Wounds and injuries
423 theses under this subject heading
Voleybolcularda stabilizasyon egzersizlerinin atletik performans ve yaralanma riski üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı voleybolcularda stabilizasyon eğitiminin atletik performans ve yaralanma riski üzerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya 23 voleybolcu (yaş ortalaması 21,26±1,00 yıl) dahil edildi. Katılımcılar çalışma grubu (n=12), kontrol grubu (n=11) olmak üzere randomize olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grup 8 hafta boyunca rutin antrenman programını tamamladı. Çalışma grubuna rutin antrenman programına ek olarak 8 hafta süresince (2 gün/hafta) stabilizasyon egzersiz eğitimi verildi. Voleybolcuların yaralanma riski ve atletik performansı; Fonksiyonel Hareket Taraması Testi (FHT), otur-uzan esneklik testi, ayak yerde öne hamle testi (AYÖHT), sağlık topu fırlatma testi, kapalı kinetik zincir üst ekstremite stabilite testi (KKZÜEST), 20 metre hız testi, servis beceri testi, dikey sıçrama testi, üst ve alt ekstremite dinamik Y Denge Testi (YDT) ile değerlendirildi. Tüm değerlendirmeler 8 haftalık eğitim öncesi ve sonrasında her iki grup için de uygulandı. Her iki grupta da (kontrol grubunda otur-uzan testi, asimetri değerleri dışında) değerlendirilen tüm parametreler açısından eğitim sonrasında, eğitim öncesine göre anlamlı bir gelişme belirlendi (p<0.05). İki grup karşılaştırıldığında FHT toplam skor ve asimetri puanları, sağlık topu fırlatma testi, KKZÜEST, dikey sıçrama, servis isabet beceri testi, üst ve alt ekstremite Y Denge test puanları, alt ekstremite anteror asimetri değerleri, sağ ayak AYÖHT sonuçları açısından elde edilen değerlerin çalışma grubu lehine anlamlı olduğu belirlendi (p˂0,05). Otur-uzan esneklik testi, 20 metre hız testi ve sol ayak AYÖHT testleri arasında istatiksel fark tespit edilmedi (p˃0,05). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgular, voleybolcularda rutin antrenman programına ek olarak uygulanan stabilizasyon egzersizlerinin yaralanma riskini azaltmada ve atletik performansı artırmada etkin olduğunu gösterdi. Voleybol oyuncularında stabilizasyon egzersizlerinin antrenman programına dahil edilmesi, yaralanmaları önleme, oyuncu ve dolayısı ile takım başarısının arttırılması açısından etkili bir yaklaşım olarak kullanılabilir.
Acil Servise spor yaralanması nedeniyle başvuran erişkin hastalarda erişkin tipi Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/Dürtüsellik Bozukluğu (DEHB) ilişkisi
Bu çalışmada spor yaralanmalarında DEHB'ın rolünün araştırılması ve bu durumu etkileyen faktörler belirlenerek, müdahale planlamalarının yapılmasında temel oluşturacağını düşünüyoruz. Acil Servise spor yaralanması nedeniyle başvuran erişkin hastalarda spor yaralanması ile DEHB arasındaki ilişkiyi araştırdık. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalına spor yaralanması ile başvurmuş hastalar çalışmaya alındı. Acil servise spor yaralanması ile başvuran yetişkin bireyler (n= 150) ile travma ve yaralanma harici bir şikâyet ile başvuran bireyler (n=150) kontrol grubu olarak tanımlandı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalara Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/Dürtüsellik Bozukluğu (DEHB) Turgay DSM-IV YDB-TDÖ kullanılmıştır. Birey Tanıma Formu, Dikkat Eksikliği, Aşırı Hareketlilik/ Dürtüsellik, DEHB ile ilgili özellikleri değerlendiren bölümlerden alınan puanlarla hastaların DEHB düşük, orta veya yüksek dereceli semptom gösterme durumlarını inceledik. Araştırmada yer alan hasta grubunda 62 (%41,3) kadın, 88 (%58,7) erkek vardı ve kontrol grubu ile istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0,128). Hasta grubunun yaş ortalaması (32,29) kontrol grubunun yaş ortalamasına (30,17) göre daha yüksektir. Hasta grubunda üniversite mezunlarında 63 (%42) kişiyle en çok, ilkokul mezunlarında 14 (%9,3) kişiyle en az olarak görülürken; kontrol grubunda üniversite mezunlarında 71 (47,3) kişiyle en çok, ortaokul mezunlarında 12 (%8) kişiyle en düşük mezuniyete sahipti. Sigara kullanımı ve eğitim durumunun hasta ve kontrol grubuyla arasında anlamlılık görülmedi (p<0,05). Hasta ve kontrol gruplarının DEHB derecesi ile aralarında bir anlamlılık görülmemiştir (p=0,071). Hasta grubunda dikkat eksikliğiinin ortalama 5,96 ile, aşırı hareket dürtüselliğin ortalama 5,93 ile, DEHB ilişkisinin ortalama 19,56 ile, DEHB skorunun 31,27 ile kontol grubundan daha yüksek olduğu görülmüştür. Düşük DEHB derecesinde sigara kullanmayanların 80 (%47,1) kişiyle daha fazla, orta DEHB derecesinde sigara kullanmayanların 69 (%40,6) kişiyle fazla olduğu görülürken, yüksek DEHB derecesinde 21 kişiyle kişiyle eşit olduğu görülmüştür. DEHB derecesi ile sigara kullanımı arasında anlamlı bir fark görülmüştür (p=0,036). Yaralanmamış yetişkin atletler arasındaki semptom raporlamasını inceleyen bir çalışmada, DEHB'li olanlar, DEHB'si olmayanlara göre çok daha fazla fiziksel, duygusal ve bilişsel semptomları doğrulamıştır. DEHB'li yaralanmamış erkeklerin neredeyse üçte biri (%31,5) ve yaralanmamış kadınların yarısı (%52,6) çeşitli işlevsellik alanlarındaki semptomlar bildirilmiştir. Yetişkinlerde travmatik spor yaralanmalarına risk faktörü olarak çevresel faktörlerin yanında insan davranışlarının incelendiği bir çalışmada DEHB'nin önemli bir unsur olduğu bildirilmiştir. Özellikle beyin sarsıntısı, temas sporlarında tüm yaş grupları arasında yaygındır; DEHB tanılı 13 yaş ve altı çocuklarda beyin sarsıntısı ile başvuru 1997 ile 2007 arasında iki katına ve 14-19 yaşındaki çocuklarda üç katına ve yetişkinlerde de 2 katına çıkmıştır. Bireylerin sporda veya farklı alanlarda yaralanmalarından önce DEHB taraması ile dikkatle irdelenerek incelenmesi ve potansiyel tanı konulmamış DEHB şüpheli bireylerin aktivitelerde yatalanmalarının önüne geçmek için klinik destek almaları gerektiğini düşünüyoruz. Spor yaralanmasında DEHB ilişkisi ile ilgili literatür taramasında çocuklarda yapılmış birkaç çalışma bulunmasına rağmen yetişkinlerde benzer çalışma bulamadık. Acil servise spor yaralanması ile başvuran yetişkin bireylerde DEHB varlığının gözden geçirilmesi ve olası bir şüphe halinde ilgili bölümlere yönlendirilmesinin önemli olduğu sonucuna varılmış olup, bu konu hakkında daha ayrıntılı ve kapsamlı çalışmalar yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Spor yaralanması, dikkat eksikliği, hiperaktivite, dürtüsellik, yetişkinlerde DEHB, acil servis
