Atatürk University
Discipline

Hukuk Anabilim Dalı

Atatürk University

371

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Fikrî hak boyutuyla yapay zekâ

Geleneksel bir tanımı bulunmamasına rağmen, yapay zekâ, genellikle insan zekâsıyla ilişkilendirilen işlevleri, sınırlı insan müdahalesiyle ya da hiç insan müdahalesi olmadan gerçekleştirme yeteneği olarak tanımlanabilir. Hayatımızın hemen her alanında karşımıza çıkan yapay zekâ gittikçe gelişmekte ve gerek toplumsal gerek ekonomik alanda önemi her geçen gün artarak önemli tartışmaları gündeme getirmektedir. Hukukun pek çok dalında da bu gelişmelere bağlı olarak yeni düzenlemeler yapılması gerekmektedir. İlgili alanlardan biri de fikir ve sanat eserleri hukuku olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapay zekânın gelişerek yaratıcılık alanına giren ürünler üretmesi bir yandan fikir ve sanat eserleri hukukunun insan merkezli tutumunun yeniden sorgulanmasına neden olmakta bir yandan da söz konusu ürünlerin üretilmesinde çok sayıda eser niteliğinde verinin kullanılması, yapay zekânın gelişimine bağlı menfaatler ile eser sahiplerinin fikrî hakka dayalı menfaatlerini karşı karşıya getirmektedir. Bu tezde temel olarak yapay zekâ, insanlar tarafından üretildiğinde eser olarak kabul edilebilecek ürünler ürettiğinde, bu ürünlerin fikrî hak ile korunması gerekip gerekmediği ve söz konusu ürünlerin meydana getirilmesi için kullanılan eser niteliğindeki verilerin eser sahiplerinin fikrî haklarını ihlal edip etmediği sorunları ele alınmaktadır. Ayrıca, bu sorunlara ilişkin olası çözüm önerileri tartışılmaktadır. Başka bir deyişle bu tezde yapay zekâ girdi ve çıktıları fikrî hak koruması temelinde ele alınmaktadır. Birçok ülkede tezde ele alınan sorunları tartışmak, çözüm önerilerinde bulunmak, bu konularda bilgi ve görüş alışverişinde bulunmak amacıyla istişare toplantıları gerçekleştirilmiş, çeşitli yasal girişimler başlatılmıştır. Yine söz konusu sorunlar, öğretide derin tartışmaları beraberinde getirmiş ve uyuşmazlıklar mahkemeler nezdinde incelenmeye başlanmıştır. Türk hukukunda ise mevcut düzenlemeler kapsamında işaret edilen sorulara cevap verme konusunda tereddüt yaşanmakta ve bu tereddütleri gidermek adına henüz bir mevzuat çalışması da yürütülmemektedir. Konuya ilişkin öğretide yer alan çalışmalar da diğer ülkelere kıyasla az sayıda olup ileri sürülen görüşler ise birbirinden farklılaşmaktadır. Bu çalışmada, karşılaştırmalı hukukta yapılan yasa değişikliklerinden ve öğretide yer alan görüşlerden de yararlanılarak bunların fikrî mülkiyet hukukunun amaç ve ilkelerine ve Türk Fikir ve Sanat Eserleri Hukukuna uyumluluğunun ele alınması hedeflenmektedir. Ardından olası yasa değişikliklerine ilişkin çeşitli önerilerde bulunulması amaçlanmaktadır. Belirtilen çerçevede, söz konusu tez ile Türk Hukukundaki önemli bir eksikliğin giderilmesine katkıda bulunulması hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Yapay Zekâ, Fikrî Hak, Eser ve Eser Sahibi, Yapay Zekâ Girdi ve Çıktıları, Metin ve Veri Madenciliği.

EserEser sahibiFikri mülkiyet hukuku+4
Neslihan Kara
TOBB Economics and Technology University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Ceza Kanununda düzenlenen çocuk pornografisi ile ilgili suçlar (TCK m. 226/3)

Bu tezde, çocuk pornografisinin kavramsal olarak kapsamı ve ceza hukuku alanında bağımsız bir suç olarak düzenlenmesinin önemi ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda birinci bölümde öncelikle konuyla ilişkili kavramlar incelenecektir. Daha sonra çocuk pornografisi kavramı ve yaygın görünüş biçimlerine değinilecektir. İkinci bölümde, çocuk pornografisi suçunun bazı ülkelerde düzenlenme şekilleri ve çocuk pornografisine ilişkin uluslararası hukuki düzenlemeler ele alınacaktır. Üçüncü bölümde ise, Türk Ceza Kanunu'nda müstehcenlik suçu içerisinde yer alan çocuk pornografisi suçu ile ilgili bazı suçlar detaylı bir şekilde incelenecek, çocuk pornografisinin bağımsız bir suç olarak düzenlenmesi gerekliliği üzerine eleştiriler ortaya konacaktır.

Siber mağduriyetTürk ceza hukuku
Ümmü Kardelen Yıldız Önal
TOBB Economics and Technology University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda anlaşmalı boşanma

3444 Sayılı Yasa ile yapılan düzenlemeler sonrasında anlaşmalı boşanmanın Türk Hukuku'nda yer bulması öncesinde Eski Medeni Kanun'un taraflara anlaşma konusunda 150/V madde hükmü uyarınca boşanmanın yan sonuçları için anlaşma imkanı tanıdığı görülmektedir. Yapılan değişiklikle bu husus korunmuş, beraberinde yeni bir madde ile (TMK m.166/III) boşanmaya karar verilmesi, mali sonuçları ve çocukların velayetleri hususunda da tarafların anlaşabilmesine olanak tanınmıştır. Böylelikle tarafların boşanmaya karar vermeleri halinde birlikte başvurmaları veya birinin başvurusunu diğerinin kabul etmesi halinde anlaşmalı boşanma başlığı ile dava kurulabilir olmuştur. Tarafların en az bir yıl süre ile evli kalmış olmaları süre şartı ile açılabilen anlaşmalı boşanma davasında, boşanmanın velayet, nafaka, tazminat gibi sonuçları üzerinde anlaşmaya varılabildiği takdirde hakim boşanmaya hükmedebilmektedir. Bu noktada önemli olan, tarafların özgür iradelerini beyan etmeleri ve anlaşmanın özgür irade ile sağlanmış olması gerekmektedir. Yoksulluk nafakası ve iştirak nafakası gibi hususlarda taraflar anlaşmış olsalar bile hakimin uygun görmemesi halinde bu hususlara ilişkin anlaşma yok hükmünde olup hakimin takdirine muhtaçtır. Bununla birlikte boşanmanın doğurduğu sonuçlardan olan mal rejiminin tasfiyesi de yine tarafların tabi oldukları mal rejimi kaideleri doğrultusunda gerçekleşebilmekte, kanunlarla belirlenmiş hususlara ilişkin aksi yöndeki anlaşma konuları geçerlilik taşımamaktadır. Anahtar Kelimeler: Boşanma, Anlaşmalı Boşanma, Anlaşmalı Boşanmada Taraflar, Anlaşmalı Boşanmada Çocuklar.

Anlaşarak boşanmaBoşanmaEvli çiftler+3
Şeyda Şanlı Yalın
İstanbul Aydın University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türk ve Azerbaycan Aile Hukukunda evliliğin geçersizliği

Bu çalışmada, evliliğin geçersizliğinin maddi, usul ve yasal yönleri hem pratik hem teorik yönden ele alınmıştır.Evliliğin geçersizliği olumsuz bir hukuki ve toplumsal olgudur. Evliliğin iptali durumlarında ve hükümsüzlük sonuçları çözünürlükte belirsizlikler vardır. Araştırmanın amacı, geçersiz bir evliliğin varlığı ve varlığı ile bağlantılı olarak ortaya çıkan toplumsal ilişkilerin yanı sıra geçersiz kabul edilmesi ve sonuçların uygulanmasıdır. Çalışmanın konusu, Türk ve Azerbaycan hukukunda evliliğin geçersizliği üzerine Kanundaki düzenlemeler; evliliğin geçersizliğinin yasal düzenlemesine ilişkin bilimsel doktrin; evliliğin geçersizliği ile ilgili normların uygulanması için adli uygulamalardır.Araştırma konusunun bilimsel detaylandırılma derecesi, evliliğin geçersizliği sorunlarının kapsamlı bir monografik incelemesi ve geçersizliğin sonuçlarının yeni bir aile ve medeni hukuk mevzuatı temelinde uygulanması gerçekleştirilmesidir.Yukarıda belirtilenler, mevcut mevzuatı, modern doktrini ve toplum ve devletin gelişmesinin mevcut safhasını göz önüne alarak, evliliğin geçersizliği sorunlarını analiz ederek, geçersiz bir evliliğin varlığıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan ilişkilerle ilgili sorunları tanımlama ve çözme, geçersiz saymayı kabul etme ve geçersizliğin sonuçlarının uygulanmasına yönelik bir yaklaşım ireli sürülmektedir. Tezin metodolojik temeli, genel bilimsel ve özel bilimsel araştırma yöntemleri ile yapılmıştır: diyalektik sosyal ve hukuki olguları bilme yöntemi, tarihsel ve hukuksal yöntemler ve karşılaştırmalı hukuk, karmaşık araştırma, hukuk sistemi analizi vb. yöntemlerden de yararlanmıştır. Bu yöntemler, evliliğin geçersizliği kurumunun gelişiminde genel eğilimleri keşfetmeyi ve yasal düzenlemenin özelliklerini ortaya koymayı mümkün kılmıştır. Entegre yaklaşım karışık bir hukuk fenomeni olarak evlilik geçersizliği konusundaki birleşik bir kavramın geliştirilmesine katkıda bulunmuştur. Araştırmanın teorik temelleri, birçok akademik çalışmalarda ortaya konulan evlilikle ilgili sorunların bilimsel deneyimi ve genel hukuk teorisi hükümleridir. Aynı zamanda yapılan çalışmada aile mevzuatının iyileştirilmesine ilişkin tavsiyeler temel alınarak belirli öneriler geliştirilmiştir.

Aile hukukuAzerbaycan hukukuEvlilik+1
Aynur Gulıyeva
İstanbul Aydın University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İntihara yönlendirme suçu

Türk Anayasasının 17/1. maddesinde herkesin; yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme imkânına sahip bulunduğu belirtilmiştir. Kimsenin yaşama hakkı ihlal edilemez. İhlaller, Türk Ceza Kanunu gereğince cezalandırılmaktadır. Yaşama hakkı, kişinin sahip olduğu temel haklardan biridir. Ancak kişinin kendi yaşamına kendi ihlali yasalarla önlenemez. Bu nedenle intihar yaşamamak hürriyetinin bir uzantısıdır. İnsanlar bir takım sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, sağlıksal zorluklarla karşılaşabilmektedirler. Kişilerin bu sıkıntıları, ruhsal dengelerine yansıyarak, kendilerine ıstırap veren dünyalarından kurtulma isteğine dönüştüğünde de intihar olgusu ortaya çıkar. İntihar uzun zaman önce suç olarak kabul edilmekteydi. Modern ceza hukuku ile intihar suç olmaktan çıkmış ancak intihara yönlendirme suç olarak düzenlenmiştir. İntihara yardım, ikna, teşvik, azmettirme ve yönlendirme eylemlerinin suç olarak sayılmasında ki temel amaç, kişinin yaşam hakkına yönelik dışarıdan gelen bir müdahalenin ve suç teşkil eden bir eylemin cezasız kalmamasının amaçlanmasıdır. Çünkü burada korunan hukuksal yarar bireylerin yaşam hakkıdır. "İntihara yönlendirmenin diğer benzer fiillerden farkı" konu başlığında, ötanazi ve talep üzerine öldürme fillerinin farklı anlamlara sahip olduğu, mukayeseli hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ile bu fiillerin intihara yönlendirme kapsamında sayılmadığı açıklanmıştır. İntihara yardım konusunun mukayeseli hukukta ötanazi ile birlikte değerlendirildiği görülmektedir. Özellikle ölümcül nitelikte hastalar bakımından, "haysiyetli ölüm" hakkı çerçevesinde kabul edilen kişinin kendi kaderini tayin hakkına dayalı olarak, hekim yardımlı intihar kapsamında hastaların yaşamlarına son verilmektedir. Ancak ülkemizde böyle bir düzenleme söz konusu değildir. Çalışmamızda, intihar ve intihara yönlendirme olgusunun hukuki boyutu üzerinde durularak, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu ve özellikle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 84. maddesinde düzenlenmiş olan "intihara yönlendirme suçu" açıklanmıştır. Çalışmada, doktrin, karşılaştırmalı hukuk düzenlemeleri ile iç hukuk ve AİHM yargı kararları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: İntihar, İntihara Yönlendirme, Yardımlı İntihar, Ötanazi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu

Kanunlar 5237 sayılıTürk Ceza KanunuÖtanazi+3
Tülay Büyükasar
İstanbul Aydın University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İş hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku açısından yapay zekâ destekli video mülakat uygulamaları

Bu tez, işe alım süreçlerinde işçi adaylarının işe uygunluklarının değerlendirilmesinde kullanılan yapay zekâ destekli video mülakat uygulamalarını, iş hukuku ve kişisel verilerin korunması hukuku açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. İlk bölümde; iş sözleşmesinin kurulmasına kadar olan aşamalar ele alınmış, bu sürecin dijitalleşmesiyle birlikte insan kaynakları yönetiminde yapay zekâ teknolojilerinin nasıl kullanıldığı incelenmiş ve işe alım sürecinin hukuki çerçevesi ortaya konmuştur. İkinci bölümde; yapay zekâ destekli video mülakat sistemlerinin işlevine yer verilmiş ve bu sistemlerin işleyişinde analiz edilen yüz ifadesi, beden dili, ses, konuşma ve adayın duyguları gibi verilerin işlenmesi suretiyle işe alım süreçlerinin desteklenmesinin işveren ve işçi adayı açısından avantaj ve dezavantajları değerlendirilmiştir. Tartışılan olası hukuki ve etik problemler bağlamında; algoritmik ayrımcılık, sistemlerin alabileceği kararların ön yargı barındırması ve karar verme sürecinin şeffaf olmaması kaygıları ön plana çıkmaktadır. Üçüncü bölümde ise işe uygunluğu yapay zekâ destekli sistem tarafından değerlendirilen işçi adayının kişisel verilerinin hukuki niteliği, işlenme şartları, bu süreçte veri sorumlusunun yükümlülükleri ve veri işlemenin hukuka aykırı gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkabilecek hukuki yaptırımlar açıklanmıştır. Başta Kişisel Verileri Koruma Kanunu olmak üzere, ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirme yapılmıştır. Tezin sonunda; işe alımda yapay zekâ destekli video mülakat uygulamalarının kullanılmasında sürecin şeffaflaştırılması, yapay zekâ algoritmalarının eğitiminde kullanılan verilerin tarafsızlığının artırılması ve bu alana özgü hukuki düzenlemelere duyulan ihtiyaca yönelik öneriler sunulmuştur. Çalışma, işe alım süreçlerini etkileyen ve değiştiren teknolojik gelişmelerin, temel hak ve özgürlükler ile hukuk ilkeleri ile uyum içinde ilerlemesi gerektiği fikrini temel almakta; yeni nesil işe alım yöntemlerini hukuk disiplini içinde analiz etmektedir.

