
1,134
Archived Theses
13
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
BM barış gücü operasyonlarının vaka analizi bağlamında değerlendirilmesi
Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonları, çatışmaların sona erdirilmesi veya olası çatışmaların ortaya çıkmasını engellemek amacıyla görevlendirilen güçlerdir. Temel amaçları bağlı oldukları çatışmalara göre çeşitlilik göstermekle birlikte, temelde çatışmaların sonlandırılması ve sivillerin korunması şeklinde değerlendirilebilir. Görevlendirilen bu birlikler, operasyonun yetki ve kapasitesine bağlı olarak başarı ve başarısızlık noktasında değişkenlik göstermektedir. BM barış gücü operasyonlarının hangi kriterler bağlamında başarılı veya başarısız şekilde değerlendirilebileceği literatür çalışmalarında tartışılmaktadır. Literatür taraması yapıldıktan sonra elde edilen bulgular neticesinde başarı kriterleri genel çerçevede belirlenip örnek vakalara uygulanacaktır. Literatür çalışılmasıyla elde edilen on bir kriter BM barış gücü operasyonların gerçekleştiği 10 vaka bağlamında analiz edilecektir. Bu analiz neticesinde vakalar başarılı veya başarısız şeklinde değerlendirilecektir.
Afet yönetimi ve gönüllü katılım: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinin afetlere gönüllü katılımına yönelik bir araştırma
Türkiye, deprem, heyelan ve sel gibi doğal afetlerin çok sık görüldüğü jeolojik bir konumda bulunmaktadır. Geçmişte yaşanmış olan afetler gözlemlendiğinde ülkemizde çok büyük kayıpların olduğu görülmektedir. Afet meydana gelmeden önce, afet anında ve sonrasında oluşabilecek kayıpları minimum seviyeye indirgemek için birçok yönetmelik hazırlanarak yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu faaliyetlerin yanında afetlerle mücadele edebilmek amacıyla toplum tarafından gönüllü yapılanmalar oluşturulmuştur. Kaliteli ve başarılı bir afet yönetim sisteminin meydana getirilebilmesi için toplumun da afet yönetim sisteminde yer alması gerekmektedir. Çünkü afet öncesinde, esnasında ve sonrasında gönüllülerin yürüttüğü faaliyetler afet yönetiminde kilit bir role sahiptir. 1999 Marmara depreminin ardından gönüllü kuruluşların sayısında bir artışın meydana geldiği görülmektedir. Gönüllü kuruluşlar afetlerde beslenme, barınma, arama kurtarma gibi önemli konularda çalışmalar yaparak büyük bir katkı sağlamaktadırlar. Ülkemizde afetlerde gönüllü katılımı arttırabilmek için kamu kurumlarının teşvik edici projeler üretmesi gerekmektedir. Gençlerin gönüllü katılım konusunda bilgilendirilmesinin ve teşvik edilmesinin önemi büyüktür. Afetlere gönüllü katılımın önemine dikkat çeken bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi öğrencilerinin afetlere gönüllü katılımına ilişkin anket yoluyla bir araştırma yapılmış ve afetlere gönüllü katılımın gençlerde yeterli düzeyde olmadığı, gönüllü katılıma ilişkin süreçlerin ve uygulamaların yeterince bilinmediği sonucuna varılmıştır.
Kent kimliği ve yitirilen kent kimlikleri
Kentler, insanların yaşaması için gerekli olan barınma, çalışma, eğlenme-dinlenme ve ulaşım eylemlerinin gerçekleştirildiği yerleşme birimleridir. İnsanın, sosyal bir varlık olması evin dışında da bir hayata ihtiyaç duymasına neden olmuş ve kentsel alanlar oluşturulmuştur. Bu kentsel mekânlar insanların ortak gereksinimlerini karşılamaya yönelik bitki örtüsü, kaplama malzemeleri, su ve sanat yapıtları, kent mobilyaları gibi birçok kent öğesi ile donatılmıştır. Kimlik; bir şeyin tüm parçalarının bir araya gelerek benzerlerinden ayırt edilmesini sağlayan, onun farklılığını ortaya koyan kendine has olma durumudur. Kent kimliği onu diğer kentlerden kolayca ayırt etmemizi sağlayan her şeydir. Öte yandan, kentsel oluşuma soyut ya da somut katkı sağlayan tüm kentsel bileşenlerin kentin kimliği üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri bulunmaktadır. Bu katkının olumlu yönleri kentin kimliğini yüceltip görünürlüğünü artırırken, olumsuz yönleri ise kimliksizleşme olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimliksizleşme sürecinde olan kentlerde kent ve kentliler arasındaki aidiyet duygusu zedelenmekte, kent ekonomisi olumsuz etkilenmekte ve gelecek nesillere bırakılmak istenen miras bozulmaktadır. Buradan hareketle bu çalışmada kent kimliği çerçevesinde kimliksizleşen kentlerin incelenmesi amaçlanmıştır.
Kriz döneminde kamusal ve özel alan sınırları: COVID-19 salgını örneği
Devlet, bireyin toplum halinde yaşamaya başlamasından sonra var olagelmiştir. Toplumun yaşadığı bunalımlar, kargaşalar, güvensizlik durumu devlete ideal düzeni oluşturmak adına sorumluluk vermiştir. Devletin düzeni nasıl sağlayacağı ve bireyin nasıl güvende tutulacağı, eşitliğin ve bireyin doğal hakkı olan özgürlüğün istikrarlı devamlılığı özgürlüğün sağlanması için devletin yetkisinin boyutunun ne düzeyde olması gerektiği üzerine yoğunlaşılmıştır. Kamusal alan, tüm vatandaşların dolaşımının serbest olduğu açık alanlar iken özel alanlar ise bireyin sadece kendisi veya kendisine yakın olduğu kişilere -aile, arkadaş- açık olduğu ve diğer kesimlere kapalı olduğu alandır. Herhangi bir vatandaşın dini, dili, ırkı, etnik kimliği fark etmeksizin özgürce dolaşabildiği kamusal alana ve sadece kişiye ait olan özel alanlara devletin müdahalesi sınırlıdır. Tezin amacı devletin yaşanan bir krizde özel ve kamusal alana müdahale yetkisi ve sınırının ne düzeyde olduğu üzerine bir değerlendirme yapmaktır. Bu kapsamda, pandemi süresince devletin müdahale etme yetkisinin boyutundaki değişiklik incelemeye alınmıştır. Çalışmanın kapsamında devletin hakları ve sınırları, kamusal ve özel alan ve Covid-19 salgını boyunca yapılan uygulamalar incelenmiştir. Bu inceleme devletin sınırlarının pandemi süresince genişleyip genişlemediği üzerine odaklanmıştır. Covid-19 süresi boyunca bireyin gerek toplumsal alanda gerekse özel alanda devlet tarafından sınırlandırılması ve müdahalesinin artıp artmadığına bakılmıştır. Araştırma kapsamında bireylerin özgürlük alanının sınırlarının devlet yetkisiyle ne ölçüde daraltıldığı sınırlandığı belirlenmeye çalışılmıştır.
Afganistan doğal kaynakları üzerinde güç mücadelesi
Afganistan, stratejik konumu ve devasa doğal kaynakların varlığı nedeniyle tarih boyunca her zaman küresel güçlerin ilgi odağı olmuştur. Afganistan, üç küresel hegemonun (İngiltere, Rusya ve ABD) nüfuzunu tecrübe eden ender ülkelerden biri olmuştur. İngiltere'nin hegemonyasının stratejik ve jeopolitik bir boyutu varken, Rusya ve ABD'nin hegemonyasının stratejik boyutu yanısıra Afganistan'ın bu iki süper güç tarafından işgal edilmesinin nedenlerinden biri de ülkenin yer altı zenginlikleri olduğu iddia ediliyor. Büyük güçlerin başta nadir toprak kaynakları olmak üzere dünyanın doğal kaynaklarını ele geçirme ve hakimiyet kurma mücadelesi 20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar yoğun bir şekilde devam etmiştir. Afganistan da bu güç mücadelesinden önemli ölçüde etkilenen ülkelerden biri olmuştur. Dolayısıyla bu çalışmada "Büyük Güç Siyaseti" kavramı kullanılarak büyük güçler ile bölgesel yükselen güçler arasında Afganistan'ın doğal kaynakları üzerindeki mücadelenin kapsamı, genişliği ve ciddiyeti analiz edilmiştir. Bu bağlamda Afganistan'ın zengin yer altı kaynaklarının yanı sıra, 2001 yılından sonra Afganistan'ın doğal kaynaklarına ilişkin yabancı ve yerli-yabancı şirketlerle imzalanan önemli sözleşmelerin çoğu, veri içerik analizi yöntemi ve nitel araştırma kullanılarak analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Büyük Güç Politikası, Güç Mücadelesi, Doğal Kaynaklar, Hegemonya
Göçmenlerin entegrasyonu ve Türkiye'de göçmenlerin sosyal uyumuna yönelik kamu politikalarının incelenmesi
Göç, tarihin her döneminde çeşitli nedenlerle meydana gelen bir olgudur. Bulundukları yerden farklı yerlere göç eden insanların yapmış olduğu hareketlilik toplumsal yapının şekillenmesine katkı sağlamakta ve çeşitli kültürlerin oluşmasına da sebep olmaktadır. Göçmenler kendi kültürleriyle göç ettikleri yerin kültürünü bütünleştirmek ve yeni kültüre uyum sağlamak durumundadır. Ülkemize yönelik olarak özellikle son yirmi yılda önemli göç hareketliliği yaşanmaktadır. Göçmen ya da mülteciler, ülkemizde uzun süreli kalmakta bu kalış süresi uzadıkça toplumsal yaşamdaki entegrasyon da önemli hale gelmektedir. Bu bağlamda ülkemizde bulunan göçmenlerin uyum sorunlarına yönelik olarak çeşitli kamu politikaları geliştirilmektedir. İlgili politikaların yapım ve uygulama süreçleri kurum ve aktörler özelinde ele alınacaktır. Uygulanan ve geliştirilen kamu politikalarının göçmenlerin entegrasyon sürecini ne yönde etkilediği araştırmaya konu edinilmiştir. Araştırma konusu teorik bilgilerle sınırlı olmayıp pratikteki yansımaları detaylı bir şekilde incelenmektedir. Çalışmanın sorunsalı yoğun biçimde göçe maruz kalan Türkiye'nin süreci sağlıklı bir şekilde yöneteceği politikaların yeterli gelmemesidir. Tüm bu hususlar neticesinde mevcut politikaların uygulamaya aktarılması ve yaşanan problemlere çözüm niteliğinde politikaların üretilmesi göçmenlerin problemlerini belli ölçüde ortadan kaldıracağı yapılan görüşmeler neticesinde tespit edilmektedir. Bu bağlamda göçmenlerin entegrasyonu konusunda farkındalığı arttırması ve kamu politikaları uygulayıcılarına fikir vermesi amaçlanmaktadır.
Büyükşehir belediyelerinde köyden mahalleye dönüşümün yapısal ve yönetsel etkileri: Samsun Çarşamba ilçesi mahalle muhtarlarına yönelik bir araştırma
2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Kanun ile Türkiye'de Büyükşehir Belediye sayısı 30'a ulaşmıştır. Büyükşehir Belediyesi olan illerde il özel idareleri, belde belediyeleri ve köy idarelerinin tüzel kişiliklerine son verilmiştir. Bu düzenleme ile köyde yaşayan insanlar kentsel yönetim birimi ile daha ilişkili olan mahalle idaresine tabi kılınmıştır. Kırsal niteliği ağır basan köy idaresinin yerine kentsel niteliği ağır basan mahalle idaresine geçiş birçok yapısal ve idari sorunları da beraberinde getirmiştir. Büyükşehir Belediyelerinin hizmet alanları genişlemiş, Büyükşehir ilçe belediyeleri ile görev ve hizmet paylaşımlarında bazı sorunlar ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan yeni durumda kent ve kır tanımları belirsizleşmiş, kırsal alanlara yönelik yeni düzenlemelerin yapılmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada genel olarak Türkiye'de 6360 sayılı Kanun ile birlikte Büyükşehir sisteminde köyden mahalleye dönüşümün yapısal ve yönetsel etkileri tüm boyutları ile ele alınmış, özelde ise Samsunun Çarşamba ilçesinde köyden mahalleye dönüşen yerleşim birimlerindeki dönüşümün etkileri incelenmiştir. Yaşanan değişimden etkilenen eski köy/yeni mahalle muhtarları ile yarı yapılandırılmış mülakat tekniği kullanılarak dönüşümün olumlu ve olumsuz boyutları tetkik edilmiştir.
Sosyal medyanın seçmen tercihine etkisi: Ankara örneği
Günümüzde, sosyal medya platformları siyasi iletişimde olağanüstü bir rol oynamaktadır. Siyasi partiler, geniş kitlelere ulaşmak, politikalarını tanıtmak ve destekçileriyle etkileşimde bulunmak için sosyal medya platformlarını aktif bir şekilde kullanmaktadır. Bu çalışma, sosyal medyanın seçmen tercihlerine etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Sosyal medya platformlarının yaygınlaşması ve kullanıcı sayısının artması, bu platformların siyasi bilinç ve katılım üzerindeki etkilerini daha da önemli hale getirmiştir. Araştırmada, çeşitli sosyal medya platformlarının kullanım oranları, kullanıcıların sosyal medyada geçirdikleri süreler ve bu platformların bilgi edinme, iletişim ve siyasi katılım üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Ankara ilinde rastgele 403 katılımcı ile anket yapılmıştır. Araştırma sonucu elde edilen bu bulgular, sosyal medyanın seçmen tercihlerine etkilerini anlamak ve bu etkileri daha iyi yönetmek için önemli ipuçları sunmaktadır. Sosyal medya, modern siyasi kampanyalar ve seçmen etkileşimi için vazgeçilmez bir araç haline gelmiştir. Anahtar Kelimeler: Sosyal Medya, Siyasi Katılım, Seçmen Tercihi, Seçim
Türkiye Cumhuriyeti'nde milli ekonomiye geçiş çabaları: İş Bankası örneği
Milli iktisat fikri, İttihat ve Terakki tarafından geliştirilmiş ve bu kapsamda 1. Dünya Savaşı sırasında önemli uygulamalara yer verilmiştir. Cumhuriyet'in kuruluşu ile birlikte Lozan antlaşmasının iktisadi hükümleri çerçevesinde, İzmir İktisat Kongresi'nde öngörülen temel esaslar doğrultusunda milli iktisat uygulamaları sürdürülmüştür. T. İş Bankası, söz konusu süreç içerisinde kurulan ilk önemli kurumdur. Banka, Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifi ve tahsis ettiği ilk sermaye ile kurulmuş ve Atatürk'ün kontrolü altındaki bir idari yapı ile hızlı bir gelişim sergilemiştir. T. İş Bankası gerek ekonomik gerekse siyasi hayat üzerinde etki sahibi olmuş ve tek parti döneminde sermaye çevrelerinin etkili bir sözcüsü rolünü ifa etmiştir. Genel olarak değerlendirildiğinde 1923-1929 dönemi milli iktisat fikrinin sahiplenildiği ve nispeten liberal bir ortamda uygulandığı bir dönem olmuştur.