Ayak ayak bileği travmalarında ultrasonografinin yeri
Amaç: Ayak-ayak bileği travmaları acil servis başvurularında önemli bir oran teşkil etmektedir. Tanıda kullanılan standart görüntüleme yöntemi X-ray görüntülemedir, ancak USG'nin uzun kemik fraktürlerinin tanısında gayet başarılı sonuçlar verdiği önceki yapılmış çalışmalarda belirtilmiştir. Bu çalışmanın amacı acil servise ayak-ayak bileği travması ile gelen hastalarda ayak-ayak bileği fraktürlerini tanımada USG'nin yeterliliğini değerlendirmektir. Bu sayede acil servislerde gereksiz direk grafi çekilmesinin önüne geçilebileceğini düşünmekteyiz. Materyal-Metod: 01.09.2016 - 01.12.2016 tarihleri arasında hastanemiz Acil Tıp Kliniğine ayak ayak bileği travması ile başvuran ve fraktür şüphesi olan 136 hasta çalışmamıza dahil edildi. Tek bir uygulayıcı doktor tarafından; hastalar, ayak-ayak bileği fraktürü (lateral malleol, medial malleol, metatars, kalkaneus, kuboid, kuneiform ve talus) açısından travmaya maruz kalan kemik yapı USG ile longitudinal ve transvers düzlemde değerlendirildi. Daha sonra hastalara ön-arka ayak ve ayak bileği grafisi ile gereken hastalara oblik ayak bileği grafisi çekildi. Bu grafiler tek bir Acil Tıp Uzmanı tarafından yorumlandı. Grafiyi yorumlayan araştırmacı USG sonuçlarını ve hastayı görmedi. Acil Tıp Uzmanı tarafından yorumlanan ayak ve ayak bileği grafisi altın standart tanı aracı olarak kabul edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, travmanın oluş mekanizması, lokalizasyonu gibi özellikleri çalışma formuna not edildi. USG ve direk grafi görüntüleri dijital ortamda kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 18 yaş üstü toplam 136 hasta dahil edildi. Hastalarımızın 80'i (%58.8) erkek, 56'sı (%41.2) kadındı. Yaş ortalaması 36'ydı. Hastalarımızın %55.8'ünde (n=76) sağ ayak travması görülürken, %44.1'inda (n=60) sol ayak travması görülmüştür. Hastalarımızın ayak-ayak bileği travmalarının oluş mekanizmaları sıklık sırasına göre; burkulma (%62.5), düşme (%27.2), çarpma (%7.3), sıkışma (%2.9) şeklindeydi. Hastalarımızın kırık bölgeleri incelendiğinde %53'ünde (n:33) metatars , %16'sında (n:10) lateral malleol , %8'inde (n:5) medial malleol, %6.4'ünde (n:4) kalkaneus, %4.8'inde (n:3) bimalleol, %1.6'sında (n=1) talus fraktürü saptanmıştır. X-Ray görüntüleme sonuçlarına göre 136 hastanın 62'sinde fraktür tespit edildi. USG ile bu fraktürlerin 60'ı görüntülenebildi. X-Ray görüntüleme sonucuna göre fraktür saptanmayan 74 olguda USG'de de fraktür saptanmadı. Bu bulgular ışığında ayak ayak bileği travmalarında kemik fraktürlerinin teşhisinde USG yönteminin sensitivite (duyarlılık) değeri %96.7; spesifite (seçicilik) değeri %100; pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri ise %97.3 olarak saptandı. USG ile yanlış negatif sonuç veren iki vakada fraktür 5. metatars proksimal bölgesinde non deplase fraktürler idi. Sonuç: Acil servise ayak-ayak bileği travması ile başvuran hastalarda yaptığımız bu çalışmada; ayak-ayak bileği fraktürlerinin tanısında USG ile direk grafi karşılaştırıldığında; USG'nin sensitivitesi (duyarlılık) %96.7, spesifitesi (seçicilik) %100, pozitif prediktif değeri %100, negatif prediktif değeri %97.3 olarak saptanmıştır. Bu bulgular göz önüne alındığında; tekrarlanabilir olması, iyonize radyasyon içermemesi, taşınabilir olması, gebelerde ve çocuklarda güvenle kullanılabilir olması gibi avantajları göz önüne alındığında USG'nin ayak-ayak bileği fraktürlerinin tanısında etkin ve güvenilir bir şekilde acil servislerde kullanılabileceğini ve gereksiz grafi çekilmesinin önüne geçebileceğini düşünmekteyiz.
Acil servise göğüs travması ile başvuran hastalarda injury severity score (ISS) ve new injury severity score (NISS) travma skorlarının 28 günlük mortaliteye etkisi
Amaç: Tüm travma olgularının içerisinde baş-boyun ve ekstremite travmalarından sonra üçüncü sıklıkta göğüs travmaları görülmekte ve travmaya bağlı ölümlerin %25 ine sebep olmaktadır. Skorlama sistemleri, travmaların tedavi ve sonuçları hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Biz bu çalışmada hastanemiz acil servisine başvuran toraks travması olan hastaların demografik ve klinik özelliklerini belirlemeyi; travma skorlama sistemleri ve bunların 28 günlük mortalite üzerine olan etkilerini analiz etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda bir yıl süreyle acil servisimize toraks travması ile başvuran hastalar retroprospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalar yaş, cinsiyet, acile başvuru şekli, travma oluş mekanizması, eşlik eden yaralanmalar, hastanede kalış süreleri ve mortalite açısından incelendi. Ayrıca her hasta için Şok indeksi, Glaskow koma skoru (GKS), Injury severity score (ISS) ve New injury severity score (NISS) hesaplandı. Bulgular: Toplam 449 toraks travma olgusu çalışmaya dahil edildi. Bunların %72,6 si erkekti. Göğüs travmalarının %95'i künt travma şeklinde oluşmuşken, sadece %5,6 oranında penetran yaralanma mekanizması görüldü. Künt toraks travma nedenleri arasında en sık motorlu araç kazası (%41,9), yüksekten düşme (%24,7) ve düşme (%13,1) görüldü. Acil serviste hastaların %13,4'üne tüp torakostomi ve %0,024 torakotomi yapıldı, hastaların büyük çoğunluğuna konservatif tedavi uygulandı. Tanısal açıdan en sık kot kırığı (%71,5) görüldü. 28 günlük mortalite mortalite için yapılan ROC analizinde Şok indeksi için AUC=0,915 (<0,001), ISS için AUC=0,902 (p<0,001), NISS için AUC=0,892 (p<0,001), olarak tespit edildi. AUC 0,8 den büyük olduğu için ayırt etme gücü çok iyi olarak değerlendirildi. Şok indeksi, ISS ve NISS skorlarının mortaliteyi öngörmede etkili olduğu görüldü. Sonuç: Toraks travmalarında ISS ve NISS sistemlerinin ikisi de etkin olarak kullanılabilir. Çalışmamızda ISS ve NISS sonuçları ile 28 günlük mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi. ISS ve NISS arasında mortaliteyi öngörmede fark bulunamadı. ISS ve NISS'in spesifik hasta durumu ve travma türüne uygun kullanımını belirlemek için daha ileri araştırmalar yapılmalıdır.
