Ultrasonography-doppler

96 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Prematüre bebeklerde prenatal doppler ultrasonografi bulguları ile postnatal serebral near-ınfrared spektroskopi (NIRS) ölçümlerinin uyumluluğunun araştırılması

Serebral oksijenizasyon üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle intrauterin büyüme kısıtlılığının (İUBK) perinatal ve neonatal izlemi günümüzde önem kazanmıştır. Bu tez çalışmasında gebeliğin 35. haftasından önce doğan bebeklerde fetal serebral ve umbilikal Doppler Ultrasonografi (USG) ölçümleriyle neonatal ilk 24 saatteki serebral Near-Infrared Spektroskopi (NIRS) ölçümlerinin birbirleriyle karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma kriterlerini sağlayan olgulardan (n=37) İUBK olanlar çalışma grubunu (n=24), olmayanlar kontrol grubunu (n=13) oluşturdu. Prenatal Doppler USG ölçümleri yönünden incelendiğinde; çalışma grubunda orta serebral arter ölçümlerinde ortalama diyastol sonu hız daha yüksek (p=0,024), ortalama pulsatilite indeksi daha düşük (p=0,028); umbilikal arter ölçümlerinde ortalama diyastol sonu hız daha düşük (p=0,015) ve ortalama pulsatilite indeksi daha yüksek (p=0,018) olarak bulundu. NIRS ölçümleri yönünden incelendiğinde; başlangıç, 15., 30. dakika, 1., 3., 6., 12. ve 24. saat ortalama bileşik ölçüm değerleri yönünden gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grubun ve zamanın NIRS ölçümleri üzerindeki etkisi ayrı ayrı incelendiğinde %95 güven düzeyinde istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (sırasıyla, p=0,235 ve p=0,723). Prenatal Doppler USG bulgularına göre İUBK klinik ağırlığının farklı seviyelerde olduğu düşünülen alt gruplar oluşturuldu. Gruplar arasında neonatal NIRS ölçümleri, prematürite morbiditeleri ve neonatal mortalite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Prenatal Doppler USG bulgularındaki olumsuz değişikliklerin belirli bir noktaya kadar fetüste ve yenidoğanda klinik bulgular ortaya çıkarmadığı, İUBK olan bebeklerde sonuçları etkileyen başka değişkenlerin de rol oynayabileceği düşünüldü. Perinatal ve neonatal bakımın iyi olmasının bileşik etkisi sonucunda gruplar arasında klinik bulgular ve ölçülen değerler ekseninde farklılık olmayabileceği sonucuna varıldı. Fetal dönemde İUBK'nin neden olabileceği neonatal sonuçların incelenmesinde günümüzde yaygın olarak kullanılan prenatal Doppler USG'nin neonatal serebral NIRS yöntemiyle birlikte ve entegre kullanılması, neonatal sonuçlar ile ilgili verilerin artmasını sağlayacak ve yararlı olacaktır.

Bebek-prematürFetal gelişme geriliğiPrenatal teşhis+2
Alper Aykanat
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyaliz hastalarında arteriyovenöz fistül debisinin diyaliz verimlilik göstergesi olan KT/V oranıyla korelasyonu

Amaç: Bu çalışmada arteriovenöz fistül yoluyla diyalize giren hastaların doppler ultrasonografi ile ölçülen akım debisinin, diyaliz verimlilik göstergesi olan kt/V oranıyla korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Nisan 2019 ve Eylül 2019 tarihleri arasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'ne başvuran ve daha önce açılmış arteriyovenöz hemodiyaliz fistülü bulunan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Ultrasonografi incelemeleri hasta supin pozisyonda iken gerçekleştirildi. Subklavyan bölgeden başlayarak ön kol distale kadar olan alanda sırasıyla; arteriyel yapılar, fistül anostomoz hattı ve venöz yapılar değerlendirildi. Arteriyel yapılarda belirgin trombüs veya darlık olup olmadığı değerlendirildi. Fistül anostomoz düzeyinden yapılan gri mod inceleme ile anastomoz çapı, renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile akım debisi ölçüldü. Götürücü vasküler yapının (ven) debisi ölçülerek anostomoz düzeyinden ölçülen debi ile karşılaştırıldı. Ayrıca götürücü vende flebit ve/veya tromboz varlığı, tromboz varsa derecesi ve anatomik lokalizasyonu kaydedildi. RDUS incelemelerinde fistül debisi 250 ml/dk üstünde (aktif fistül) saptanan hastalar yeterli debi olarak kabul edilmiş olup bu hastlarda fistül debisi kt/V oranları ile karşılaştırıldı. Fistül debisi 250 ml/dk ve altında saptanan hastalar yetersiz debi olarak değerlendirilmiş olup bu hasta grubu ile fistülü total tromboze olan hastaların kt/V oranları hesaplanmadı. Hastaların fistül debisi ölçüldükten sonra kt/V oranları hesaplandı. Bulgular: Fistül debisi ile kt/V arasında r=0.72 (p=0.001) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik. Götürücü vende flebit veya tromboz olmayan hastaların fistül düzeyi ve götürücü ven debileri arasında r=0.871 (p<0.05) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulduk. Fistül debisi 400 ml/dk'nın üzerinde olan hastaların götürücü ven çapı 5 mm ve üzeri, fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olan ve/veya fistülü tromboze olan hastaların götürücü ven çapı 4 mm'den düşük olarak tespit edilmiştir. Debi ile götürücü ven çapı arasında r=0.66 (p=0.001) orta düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik (p<0.05). Fistül debisi 250 ml/dk'nın üzerinde olan hastların 30'unda taşıyıcı ven sefalik ven, 11'inde taşıyıcı ven bazilik ven olarak değerlendirildi. Taşıyıcısı bazilik ven olan hastaların 6 tanesinde vasküler giriş yerinin sefalik ven seçilmesine bağlı disfonksiyon lehine değerlendirilmiş olup tarafımıza refere edilmiştir. Sonuç: Debi ölçümü anostomoz düzeyinden ve götürücü venden yapılabilir. Götürücü venden ölçüm yapılırken %50'nin üzerinde tromboz, 4 cm'den uzun segment flebit, ölçüm yapılan lokalizasyonda anevrizmatik dilatasyon olup olmadığına dikkat edilmeli ve mutlaka belirtilmelidir. Fistül ölçümlerinde, özellikle proksimal radiosefalik fistüllerde taşıyıcı ven kolda ve ön kolda mutlaka belirtilmelidir. Fistül debisi ideal olarak 500-1500 ml/dk olarak belirlenebilir ancak daha düşük veya yüksek debili hastalarda uzun dönem problemsiz diyalize girebilmektedir. Fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olanlar yetersiz debi olarak kabul edilebilir. Fistül disfonksiyonu düşünülen hastada ilk yapılması gereken RDUS'dir. Fistül debisi ile kt/V oranı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Ayrıca fistül debisi ile götürücü ven çapı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyo-venöz fistül, doppler ultrasonografi, fistül debisi

Arteriovenöz fistülBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Ensar Türko
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisteki şok hastalarında yatak başı ultrasonografi aracılığıyla karotis doppler akım hızı ölçümü ile volüm değerlendirilmesi ve vena kava inferior çapı ölçümünün santral venöz basınç ile ilişkilendirilmesi