Ezgi Sima Çelik
Ibn Haldun University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Üstün arza tabi olması kuralının istisnası olarak taşkın yapı

Roma hukukundan günümüze varlığını sürdüren bir ilke olan arazinin üzerinde bulunan şeylerin mülkiyetinin yine o araziye ait olması kuralına üstün arza tabi olması kuralı denir. Ancak bu kural mutlaklık taşımaz. Bazı istisnaları vardır. Bunlardan biri de taşkın yapıdır. Taşkın yapı, iki komşu taşınmazdan birinin diğerinin sınırlarını ihlal etmesi ve yapılan yapının taşması sonucu oluşur. Bu durumda kanun koyucu taşmanın bir hakka dayanıp dayanamaması, dayanmadığı takdirde ise bazı koşul ve şartlarda ne olacağına dair düzenleme yapmıştır. Bir hakka dayanılarak yapılan yapılar ana yapının bütünleyici parçası olur. Ancak arada bir irtifak hakkı yoksa bu durumda malik on beş günlük sürede itiraz etmemiş ve durum ve koşullar da haklı gösteriyorsa ve yapı maliki de iyi niyetli ise bir irtifak hakkı kurulmasını yahut taşan kısmın mülkiyetinin geçirilmesini talep edebilir. Fakat arada bir irtifak hakkı yoksa en nihayetinde taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının ihlali söz konusu olacaktır. Bu nedenle malikin de bu talepleri bertaraf etmesinin bazı yolları vardır. Malik taşkın yapı nedeni ile yapı malikine karşı el atmanın önlenmesi ve ya taşkın yapının kaldırılması ve ortada haksız işgalden kaynaklı bir zarar varsa ecrimisil davası açabilir. Bu tezin amacı, hukukumuzda var olan taşınmaz mülkiyetinin prensiplerinden biri olan bütünleyici parça (üstün arza tabi olması) kuralının istisnası olan taşkın yapı kavramını doktrin ve Yargıtay kararları ışığında incelemek ve taşkın yapı hakkında ortaya çıkan sorunları günümüz koşullarını göz önünde bulundurarak değerlendirmektir.

GayrimenkullerMülkiyetTaşkın yapı+4
Alime Aysu Öğreten
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de kentsel dönüşüm, riskli yapılar ve mülkiyet hakkına etkisi

Doktora tezi olarak hazırlanan çalışmamamızda ülkemizde her geçen gün uygulama alanı genişleyen ve hukuki zemini günbegün detaylandırılan kentsel dönüşüm konusu incelenmiştir. Öncelikle kentsel dönüşüm kavramında değinilmiş, tarihsel gelişimi ışığında ülkemiz ve dünyadaki gelişiminden bahsedilmiş, ardından ilkeleri, aktör ve yöntemleri ile normatif temellerine yer verilmiştir. Akabinde kentsel dönüşümün ülkemizdeki mihenk taşı olan ve kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve Uygulama Yönetmeliği'ne değinilerek kentsel dönüşümün özel hukuk ile en ciddi kesişimi olan riskli yapıların tespiti, karar alma süreci, yıkımı ve yeniden değerlendirilmesi incelenmiş, riskli yapılardan doğan uyuşmazlıklar özellikle yargı kararları ışığında değerlendirilmiştir. Son olarak da kentsel dönüşüm sürecinde 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve Uygulama Yönetmeliğinden doğan mülkiyet hakkı sınırlandırmaları ve ihlalleri incelenmeye çalışılmıştır.

Kanunlar 6306 sayılıKentsel dönüşümMülkiyet hakkı+1
Özlem Mutlu Laboç
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası hukukta deniz yatağı faaliyetlerinden kaynaklı deniz kirliliği ve devletlerin sorumluluğu

Artan enerji ihtiyacının karşılanması ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte petrol ve doğal gaz endüstrisine olan yönelim artmıştır. Bu durum kıyı ötesi petrol ve doğal gaz faaliyetlerine olan ilgiyi de arttırmıştır. Kıyı ötesi petrol ve gaz üretimi, dünyadaki petrol ve doğal gaz talebinin ve tedarikinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak kıyı ötesi faaliyetler gerçekleştirilirken, deniz çevresinde birtakım olumsuz etkiler meydana gelmektedir. Dolayısıyla deniz kirliliğinin kaynakları arasında deniz yatağında gerçekleştirilen faaliyetler de bulunmaktadır. Deniz yatağı faaliyetleri gerçekleştirilirken uluslararası çevre hukukunun göz önünde bulundurularak, deniz kirliliğinin önlenmesi veya azaltılması, çevrenin korunması ve muhafazası için gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir. Nitekim çevre sorunlarının yerel bir sorun olmadığı; aksine bütün toplumları etkileyen küresel bir sorun olduğu gerçeği anlaşılmış; çevre ve çevrenin korunması ile ilgili yerel, bölgesel ve küresel bazda düzenlemeler yapılmıştır. Uluslararası hukuk kirliliğe sebebiyet veren devletlerin veya bu kirliliğe sebebiyet veren kişi veya kuruluşların davranışlarından sorumlu olan devletlerin de birtakım sorumlulukları vardır. Uluslararası deniz yatağında gerçekleştirilecek faaliyetlerden kaynaklı sorumluluk konusunda ise 2011 yılında Deniz Yatağı Uyuşmazlıkları Dairesi'nin verdiği Danışma Görüşü büyük önem taşımaktadır

Deniz kirliliğiDeniz yatağıDoğal gaz+4
Figen Tabanlı
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa ve Amerika patent sistemlerinde, farmasötik nanoteknolojinin patent korunmasına dair kapsam ve sınırlamalar

Bir nesnenin milyarda birine "nano" denilmektedir. Farmasötik nanoteknoloji ilaç hazırlanırken kullanılan maddelerin test ve deneylere dayalı olarak içerik oluşturulması işleminde yararlanılan bir bilim olup hem ilacı hem de üretim yöntemini ifade etmekte kullanılır. Genel olarak eczacılık, tıp, biyoloji ve kimya başta olmak üzere malzeme, fizik gibi başkaca alanları da içerisine alacak şekilde multidisipliner şekilde vücut bulmaktadır. Farmasötik nanoteknoloji dünya çapında en inovatif konulardan biridir. İnovasyon, üretim ve ekonomi birbirinden ayrılamazlar. Bu ilişkiyi koruyabilmek için patent sistemi kurulmuştur. Bu çalışmada, önce nanoteknoloji ve farmasötik nanoteknoloji hakkında kısa bilgi verilmiş sonrasında ABD, Avrupa ve Türkiye patent sistemleri incelenmiştir. Tüm patent sistemlerinde, insan ve hayvan vücuduna uygulanan cerrahi, tedavi ve teşhis usullerinin, bu usullerde kullanılan ürünler, terkip ve malzemeler istisna olmak üzere patentlenemeyeceği anlaşılmıştır. Bu nedenle hiçbir farmasötik nanoteknoloji tedavi sürecinin, yani cerrahi, teşhis ve tedavi usulünün patentlenemeyeceği sonucu çıkmıştır. Ancak, bu usullerde kullanılabilecek farmasötik nanoteknoloji ürünleri yasak kapsamından istisna tutulmuş olduklarından patentleri kabildir. Bunun yanında, mevcut haliyle patent sistemlerinde farmasötik nanoteknoloji alanında bazı güçlükler yaşanmaktadır. Karşılaşılan sorunlar tez çalışması içerisinde detaylandırılmış, USPTO, EPO ve TÜRKPATENT veri tabanlarında bir deneme gerçekleştirilerek bu sorunlar deneyimlenmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Hukuk, Farmasötik Nanoteknoloji, Patent, Avrupa Patent Sistemi, Amerika Patent Sistemi

Amerika Birleşik DevletleriAvrupaFarmasötik nanoteknoloji+2
Elif Şeyda Ergen
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda veri sorumlusu kavramı

Veri koruma hukukunun temel amacı, verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesini önlemek ve bu veriler üzerinde gerçekleştirilen bütün işlemlerin hukuka uygunluğunu sağlamaktır. Avrupa'da 1950'lerde kişisel verilerin önemi ve korunmasına dair farkındalık gelişmeye başlamış ve bu farkındalık düzeyi "Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü" ("General Data Protection Regulation" / "GDPR")'nün 2016 yılında kabul edilmesi ile zirve yapmıştır. Bu düzenleme, günümüz dünyasında büyük yankı uyandırmış ve özellikle dev teknoloji firmaları veri koruma otoriteleri tarafından açılan soruşturmalarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Dünyada veri koruması alanındaki gelişmeleri takiben, Türkiye'de ise 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ("KVKK") ancak 7 Nisan 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 7 Nisan 2018 tarihinden itibaren ise Türk veri koruma otoritesinin uygulamalarının da yaygınlaşması ile veri sorumluları, KVKK kapsamında getirilen yükümlülüklere uyum sağlayabilmek için çalışmalar yapmakta ve geç de olsa uyum süreçlerini başlatmış bulunmaktadır. Bu sayede, veri sorumluları ve işleyenler, üstlendikleri hukuki ve cezai sorumluluğun da etkisiyle, KVKK altındaki yükümlülüklerini yerine getirmektedir. Tezimiz ise, bu açıklamalar ışığında iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, "kişisel veri kavramı, kişisel verilerin korunması hakkı, kişisel verilerin korunmasının fonksiyonu" ve "kişisel verilerin korunması hakkının normatif temelleri" irdelenmekte; ikinci bölümde ise tezimizin başlığını oluşturan "Türk hukukunda veri sorumlusu kavramı" tüm yönleriyle değerlendirilmektedir.

GizlilikHukuka uygunlukKanunlar 6698 sayılı+6
Mesut Halıcıoğlu
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Birlikte kefalet

Kefalet sözleşmesi, kefilin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından şahsi olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşme türüdür. Çalışma konumuz olan birlikte kefalet ise kefalet sözleşmesinin türlerinden biri olup birden fazla kefilin, aynı borca karşı, her birinin kendi payı için adi kefil gibi, diğer kefillerin payı için ise kefile kefil gibi sorumlu olmayı üstlendiği sözleşme türüdür. Bu tanımlardan yola çıkarak çalışmamızda öncelikle; Yargıtay kararlarına atıfta bulunarak ve 818 sayılı Borçlar Kanunu'na kıyasla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun getirdiği yenilik ve değişikliklere değinilerek ilk bölümde birlikte kefalet kavramı, türleri ve sorumluluklarının kapsamı incelenmiş, ikinci bölümde ise birlikte kefilin alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkisi detaylı bir şekilde ele alınmıştır.

Birlikte kefaletKefaletKefalet sözleşmesi+2
Aybüke Ölmez
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca hakem kararlarına karşı başvuru yolları (Milletlerarası Tahkim Kanunu ile karşılaştırmalı olarak)

Bu çalışmanın yapılma amacı; insanlığın varoluş öyküsünün başlangıcından itibaren aralarında uyuşmazlık olduğu kabulü halinde bu uyuşmazlıkların çözüm yöntemlerinden biri olan tahkim yolunun tarihsel gelişimi ile bu yargılama neticesinde verilen kararlara karşı Türk hukuk çerçevesinde başvurulabilecek yolların irdelenmesidir. Günümüzde devlet yargısından farklı olan tahkim yargılamasının dünya tarihinde birbirinden farklı kültürler ve inançlarda başlangıcı, gelişimi ve çeşitlerine çalışmamızda kısaca yer verilerek tahkimin tarihi de anlatılmıştır. Ayrıca çalışmamızın esas konusu olarak, hakem yargılaması neticesinde verilen kararlara karşı iç hukukumuzda yabancılık unsuru taşıması kriteri ile birbirinden ayrılan Milletlerarası Tahkim Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde üst mahkeme sıfatıyla Bölge Adliye Mahkemesi ile Temyiz Mahkemeleri nezdinde incelemesi yapılan kanuni yolların incelemesi yapılmıştır. Bu kanuni yollar Türk hukuk sistemindeki güncel gelişmeler dikkate alınarak görev, yetki gibi konular çerçevesinde incelenmiştir. Gerek Milletlerarası Tahkim Kanunu gerekse de Hukuk Muhakemeleri Kanunu düzenlemeleri uyarınca tahkim kararına karşı başvurulan en önemli başvuru yolu olan iptal davasının sebepleri her iki kanun özelinde benzerlikleri ve farklılıkları üzerinde durularak açıklamalar yapılmıştır. Bunun yanı sıra iptal davası kararına karşı temyiz kanun yolu ile olağanüstü kanun yolu olan yargılamanın iadesi hakkında da bilgilere yer verilerek Türk hukuku uyarınca gerçekleştirilen tahkim yargılaması neticesinde taraflara tanınan hak arama hürriyetinin kapsamı izah edilmiştir.