Ev kazası geçirmiş çocukların ebeveynlerinin kaza algıları, deneyimleri ve çocuk ev kazaları konusunda bilgi, tutum, davranışları: Kalitatif bir çalışma
Giriş ve Amaç: Ev kazaları en önemli risk grubunu çocuklar, yaşlılar, fiziksel, mental ve sosyal engeli olanlar oluşturmaktadır. Tüm dünyada sık görülmeleri, ölüm ve sakatlıklara yol açmaları önlenebilir olmaları nedeniyle halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu araştırmanın amacı çocuğu ev kazası geçirmiş ebeveynlerin kaza algıları, daha önce yaşadıkları çocuk ev kazaları, sonrasındaki tutum ve davranışları, bu konudaki bilgi düzeyleri, bilgi kaynakları ve önerilerini tespit etmek; ayrıca önlenebilen bir olay olarak çocuk ev kazaları konusunda koruyucu sağlık hizmetlerinin merkezinde olan aile hekimlerine düşen görevlere dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışması nitel bir araştırma olarak planlanmış olup, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Dr. Sami Ulus Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniklerinde, 01.05.2017-31.12.2017 tarihleri arasında ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören çocukların ebeveynleri ile yapılan görüşmelerden oluşmaktadır. Görüşmelerde, konuyla ilgili literatür taranarak oluşturulan, açık uçlu sorulardan oluşan bir görüşme formu kullanıldı. Yapılan tüm görüşmeler, derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Bulgular: Bu çalışmaya ev kazası nedeniyle yatarak tedavi gören 22 çocuğun 21 ebeveyni dahil edildi. Bir kazada aynı anda iki kardeş etkilenmesinden dolayı anne ile ortak görüşme yapıldı. Görüşme yapılan 21 ebeveynin 19'u kadın 2'si erkek olmak suretiyle anne babalardan oluşmaktaydı. Çalışmamızda ev kazası nedeniyle yaralanan 22 çocuğun 15'i (%68,1) erkek, 7'si (%31,8) kız çocuğuydu. Yaralanan çocukların en küçüğü 9 aylık, en büyüğü 3 yaş 6 aylık olup, yaş ortalaması ise 1 yaş 10 ay olarak tespit edildi. Vakaların 4'ü düşme, 8'i yabancı cisim aspirasyonu/yutulması, 10'u koroziv madde alımı nedeniyle hastanede yatmaktaydı. Çalışmaya katılan ebeveynlerin 19'u kazaların önlenebileceğini belirtirken içlerinden, iki ebeveyn ise kazaların önlenemeyeceğini ifade ettiler Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerin bilgi eksikliği, dikkat dağınıklığı, riskli davranışları, küçük çocukları birkaç yaş büyük olan kardeşine emanet etmeleri ve misafirliğe gidilen evlerde kontrolün sağlanamaması, kullanılan ev güvenlik araçlarının yetersiz kalması gibi nedenler kazalarda önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anne babaların aldıkları önlemlerde en belirleyici faktörün ise çevrelerinden duydukları yaşanmış ev kazaları ile kendi tecrübeleri olduğu görüldü. Bunun yanında kaza sonrası çocuğa daha fazla zarar verebilecek hatalı uygulamalar da dikkat çekmektedir. Kazayı önlemek için kazayı öngörmek, risk faktörlerini belirlemek, doğru ve etkin önlemleri almak gerekir. Bunun içinde kazanın tipi, oluş şekli, sıklığı, hangi yaş grubunda hangi kazaların daha sık görüldüğü, ne şekilde sonuçlandığı gibi çeşitli bilgileri içeren kaza istatistikleri olmalıdır. Bu veriler kazalar, önlemler konusunda bilgi sağlarken zaman içerisinde alınan önlemlerin ne kadar etkin olduğunu, kazaların ne kadarını önleyebildiğimizi de gösterecektir. Çocuklarda yaralanmaya neden olan kazalar, alınacak önlemler ve kaza sonrasında yapılması/yapılmaması gereken uygulamalar birinci basamak sağlık merkezlerinde aile hekimleri ve diğer sağlık çalışanları tarafından verilmelidir. Bu bilgiler aşı takipleri sırasında ebeveynlere tekrarlanarak anlatılmalı, broşürler dağıtılarak ve yaşanan ev kazalarından örnekler verilerek farkındalık sağlanmalıdır. Bu sadece anne babalar ile sınırlı kalmayıp diğer aile bireyleri, aile büyükleri, çocuk bakıcıları, çocuğa bakım ve eğitim veren tüm kuruluşlara yayılmalıdır. Konuyla ilgili en etkin çözüm yolunun, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının sorumluluğu paylaşmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: çocuk, ev kazası, ev yaralanması, kalitatif (nitel) çalışma
Kesici delici aletlerle meydana gelen yaralanma olgularının değerlendirilmesi
Giriş: Adli tıp uygulamalarında kesici-delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bunların azaltılabilmesi ve gerekli önlemlerin alınabilmesi için epidemiyolojik ve demografik incelemelerin yapılması, travma özelliklerinin ortaya konması gerekmektedir. Çalışmamızda olguların yaş, cinsiyet, yaralanma özellikleri, MAIS ve ISS skorlarının belirlenmesi, olguların raporlarının TCK'nın yaralanma ile ilgili maddelerinde tanımlanan kriterler yönünden araştırılması, bu kriterlerin uluslararası AIS, ISS travma skorlama sistemleri ile karşılaştırılması ve bu skor sistemlerinin adli rapor düzenlemede kullanılabilirliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Anabilim Dalımızca 01.01.2012-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, KDAY nedeniyle başvuran 277 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşının 29.53 olduğu, %47.3'ünün (n=131) 18-30 yaş arasında olduğu, %91.7'sinin (n=254) erkek olduğu, en sık yaz mevsiminde meydana geldiği, %49.8'inin (n=138) çeşitli bölümlere yatırılarak tedavi edildiği tespit edildi. En fazla yaralanan vücut bölgesinin %36.6 (n=133) ile ekstremiteler olduğu, en fazla yaralanan iç organların %3 (n=12) ile kalın bağırsak, %2.7 (n=11) ile ince bağırsak olduğu bulundu. Olguların %36.5'inin (n=101) hayati tehlikeye maruz kaldığı, %60.3'ünün (n=167) basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı belirlendi. Hayati tehlike varlığını değerlendirme açısından kesme değerleri AIS sisteminde 1.5 olarak, ISS sisteminde 3.5 olarak bulundu. Sonuç: Hastaların yarısında hastane yatışı ihtiyacı olması, %40'a yakınında hayati tehlike arz edecek yaralanmalar ortaya çıkması bu alet yaralanmalarının ciddiyetini ortaya koymakta ve yasal önlemler alınması gerektiğini göstermektedir. Bunun yanında MAIS, ISS değerleri hayati tehlikesi bulunan birçok olguda düşük hesaplanmış olup kullanılan cetveller arasında ciddi farklılıklar olduğu görülmüştür. Dolayısıyla bu skorlama sistemlerinin mevcut halleriyle, penetran yaralanmalı hastaların adli raporlarının standardize olarak düzenlenmesinde kullanılması olası görünmemektedir. Anahtar kelimeler: kesici-delici alet, abbreviated injury scale, injury severity score
Kemik kırık ve çıkıklarının adli tıp açısından değerlendirilmesi
Giriş: Adli travmatoloji alanında kemik kırıkları sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kemik kırıklarının değerlendirilmesi TCK'nın ilgili maddelerinde ceza artırıcı unsur olarak önem taşımaktadır. Ülkemizde iskelet sistemi travmalarını değerlendiren adli travmatoloji çalışmasına çok fazla rastlanmamaktadır. Bu çalışmada hem anatomik hem de etiyolojik değerlendirmelere yer verilmiş olup olgulara ilişkin demografik bilgiler de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Adli Tıp Anabilim Dalımızca 01.01.2016-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, yaralanma sonucu kemik kırık veya çıkığı meydana gelmiş 606 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşı 32.71 olup, %52.5'inin (n=318) 18-39 yaş arasında olduğu, %80.2'sinin (n=486) erkek olduğu, olay türleri arasında en sık trafik kazası (%59.9, n=363) sonrası başvuru yapıldığı, en sık %34.5 (n=209) ile alt ekstremitede kırık oluştuğu, bunu %26.6 (n=161) ile üst ekstremite kırıklarının takip ettiği, %27.9'unda (n=169) hayati tehlike, %12.7'sinde (n=77) merkezi sinir sistemi yaralanması oluştuğu, tüm olgular için ortalama kemik kırık sayısının 2.40 olduğu (min=1, maks=18), ortalama kırık ağırlık derecesinin 3.54 (min=1, maks=6) olduğu görüldü. Sonuç: Olguların yarısından fazlasının hayatın aktif çalışma döneminde yer alması, dörtte birinden fazlasında hayati tehlike oluşması, ortalama kırık ağırlık düzeyinin yüksekliği, kemik kırıklarının önemini ortaya koymakta, etiyolojiye ilişkin bulgular ışığında gerekli önleyici tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: adli travmatoloji, kemik kırıkları, iskelet sistemi travmaları.