Ulusal ve yerel politik faktörlerin mutluluk düzeyi üzerindeki belirleyiciliği: Batı Akdeniz Bölgesi örneği
Bu çalışma, ulusal ve yerel politik faktörlerin bireylerin mutluluk düzeyine etkisini incelemektedir. Bireysel psikolojik faktörlerin mutluluk üzerindeki etkisi yaygın olarak kabul edilmekle birlikte, son yıllarda çevresel faktörlerin de önemli bir rol oynadığına dair bulgular artmaktadır. Ruut Veenhoven'in de belirttiği gibi, mutluluk; refah, yaşam kalitesi, çevresel koşullar ve bireyin yaşamdan duyduğu memnuniyet gibi unsurlarla ilişkilidir. Bu bağlamda, çevresel boyutu temsilen kamu politikaları ve hizmetlerinden duyulan memnuniyetin bireylerin mutluluk düzeyi üzerinde etkili olabileceği varsayılmaktadır. Araştırma kapsamında Batı Akdeniz Bölgesi'ndeki (Antalya, Burdur, Isparta) 490 katılımcıdan elde edilen 477 geçerli veri üzerinden Açımlayıcı Faktör Analizi (AFA), Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) ve regresyon analizleri uygulanmıştır. Bulgulara göre, yerel sağlık, çevre ve altyapı hizmetlerinin mutluluk üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken (p=0.733), yerel yönetişimin mutluluğu pozitif yönde etkilediği belirlenmiştir (B=0.306, p<0.001). Ulusal sağlık ve insani gelişim politikalarının mutluluk üzerinde negatif bir etki gösterdiği (B=-0.215, p<0.001), buna karşılık ulusal sosyal güvenlik ve ekonomik refah politikalarının anlamlı ve pozitif bir etkisinin olduğu tespit edilmiştir (B=0.323, p<0.001). Çalışma bulguları, ulusal ve yerel politik faktörlerin mutluluk üzerindeki etkilerinin tek bir yönetsel düzeyde yoğunlaşmadığını; farklı politika alanları üzerinden, farklı yön ve mekanizmalar aracılığıyla ortaya çıktığını göstermektedir. Bu yönüyle çalışma, mutluluğun yalnızca bireysel dinamiklerle değil, aynı zamanda çok katmanlı politik ve yönetsel süreçlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Alternatif bir kamu hizmeti sunum yöntemi olarak üretişim: Türkiye'deki uygulamalar üzerine bir araştırma
Bu çalışma, kamu hizmetlerinin sunumunda geleneksel yaklaşımların ötesine geçen alternatif bir model olarak "üretişim" kavramını incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, üretişim modelinin teorik çerçevesini ortaya koymak, dünya ve Türkiye'deki uygulamalarını analiz etmek ve Türkiye'de kamu hizmetlerinin sunumunda bu modelin nasıl daha etkin uygulanabileceğine yönelik öneriler geliştirmektir. Araştırma; kamu hizmeti kavramının kuramsal ve kavramsal çerçevesiyle başlayarak, üretişimin tanımı, tarihsel gelişimi, temel ilkeleri, türleri ve etkilerini kapsamaktadır. Çalışma, sağlık, eğitim, güvenlik, sosyal hizmetler ve yerel yönetim gibi çeşitli kamu hizmeti alanlarındaki üretişim uygulamalarını inceleyerek bu uygulamaların etkinliğini değerlendirmektedir. Çalışmada literatür taraması ve örnek incelemesi teknikleriyle veri toplanmıştır. Üretişim modelinin teorik çerçevesi, akademik kaynaklar, raporlar ve yasal düzenlemeler incelenerek oluşturulmuş; dünya ve Türkiye'deki uygulamalar ise seçilmiş örnek olaylar üzerinden analiz edilmiştir. Araştırmanın sınırlılıkları arasında, Türkiye'de üretişim modeline dayalı kurumsallaşmış uygulamaların henüz yaygın olmaması ve bu alandaki verilerin kısıtlılığı yer almaktadır. Ayrıca, çalışma kapsamında incelenen örnek olaylar, modelin tüm potansiyel uygulama alanlarını temsil etmemektedir. Sonuç olarak, üretişim modelinin kamu hizmetlerinin kalitesini artırma, kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlama, vatandaş memnuniyetini yükseltme ve demokratik katılımı güçlendirme potansiyeline sahip olduğu tespit edilmiştir. Ancak modelin Türkiye'de etkin şekilde uygulanabilmesi için yasal çerçevenin güçlendirilmesi, kurumsal kapasitenin artırılması, vatandaş farkındalığının yükseltilmesi, kamu personel politikalarının dönüştürülmesi ve teknolojik altyapının iyileştirilmesi gibi politika adımlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Üretişim; vatandaş katılımını merkeze alan, kaynakların etkin kullanımını sağlayan ve toplumsal dayanışmayı güçlendiren yenilikçi bir model olarak Türkiye'nin kamu yönetimi reformlarında önemli bir rol üstlenme potansiyeline sahiptir. Anahtar Kelimeler: Üretişim, Kamu Hizmeti, Alternatif Hizmet Sunum Yöntemleri, Vatandaş Katılımı, Kamu Yönetimi, Kamu Politikası
Dirençli kentler bağlamında sürdürülebilir bir model önerisi: Antalya ve Bursa Büyükşehir Belediyeleri örneği
Kentler, her geçen gün artan kalabalık nüfuslara ev sahipliği yaparak insan yaşamının sürdürülebilmesi hususunda vazgeçilmeyen unsurlardan biri olmaya devam etmektedir. Quito'da, Birleşmiş Milletler Konut ve Sürdürülebilir Kentsel Gelişme Konferansı'nda kabul edilen Yeni Kentsel Gündem belgesinde de ifade edildiği gibi 2050'ye gelindiğinde kentlerde yaşayan nüfus iki katına çıkarak bu durum altyapı, hizmetler, iklim değişikliği ve istihdam başta olmak üzere çeşitli boyutlarda risklerle karşılaşılmasına neden olacaktır. Bu riskler karşısında ise kentlerin başa çıkma yeteneklerini geliştirmesi ve bu türdeki risklerle başa çıkabilmek için direnç oluşturması gerektiğinden yola çıkan bir kavram olan dirençli kent olgusu kentsel politika söylemi olarak giderek önemli hale gelmeye başlamıştır. Bu çalışmada, kentlerde halka en yakın hizmet birimi olan yerel yönetimlerin, hizmette bulunduğu kenti sürdürülebilir olarak dirençli bir kente dönüştürebilme yolundaki uygulamaların ortaya konması amacıyla; hem uluslararası ölçekte önemli kuruluşlar arasında yer alması hem de Türkiye'de dirençli kentler üzerine yalnızca OECD'nin çalışma yapmış olmasından hareketle tez çalışmasındaki başlıklar, OECD'nin dirençli kenti ele alış biçiminden esinlenilmiştir. Aynı zamanda OECD'nin Türkiye'de Antalya ve Bursa kentlerine yönelik çalışma raporlarından elde edilen bilgiler doğrultusunda çalışmanın içeriğine yön verilmiş ve bu kentlerde halka en yakın hizmet birimi olan Antalya ve Bursa Büyükşehir belediyeleri üzerinden nitel bir analiz yapılarak sürdürülebilir dirençli kent bağlamında bir model önerisi ortaya koyulması amaçlanmıştır. Bu analiz ile yerel hizmetlerin yerine getirilmesinde etkin bir role sahip olan yerel yönetimlerin, hizmette bulunduğu kenti sürdürülebilir olarak dirençli bir kente dönüştürebilme yolundaki uygulamalarıyla "kentsel dirençliliği sürdürülebilir kılmaya çalışırken sürdürülebilirliği de dirençli kılma" yönündeki hizmetlerin, kentsel dirençlilikle ilgili küresel ve yerel hedeflerle birlikte Türkiye'nin bu alanda gerçekleştirdiği çalışmalarda ortak ve farklı yönlerin neler olduğuna dair birçok bilginin bizlere sunulması, nitel analiz sonucunda ortaya çıkan bulgu ile 6'lı döngüsel adımdan oluşan modelin ise diğer yerel yönetimlere de yol gösterici olmasıyla dirençli kent kavramına olan ilgi ve önemin artacağı beklenmektedir.
Niklas Luhmann'ın Sistem Teorisinde siyaset ve demokrasi
Günümüz toplumları, fonksiyonel farklılaşmanın farklı aşamalarında bulunmaktadır. Fakat kökleri sanayi devrimine kadar uzanan sosyolojik eylem teorilerinin günümüz toplumlarını açıklamakta yetersiz kalmasının yanı sıra, kurulu düzenlerin / sistemlerin meşrulaştırılmasına yönelik mevcut siyaset teorileri de modern toplumlardaki siyasi yapıları/sistemleri açıklayarak yorumlamaktan uzaktır. Niklas Luhmann'ın bir sosyal sistem olarak incelediği toplumu ve fonksiyon sistemleri olarak ele aldığı siyaset gibi alt sistemleri açıklamaya yönelik olarak geliştirdiği Sistem Teorisi, modern toplumların fonksiyonel olarak farklılaşmış karmaşık yapılarına uygun olması yanında, yüksek bir soyutlama derecesine ve kavramsal zenginliğe sahiptir. Biyolojiden iktibas ettiği otopoiesis kavramıyla sistemlerin kendi kendilerini ürettiği varsayımından hareket eden Luhmann, evrensel bir teori geliştirdiğini ve geliştirdiği kavramlarla toplumun alt sistemleri olarak ele aldığı ekonomi, hukuk, eğitim, din, sanat ve siyaset gibi fonksiyon sistemlerinin açıklanabileceğini iddia etmektedir. Bu çalışmanın amacı, Luhmann'ın geliştirdiği Sistem Teorisinin incelenmesi ve Sistem Teorisinin kavramları aracılığıyla bir fonksiyon sistemi olan siyasi sistemin ve demokrasinin analiz edilmesidir. Bu çalışmada, teorik ve nitel analiz yöntemleri bir arada sentezlenerek kullanılmıştır. Luhmann'ın Sistem Teorisine uygun şekilde ikinci dereceden ve üçüncü dereceden gözlemlerle çalışılmıştır. Yani Luhmann'ın kendi eserlerinde onun toplumu ve siyaseti gözlemlemesi ve ikincil literatürdeki diğer düşünürlerin Luhmann hakkındaki görüşleri incelenerek Sistem Teorisine göre siyasi sistemin ve demokrasinin nasıl çözümlenebileceği tartışılmıştır. Çaşılma sonucunda, Luhmann'ın Sistem Teorisinin siyasi sisteme ve demokrasiye yeni bakış açıları sunabileceği ve böylece siyasetin ve demokrasinin daha realist bir çözümlemesine katkıda bulunulabileceği anlaşılmıştır.
Beytü'l-Hikme'de tıp ve felsefe kesişimi: Siyaset bilimi açısından İbn-i Sina
Tezin amacı dönemin akademi ve bilim merkezi sayılabilecek olan Beytü'l-Hikme'nin, İslam siyasal düşüncesi açısından önemini ortaya koyarak, İbn-i Sina'nın siyaset bilimi ve felsefesine dair gözlem ve tespitlerini açığa çıkarabilmektir. Beytü'l-Hikme, antik dünyanın bilimsel ve felsefi birikimini İslam dünyasına kazandırarak, düşünce tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Burası, farklı coğrafyalardaki alimlerin bir araya gelerek insanlığın yüzyıllar boyunca biriktirdiği bilgi mirasını derlediği, tartıştığı ve geliştirdiği bir merkezdi. Özellikle Yunan, Hint ve Fars filozoflarının eserleri burada Arapçaya çevrilmiştir. Bu da İslam medeniyetinin bilim ve düşüncede zirveye ulaştığı "Altın Çağ"ın temelini oluşturmuştur. Beytü'l-Hikme'de yürütülen çeviri ve araştırma faaliyetleri, İbn-i Sina gibi büyük filozof ve bilim insanlarının yetişmesine zemin hazırlamıştır. İbn-i Sina, felsefi ve siyasi düşüncesinde insanın toplumla bütünleşerek yetkinleşebileceğini savunur. Ona göre, en faziletli insan; akıl ve ahlak açısından gelişmiş, hikmet sahibi kişidir. Bu kişi, ideal anlamda bir peygamberdir; çünkü insanlara yaratıcıyı tanıtır ve onları doğru ahlaka ve ibadete yönlendirir. Toplumsal düzenin korunabilmesi için yasa koyucunun görevi, sadece dini değil aynı zamanda toplumsal yapıyı da düzenlemektir. İbn-i Sina'ya göre bir toplumda herkesin üretken olması gerekir. Ayrıca şehir yönetiminde güvenlik önlemleri, giriş-çıkışların denetlenmesi ve askeri yapılanmalar gibi hususlar da ele alınmalıdır. İbn-i Sina ve Farabi'ye göre ideal devlet, bireyin kemale ulaşması için bir araçtır. Her iki düşünür de devleti, insanı mutluluğa götüren bir kurum olarak görür. İbn-i Sina'nın yönetici idealinde, "Filozof-Peygamber" figürü öne çıkarken, Platon'da bu rol Filozof-Kral olarak karşımıza çıkar. Yine Aristoteles ve İbn-i Sina arasında da dikkat çekici benzerlikler ve farklar vardır. Aristoteles, insanın doğası gereği toplumsal bir varlık olduğunu "Zoon Politikon" kavramıyla açıklarken, İbn-i Sina da benzer şekilde insanın kemale ulaşabilmesi için bir toplumsal yapıya ihtiyaç duyduğunu savunur.