Hakem kararlarıHukuk Usulü Muhakemeleri KanunuKanun yolları+5
Betül Büşra Kılıç
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Alacağın devrinde devredenin garanti yükümlülüğü

Çalışmamızın konusunu, alacağın devri kavramı ve alacağın devrinde devredenin garanti yükümlülüğüne ilişkindir. Alacağın devri, mevcut bir borç ilişkisinde alacaklının alacağını borçlunun rızasına gerek olmaksızın bir sözleşme ile üçüncü bir kişiye devretmesi işlemidir. Alacağın devri işlemi; alacağı devreden, alacağı devralan ve borçlu olmak üzere üç taraflı bir hukuki işlemdir. Alacağın ivazlı olarak devredildiği durumlarda, devredenin alacağın varlığına ve borçlunun ödeme gücünün mevcut olduğuna ilişkin yükümlülüğü çalışmamızın temelini oluşturmaktadır. Nitekim alacağın devri uygulamada en çok karşılaşılan kurumlardan biri olmakla birlikte, garanti yükümlülüğüne ilişkin hükümlerin kanunda özel olarak düzenlenmiş olması çalışmamızın hazırlanmasının başlıca nedenidir. Çalışmamızın ilk bölümünde; alacağın devri kavramı, alacağın devrinin hukuki niteliği, devir sözleşmesinin geçerlilik unsurları, alacağın devrinin kapsamı ve devrin hüküm ve sonuçları incelenmektedir. Çalışmamızın ikinci bölümünde alacağı devredenin garanti yükümlülüğünün anlamına, hukuki niteliğine ve alacağın devri kavramının bazı hukuki işlemler ile mukayesesine yer verilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise, alacağın ivazlı devrinde devredenin garanti yükümlülüğü detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmamız öğretideki görüşler ve Yargıtay kararları kapsamında ele alınarak değerlendirilmiştir.

Alacakların devriGarantiGaranti yükümlülüğü+1
Elif Demiray
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çevrimiçi davranışsal pazarlama ve kişisel verilerin korunması

Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve artan internet kullanımının sonucu olarak dijital teknolojiler, hayatımızın ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi alanlarına erişmiş, bunları değiştirip, adeta yeniden düzenlemiştir. İnsan hayatının çeşitli alanlarında gerçekleşen bu çığır açan nitelikteki gelişmeler sayesinde, bankacılık işlemlerinden, sağlık hizmetlerine, sosyal medya kullanımından, ticaret işlemlerine kadar pek çok süreç, dijital ağlar üzerinden kolaylıkla yapılabilir hale gelmiştir. Özellikle e-ticaret alanında meydana gelen gelişmeler, dijital pazarların dünya ekonomisindeki payını gün geçtikçe artırmaktadır. Ancak ortaya çıkan küresel çaplı dijital pazarlar ve diğer her türlü çevrimiçi işlem, süreçleri kolaylaştırarak, kişilere zaman ve paradan tasarruf etmek gibi yararlar sağlarken, aynı zamanda da veri güvenliği ve mahremiyete ilişkin bir takım tehditleri de beraberinde getirmiştir. Nitekim çok çeşitlenerek yaygınlaşan dijital işlemler sırasında kayıt altına alınan kişisel verilerin miktar ve çeşitliliği ile veri hareketliliğinin artması, bu verilere üçüncü kişiler tarafından erişilerek, verilerin farklı amaçlarla farklı şekillerde işlenebilme kapasitelerini de artırmıştır. Bu durum, ilgili kişilerin, temel hak ve özgürlükler bağlamında korunan kişisel verileri üzerindeki kontrolünü zorlaştırarak, bir takım temel hak ihlallerine ve dolayısıyla da maddi-manevi kayıplara sebep olabilmektedir. Söz konusu olumsuzluklara rağmen, küresel arenada dijital dünyadan, özellikle de ortaya çıkan dijital ekonomiden alınabilecek payın bir kenara bırakılamayacağı da aşikârdır. Zira dijital dünyada var olamayan devlet, kurum ve kuruluşların gelecekte ekonomik varlıklarını parlak bir şekilde devam ettirebilmeleri olası gözükmemektedir. Tüm bunların bilinciyle, kişisel verilerin daha iyi nasıl korunması gerektiği hususu, 2000'li yıllardan itibaren Avrupa Birliği'nin ("Birlik") gündeminden neredeyse hiç düşmemiştir. Avrupa Birliği, hem Birlik'in manevi köklerinin dayandığı temel hak ve özgürlüklerin gelişen teknolojiler karşısında güncelliğini sağlamak, hem de Avrupa dijital tek pazarının oluşumunu tamamlayarak, her geçen gün gelişerek toplam ticaret içindeki payını artıran dijital ekonomiden hak ettiği payı alıp, küresel rakipleri karşısında rekabet avantajını yitirmemek amacı ile kişisel verilerin korunmasına ilişkin çeşitli yasal düzenlemeler yapmaktadır. 2018 yılında yürürlüğe giren Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü ("GVKT") de bu yolda atılmış önemli bir adımdır. Dijital çağda kişisel verilerin korunması dünya gündemini uzun süredir meşgul etmiş ve özellikle Avrupa Birliği sınırları dahilinde, bu korumanın uygun, yeterli ve gerekli şekilde sağlanabilmesine yönelik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Çalışmada öncelikle kişisel veri koruma kapsamı ve Türkiye mevzuatı incelenmiş, sonrasında ise Avrupa Birliği'nce kişisel verilerin korunması alanında özellikle de çevrimiçi davranışsal pazarlama uygulamaları kapsamında yapılmış ve yapılması planlanan düzenlemeler açıklanmıştır. Dijital devrim sonucu ortaya çıkan ve çevrimiçi davranışsal pazarlama uygulamalarının neredeyse her bireye etki ettiği yeni dünya düzeninde, ilgili Avrupa Birliği düzenlemelerinin Türkiye mevzuatı ile karşılaştırılmasının da amaçlandığı bu çalışmada; tespit edilen eksiklikler gösterilmeye çalışılmış ve çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Çevrimiçi, davranışsal pazarlama, kişisel verilerin korunması.

Ceren Tuğçe Savaşçı
Bahçeşehir University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akıllı Sözleşmelerin Uygulaması Olarak İlk Kripto Varlık Arzı

İnternet teknolojisinin en son verisyonu olan blokzincir bugün insalığa çok farklı alanlarda bir çok sıradışı ve alışılmadık imkanlar sunmaya başlamıştır. Blokzincir teknolojisi, geçmişte sadece prpje ve düşünce aşamasında kalmış akıllı sözleşme gibi bir çok fikrin artık aktif ve verimli bir biçimde uygulanmasına da olanak vermiştir. İşte bu son derece yeni esnek ve alışılmamış kavram olan blokzincir ve onunsayesinde çok daha farklı bir boyutta uygulama alanı bulan akıllı sözleşmeler çalışmamızın birinci ve ikinci bölümünde analiz edilmiştir. Küçük ölçekte yatırımcıların sağladığı kaynaklarla çok daha büyük ölçekli projeleri hayat geçirme imkanı sunan ve her geçen gün giderek popüler hale önemli bir fon kaynağı da günümüzde kitle fonlamasıdır. Kitle fonlaması SPKan m. 35 ve bu maddeye bağlı olarak SPKur tarafından çıkarılan III-35/A.2 Tebliği ile düzenlenmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde bu tebliğ ve güncel gelişmeler ışığında kitle fonlaması kavramı irdelenmiştir. Blokzincir teknolojisi kendi evrenini yaratmayı başarmış ender yapılardan biridir. Bu evren kendi içerisinde kendisine ait varlıklar ile finansal işlemler gerçekleştirebilmektedir. İşte ICO (initial coin offering) adı verilen süreçlerle bu varlıkların teknik anlamda halka arzı gerçekleştirilir. Çalışmamızın dördüncü bölümünde ICO süreçleri ve bu süreçler soncudnda halka arzedilen finansal varlıklar inclenmiştir. Çalişmamizin anason bölümünde ise her ikisi de birer mikrofinansman olan ICO süreçleri ve kitle fonlaması karşılaştırılmıştır.

İlhami Karahanoğlu
Ankara University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ayrımcılık yasağı kapsamında engellilik ve engelli hakları

Engellilik, toplumlar tarihinin başlangıcından itibaren varlığını sürdüren birolgudur. Tarih boyunca çağın egemen olan bakış açısına göre çeşitli değerlendirilmeler yapılmıştır. Nihayetinde engellilerin, temel insan haklarına dahi erişebilmesinin önündeki temel bariyer ayrımcılık olgusu olmuştur. Toplumlar tarihinde yaşanan büyük ıstırapların temel kaynağına bakıldığında, bir yerlerde ayrımcılık olgusuyla rastlaşmak mümkündür. Temel insan hakları metinlerinin pek çoğunda farklı düzlemlerde ayrımcılık yasaklanmıştır. Bu bağlamdaki metinler, engellilik temelindeki ayrımcılıktan doğan hak ihlallerini frenleme açısından oldukça önemlidir. Esasen insan hakları metinlerinin temel amacı genel olarak insanların haklarını korumaktır. Bu bağlamda engelliler özelinde bağımsız düzenlemelere gereksinim duyulmayacağı düşünülebilir. Lakin uygulamada çeşitli güvencelerin alınması bir gereklilik olarak gözükmektedir.

AyrımcılıkEngelli haklarıEngellilik+1
Onur Akar
MEF University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Suç önleme politikaları içerisinde önleyici polis uygulamalarının önemi ve dünya örnekleri ile Türkiye uygulamalarının karşılaştırılması

İnsanlığın dünya üzerinde var olduğu tüm dönemlerde kendisini güvende hissetmek istemiştir. Bunun için her çağda güvenlik politikalarını gözden geçirerek kendisine kamu düzenini temin edebilecek uygulamalar geliştirmeye çalışmıştır. Tüm bu girişimler ve tarihsel süreç insanların suç işlemesini tam anlamı ile engelleyememiştir. Bu tez çalışması, Suçla mücadele etmek için yeni alternatif uygulamalar araştırmanın yansıra benzer önleyici politikaların da tahlil edilerek başarılı olabileceği değerlendirilen uygulamaların sisteme dahil edilmesinin mümkün olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Suçun önlenmesi için yapılacak araştırmaya ayrılacak olan zaman ve maddi imkanların başarı sağlama konusunda olumlu dönüt sağlayan projelere aktarılması sürdürülebilir bir önleyici güvenlik politikaları açısından fayda sağlayabilecektir. Bu kapsamda; suç ve polisliğin tarihsel süreç içerisindeki gelişimine değinerek kamu düzeni ve kolluk faaliyetlerinin gelişimi ışığında; Türkiye'de uygulanan iç güvenlik politikaları ve polislik uygulamalarına değinip dünyada uygulanan önleyici polislik uygulamalarını Türkiye açısında uygulanabilirliğinin Değerlendirilmesine çalışılmıştır. Tarihsel süreçler ile suçun ve suçlunun ıslahı ve azaltılmasına yönelik yapılan çalışmaların günümüz kamu düzenine ulaşmamızdaki rolü tartışılmıştır. Dünyanın farklı coğrafyalarında uygulanmış ve başarıları veya gösterilen ilgilerden dolayı haberlere konu olan önleyici polislik uygulamaları irdelenerek bu uygulamaların etki alanları ve önleyici polislik uygulamalarına etkisi tahlil edilmiştir. Önleyici Güvenlik Politikalarının dünyadaki farklı örneklerinin Türkiye de uygulanan güvenlik politikalarına nasıl katkı sunabileceği değerlendirildiğinde; söz konusu uygulamaların gelişimi ve toplum için etkileri göz önünde bulundurularak yapılan tahlilde; sadece belirli idare kurumları veya sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen çalışmaların tek başına yeterli olamayacağı ortaya konularak. Yürütülen birçok Önleyici Güvenlik politikaları ve Önleyici Polislik uygulamalarında; idare, kurumlar ve toplum arasındaki işbirliği, iletişim ve disiplinin kamu düzeninin tesisinde ve sürdürülebilir güvenli bir toplumun inşasında amaca ulaşmak için ayrılmaz bir bütün olduğu ortaya konulmuştur.