Şokun geri döndürülemez fazına gelmeden önce acil serviste erken tanınarak erken dönemde tedavisine başlanmasının mortalitenin azaltılması açısından önemi büyüktür. Erken dönem tedavilerin başlangıcı sıvı replasmanıdır. Volüm değerlendirmesi için birçok teknik kullanılmaktadır: Çalışmamızda hızlı, ulaşılabilir ve invazif olmayan bir teknik olan yatak başı USG ile şok hastalarında KDAH ölçümüyle volümün değerlendirilmesi; VKİKİ, VKİ çapı, CVP gibi parametrelerle korelasyonu ve bu ölçümlerin mortaliteyi öngörmede etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planan çalışma acil servisteki şok tablosundaki 51 hasta ile yapıldı. Yatak başı ultrasonografi ile KDAH, VKİ ölçümleri, VKİKİ hesaplaması ve CVP ölçümleri gerçekleştirildi. Hastalar herhangi bir sonlanıma (ölüm, taburculuk, sevk) ulaşana kadar takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların %55'i erkek %45'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67 yıl olarak hesaplandı. Hastaların özgeçmişinde %45'inde malignite saptandı. Hastaların %88'i septik şok tanısı aldı. Mortalite oranı % 57 olarak bulundu. KDAH ortalama değeri 4cm/sn olarak hesaplandı. KDAH, VKİK, CVP sonuçlarıyla hastalarının mortalitelerinin öngörülebileceği saptandı. CVP, VKİK, VKİ çapı, KDAH arasındaki korelasyonlar tespit edildi. Mortaliteyi öngörmede; KDAH için %72 sensitive ve %68 spesifite ile kesim değeri 50 cm/sn, CVP'nin %61 sensitivite ve %71 spesitife ile kesim değeri 1,5 mmH20, ve VKİKİ'nin %93 sensitivite ve %85 spesitife ile kesim değeri %54,5 olarak hesaplandı. Sonuç olarak KDAH, CVP ve VKİKİ parametrelerinin şok hastalarında volüm durumunun değerlendirilmesinde ve mortaliteyi öngörmede klinisyene fikir verebileceği görüşüne ulaşıldı.

Acil servis-hastaneAcil tıpKan akış hızı+5
Rukiye Kaymakcı
Hacettepe University
2020
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Marfan sendromu olan çocuklarda kardiyovasküler sistemin değerlendirilmesi

Marfan Sendromu (MFS), kardiyovasküler komplikasyonlarla erken yaşta morbidite ve mortaliteye neden olan bir kalıtsal bağ dokusu hastalığıdır. Aortopatiler ve atrioventriküler kapak patolojileri en sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlardır. Son yıllarda miyokardiyal tutuluma da neden olduğu bildirilmiştir ancak çalışmalar çoğunlukla erişkin hastalarla yapılmıştır, sadece çocuklarla yapılan doku Doppler görüntüleme (DDG) ve/veya strain ekokardiyografi çalışması bildirilmemiştir. Bu çalışmada MFS'li çocuklarda konvansiyonel ekokardiyografiye ek olarak DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevler; elektrokardiyografi (EKG) ve Holter monitorizasyonuyla ileti sistemi değerlendirildi. Çalışmaya alınan 22 hastanın %86'sında aort kökü genişlemesi, %95'inde mitral kapak prolapsusu, %45'inde triküspid kapak prolapsusu görüldü. Sol ventrikül (LV) değerlendirmelerinde m-modla ölçülen sistolik işlevler tüm hastalarda normaldi, DDG ile hastaların %42'sinde sistolik işlevlerde azalma ve %37'sinde miyokardiyal relaksasyonda bozulma saptandı. Hastaların %48'inde LV tepe longitudinal strain yüzdesi düşük saptandı. Sağ ventrikülde DDG ile hastaların %55'inde sistolik işlevlerde azalma saptandı. EKG ve Holter monitorizasyonunda 2 hastada inkomplet sağ dal bloğu, 1 hastada sol aks deviyasyonu, asemptomatik ve bazal EKG normal olan 1 hastada non-sustained ventriküler taşikardi saptandı. Çalışmamızın sonucu olarak, MFS'li hastalarda konvansiyonel ekokardiyografinin yanı sıra, DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevlerin değerlendirilmesini; subklinik aritmilerin saptanabilmesi için, asemptomatik ve EKG normal olan hastalarda da belli aralıklarla Holter monitorizasyonu önermekteyiz.

AortAort hastalıklarıKardiyomiyopatiler+4
Sinem Nur Selçuk
Hacettepe University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Dalış öncesi yapılan tüm vücut titreşimli egzersizin venöz gaz kabarcıklarına etkisi

Aletli dalışlarda basınç altında nitrojen gazının solunması sebebiyle uzun ve derin dalışlarda ortaya çıkan rahatsızlık Dekompresyon Hastalığı olarak isimlendirilmektedir. Bu rahatsızlığın önlenmesi için sportif amaçlı dalışlarda dalış tabloları kullanılmaktadır. Ancak profesyonel amaçlı dalışlarda bu risk dalış tablolarıyla engellenebilecek boyutta değildir. Son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalarda dalış öncesinde akut olarak uygulanan sub-maksimal aerobik egzersizin ve akut olarak uygulanan 30-40 Hz'lik tüm vücut titreşiminin venöz gaz kabarcıklarını küçültmede etkili olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmada dalış öncesinde uygulanan egzersiz ve titreşim uygulamalarının venöz gaz kabarcıkları üzerine olan etkisini incelemek amaçlanmaktadır. Dalış öncesinde uygulanan egzersiz ve titreşimin dalış öncesi ve sonrasındaki kan akımı değerleri ve kanın ultrasonik yansıtıcılığa bağlı parlaklık değeri üzerine olan etkisi de bu çalışma kapsamında incelenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 15 istatistik programı ile One-Way Anova ve Paired-Samples "t" testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonuçların anlamlılık dereceleri p<0.05 seviyesinde kabul edilmiştir. Dalışta meydana gelen venöz gaz kabarcıklarının azaltılmasında titreşimin etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmasa da bir etkisinin olduğu fakat dalıştan önce yapılan sub-maksimal egzersizin anlamlı bir etkisi olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Egzersiz, Titreşim, Doppler, Scuba, Dalış, Dekompresyon

DalgıçlarDalmaDekompresyon+6
Serap Özgül
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

MCA/AO doppler parametresinin İUGR tanılı gebelerde perinatal sonuçları öngörmede prediktif değeri

Bu çalışmada 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede prediktif değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Prospektif kohort araştırması olarak yürütülen bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın ve Doğum Anabilim Dalı'nda Kasım 2018- Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, 34. gebelik haftası ve sonrasında doğum yapmış doğumsal anomali ve gebelik komplikasyonu olmayan gebelerden doğan IUGG tanılı 20 hasta vaka grubu ve 41 hasta kontrol grubu olmak üzere toplam 61 yenidoğan çalışmaya dahil edilmiştir. Tek bir deneyimli uzman doktor tarafından fetal hareketler göz önünde bulundurarak 3.5 MHz dışbükey dizi transdüktörü ile donatılmış olan Samsung Medison H60 ultrason cihazı kullanarak ultrason muayenesi yapılmıştır. Fetal ultrason muayenesi sonrası; fetal MCA/AO Doppler akım dalga formları elde edilmiştir. Tüm doppler ölçümleri fetal hareket yokluğunda ve apne peryodunda, insonasyon açısı mümkün olduğu kadar 0'a yakın olacak ve örnek hacim damarı kapsayacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Görüntünün insonasyon açısı <20'de tutulmuştur. MCA, UmB arter, İnen aort arterin (renal bifurkasiyonun hemen altından ) pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (Rİ ) oranı iki ölçümde ölçülmüştür. Bu iki ölçümün değeri hesaplanan Doppler indeksi olarak kaydedilmiştir. Ayrıca, birinci ve beşinci dakika Apgar skorları, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (NICU) ve yenidoğan ağırlığı, cinsiyyeti gibi yenidoğan özellikleri de kaydedilmiştir. İstatatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde %95 güven aralığında, p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, IUGG grubu hastaların yaş ortalaması 28,15±5,19 yıl olurken kontrol grubu hastaların yaş ortalaması 28,91±5,31 yıldı. IUGG grubundaki bebeklerin %55'i kız olurken %45'i erkekdi. Kontrol grubundaki bebeklerin %56,10'u kız olurken, %43,9'u erkek bebek olduğu tespit edildi. IUGG grubu hastaların 37,25±1,25hft ve kontrol grubu hastaların 38,11±1,26 hft doğum haftası ortalaması bulunuyordu. Ayrıca her iki grup arasında gravida ve parite açısından ilişki anlamlıydı. IUGG Grubunda MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 0,93±0,17, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 0,89±0,34, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,25±0,19 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,61±0,49 olarak tespit edildi. MCA/AO'da Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 10 olurken MCA/Umb Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 3 olarak saptanmıştır. kontrol grubundaki hastaların MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 1,06±0,13, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 1,10±0,36, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,32±0,22 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,84±0,54 olarak tespit edildi. MCA, AO ve Umblikal arterin Rİ değerlerinin oranının 1'in altında olmasının IUGG tanısı açısından Sensitivite %85, Spesifisite % 98,3, Pozitif Prediktif Değer %84, Negatif Prediktif Değer %80 ve Kesinlik %98,3 olarak tespit edildi. IUGG grubundaki bebeklerin %25'inin, kontrol grubundaki bebeklerin %7,32'sinin yenidogan yoğun bakım ihtiyacı olduğu tespit edildi. MCA Pİ/AO Pİ değeri ile kordon kanı pH değeri ve yenidogan yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiki yönden anlamlı ilişkiler tespit edildi. yaş ile gravida ,parite, MCA Rİ /Umb Rİ ve MCA Pİ /UmB Pİ arasında anlamlı bir ilişki bulunurken, gravida ile yaş, parite arasında, parite ile yaş, gravida, kilo, MCA Rİ/AO Rİ ve MCA Pİ/AO Pİ arasında, kilo ile BMİ arasında istatistiksel yönden anlamlı ilşikiler tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: MCA, AO, Doppler Ultrason, IUGR, Perinatal Sonuç, Prediktif Değer