Türkiye ve seçilmiş ülke örneklerinde kentsel dönüşümün çok boyutlu analizi
Kentsel dönüşüm, tarihsel süreçte medeniyetlerin gelişiminde önemli bir rol oynamış; ancak sanayileşme, teknolojik ilerlemeler ve kontrolsüz kentleşme gibi faktörlerle birlikte sosyal, ekonomik ve kültürel sorunları da beraberinde getirmiştir. Plansız yapılaşmalar, çevresel ve kültürel kaynakların zarar görmesine, sürdürülebilirliğin tehdit edilmesine neden olmuştur. Bu bağlamda kentsel dönüşüm yalnızca fiziksel yenileme değil, sosyal bütünleşme, kültürel mirasın korunması ve ekonomik kalkınma gibi çok boyutlu hedefler içeren bir süreçtir. Bu tez çalışması, Türkiye'deki kentsel dönüşüm uygulamalarını sosyal ve kültürel etkiler açısından incelemekte ve bu uygulamaları Japonya, Çin, İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya ve Lübnan gibi ülkelerdeki örnek projelerle karşılaştırmaktadır. Araştırmada, her ülkenin dönüşüm projeleri; amaç, uygulama biçimi, finansman modeli, uygulama alanı, uygulayıcı aktörler, katılımcılık düzeyi ve sosyal-kültürel etkiler açısından değerlendirilmiştir. Türkiye'de dönüşüm uygulamaları, neoliberal politikaların etkisiyle çoğunlukla fiziksel yenileme ve rant odaklı yaklaşımlarla sınırlı kalmış; sosyal adalet ve katılımcılık boyutları ikinci plana itilmiştir. Dünya örnekleri incelendiğinde ise daha katılımcı, sosyal bütünlük ve sürdürülebilirlik odaklı modellerin benimsendiği görülmektedir. Bu çalışma, Türkiye'deki dönüşüm politikalarının mevcut sorunlarını ortaya koyarak, uluslararası örneklerden yola çıkarak daha kapsayıcı, adil ve sürdürülebilir kentsel dönüşüm politikalarının geliştirilmesine yönelik öneriler sunmayı amaçlamaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretiminde kadın kooperatiflerinin rolü: Burdur ili örneği
Tarihsel süreçte, Antik Yunan medeniyetinde başlayan kadın ve erkek arasındaki kamusal ve siyasal alandaki eşitsiz temsil, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Kadınlar, kamusal alanda görünürlük kazanmak ve toplumsal varlıklarını kabul ettirmek amacıyla sürekli bir mücadele içinde olmuşlardır. Özellikle siyaset sahnesinde, erkeklerle eşit koşullarda yer alma çabaları, 20. yüzyılda aşamalı olarak elde edilen oy hakkı ile somut bir kazanıma dönüşmüştür. Ancak kadınların siyasal temsilde yer almaya başlaması, gündelik yaşamda karşılaştıkları toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri ortadan kaldırmakta yetersiz kalmıştır. Toplumsal cinsiyet rejimi, bu eşitsizliklerin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Söz konusu rejim, cinsiyete dayalı rollerin ve normların çeşitli kurumlar aracılığıyla üretilmesini, pekiştirilmesini ve yeniden inşa edilmesini sağlar. Bu durum, kadınların kamusal alanda elde ettikleri kazanımlara rağmen, özel ve kamusal alan ayrımında sınırlı bir konumda kalmalarına neden olmaktadır. Kadınların konumu, büyük ölçüde hane içi sorumluluklarla sınırlandırılmış; buna karşın erkekler kamusal alanda çalışma ve geçim sağlama görevleriyle ilişkilendirilerek iş gücü ve sosyal yaşamda daha fazla yer edinmişlerdir. Bu bağlamda, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin önlenmesi hem de kadınların sosyal ve ekonomik yaşama eşit katılımının desteklenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu hedefe ulaşmayı sağlayacak mekanizmalardan biri ise kadın kooperatifleridir. Kadın kooperatifleri, kadınların ekonomik yaşama katılımını teşvik eden, dayanışma temelli üretim modelleriyle kadınların güçlenmesini amaçlayan yapılardır. Ancak bu kooperatiflerin çoğunlukla ev içi emeğe dayalı alanlarda faaliyet göstermesi, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimine zemin hazırlama potansiyelini de beraberinde getirmektedir. Bu eksende Burdur ilinde faaliyet gösteren dokuz kadın kooperatifinde görev alan 25 kadınla gerçekleştirilen odak grup ve bireysel görüşmeler doğrultusunda elde edilen veriler, kooperatiflerin büyük oranda ev içi emeğe dayalı alanlarda faaliyet gösterdiğini ortaya koymuştur. Tematik analiz yöntemiyle değerlendirilen bulgular, sınırlı üretim pratiklerinin kadınlara atfedilen geleneksel rollerin kurumsal düzeyde yeniden inşasına katkı sağladığını göstermektedir. Çalışma, kadın kooperatiflerini toplumsal cinsiyet normlarının yeniden üretildiği yapılar olarak ele alarak literatüre eleştirel bir katkı sunmaktadır.
Kuşak-Yol ve Yeşil Enerji projeleri bağlamında Kazakistan-Çin Halk Cumhuriyeti iş birliği, fırsatlar ve riskler
Küresel iklim değişikliğinin zamanla daha belirgin hale gelmesi, ülkeleri ve uluslararası aktörleri yenilenebilir enerji konusuna önem vermeye yöneltmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin (ÇHC) 2013'te başlattığı "Kuşak ve Yol Girişimi" (KYG), son dönemde "Yeşil Kuşak-Yol" vizyonu düşük karbonlu kalkınma ve çevresel sürdürülebilirliği ön plana çıkarmaktadır. Bu aşamada, zengin doğal rezervlere ve stratejik pozisyona sahip Kazakistan, ÇHC'nin Türkistan'da uygulamak istediği enerji politikalarında kilit bir aktör haline evrilmiştir. Bu vizyon kapsamında Kazakistan ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki stratejik iş ortaklığı, yeşil enerji projeleri kapsamında fırsatlar ve riskler başlıkları altında analiz edilmektedir. Temel mesele, Kazakistan'ın sürdürülebilir kalkınma hedefleriyle ÇHC'nin bölgesel enerji siyasetiyle uygunluk seviyesi ve bu durumun taraflara sağladığı muhtemel faydalar ve yapısal risklerdir. Kazakistan'ın fosil rezervlere olan bağımlılığını düşük bir seviyeye getirmek ve enerji çeşitliliğini artırma aşamasında ÇHC ile birlikte gerçekleştirilen yenilenebilir enerji projelerinin stratejik önemini ortaya koymak ve bu iş birliğinin potansiyel risklerinin ortaya çıkartılması hedeflenmektedir. Çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmış; ilgili akademik literatür, resmî politika Dokümanları, bölgesel kalkınma planları ve enerji uygulamaları analiz edilmiştir. Bunun yanı sıra, ikili arasındaki iş birliği, ÇHC'nin diğer Türkistan ülkeleriyle birlikte gerçekleştirdiği (Orta Asya) enerji projeleriyle beraber değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular, Çin Halk Cumhuriyeti'nin Kazakistan'daki yeşil enerji ekonomik girişimlerde bulunduğu; bu perspektifte ileri düzey teknolojilerin transferi, finansal kaynaklara erişim ve altyapı olanaklarının güçlendirilmesine katkı sunduğunu ortaya koymaktadır. Lakin bu girişimlerin sınırlı şekilde olduğu ve ÇHC'nin yatırımlarının fosil yakıt ve altyapı uygulamalarına yöneldiği tespit edilmiştir. Ayrıca KYG'nin Kazakistan'ın yenilenebilir enerjisine sınırlı düzeyde katkı sağladığını ortaya koymaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, girişim çerçevesinde Kazakistan'da yenilenebilir enerji uygulamalarına destek vermiş olsa da, 2025 senesi itibarıyla söz konusu alanda dönüştürücü bir etki yaratamadığı da görülmektedir. Çin'in ve Kuşak ve Yol Girişimi projelerinde bağımsız denetim ve şeffaflık mekanizmalarının iyileştirilmesi, hem yatırımcı güvenini hem de toplumsal desteği güçlendirecektir.
Türk siyasi tarihinde 1980 sonrası tek başına iktidara gelen sağ partilerin iktidar süreçlerini parti vizyonu ve seçim kampanyaları açısından inceleme
Türkiye'de 1950'den itibaren sadece sağ partiler tek başına iktidara gelmişlerdir. Bu tez, 1980 sonrası tek başına iktidara gelen sağ partilerin iktidar süreçlerini parti vizyonu ve seçim kampanyaları açısından incelemeyi konu edinmiştir. Bu tezin amacı, Türkiye'de sağ partiler içerisinde yerini alan Anavatan Partisi (ANAP) ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)'nin tek başına iktidara gelme başarılarını ortaya koyarak iktidar süreçlerini parti vizyonu ve seçim kampanyaları açısından incelemektir. Yapılan bu tezde "ANAP'ın ve AK Parti'nin tek başına iktidar süreçlerinde parti vizyonunun ve seçim kampanyalarının etkileri nelerdir?" sorusuna cevap aranmıştır. Halkın kanaatlerini etkilemek ve iktidara gelmek için yürütülen seçim kampanyaları çok önemlidir. Dolayısıyla ANAP'ın ve AK Parti'nin tek başına iktidara gelmesini ve ardından yaşanan gelişmeleri parti vizyonu ve seçim kampanyaları açısından incelemek önem teşkil etmektedir. Tezde nitel araştırma desenlerinden durum çalışması yapılmıştır. Bu doğrultuda çok boyutlu veri toplama teknikleri kullanılmış ve doküman analizi yapılmıştır. Bu tez, ANAP'ın kurulması ve iktidara geldiği 6 Kasım 1983'ten 20 Ekim 1991 seçimlerinde iktidarı kaybettiği dönem ile AK Parti'nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002'den itibaren 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerinin yapılacağı dönemleri kapsamaktadır. Dolayısıyla 2018 ve sonrası teze dahil edilmemiştir. ANAP ve AK Parti'nin kuruluşu, ideolojik kimlikleri anlatılmış, incelenen dönemlerdeki seçim kampanyaları ayrıntılı olarak ele alınmıştır. AK Parti'nin ANAP'a göre güçlü parti disiplini, etkili seçim kampanyaları ve ortaya koyduğu vizyon ile seçimlerden başarıyla ayrıldığı tespit edilmiştir.
Türk kamu yönetiminde dijitalleşme ve hukuki boyutu
Günümüzde dijitalleşme, kamu yönetiminde etkinlik, şeffaflık ve erişilebilirliği artırırken, beraberinde bilişim suçları ve veri güvenliği gibi yeni riskleri de gündeme getirmiştir. Türkiye'de kamu hizmetlerinin dijital dönüşümü, e-Devlet uygulamaları ve bilgi teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla hız kazanmış, kamu yönetiminde iş süreçlerinin modernizasyonu önemli bir gündem maddesi hâline gelmiştir. Dolayısıyla, dijitalleşmenin hukuki boyutunu anlamak hem kamu hizmetlerinin etkin yürütülmesi hem de vatandaş haklarının korunması açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu çalışmada, dijitalleşmenin hukuki boyutu, mevzuat incelemesi ve örnek yargı kararları üzerinden içerik analizi yöntemi kullanılarak ele alınmıştır. Araştırmada, Türk Ceza Kanunu'nun bilişim suçlarına ilişkin maddeleri ile Kişisel Verilerin Korunması Kanunu başta olmak üzere ilgili diğer yasal düzenlemeler değerlendirilmiştir. Özellikle Türk Ceza Kanunu'nun Topluma Karşı Suçlar başlıklı Üçüncü kısmının, Bilişim Alanında Suçlar başlıklı Onuncu Bölümünde yer alan 243 ila 246. maddeler detaylı olarak incelenmiş, içerik analizi yöntemiyle mevcut düzenlemelerin kapsamı, eksiklikleri ve uygulanabilirliği tespit edilmiştir. Araştırmanın bulguları, mevcut mevzuatın bilişim suçlarına karşı önemli bir çerçeve sağlamakla birlikte, teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kaldığını göstermektedir. Yapay zeka, nesnelerin interneti ve blok zinciri gibi yeni teknolojilerle birlikte ortaya çıkan suç türleri için mevcut düzenlemelerin güncellenmesi gerekmektedir. Ayrıca, bilişim suçlarının soruşturulması ve kovuşturulmasında teknik bilgi gereksinimi, delil toplama güçlükleri ve uluslararası işbirliğinin sınırlılığı etkin mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Çalışma, hukuki düzenlemelerin sürekli yenilenmesi, kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi, toplumsal bilinçlendirme ve uluslararası işbirliğinin artırılmasının önemini vurgulamaktadır. Türkiye'nin dijital dönüşüm sürecinde bilişim suçlarıyla etkili mücadele edebilmesi için bütüncül, sürdürülebilir ve hukuka uygun stratejilere ihtiyaç duyulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, dijitalleşmenin kamu yönetiminde daha etkin ve hukuka uygun şekilde uygulanabilmesi için mevzuatın sürekli güncellenmesi, teknik uzmanlık ve kurumsal altyapının güçlendirilmesi, vatandaşların bilinçlendirilmesi ve uluslararası işbirliklerinin geliştirilmesi gerekliliği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dijitalleşme, Kamu Yönetimi, Bilişim Suçları, e-Devlet, Veri Güvenliği, Kişisel Verilerin Korunması
Arap Baharı sonrası Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail yakınlaşması
İsrail'in 1948 yılında bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, İsrail ile Arap ülkeleri ile arasında uzun bir savaş dönemi başlamıştır. İsrail'in kurulmasından sonra savaş başlamış ve 1973 yılı Arap-İsrail Savaşı'na (Yom Kippur Savaşı) kadar devam etmiştir ancak Araplar hiçbir başarı elde edememişlerdir. Uzun savaş dönemi sonrasında, İsrail 1978 yılında Mısır ile ardından 1994 yılında Ürdün ile barış anlaşması imzalamıştır. Buna müteakip, İsrail ile diğer bir Ortadoğu ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında bir barış antlaşması imzalanmıştır. İki ülke arasında hiçbir zaman savaş ya da çatışma hali olmamasına rağmen imzalanan bu antlaşma son zamanlarda önemli bir rol oynamıştır. 2020 yılında İbrahim Anlaşması ile günümüzde yaşanan bu normalleşme, Ortadoğu'da yeni bir dönemin başlamasına önderlik etmiştir. Son on yılda bu bölgede meydana gelen jeopolitik değişimler aynı zamanda Körfez monarşilerinin tehdit algısını da değiştirmiştir. Dolayısıyla bu çalışmada haber, belge, makale ve kitaplardan yararlanılarak Abraham Anlaşması'nın bölge üzerindeki etkileri tespit edilmiştir. Ayrıca Arap Devletleri ve İsrail Devleti arasındaki ilişkilerin geçmiş ve bugünkü durumları sistematik bir şekilde değerlendirilmiştir. Ortadoğu'da etkili olma potansiyeline sahip bölgesel güçlerin yanında, uluslararası aktörlerin yaklaşımları da ele alınmıştır. Bu çalışmanın amacı; Arap Baharı sonrasında İsrail Devleti'nin Arap ülkeleri ve özellikle BAE ile arasındaki ilişkilerin küresel ve bölgesel etkilerini incelemektir. İsrail Devleti'nin kuruluşundan itibaren Arap ülkeleri ile arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin boyutları farklı açılardan ele alınmıştır. Ortadoğu'da etkin olan küresel ve bölgesel aktörlerin, ilişkileri nasıl etkilediği ve İsrail ile BAE arasında yaşanan normalleşme süreci kapsamlı olarak incelenmiştir. Söz konusu devletlerin son zamanlarda yakınlaşmasını ve bundan dolayı ilişkilerin iyileşmesi konularını geniş anlamda ele alan bu çalışmanın verileri literatüre önemli katkılar sağlayacaktır.