Çoklu travma hastalarında travma skorlarının (RTS, GAP, EMTRAS) klinik değerliliğinin incelenmesi, acil servis mortalite ile korelasyonu ve literatür ile karşılaştırılması
Amaç: Acil servislere başvuran hasta sayısının artması, gerçekten acil olan hastaların seçimini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, çeşitli travma ciddiyet skorlama sistemleri geliştirilmiş ve uygulanması önerilmiştir. Bu çalışmada, çoklu travma hastalarında, travma ciddiyet skorlarının (RTS, GAP, EMTRAS) mortalite ile ilişkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil servisinde bir yıllık dönemde, acil servise başvuran hastaların elektronik verileri restrospektif olarak değerlendirilerek yapıldı. Çalışmaya 16 yaş üzeri, çoklu travması olan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, skor hesaplamasında kullanılacak verileri ve Glasgow Koma Skorları hasta dosyalarından tarandı. Acil servis içindeki ve kısa dönem içindeki (30gün) mortaliteleri, travma skorları ile değerlendirildi. Veriler SPSS. version 21'e kaydedilerek analiz edildi Bulgular: Çalışmaya 333 çoklu travma hastası dahil edildi. Hastaların 294'ü (%88,3) erkek, 39'u (%11,7) kadındı. Medyan yaş 35,76±17,16 (Min:16-Max:90) olarak bulundu. Mevcut veriler ile hastaların RTS, GAP ve EMTRAS skorları hesaplandı. ROC eğrileri çizilip klinik değerlilikleri hesaplanan travma skorlarından RTS ve EMTRAS 'in acil servis içindeki mortaliteyi göstermede en başarılı skorlar olduğu görüldü. EAA'lar (eğri altında kalan alanlar) RTS, GAP, EMTRAS için sırası ile 0,901 ± 0,024 [%95 GA, 0,854 ila 0,948], 0,876 ± 0,035 [%95 GA, 0,808 ila 0,945], 0,917 ± 0,018 [%95 GA, 0,882 ila 0,953] olarak bulundu. Baz defisiti, PTZ ve INR parametreleri ile kısa dönem mortalite ve acil servis mortalite oranı arasında güçlü bir ilişki olduğu görüldü(p<0.001 GA, 0,848 ila 0,953). P<0,05 anlamlı olarak değerlendirildi. Sonuç: EMTRAS ve RTS skorlama sistemlerinin acil servislerde kullanılması sonrası ciddi travmaların etkin ve hızlı bir şekilde tanınması sağlanabilir. Bu hastaların triaj sonrası tedavileri başlanıp uygun merkezlere sevki sağlanarak mortalite ve morbidite oranlarının azalacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Çoklu travma, acil servis, RTS, GAP, EMTRAS, INR, Baz Defisiti, mortalite
Spinal ateşli silah yaralanmalarının retrospektif analizi
Bu çalışmada 2011 ile 2019 tarihleri arasında Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran spinal ateşli silah yaralanmalı 90 olgunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular klinik olarak komplet ve inkomplet yaralanmalı olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar başvurudaki yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması (Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ateşli Silah Yaralanması Ölçeğine göre), nörolojik defisit tipleri, klinik olarak ASIA-ISNCSCI (Amerikan Spinal Kord Yaralanması Birliği- Spinal kord yaralanmasının nörolojik sınıflandırmasına ilişkin uluslararası standartlar) hasar skalası, başvuru anındaki GKS (Glasgow Koma Skalası) aldıkları tedavi şekli (cerrahi, konservatif), gelişen komplikasyonlar ve mortalite oranları açısından karşılaştırıldı. Amaç: Bu çalışmanın amacı, 2011-2019 yılları arasında spinal ateşli silah yaralanması nedeniyle Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastaların cerrahi ve konservatif tedavisi sonrası nörolojik iyileşme, mortalite oranları ve tedavi yaklaşımları konusunda elde edilen bilgileri analiz etmektir. Materyal ve Metot: Hastaların verileri hastane arşivinden elde edildi. Hastalarla ilgili tüm veriler önceden hazırlanmış çalışma formlarına kaydedilmiş ve SPSS 22.0 (Sosyal Bilimler İstatistik Paketi) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tablolar arası karşılaştırmada ki-kare testi kullanıldı. Hastalarla ilgili verilerin dağılımında Mann Whitney U testi kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucunda elde edilen p <0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların muayene ve radyolojik görünüm ve değerlendirilmesi sonrasında spinal instabilete bulguları mevcut olan hastalarda cerrahi tedaviye karar verilmiştir. Komplet ve inkomplet yaralanmalarda cerrahi tedavi kararı daha fazla alınmıştır. Normal ASIA (grade E) yaralanmalarda genellikle konversatif tedavi tercih edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmadaki veriler eşliğinde spinal ateşli silah yaralanma olgularında, cerrahi tedavinin konservatif tedaviyle karşılaştırıldığında komplet yaralanması olan hastaların nörolojik defisitlerinde bir düzelme olmasa bile oluşabilecek komplikasyonları önlenmeye yardımcı olduğu ve hastanın surveyine olumlu katkısının bulunduğu tespit edilmiştir. İnkomplet yaralanmalı hastaların cerrahi tedaviden konservatif tedaviye oranla nispeten daha fazla yarar gördüğü saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Spinal ateşli silah yaralanması, Komplet yaralanma İnkomplet yaralanma, Ateşli silah.
Ateşli silah yaralanmalarına bağlı açık kırıklarda intramedüller çivilemenin sonuçları
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı ateşli silah yaralanması sonrası gelişen femur, tibia ve humerus gibi uzun kemik kırıklarında erken dönemde intramedüller çivi ile yapılan tespitin kaynama üzerindeki etkisini ve gelişen komplikasyonları belirleyip bunları alternatif yöntemlerle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2008-2020 yılları arasında ateşli silah yaralanması sonrası açık kırık meydana gelmiş ve tarafımıza başvurup tek seansta intramedüller çivi ile tespit uygulanan ve takiplerine devam etmiş 89 hasta değerlendirildi. 89 büyük kemik kırığının 48'u femur, 34'ü tiba ve 7'si humerus diafiz kırığından oluşmaktaydı. Bu hastaları kaynama zamanı, kaynamama ve enfeksiyon gelişimi açısından incelendi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan 48 femur kırığı vakasından 5'inde enfeksiyon meydana geldi, bu hastaların 2 tanesinde osteomyelit gelişti. Ortalama kaynama süresi 19 haftaydı. Üç hastada kaynamama, 6 hastada ise kaynama gecikmesi görüldü.34 tibia açık kırığı vakası içinde 6 vakada değişik derecelerde enfeksiyon görüldü, bunların 1 tanesinde osteomyelit gelişti. ortalama kaynama süresi 22 haftaydı. Üç vakada kaynamama, 5 vakada ise gecikmiş kaynama gözlendi. Yedi humerus açık kırığı vakası mevcuttu. ortalama kaynama süresi 10.1 haftaydı. Bir hastamızda yüzeyel enfeksiyon gelişti. Hiçbir vakada kaynamama ya da kaynama gecikmesi gözlenmedi. Sonuç: Ateşli silah yaralanmalarına bağlı büyük kemik açık diafiz kırıklarında, ilk seansta debridman ve eksternal fiksasyonla geçici tespitin ardından yumuşak doku iyileşmesi sonrası kalıcı intramedüller çivi uygulaması genel kabul görmüş bir metoddur. Biz seçili vakalarda antibiyotik profilaksisi ve özenli bir debridmanla birlikte ilk seansta intramedüller çivi ile internal tespitin uygulanabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Ateşli silah yaralanması, açık kırık, intramedüller çivi, internal fiksasyon
Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.