AortFetal gelişme geriliğiGebelik+5
Ulduz Jafarova
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut alt ekstremite derin ven trombozlu hastalarda ultrasonik akselere kateter aracılı tromboliz tedavisi

Alt ekstremitenin derin ven trombozu (DVT) önemli morbidite ve mortalitesiyle yıllık görülme sıklığı yaklaşık her 1000 kişide 1-2 olan yaygın bir kardiyovasküler durumdur. Derin ven trombozu, Virchow triadı olarak bilinen staz, endotel harabiyeti ve hiperkoagulabilite nedeni ile oluşur. Derin ven trombozu tedavisinde amaç, pulmoner emboli ve pulmoner hipertansiyon, periferik venöz hastalık, venöz tromboemboli nüksü ve posttrombotik sendrom gibi komplikasyonların oluşmasını önlemektir. Bu amaçla tedavilerde antikogülan ajanlar, trombolitik ajanlar, cerrahi trombektomi ve perkütan endovasküler tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Bu çalışmada, Doppler ultrasonografi ile tanı alan, akut dönemdeki ilio-femoropopliteal derin ven trombozu olan hastaların tedavisinde ultrasonik akselere katater aracılı tromboliz tedavisinin güvenilirliği ve etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Aralık 2012-Nisan 2015 tarihleri arasında RDUS ile akut iliofemoralpopliteal (proksimal) derin ven trombozu tanısı konmuş 41 hasta (17 K, 24 E, ortalama yaş 51) dahil edilmiştir. Hastalara kılavuz kataterler (7F) ile ultrasonik akselere trombolitik infüzyon kateteri (EkoSonic® Endovascular System, EKOS Corporation, Bothell, Washington, USA) yerleştirilmiştir. Kontrol venografilerde %50'nin üzerinde darlık olan 8 (%19.5) hastaya PTA işlemi yapılarak uygun çap ve boyutlarda stentler yerleştirilmiştir. 4 hastaya (%9.7) infrarenal vena kava düzeyine, çıkarılabilir VCİ filtresi yerleştirilmiştir. Girişim sonrası trombüsün temizlenme oranı kontrol venografiler ile belirlenmiştir. Hastalar RDUS tetkiki ile takip edilmiştir. Sonuçlar değerlendirildiğinde, kontrol venografilerde %90.2 oranında başarılı rekanalizasyon sağlanmıştır. Takipler sırasında venöz yapının 23 hastada (%56) tam açık, 14 hastada (%34.1) kısmi açık olduğu izlenmiştir. Hastaların %14.6'sında hafif derecede PTS semptomları gözlenirken, hiçbir hastada şiddetli PTS semptomları saptanmamıştır. İliofemoral-popliteal DVT'de antikoagülan tedavinin trombüs üzerine litik etkisi bulunmamakta ve oluşan trombüsün yayılımını da yeterince önleyememektedir. Sistemik trombolitik tedavinin majör kanama riskinin yüksek olması ve trombotik alana özgün olmayan bir tedavi olması nedeniyle daha az trombolitik ile trombüsün lizisini sağlamaya yönelik özgün uygulamalara yönelim artmıştır. Literatürden elde edilen veriler ve bizim çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre kateter aracılı ultrasonla hızlandırılmış tromboliz tedavisi; uygulama sırasında daha düşük dozda trombolitik ajan kullanımını sağlayan, düşük komplikasyon oranlarına sahip, trombolitik ajanın trombüs içine dağılımını hızlandırarak tedavinin etkinliğini artıran alternatif bir endovasküler tedavi yöntemidir.

BacakTedaviTrombolitik terapi+2
Fatma Dede
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyak cerrahi yapılan hastalarda arteriyel stiffness değerinin hemodinamik parametrelerle ilişkisi

Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile cerrahi başlangıcı arasındaki sürede daha çok görülen hipotansiyon hem kardiyak hem de kardiyak dışı cerrahi yapılan hastalarda olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. Çalışmamızın amacı doppler ultrasonografi (USG) ile karotis/femoral nabız dalga hızı ölçümlerinden elde edilen arteriyel stiffness (sertlik) değerinin kardiyak cerrahi yapılan hastalarda başlıca hipotansiyon olmak üzere hemodinamik parametreler, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış zamanı ve mortalite ile ilişkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya kardiyak cerrahi yapılacak 121 hasta dahil edildi. Hastalara rutin monitörizasyona ek olarak USG'nin 3 lead elektrokardiyogram (EKG) kabloları da bağlandı. Ölçüm öncesi tüm hastalara sedasyon uygulandı. Supin pozisyonda sağ ana karotis arter ve femoral arterden doppler akım ölçümleri ile karotis/femoral nabız dalga hızı elde edildi. USG M modu ile sağ ana karotis arter ve internal juguler ven (İJV) maksimum ve minimum çap ölçümleri yapıldı. Parametreler arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi olarak belirlendi. Nabız dalga hızı ölçümleri için hem ana karotis arter hem de femoral arterde doppler dalgasının başlangıç noktası ile EKG'de R dalgası arasındaki gecikme süresi belirlendi. Daha sonra görüntülemenin yapıldığı ana karotis arter ve femoral arter arası mesafe ölçüldü. İki nokta arasındaki mesafe gecikme süresi ile oranlandı. Üç ardışık dalga üzerinde ölçümler yapılarak ortalaması alındı. Elde edilen sonuçlar nabız dalga hızı metre/saniye olarak nitelendirildi. Bu değer arteriyel sertlik derecesi olarak kabul edildi. USG M mod ile ana karotis arter ve internal juguler ven maksimum ve minimum çaplarından sertlik indeksi, İJV kollapsibilite indeksi ve İJV/karotis indeksi hesaplandı. Tüm hastalara standart anestezi indüksiyonu sağlandı. Hipotansiyonu tanımlamak için çeşitli sistolik arter basıncı ve ortalama arter basıncının mutlak ve bazal eşik değerlerinde azalma kullanıldı. Operasyon boyunca hemodinamik yanıt analizleri vazoaktif inotropik skor (VİS) ile yapıldı. Postoperatif hastanede, yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri ve mortalite oranları da kaydedildi. Bulgular: Arteriyel sertlik ile yaş ve minimum karotis çapı arasında ve sertlik indeksi ile bazal sistolik arter basıncı ve minimum karotis çapı arasında zayıf korelasyon görülmüştür (p˂0,05). Arteriyel sertlik, sertlik indeksi ve İJV/karotis indeksi parametrelerinin mortalite üzerindeki etki düzeyleri incelenmiş ve anlamlı bir etki profili veya anlamlı bir prediktif özellik tespit edilmemiştir (p>0,05). Arteriyel sertlik değerinin hipotansiyon üzerindeki etki düzeyleri ve hipotansiyona yönelik prediktif kabiliyetleri analiz edilmiş, parametrelerin her biri için ayrı ayrı olarak lojistik regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Hipotansiyon için belirlenmiş sınırlar baz alınarak yapılan incelemelerde parametrelerde anlamlı bir etki düzeyi ve/veya prediktif özellik görülmemiştir (p>0,05). Eksitus olan hastalarda toplam vazoaktif inotropik skor (p=0,012) ve yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri (p=0,019) daha yüksek olarak görülmüş ve anlamlılık teşkil etmiştir. Sonuç: Kardiyak cerrahi hastalarında yapılan bu çalışmada USG ile değerlendirilen arteriyel sertlik, sertlik indeksi, İJV/karotis indeksi ve İJV kollapsibilite indeksi ile hipotansiyon, yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Arteriyel sertlik ölçümünde USG kullanımı ve arteriyel sertlik değerinin hemodinamik bir indeks göstergesi olarak kullanılabilmesi için daha geniş kapsamlı, prospektif, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik, doppler ultrasonografi, hemodinami, kardiyak cerrahi, nabız dalga hızı, sertlik indeksi