İdeolojik propaganda aracı olarak İkinci Dünya Savaşı dönemindeki çizgi filmlerin göstergebilimsel analizi
Bu tez çalışmasında ideoloji ve propaganda kavramları üzerinden İkinci Dünya Savaşı ve savaş sırasında yürütülen ideolojik propaganda faaliyetleri pek çok açıdan ele alınmakta ve özelde de çizgi filmler üzerinden savaş sırasında yürütülen ideolojik propaganda faaliyetleri incelenmektedir. Bu amaçla öncelikle kavramlar üzerinde durulmuş, akabinde İkinci Dünya Savaşı irdelenmiş ve sonrasında da İkinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1939-1945 yılları arasında hazırlanan çizgi filmlerden ideolojik propaganda aracı olarak kullanıldığı tespit edilen ve net görüntüleri günümüze kadar ulaşabilen yedi adet çizgi filmi incelenmiştir. Çalışmada yer alan çizgi filmler incelenirken aynı zamanda ideoloji hakkındaki görüşleri nedeniyle benzer metaforları kullandığı düşünülen Slavoj Zizek ve Cemil Meriç'in ideoloji hakkındaki görüşleri de sınanmıştır. Birbirlerinden farklı tarihlerde yaşayan bu iki düşünürün farklı tarihlerde hazırlanan çizgi filmlerdeki ideolojik propaganda faaliyetlerini açıklar nitelikteki görüşlerinin mevcudiyeti nedeniyle de bu hususa dikkat çekilmiştir. Bu nedenlerle de çalışmada, temel önermeleri sınayabilmek adına son yıllarda kullanımı artan ve konu itibariyle sonuca ulaşılabilmesi için çizgi filmlerde yer alan göstergelerin incelenerek en iyi bulguların elde edilmesini sağlayacağı düşünülen göstergebilimsel analiz yöntemi kullanılmıştır. Yapılan analizlerle bu çizgi filmlerin halk üzerinde nasıl ideolojik propaganda aracı olarak kullanıldıkları, çizgi filmlerin göstergeler aracılığıyla yürütülen ideolojik propaganda ile halkın eğilimlerini nasıl yönlendirme amacında olduğu ve bu çizgi filmlerin Zizek ve Meriç'in ideoloji hakkındaki görüşleri doğrultusunda nasıl bir hâkim ideoloji propagandasını içerdikleri soruları üzerinde durulmuştur.
Kentsel evrimleşme bağlamında akıllı kent uygulamaları üzerine bir model önerisi
Günümüzde gerçekleşmekte olan demografik, toplumsal, kültürel, ekonomik ve teknolojik evrimleşme ve dönüşümler bireylerin hayat alanı olan şehirlerin yapısal durumuna etki etmeye ve değiştirmeye başlamıştır. Öncelikle şehirlerde nüfusun artış göstermesi ile birlikte barınma, sağlık ve altyapı sorunları meydana gelmiştir. Ardından emniyet, eğitim, ulaşım, haberleşme ve çevresel bazı kentsel problemler de ortaya çıkmıştır. Bu noktada akıllı kent; kentsel problemlere, şehir hizmet ve faaliyetlerinin meydana getirilmesinde gerçekleşen eksikliklere bilgi ve iletişim teknolojilerinin katkılarıyla çözüm sunmaya yardımcı olacaktır. Hizmet üretimi hususunda yaşamsal kaliteyi üst düzeye çıkartmak maksadıyla ortaya çıkmış olan akıllı kent; içerisinde konumlandığımız bilgi ve iletişim toplumunun hayat alanı olarak görülen kent modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak kent kavramı, kentleşme, kent kuramları, kentsel evrimleşme genel anlamda açıklanmaktadır. Hemen ardından akıllı kent kavramı, akıllı kentlerin ortaya çıkışı, akıllı kentin özellikleri, akıllı kentin hedefleri, akıllı kentin temel bileşenleri, akıllı kent uygulamalarının gerçekleştirilmesi için gerekli faktörler sıralanmaktadır. Son olarak akıllı kent uygulamalarının genel anlamda literatür taraması yapılarak çalışmada ayrıntılı bir biçimde incelenmiştir. Kentsel evrimleşme bağlamında akıllı kent yaklaşımı ve akıllı kent uygulamalarının eksik ve aksayan yönlerinin tespiti yapılmıştır. Akıllı kent bileşenlerine ve şehirlerin yapısına uygun bir model geliştirilmeye çalışılmıştır. Şehirlerde yaşamlarını sürdürmekte olan tüm bireylerin hayat kalitelerini yüksek seviyeye çıkartabilecek ve şehirlerde her alanda gelişime destek sağlayabilecek bir akıllı kent model önerisi sunmak amaçlanmaktadır.
Taşerondan kadroya geçişin işçiler ve yöneticiler tarafından değerlendirilmesi: Burdur ili örneği
1929 Ekonomik Buhranı sonrasında devletler uyguladıkları politikaları değiştirme yoluna gitmişlerdir. Toplumsal yönetim, devletin rolü ve piyasaya müdahalesi, kamu hizmetlerinin yürütülüşleri vb. birçok alanda yeniden yapılanma başlamıştır. 1970'li yıllara denk gelen Petrol Krizi sonrasında uygulanan neo-liberal politikalar ile kamu personel rejimi alanında da yapılanmanın etkisi kendini göstermektedir. Bu değişimler ile birlikte kamu hizmeti sunumlarının taşeron aracılığıyla yürütülmesinden kaynaklı ortaya çıkan olumsuz sonuçların düzeltilmesine yönelik kararlar alınmıştır. 24.11.2017 tarihli 30280 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 696 Sayılı KHK ile düzenlemeye gidilerek taşeron işçilerin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 4/D maddesi uyarınca sürekli işçi olarak istihdamı sağlanmıştır. Bu çalışmada taşerondan kadroya geçişin işçiler ve yöneticiler tarafından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Kurumsal aidiyet, iş tatmini, sorunların tespiti ve sendika üyeliği boyutlarına ait anket soruları işçilere yöneltilmiştir. Yöneticilerin değerlendirmelerini tespit etmek amacıyla ise kurumsal aidiyet, performans ve sorunlar boyutlarına ait sorulardan oluşan anket formu kullanılmıştır. Çalışma kapsamında, Burdur İl Özel İdaresi, Burdur Belediyesi ve Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde çalışan taşerondan kadroya geçen işçiler ve yöneticiler yer almaktadır. Anketlerden elde edilen veriler SPSS 25 Programı ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda, taşerondan kadroya geçişin, tam olarak anlaşılamadığı ve çalışanların eskiye göre sadece yıl içerisinde kesintisiz çalışacakları şeklinde algılandığı tespit edilmiştir. İşçi hakları bağlamında önemli role sahip olan sendikalar hakkında yeterli bilgilendirmelerin yapılmadığı ve bağlı oldukları sendikalara karşı güvensizlik olduğu görülmüştür. Yöneticiler tarafından yapılan değerlendirmelerde ise sunulan hizmetlerde değişiklik olmadığı ve bu değişiklikten etkilenmedikleri sonucuna varılmıştır.
Uluslararası ilişkilerde yumuşak güç ve Türkiye'de kamu diplomasisi politikaları
Yumuşak güç kavramı, küreselleşmenin de hız kazandığı 1990'ların başında ortaya çıktığı andan itibaren uluslararası ilişkiler alanında gündem belirleyen terimlerden biri haline gelmiştir. Terim, özellikle Joseph Nye ile birlikte daha tartışılır hale gelmiştir. Yumuşak güç, siyasi değerler ve dış politika gibi manevi kaynaklardan beslenmektedir. Bu nedenle birçok büyük aktörün ilgisini çekmiş ve çekmeye devam etmektedir. Bu çalışma, dünyadaki belli başlı ülkelerdeki gelişmelerle birlikte, Türkiye'nin yumuşak gücü ve kamu diplomasisi uygulamalarını incelemektedir. Jeopolitik konum ve coğrafya, askeri kapasite, ekonomik durum, değerler, siyaset, kültür ve tarih Türkiye'nin yumuşak güç kaynaklarının şekillenmesinde oldukça önemlidir. Bu tezin amacı, Türkiye'nin uluslararası alanda izlediği kamu diplomasisi politikalarını ortaya koyarak, yumuşak gücü kullanma politikaları açısından Türk dış politikasındaki dönüşümleri incelemektir. Araştırmada bir nitel araştırma yöntemi olarak literatür taraması kullanılmıştır. Bu kapsamda kamu diplomasisi çalışmaları ve nasıl ilerlediğinden yola çıkılarak, genel olarak TİKA, Yunus Emre Kültür Merkezi, TÜRKSOY gibi kamu diplomasisi kurumlarının çalışmaları değerlendirilmiştir. Özellikle 2000'li yıllarla birlikte görünür hale gelen bu yeni dış politika aktörleri, Türkiye'nin dünya siyasetinde geliştirmiş olduğu diyaloğa bir örnek olarak siyasi, ekonomik ve kültürel alanları kapsayacak şekilde, çok boyutlu bir perspektif ile ele alınmaktadır. Tezde, Türkiye'de kamu diplomasisi alanında yumuşak gücün önemi ortaya konulmakla birlikte, dünyadaki yumuşak güç uygulamalarından farklı olarak, Türkiye'nin dış siyaset arenasındaki bu faaliyetlerinin genel olarak, Türk kültürel değerleri ve gelenekleri doğrultusunda şekillenen kültürel etkileşim faaliyetleri ve insani yardım stratejileri şeklinde olduğu görülmüştür.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi'nin idari teşkilat yapısı üzerine etkisi
Ülkemizde gelişen tarihsel süreç içerisinde tıpkı diğer devlet yönetimlerinde olduğu gibi birçok hükümet sisteminin varlığı söz konusu olmuştur. Bu hükümet sistemleri Cumhuriyet tarihine kadar olan zaman diliminde monarşi, meşruti monarşi, parlamenter sistem ve başkanlık sistemlerinin uygulandığı bir düzen ile donatılmıştır. Ülkemizde oldukça uzun bir dönem uygulanan parlamenter hükümet sistemi siyasi krizlere yol açan koalisyon dönemlerine ek olarak hükümetlerin güvenoyu alamamaları gibi birçok sebepler öngörülerek ciddi eleştirilere tabi tutulmuştur. Siyaset gündemi içerisinde bu eleştirilere çözüm olarak Başkanlık hükümet sisteminin varlığı sık sık dile getirilmiş ve yapılan 2017 Anayasa değişikliği sonucunda parlamenter hükümet sistemi terk edilerek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yasama, yürütme ve yargı alanında köklü değişiklikler gerçekleştirilmiş, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri aracılığıyla yapılan yeni düzenlemelerle yönetimde istikrar ve verimliliğin arttırılması amaçlanmıştır. Literatür incelemesi yöntemine dayanılarak yapılan bu çalışmanın temel amacı hükümet sistemi değişikliği neticesinde yapılan değişikliklerin idari teşkilat üzerindeki etkilerini incelemek ve kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında değerlendirmektir. Çalışmada elde edilen temel bulgu; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde yapılan bazı değişikliklerin kuvvetler ayrılığına aykırılık teşkil etmesi ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin asli nitelikte bir düzenleyici işlem olmasına rağmen sınırlarının net bir şekilde belirlenmemiş olmasıdır. Bu bağlamda Anayasa değişikliği neticesinde yeniden düzenlenen yasama yürütme ve yargı organlarının yapı ve işleyişinde aksaklığa sebep olan sorunların ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Türk kamu bürokrasisinde istisnai kadro uygulamaları bakımından rektörlük özel kalem müdürlülerinin hak ve çalışma ilişkileri üzerine bir araştırma
Devletlerin varoluşsal gayesi yurttaşlarına asgari düzeyde ve adil refah hizmetleri sunmak ile efektif bir bürokratik işleyiş sağlamaktır. Bu noktada her iki gayenin de hayata geçirilmesi amacıyla kamu nezdinde birçok pozisyonda istihdam olanağı meydana getirilmektedir. Bu pozisyonlardan bir tanesi de "Özel Kalem Müdürlüğü" dür. Üst yönetici veya bürokratların sekretarya işleri ve çalışma planlarının hazırlanmasından mesul olan söz konusu kadrolar yapılan işin mahiyeti sebebiyle düzensiz bir çalışma ilişkisi özelliğine sahiptir. Kaleme alınan tez çalışması kapsamında ülkemizde devlet üniversitelerinde çalışan özel kalem müdürlerinin çalışma koşulları ve iyilik hallerinin belirlenmesi ve bu pozisyonlar için daha insani ve efektif bürokratik yapıyı teşvik edecek yeni bir model önerisinde bulunulmuştur. Üç bölümden meydana gelen tezin ilk bölümünde bürokrasi kavramı çerçevesinde çalışma edimi incelenmiş, ikinci bölümde özel kalem müdürlüğünün mevzuattan gelen görev tanımlaması verilmiş son bölümde ise devlet üniversitelerinde çalışan özel kalem müdürlerinin katılımı ile gerçekleştirilen nicel araştırmanın sonuçları üzerinden yeni bir çalışma modeli sunulmaya çalışılmıştır. Gerçekleştirilen nicel araştırma sonucunda özel kalem müdürlüğü mesleğinin bu işi yapan fertlerde fiziksel ve psikolojik anlamda ciddi tahribatlara yol açtığı, farklı üniversitelerde çalışan özel kalem müdürleri arasında ücret alacağına ilişkin ciddi farkların olduğu ve özel kalem çalışanlarının iş güvencesinin sağlanması ile onların refah ve iyilik hallerinin geliştirilmesi adına istisnai kadro ve mesleğe özel bir çalışma mevzuatının gerekliliği ortaya çıkartılmıştır.
İklim değişikliğinin önlenmesinde yönetişimin rolü: Ankara Büyükşehir Belediyesi örneği
İklim değişikliği, ilk kez ateşin keşfedildiği dönemlerde tespit edilse de 18. yüzyılda başlayan Sanayi Devrimi'nden sonra nüfusun artması ve farkındalığın azalması nedeniyle kıt olan kaynakların sınırsızmışçasına kullanılmasıyla gündeme gelmiştir. Günümüzde ise iklim değişikliği etkilerinin somut bir şekilde görülmesi, tüm dünyayı iklim değişikliği konusunda yeniden düşünmeye mecbur bırakmıştır. İklim değişikliği dünyada en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Bu sorunla mücadelede ulusal ve uluslararası müzakerelerde bulunulmuştur. Ancak küresel bir sorun olan iklim değişikliğinin çözümünde yalnızca devletlerin müzakereleriyle hareket edilmesi problemin çözümünde tek başına yeterli olmamıştır. Bu nedenle ülkelerin yapılarında değişiklikler meydana gelmiş ve belediyelere büyük görevler düşmüştür. Bu görevleri belediyeler tek başına yerine getiremeyeceğinden çok paydaşlı yönetişim modeline ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenle son yıllarda iklim değişikliği konusunda çalışmalar yapan Ankara Büyükşehir Belediyesinin çalışmaları ele alınmış ve yönetişim modeli çerçevesinde değerlendirilmiştir. Yönetişimin bir model olarak uygulanmasıyla iklim değişikliği kapsamında oluşturulacak politikalarda paydaşların rolleri ve politikaların bir bütün olarak ele alınması sağlanarak koordinasyon kolaylaşacağından çalışmada yönetişim modeli önerilmektedir. Çalışmada iklim değişikliğiyle mücadelede yönetişimin etkilerini analiz ederek, yönetişimin uygulanmasında rehber niteliği görecek bir model oluşturulması amaçlanmaktadır. Belediyenin iklim değişikliği ile ilgili yaptığı çalışmalar, belediyenin internet sitesi ve belediyenin yayınlarından elde edilen bilgiler ışığında değerlendirilmiştir.