Kafa travması ve hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda, farklı sıvı tedavilerinin beyin ödemi, koagülasyon parametreleri, serum ADH, ACTH ve aldosteron düzeyleri üzerine olan etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Amaç: Deneysel kafa travması ve hemorajik şok oluşturulan sıçanlarda gelişen beyin ödemi, koagülasyon parametreleri, hipoksiyi gösteren laktat düzeyi, hipotalamik hipofizyel aksı gösteren hormonlar (ADH, Aldosteron ve ACTH) üzerine travmadan hemen sonra verilen sıvıların etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca bu sıvıların travmatik beyin dokusundaki etkilerini histopatolojik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 180-210 gram arasında değişen 48 adet Spraque-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her biri 8 adet sıçan içeren 6 deney grubu oluşturuldu. Bütün sıçanlara kafa travması modeli uygulandıktan hemen sonra vena cava inferior kateterize edilerek hemorajik şok yapıldı. Hemorajik şoktan hemen sonra yine aynı yolla %09 serum fizyolojik, ringer laktat, hiperheas ve %3 serum fizyolojik verildi. Her grupta yer alan toplam 48 sıçan travmadan 24 saat sonra yaş-kuru ağırlık, kan analizi (aPTT, INR, trombosit, fibrinojen, D-dimer, laktat, ADH, ACTH, aldosteron) ve beyin dokusu (hasarsız olarak çıkarıldı) patolojik değerlendirmesi için sakrifiye edildi. Bulgular: Yaş-kuru ağırlık metodu ile ölçülen beyin su oranı %9 serum fizyolojik ve ringer laktat grubunda diğer gruplarda daha düşük bulundu. Koagülasyon parametrelerinden ortalama trombosit sayıları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ringer laktat ve %09 serum fizyolojik grubunda ortalama aPTT süresi travma grubundan daha kısaydı. En düşük INR düzeyi %09 serum fizyolojik grubundaydı. Ringer laktat grubunda sadece bir sıçanda D-dimer yüksekliği görülürken kontrol grubu dışındaki diğer gruplarda birden fazla sıçanda D-dimer yüksekliği tespit edildi. Bu verilerden farklı olarak fibrinojen düzeyi en düşük grup hiperheas resüsitasyon grubunda bulundu. Doku hipoksisi göstergesi olan laktat düzeyi hiperheas ve ringer laktat grubunda travma grubundan daha düşük olarak bulundu. Hemorajik şokta sıvı kaybına bir yanıt olarak salınan ADH sadece hiperheas grubunda düşük olarak tespit edildi. Grupların ACTH düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Travma grubunda aldosteron düzeyi diğer gruplardan daha yüksekti. Histopatolojik olarak iskemik hasar göstergesi olan red nöron ortancası hiperheas grubunda en düşüktü. Ödem en düşük ringer laktat ve %09 serum fizyolojik grubundaydı. Hücre ölümü göstergesi olan nekroz en düşük hiperheas ve %09 serum fizyolojik grubunda görüldü. Kanama en yüksek %3 serum fizyolojik grubunda tespit edildi. Sonuç: Bu çalışmada, kafa travması ve hemorajik şok ile gelen hastalarda sahada yada acil serviste %09 serum fizyolojik yada hiperheas (poli (O-2-hidroksietil) nişasta ve %7.2 sodyum klorür) sıvı resüsitasyonunda ilk olarak verilmesinin hastaya yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, hangi sıvının diğerinden daha üstün olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Anahtar Kelimeler: Hemorajik şok, Hipertonik salin, Kristaloid, Kafa travması
Spor yaralanmalarında spor tesislerinin risk oluşturan kaynak, olay ve etki ilişkisinin incelenmesi
Sporun insan sağlığına olumlu etkilerine rağmen, spor yaralanmaları yaygındır. Fiziksel ve psikolojik sonuçlarına ek olarak yüksek maliyetleri, yaralanmaların önlenmesini öncelikli kılmaktadır. Spor tesislerinin fiziki koşullarına bağlı risk faktörlerini tanımlamak, yaralanmaların önlenmesinde çok önemli bir adımdır. Bu nedenle spor tesislerinin yöneticileri risk yönetimi ve ilgili unsurlara gereken önemi vererek planlama yapmak zorundadırlar. Eğlence ve sağlık amaçlı kullanılan spor tesislerinde fiziki koşullara bağlı gelişen spor yaralanmalarının risk kaynaklarını tespit ederek, tesislerin bağlı bulunduğu kamu kurum ve kuruluşlarının bu risk kaynakları için denetleme kriterlerinin yeterliliğini incelemektir. 2015-2018 yılları arası TC. Sağlık Bakanlığı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi fizik tedavi, acil ve ortopedi polikliniklerine müracaat eden 18-45 yaş arası rekreasyonel amaçlı spor yapan bireyler tespit edildi. Katılımcılardan hangi spor tesislerini kullandığı öğrenildi. Elde edilen veriler doğrultusunda yaralanmalarda risk oluşturan kaynak, olay ve etkisi değerlendirildi. Spor tesislerinin bağlı bulunduğu kamu kurum ve kuruluşlarının yönetmelik ve denetleme kriterleri incelendi. Yaş ortalaması 33,20±6,91 olan 1565 sedanter (%65,8), amatör (%26,3) ve profesyonel (%7,9) sporcuların %45,8'i kamu sektöründe çalışmaktadır. Bireylerin %62,4'ü halı saha, %15,3'ü fitness salonu, %12,2'si kapalı spor salonu, %6,7'si açık spor alanı ve %3,4'ü ise belediye kültür merkezinde yaralanmıştır. Ortalama 30 (29,72) gün iş gücü kaybı gerçekleşmiştir. En yüksek yaralanma oranları alt ekstremitede (%19,5 ACL rüptürü, %5,5 aşil tendon rüptürü, %16,6 ayak bileği burkulması, %13,3 menisküs, %2,5 alt ekstremite kırıkları, %2,7 hamstring yaralanmaları) gözlemlenmiştir. Yaralanmaların 976 tanesinin gerçekleştiği halı sahalardaki risk kaynaklarının %34,1'i özelliğini yitirmiş zemin, %19,4'ü ıslak zemin, %11,1'i güvenlik önlemleri eksikliği olup bu kaynaklar düşme (%40,88), kayma (%21,51) ve çarpma (%19,57) olaylarına neden olmuştur. Bu olaylar sonucu %24,9 ACL rüptürü gelişmiştir. Diğer spor tesislerinde de benzer kaynak, olaylar ve etkileri gözlemlenmiştir. Spor tesislerinin açılış ve işleyiş yönetmelikleri incelendiğinde spor yaralanmalarını neden olan risk kaynakları ilgili standart olmadığı ve denetlemelerin yetersiz olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Spor Tesisleri, Risk Yönetimi, Spor Yaralanmaları, Halı Saha, Fitness Merkezi, Risk Kaynağı
Elit genç güreşçilerin spor yaralanması kaygı düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmada, elit genç güreşçilerin spor yaralanması kaygı düzeyleri belirlenerek çeşitli değişkenlere göre incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın grubunu lisanslı 18-20 yaş arasında kadın-erkek kategorisinde yer alan toplam 172 elit güreşçi oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak araştırmacılar tarafından hazırlanan demografik bilgi formu ve Rex ve Metzler (2016)'in geliştirdiği ve Caz, Kayhan ve Bardakçı (2019) tarafından Türkçe'ye uyarlanan Spor Yaralanması Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Veriler anket uygulama yolu ile toplanmıştır. Araştırmanın analizinde, parametrik testlerden iki bağımsız grup arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında bağımsız örneklem t-testi, ikiden fazla bağımsız grup arasında Tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Gruplar arasındaki farklılıkları belirlemek üzere post-hoc analizi olarak Tukey testi kullanılmıştır. Güreşçilerin stillerine göre yaralanma bölgeleri açısından spor yaralanması kaygı ölçeği alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Acı çekme kaygısı alt boyutunda erkek serbest stil güreşçilerin ortalamaları erkek grekoromen stil güreşçilere göre, yeniden yaralanma kaygı ortalamalarının ise, erkek serbest stil güreşçilerin kadın güreşçilerden anlamlı şekilde daha yüksektir (p<0,05). Erkek serbest stilde; boyun bölgesinden yaralanma yaşayanların, boyun bölgesinden yaralanma yaşamayanlara göre zayıf algılanma ve sosyal desteği kaybetme kaygı ortalamalarının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05). Rakip oyuncunun temasıyla yaralanma ve yaralanmanın gerçekleştiği yer değişkeni açısından kaygı ölçeği alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak, güreşçilerin spor yaralanması kaygı düzeyi alt boyutlarında en fazla acı çekme ve yeniden yaralanma kaygı düzeylerinin etkilendiği, omuz ve boyun bölgesinde meydana gelen sakatlıklara göre kaygı puanlarının farklılık gösterdiği söylenebilir.
Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite
Üridin katkılı nanolifli yara örtülerinin üretimi, karakterizasyonu ve in vivo performanslarının araştırılması
Bu tez çalışmasının amacı, farklı konsantrasyonlarda üridin eklenerek polikaprolakton (PCL) polimerinden elektro çekim yöntemi ile nanolifli yüzeylerin üretilmesi ve yara örtüsü olarak kullanımlarının araştırılmasıdır. Çalışma, nanolifli yüzeylerin üretimi, karakterizasyonu ve in vitro-in vivo araştırmalarının yapılması olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, farklı konsantrasyonlarda PCL polimer çözeltilerinden nanolifli yüzeyler üretilmiş ve üridin katkısı yapılacak olan en uygun polimer çözelti konsantrasyonu belirlenmiştir. Optimum polimer konsantrasyonunun belirlenmesinden sonra, polimer çözeltilerine farklı oranlarda (ağırlıkça %0,1, %0,5 ve %1) üridin eklenmiş ve nanolif üretimine imkân veren en uygun üretim parametreleri kullanılarak elektro çekim yöntemi ile nanolifli yüzeyler elde edilmiştir. Üretilen numunelerin yüzey karakterizasyonları taramalı elektron mikroskobu (SEM) ve temas açısı ölçümleri ile, içyapı analizleri ise Fourier Dönüşümlü Kızılötesi Spektroskopi (FTIR) ile tespit edilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında üridin katkılı nanolifli yüzeylerin yara örtüsü olarak performansı in vitro ve in vivo olarak incelenmiştir. In vitro çalışmalarda üridinin salıverilmesi ultraviyole görünür ışık (UV-VIS) spektrofotometresi ile takip edilmiştir. Eklenen üridin konsantrasyonu arttıkça yüzeyden patlama salıverilmesinin arttığı tespit edilmiştir. In vivo deneylerde, üridin katkılı ve katkısız nanolifli yüzeylerin yanısıra, yara örtüsü performansını karşılaştırabilmek amacı ile ticari bir yara örtüsü kullanılmıştır. Deneylerde Sprague Dawley cinsi dişi sıçanların sırt bölgelerinde yara modeli oluşturulmuş ve yara kapanma oranı belirli günlerde takip edilmiştir. Bu oranlar incelendiğinde, üridin içeren yara örtülerinin, katkısız nanolifli yara örtüsünden daha iyi performans sergilediği, ticari yara örtüsüne göre ilk günlerde yara iyileşmesini daha çok hızlandırdığı görülmüştür.
Acil servise başvuran 18 yaş alt künt ve penetran travma hastalarının retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen 18 yaş altı künt ve penetran travma hastalarının demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve klinik sonlanım ile ilişkili parametrelerin belirlenmesidir. Metod: Retrospektif kesitsel tipte olan bu çalışmaya Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Aralık 2020 – Kasım 2021 tarihleri arasında travma nedeni ile başvuran olgular dahil edilmiştir. Olguların başvuru ve klinik sonlanım özellikleri hastane kayıtlarından taranarak kaydedilmiş ve uygun analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmada değerlendirilen 341 olgunun %70,4'ü erkek ve yaş ortalaması 8,29 ± 5,48 yıl olarak saptanmıştır. Olguların GKS ortalaması 14,78 ± 1,46 olarak bulunmuştur. En sık travma nedenleri yüksekten düşme (%33,4), kesici delici alet yaralanması (%16,5) ve ezilme (%14,1) iken sıklık sırasına göre yaralanma saptanan bölgeler ekstremite (%57,8), kafa (%18,5), toraks (%7,6), batın (%6,5), maksillofasiyal (%5,6), pelvis (%3,5) ve vertebra (%2,9) olarak saptanmıştır. Olguların %37,2'si taburcu edilirken, %5,9'u YBÜ'ye yatırılmış ve %0,6'sı eksitus olarak kaydedilmiştir. Acil servise ambulansla getirilme, hipotansiyon ve abdominal travma varlığının kötü prognoz açısından bağımsız risk faktörleri olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Acil servise başvuran 18 yaş altı olgular arasından ambulansla gelen, hipotansiyon ve abdominal yaralanma saptanan olgularda başvuru sonrasında daha sıkı takip ve ileri önlemlerin alınması ile uygun tedavinin erken dönemde sağlanması mortalite ve morbiditeyi azaltabilecek müdahaleler arasında yer alabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, abdominal travma,hipotansiyon
Deneysel olarak hafif kafa travması oluşturulan sıçanlarda serum pNF-H düzeyinin ilk altı saatlik seyri
Çalışmamızda deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan ratlardan alınan serum örneklerinde travmatik beyin hasarını göstermede biyobelirteç olarak kullanılabilecek Fosforile Nörofilaman Ağır Zincirin travmadan sonraki ilk altı saatlik seyrini araştırmak amaçlanmıştır. Hayvan deneyi olarak tasarlanan çalışmamızda 32 adet Spraque Dawley cinsi dişi sıçan kullanılmıştır. Denekler, 3 deney grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere 4 gruba eşit (n=8) şekilde ayrılmıştır. Deneklere 80 cm yüksekten serbest düşme ile bırakılan 50 gr'lık bilye ile travmatik beyin hasarı oluşturulmuştur. Kontrol grubunda travmatik beyin hasarı yaratılmadan, deney gruplarında ise travmatik beyin hasarı sonrası 2., 4. ve 6. saat serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir ölçülmüştür. Travmatik beyin hasarı sonrası 2. saatte ve 4. saatte ölçülen serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri travmatik beyin hasarı oluşturulmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir düzeyleri, 4. ve 6. saatlerde 2. saate göre tedricen düşmekte, 6. saatte kontrol grubu değerleriyle benzer düzeylere inmektedir. Elde edilen kanıtlar doğrultusunda, travma sonrası hafif travmatik beyin hasarı gelişen ve görüntüleme yöntemi ile bulgu saptanamayan hastalarda, özellikle ilk 2 veya en fazla ilk 4 saatte serum Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir değeri yüksekliğinin travmatik beyin hasarı tanısında kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Acil Servis, Kafa Travması, Hafif Travmatik Beyin Hasarı, Fosforile Nörofilaman Ağır Zincir
Minör kafa travmalı pediatrik olgularda ubiquitin c-terminal hidrolaz (UCH-l1) kan düzeylerinin tanısal etkinliğinin araştırılması
Çocukluk çağında kafa travmaları acil servise travma ile başvuran hastaların önemli bir kısmını oluşturur. Büyüme dönemindeki çocuklarda kafa travması büyüme ve gelişme basamaklarını etkilemekte, bu nedenle erişkin hastalara göre farklı bir değerlendirme gerekmektedir. Minör kafa travması ile acil servise başvuran hastalarda intrakraniyal yaralanmaları saptamada beyin bilgisayarlı tomografi (BBT) altın standart haline gelmiştir fakat yaygın ve gereksiz kullanımı sağlık giderlerinde artışa ve uzun dönemde radyasyona bağlı risklere sebep olmaktadır. Bu çalışmada minör kafa travması nedeniyle acil servise başvuran 0-18 yaş grubu hastalarda UCH-L1 düzeylerinin BBT'ye alternatif olup olamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma 07.03.2019 ile 27.02.2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesi acil servisine minör kafa travması ile başvuran 0-18 yaş grubu hastalardan Glaskow Koma Skoru (GKS) 14-15 olup BBT çekilen 60 hasta ve kafa travması dışında minör travma veya medikal nedenler ile acil servise başvuran 20 hasta prospektif olarak değerlendirilerek yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, hastaneye başvuru tarihleri (gün, ay, yıl, saat), GKS, yaralanma bölgesi, yaralanma şekli, travmanın oluş saati, hastaneye geliş saati, tetkik alınma saati ve serum UCH-L1 düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Uygun sayıya ulaşıldığında UCH-L1 düzeyi çalışılarak dosyaya eklenmiştir. Minör kafa travmalı pediatrik olgularda UCH-L1 düzeyi kafa travması olan hastalarda kafa travması olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı çıkmasına rağmen BBT bulgusu olan olguları BBT bulgusu olmayan olgulardan ayıramamıştır.