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+5
Mustafa Aydemir
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nutcracker (fındıkkıran) sendromu tanısı alan çocuklarda demografik, klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Nutcracker sendromu (NCS), sol renal venin (SRV) aort ve superior mezenterik arter (SMA) arasında sıkışması olarak tanımlanmakta ve çeşitli semptomlarla ortaya çıkmaktadır. Pediatrik hastalarda tanı kriterleri, tedavi seçenekleri hakkında yetersiz bilgi ve hastalığın doğal seyri ile ilgili belirsizlik bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı NCS tanısı ile takip edilen çocuk hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik özelliklerini ve izlem sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi ve demografik özellikleri, başvuru yakınmaları, laboratuvar sonuçları, eşlik eden hastalıkları ve radyolojik bulguları kaydedildi. Bulgular: Son 10 yılda ortalama 31,11±26,89 ay takip edilen 133 NCS tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 12,10±2,90 yıl olup, %68,4'ü kız, %31,6'sı erkekti. Başvuru anında VKİ persentilinin olguların %36'sında ˂5 olduğu görüldü. Tanı anında hastaların %23,3'ünde sol yan ve/veya karın ağrısı, %6,9'unda makroskopik hematüri ve %2,3'ünde sol taraflı varikosel olduğu belirlendi. En sık görülen laboratuvar bulguları nefritik düzeyde proteinüri (%96,9) ve mikroskobik hematüri (%19,5) olarak saptandı. Tüm hastalara SRV doppler ultrasonografisi (DUS) ile tanı konuldu. SRV'nin hiler bölümünün çapının aortomezenterik çapına ortalama oranı sırasıyla yatar ve dik pozisyonda 5,32±3,19 ve 9,13±9,73; SRV'nin iki bölge arasındaki pik akım (PA) hızı ortalama oranı sırasıyla 4,94±2,50 ve 8,63±4,04 bulundu. Ayakta ölçülen SMA açısı, çap ve PA hızı oranları yatar pozisyondaki değerlerden istatistiksel anlamlı olacak şekilde farklı bulundu. Dik pozisyonda görüntülendiğinde SRV'nin kompresyon belirtilerinin daha belirgin olduğu görüldü. Semptomatik olan ve olmayan hastaların başvuru anında DUS değerleri arasında fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalar konservatif olarak takip edildi ve izlem sonunda 114 hastanın 51'inde (%44,7) hematüri ve/veya proteinüri bulgularının tamamen düzeldiği görüldü. 53 hastaya ilk DUS yapıldıktan sonra ortalama 40±21,5 ay sonra kontrol DUS incelemesi yapıldı. Ayakta yapılan incelemelerde; hastaların takip SRV hiler/AM çap ve PA hızı oranı değerleri başlangıca göre daha düşük saptandı. Son değerlendirmede 15 hastada radyolojik düzelme kaydedildi ve bu hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının tamamen iyileştiği belirlendi. Sonuç: Açıklanamayan proteinüri ve/veya hematüri varlığında, özellikle ergenlik döneminde ve zayıf çocuklarda NCS tanısı mutlaka akla gelmelidir. DUS invazif olmaması nedeniyle ilk tanı testi olarak kullanılmalıdır. İzlemde hastaların büyük bölümünde yakınmalar geçmiş; yaklaşık yarısında laboratuvar bulguları düzelmiş ve DUS bulgularında iyileşme görülmüştür. Sonuçlarımız, çocuklarda birinci basamak tedavi yaklaşımı olarak konservatif yönetimi desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Nutcracker sendromu, hematüri, proteinüri, renal doppler ultrasonografi

BöbrekDemografiHematüri+4
Iryna Akdemir
Ankara University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde meme tümörü olgularında doppler ultrasonografi indeksleri ve histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında meme tümörlü dişi köpeklerin meme loblarına yapılan Doppler ultrasonografi muayenesi sonucunda elde edilecek bulguların Doppler indekslerinin belirlenmesi ve histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyali olarak Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 48 adet farklı yaş (2 ila 16 yaş arası değişen) ve çeşitli ırklardan (Alman Çoban Köpeği, Cocker, Poodle, Golden Retriever, İngiliz Setter, Kangal, Mix, Pekingese, Pointer, Terrier) dişi köpeklere ait toplam 61 kitle kullanıldı. Doppler ultrasonografik incemelesi yapılan materyaller histopatolojik olarak değerlendirildi. Mikroskobik incelemeler sonunda tümör tanıları (Karsinosarkoma, Simple Karsinoma, Karsinoma Mikst tip, Karsinoma Malignant Miyoepiteliyoma, Solid Karsinoma, Adenoskuamöz Karsinoma, Kompleks Karsinoma, Komedokarsinoma, Osteokondrosarkom,Yangılı Karsinoma, Benign Mikst Tümör, Kompleks Adenoma ve Simple Adenoma) konuldu. Bulgular operasyondan sonra histopatolojik tanı ile karşılaştırılarak meme tümörlerinde doppler indekslerinin meme tümör karakteristiğinin tahmininde güvenli olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, köpeklerden elde edilen doppler indekslerinden PSV ve HR değerlerinin (p<0,05) histopatoloji bulgularıyla benzerlik gösterdiği, doppler indekslerinin tümör karakterini önceden tahmin etmede etkin olduğu saptanmıştır.