Türkiye'de muhafazakârlık ve tasarruf finansman sistemi ilişkisi
Çalışmanın amacı Türkiye'de muhafazakârlık ve tasarruf finansman sistemi arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Öncelikle bir ideoloji olarak muhafazakârlık incelenerek muhafazakârlık ve dindarlık ilişkisi araştırılmıştır. Sonrasında Türkiye'de bir ideoloji olarak muhafazakârlığın dindarlık olarak algılanış şekli katılımcı görüşlerine yer verilerek açıklanmıştır. Daha sonra bu ilişkinin bir tüketim tercihi olarak tasarruf finansman sistemine yansıyıp yansımadığı araştırılmıştır. Çalışma Türkiye'de muhafazakârlık ile tasarruf finansman sistemi arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığını ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Bu kapsamda çalışmada tasarruf finans sisteminin aktörlerine yer verilmiştir. Sistemin aktörleri seçilirken hem sektör çalışanları hem de sektör müşterilerinin görüşlerine yer verilmiştir. Çalışmanın yöntemi yüz yüze görüşme yöntemidir. Çalışmada kartopu örneklem yöntemi kullanılmıştır. Çalışma grubu seçilirken rastgele örneklem tercih edilmiştir. Gönüllü katılımcılara yer verilirken hem çalışmanın güvenilirliği hem de katılımcıların güvenliği için açık onay alınmasına dikkat edilmiştir. Sektörde çalışan ve daha önce çalışmış olan çalışma grubu seçilirken 25 kişiye ulaşılmış, ulaşılan kişiler arasından çeşitli kişisel nedenlerden dolayı 5 kişi katılımcı olmayı açık onay ile kabul etmiştir. Tasarruf finansman sistemi müşterileri arasından seçilen çalışma gurubu için 60 kişiye ulaşılmış, ulaşılan kişiler arasından 21 kişi açık onay ile araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışma sonucuna göre Türkiye'de muhafazakârlık ve tasarruf finansman sistemi arasında doğrudan bir ilişki olmadığı, bu ilişkinin sadece muhafazakârlık ile açıklanamayacağı, ekonomik nedenlerin de ön planda olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Muhafazakârlık ve tasarruf finansman sistemi arasında dolaylı bir ilişki olduğu söylenebilir.
Kemalizm'i eleştiren bir Kemalist: Emin Türk Eliçin
Kemalizm kavramının Türkiye tarihinde çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Hatta Kemalizm öyle bir kavramdır ki tarihin olduğu kadar günümüzün de siyasal, iktisadi ve sosyal alanlarında kendine yer bulmakta ve bu alandaki tartışmalara konu olmaktadır. Kemalizm, Türk toplumu için yabancı bir kavram olmamakla beraber, içeriği sürekli tartışma konusudur. Türkiye'nin temellerini, kurucu unsurlarını oluşturduğu ve Cumhuriyet boyunca devamlı olarak gölgesini göstereceğini söyleyenler olduğu kadar; eskidiği, güncellenmesi gerektiğini söyleyenler hatta tamamen ortadan kaldırılmasını söyleyenler dahi bulunmaktadır. Siyasi söylemlerde sıkça kendine yer bulmakta, Kemalizm söylemiyle aidiyet duygusu yaratılmaya çalışılmaktadır. Bunlara ek olarak, Türkiye'nin siyasi tarihinde siyasi partilerden ayrı olarak askeri müdahalelerde bir söylem olarak ön plana çıkmış ve her alanda yapılan çalışmaların meşruiyetini sağlamada tüm kesimlere dayanak görevi görmüştür ve görmeye devam etmektedir. Kemalizm'in kavram olarak açıklaması üzerinde birçok farklı yorumlar olduğu gibi; ideoloji olup olmadığı konusunda dahi tartışmalar yapılmakta, ideoloji olduğunu savunanlar ise savlarını desteklemek için ideolojik açıklamalar getirmektedir. Yine Kemalizm'in ateşli savunucuları olduğu kadar eleştirenler de bulunmaktadır. Bu eksende Kemalizm'e eleştiri getirenlerden biri de Kemalist kimliği ile öne çıkan Emin Türk Eliçin'dir. Çalışmanın amacı da Kemalizm'i bir Kemalist olarak eleştiren Emin Türk Eliçin'in Kemalizm'e bakışını, kendisini Kemalizm'i eleştirmeye yönelten sebepleri ve eleştirilerini ortaya koymaktır. Bu doğrultuda çalışmada literatür taraması ve derleme yöntemleri kullanılmıştır. Yapılan çalışma neticesinde Eliçin'in, Kemalizm'in vadettikleri ile sundukları arasında farklar olduğunu, ideolojik temellere yeterince sahip olmadığını, uygulamalarda eksiklikler bulunduğunu ve Kemalizm'in iddia ettiği kadar başarılı olmadığını öne sürdüğü sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kemalizm, Kemalizm Eleştirisi, Emin Türk Eliçin, Kemalist, İdeoloji
Büyük Doğu ideolojisinin yakın dönem Türkiye siyasetine etkisi: İdeolojik ve sistemsel bir inceleme
Çalışmanın amacı, yakın siyasi tarihte birçok siyasiyi fikrî bakımdan etkileyen Necip Fazıl ve onun inşa ettiği Büyük Doğu ideolojisinin, yakın dönem Türkiye siyasetinde baş aktör olan Recep Tayyip Erdoğan'ın düşünce dünyası üzerindeki tesirinin incelenmesi ve bu tesirin sistemsel bir yansıması olup olmadığının tespit edilmesidir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi modeline geçişle birlikte, bazı köşe yazarlarınca "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Necip Fazıl'ın Başyücelik Devleti'ne giden bir yol izlemeye çalıştığı" yönünde yorumların yapıldığı görülmüştür. Tezimizde Büyük Doğu ideolojisinin yakın dönem Türkiye siyasetine etkisi ideolojik yönden Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden izlenmeye çalışılmıştır. Büyük Doğu ideolojisinin sistemsel yönden tesiri ise yeni hükümet modeli üzerinden değerlendirilmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın medya kaynaklarına yansıyan söylemlerinden yola çıkılarak, düşünsel alanındaki Büyük Doğu tesiri incelenmeye çalışılmıştır. Erdoğan'ın konuşmalarına ulaşmak amacıyla gazete, dergi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) konuşma metinleri ve Cumhurbaşkanlığı resmi web sitesinde yer alan haber ve verilerden faydalanılmıştır. Bu doğrultuda konu hakkında medyada olumlu ve olumsuz yönde yer verilen haber verileri ile Cumhurbaşkanlığı web sitesi üzerinden konuya ilişkin veriler analiz edilerek konumuz bağlamında incelenmiştir. Analiz sonucu edinilen kanaat Erdoğan üzerinde "Necip Fazıl" ve "Büyük Doğu ideolojisi" tesirinin yoğun olarak görülmekte olduğudur. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değişikliğiyle Erdoğan üzerindeki bu etkinin devlet yönetimi alanına yansımasının olup olmadığı ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Başyücelik Devleti yasama, yürütme, yargı ile temel kavram ve görüşler bakımından karşılaştırmaya tabi tutularak gösterilmeye çalışılmıştır. Araştırma neticesinde Erdoğan'ın retoriğinde Büyük Doğu'ya dair birçok iz gözlenmiştir. Erdoğan üzerinde yoğun biçimde hissedilen Büyük Doğu etkisine dayanarak yeni hükümet modelinin Başyücelik Devleti ile şeklen karşılaştırılması sonucunda iki sistemin birbirini kapsamadığı ve halihazırda bu hususta yapılan yorumların düşünsel eksende kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Bunun temel nedeninin Başyücelik Devleti'nin belirttiği yönetim tarzının içerisinde rûhî faktörler barındırması fakat yeni hükümet modelinin devlet ve toplumun ruh değerlerinde bir değişim gerçekleştirmemesi olduğu anlaşılmıştır. Ancak çalışma sonucunda Erdoğan'ın söylemleri ve bu ideolojiyle kurduğu sıkı bağdan yola çıkarak ileri vadede "Başyücelik Devleti'nin" alternatif bir teklif olarak gündeme gelmesinin mümkün göründüğü söylenebilecektir.
Seçilmiş örnekler ışığında Kıbrıs meselesinin Türkiye'nin iç politikasına etkileri
Akdeniz'in en önemli adası konumunda yer alan Kıbrıs, en başta stratejik yönden çok önem arz etmektedir. Öte yandan geçmişten günümüze kadar olan süreçte ada üzerinde egemenlik sağlamak adına yapılan mücadeleler hiç eksik olmamıştır. Çalışmanın ana konusu Kıbrıs olduğundan dolayı, Türkiye'nin bu doğrultuda yapmış olduğu politikalarının bir sonucu olarak, iç siyasetine yansımalarının değerlendirmesinden dolayı başlangıçta iç ve dış politikanın ne olduğu kavramsal bir çerçeve içerisinde ele alınarak incelemesi yapılmıştır. Tarihsel açıdan başlayarak ele aldığımız çalışmada, adanın önemine değinilmiştir. Öte yandan adada yaşayan Kıbrıs Rum halkının Enosis amaçları doğrultusunda sürdürdükleri faaliyetlere yer verilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Kıbrıslı Rum yöneticilerin Enosis amaçlarının gerçekleştirmek adına özellikle adada yaşayan Türklere karşı soykırımlarını şiddetlendirmeleri, adadaki Türklerin buna karşı ne gibi cevaplar da bulundukları ve Türkiye'nin bu duruma yaklaşımının ve tutumunun ne olduğu derinlemesine bir araştırma yapılarak aktarılmıştır. Türkiye açısından Kıbrıs'ın ne kadar önem arz ettiğinin ve bu doğrultuda ne gibi girişimlerin içerisine girdiğine değinilmiş olup, esas konu itibariyle ne gibi durumlarla karşı karşıya kalındığı çalışmada yerini almıştır. Türkiye'nin Kıbrıs'ın ve Kıbrıs'ta yaşayan Türklerin güvenliğine ne derece önem verdiğinin göstergeleri çalışma içerisinde yer almış olup, bu güvenliğin sağlanması içinde Türkiye'nin dış siyasette uyguladığı politikalar ele alınmıştır. Bununla birlikte Türkiye'nin Kıbrıs Barış Harekâtı'na ve yapılan bu harekât sonucunda iç ve dış politikada oluşturduğu etkilere de ayrıca yer verilmiştir. Diğer yandan KKTC ile Türkiye arasındaki ilişkilere değinilmiş ve dış politikada birlikte izledikleri siyaset araştırılıp aktarılmıştır. Kısaca Türkiye'nin Kıbrıs üzerinde uyguladığı politikalar değerlendirilerek ortaya konulmuş ve sonucunda uluslararası ilişkiler bağlamında iç siyasetine yansımalarının tespiti ve araştırılması yapılarak bunun sonucunu sunmak amaçlanmıştır.
Siyasal yaşam açısından biyografi yazını: "Plutarch's Lives" incelemesi
Tezde, siyasal yaşam açısından biyografi yazını bağlamında "Plutarch's Lives" (Paralel Hayatlar) eseri incelenmektedir. MS 105-115 yılları arasında yazıldığı tahmin edilen bu seri 23 çift ve 4 tekli biyografiyi kapsamaktadır. Yunan kökenli karakterler ağırlıklı olarak Klasik-Erken Hellenistik dönemlerden, Romalı karakterlerin genellikle Geç Cumhuriyet Dönemi'nden seçildiği görülmüştür. Tarih boyunca ön plana çıkmış askeri kumandanlar, liderler ve filozoflar yaygın ve nadir özellikleriyle eşleştirilip kıyas edilmiştir. Bu sayede kişilerin eylem ve güdüleri, temsil ettikleri değerler bütününün etik ve felsefi yönlerini ele alan bir içerik oluşturmuştur. Klasik biyografi yazınını bütünüyle etkilemiş bir eser olmasının yanı sıra siyaset bilimi için de kıymetli bir kaynak olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma Plutakhos'un içinde yaşadığı dönemin siyasi, sosyal ve kültürel koşullarını ele almakla birlikte, onun yaşamının önemli dönemleri ve yapıtları üzerine derli toplu bilgiler de içermektedir. Bu çalışmanın, Plutarkhos'un yazarlığını daha iyi anlamaya yardımcı olacağı düşüncesi ile Plutarkhos'ta biyografinin nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Çalışmanın amacı, Plutarkhos'un Lives'ini temel referans alarak siyaset biliminde bulunan temel kavramları, yaklaşımları, ideolojileri ve siyasal kurumları ortaya çıkarmak ve siyaset biliminde biyografi yazınının kaynaklık oluşturucu rolünü vurgulamaktır. Anahtar Kelimeler: Plutarkhos, Paralel Yaşamlar, Biyografi, Karşılaştırma, Yunan
Anayasa Mahkemesi kararları ışığında somut norm denetimi
Evrensel düzen içinde yaşayan her birey temel hak ve özgürlüklere sahip olmuştur. Tarihsel süreçte meydana gelen gelişmelere bağlı olarak bu haklar çeşitlik göstermiş ve giderek artmıştır. Ancak bireylerin sahip olduğu hakların, devlet yöneticilerinin keyfi uygulamalarına karşı korunması gündeme gelmiş ve böylelikle hakları güvence altına alan "Anayasa Yargısı" doğmuştur. Anayasa yargısının doğuşuyla birlikte devlet organları tarafından düzenlenen hukuki normların anayasaya uygunluklarının denetlenmesi sağlanmıştır. Türk anayasacılık tarihinde 1961 Anayasasıyla, Anayasa Mahkemesi kurulmuş ve mahkemeye uygunluk denetimi yapma yetkisi verilmiştir. Anayasa Mahkemesi de bu uygunluk denetimini; soyut norm denetimi, somut norm denetimi ve bireysel başvuru olmak üzere üç yolla yerine getirmektedir. Çalışmanın temelini de uygunluk denetimi yollarından biri olan somut norm denetimi oluşturmaktadır. Araştırmanın amacı, günümüz yargı alanı kapsamındaki mahkemelerin somut norm denetimi yolunu işleterek Anayasa Mahkemesine başvurması sonucunda verilen kararların analiz edilmesi ve adli yargı ile idari yargıya yönelik verilen kararların karşılaştırılarak gösterilmesidir. Bu bağlamda elde edilen veriler tablo haline getirilerek yorumlanmıştır. Çalışma kapsamında yer alan veriler, Anayasa Mahkemesinin somut norm denetimi sonucunda verdiği kararlardan elde edilmiştir. Bu veriler doğrultusunda günümüz yargı alanındaki mahkemelere yönelik toplam 2.373 karar verildiği tespit edilmiştir. Yargı boyutundan bakıldığında en fazla adli yargı alanının itiraz başvurusunda bulunduğu görülmüştür. Mahkeme bazından ise en fazla asliye ceza mahkemelerinin başvurduğu saptanmıştır.