Deneysel kafa travmasında takrolimus'un histopatolojik etkinliğinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda, bir immunsupresif ajan olan Takrolimus'un (FK506) oluşacak sekonder beyin hasarına karşı koruyucu etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Sekonder beyin hasarı, beyin dokusunda oluşacak gliosizin GFAP boyanması sonrası Immun Reaktivite Skoru (IRS) ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Bu deneyde 40 adet Sprague-Dawley tipi 250-350 gr ağırlığında 10-12 haftalık sıçanlar cinsiyet seçimi yapılmaksızın kullanılmıştır. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrılan denekler, uygun şartlarda kafa travması oluşturulduktan 1 ay sonra sakrifiye edilerek beyinleri en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm grupların histopatolojik IRS değerleri Kruskal Wallis varyans analizi ile değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında istatistiki farkların olduğu gözlendi. Daha sonra ikili gruplar şeklinde Mann Withney – U ile yapılan karşılaştırmada IRS değerinin en fazla Tedavi grubunda arttığı (p<0,05) fakat Negatif Kontrol, Pozitif Kontrol ve Taşıyıcı gruplarında artmasına rağmen istatistiki anlam ifade etmediği gözlendi. Sham grubunda ileri derece bir histopatolojik reaksiyon skorunun en az oranda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: İyileşme beklentimiz olan grupta yani FK506 verilen grupta travmatik alandaki gliozisin diğer kontrol gruplarına göre istatistiki olarak belirgin olarak artış gösterdiği görüldü. Bu durum FK506'nın henüz açıklanamayan bir mekanizma ile gliozisi engelleyemediği hatta arttırdığını göstermektedir. Sonuç olarak, FK506 immunosupresif ajanının beklenin aksine beyindeki travma sonrası hasarı azaltmadığı, aksine gliozisi arttırdığı ortadadır. Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Takrolimus, FK506, Gliozis, Sekonder Beyin Hasarı
Deneysel aşil tendon yaralanması yapılan sıçanlarda Sildenafil'in (fosfodiesteraz-5 inhibitör) tendon iyileşmesi üzerine etkisi
İnsan vücudundaki en dayanıklı tendon olan aşil tendonu, aynı zamanda en sık yaralanan tendonlardan da birisidir. Sildenafil Sitrat, selektif fosfodiesteraz-5 inhibitörüdür. Etki mekanizmasının sonucu olarak vazodilatasyon, trombosit agregasyonunu inhibe etmek, anjiyogenezi uyarmak ve proanjiyogenik faktör upregulasyonu, apoptozis ve fibroblastların adezyonunu uyarmak ve inflamasyonu azaltmak gibi etkileri vardır. Bu çalışmamızda daha önce literatürde olmayan Sildenafil Sitrat'ın aşil tendonun iyileşmesi üzerine etkisini gösteren bir çalışma yaparak, cerrahi uygulanmış aşil tendonlarına Sildenafil Sİtrat'ın histopatolojik ve biyomekanik etkilerini araştırmayı amaçladık. Ağırlığı 350-400 gram olan, 48 adet Wİstar-albino cinsi sıçan randomize olarak sırasıyla her bir grupta 6 tane olmak üzere Sildenafil Sİtrat verilen çalışma grubu ve salin verilen kontrol grubu olmak üzere gruplara ayrıldı. 48 adet sıçan ketamin ve ksilazin anestezisi altında aşil tendon rüptürü modeli oluşturularak ve yeniden onarılarak Sildenafil verilen grup ve kontrol grubu olmak üzere yirmidörderli 2 gruba ayrıldı. Her bir grup da kendi aralarında dört gruba ayrılarak toplamda sekiz grup oluşturuldu. Tüm deney süresinde sıçanlar altışarlı olarak sekiz ayrı kafeste barındırıldı. Birinci grubun çalışma grubu ve kontrol grubu 1 hafta sonunda sakrifiye edilip aşil tendon numuneleri alındı. Bundan sonra sırasıyla ikinci grup 14 gün, üçüncü grup 21 gün ve dördüncü grup 28 gün sonunda sakrifiye edilerek aşil tendon numuneleri alındı. Alınan aşil tendonları histopatolojik ve biyomekanik olarak incelendi. Çalışmamızda biyomekanik açıdan incelenen aşil tendonlarının ulaştıkları maksimum kuvvetleri haftalara göre değerlendirildi. Grup 1'in Sildenafil Sitrat verilen grubu ile kontrol grubu kıyaslandığında anlamlı farklılık oluşmadığını gördük. Grup 2'nin de çalışma ve kontrol grubu arasında biyomekanik açıdan anlamlı farklılık oluşmadı. Grup 3 yani yirmi bir gün boyunca Sildenafil Sitrat verilen grup ile kontrol grubu oluştukları maksimum kuvvetler açısından değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel anlamlı farklılık oluştuğunu saptadık (p:0,008). Aynı şekilde Grup 4'ün de çalışma grubu ve kontrol grubu kendi aralarında biyomekanik açıdan kıyaslandığında aralarında anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,004). Histopatolojik açıdan aşil tendonunun iyileşmesi değerlendirmek amacı ile neovaskülarizasyon, fibroblastik proliferasyon, fibrosiz ve inflamasyon parametreleri değerlendirildi. Gruplar neovaskülarizasyon açından değerlendirildi istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluştuğunu gördük (p:0,001). Aynı şekilde gruplar fibroblastik proliferasyon açısından değerlendirdiğimizde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğunu saptadık (p:0,035). Gruplar fibrosiz açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık oluştuğu saptandı (p:0,017). Son olarak gruplar inflamasyon açısından değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan anlamlı fark oluştuğu görüldü (p:0,036). Yaptığımız çalışmada; Sildenafil sitratın akut dönemde biyomekanik olarak tendonun mukavemetine etki etmediği fakat ilaç verilen gün sayısı arttıkça biyomekanik olarak tendon iyileşmesini hızlandırdığı ve daha güçlü bir tendon oluşturduğunu söyleyebiliriz. Histopatolojik açıdan ise Sildenafil Sitrat'ın tendon iyileşmesine olumlu yönde etki ettiğini söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Sildenafil, sıçan, aşil tendon, rat, PDE-5
Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda nöronal hasarı belirlemede alfa sinuklein protein etkinliğinin araştırılması
Çalışmamızın amacı deneysel olarak hafif travmatik beyin hasarı oluşturulan kafa travması modelinde sıçanlardan alınan serum örneklerinde alfa-sinüklein düzeyinin akut dönemde travmatik beyin hasarını göstermede tanısal değerini araştırmaktır. Çalışmamızda toplam 40 adet erişkin Spraque-Dawley cinsi sıçan kullanılmıştır. Denekler kontrol grubu (n=8) ve 4 ayrı deney grubu (n=8) olarak 5 gruba ayrıldılar. Çalışmamızda Marmarou ve ark.'nın tanımladığı model modifiye edilerek uygulandı. Bu modelde farklı yüksekliklerden farklı ağırlıklarda bilyeler serbest düşme yöntemiyle bırakılarak sırayla 0.05, 0.1, 0.2 ve 0.4 Newton şiddetinde travma oluşturulması hedeflendi. Travmanın indüksiyonundan 2 saat sonra sıçanların kalbinden alınan kanlarda α-syn düzeyi araştırıldı. Kontrol grubuna göre kan α-syn düzeyleri ölçüldüğünde, 0.05 ve 0.2 newton şiddetinde travma oluşturduğumuz gruplarda düşüş görülmüştür. Daha şiddetli travma oluşturduğumuz (0.2 Newton) grup, az şiddetli oluşturduğumuz gruba (0.05 Newton) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak farklı şiddetlerde kafa travması oluşturduğumuz sıçanlardan ikinci saatte alınan kan örneklerinden α-syn düzeylerinde anlamlı bir yükselme görülmemiştir. Aksine iki travma grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında düşme görülmüştür. Bu sonuçlar kafa travması sonrası ikinci saatte alınan kanlardan bakılan α-syn düzeyinin TBY için erken dönemde tanısal olarak etkin olmadığını düşündürmektedir.