HistopatolojiKarakteristik özelliklerKöpekler+5
Ezgi Dikmeoğlu Nemutlu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik sklerozlu hastalarda artropati bulgularının ultrasonografik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Sistemik skleroz (SSc) hastalarında Ultrasonografi (US) periartiküler yumuşak dokuları değerlendirmeye, inflamatuar lezyonları saptamaya (sinovit, tenosinovit, bursit vb.); Power Doppler Ultrason(PDUS) ise incelenen bölgedeki vaskülariteyi değerlendirmeye ve aktif inflamasyon bulgularının tespit edilmesine olanak sağlamaktadır. Bu çalışmanın amacı, SSc'li hastalarda US ile el ve el bileği sinoviti ve/veya tenosinovitinin sıklığını ve şiddetini tanımlamak, sinovit ve/veya tenosinovit saptanan eklemlerde PDUS sinyali sıklığı ve şiddetini araştırmak, elde edilen verileri sağlıklı kontrol grubu verileri ile karşılaştırmak, tüm US bulgularının klinik muayene, biyolojik veriler ve visseral tutulum ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma SSc tanısı alan 50 hasta ve 50 Kontrol Grubu ile prospektif olarak yapıldı. Toplam 100 gönüllünün her iki el 2, 3, 4 ve 5. parmaklar Metacarpophalengeal(MCP), Proksimal interphalengeal (PİP) ve Distal interphalengeal(DİP) eklemleri ve el bileği eklemleri US ile sinovit, sinoviyal hipertrofi, tenosinovit, erozyon, osteofit ve kalsinozis varlığı açısından değerlendirildi. Sinovit ve/veya tenosinovit saptanan eklemler 0=yok, 1=hafif, 2=orta, 3=şiddetli olacak şekilde sinovit ve/veya tenosinovit şiddeti ve PDUS sinyal pozitifliği açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 SSc hastasının 41'i (%82) kadın, 9'u(%18) erkek, 50 sağlıklı kontrol grubunun 41'i (%82) kadın, 9'u (%18) erkekti. SSc hastalarının yaş ortalaması 53,7 ± 12,1, sağlıklı kontrol grubunun yaş ortalaması 53±12,2 olarak tespit edildi. Gruplar arasında istatistiksel anlamlı cinsiyet ve yaş farkı yoktu. SSc'li hastalarda US'de bakılan eklemlerde sinovit (p<0.001), sinoviyal hipertrofi (p<0.001), tenosinovit (p<0.001) ve kalsinozis(p < 0.012) görülme sıklığı sağlıklı kontrol grubuna göre sayısal açıdan ve istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla saptandı. SSc'li hastalarda sinovit, sinoviyal hipertrofi ve tenosinovit, bakılan diğer eklemlere kıyasla el bileğinde daha fazla sayıda saptandı. SSc'li hastalar ve kontrol grubu arasında US ile el bileği ekleminde sinovit (p< 0.001), sinoviyal hipertrofi (p < 0.001) ve tenosinovit (p < 0.001) saptanması açısından yapılan karşılaştırma SSc tanılı hastalar lehine istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SSc'li hastalar ve kontroller arasında yapılan karşılaştırmada US ile tüm eklemlerde saptanan hafif şiddette sinovit sıklığı (p < 0.001) ve hafif şiddette tenosinovit sıklığı (p < 0.001) SSc tanılı hastalar lehine istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastalarda ve kontrollerde kantitatif olarak şiddetli (Derece 3) sinovit ve tenosinovit bulgusuna ve şiddetli (Derece 3) PD pozitifliğine rastlanılmadı. DcSSc ve LcSSc alt tiplerine dahil hastalar arasında yapılan karşılaştırmada US bulgularının görülmesi açısından istatistiksel anlamlı farklılığa rastlanılmadı. Çalışmamızda sinoviti olmayan ve olan SSc hastaları arasında yapılan karşılaştırmada sinoviti olanların sinoviti olmayanlara göre daha yüksek CRP(CRP>5 mg/dl) ve daha yüksek ESH değerlerine sahip olmalarının istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi (sırasıyla p=0.039 ve p=0.025). Sonuç: Bu çalışmada SSc hastalarında sağlıklı kontrollere göre US ile özellikle el bileğinde daha fazla sinovit, sinoviyal hipertrofi ve tenosinovit bulgusuna rastlanıldı. SSc hastalarında hafif şiddette sinovit-tenosinovit bulgusunun orta-ağır şiddette sinovit- tenosinovite göre daha fazla olduğu ve hafif şiddette sinovit ve tenosinovit görülme sıklığının sağlıklı kontrol grubuna göre daha fazla olduğu gözlendi. Hastalarda sinovit bulgusu daha yüksek CRP ve sedimentasyon değeri ile ilişkili olarak görüldü. Anahtar Kelimeler: Sistemik Skleroz, Ultrasonografi, Sinovit ve Tenosinovit, Power Doppler Ultrasonografi

ArtropatiSinovitSkleroderma-sistemik+3
Zeynep Ermancık
Ankara University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Fasiyal arter dallarının ve doğrultusunun doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Amaç:Bu çalışmanın amacı fasiyal arter(FA) ve dallarını, angular arter'in (AA) varyasyonlarını, FA'nın nazolabial folddaki (NLF) seyrini Ultrasonografi (USG) ile incelemek; USG'de FA'nın rezistif indeks (RI) değeri ile yaş, cinsiyet, yüzün her iki yarımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalına çeşitli nedenlerle muayene için başvuran 18-60 yaş arası toplam 188 (94 kadın, 94 erkek) hasta dahil edildi. Sistemik olarak sağlıklı, sigara kullanmayan, yüz bölgesine herhangi bir cerrahi prosedür gerçekleştirilmemiş hastalarınher iki yüz yarımındaki toplam 376 FA'nın dalları, RI, AA varyasyonları, FA'nın NLF'deki seyri incelendi. Bulgular: USG ile yapılan değerlendirmelerde sol RI değeri ortalama 0.688±0.085, sağ RI değeri ortalama 0.703±0.092 bulundu. FA'nın RI değerleri ile yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı belirlendi. FA dallanma tipleri incelendiğinde en sık Tip1, AAvaryasyonları incelendiğinde en sık Tip A, FA'nın NLF'deki seyri incelendiğinde en sık Tip A varyasyonları tespit edildi. Sonuç: FA'nın dallanma tipinin, RI'nın, AA varyasyonlarının ve FA'nın NLF'deki seyrinin yaşla, cinsiyetle ve yüzün her iki yarımıyla bir ilişkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak USG; FA'nın seyrinin, vasküler yapılar arasındaki ilişkinin ve kan akımının değerlendirilmesinde etkili bir görüntüleme yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Fasiyal Arter, Rezistif İndeks, Ultrasonografi