Türkiye'de yükseköğretimin geleceği: Stratejik planlar üzerinden bir analiz
Stratejik yönetim, bir kurumun, işletmenin veya organizasyonun hedeflerini belirleme, kaynaklarını yönetme, stratejik kararlar alıp uygulama sürecini kontrol etme işlemlerini kapsayan bir yönetim disiplinidir. Stratejik yönetim, bir organizasyonun rekabet gücünü arttırmak, uzun vadeli başarı sağlamak ve gelecekteki belirsizlikleri öngörmek için gereklidir. Bu nedenle, stratejik yönetim, yöneticilerin gelecekteki hedeflerine ulaşmak için taktiksel kararlar almak yerine, uzun vadeli hedefleri belirleyerek stratejik planlama yapmalarına olanak tanır. Stratejik yönetim, organizasyonun kaynaklarını etkin bir şekilde kullanarak amaçlarına ulaşmasını sağlayan bir süreçtir. Bu süreç, organizasyonun içinde yer aldığı sektördeki değişimleri dikkate alarak organizasyonun stratejik hedeflerini belirlemeyi, bu hedeflere ulaşmak için gereken eylemleri planlamayı, uygulamayı ve sonuçları değerlendirmeyi içerir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de yükseköğretimin mevcut durumunu ve geleceğini stratejik planlar üzerinden analiz etmektir. Çalışmanın örneklemini 81 ilde bulunan üniversiteler oluşturmaktadır. Üniversitelerin stratejik planlarında yer alan misyon ve vizyon bildirimleri ile GZFT analizleri betimleyici analiz yöntemi kullanılarak incelenmiş ve oluşturulan anahtar kavramlar üzerinden değerlendirilmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda şu sonuçlar elde edilmiştir; akademik kaliteyi artırmak için ulusal ve uluslararası standartlar gözetilmeli, yükseköğretim kurumlarına daha fazla bütçe ayrılmalı, araştırma ve inovasyon faaliyetleri desteklenmeli ve öğrenci merkezli bir yaklaşım benimsenmelidir, Yükseköğretim kurumları arasında işbirliği artırılmalı, ortak projeler, programlar ve araştırmalar geliştirilmeli, ayrıca sanayi ve iş dünyası ile işbirliği artırılmalıdır, Yükseköğretimde yönetim ve finansman konularına dair reformlar gerçekleştirilmeli, yükseköğretimde mali ve idari özerklik daha da güçlendirilmelidir.
Türkiye'de yoksullukla mücadelede sosyal yardım politikaları kapsamında yerel yönetimlerin rolü: Antalya Kepez Belediyesi örneği
Yoksulluk günümüzde gelişmiş veya gelişmekte olan tüm ülkelerin karşılaştığı en önemli sorunların başında gelmektedir. En genel anlamıyla temel ihtiyaçlardan olan gıda, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanamaması anlamına gelmektedir. Ancak yoksulluk konusu bu tanımın dışında daha karmaşık bir anlam ifade etmektedir. Kavramın bu çok boyutlu yapısı onunla mücadelenin de aynı şekilde olmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede birçok ülke, yoksullukla mücadelede, merkezi yönetimlerin yanında yerel yönetimlere de daha fazla sorumluluk vermeye başlamıştır. Nitekim Türkiye'de 1980'li yıllardan itibaren yoksulluk artış göstermiş, yeni yoksulluk türleri ortaya çıkmıştır ve toplumun gelir dağılım yapısı ciddi boyutlarda bozulmuştur. Ayrıca merkezi hükümetin yoksullukla mücadelede, yoksulların taleplerini karşılamada tek başına yeterli olmayacağı anlaşılmıştır. 2000'li yıllardan sonra gerçekleştirilen yasal reformlar ile merkezi hükümetin yanında yerel yönetimlere de önemli görev ve yetkiler verilmiştir. Bu bağlamda yerel yönetimler özel de ise belediyeler, yoksul halka daha yakın olmaları, yoksul kişileri daha kolay tespit edebilmeleri ve ihtiyaç sahiplerine daha kısa sürede ulaştırabilmeleri gibi avantajlara sahip olduklarından dolayı yoksullukla mücadelede öne çıkmaktadır. Bu kapsamda çalışmanın amacı yoksulluk kavramını teorik olarak inceledikten sonra Türkiye'de yoksulluk sorununun genel görümünü ve yoksullukla mücadelede uygulanan politikaların hangi düzeyde olduğu tespit etmektir. Ardından yerel yönetimlerin özellikle de belediyelerin uyguladığı sosyal yardımların, yoksulluğu azaltmakta ne ölçüde faydalı olduğu ortaya koymaktır. Bu nedenle Antalya Kepez Belediyesi, Antalya'nın diğer bölgelerine kıyasla sosyo-ekonomik anlamda daha az gelire sahip kişilerin yaşadığı bir yer olduğu için örnek belediye olarak seçilmiş ve yoksullukla mücadeledeki görev ve sorumlulukları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Kepez Belediyesinde sosyal yardımlardan sorumlu olan personele yarı yapılandırılmış mülakat uygulanmıştır. Böylelikle yoksullukla mücadelede hangi tür sosyal yardımların ve hizmetlerin yapıldığı, en çok yapılan yardım türleri, yoksullukla mücadelede karşılaşılan sorunlar, yoksullukla mücadele konusunda personelin bilgi ve bilinç düzeyi analiz edilmeye çalışılmıştır. Son olarak da 6 Şubat 2023'de yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremin, Kepez Belediyesini nasıl etkilediği incelenmiştir.
Gençlerin yerel yönetimlere katılımında belediye meclis üyelikleri: Ege bölgesi örneği
Demokrasinin olduğu medeniyetlerde, yurttaşların yönetim sürecine katılım sağlaması sistemin ana unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Katılım kamu yönetiminin devamlılığını sağlaması ve karşılaşılan sorunların çözüme kavuşturulması noktasında önemli bir fayda sağlamakla birlikte diğer taraftan demokrasi için şeffaflık ve verimlilik faktörlerini güçlendirmektedir. Yerel ölçekte demokrasinin oluşumunda ve gelişiminde en büyük görev yerel yönetimlere düşmektedir. Yerel yönetimler açısından ise hemşehrilerden oluşan ve seçimle göreve gelen belediye meclisleri katılım olgusunun ve yerel demokrasinin en şeffaf anlamda temsiliyetinin sağlandığı yapılardır. Günümüzde yerel yönetimlere katılımın önemli bir argümanı olan belediye meclisleri kapsayıcılık açısından gün geçtikçe daha geniş bir tabana yayılmakla birlikte artık gençlerin de yer alabildiği bir yapı haline gelmiştir. Gençlerin yerel yönetimlerde karar alma mekanizmalarına etki edebilmesi ve de katılabilmesi için oluşturulan farklı kurumlar ve oluşumlar bulunsa da 2017 referandumu kapsamındaki Anayasa değişikliği ile bunlara belediye meclis üyeliği mekanizması da dahil olmuştur. 2019 Mahalli İdareler Seçimi ile beraber ilk kez, 25 yaş olan seçilme şartı genel seçimlerde olduğu gibi 18 yaş olarak genişletilmiştir. Genç bireylerin yönetimde söz sahibi olması ve demokratik katılımın sağlanması açısından önemli bir yenilik olan belediye meclis üyelikleri ile gençlerin yerel yönetimlerde temsiliyeti artmıştır. Bu çalışma ile birlikte gençler için yerel yönetimlere katılımda ve temsiliyetin gelişmesinde önemli bir yere sahip olan belediye meclisi bünyesinde yer alan gençlerin genel bir değerlendirmesi yapılmış bununla birlikte katılımcı demokrasi açısından en uygun niteliğe sahip olan yerel yönetimler kapsamında aktif katılım kavramı analiz edilmiştir. Bu tez çalışmasında yerel yönetimler, yerel siyaset, demokrasi olgusu, gençlik olgusu, gençliğin özellikleri, siyasal katılım olgusu bir arada incelenerek gençlerin yerel yönetimlere katılımında belediye meclis üyelikleri konusu değerlendirilmiştir. Öncelikle yerel yönetimlere yer verilmiş, gençlik döneminin etkileri ve bu etkilerin siyasal katılımda ki rolleri üzerinde durulmuştur. Diğer kısımda yerel yönetimlere katılım olgusu açıklanmış ve gençlik kavramıyla pekiştirilmeye çalışılmıştır. Araştırmanın temelinde "Gençlerin yerel yönetimlere katılımında belediye meclis üyeliklerinin etkisi ne derecede gerçekleşmiştir?" sorusu yer almaktadır. Son olarak 2019 Mahalli İdareler Seçiminde seçildiği tarih itibariyle 18-30 yaş aralığında yer alan ve ege bölgesinde görev yapan İzmir, Denizli, Afyonkarahisar, Manisa, Uşak, Muğla, Kütahya ve Aydın illerdeki genç belediye meclis üyeleriyle mülakat gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler neticesinde belediye meclis üyelikleri, yerel yönetimlerde karar alma süreçlerinde doğrudan yer alan ve gençlerin siyasi süreçlere aktif katılımını teşvik eden önemli bir mekanizmadır. Belediye meclis üyeleri genel anlamda yerel yönetimlerdeki politikaları ve programları belirler, kararlar alır ve bütçeleri yönetirler. Gençlerin belediye meclis üyeliği ile ilgilenmeleri ve bu pozisyonlara aday olmaları, yerel yönetimlerde gençlerin temsilini artırmaktadır ve gençlerin ihtiyaçlarına daha fazla odaklanılmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda 25 genç belediye meclis üyesi ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşmeler neticesinde, gençlerin belediye meclis üyeliğiyle ilgilenmeleri, gençlerin siyasi süreçlere daha fazla katılımını teşvik etmekle beraber gençlerin yerel karar alma süreçlerinde daha etkili bir şekilde yer almalarını sağladığı tespit edilmiştir. Demokratik katılımın halka en yakın yöntemlerinden birisi olan belediye meclisleri seçilme yaşının 18'e düşürülmesiyle gençler için daha ulaşılabilir bir katılım mekanizması olmaya başlamıştır. Gençler böylelikle yerel siyasette söz sahibi olmanın yanında karar mekanizmalarına etki eden seçilmişler olarak da görev alma imkânı yakaladıkları ortaya çıkmıştır.
Büyükşehir belediyeleri ile muhtarlıklar arası ilişkilerin Muhtarlık Daire Başkanlıkları üzerinden incelenmesi: Ankara Büyükşehir Belediyesi örneği
2012 yılında kabul edilen ve 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra uygulamaya konulan 6360 sayılı Kanun ile Türkiye'nin büyükşehir yönetim sisteminde önemli bir dönüşüm sürecine girilmiştir. Kanun'la birlikte büyükşehirlerde yer alan tüm köy ve belde belediyelerinin tüzel kişilikleri kaldırılarak mahalleye dönüştürülmüştür. 2021 yılında kabul edilen "Kırsal Mahalle ve Kırsal Yerleşik Alan Yönetmeliği" ile köyden mahalleye dönüşen birimler kırsal mahalle veya kırsal yerleşik alan statüsüne getirilmiş ve tüm bu gelişmeler büyükşehirler ile muhtarlıklar arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ihtiyacını doğurmuştur. Çalışmanın amacı, büyükşehirlerde köyden ve beldeden mahalleye dönüşen birimlerin sorunlarını ve taleplerini ele almak ve bunların büyükşehir belediyelerine nasıl iletildiğini büyükşehir belediyelerinin bünyesinde kurulmuş muhtarlık işleri daire başkanlıkları üzerinden incelemektir. Bu bağlamda Ankara Büyükşehir Belediyesi Muhtarlık İşleri Daire Başkanlığı personeli ile görüşmeler yapılmıştır. Aynı zamanda Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı kırsal mahalle muhtarları ile görüşülerek 6360 sayılı Kanun'a genel bakışları ve büyükşehir belediyesi ile olan ilişkileri incelenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre; köylerin tüzel kişiliklerinin kaldırılması genel olarak olumsuz değerlendirilmektedir. Büyükşehir belediyesinin hizmet alanının genişlemesi sonucu özellikle merkeze uzak mahallelerde sıkıntılar yaşanmaktadır. Muhtarlık İşleri Daire Başkanlığı'na kırsal mahallelerden gelen talepler diğer merkez mahallelere göre oldukça fazladır. Kaynak problemleri sebebi ile hizmetlerde gecikmeler yaşanmaktadır. Ancak büyükşehir belediyesinin kırsal alanları kalkındırmaya yönelik gerçekleştirdiği tarımsal ve hayvansal destekler olumlu tepkiler almaktadır.
Türkiye'de kolluk kuvvetlerinin insan ticareti ile mücadelesi
Bu çalışmada, Soğuk Savaş ve sonraki dönemlerde kendine yer edinen ve insan hakları konusunda da önemli yeri olan, kişinin onurunu temelden zedeleyen insan ticareti suçunu, kavram olarak analiz etmek, devamında ulusal mevzuatlarla açıklayıp irdelemek, Türkiye'deki kolluk kuvvetlerinin suçun işlendiği bilgisinin alınması ile başlayan soruşturma ve kovuşturma aşamaları ile mağdurların rehabilite aşamalarını da içeren süreci incelemek, toplumun gözünden Türkiye'de insan ticaretiyle mücadele hakkındaki genel durumun çok boyutlu olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda Türkiye'de insan ticareti suçunun yoğun olarak görüldüğü illerde yaşayan bireylerin hem insan ticareti suçu ile ilgili yürütülen iş ve eylemler hakkında görüşlerini öğrenmek hem de halkın gözünden kolluk kuvvetlerinin suçla mücadeledeki etkinlik durumu anket yöntemi ile tespit edilmeye çalışılmıştır. Araştırmanın evrenini Türkiye'de insan ticareti olaylarının yoğun olarak görüldüğü Adana, Antalya, Gaziantep, İzmir, Muğla ve Van illerinde yaşayan 18 yaş ve üzeri toplam 13.601.582 (TÜİK, Aralık 2022) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oluştururken örneklemini ise evren içerisinden rastgele ulaşılan 418 birey oluşturmuştur. Araştırmanın verileri nicel analiz yöntemi aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bu amaçla SPSS 25 istatistik programından yararlanılmıştır. Tez çalışması sonucunda ilk olarak Türkiye'de toplumun, insan ticaretiyle mücadelenin etkinliğine ilişkin olumlu değerlendirmelerinin olduğu görülmüştür. Ayrıca kolluk kuvvetlerinin insan ticaretini önlemede etkin bir mücadele gösterdiği, kolluk kuvvetlerinin suçla mücadelede yeterli bilgi ve mevzuata sahip olduklarına olan güvenlerinin yüksek olduğu, mağdurların tanımlanması ve korunması ile ilgili pozitif değerlendirmenin olduğu, ulusal ve uluslar arası toplantıların ve konferansların olumlu etkileri olduğu, insan ticareti mağdurlarına yönelik sunulan insani yardımların yeterli olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Ancak ulusal ve uluslararası alanda yürütülen faaliyetler ve kanuni mevzuatın etkinliği, mağdurların konakladığı sığınma evlerinin yeterliliği, kolluk kuvvetlerinin şehir ve kırsal bölgelerde yaşayan vatandaşlara suçla ilgili bilgi vermek amacıyla saha ziyaretleri gerçekleştirdiği, suç ve suçlularla mücadelede sosyal medya platformlarının etkin olarak kullanılması ve kamu spotları aracılığıyla halkın bilgilendirilmesi konusunda kararsızlık görülmüştür. Benzer şekilde kolluk kuvvetlerinin personel sayısı suçla mücadele etmede yeterli olmadığı, insan ticaretiyle mücadelede özellikle ulusal ve uluslararası düzeyde yürütülen faaliyetlerin ve kanuni mevzuatın etkinliği konusunda bazı zayıflıkların ve eksikliklerin olduğunu, mevcut kanuni mevzuatın insan ticaretiyle mücadele için yeterli olmadığı ve daha güçlü yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulabileceği ve suçluların yargılama sürecinden sonra hak ettikleri cezayı almadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum, insan ticaretiyle mücadelede özellikle ulusal ve uluslararası düzeyde yürütülen faaliyetlerin ve kanuni mevzuatın etkinliği konusunda bazı zayıflıkların ve eksikliklerin olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, mevcut kanuni mevzuatın insan ticaretiyle mücadele için yeterli olmadığı ve daha güçlü yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulabileceği sonucuna varmak mümkündür. Bu değerlendirmeler, Türkiye'nin insan ticaretiyle mücadelede önemli adımlar attığını, ancak hala bazı zorluklarla karşı karşıya olduğunu göstermiştir. Kolluk kuvvetlerinin bazı eksiklikleri olsa da iyi denebilecek düzeyde etkin bir mücadele gerçekleştirmesi ve mağdurların korunması için gösterilen hassasiyet, insan ticareti ile mücadele için önemli bir itici güç oluşturmaktadır. Ancak, insan ticaretiyle mücadelede etkinliğin arttırılması için daha güçlü yasal mevzuat ve daha stratejik faaliyetlerin hayata geçirilmesi gerekliliği de vurgulanmaktadır. Bu sonuçlar, insan hakları savunucuları, hükümet ve diğer ilgili tarafların insan ticaretiyle mücadelede daha kapsamlı ve etkin çözümler geliştirme çabalarını desteklemesi gerektiğini göstermiştir.