GüvenlikKamu hukukuPolis+6
Tayfun Çelik
MEF University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bir devletin parçalara ayrılması durumlarında ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti ve Yugoslavya örneği

Uluslararası hukukun tartışmalı konularından biri olan devletlerin halefiyeti, uygulamada devletlerin uzlaşamadıkları temel sorunlardan biri olagelmiştir. Bir devletin ülkesinin bir kısmı ya da tamamının başka bir devlet egemenliğine geçmesi olarak tanımlanabilecek olan halefiyetin; ne kavramsal çerçevesi ne de halefiyet meselesinin kapsamı konusunda bir birlik sağlanabilmiştir ki bu durum öncelikle ve ziyadesiyle uluslararası hukukun yapısından ileri gelmektedir. Bilindiği üzere uluslararası hukukta, ulusal hukukların aksine, bütün aktörleri bağlayıcı bir egemen iradenin ve aynı bağlamlı düzenlemelerin yokluğu, uluslararası hukukun çıkar eksenli politik işleyişi de göz önünde tutulduğunda, özellikle yoğun çıkar çatışmalarının yaşandığı konularda birlik sağlanmasını güçleştirmektedir. Uluslararası hukukun bu yönünün halefiyet noktasında bu denli öne çıkmasının nedeni de hiç kuşkusuz halefiyet konusunun yoğun şekilde çıkar odaklı olmasıdır. Zira uluslararası hukukun aslî süjesi olan devletlerin sona ermesi ya da devleti oluşturan unsurlarda değişikliklerin meydana gelmesi birtakım ciddi sonuçları ve sorunları beraberinde getirmektedir. Bu durum devletlerin halefiyetinin geniş kapsamından ileri gelmektedir ki; uluslararası antlaşmalar, devletlerin malvarlığı, devletlerin borçları, devletlerin arşivleri, vatandaşlık gibi önemli hususlar bu kapsam dahilindedir. Halefiyet konusunda bir birlik sağlamak adına Birleşmiş Milletler ?1978 Viyana Devletlerin Antlaşmalara Halefiyeti Sözleşmesi? ve ?1983 Viyana Devletlerin Devlet Malları, Arşivleri ve Borçlarına Halef Olma Sözleşmesi?ni kabul etmiştir. 1978 Tarihli ilk Sözleşme yürürlüğe girmiş ancak ikinci Sözleşme henüz yürürlüğe girmemiştir. Vatandaşlık konusunda da devam eden sözleşme çalışmaları da göstermektedir ki, örf ve âdet hukuku bağlamında uygulanmakta olan halefiyet konusunun yazılı hale getirilmesine, devletler arasında bir birlik sağlanmasına çalışılmaktadır. Bu çalışmada, söz konusu Sözleşmeler ve devlet uygulamaları esas alınarak halefiyet konusu ele alınmış ve Yugoslavya?nın parçalanması sonucu ortaya çıkan yeni devletlerin halefiyeti meselesi incelenmiştir. Yugoslavya?nın çok uluslu yapısı, bölgeler arasındaki ekonomik farklılıklar, milliyetçilik akımının yayılması, bağımsızlık hareketleri, azınlık sorunları gibi faktörler parçalanmaya zemin oluşturmuş, 1991?de başlayan bağımsızlık hareketleriyle birlikte Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti sona ermiştir. Çalışmamızda bu parçalanma ile gündeme gelen halefiyet vakıası ve bağımsızlıklarını ilan ederek yeni bir devlet olan Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Makedonya, Sırbistan ve Karadağ?ın halefiyetleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Devlet, Halefiyet, Yugoslavya, Uluslararası Antlaşma.

BağımsızlıkBölünmeHalefiyet+3
Saadet Kök
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

6446 Sayılı yeni Elektrik Piyasası Kanununa göre idarî yaptırımlar

Modernleşme ile birlikte klasik devlet anlayışı değişime uğramış ve devlete biçilen görevler farklılaşmıştır. Devlet artık şahısların sadece eğitim, sağlık, güvenlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılamamakta aynı zamanda aktif olarak yaşamın para, kredi, mal ve hizmet piyasaları gibi ekonomik alanına da müdahalelerde bulunmaktadır. Buna göre devlet, ekonomik haklar ile yakından irtibatlı alanlardaki kamu ve özel kesim faaliyetlerini düzenlemekte, denetlemekte ve hukuka aykırı davranışları bertaraf ederek yaptırıma tabi tutmaktadır. Ülkemiz açısından da geçerli olan bu durum özellikle özelleştirme süreci ile kendisini göstermekte ve devletin etkin olarak üretime katıldığı "müteşebbis devlet" anlayışı yerini "düzenleyici ve denetleyici devlet" (regülatör devlet) anlayışına terk etmektedir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) da yukarıda bahsedilen hedefler doğrultusunda 2001 tarihli ve 4628 sayılı (mülga) Elektrik Piyasası Kanunu ile ihdas edilmiş olan düzenleyici ve denetleyici bir kurumdur. EPDK, lisans verme, tarifelendirme, uyuşmazlık çözme, yönlendirme, görüş bildirme ve yaptırım uygulama gibi faaliyetlerle enerji piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi görevini ifa etmektedir. EPDK'nın bu görevlerinden en önemlisi hiç kuşkusuz piyasa aktörlerine yaptırım uygulama yetkisidir. Nitekim EPDK ile ilgili Danıştay'a konu olan davaların ekseriyetinin idarî yaptırımlarla ilgili olması bu hususu teyit etmektedir. 2013 tarihli ve 6446 sayılı yeni Elektrik Piyasası Kanunu temel alınarak hazırlanan bu çalışma EPDK'nın yapısını, elektrik piyasasındaki kabahatleri ve EPDK tarafından bu kabahatlere uygulanan idarî yaptırımları konu edinmektedir. Çalışmada ayrıca EPDK ile ilgili Danıştay kararları ele alınmış, örnek teşkil etmesi bakımından diğer bazı ülkelerle birlikte özellikle Kanada enerji piyasasındaki regülasyon kurumları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Enerji, Regülasyon, Elektrik Piyasası, İdarî Yaptırımlar.

Elektrik Piyasası KanunuEnerji Piyasası Düzenleme Kuruluİdari yaptırımlar
Murat Ekinci
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi (adil yargılanma hakkı) bağlamında ceza muhakemesinde duruşma

Adil yargılanma hakkı, her bireyin gerek medeni hak ve yükümlülüklerine gerekse cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalara ilişkin herhangi bir davanın, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, makul bir süre içerisinde, aleni ve hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkı olduğunu ifade eder. Cezai uyuşmazlıkları çözüme kavuştururken yargılama makamı, ancak duruşma devresinde gerçekleştirilen faaliyet sonucu vicdani kanaate ulaşabilir. Dolayısıyla ceza muhakemesinde sağlıklı bir karar verilebilmesinin ön şartı duruşma devresinin sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu bağlamda duruşma devresinde sanığın adil yargılanma hakkına ilişkin gerekler göz önünde bulundurulmalı ve muhakeme bu ilkeler doğrultusunda gerçekleştirilmelidir.

Hakan Karakehya
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu görevliliğine giriş

Kamu görevliliğine giriş, kamu hizmetlerinde çalışmak isteyen herkesi ilgilendiren bir konudur. Kamu görevliliğine alınma bir haktır. Anayasanın 128.maddesinin 2.fıkrası, kamu görevliliğine alınacakların niteliklerine ve atanmalarına ilişkin düzenlemelerin kanunla yapılması gerektiğini belirterek bu hakkı güvence altına almıştır. Ancak, uygulamada Anayasanın 128.maddesinin 2.fıkrasının anlaşılmaması sorunlara neden olmaktadır.Uygulamada soruna neden olan bir başka konu, kamu görevliliğinin kapsam ve sınırlarının belirsizliğidir. Bu duruma, Türk personel rejimindeki düzenlemelerin yetersiz kalması neden olmaktadır. Doktrinde kamu görevliliğinin kapsam ve sınırları konusunda bir görüş birliği olmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi içtihatları da konuyu sistemli bir şekilde açıklama yoluna gitmemiştir. Kamu görevliliğinin ve Anayasanın 128.maddesinin sistematik bir şekilde açıklanması, kamu görevliliğine girişteki sorunların giderilmesi için gereklidir.Devlet Memurları Kanununa göre, kamu hizmetleri; memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürülür. Geçici personel ve işçiler, Anayasanın 128.maddesi anlamında ve idare hukuku esaslarına göre kamu görevlisi sayılamaz. Sözleşmeli personelin Anayasanın 128.maddesi kapsamında ?diğer kamu görevlisi? sayılıp sayılmayacağı ise tartışmalı olmakla birlikte ağırlıklı görüş bu personeli kamu görevlisi olarak kabul etmektedir.Bu çalışmada, Devlet Memurları Kanunu kapsamında kamu görevliliğine girişe ilişkin düzenlemeler incelenerek sorun oluşturduğu düşünülen konulara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken çalışma üç bölüm halinde ele alınmıştır. İlk bölümde kamu hizmeti, kamu görevlisi gibi temel kavramlar ile kamu görevliliğine girişte Anayasal ilkeler üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, Devlet Memurları Kanunundaki istihdam şekillerine ilişkin düzenlemeye uygun olarak Devlet memurluğuna giriş ve son bölümde de sözleşmeli personel incelenmiştir.

Devlet Memurları KanunuKamu personeliMemurlar+3
Mustafa Avcı
Anadolu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

İş kazası ve meslek hastalığı kavramları ve bu riskler sonucu beden gücünün azalmasından kaynaklanan tespit davaları

Şevket Güney Bigat
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Karşılaştırmalı hukukta telefon dinleme

Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerde yeni suçların ortaya çıkmasıylamevcut hukuk normlarında düzenleme ihtiyacını beraberinde getirerek, temel hak veözgürlüklerin ihlalini doğuracak türden eylemlerin önlenmesini gerektirecektir.İnsan Hakları ve Hürriyetlerini Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi' nin (İHAS)8. Maddesi ve 1982 Anayasasının 22. Maddesinde ?Haberleşme Hürriyeti? olarakkabul edilen temel hak ve özgürlüklere ciddi müdahaleler olabilmektedir.İletişime müdahale Türkiye' de ilk olarak 01.08.1999 tarihinde yürürlüğe giren4422 sayılı kanunla düzenlenebilmiştir. Bu kanun yürürlüğe girdikten sonradakısmen hukuki boyut kazanan iletişime müdahale konusunda eksiklikler ve bazısıkıntılar getirmiş, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza MuhakemesiKanunu ile adli manada iletişeme tespit ve dinleme yoluyla müdahale konusundadüzenlemeler yapılmış, eksiklikler giderilmeye çalışılmıştır. Düzenlemeden hemensonra 23 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren PVSK, Jandarma ve MİTkanunlarında değişiklik yapan kanunun yürürlüğe girmesiyle önleme amaçlı iletişimemüdahale konusunda düzenlemeler yapılmıştır.Çalışmamızın birinci bölümünde ?Karşılaştırmalı Hukukta Telefon Dinleme?detaylı olarak anlatılmış, diğer ülkelerdeki iletişime müdahalenin hukuki boyutu veuygulanması anlatılmıştır.İkinci bölümde iletişime müdahale Türk Hukuk Sistemi açısından ele alınmış,Anayasalarda 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda ve şuanda yürürlükte olan CMK ve 5397 sayılı kanunda iletişime müdahale açıklanmıştır.Üçüncü bölümde ise Uluslar arası hukukta iletişime müdahale konusundakidüzenlemeler ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Çalışmamız sonuç bölümüyletamamlanmıştır.

Mehmet Yılmaz
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Türk hukukunda münhasır distribütörlük sözleşmesi (bölgesel koruma içeren satım ve dağıtım sözleşmesi)

Münhasır distribütörlük sözlesmesi, anlasma konusu malların, belirli bir cografi bölgede dagıtımının ve satısının, üretici tarafından, bagımsız bir tacir olan distribütöre münhasıran bırakıldıgı, çerçeve niteliginde sürekli öyle bir sözlesmedir ki, bu amaç için üretici, distribütörün bölgesinde aktif satıs yapmama ve mamullerin tamamını veya bir kısmını sözlesme süresince yalnız münhasır distribütöre gönderme yükümlülügünü üstlenmektedir. Buna karsılık münhasır distribütör ise, sözlesme konusu malları üreticinin çıkarlarını gözeterek dagıtma, malların sürümünü arttırıcı faaliyetlerde bulunarak kendi ad ve hesabına satma ve teknik servis ile müsteri hizmetlerini sunma yükümlülügünü üstlenmektedir. Tanımından anlasılacagı üzere, hukuki niteligi bakımından münhasır distribütörlük sözlesmesi, yasa ile düzenlenmeyen, karsılıklı tam iki tarafa borç yükleyen, kendine özgü yapısı olan, sürekli bir baglılık meydana getiren, çerçeve niteliginde, Rekabet Hukuku bakımından dikey bir satıs ve dagıtım sözlesmesidir. Münhasır distrübütörlük sözlesmesi isimsiz sözlesmelerin bir çesidini olusturmakta ise de, zamanla uygulamada ve farklı kanunlardaki düzenlemelerle bugünkü ismi ile anılmaya baslanmıstır. Münhasır distribütörlük sözlesmelerinin, ürün satıslarını arttırmak, markalar arası rekabetin artmasını saglamak ve tüketicinin söz konusu malı daha kolay ve çabuk bulmasına imkan vermek gibi, bir çok olumlu yönleri bulunuyor ise de; münhasır distribütörlük sözlesmeleri ancak, `'Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'' hükümlerine aykırı hükümler içermedigi ve `'Dikey Anlasmalara liskin Grup Muafiyet Tebligi'' tarafından açıkça yasak olarak nitelenmedigi sürece hukuka uygun ve geçerli kabul edilecektir.