Angular arterFasiyal arterUltrasonografi+1
Ukte Boz
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavşanlarda luteolizis sürecinde b-mod ve doppler ultrasonografi bulguları ile serum nitrik oksit düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Sunulan tez çalışmasında tavşanlarda fonksiyonel luteolizisin aşamalarından biri olan luteal perfüzyon değişikliğinin B-mod ve Doppler usg görüntülerindeki olası değişim üzerinden değerlendirilerek, serum Nitrik oksit (NO) seviyelerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan toplam 14 dişi tavşana gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH; 0,2 mL Buserelin, im) uygulanarak yalancı gebeliğin indüksiyonu yapıldı. Birinci çalışma grubunda (Grup 1, n=7) yalancı gebeliğin 9. günü Prostaglandin F2α (PGF2α) enjeksiyonu (200 µg alfaprostol) ile luteolizis uyarıldı. Grup 2' de ise (n=7) plasebo enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Tüm tavşanlarda enjeksiyon öncesi, izleyen 40-80-360 dk. ve 24. saatlerde 18 MHz mikrokonveks prob eşliğinde B-mod ve Doppler ultrasonografi yapıldı. Alınan B-mod görüntülerinden Image-J programı yardımıyla total ovaryum dokusu üzerindeki alan (mm2), ortalama grilik değeri (MGV) ve heterojenite değerleri hesaplandı. Doppler ölçümlerinde luteal dokulara en yakın gözlenen arteriol üzerinden pulzatil (PI) ve rezistans (RI) indeks değerleri kaydedildi. Her bir ölçüm değeri sağ ve sol ovaryum için ayrı ayrı kaydedildi. Luteolizis öncesi (0-3-6-9. günler) ve usg sonrası ilgili saatlerde serum progesteron ölçümü için kulak venasından 4mL kan örneği alındı. Ek olarak, NO ölçümü için sadece usg sonrası ilgili saatlerde kan örneği alındı. Kan örnekleri ELISA yöntemi ile ölçümüne kadar -24 ºC'de saklandı. Buna göre ultrasonografik bulgular ve serum ölçüm sonuçları deney ve kontrol grupları arasında aynı yönlerdeki ovaryumlar gözetilerek gruplar arası Student T-test ve Mann Whitney U testi ile; yine grup içi zamana bağlı değişimin hesaplanabilmesi için varyans analizi ve Freidman Testi kullanarak istatistiki yönden değerlendirildi. Bulgular: Bireysel klinik yanıtlar incelendiğinde yalancı gebelik oluşturulan tavşanlarda tüy yolma, yuva yapma gibi davranışsal değişimler izlenmiş, ek olarak corpora luteanın usg ile gözlenebilmiş olsa da serum P4 seviyeleri açısından gruplar arası önemli bir farka rastlanmadı. Ultrasonografi parametreleri yönünden incelendiğinde: deney grubunun sol ovaryum alanı 360. dk'da kontrol grubuna oranla daha küçüktü (P<0,05). Grup içi değerlendirmelerde ise her iki grupta da 40. dk sağ ovaryum yüzey alanı sol ovaryuma göre daha büyüktü (P<0,05). Ortalama grilik değerleri (MGV) açısından, 0. dk ölçümlerinde deney grubunun sol ovaryumları kontrol grubuna göre daha yüksek idi (P<0,05). Ayrıca deney grubunun sol ovaryumların MGV değeri 80. dk'ya kadar belirgin şekilde artış, 360.dk'da ise düşüş gösterdi (P<0,05). Heterojenite değerleri gruplar arası değerlendirildiğinde, 360. dk'da deney grubunun sağ ovaryum heterojenite değerinin daha düşük olduğu görüldü (P<0,05). Deney grubunda 360.dk.'da sağ tarafta sol tarafa oranla artan heterojenite değeri kaydedildi (P<0,05). Doppler usg bulguları bakımından gruplar arası PI ve RI değerleri yönünden farklılık görülmedi. Ancak kontrol grubunun sağ ovaryum RI değeri 0. dk'da sonraki ölçümlere oranla daha yüksekti (P<0,05). Çalışma sırasında serum NO düzeyleri arasında gruplar arası herhangi bir fark görülmedi. Ancak kontrol grubunda 80. dk'da artış, 360. dk'da ise belirgin azalma kaydedildi (P<0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında tavşanlarda yalancı gebelik indüksiyonunun hormonal takibinde zorluk yaşanabileceği, olguların steroid düzeyleri kadar klinik yanıtın da izlenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ek olarak, ölçüm öncesinde örneklerin saklanıp çalışma sonrasında ELISA yöntemi ile ölçülmesi yerine hızlı test kitlerinin geliştirilerek indüksiyonu izleyen günlerde gerçek zamanlı ölçümlerin yapılması daha faydalı olacağı düşünülmektedir. Tavşanlarda diğer türlere oranla oldukça küçük boyutlu ve uzun kornu yapısı nedeniyle abdominal boşluk içinde daha değişken bir lokasyona sahip olan ovaryumlar doğru teknik ile uygulanan ultrasonografi ile non invaziv şekilde görüntülebilir. Ancak uygulama sırasında lokasyon asimetrisi ve sağ taftaki sekum içi gaza bağlı artefakt artışı göz önünde tutulmalıdır. Çalışma sonrası diğer memeli ve kanatlı hayvanlarda geçmişte kanıtlanmış olan fonksiyonel/ yapısal asimetri olgusunun tavşan ovaryumları için de mümkün görünmektedir. Buna göre, sağ ovaryumun daha büyük ve daha aktif olabileceği kanısına varılmıştır. Luteolizis sonrası saptanan MGV ve Heterojenite değişimlerine dayanarak luteal regresyonun teyidinde ekotekstürel incelemeler kullanılabilir. Ancak burada lize olan ve yerini corpus albikansa bırakacak olan corpora luteanın daha uzun bir zaman diliminde, belki de günlük ekotekstürel incelemeler ile takibi gibi daha detaylı işlemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Yine tavşanlarda Doppler ultrasonografi ile ovaryum dokusunun perfüzyonu takibi yapılabildiği, Pulsed Doppler incelemeler ve ölçümler açısından klinik pratikte kolaylıkla yer alabileceği görülmüştür. Tavşanlarda luteal regresyon ve NO ilişkisine dair kısıtlı sayıda çalışma bulgusu olması ve bu denemede sözkonusu değişme ratlanmaması nedeniyle gelecekte farklı bir ölçüm tekniği ile ve daha ayrıntılı kurgulanmış bir çalışmada araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Luteolizis, Nitrik Oksit, Tavşan. Ultrasonografi, Yalancı Gebelik.

GebelikHayvan deneyleriLuteolizis+3
Oğuz Varoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Supratentorial kitle varlığında boynun farklı derecelerde fleksiyon ve ekstansiyonunun internal juguler ven ve karotid arter akımlarına etkisinin incelenmesi

İntrakraniyal kitle nedeniyle kraniyotomi yapılacak hastalarda, kitlenin yerine göre değişen çeşitli hasta pozisyonları kullanılabilir. Bu pozisyonlar sırasında, başın ileri fleksiyonu, ekstansiyonu ya da rotasyonu ile hastanın boyun bölgesindeki vasküler yapılar basıya maruz kalabilir. Bu durum; intra-serebral basınç artışından, serebral iskemiye dek değişen problemlere neden olabilirken, cerrahinin başarısını da değiştirebilir. Ancak literatürde, intrakraniyal kitlesi olan hastalarda boynun farklı pozisyonlarının, boyun bölgesinde yeralan vasküler yapılardaki akım ve akım hızlarına etkisinin araştırıldığı çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada; supratentoriyal kitle nedeniyle kraniyotomi operasyonu planlanan hastalarda, boynun 300 fleksiyonu ve 300 ekstansiyonunun, internal karotid arter ve internal juguler ven kan akımları ve akım hızlarına etkisinin doppler ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER Bu amaçla; yerel etik kurul onayı ve hastaların yazılı onamları alındıktan sonra, supratentoriyal kitle tanısıyla kraniyotomi operasyonu planlanan, 18-60 yaş arasında, ASA I-II grubundan, BMI 20-25 olan; klinik olarak belirlenmiş vasküler ve servikal patolojisi olmayan (servikal bölgede hareket kısıtlılığı, geçirilmiş kraniyal ya da servikal operasyon, geçirilmiş stroke, ateroskleroz, stenoz vs.), intrakraniyal basınç artışı semptomları göstermeyen; manyetik rezonans görüntüleme sırasında sedasyon gerektirmeyecek olan 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, kilo, BMI gibi demografik verileri, kitlenin lokalizasyonu, türü ve tarafı (sağ, sol) kaydedildi. Hastalar sekiz saatlik açlık süresini takiben, doppler ünitesine alınarak kommün karotis arter bifurkasyonunun 1cm yukarısından; dopler ultrasonografi ile önce supin nötral pozisyonda, sonra 300 fleksiyon ve 300 ekstansiyon pozisyonda iken bilateral internal juguler ven ve internal karotid arter kan akımları ve akım hızları ölçüldü. Ardından hastalar manyetik rezonans görüntüleme ünitesine alınan hastalarda; baş nötral pozisyonda iken, 300 fleksiyon ve 300 ekstansiyonda iken bilateral internal karotid arter ve internal juguler ven akım hızları iki farklı velocity encoding sekansında (50ml/sn ve 100ml/sn) ölçüldü. Her iki yöntemle ölçüm yapılırken, hastaların boynuna verilen standart fleksiyon ve ekstansiyon pozisyonu için, fibro-elastik sert materyalden yapılmış, standart ekipman kullanıldı ve verilen 300'lik açı ölçüldü. Hemodinamik ani değişikliklerin takibi açısından, ölçümler sırasında hastaların pulse oksimetre ile oksijen satürasyonları, kalp atım hızları ve non-invaziv kan basınçları takip edildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR Çalışmamıza dahil edilen hüm hastaların %25'inde, intrakraniyal kitlenin bulunduğu tarafta ölçülen arter kan akımı ve venöz kan akımı ile karşı taraf arter ve venöz kan akımı karşılaştırıldığında; kitlenin olduğu tarafta kan akımları artmış olarak bulundu. Çalışma grubunda başın nötral pozisyonu ile 300 fleksiyon ve 300 ekstansiyonunda yapılan dopler ulstrasonografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile yapılan ölçümlerde; internal karotid arter ve internal juguler ven akım hızları karşılaştırıldığında, farklı pozisyonlardaki akım hızları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Başın nötral pozisyonu ile 300 fleksiyon ve 300 ekstansiyon pozisyonunda, doppler ultrasonografi ile internal karotid arter ve internal juguler venden ölçülen akımlar karşılaştırıldığında, farklı pozisyonlarda akımlar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Dopler ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile yapılan ölçümler birbiri ile karşılaştırıldığında; boynun tüm pozisyonlarında manyetik rezonans görüntüleme -velocity encoding- 50ml/sn sekansı ve doppler ultrasonografi ölçümleri arasında yüksek oranda korelasyon saptandı (pearson korelasyon katsayısı ≥0,60). Özellikle venöz akım hızlarının ölçümlerinde korelasyonun oldukça yüksek olduğu görüldü (pearson korelasyon katsayısı ≥80). SONUÇ Supratentoriyal kitle nedeniyle kraniyotomi planlanan hastalarda, boynun 300 fleksiyon ve 300 ekstansiyon pozisyonlarıyla; internal karotid arter ve internal juguler ven akımları ve akım hızlarında değişiklik saptanmamıştır. Kraniyotomi sırasında, hastanın boynuna verilecek fleksiyon ve ekstansiyon pozisyonunun sınırlarının ölçüm yöntemleri ile önceden tespiti, cerrahi başarıya katkıda bulunacağı gibi, hastaların mortalite ve morbiditesi açısından da önem arzeder.