2017-2021 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına "yaralanma" nedeniyle başvuran ve duyu veya organlardan birisinin işlevinin sürekli zayıflamasına veya yitirilmesine neden olduğu hususunda görüş bildirilen olguların, Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzu ile ülkemizde yürürlükte olan "Türk Ceza Kanunu" nda tanımlanan yaralama suçlarının adli tıp açısından değerlendirilmesi rehberi" ve "çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü tespit işlemleri yönetmeliği cetveli" ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Yaralama suçlarında, cezaların belirlenmesinde; oluşan yaralanmaların tipi, bölgesi ve sekel bırakıp bırakmayacağı, kısaca yaralanmaların ağırlığı dikkate alınan en önemli unsurlar arasında yer almıştır. Duyu veya organların birinin işlevinde zayıflama/yitirilme olduğu hususunda görüş bildirilen 126 olgunun retrospektif olarak değerlendirilmesi, rapor hazırlanmasında karşılaşılan sorunların tespiti, yaralanma ve sekellerinin "Amerikan Tıp Birliği (American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu"ndaki oransal karşılıklarının belirlenmesi, bununla beraber ulusal ve kişisel farklılıkların, Adli Tıp Anabilim Dalınca değerlendirilmesi ve sonuçların "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Tespit İşlemleri Yönetmeliği" cetveli ile karşılaştırılması ile ortaya çıkan sonuçlara göre çelişkilerin giderilmesine yönelik öneri ve değişiklikler cetveli sunulması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Duyu veya organların birinin işlevinde zayıflama/yitirilme olduğu hususunda görüş bildirilen 126 olgu retrospektif olarak vii incelenerek, adli raporlardaki hastaların; yaşları, cinsiyetleri, "Amerikan Tıp Birliği (American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu" ve "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Tespit İşlemleri Yönetmeliği" kullanılarak elde edilen oranlarının tespiti, kayıp yüzdeleri, % 10-50 arasında "işlevde sürekli zayıflama", % 50'nin üzerinde "işlev kaybı" olarak tanımlanarak oluşan tıbbi kanaat veri formuna kayıt edildi. Analizler SPSS Windows versiyonu 22 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 126 olgunun %88.1'inin erkek, %11.9'unun kadın olduğu, ortalama yaş 40.5, standart sapma ±16.9 saptandığı, en yüksek başvuru nedenini %34.9 ile trafik kazalarının oluşturduğu, en yüksek yaralanma oranının %27 ile göz yaralanmalarına ait olduğu, izole üst ekstremite yaralanmalarında hayati tehlike verme oranının düşük, batın yaralanmalarında ise hayati tehlike varlığının diğer bölgelere göre yüksek olduğu, Kullanılan yönetmelikler ve cetvellerden elde edilen kayıp yüzdeleri arasında yaralanma bölgeleri dikkate alındığında anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,01). Sonuç: Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralama Suçlarının Adlî Tıp Açısından Değerlendirilmesi Rehberi"nin bilimsel, objektif, güvenilir ve uluslararası standartlara uygun bir şekilde yeniden düzenlemesi gerekmektedir. Bu düzenlemede; anatomik kayıp ve fonksiyonel kısıtlılığa ait sonuçlar bir arada değerlendirilebilir olmalı, geçerliliği ve güvenilirliği kabul edilmiş uluslarası uygulamalar ve ölçekler kullanılmalı, çıkan sonuçlar işlevselliğe dayalı olarak hesaplanmalıdır. Ceza hukuku açısından "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Tespit İşlemleri Yönetmeliği"nin yetersiz ve güncel olmadığı, pratikte kullanılmasının mümkün olmadığı, "Amerikan Tıp Birliği (American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu"nun ise tamamının kullanımının mümkün olmadığını düşünmekle birlikte özellikle bazı ortopedik arızaları tanımlayan kısımlarının yeni oluşturulacak rehberde veyahut revizyon çalışmasında mutlaka göz önüne alınması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adli tıp, duyu-organ, AMA kılavuzu, yitirilme, Türk Ceza Kanunu
2018-2021 tarihleri arasında "sinir sistemi" yaralanması nedeniyle "çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü tespit işlemleri yönetmeliği cetveli"ne göre maluliyet raporu düzenlenmiş olguların Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzuna göre değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Adli Tıbba göre özürlülük; vücutta meydana gelen ya da getirilen yaralanmaların veya kişilerin çalıştıkları meslek ile ilgili fiziksel ve kimyasal etkenlere bağlı olarak meydana gelen rahatsızlıkların iyileşme döneminden sonra, olaya bağlı sekel halindeki arızaların, kişinin mesleği ve yaşı göz önüne alınarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada; 2018-2021 tarihleri arasında sinir sistemi yaralanması nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği"ne göre maluliyet raporu düzenlenmiş 219 olguya ait yaralanma ve sekellerinin uluslararası alanda kabul görmüş Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzuna göre yeniden değerlendirilerek muayene ve oransal standardın sağlanmasına ışık tutmak ve uluslararası nitelikte ihtiyaç duyulan yeni düzenlemelere önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2018-2021 tarihleri arasında sinir sistemi yaralanması olan adli makamların istemiyle maluliyet raporu düzenlenmiş 219 olguya ait cinsiyet, olay tarihindeki yaş, olay türü, olay tarihi ile değerlendirme arasında geçen süre, başvuru merkezi, yaralanma türü, operasyon öyküsü, epileptik nöbet geçirme öyküsü, trepenasyon operasyonu eşlik edip etmediği, yaralanma ve sekellerinin "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveline göre oransal karşılıkları, oran tespitinde takdir kullanılıp kullanılmadığı retrospektif olarak tarandı ve değerlendirildi. Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu 5. Baskı kullanılarak yeniden oransal hesaplamala yapıldı. Veriler SPSS programında değerlendirildi. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen 219 olgunun %69.4'ünün erkek, %30.6'sının kadın olduğu, en yüksek başvuru nedenini %95.89 ile trafik kazalarının oluşturduğu, en yüksek yaralanma oranının %44.75 ile izole kafatası yaralanmalarına ait olduğu, maluliyet oranı hesaplanan olguların %17.35'inin olaydan sonra en az 1 kez epileptik nöbet geçirdiği belirlendi. "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveli ile AMA kılavuzuna göre elde edilen fonksiyon kayıp oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" cetveli, birçok ülkede kullanımda olan uluslararası nitelikteki AMA kılavuzuna göre eksiklikler barındırmaktadır. Ülkemiz için kişinin mesleğine ve yaşına göre maluliyet oranının tayin edilebileceği, ancak bunu yaparken sorgulamaya ve takdir kullanımına mahal vermeyen, trafik kazaları, iş kazaları, meslek hastalıkları, terör, vazife ve harp mallüllüğü gibi durumlarda tek başına kullanılabilecek, objektif ve güncel normlara uygun bir kılavuz oluşturmanın en doğru yaklaşım olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, maluliyet, yönetmelikler, AMA kılavuzu, trafik kazası