Halil Özeriç
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Ölüme bağlı tasarrufların iptali

Temizimin konusu ?Ölüme Bağlı Tasarrufların iptali? dir. Ölüme bağlı tasarrufların Miras Hukukundaki önemi her geçen gün artmaktadır. Kişinin bir ömür boyu emek vererek sağladığı birikimin, onun ölümünden sonra kimler tarafından nasıl kullanılacağını belirlemek istemesi en doğal hakkıdır.O halde kişinin bu hakkını kullanırken nasıl bir yol izleyeceği, nelere dikkat etmesi gerektiği, son arzularının hangi şartlarda geçerli olacağı, hangi şartlarda iptale maruz kalacağı hususu da son derece önemlidir.Tezimizde ilk olarak ölüme bağlı tasarruflara ilişkin genel bilgiler verilmekte; ölüme bağlı tasarruf kavramı ve ölüme bağlı tasarruf türleri üzerinde durulmaktadır.İkinci bölümde ölüme bağlı tasarrufların geçerliliğini etkileyen sebepler anlatılmaktadır. Bu sebepleri dört ana başlık altında inceledik:-tasarruf ehliyetsizliği,-şekle aykırılık,-irade sakatlıkları ve-ölüme bağlı tasarrufun konusunun ya da ona eklenen koşul ya da yüklemenin hukuka ya da ahlaka aykırı olması.Ayrıca bu sebeplerin ölüme bağlı tasarrufu ne şekilde sakatlayacağı hususuna ve öğretideki değişik görüşlere yer verdik.Tezimizin üçüncü ve son bölümünde ise iptal davası anlatılmaktadır. Bu bölümde iptal davasının tarafları, yetkili ve görevli mahkeme, davanın hangi süreler içinde açılması gerektiği hususu ve ispat külfeti anlatılmaktadır.Sonuç bölümünde ise bu çalışmayı hazırlarken elde ettiğimiz sonuçlar yer almaktadır.

Miras hukukuÖlüme bağlı tasarrufİptal+1
Pınar Ağca Toplandı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Kişisel verilerin korunması hukuku kapsamında çocuğun kişisel verilerinin korunması

Kişisel verilerin gizliliğini ve korunmasını sağlayan temel bir mevzuatımız olmasına rağmen çocuğun kişisel verilerinin korunması için düzenlenmiş özel bir mevzuatımız yoktur. Bunun yerine temel mevzuatlarımızdaki ilgili maddelere atıf yaparak çocuğun verilerinin korunması sağlanmaya çalışılmıştır. Çocukların veri gizliliğinin korunmasına yönelik artan tehdit, kişisel verilerin korunması için sıkılaştırılmış yasal gereklilikler sorunuyla birlikte sınırlarını genişletmektedir. Çalışmanın amacı, çocuğun kişisel verilerinin korunmasına ilişkin bir değerlendirmedir. Çocuğun kişisel verilerinin korunmasına ilişkin yasal düzenlemeleri ve bu tür verilerin toplanması ve işlenmesine ilişkin farklı yöntemleri uluslararası örneklerle ulusal düzeyde analiz etmek amaçlanmıştır. Konuyu değerlendirmeye alan bu tez çalışmasında öncelikle kişisel verilerin korunması hukukunun temel esaslarına ve teorisine değinilmektedir. Kişisel verilerin tarihsel gelişimi, temel hukuk ilkeleri ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel düzenlemeler ilk bölümün konusudur. İkinci bölümde ulusal ve uluslararası hukukta çocuğun neden özel bir korumaya ihtiyacının olduğuna, çocuklara yönelik doğabilecek kişisel veri ihlalleri, ihlalin kim tarafından yöneltilebileceği ve ihlallere yönelik hukuk yolları paylaşılmıştır. Bu konulara binaen, yabancı hukuk sistemlerinde uygulamalar, önlemler ve işleyişler ile hukukumuzda konuya ilişkin genel bir değerlendirme yapılarak şahsi görüşlere yer verilmiştir. Ulusal ve uluslararası hukukta verilmiş ilgili kurum ve yargı kararları, ilgili mercilerin çözüm yolları özetlenerek şahsi görüşlere yer verilmiştir.

Melisa Nur Balci
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk iş hukukunda iş kazası ve işvereni sorumluluğu

İş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması öncelikle işverenlerin sorumluluğundadır. Elbette ki çalışanlar da iş sağlığı ve güvenliğine uygun hareket etmekle mükellef olmakla birlikte işverenin iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için birçok mükellefiyeti bulunmaktadır. Bu mükellefiyetler detaylı olarak yasalarca belirlenmiş olup temelde caydırıcılık ve çalışanın iş kazalarından ve meslek hastalıklarından korunmasını amaçlasa da yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda da cezai yaptırımlar oldukça kesin ve nettir. Yasa gereği işveren işyerinde meslek hastalıklarını engellemek, iş kazalarının olma ihtimalini asgariye indirmek için yasada belirtilen tüm tedbirleri almakla birlikte aynı zamanda yasada belirtilmese dahi iş sağlığı ve güvenliğine katkıda bulanacak tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, bunları işyerinde çalışanlar için uygulamakla da mükelleftir. Diğer bir deyişle yasada yer almadığından mütevellit işveren uygulamadığı teknolojik gelişmelerden dolayı sorumluluktan kaçamamaktadır. İşverene bu teknolojiyi takip etme yükümlülüğü aslında İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun dinamik bir şekilde meslek hastalıkları engellemek ve iş güvenliğini sağlamak için işvereni zorladığının da göstergesidir. Sosyal güvelik hukuku çerçevesinden işçinin gerek ruhen gerek ise bedenen zarar görmesine neden olan olay Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 13. Maddesi'nde belirtilen hallerden birinde vuku bulmuş ise ve aynı zamanda zarar ile olay arasında illiyet bağı mevcut ise iş kazasının koşullarının oluştuğu kabul edilmektedir. Burada işverenin, iş kazasından sorumlu olabilmesi için ise çalışanın başına gelen olay ile gerçekleştirilen iş arasında da uygun illiyet bağının varlığı gerekmektedir. İlliyet bağının kesintiye uğradığı hallerde işverenin sorumlu olma durumu da bulunmaktadır. İşçinin ağır kusuru, mücbir sebepler ve üçüncü kişinin ağır kusuru olması durumunda illiyet bağı bozulmaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 417. Maddesine göre iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gereken tüm önlemlerin alınması ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun 4. Maddesine göre işverenin çalışanlarının sağlık ve güvenliğinin sağlaması hususunda işverenin yükümlülükleri düzenlenmiştir. Bu yükümlülüklerin ihlali durumunda işveren hem kazaya uğrayan sigortalı çalışana, eğer çalışan ölmüş ise çalışanın yarattığı destekten yoksun kalanlara ve Sosyal Güvenlik Kurumu'na karşı sorumluluk altında da kalabilmektedir. Türk Borçlar Kanunu'nun işçinin kişiliğinin korunması ile ilgili 417. Maddesine göre işveren meslek hastalığı ve iş kazasından dolayı her türlü kusurdan sorumludur. Sorumluluğun kapsamı ise işin niteliğinin ne olduğuna dair belirlenmektedir. Burada da Türk Borçlar Kanunu Madde 51 dikkate alınarak işverenin sorumluluğunun ne olduğu belirlenirken işverenin kusurunun ağırlığı göz önüne alınmaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 49. Maddesi uyarınca hukuka aykırı ve kusurlu bir fiille bir başkasına zarar verene kişinin bu zararı tanzim etme yükümlülüğü de bulunmaktadır. Meslek hastalığı ya da iş kazasından ötürü zarara uğrayan işçi ya da ölen işçinin desteğinden mahrum kalan yakınları uğradıkları maddi ve manevi zararı işvereninden talep edebilmektedir. İş kazasından mütevellit ortaya çıkan zararlara ilişkin işçi ya da işçi yakınları tarafından açılan tazmint davalarının temel amacı sigortalının ya da eğer sigortalı vefat etmiş ise desteğinden yoksun kalan kişilerin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararlarının tahsil edilmesidir. Tazminat davalarında öncelikle sigortalının bakiye yaşam süresi tablosuna göre bakiye ömrü hesaplanmaktadır. Sonrasında ise süreklilik arz eden ve maddi olarak ölçümlenebilen sosyal yardımlar da eklenerek işçinin net ücreti belirlenmektedir. Eğer işçi yaralanmış ise iş göremezlik oranının tespit edilmesi gerekmektedir. İşçinin ölmesi durumunda ise iş göremezlk oranı % 100 olarak kabul edilmektedir. Belirlenen hesap kriterlerinden sonra da maddi tazminat miktarı belirlenmektedir. Eğer kazanın ortaya çıkmasında işçinin ortak kusuru mevcut ise bu kusur oranında tazminattan indirim yapılmaktadır. Tazminat üzerinden bir indirim de sağ kalan eşin yeniden evlenme ihtimaline göre gerçekleştirilmektedir. İş kazasından dolayı sigortalıya ya da ölüm durumunda ölen kişinin hak sahiplerine kurum tarafından gerçekleştirilen yardımların sorumlu işverene rücu edilebilir olan kısmı da zarar miktarından düşülmektedir. İş kazası neticesinde ortaya çıkan maddi tazminat tutarı da böylece hesaplanmaktadır. İş kazasından dolayı ortaya çıkan manevi tazminatın belirlenmesinde Türk Borçlar Kanunu'nun 56. Maddesi gereği vuku bulan olayın özellikleri esas alınmaktadır. Kazanın vuku bulma şekli, kazaya taraf olan kişilerin kusur durumu, iş göremezlik oranı ve yaşanan acının büyüklüğü gibi hususlar manevi tazminat oranının belirlenmesinde önem arz etmektedir. İş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ile ilgili yükümlülüklerini yok sayarak ya da eksik yerine getirerek iş kazasına sebebiyet veren işverenin, söz konusu eylemlerinden dolayı Türk Ceza Kanunu'ndan dolayı da cezai sorumluluğu mevcuttur. Eğer işveren tüzel kişi ise bu durumda cezai sorumluluk tüzel kişiliği yöneten tedbir alma ve emir verme sorumluluğu olan kişi ya da kişilere aittir. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nda yer alan idari para cezaları ise sorumluluklarını yerine getirmeyen işveren için ciddi yaptırımlar anlamına gelmektedir. Özellikle cezaların tek seferlik değil, aksaklık ya da ihmal giderilene kadar her ay düzenli olarak kesilmesi işveren açısından ciddi bir caydırıcılık sağlamaktadır. Buna ek olarak yine aynı kanunda yer alan iş durdurma hükmü de bu alanda ciddi hayati tehlikeyi engellemek için önem arz etmektedir. İş durdurulması durumunda işçilerin mağduriyet yaşamaması için de yasa işçilein haklarını iş durdurulduğu sürede de güvence altına almıştır. İş sağlığı ve güvenliği hususu önleyici amaçla olsa da engellenemediği durumlarda ortaya konan maddi ve manevi tazminat ile Sosyal Güvenlik Kurumu'nun rücu hakkı da işverenin tüm tedbirleri eksiksiz alması ve aksatmadan tedbirleri de düzenli oalrak uygulamasına vesile olmaktadır.

Hakan Özkan
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Tasarım hakkına tecavüz

Tasarım hukuku, ürünlerin dış görünümüne ilişkin özgün unsurları koruyarak hak sahiplerine hem ticarî değer yaratma hem de rekabet avantajı sağlama imkânı sunar. Bu bağlamda, tasarımın yalnızca yaratım sürecinde değil, hukuka aykırı müdahalelere karşı etkin biçimde korunması da fikrî mülkiyet sisteminin işleyişi açısından önemlidir. Bu tezde, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) çerçevesinde tasarım hakkının kapsamı ve bu hakka tecavüz oluşturan fiiller sistematik biçimde ele alınmakta; Türk hukukundaki düzenlemeler Avrupa Birliği'nin 6/2002 sayılı Topluluk Tasarım Tüzüğü ile 2024/2822 sayılı Reform Tüzüğü ışığında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmektedir. SMK'da tasarımlar için "ayırt edicilik" koruma eşiği aranırken, ihlal değerlendirmesinde "ayırt edilemeyecek kadar benzerlik" ölçütünün benimsenmesi, uygulamada öngörülebilirlik sorunları ve koruma zafiyetleri yaratmaktadır. Ayrıca dijital üretim, paylaşım ve yazılım temelli ihlallere ilişkin AB düzenlemelerinin Türk hukukunda yeterince karşılık bulmaması da önemli bir boşluk olarak öne çıkmaktadır. Tescilli ve tescilsiz tasarımlar bakımından haksız rekabet hükümleri ile sağlanan tamamlayıcı koruma yolları da öğretideki görüşler ve içtihatlar ışığında incelenmiştir. Bu kapsamda çalışma, tasarım koruması ile ihlal ölçütleri arasındaki ilişkiyi kavramsal ve uygulamaya yönelik olarak ele alarak, Türk hukuk sisteminde daha tutarlı ve işlevsel bir koruma rejiminin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Endüstriyel tasarım hukukuFikri ve sınai mülkiyet hakları
Hande Özbal Sözer
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tıbbı kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigortası

Bir sorumluluk sigortası türü olan hekimin mesleki sorumluluk sigortası ülkemizde yeni olarak uygulanmaya başlanmış ve yasa ile yaptırılması zorunlu hale getirilmiştir. Bu çalışma ile "Hekimin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası"nın ülkemizdeki mevcut durumunun açıklanması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, araştırmanın birinci bölümünde sorumluluk sigortası ile ilgili temel kavramsal açıklamalara yer verilmiş, ikinci bölümde, tıbbi yardım ve müdahaleden doğan sorumluluk konusu ele alınmış, tıbbi müdahale, tıbbi hata ve türleri 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde izah edilmeye çalışılmıştır. Araştırmanın üçüncü bölümünde ise, hekimin zorunlu mali sorumluluk sigortasının dünyadaki uygulamaları ile mevzuatımızdaki yeri ve uygulaması konuları incelenmiştir. Söz konusu inceleme, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ve Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları çerçevesinde yapılmış ve Kanun ile Genel Şartlar'da problemli görülen ve doktrinde eleştirilen hükümlere de değinilmeye çalışılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, bu sigorta türünün ülkemizde zorunlu olarak uygulanmaya başlanmasının yerinde olduğu ancak, gerek Ticaret Kanunu'nda gerekse Genel Şartlar'da eleştiriye açık hükümler ile eksiklerin bulunduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda, hekim mesleki mali sorumluluk sigortasının verimliliğinin artırılması için gerekli değişikliklerin yapılması ve hukuki önlemlerin alınması gerektiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Sorumluluk sigortası, hekimin sorumluluğu, tıbbi kötü uygulama.