AnesteziJugular venlerKarotis arteri-internal+5
Büşra Nizam
Yeditepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anemik olan ve olmayan gebelerde fetal doppler CPR ve UCR parametrelerinin obstetrik sonuçlarla karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışma elektif sezaryen planlanan hastalarda anemik olan ve olmayan hastaların fetal doppler ultrasonlarıyla birlikte yenidoğan apgar skorları değerlendirilerek henüz intrapartum dönemdeyken anemik gebelerin yenidoğanları hakkında öngürü sahibi olabilmeyi hedeflemiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif olup, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Etik Kurulunun onayının alınmasının ardından Ankara Bilkent Şehir hastanesi Antenatal polikliniklerine 01/05/2022 ile 31/10/2022 tarihleri arasında başvuran elektif sezaryen planlanan 71 hasta, sezaryen öncesi fetal ultrason yapılarak, sezaryen sonrası ise yenidoğan bulgularına bakılarak çalışma grubumuzu oluşturmuştur. Ayrıca aynı dönemde vaka grubuyla aynı özellikleri taşıyan aynı tarihlerde sezaryen doğum planlanan ek hastalığı olmayan sağlıklı gebelerden oluşturulan 130 gebenin fetal ultrason ve yenidoğan değerleriyle kontrol grubu oluşturularak bu çalışmaya dahil edildi. Böylece çalışmaya toplamda 201 gebe dahil edilmiş oldu. Bulgular: Yapılan çalışmalarla fetal anemiyle ilişkisi olduğu bilinen fetal doppler indekslerindeki değerlerin bu çalışamada aynı zamanda maternal anemiyi de işaret edebildiğini görmüş olup, aynı zamanda yenidoğan 5. Dakika apgarının da maternal anemiden etkilenebileceği sonucuna vardık. Sonuç: Kadın doğum kliniğimizde rutin olarak kullandığımız kolay ve ucuz olan ultrason ölçümleri ve hemogram parametreleri ile yenidoğanlar hakkında öngürü sahibi olmamızın ve önlem almamızın mümkün olduğu görülmüştür. Bizim çalışmamızda henüz hakkında çok çalışma olmayan, bir konu olan maternal aneminin cpr ve ucr üzerine etkilerine bakıldığında, aneminin fetal ucr ölçümleri üzerinde etkili olduğuna dair anlamlı sonuçlar elde ettik. Aynı zamanda maternal aneminin yenidoğanın 5.dk apgarı üzerinde negatif etkili olduğunu gördük.

AnemiApgar puanıBebek-yenidoğmuş+3
Gülşah Kızılgedik
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü

Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu

Acil servis-hastaneAcil tıpHipovolemi+5
Hasan Can Bahçe
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis plakların değerlendirlmesinde çok kanallı bilgisayarlı tomografi ve renkli doppler ultrasonografi

Ocak 2012-Nisan 2013 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalında RDUS ve ÇKBT incelemesi yapılan, ECA haricindeki ekstrakranial karotis sisteminde plak saptanan toplam 58 Hasta ve 86 plak analiz edilerek plak morfolojisi ve darlık oranları açısından değerlendirilmesi yapıldı. Plak morfolojisinin değerledirilmesinde RDUS?ta gri skala görünümleri, ÇKBT incelemesinde ROI ölçüm değerleri ve renkli haritalama yöntemi kullanılarak iki yöntemin karşılaştırılması yapıldı. RDUS incelemesinde Gray Weale sınıflandırması modifiye edilerek plak sınıflandırılması yapıldı. ÇKBT incelemesinde ise plaklar 20-60 HU arası düşük dansiteli plak, 60-130 HU arası orta dansiteli plak, 130 ve üzeri yüksek dansiteli plak olarak kabul edildikten sonra plaklar 4 tipe ayrılarak sınıflandırma yapıldı. Sonuçta bu iki sınıflandırma arasındaki uyumun kappa değerini 0.929 olarak bulduk ve iki yöntem arasında mükemmele yakın uyum olduğunu gördük. Ancak ÇKBT incelemesinin RDUS incelemesine göre fibröz koruma bandı göstermesi, plak içeriğini yüzdesel olarak hesaplayabilmesi ve kalsifiye plakları daha net değerlendirebilmesi gibi avantajlara sahip olması plağın takibinde bu incelemeyi ön plana çıkarmaktadır. Çalışma grubundaki hastaların dosya bilgilerinden ipsilateral hemisferik semptomların olup olmadığı not edildi. Bu olgularda plak morfolojisinin ve yüzey özelliklerinin semptomatoloji ile olan ilişkisi lojistik regresyon analizi kullanılarak hesaplandı. Buna göre plağın yumuşak olması hastanın semptomatik olma olasılığını 13.5 kat ,plağın ülsere ve düzensiz yüzeyli olması hastanın semptomatik olma olasılığını 21 kat arttırdığı görüldü. Ayrıca bu çalışmaya ek olarak RDUS görüntelemesinde 2003 Konsensus kriterleri, ÇKBT incelemesinde ise NASCET yöntemi kullanılarak iki çalışmanın karşılaştırılmsı yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların 25 tanesine DSA incelemesi yapıldı. Bu hastaların DSA darlık oranları baz alınarak iki yöntemin DSA ile olan uyumu değerlendirildi. Bu çalışmamızın sonucunda DSA ile RDUS arasındaki uyumun kappa değeri 0.965, DSA ile ÇKBT arasındaki uyumun kappa değeri 0.951, ÇKBT ile RDUS arasındaki uyumun kappa değeri ise 0.952 bulundu ve tüm yöntemler arasında darlık oranlarının hesaplanması açısından mükemmele yakın ilişki saptandı. Anahtar kelimeler: Ekstrakranial karotis darlığı, plak morfolojisi, renkli haritalama

Karotis arteri-eksternalKarotis stenozuTomografi-emisyon-bilgisayarlı+1
Kerim Çalar
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis ve vertebral arter darlığı veya plak tespit edilmiş hastalarda nitrik oksit düzeylerinin araştırılması

İnme; beyin kan akımının bozulması sonucunda fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulguların ortaya çıkması ile karakterize klinik bir sendromdur. İnme etyopatogenezi ile birçok etken ilişkilendirilmiştir. Sinir sisteminin kanlanmasında en önemli yere sahip olan karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık bulunması inme, transiyent iskemik atak (TİA) gibi hastalıkların etyopatogenezinde önemli yer tutarak bu hastalıkların oluşma riskini artırmaktadır. Karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık oluşmasına aracılık eden faktörlerden biri nitrik oksit değişiklikleri olabilir. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, son 1 ay içerisinde inme geçirmemiş ancak herhangi bir nedenle yapılmış olan Doppler ultrasonografide karotis ve vertebral arterlerde aterosklerotik plak veya darlık tespit edilmiş 68 hasta, karotis arterlerinde sadece intimal kalınlaşma olan 12 hasta ve 60 kontrol olgusu dahil edildi. Hasta grubu ile kontrol grubu serebrovasküler hastalık açısından bilinen bazı risk faktörlerinin varlığı ve plazma nitrit düzeyleri açısından değerlendirildi. Hasta ve kontrol grupları özgeçmişlerinde bildirilen diyabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH), hipertansiyon (HT) açısından karşılaştırıldı. KAH ve HT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü. (Sırasıyla p=0,004, p=0,015 ) DM açısından ise anlamlı farkın olmadığı görüldü (p=0,062). Hasta grubu ve kontrol grubunun bazı kan paremetreleri açısından karşılaştırılmasında BUN (p=0.001), kreatin (p=0,005), ve ESR (p=0,006), açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Hasta ve kontrol grupları arasında ortalama plazma nitrit seviyeleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Sonuç olarak, HT, KAH gibi iskemik SVO açısından önemli risk faktörlerine ekstrakraniyal büyük arter hastalığı bulunan kişilerde de sık görülebilir. Bu nedenle Doppler USG'de ekstrakraniyal büyük arter hastalığı tespit edilen hastalarda risk faktörü olabilecek sistemik hastalıkların gözden geçirilmesi gelişme riski yüksek olan iskemik inmeden korunmada önemli olabilir. Bu çalışmada bulunan BUN, kreatin ve ESR yüksekliklerinin önemli göstergeler olup olmadıklarının değerlendirilmesi için uygun çalışma modelleriyle yapılacak araştırmalar yararlı olabilir. Ekstrakraniyal büyük arter hastalığı tespit edilen kişiler plazma nitrit düzeyleri açısından anlamlı farklılık göstermemiş olsa da bu konuda yapılmış çok az çalışma olduğu göz önünde bulundurarak başka çalışmalara da gereksinim olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Karotis arter, Vertebral arter, Doppler USG, Plazma nitrit düzeyi

