurallara bağlanmış geçici ödemelere ilişkin koşullardaki görüşlerimiz ile; uygulanmasına ilişkin esaslara hem öğreti hem de yargı kararları ile değinerek; atıl kalmaması gereken bir maddenin daha sık uygulanabilirliğini sağlamak açısından görüşlerimiz belirtilmektedir. Anahtar Kelimeler: Borçlar Kanunu, Geçiçi Ödeme, Hukuk.
Adi ortaklıkta yönetim ve temsil
Tezin konusu olan adi ortaklıkta yönetim ve temsil, Türk Borçlar Kanunu'nun ve İsviçre Borçlar Kanunu'nun ilgili hükümleri, yargı kararları ve doktrin görüşleri çerçevesinde ve uygulamanın ihtiyaçları doğrultusunda tezde değerlendirilmektedir.
Zararın ve tazminatın belirlenmesine ilişkin haksız fiil hükümlerinin borca aykırılıkta kıyasen uygulanması
Bu çalışmada, Türk Borçlar Kanunu m. 114/II'de "Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır." şeklinde kaleme alınan atıf hükmünün kapsamı, uygulama alanı ve sonuçları incelenmiştir. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde TBK m. 114/II hükmü kanun sistematiği içinde ele alınmış ve mehaz İsviçre Borçlar Kanunundaki yasalaşma süreci incelenmiştir. Ardından sözleşmesel sorumluluğun unsurları ve özellikle zarar unsuru haksız fiil sorumluluğu ile karşılaştırmalı olarak incelenmiş farklı yönlerine değinilmiştir. Zararın belirlenmesine ilişkin açıklamaların ardından, tezin ikinci bölümünde sözleşmeye aykırılıktan doğan zararın tazmininde, hangi haksız fiil hükümlerinin kıyasen uygulanabileceği açıklanmıştır. Ayrıca telafi amacı güden maddi tazminat ile benzer yönleri bulunan bazı kavramlara değinilmiştir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumlulukta uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalı olan haksız fiil hükümleri, doktrindeki görüşler ve Yargıtay kararına da değinilerek incelenmiştir.