DoktorlarMali sorumluluk sigortasıMesleki sorumluluk+3
Güray Türker
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Medeni Usul Hukukunda ıslah

Islah müessesi uygulamaya tam anlamı ile HUMK'un kabulü ile girmiştir. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde ıslah müessesi bulunmamaktadır. Anglo-Amerikan hukuk sisteminde ise Türk hukuk sistemine benzer ancak tam anlamı ile Türk hukuk sistemindeki ıslahla uyuşmayan bir şekilde uygulanmaktadır. Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde iddianın veya savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağı Türk hukuk sistemindeki gibi katı bir şekilde uygulanmadığı için bu hukuk sistemlerinde ıslaha ihtiyaç da bulunmamaktadır. Islah, tek taraflı irade beyanı ile kullanılan ve davada taraflara sadece bir kez tanınmış bir haktır. Tarafların yargılama sürecinde kendilerine verilmiş olan ıslah hakkını çok dikkatli kullanmaları gerekmektedir. Özellikle HUMK'un yürürlükte olduğu dönemde ıslah, uygulayıcılar tarafından sadece dava değerinin artırılması olarak algılanmıştır. HMK'nın yürürlüğe girmesi ile kısmi davayı düzenleyen 109. maddenin ikinci fıkrası ile kısmi dava neredeyse açılamaz hale gelmiştir. HMK'nın 109. maddesinin ikinci fıkrasının, 01.04.2015 tarihinde 6644 sayılı kanunun 4. maddesi ile yürürlükten kalkması ile kısmi dava sayısı artmış ve ıslah da tekrar yoğun bir şekilde uygulanmaya başlamıştır. Bu çalışmada, ıslahın tarihsel süreç içerisinde kullanımını, Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan hukuk sitemlerinde iddianın veya savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağının uygulanması ve bu hukuk sistemlerinin ıslah ve ıslaha benzer uygulamaları, ıslahın şartlarını, özellikle HMK'nın kabulü ile Türk hukuk sistemine giren belirsiz alacak davası ile ıslahın uygulanışı ve karşılaştırılması, kısmi davada ıslahın uygulanışı, Türk hukuk sisteminde uzun zamandır tartışma konusu olan bozmadan sonra ıslahın yapılabilip yapılamayacağı ve bu hususta Yargıtayın verdiği değişik kararların karşılaştırılması, ıslah yapılamayacak durumlar ve kötü niyetli ıslah halinde mahkemelerin yapmaları gereken işlemler değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler sırasında mukayeseli hukuk dikkate alınmıştır. Yukarıda belirtilen şekilde hazırlanan çalışmamda, özellikle ıslahın uygulanması açısından önerilerde bulunulmuş, diğer müesseselerle karşılaştırılmış ve idari yargılamada ve tahkimde ıslahın uygulanışı ile ilgili öneri ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Islah, Tahkikat, Ġddianın ve Savunmanın DeğiĢtirilmesi ve GeniĢletilmesi, Dava

Hukuk Usulü Muhakemeleri KanunuIslahMedeni usul hukuku
Orhan Eroğlu
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İş sözleşmelerinin süreli feshi ve sonuçları (4857 sayılı İş Kanunu madde 17)

4857 Sayılı İş Kanun'u 17'nci maddesi uyarınca iş sözleşmelerinin bildirim sürelerine uyularak taraflarca feshedilmesi ve prosedürlerinin incelenmesidir.

FesihKanunlar 4857 sayılıSözleşmeler+2
Zeynep Öncü Uygun
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Hukukunda anlaşmalı boşanma protokolü

Anlaşma temeline dayalı boşanma kurumu, kanunumuzda genel boşanma sebebi olarak yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması durumunun özel hallerinden birisi olarak düzenlenmiştir. TMK m. 166/3'te yer alan düzenlemeye göre evliliğin en az bir yıl sürmüş olması koşuluyla eşler boşanmak için birlikte mahkemeye başvururlarsa ya da bir eşin açtığı boşanma davasını diğeri kabul ederse hâkim boşanmaya karar verebilmektedir. Bu halde taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğuna ve bu durumun ortak hayatın devamını beklenemez hale getirdiğine ilişkin karine bulunmaktadır. Dolayısıyla hâkim ayrıca taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğu hususunda kanaate varabilmek amacıyla herhangi bir araştırma içerisine girmeyecektir. Tarafların anlaşarak hâkim huzurunda boşanmak istediklerine ilişkin irade açıklamasında bulunmaları boşanmanın sebebini oluşturmaktadır. Ancak kanun, bu noktada bazı koşullar da öngörmüştür. Hâkim tarafların serbest iradeleriyle hiçbir baskı altında kalmaksızın boşanmak istediklerine kanaat getirmelidir. Ayrıca boşanmanın mali sonuçları ve velâyetle alakalı olarak taraflarca kabul edilecek düzenleme hâkim tarafından uygun bulunmalıdır. Bu düzenlemenin yazılı olarak yapılması gerekmemektedir. Sözlü olarak açıklanan irade beyanlarının duruşma sırasında zapta geçirilmesi de mümkündür. Ancak taraflar arasındaki bu anlaşma infaza olanak sağlayacak şekilde hükme esas olmalı ve gerekçeli kararda yer almalıdır. Hâkim müdahale yetkisini kullanarak taraflar arasındaki anlaşmayı kanunun emredici nitelikteki hükümleri, kamu düzeni, kişilik hakları ve ahlaka aykırılık açısından denetleyecektir. Ayrıca hâkim bu düzenlemede taraf ve müşterek çocukların menfaatinin gerektirdiği değişikliklerin yapılması hususunda taraflara açıklamada bulunarak onları yönlendirmelidir. Taraflar bu hususları yeniden müzakere etmelerine rağmen aralarında anlaşamazlarsa hâkim müdahale yetkisini kullanarak değişiklikleri bizzat kendisi yapmalıdır. Ancak bu değişikliklerin taraflarca kabul edilmesi şarttır.

Anlaşarak boşanmaBoşanmaProtokoller+3
Hande Atmaca Ülkü
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıcın örgütlenme özgürlüğü; Türkiye deneyimi

Türkiye'de yargı bağımsızlığı konusu özellikle son yıllarda sıkça tartışılmaya başlanmıştır. Yargı bağımsızlığını sağlamanın bir yolu da iyi eğitim almış, psikolojisi sağlam, yargı etik ilkelerine bağlı yargı mensuplarının yetiştirilmesi yanında, onların ifade ve örgütlenme özgürlüklerini uluslararası sözleşmelere uygun olarak, özgürce kullanabildikleri mesleki sivil örgütlerinin bulunmasıdır. Bu çalışmada, Türkiye'de yargı bağımsızlığı kadar tartışılan sivil yargıç örgütlerinin varlığının hukuka uygunluğu, siyasilerden gelen yargıçların dernek kurucusu olamayacakları eleştirileri, yargıçların sendika kurucusu olamayacaklarına dair inanç ve kararlar tartışılarak, konuya açıklık getirmek amaçlanmıştır. Araştırma çerçevesinde, uluslararası ve ulusal mevzuat ile doktrin taranmış, yargı mensupları arasında önceden yapılan anketlere ek bir anket yapılmış, bazı derneklerin karar defterleri taranmıştır. Türkiye'de yargıçların örgütlenmeleri önündeki yasalardan, yürütmeden, demokrasi kültüründen, amaç dışı üyeleşmeden kaynaklanan sorunlar saptanmıştır. Çalışmanın sonunda, Türkiye yargı tarihinin son 10 yılı ve sivil yargı örgütlenmesinin kısa bir özeti yapılarak, daha önce pek çalışılmamış olan bu alanda, araştırmacılara bir kaynak kazandırılmaya çalışılmıştır.

HakimlerSavcılarSendika hakkı+6
Nuh Hüseyin Köse
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

"Kullanıcı" kavramı ile karşılaşma: Hukuka bir izdüşüm araştırması

Günümüzde, insan çevresinin ağsı kapsayıcılığının etkileri giderek daha fazla hissedilir olmasına rağmen, ağsı kapsayıcılığın bir araç değil bir çevre olduğu üzerinde uzlaşıdan bahsedilemez. Kapsayıcı genel ağ çevresinde, hız ve insan ilişkisinin hukuk birikimi açısından belirsizlik yarattığını gözlemlemek, çevrenin varlığı üzerine yeni kavrayışı gerektirdiği kadar, insan nitelendirmesinin içinde bulunduğu dönüşümü de açıklayabilmeyi gerektirir. Bu dönüşümün en güçlü yansıması olan "kullanıcı" kavramını, dolayısıyla "kullanıcılaş(tırıl)mayı" anlayabilmek, yalnızca çevrenin ağsı kapsayıcılığına artan farkındalığın takibi ile mümkün olmaz. Ağsı kapsayıcılıkta insan başka, "kullanıcı" başkadır ve "kullanıcı" kavramı ardındaki örgüyü anlayabilmek, eleştirel yolculuğu gerektirir. Bu çalışma böyle bir yolculukta, hukuk birikimi açısından önemli kesişme noktalarına rastlayabilmek amacı çerçevesinde hazırlanmıştır.

Bilgisayar ağlarıHukukHukuk kuralları+6
Su Sonkan Tüter
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve kurul kararlarının yargısal denetimi

Türk hukukunda ilk kapsamlı özel idarî usul düzenlemesi 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da yapılmıştır. Buna göre Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve Kurul kararlarına karşı yargı yolu konuları genel olarak RKHK'nın 40 ve 55. maddeleri arasında düzenlenmiştir. "Rekabet Kurulu'nun İnceleme ve Araştırma Usulü ve Kurul Kararlarının Yargısal Denetimi" başlıklı bu tez, RKHK md. 4 ve 6 uyarınca Rekabet Kurulu'nun izlediği, yargı benzeri faaliyet olarak da anılan idarî usulü gerek millî gerekse (RKHK ve diğer rekabet mevzuatının mehazı sayılabilecek) AB mevzuat ve uygulamaları ışığında inceleme amacı gütmektedir. Ayrıca, özel idarî usullerin tam ve doğru bir şekilde incelenebilmesi buna temel teşkil eden idarî usul ve genel idarî usul kavramlarının açıklanmasından geçmektedir. Bu hukukî müesseselere ilişkin Türk hukukunda bir düzenleme bulunmaması sebebi ile belirtilen kavramlar özellikle ilmî içtihatlardan faydalanılarak incelenmiştir. Çalışma bir giriş, bir sonuç ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Türk rekabet kurallarının kısa tarihçesi, çalışmanın kapsam, sınırlandırma ve planına yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde idarî usul, genel idarî usul ve özel idarî usul konularına ilişkin temel bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca, RKHK md. 40-55 hükümleri bir bütün olarak ele alınarak Kurul'un izlediği usulün idarî niteliği, özel idarî usul açısından değerlendirmesi ve ilgili sürece hâkim olan ilkeler incelenmiştir. İkinci bölümde, öncelikle Kurul'un inceleme ve araştırma usulünün kendisine temel teşkil eden ve/veya buna esin kaynağı olan diğer hukukî müesseseler ile mukayesesi yapılmış, ardından Kurum/Kurul'un organik yapısı değerlendirilmiştir. Daha sonra Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma süreci içerisinde ön araştırma safhası incelenmiş ve soruşturma safhası soruşturma raporunun hazırlanmasından önceki döneme kadar ele alınmıştır. Üçüncü ve son bölümde, soruşturma raporunun hazırlanmasından sonraki dönem başlığı altında soruşturma heyeti ve teşebbüsler arasındaki rapor ve savunma teatisi, sözlü savunma toplantısı, nihaî karar safhası ve Rekabet Kurulu'nun nihaî kararlarının (usul-şekil açısından) yargısal denetimi konuları incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise konuyla ilgili tespit ve öneriler yer almaktadır.

DenetimKarar verme süreciKarar verme yöntemleri+4
Mustafa Okan Yağcı
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ticari işletmenin devri

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir. Kuşkusuz bu yeniliklerin en önemlilerinden biri de ticari işletmenin bir bütün olarak devridir. Ticari işletmenin bir bütün olarak devri, ticaret hukukunun merkez kavramı olan ticari işletmelerin varlığını devam ettirmesi anlamına gelmektedir. Bu bakımdan ticari yaşam ve ülke ekonomisi bakımından da son derece önemlidir. Tezimizin konusunu oluşturan ticari işletmenin devri kavramı incelenirken, öncelikle işletme ve ticari işletme kavramları ile bu kavramların unsurları ve diğer kavramlarla mukayesesi incelenmiştir. Sonrasında ticari işletmenin devri ve devir sözleşmesi ele alınmıştır. Ticari işletmenin devrinin benzer kavramlarla mukayesesi de incelenerek, son olarak da ticari işletme devrinin hüküm ve sonuçları üzerinde durulmuştur. Ticari işletme devrinin tarafımızca tez konusu olarak seçilmesinin kuşkusuz ilk sebebi de yukarıda da izah edildiği üzere ticari işletme devri kavramının hem ticaret hukuku hem de ticari yaşam adına bu denli büyük bir öneme sahip olmasıdır. Bir diğer yandan 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda yapılan bu yeni düzenlemenin yanı sıra 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun ve 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun yürürlüğe girmiş ve birçok ikincil düzenleme yapılmış olması ve ticari işletmenin devri özelinde yapılan bilimsel çalışmaların sayısının azlığı da ticari işletmenin devri konulu bir tez çalışması yapılmasının sebeplerini oluşturmaktadır.