Türkiye'de sanat siyaset ilişkisi bağlamında Devekuşu Kabare Tiyatrosu
Sanat ve siyasetin aralarındaki ilişki tarihin birçok noktasında birbirini etkileyen bir yapıda bulunmaktadır. Bu ilişkinin gösterilebildiği alanlardan biri olarak tiyatro öne çıkmaktadır. Türk tiyatrosunun neredeyse tüm dönemlerinde görülebilecek sanat ve siyaset arasındaki ilişki, 1980'li yılların tiyatro oyunlarında da görülmektedir. Kuruluşu 1960'lı yılların sonunda gerçekleşen ve 1990'lı yılların ilk yarısına kadar faaliyetlerine devam eden Devekuşu Kabare Tiyatrosu, 1980'li yıllarda Türkiye'nin yaşadığı siyasi, ekonomik, toplumsal dönüşümleri sahneden yorumlamıştır. Devekuşu Kabare bu yıllarda sahnelediği eserlerle bu dönemin siyasi ve toplumsal yapısının adeta bir fotoğrafını çekmiştir. Çalışmanın amacı, Devekuşu Kabare'nin görüntü veya ses kaydı bulunan "Yasaklar", "Beyoğlu Beyoğlu", "Aşk Olsun", "Geceler", "Reklamlar", "Deliler" ve "Dün-Bugün" oyunlarının içerik analizinin örtük kodlama yöntemiyle incelenmesi aracılığıyla oyunların sahnelendiği dönemlerin siyasi gelişmelerine dair Devekuşu Kabare'nin bakış açısını, siyasete dair düşüncelerini ve bu düşünceleri paylaşabilmek için tiyatro metinlerinde yapılan değişiklikleri ortaya koymaktır. Devekuşu Kabare tiyatrosu, yalın konu seçimi, güncel siyasi gelişmelere göre kendisini güncelleştirmesi, siyasi eleştirileri kendi üslup ve tarzlarıyla komik bir unsur halinde, içinden çıktığı toplumun yapısını toplumun kendisine anlatmasıyla sanat-siyaset ilişkisinin önemli örneklerini vermektedir.
Türkiye'de dinsellik edebiyat ve kimliğin dönüşümü: Dindar kadın romancılar üzerine bir inceleme
Bu çalışmada, kimlik kavramı inşa sürecinde ve farklılık-bireysellik-geçicilik kavramları çerçevesinde incelenmiş ve İslami kimliğin günümüzde dindar kadın yazarların romanlarındaki yansımaları tespit edilmiştir. Çalışmada, İslamcı harekette farklı düşünce tarzlarını açıklanmış ve dindar kadın yazarların bu harekete olan katkıları ile İslamcı kimlik inşasının somut sonuçları ortaya konulmuştur. Kimliklerin belirli oluşumlar, gruplar veya aktörler vasıtası ile tanımlanması gerekliliğinden yola çıkılarak İslamcı entelektüeller ve edebî eserler temelinde disiplinler arası bir çalışma gerçekleştirilmiştir.Romanların incelenmesinde romancıların ele aldıkları dindar veya İslamcı bireylerin Türkiye'de 1970'li yıllardan bugüne yaşadıkları sosyal ve siyasi problemler dindar kadın roman yazarlarının yayımlamış oldukları romanlar dahilinde ele alınmış; karakter analizleri, olay durum değerlendirmeleri romanlardan elde edilen deliller aracılığıyla yapılmıştır. Belirlenen temalar çerçevesinde roman karakterlerinin düşünceleri veya davranışları analiz edilmiştir.Çalışmada ele alınan roman yazarları romanlardaki kahramanlar aracılığı ile İslamcı öznelerde olmasını istedikleri veya olduğunu düşündükleri bir takım özellikleri ortaya koyarak İslamcı kimliği somut olarak okuyucuya sunma çabası içerisindedirler. 1958 ve 1967 yılları arasında doğmuş olan Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Sibel Eraslan adlı yazarlar, üniversite eğitimi almışlardır, meslek sahibidirler ve 1980 sonrasında inceleme-araştırma, gazete ve dergi yazıları ile hikaye ve roman alanlarında eserler vermişlerdir. Çalışma, adı geçen yazarların 1997-2007 yılları arasında basılmış olan romanları ile çerçevelenmiştir.Çalışmada, Türkiye'de İslamcı düşüncenin bir bütünlük göstermediği tespit edilmiş; bu parçalılığı aşmak için dindar kimliği siyasi liberalizm çerçevesinde bireysel kimlik olarak kurma gayretinde olan kadın roman yazarlarının toplumsal adaletin sağlanması; kendilerinin ve kendileri gibi düşünen kadınların erkekler ile eşit zeminde veya aynı siyasi fikirleri paylaşmadıkları laik kadınlar ile ortak hedefler doğrultusunda hareket etmeleri beklentisi içinde oldukları tespit edilmiştir.
Siyaset teorisinde mükemmeliyetçilik
Bu çalışmada, mükemmeliyetçilik düşüncesi kapsamında yürütülen tartışmalar ele alınmış ve mükemmeliyetçi ve anti-mükemmeliyetçi düşüncelerin temel varsayımları ve neden olabilecekleri muhtemel sonuçların ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Mükemmeliyetçilik, çok farklı disiplinlerle ilişkili bir kavramdır. Bu tezde, insanların mükemmelleşmesi için devletin ne ölçüde rol üstlenmesi gerektiği konularını kapsayan ?siyasal mükemmeliyetçilik? düşüncesi, teorik düzeyde ele alınmıştır.Siyaset bilimi literatüründe ilk kez 1971'de John Rawls tarafından kullanılan mükemmeliyetçilik terimi; devletin, insan yararını azamileştirecek şekilde örgütlenmesi, bireysel görev ve yükümlülüklerin buna göre belirlenmesi ve toplumun da buna göre yönetilmesi olarak tanımlanmıştı. Rawls'ın mükemmeliyetçiliği eleştirmesinin ardından, kavram etrafında geniş tartışmalar yürütülmüş ve farklı mükemmeliyetçilik tanımları yapılmıştır. Tanımlamalar, ?aşırı? ve ?ılımlı mükemmeliyetçilik? olmak üzere iki grupta ele alınabilir. Aşırı mükemmeliyetçilikte, devletin, insanların yararını arttırmak için onların hayatına kapsamlı olarak müdahale etmesini gerekli görülür. ?Ilımlı mükemmeliyetçilik? ise, devletin rolünün, insanların yaşantılarına geniş ölçüde müdahale etmek ve belli iyi anlayışlarını zorla uygulamak yerine, sadece başkalarına zarar verecek eylemlere engel olmak ve seçenekleri eşit ölçüde erişilir kılmakla sınırlı olması gerektiğini ifade eder. Bu ikinci tanımı benimseyenler, daha çok, anti-mükemmeliyetçi olarak kabul edilmektedirler.Mükemmeliyetçiler, insanların, devlet aracılığıyla iyi kişiler haline getirilebileceğine ve insan yararının devlet eliyle arttırılabileceğine inanırlar. Bu yüzden de, devlet tarafından belirlenen belli iyi anlayışlarının, gerekirse zor kullanılarak uygulanmasını gerekli görürler.Buna karşı çıkan anti-mükemmeliyetçiler ise, devlet aygıtının insanları mükemmelleştirme aracı yapılmasının onlara hiçbir yarar sağlamayacağını, aksine onların aleyhine sonuçlar doğuracağını iddia ederler. Onlara göre, özerkliğe sahip her birey, kendi yarar ve zararını başkalarından daha iyi değerlendirebilecek durumdadır. Kişilerin, doğru olduğuna inanmadıkları eylemleri dış baskılarla gerçekleştirmelerinin onlara hiçbir faydası yoktur. Bu tarz bir yönetim modeli, refah kaybı, kültürel bozulma, adaletin yozlaşması, toplumsal çatışma, devletin totaliterleşmesi gibi birçok zararlı sonuca sebep olacaktır. Mükemmeliyetçi modelde, devlet aygıtını elinde bulunduranların, kendi doğrularını herkesin doğrusu haline getirmek için zora başvurmasının totalitarizme neden olacağını iddia eden anti-mükemmeliyetçiler, devletin iyi anlayışları arasında tarafsız kalmasını isterler.Başlangıçta insanların yararını hedefleyen birçok siyasi projenin sonradan insanların felaketine dönüşmesi deneyimleri, anti-mükemmeliyetçilerin iddialarını desteklemektedir. Bununla birlikte, insanların hayatına devlet tarafından hiçbir müdahalede bulunulmaması şeklinde sınırsız bir özgürlüğün daha başka sakıncaları ortaya çıkaracağı âşikardır. Dolayısıyla, devletin rolünün, insanların hayatını kapsamlı olarak biçimlendirmek veya insanlara hiç müdahale etmemek olması yerine, insanların başkalarına zarar verecek eylemlerinin engellenmesi ve seçeneklerin herkes için eşit düzeyde erişilebilir kılınmasını sağlamakla sınırlı tutan ılımlı mükemmeliyetçilik yaklaşımı daha mâkul bir model olarak görülmektedir.
Siyasal partilerde ideolojik kimlik algısında değişim: AK Parti örneği
Siyasal partiler, ideolojik kimliğin dinamik doğası gereği değişim ve dönüşüm süreçleri yaşamaktadır. Tezde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) özelinde, ideolojik kimliğin dinamik doğasının siyasal partilerin değişim ve dönüşümlerinde önemli olduğu varsayılmaktadır. AK Parti örneğinden hareketle, siyasal partilere hâkim olan ideolojik kimliklerde yaşanan değişim ve dönüşümler, süreklilikler, kopuşlar ve temsiliyet temelinde ortaya konulmaktadır. Çalışmada, AK Parti'de yaşanan ideolojik değişim ve dönüşümün kaynaklarının saptanması, temsiliyet temelinde yansımasının ortaya konulması ve yaşanan dönüşümün ideolojik zemindeki yerinin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Çalışma hem nitel hem nicel araştırma olarak tasarlanmıştır. Nitel araştırma yönteminde araştırma soruları derinlemesine çözümlenerek araştırma konusu ile ilgili ayrıntılı bilgiler elde edilmesi amaçlanmıştır. Tarama yöntemi ile değerlendirilen değişimler, örneklem alınan Adalet ve Kalkınma Partisi özelinde parti programları ve tüzüğü üzerinden doküman analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çevrim içi ortamda uygulanan anket çalışmasına 781 adet örneklem katılmıştır. Açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri ile birinci ve ikinci yarı örneklem üzerinde yapısal geçerlilik ve güvenirlilik analizleri yapılmıştır. Elde edilen bulgular ışığında, AK Parti'nin kesintisiz iktidarı süresince; muhafazakâr demokrasi ile başlayıp, "tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek millet" çizgisine gelen siyasal söylem ve politikalardaki değişikliğin ideolojik bir değişim ve dönüşüm olduğu ortaya çıkmıştır.
Uluslararası hukukun anayasallaşması ve iç hukukta uygulanması sorunları
Antik Yunan'dan modern çağa uzanan süreçte anayasacılık düşüncesi, birey hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla evrilmiştir. Stoacıların evrensel doğal eşitlik anlayışı, Kant'ın kozmopolit hukuk düşüncesi ve kozmopolitizmin dünya vatandaşlığı ideali, anayasacılığın evriminde felsefi dayanaklar sunmuştur. Ancak kozmopolitizm, bireylerin evrensel haklarını savunurken, anayasacılık genelde ulus devlet çerçevesinde gelişmiştir. 20. yüzyılın sonlarında insan haklarının evrenselleşmesiyle, kozmopolitizmin anayasacılığa etkisi daha belirgin hale gelmiştir. Uluslararası anayasallaşma, anayasa kavramını ulus devlet sınırlarının ötesine taşıyarak birey haklarını küresel düzeyde güvence altına almayı hedeflemiştir. Örneğin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, kozmopolitizmin etkisiyle ulusal hukuk sistemlerini şekillendirmiş ve anayasalara evrensel normların entegrasyonunu sağlamıştır. Sonuç olarak anayasa fikrinin evrimi, bireylerin haklarının ulusal sınırları aşarak uluslararası bir çerçeveye oturtulması ile belirginleşmiştir. Bu durum, anayasacılık düşüncesinin, bireylerin evrensel haklarını korumak amacıyla geniş bir perspektife sahip olmasını zorunlu kılmıştır. Böylece, anayasa hukuku sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de anlam kazanmış ve kozmopolitizmin sağladığı perspektifle zenginleşmiştir. Uluslararası hukukun iç hukukta uygulanması, monist ve düalist hukuk sistemlerine göre farklılık göstermektedir. Monist yaklaşıma göre, uluslararası hukuk ve iç hukuk aynı hukuk düzeninin bir parçası olarak kabul edilir. Bu anlayışa göre, uluslararası hukuk doğrudan iç hukukta uygulanabilir ve iç hukuk normlarıyla uyumluluğu sağlanabilir. Öte yandan, düalist yaklaşıma göre uluslararası hukuk ve iç hukuk ayrı hukuk düzenleri olarak değerlendirilir. Türkiye'de uluslararası hukukun iç hukukta uygulanışı ve bunun pratik etkileri önemli bir tartışma alanıdır. Bu tezde, monist ve düalist yaklaşımların Türkiye'deki etkileri incelenmiştir.