Karotis arteri hastalıklarıKarotis arterleriKarotis stenozu+3
İsmet Güneş
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi

Amaç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarının endovasküler tedavisinde majör komplikasyon oranı cerrahiye göre daha düşüktür ve işlem daha az invazivdir. Endovasküler tedavi ile cerrahi tedavinin patensi süreleri ve teknik başarı oranları benzerlik göstermekle beraber teknolojik gelişimler sayesinde son zamanlarda endovasküler tedavi daha çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, subklavyen arter obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçları değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi yöntemleri ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 1994-2009 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile hastaneye başvuran ve görüntüleme yöntemleri (Doppler US, DSA) ile subklavyen arter stenozu ve/veya oklüzyonu saptanan 14'ü (% 37,8) kadın, 23'ü (% 62,2) erkek olan ve yaşları 22-82 (ortalama 56,4) yaş arasında değişen 37 hastada mevcut 38 lezyona PTA ve/veya stent ile endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik ve Doppler US ile takipleri yapıldı.Bulgular: Lezyonların 32'si sol (% 84,2), 6'sı sağ (% 15,8) yeleşimli olup 7'si (% 18,4) oklüzyon, 31'i (% 81,6) stenoz idi. Ortalama stenoz oranı Doppler US'de % 77,4, DSA'da ise % 83,2 idi. Stenotik lezyonlar için teknik başarı % 100 idi. 3 oklüde lezyon geçilemediğinden dolayı bu hastalara endovasküler tedavi yapılamadığından dolayı oklüzyonlar için teknik başarı % 70'di. Komplikasyon olarak işlem sırasında bir hastada ekstravazasyon ve subklavyen arter proksimalinde trombotik oklüzyon gelişmesi üzerine ekstravazasyon mevcut segmente stent greft ve proksimale ise ayrı bir stent implantasyonu yapıldı. Bir hastada ise distal embolizasyon gelişmesi üzerine 1,5 saat boyunca 5 mg t-PA infüzyonu yapıldı ve parsiyel rekanalizasyon sağlandı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) ve orta (3-6 ay) dönem için primer ve sekonder patensi oranı % 100 iken geç (6-12 ay) dönem için primer patensi % 95,5, sekonder patensi ise % 100 olarak bulundu.Sonuç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi teknik ve klinik olarak cerrahi tedaviye alternatif etkin ve güvenli bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Subklavyen arter, Endovasküler Tedavi, Stent, Balon Anjioplasti, Stenoz, Oklüzyon,

AnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyonArterler+4
Hüseyin Tuğsan Ballı
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik retinopatide oküler hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ile değerlendirilmesi

Amaç: Renkli Doppler tekniği ile diabetik hastalarda ortaya çıkan retrobulber hemodinamik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 40 diabetik hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Diabetik hastalar, diabetik retinopati derecesine göre 2 gruba ayrıldı. Background diabetik retinopati grubu ve proliferatif diabetik retinopati grubunun her birinde 20'şer olgu mevcuttu. Çalışmaya alınan hastalar 55-65 yaş aralığında idi. Gruplar açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin ve kolestreol düzeyleri bakımından inelendi.Tüm olgularda oftalmik arter, santral retinal arter, kısa posterior silier arter, sistolik ve diastolik akım hızları ile rezistivite indeksleri renkli doppler ile değerlendirildi. Sonuçlar kontrol grubu ve diabetik gruplar arasında karşılıştırıldı.Bulgular: Oftalmik arter sistolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanırken, rezistivite indeksi artmasına paralel diastolik akım hızlarında diabetin ileri evrelerinde belirgin azalma izlendi. Santral retinal arterde sistolik akım hızlarında, kontrol grubuna göre diabet grubunda, hem de diabet grupları arasında anlamlı azalma saptanırken, diastolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanmadı. Rezistivite indeksi artmış bulundu. Kısa posterior silier arterde de diabetik retinopati gruplarında kontrol grubuna göre sistolik ve diastolik akım hızlarındaki azalmalar anlamlı idi. Rezistivite indeksi ise diabetik retinopatinin evresine uygun olarak artmaktaydı.Sonuç: Diabetik retinopatide, hem damar direncinin artması hem de kanın reolojik yapısındaki değişiklikler retrobulber akım hızlarındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Çalışmamızda, artmış damar direnci rezistivite indeksi artışı ile gösterilmiştir. Ayrıca diabete bağlı otoregülasyonun bozulması da retinal hemodinami üzerine etkili olmaktadır.Diabetik retinopatiye bağlı gelişen retrobulber hemodinamik akım değişikleri ölçümü renkli doppler ultrason tekniği ile yapılabilir.Anahtar Sözcükler: Renkli doppler ultrason, diabetik retinopati, oküler kan akımı, rezistivite indeksi, glikolize hemoglobin

Diabetik retinopatiGlikolizGöz+5
Çiğdem Açabey
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi

Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.

Anemi-orak hücreliKan akış hızıSerebrovasküler bozukluklar+1
Seda Nida Karaküçük
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı

Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku büyümesi+3
Ömer Kokaçya
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı bireylerde klasik masaj ile konnektif doku masajı uygulamalarının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada sağlıklı bireylerde Klasik Masaj ile Konnektif Doku Masajının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkileri karşılaştırıldı. Araştırmaya 20 gönüllü sağlıklı kişi dahil edildi. Olguların sol alt ekstremitelerine 40 dakika tek seans Klasik Masaj uygulandı. Bir hafta sonra aynı kişilere temel bölge (sacral bölge) ve alt ekstremitelerine 40 dk tek seans Konnektif Doku Masajı uygulandı. Olguların arteria poplitealis ve arteria tibialis posterior'daki damar çapı (mm), kan akış hızı (ml/sn) ve kan akım miktarı (ml/dk) uygulama öncesi ve uygulama sonrası renkli doppler ultrason ile ölçüldü. Çalışmada Konnektif Doku Masajı ve Klasik Masaj yönteminin periferik damarlarda damar çapı, kan akış hızı ve kan akım miktarını arttırdığı belirlendi (p <0,05). İki uygulama karşılaştırıldığında Konnektif Doku Masajı arteria poplitealisde kan akış hızını, kan akım miktarını ve arteria tibialis posteriorda damar çapını (mm), kan akış hızını (ml/sn) ve kan akım miktarını (ml/dk) Klasik masajdan daha fazla arttırmıştır. (p<0,05). Arteria poplitealisin damar çapında iki uygulamanın birbirine üstünlüğü sağlanamadı. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde Konnektif Doku Masajı'nın Klasik Masaj'a göre periferik kan dolaşımını arttırmada daha etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Dolaşım sistemi, Doppler ultrason, Kan akımı, Klasik masaj, Konnektif doku masajı

Alt ekstremiteBağ dokuFizik tedavi+5
İsmail Palalı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00

Related subjects