DevirKanunlar 6102 sayılıTicari işletmeler+4
Onur Güneri
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

6306 sayılı kanun uyarınca riskli yapılar ve yargısal denetim

Türkiye'de afet riski altındaki riskli yapıların çok olması ve doğal afetlerin oluşması ile ağır hasarlar doğurması karşısında yaygın uygulama alanı bulan kentsel dönüşüm fiziksel, mekansal, sosyal, ekonomik gibi boyutları olan çok geniş bir kavramdır. Bu yönleriyle kentsel dönüşüm, İdare Hukuku, İmar Hukuku, Kat Mülkiyeti Hukuku, Özel Hukuk gibi bir çok hukuk dalını içerisinde barındıran kapsamlı ve geniş bir kavramdır. Birden fazla amacı ve uygulama alanı olan ketsel dönüşüm 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanlarının Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" ile birlikte farklı bir hukuki boyut kazanmıştır. Söz konusu Kanun yürürlüğe girmeden önce kentsel dönüşüm ve kentsel dönüşüme dair uygulamalar doğrudan veya dolaylı olarak çeşitli mevzuatlarda dağınık bir şekilde yer almakta iken, kamuoyunda Kentsel Dönüşüm Yasası olarak da bilinen Kanun'un 31.05.2012 tarihinde 6306 sayı ile Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile birlikte derli toplu ve çelişkileri ortadan kaldıran bir hal almıştır. 6306 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesi ile birlikte kentsel dönüşüm uygulamaları ve riskli yapılara ilişkin olarak, Kanun'un gerekçesinde belirtilen amaçların öngörülen kentsel dönüşüm yöntemleri ile gerçekleştirilmesi aşamasında İdare Hukuku'nun yanı sıra diğer Hukuk dalları ve Kanuni düzenlemeler de dikkate alınarak kapsamlı ve bütüncül bir bakış açısı ile hareket edilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda, öncelikle kentsel dönüşüm kavramı, ülkemizdeki ve dünyadaki tarihsel sürecine genel olarak değinilmiş, daha sonra kentsel dönüşümün 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanlarının Dönüştürülmesi Hakkında Kanun"daki yasalaşmış hali ve dönüşüm uygulamaları ayrıntılı bir şekilde incelenerek bu uygulamalara ilişkin süreç ve doğuracağı sonuçlar ortaya konulmuştur. Bu bağlamda, kentsel dönüşüm kapsamında yapılan uygulamalar; özellikle riskli yapılara dair riskli yapı tespiti, yıkımı ve dönüşüm işlemleri sürecinde uygulamada karşılaşılan problemler ilgili ilk derece Mahkemeleri, Bölge İdare Mahkemeleri ve Danıştay kararları örnek gösterilerek açıklanmış ve mevzuatın uygulayıcı ve ilgili yargı mercileri tarafından nasıl yorumlandığı konusunda değerlendirmelerde bulunulmuştur. Bu çalışma ile kentsel dönüşüm kapsamında yapılan dönüşüm uygulamalarına ilişkin olarak uygulamada karşılaşılan sorunların idari yargı merci kararları ışığında çözülmesi amaçlanmaktadır.

AfetlerDeprem riskiKanunlar 6306 sayılı+5
Gün Yazıcı
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Medeni Usul Hukukunda mahkemelerin yetkisi

Bir davanın veya çekişmesiz yargı işinin görülmesi için neredeki görevli mahkemeye başvurulacağı konusuna ilişkin kurallar yetki kurallarıdır. Yetki kuralları çeşitli bağlantı noktaları dikkate alınarak konulur. Hangi bağlantı noktasının seçileceği ise konulan yetki kuralı ile ulaşılmak istenen amaç ya da uygulanmak istenen usul hukuku ilkesi dikkate alınarak belirlenir. Örneğin bazı hallerde henüz iddia seviyesinde olan davanın davalının yerleşim yerinde açılması gerekirken, bazı hallerde zayıf konumda olan davacının korunması amacı ile davacının yerleşim yeri mahkemesi yetkili kılınabilir. Yine bazı hallerde dava konusu bakımından delillere doğrudan ve daha hızlı ulaşım daha sağlıklı yargılama yapılması amacı ile dava konusunun bulunduğu ya da gerçekleştiği yer dikkate alınarak yetki kuralları konulur. Belli durumlarda yetki kuralı kesin olup davanın mutlaka yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinde açılması zorunlu iken; belli durumlarda yetki kuralında belirtilen yer mahkemesinin yetkisi seçimlik yetki olup diğer yetkili mahkemelerin yetkisini ortadan kaldırmaz. Medeni usul hukukunda, hukuk mahkemelerinin yetkisi temel olarak HMK m.5-19 arasında düzenlenmiştir. Bu hükümler yanında özel kanunlarda yer alan yetki kuralları olduğu gibi, HMK'nın diğer kısımlarında yer alan bazı özel dava ve yargılama türleri için de yetkili mahkemeye ilişkin hükümler sevkedilmiştir. Uygulamada zaman zaman kanunlarda yetkili mahkemeye ilişkin kuralların öngörülmediği durumlarla karşılaşılmaktadır. Sık sık da yetki hükümlerinin yorumunda güçlükle karşılaşılan veya görüş ayrılıklarına yol açan durumlar ortaya çıkmaktadır. Mevcut yetki hükümlerinin yorumlanması ve yetki kuralı konulmamış dava ve işler bakımından yetkili mahkemenin tespitinde davanın en kolay açılabileceği, en çabuk ve en sağlıklı yargılamanın yapılabileceği ve tarafların menfaatlerinin en iyi şekilde dengede kalmasını sağlayacak yorum şekli tercih edilmelidir.

MahkemelerMedeni usul hukukuYargı yetkisi
Dilek Karademir
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıtay kararları ışığında yabancı hakem kararlarının Türkiye'de tenfizinde kamu düzeni

Tahkim, hukuki uyuşmazlıkların çözümünde sıklıkla başvurulan bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Uluslararası ticaretin yaygınlaşması ile birlikte uluslararası ticari uyuşmazlıkların sayısı artmış ve tahkim, söz konusu ticari uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan oldukça etkili bir yöntem haline gelmiştir. Dolayısıyla günümüzde, söz konusu milletlerarası uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmuş hakem kararlarının sayısı oldukça fazladır. Yalnızca yerli sayıldığı ülkelerde sonuç doğuran bir hakem kararı lehine sonuçlanmış olan taraf, söz konusu hakem kararının yabancı sayıldığı devletlerde de sonuç doğurmasını isteyebilir. Bu ihtiyacın karşılanması için söz konusu yabancı hakem kararının, diğer ülkede tanınması veya tenfiz edilmesi gerekir. Yabancı hakem kararlarının tenfizinde aranan şartlardan biri tenfizi istenen hakem kararının tenfiz devletinin kamu düzenine aykırı olmamasıdır. Yargıtay, yabancı hakem kararlarının tenfizi hakkında vermiş olduğu eski tarihli kararlarında, kamu düzenini geniş yorumlayarak tenfizi engelleyici bir tutum sergilemiştir. Yargıtay'ın bu tutumu, özellikle yabancı yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Ancak Yargıtay, ilerleyen dönemlerde konu hakkındaki görüşünü değiştirmiş ve yabancı hakem kararlarının tenfizine etki eden kamu düzenini dar ve isabetli yorumlayarak tahkimden beklenen faydaya uygun kararlar vermiştir. Yargıtay'ın söz konusu kararları, Türkiye'nin tahkim yanlısı bir devlet olduğunu ispat eder niteliktedir.

Hakem kararlarıKamu düzeniTenfiz+2
Anıl Tanyıldız
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de demiryollarının serbestleştirilmesi

Demiryolları, 1990'lardan bu yana dünyada ve özellikle Avrupa'da canlandırılma sürecine girmiş, Türkiye ise bu sürece gecikmeli olarak 2000'li yıllarda katılabilmiştir. Demiryollarının 1990'lardan başlayan canlandırılma sürecinin arkasında, neoliberal iktisadi politikalar yatmaktadır; Türkiye'de de durum farklı değildir. Demiryolu sektörü, yeniden yapılanma çalışmalarıyla serbestleştirilmiş, yeni bir yatırım alanı haline getirilmiştir. Demiryollarına yönelik söz konusu yeniden yapılandırma ve ilişkili süreçlerin, "serbestleştirme" mi yoksa "özelleştirme" mi olduğu sorusuna ekonomik açıdan farklı hukuksal açıdan farklı yanıtlar üretilebilir. Ancak serbestleştirme neticesinde ortaya çıkacak tabloya bakarak değerlendirme yapmak yanıltıcı olmayacaktır. Sözü edilen serbestleştirme sürecinde Türkiye, her ne kadar dünyadaki neoliberal politikaları takip etmiş olsa da tartışmasız birinci kaynak –her anlamda- AB olmuştur. Bununla birlikte 2008 tarihli kanun tasarıları, AB ile 2005 yılında türütülen Eşleştirme projesi, 655 sayılı KHK, 6461 sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleştirilmesi Hakkında Kanun, TCDD Ana Statüsü ve nihayet yönetmelik ve yönergeler tartışılması gereken konular olmalıdır.

Demir yollarıDemir yolu işletmeleriSerbestleşme+1
Mehmet Vakur Kulat
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk Sermaye Piyasası Hukukunda içeriden öğrenenlerin ticareti suçu

Güçlü bir sermaye piyasası yaratmanın ve onu korumanın yolu, bu piyasaların tüm katılımcıları açısından açık, şeffaf ve güvenilir bir ortam sunmasından geçmektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak sermaye piyasalarının düzenlenmesini ve bu piyasaların güven içinde çalışmasını engelleyen bazı fiillerin cezai yaptırım gerektiren birer suç olarak düzenlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır ki; bu fiillerin başında kanuni tanımla "bilgi suistimali", literatürdeki yaygın adıyla "içeriden öğrenenlerin ticareti" gelmektedir. İçeriden öğrenenlerin ticareti suçu, sermaye piyasası araçlarının fiyatlarını önemli ölçüde etkileyebilecek kamuya açıklanmamış gizli bilgilerin; görev, meslek veya statüleri nedeniyle bu bilgilere sahip olan kişiler tarafından, bu bilgiler kamuya açıklanmadan önce doğrudan veya dolaylı yoldan kullanılması suretiyle sermaye piyasasında işlem yapılarak bir menfaat temin edilmesidir. Yapılan bu çalışmada "içeriden öğrenenlerin ticareti suçu" ceza hukuku özelinde incelenmeye çalışılmış, kanuni düzenleme ve uygulama yönüyle görülen eksiklikler ortaya konularak, çözüm önerileri getirilmeye gayret edilmiştir. Anahtar Kelimeler : 1) İçeriden Öğrenenlerin Ticareti Suçu 2) İçeriden Öğrenen 3) İçsel Bilgi 4) Bilgi Suistimali

Sermaye piyasasıTürk sermaye piyasasıİçerden öğrenenlerin ticareti
Zeki Aksoy
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na göre akaryakıt kaçakçılığı suçları, yaptırım rejimi ve uygulamadaki sorunları

Petrolün yanı sıra günümüzün teknolojik imkânlarıyla petrol harici maddelerden de elde edilebilen akaryakıt, en önemli enerji kaynağı olarak ulaşımdan sanayiye kadar uzanan yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Artan nüfus, sanayileşme ve teknolojik gelişmelerle birlikte akaryakıta olan ihtiyaç artarken, akaryakıt ürünleri de çeşitlenmektedir. Her geçen gün büyüyen ve genişleyen petrol piyasasındaki akaryakıt ürünlerine olan talebin artmasıyla, bu ürünlerin bir kısmı yasal olmayan yöntemlerle karşılanmaya başlamıştır. Bu da vergi gelirlerinin kaybına, haksız rekabet ve haksız kazanca neden olmuştur. Akaryakıt kaçakçılığı fiillerinin giderek artış gösteren bir seyir izlemeye ve kaçakçılık suçları arasında önemli bir yer işgal etmeye başlamasıyla birlikte ülke ekonomisine, tüketiciye, insan sağlığına ve çevreye verdiği zararların da paralel olarak arttığı görülmüştür. Bunun önlenmesi ve akaryakıt kaçakçılığı ile daha etkili mücadele yapılması amacıyla 13 Şubat 2007 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5576 sayılı Kanun ile 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 2.maddesine kaçak petrol tanımı (m.2/21) eklenmiş ve Ek 5.maddede de "Kaçak petrol ile ilgili ceza hükümleri"ne yer verilmiştir. Zamanla ortaya çıkan sorunlar nedeniyle 11.04.2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6455 Sayılı Kanun ile 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununda yer alan kaçak akaryakıta ilişkin ceza hükümleri 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununa aktarılmıştır. Uygulamada önemli yer tutan akaryakıt kaçakçılığı; hem nedenleri, yöntemleri ve sonuçları itibariyle hem de akaryakıt kaçakçılığı ile mücadeleye dair düzenlemelerin çeşitliliği ve zaman içerisindeki değişiklikleri itibariyle başlı başına incelemeyi gerekli kılmaktadır. Bu çalışma ile konunun hem teorik esaslarının ortaya konulması hem de uygulamada ortaya çıkan sorunların belirlenip çözüm sunulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, temel kavramlar açıklanmış ve akaryakıt kaçakçılığının nedenleri, yöntemleri ve sonuçları üzerinde durulmuş; suç genel teorisi esaslarına uygun olarak akaryakıt suçlarının incelenmesinin yanı sıra yaptırım rejimi ve usul hukukuna dair hükümler, yine uygulamadaki sorunlar bağlamında incelenmiştir.