Yeni sağ anlayışı çerçevesinde Türkiye'de enerji politikalarının dönüşümü
1973 petrol krizi ile derinlesen, refah devletinin krizinden çıkıs yolu olarak 1980'lerde ABD ve ngiltere'de ortaya çıkan soguk savasın sona ermesi ve Dünya Bankası, MF,OECD ve AB gibi uluslararası kuruluslarda formüle edilerek küresellesme süreci ile dünyaya yayılan yeni sag anlayısı, paralel olarak Turgut Özal döneminde Türkiye'de de etkinlik kazanmıstır. Devletin küçültülerek etkinliginin artırılması, kamu isletmeciligi, serbestlesme ve özellestirme gibi kavram ve uygulamalar, kamu hizmeti anlayısındaki degisme ile bu dönemde tanısmıstır. Tamamı kamunun elinde bulunan elektrik sektörü bu anlayıs degisimine paralel olarak özellestirme ve piyasa serbestlestirmesi sürecinin konusu olmus, özellikle artan yatırım finansman ihtiyacın yerli ve yabancı özel sektör sermayesi ile karsılamak üzere gerekli Anayasal ve yasal düzenlemelere gidilmistir. Çalısma içinde dönemler halinde ele alınan bu süreç, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeni ile uzamıs, derin tartısmaların konusu olmustur. YD ve Y gibi uygulamalar amacından uzaklasarak 2001 yılında EPDK'nın kurulusu ile gelinen serbest elektrik piyasasının olusumunun önündeki en büyük engelleri teskil eder hale gelmistir. Günümüzde gelinen nokta, hala, kamunun dagıtımdaki payı %83, üretimde kurulu kapasitenin %57 seklinde olup, 25 yılı asan özellestirme ve serbestlesme sürecin basarısını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: 1. Yeni Sag, 2. Refah Devleti, 3. Yönetisim 4. Düzenleyici Kurulus 5. Özellestirme
Kent hakkı ve toplumsal cinsiyet ilişkisi: Bingöl'deki kadınların kent hakkı talepleri
Kentsel mekan; en temel anlamıyla kent içerisindeki bireylerden oluşan ve kentsel olayların gerçekleştiği mekanları kapsamaktadır. Kent nüfusunun kır nüfusunu aşması ile hızlanan kentleşme süreci bu sürece katılan ve rol alan herkesin kentsel mekan üzerinde bir hak talep etmesine ve kent hakkı kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk kez Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan "Kent hakkı" kavramı, bireylerin kentsel mekanı eşit ve etkin bir biçimde kullanmaları ve aynı zamanda bu kentsel mekana katılımlarını ifade etmektedir. Kent hakkı, adalet üzerine kurulmuş temel bir haktır. Kent hakkı, ona ulaşamamış olanların ve ondan yoksun kalanların temel hakkıdır. Kadınların kentlerle olan ilişkisi birtakım dışlanma ve eşitsizlik deneyimi içerir. Kentsel yapı içerisinde kadınlar toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden dolayı erkekler ile eşit bir biçimde kentlerde var olamamakta kent haklarından yoksun kalmaktadır. Bu çalışmanın amacı kent hakkı ve toplumsal cinsiyet ilişkisinin değerlendirilmesi ve Bingöl'deki kadınların kentten beklentileri analiz edilerek kent hakkı taleplerinin belirlenmek istenilmesidir. Bu çalışmada kent hakkı kavramı, feminist bir yaklaşımla, Bingöl'deki kadınların kentsel mekandaki kent hakkı talepleri ve beklentileri sosyal adaletin eşitlik ilkesi üzerinden incelenmiştir.
Kamu kurumlarında çalışanların bilgi güvenliği farkındalığı üzerine bir araştırma: Diyarbakır örneği
Bu çalışmanın amacı, kamu kurumlarında çalışan personelin bilgi güvenliğine ait bilinç ve farkındalığı yükseltmek ve geliştirilmesi ihtiyaç duyulan alanlarda öneride bulunmaktır. Diyarbakır ilinde rastgele seçilen kamu kurumlarında çalışan personelin bilgi güvenliği farkındalıkları çeşitli veri ve istatistiklerden yararlanılarak ölçülmüştür. Çeşitli kademelerde çalışan toplam 164 personele "Bilgi Güvenliği Farkındalık Ölçeği" uygulanmıştır. Bu çalışmada araştırmanın çerçevesini oluşturan bilgi ve bilgi güvenliği ile ilgili kavramlar, bilgi güvenliği unsurları, amacı ve önemi, yönelik tehditler, yaşanan ortak sorunlar, yönelik alınması gereken önlemler, bilgi güvenliği farkındalığı üzerinde durulmuştur. Faktör analizi sonucunda ölçeğin, 31 maddeden oluştuğu ve personelin yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, görev türü, görev süresi, kaç yıldır internet kullandığı ve günlük internet kullanım süresi değişkenlerine göre farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Bu kapsamda araştırmada elde edilen veriler, Kaiser-Mayer-Olkin (KMO) Testi ve Bartlett Sphericitiy Testi ile incelenmiştir. KMO değeri 1'e yakındır; Bartlett küresellik testi ise anlamlı bulunmuş ve p değeri, 0,05'den küçüktür. Cranbach Alfa güvenirlik değeri ise 0,971'dir. Daha sonra anlamlı farklılık bulunan grupların tespiti için Kruskall Wallis ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda bilgi güvenliği farkındalığı alt faktörlerinin personelin cinsiyetine göre, kadınların ve erkeklerin bilgi güvenliği farkındalığına göre fark bulunmaktadır (p<0,05). Hem bilgi güvenliği farkındalığında hem de faktörlerde, erkeklerin puan ortalaması, kadınlardan daha fazladır. Yaş, görev türü, eğitim durumu ve günlük internet kullanım süresine göre görev süresine göre anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). İnternet kullanma yılı değişkenine göre bilgi güvenliği farkındalıklarında ve birinci faktöründe anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). 20 yıl ve üzeri olanların bilgi güvenliği farkındalığı daha yüksektir. Ancak ikinci faktörde katılımcıların bilgi güvenliği farkındalıkları arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0,05).
Osmanlı topraklarında Amerika'nın misyonerlik faaliyetleri ve Ermeni meselesindeki tahakkümünün çoklu yansımalarında eğitim stratejisinin önemi
Anadolu üzerinde Türk egemenlinin tesis edilmesinden sonra hoşgörü politikası çerçevesinde Müslüman Türklerle bir arada yaşayan Ermeniler her dönem emperyalist güçlerin misyonerlik çerçevesinde dini hedefi olmuşlardır. Anadolu'nun Hristiyan dünyası için dini öneme haiz olması; ayrıca Anadolu topraklarının birçok yeraltı zenginliklerini barındırması Batılıların çeşitli yöntemler dâhilinde bölgeye nüfuz etmelerine sebebiyet vermiştir. Kuşkusuz Anadolu üzerinde misyonerlik çalışmaları yürüten en etkin devlet Amerika olmuştur. Batılı emperyalist devletler içerisinde en son bağımsızlık elde eden ve iktisadi anlamda kaynaklara ve ticaret yollarına ihtiyaç duyan Amerika, Anadolu'dan pay elde edebilmek için Ermenilere mezhepsel asimilasyon uygulamıştır. Amerikan misyonerleri XIX. yüzyılda Amerikan Board misyoner teşkilatına bağlı olarak Anadolu üzerinde çeşitli keşif amaçlı çalışmalar yürütmüşlerdir. Misyonerler bu çalışmalar neticesinde Anadolu Ermenilerini dini tahakküm altına alabilmek için hangi yöntemlere başvurulması gerektiğini saptamışlardır. Dönemin getirdiği ve Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu olumsuz koşullar eğitim, sağlık gibi alanlarda boşluklar oluşmasına neden olmuştur. Eğitim alanında geniş çaplı faaliyet yürüten misyonerler, çocuklardan yetişkinlere kadar çeşitli seviyelerde ve alanlarda açılan eğitim kuruluşları sayesinde Gregoryen mezhebine bağlı Ermenileri protestanlaştırmışlardır. Özellikle Anadolu'nun önem arz eden ve Ermenilerin yoğun olarak yaşam sürdürdüğü bölgelere açılan yüksekokul niteliği taşıyan Amerikan kolejlerinde verilen dini ve milli ruhu uyandırıcı müfredatlar, Ermeniler'in ayrılıkçı düşüncelerini perçinleyerek milli bir devlet kurma ve Osmanlı'yı parçalama adına ayaklanmalarını sağlamıştır.
Kamu güvenliği ve kalabalık yönetimi
Kalabalık yönetimi, kalabalıkların kontrol altında tutulması, ortaya çıkabilecek olası olumsuz sonuçların öngörülerek gerekli tedbirlerin alınması ve istenmeyen kalabalıkların tekrar oluşmaması için gerekli yönetsel çalışmaların yapılması sürecidir. Başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiş bir kalabalık yönetimi, insanların huzurlu bir hayat sürmelerinin temel şartıdır. Çünkü başarılı bir kalabalık yönetimi başta insanların güvenlik ihtiyacı olmak üzere diğer tüm ihtiyaçlarının karşılanmasında doğrudan etkilidir. Kalabalık yönetimi, insanların güvenli bir ortamda hayatlarını sürdürmeleri için bir gerekliliktir. Her kalabalığın olaya dönüşmesi veya insanların hayatlarını tehdit etmesi beklenemez. Ancak kalabalık içerisinde insanların kamu düzenini bozan eylemler sergilemeleri ve diğer insanların güvenliklerini tehlikeye atmaları daha kolaydır. Çünkü kalabalık içerisinde gerçekleşebilecek küçük bir olay, kısa süre içerisinde diğer insanların güvenliklerini tehdit edici bir seviyeye ulaşabilir. Bu durum kalabalık yönetiminin kamu güvenliği açısından bir gereklilik olduğunu ifade etmektedir. Kalabalık yönetimi ve kamu güvenliği ilişkisinin konu edinildiği bu çalışmanın temel amacı, kamu güvenliğinin sağlanması hususunda kalabalık yönetiminin etkisinin ortaya konmasıdır. Bu amaç doğrultusunda etkili bir kalabalık yönetiminin kamu güvenliğinin sağlanmasındaki rolü tartışılmıştır. Bu doğrultuda yapılan bu çalışmanın birinci bölümünde, güvenlik ve kamu güvenliği kavramlarının neyi ifade ettiği, nitelikleri ve unsurlarının neler olduğu açıklanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, kalabalık ve grup kavramları, kalabalık ve grupların özellikleri, kalabalık ve grup arasındaki ilişkilerin neler olduğu üzerinde durulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde, kamu güvenliği ve kalabalık yönetimi ekseninde kamu güvenliğini bozan durumlar, olay ve toplumsal olay olguları ve olayın kamu güvenliğine dönüşmesi konuları ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise kamu güvenliği açısından etkin bir kalabalık yönetiminin gerçekleştirilmesi için nelerin yapılması gerektiği ortaya konmuştur.
Türk siyasetinde politik aktör olarak Necmettin Erbakan'ın, Siyonizm'e yaklaşımı ve ırkçı emperyalizm söylemi
Türk siyasi hayatının en mühim aktörlerinden biri olan Necmettin Erbakan Siyonizme karşı muhalefeti ile bilinmektedir. Erbakan ve Millî Görüş hareketi, diğer siyasi aktörlere ve rejime doğrudan karşı gelmeden, tüm sorunların temel kaynağı olarak Siyonizmi konumlandırarak, kendilerini sistem baskılarından muaf tutmayı başarmışlardır. Erbakan'ın Siyonizme karşı tutumu, İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmış ve İslam toplumlarında Siyonizme karşı gelişen eleştirilerin ve direniş hareketlerinin teorik temellerini oluşturmuştur. Erbakan'a göre, Siyonizm, yalnızca İsrail Devleti'nin kurulması ve genişletilmesi ile sınırlı bir ideoloji değil, küresel düzeydeki ekonomik, siyasi ve kültürel hakimiyet arayışının bir parçasıdır ve bu söylemiyle İslam dünyasında entelektüel bir liderlik rolü üstlenmiş ve geniş bir etki alanı oluşturmuştur. Irkçı emperyalizm söylemi ise Erbakan'ın Siyonizm'i eleştirirken kullandığı temel kavramlardan biridir. Erbakan, Siyonist hareketin yalnızca Yahudilerin üstünlüğünü savunan bir yapı olmadığını, aynı zamanda küresel ekonomik düzeni kontrol etmeye yönelik bir amaç taşıdığını savunmuştur. Bu bağlamda Siyonizmi, dünya çapında bir azınlık elit grubun kendi çıkarlarını korumak adına diğer halkları baskı altına aldığı bir sistem olarak tanımlamış ve bu durumu ırkçı emperyalizm olarak adlandırmıştır. Bu tez çalışmasında Necmettin Erbakan'ın söylemlerinde Siyonizm kavramını incelemeyi ve söylemleri aracılığıyla Siyonizm'e yaklaşımını ve ırkçı emperyalizm hakkındaki düşüncelerinin içerik analizi yöntemi ile incelenmesi amaçlanmış ve çalışma kendi içerisinde üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde Necmettin Erbakan''ın hayatı ve milli görüş hareketine, ikinci bölümde Siyonizme, üçüncü bölümde ise Erbakan'ın söylemlerinde Siyonizme yer verilmmiştir. Sonuç olarak, Necmettin Erbakan'ın Siyonizme karşı geliştirdiği retorik ve teorik tutum, onun siyasi kariyerinin ve Millî Görüş hareketinin merkezinde yer almıştır. Bu tutum, Erbakan ve hareketine, Türk siyaseti ve İslam dünyasında benzersiz bir konum kazandırmıştır. Erbakan'ın bu yaklaşımı, sadece bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda İslami bir duruşun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle, Erbakan'ın Siyonizme karşı tutumu, onun siyasi kariyerine ve Millî Görüş hareketinin ideolojik temellerine derin bir etki yapmıştır. Anahtar Kelimeler: Necmettin Erbakan, Siyonizm, Irkçı Siyonizm, Irkçı Emperyalizm, Söylem Analizi
Hakimiyet teorilerinin tarihsel gelişimi ve dünya siyasetine etkisi (19-20.yy)
Egemenlik, bilinen tarihinin tamamında toplumlar arasında bir çatışma konusu olarak yer bulmuştur. Kabilelerden devletlere kadar süregelen güç mücadelesi toplulukların birbirlerine üstün gelme çabasının göstergesidir. Yaşanan güç mücadeleleri, politikacıların ve düşünürlerin de dikkatini farklı zaman dilimlerinde çekmiştir. Bu bağlamda, geliştirilen çok fazla teori mevcuttur. Bu çalışmada, Kara, Deniz ve Hava Hakimiyet Teorileri odaklı bir inceleme yapılacaktır. Hakimiyet Teorileri olarak isimlendirilen bu teoriler, günümüz dünyasını şekillendirmekteler. Bu sebeple hem savaş alanlarına hem de politikaya etkilerini detaylı olarak incelemeye çalışılacaktır. Ayrıca Yapay Zeka alanındaki gelişmeler göz önüne alındığında, Yapay Zeka temelli yeni teorilerin geliştirilme olasılığı ve muktedir devletler açısından sağlayacağı faydalar da incelenecektir. Yapay zekanın varlığında siyaset ve hakimiyet gibi kavramların geçirebileceği dönüşümler de ele alınacaktır. Son olarak, Hakimiyet teorilerinin etkilerinin dışında kullanım şekilleri de incelenecektir. Savaş stratejilerinden aldatma hilesi olarak kullanılmalarına kadar birçok alanda farklı şekillerde etkiler yaratmışlardır. Heartland teorisinin 2. Dünya Savaşı'nda bir aldatmaca olarak kullanılmış olabileceğine dair düşüncelere de değinilecektir. Bu çalışmada, toplumların güç savaşlarında kullandığı sayısız materyal ve düşünceden ari şekilde değerlendirerek, hakimiyet teorilerinin doğrudan etkileri üzerinde durulup varsa günümüze yansımaları incelenecektir.