Kanunlar 5607 sayılıKaçakçılıkKaçakçılık suçları+1
Doğan Gedik
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği ilkeleri ışığında Türk iş hukukunda toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi

Toplu iş sözleşmesi hakkı başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ILO sözleşmeleri olmak üzere, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde koruma altına alınan temel bir haktır. Her ülkenin kendi ekonomik şartlarını göz önüne alarak etkili bir toplu iş sözleşmesi sistemi kurması uluslararası camiada hem bir yükümlülük hem de prestij konusu haline gelmiştir. Türkiye'nin Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlaması sendikal hakların uluslararası hukukta kabul edilen ilkelere uygun hale getirilmesi ile mümkündür. Türk hukukunda da Anayasa'nın 53. maddesi toplu iş sözleşmesi hakkını düzenlemektedir. Bu hakkın kullanılmasında toplu iş sözleşmesi yetki sistemi büyük önem taşımaktadır. Toplu iş sözleşmesi yapmak için işçi sendikasında aranan yetki koşulları 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun sekizinci bölümünde düzenlenmiştir. Çalışmamızda, toplu iş sözleşmesi hakkının uluslararası hukuk ve Türk Hukuku'nda dayanaklarına yer verilmiş, ehliyet ve yetki kavramları açıklanmıştır. Toplu iş sözleşmesi yapmak için aranan yetki koşulları çalışmamızın odak noktasını oluşturmaktadır. Nihayet, işçi sendikasının toplu iş sözleşmesi yetkisinin tespiti ve bu tespite itiraz prosedürü incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Toplu İş Sözleşmesi, Toplu İş Sözleşmesi Hakkı, Toplu İş Sözleşmesi Yetkisi, Toplu İş Sözleşmesi Ehliyeti, Toplu İş Sözleşmesi Yetki Tespiti, Yetki İtirazı

Avrupa BirliğiToplu iş sözleşmeleriTürk iş hukuku+1
İpek Kocagil
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yasal mal rejiminin tasfiyesinde sermaye ortaklıkları payı

Yasal mal rejiminin tasfiyesinde sermaye ortaklıkları payı adlı çalışma dört bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin kavram ve kurallarını içermektedir. Bu çerçevede rejim tanıtılmış, zaman itibariyle yürürlüğü ele alınmış, tasfiyeye egemen olan kurallar ile rejimin sona erme durumları incelenmiştir. İkinci bölümde ise, yasal mal rejiminin tasfiyesi yani artık değer hesabında ortaklık payı ele alınmış, payın edinilmiş mal olarak nitelendirilmesinin koşulları tespit edilmiştir. Bu yönde payın zaman itibariyle ve finansman kaynağı itibariyle edinilmiş mal sayılması detaylıca açıklanmıştır. Üçüncü bölümde sermaye ortaklık payının kişisel mal olarak nitelendirilmesi ile artık değer hesabında diğer kurumlar bakımından değerlendirilmesi yapılmıştır. Önce hangi koşullar altında edinilen payın kişisel mal sayılacağı, sonra pay bağlamında kişisel ve edinilmiş mal grupları arasında denkleştirme, daha sonra eklenecek değer ile değer artış payı bakımından payın durumu irdelenmiş, en son olarak paya bağlı borçlar açıklanmıştır. Son bölüm olan dördüncü bölümde, artık değer tespitinde ortaklık payına değer biçme ve buna bağlı olarak tespit edilen katılma alacağının ifası bakımından sermaye ortaklıkları payının durumu değerlendirilmiştir. Özellikle değer biçmede zaman, değerleme yöntemi üzerinde durulmuştur. Devamında katılma alacağının ifası sürecinde, ayın ile ifa olarak payın devrinin mümkün olup olmadığı ortaklıklar hukuku bakımından değerlendirilmiştir. Sonuç başlığı altında, çalışmada değişik konularla ilgili varılan sonuçlar özetlenmiştir.

DeğerlemeMal rejimiSermaye payı+1
Esra Civelek Acar
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

6306 sayılı Kanun kapsamında kentsel dönüşüm uygulamaları ve getirdiği sorunlar ile çözüm önerileri

Bu çalışmanın amacı, 6306 sayılı Kanun'a göre gerçekleştirilecek kentsel dönüşüm uygulamalarına ilişkin uygulama ve öğreti için faydalı olacak ayrıntılı bir araştırma yapmak ve kaynak oluşturmaktır. Bu tezde, ağırlıklı olarak kentsel dönüşümün özel hukuk boyutu incelenmeye çalışıldı. Kentsel dönüşümü sistematik akış içerisinde ele alan bu çalışmada, rezerv yapı alanları, riskli alanlar ve riskli yapıların bulunduğu parsellerde dönüşümün ne şekilde gerçekleştirileceği açıklandı. Bu tezde, kentsel dönüşüm sürecinde ortaya çıkacak ihtilaflara ilişkin başta dava açılması olmak üzere hukuki süreçler detaylıca anlatıldı. Ayrıca, kentsel dönüşüm sürecinde özel hukuk alanında tereddütlere yol açan konular ortaya konularak çalışmamız tamamlandı. Bu çalışmanın uygulamaya ve öğretiye katkıda bulunması arzu edilmektedir.

Kanunlar 6306 sayılıKentsel dönüşümRisk faktörleri
Muhammet Sönmez
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İmar kirliliğine neden olma suçu

Tezimizin amacı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmında, "Çevreye Karşı Suçlar" başlıklı ikinci bölümünde yer alan TCK m.184'te düzenlenmiş olan imar kirliliğine neden olma suçunun detaylı bir şekilde incelenmesi ve köyden kente kontrolsüz büyük göç sonucunda artan barınma ihtiyacının kontrol dışı bir şekilde giderilmeye çalışılması sonucunda ortaya çıkan imar kirliliğinin ciddi boyutlara varan bir çevre kirliliği türü olduğu farkındalığının yaratılmasıdır. Tezimizin birinci bölümünde imar kirliliği suçunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla imar hukukuna ilişkin temel kavramlar incelenmiştir. Ayrıca çevrenin ve tez konumuz olan imar kirliliğine neden olma suçunda ceza hukukunun uygulanmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur. Tezin ikinci bölümünde TCK m.184'te üç ayrı fıkrada yer alan üç ayrı suç "klasik suç tipi inceleme metodu"na uygun olarak incelenmiştir. TCK m.184'te yer alan suç ile korunan hukuksal değer, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıdır. Söz konusu suçun mağduru, toplumu oluşturan herkestir. Suçun faili ise üç ayrı fıkrada yer alan her suç tipi için ayrı ayrı incelenmiştir ve TCK m.184/1, m.184/2 ve m.184/3'te yer alan suçlar kast ile işlenebilmektedir. İkinci bölümün sonunda suçun özel görünüş biçimlerinin ardından ise kusurluluğu kaldıran veya azaltan sebepler üzerinde durulmuştur. Tezimizin üçüncü bölümünde ise TCK m.184'te yer alan imar kirliliği suçunun yaptırımı, cezayı ortadan kaldıran veya azaltan sebepler ve söz konusa suça bakmakla yetkili ve görevli olan mahkeme konusu incelenmiştir. Tez çalışmamızda sık sık doktrinde yer alan farklı görüşler ve bu görüşler hakkındaki kanaatimizin belirtilmesi ile konular detaylandırılmaya çalışılmıştır.

Ceza hukukuKanunlar 5237 sayılıKirlilik+6
Meltem Ulakçı Varol
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda üst sınır ipoteği

Türk hukukunda uygulaması olan tek taşınmaz rehni türü, ipotektir. İpotek tüm ticari ve hukuki işlemlerde sıklıkla bir teminat aracı olarak uygulama alanı bulan bir hukuki kurumdur. İpotek alacağın belirliliği bakımından, anapara ipoteği ve üst sınır ipoteği olarak ikiye ayrılmaktadır. Üst sınır ipoteği, ipoteğin kurulduğu sırada alacağın varlığının ve miktarının belirli olmadığı ancak ortaya çıkacağının kuvvetle durumlarda, alacaklıyı teminat altına alan bir kurumdur. Özellikle bankacılık sektöründe, kredi alacaklarında, ceza koşulu gibi ortaya çıkmamış sözleşmesel alacaklarda, üst sınır ipoteği teminat için çok önemli bir enstrümandır. Bu bakımdan ekonomik olarak çok önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu tezde üst sınır ipoteği kurumu, mevzuat, doktrin ve içtihatlar göz önünde bulundurularak incelenmiş ve Türk Medeni Kanunu ve İcra ve İflas Kanunu bakımından arz ettiği önemli özellikler ele alınmıştır.

Taşınmaz rehniTaşınmaz rehniTürk Hukuku+4
Ahmet Göktuğ Kaya
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bankacılık kanunu'nun 160'ıncı maddesinde ve Türk Ceza Kanunu'nun 247'nci maddelerinde yer alan zimmet suçu

Kamu malları aleyhine işlenen bir suç türü olan Zimmet suçu, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 247 ila 249'uncu maddelerinde hükme bağlanmıştır. Aslında Zimmet suçu, bir tür görevi kötüye kullanmadır. Zira görevi kötüye kullanma kişinin devlet memuru olması sebebiyle sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanarak işlediği suç olup, zimmet suçunda kişiye görevi nedeniyle teslim edilen malların kötüye kullanılması ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle görevi kötüye kullanma suçunun özel bir görünümüdür. Bu suçun faili, kanunda özel olarak tanımlanmış olup, kamu alanında çalışan kamu görevlisi suçun failidir. Zimmet, özgü bir suç olduğundan, kamu görevlisi olmayanların suça iştiraki mümkündür. Türk Ceza Kanunu'nun 247'inci maddesine göre Zimmet Suçunun, maddi unsuru, "kamu görevlisinin zilyetliğindeki veya koruma ve gözetimi altındaki malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesidir", manevi unsuru ise, genel olarak kasttır. Bankacılık Hukuku alanında zimmet suçunda, ilk başlarda devlet bankaları hariç bankaların, özel hukuk tüzel kişisi olmalarına karşın ekonominin temel yapı taşlarından olmaları ve halkın mevduatını toplamaları nedeniyle bankaların mal varlıklarının da kamu yararı amacıyla korunması kabul edilmiştir. Bu nedenle 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160'ıncı maddesinde banka çalışanlarının, bankanın ve mevduat sahiplerinin zararına olacak şekilde zimmete para geçirilmesini suç olarak düzenlemiş bulunmaktadır. Bankacılık Kanunu'nu kapsamında düzenlenmiş olan bu suç mahsus bir suç olup daha önceleri emniyeti suiistimal suçunu teşkil etmekte iken 4389 sayılı Bankalar Kanunu'ndan başlayarak konunun önemi nedeniyle ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. Ancak bugün devlet bankalarının çalışanları emekli sandığına tabi olmayıp özel banklarda çalışanlarla aynı statüde olduklarından artık emniyeti suiistimal suçundan değil 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamında bankacılık zimmetinden sorumlu bulunmaktadırlar. Zimmet Suçu, kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi aleyhine işlenen suçlardan olup, Bankacılık Zimmeti ise daha genel anlamda toplumsal alanı etkileyen ekonomik suçlardandır Zimmet Suçu olarak TCK. ve Bankacılık Kanunu kapsamında düzenlenen bu iki suçun ortak özellikleri yanında, doğrudan kamu mallarını koruma amacı güden genel zimmet suçu yanında kamu yararı gereğince, banka ve mevduat sahiplerinin mal varlığını koruma amacı güden Bankacılık alanındaki zimmet suçunun ayrımı bu incelemenin konusunu teşkil etmektedir.

BankacılıkBankalar KanunuKamu personeli+4
Çağatay Uygun
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamında toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi ve uluslararası normlar çerçevesinde değerlendirilmesi

6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun 07 Kasım 2012 tarih ve 28460 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, 05 Mayıs 1983 tarihinde, aynı gün yürürlüğe girmiş olan 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'nun 29 yıllık varlıkları sona ermiştir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun (STİSK) Genel Gerekçesi'nde, kanun değişikliğinin amacının; 2010 yılında yapılan referandum ile Anayasa'da yapılan değişikliklere uyum sağlamak, sendikal haklar için özgürlükçü olmadığı değerlendirilen sınırlamaları daraltmak, uygulamadaki sorunlara çözüm getirmek, Türkiye tarafından da onaylanmış olan Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 87 No'lu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesi ve 98 No'lu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi hükümlerine uyum sağlamak olduğu belirtilmiştir. Bu tezin konusu, ülkemiz çalışma hayatında henüz altı yılını doldurmuş olan 6356 sayılı STİSK kapsamında, "Toplu İş Sözleşmesi Yapma Yetkisi" ile sınırlandırılmıştır. Gerekli görülen yerlerde yürürlükten kaldırılan mevzuat ile karşılaştırma ve uluslararası normlar çerçevesinde değerlendirme yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Toplu iş sözleşmesi, yetki, yetki tespiti, yetki tespit yazısına itiraz

Kanunlar 6356 sayılıKanunlarSendikalar Kanunu+3
Oya Türkoğlu
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00