
1,721
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İnflamatuar bağırsak hastalığı olan erişkin hastalarda fmf gen mutasyonu sıklığı ve klinik önemi
Amaç: İnflamatuar Bağırsak Hastalığı Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn hastalığını (CH) içeren idiopatik, kronik, relaps ve remisyon dönemleriyle seyreden intestinal mukozanın kontrolsüz inflamasyonudur. Çalışmamızda İnflamatuar Bağırsak Hastalığı tanısı olan erişkin hastalarda MEFV gen mutasyonları sıklığı ve İnflamatuar Bağırsak Hastalığı klinik seyri üzerine etkisi araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (ZBEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne Ocak 2002-Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran, 18 yaşın üzerindeki, ÜK veya CH tanısı konulan ve FMF hastalığı taranması için MEFV gen mutasyonu testi yapılmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların laboratuar, kolonoskopi, semptom ve aktivite bilgileri hastane veri sisteminden retrospektif olarak değerlendirimiştir. Bulgular: Çalışmaya MEFV gen mutasyonu testi bakılan toplam 89 hasta (44 ÜK, 45 CH) dahil edilmiştir. İBH tanılı 89 hastanın 35inde (%39,3) MEFV gen mutasyonu saptanmıştır. MEFV gen mutasyonu olan 35 İBH tanılı hastaların 12'si (%13.4) FMF hastası, 23'ü (%25.8) FMF taşıyıcısı olarak saptanmıştır. ÜK ve CH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu görülme sıklığı açından kaşılaştırıldığında çalışmamızda CH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu daha sık görülse de aralarında istatistiksel fark saptanmamıştır. Çalışmamızda MEFV gen mutasyon mevcudiyetinin ve mutasyon alt tip farklılıklarının anlamlı klinik ve laboratuar farklılığa yol açtığı saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda İBH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyonu görülme sıklığı Türk Toplumundaki MEFV gen mutasyonu görülme sıklığınından fazla bulunsa da kontrol grubumuz olmadığından istatistiksel ilişki değerlendirilememiştir. Literatürdeki veriler ile birlikte değerlendirildiğinde MEFV gen mutasyonu İBH tanılı hastalarda topluma göre daha sık saptandığı düşünülebilir. Yapılan çalışmalarda İBH tanılı hastalarda MEFV gen mutasyon varlığının kliniğe yansıması arasında ortak sonuçlara varılamasa da çalışmamızda MEFV gen mutasyon mevcudiyetinin anlamlı klinik ve laboratuar farklılığa yol açtığı saptanmamıştır.
Kronik nonspesifik bel ağrısı ile statik plantar basınç dağılımı ilişkisi
Çalışmamızda kronik nonspesifik bel ağrısı olan olgularda ve kontrol grubundaki olgularda statik plantar basınç dağılımı farklılıklarını ve kronik nonspesifik bel ağrılı olgularda ayak biyomekaniğinin tanı ve tedavi planındaki yerini saptamayı amaçladık. Çalışmamıza 57 hasta ve 50 sağlıklı olgu dahil edildi. Tüm olgulara podobarografik statik plantar basınç analizi, Modifiye Schober Testi (MST), lomber omurga muayenesi ve hareket açıklığı ölçümü yapıldı. Çalışma grubuna Vizuel Analog Skala (VAS) ağrı değerlendirmesi ve Roland Morris Engellilik Anketi (RMEA) yapıldı. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS 21.0 programı ile gerçekleştirildi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi α=0,05 olarak alındı. Çalışma grubunda VAS ağrı değerleri ile RMEA skoru arasında pozitif yönlü ilişki bulundu. VAS ağrı değerleri ile MST skorları arasında negatif yönlü ilişki bulundu. MST ile RMEA skoru arasında negatif yönlü ilişki bulundu. Statik plantar basınç analizi ölçümlerinde çalışma grubunda sol orta ayak yüklenmesi daha fazlaydı. Diğer parametreler iki grupta benzerdi. Bel ağrısı tanı ve tedavisinde ayak muayenesi dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Bel Ağrısı, Kronik Nonspesifik Bel Ağrısı, Plantar Basınç Analizi, Statik Plantar Basınç Analizi, Podobarografi.
Kolorektal kanser tanılı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda kolorektal kanser tanılı hastaların genel özelliklerinin, klinik ve laboratuvar bulgularının, histopatolojik özelliklerinin, aldığı tedavilerin ve sağkalım verilerinin değerlendirilmesi planlandı. Materyal ve Method: Bu çalışma, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (ZBEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Polikliniği'ne Ocak 2015-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran hastaların HBYS (Hastane Bilgi Yönetim Sistemi) üzerinden dosya arşivi taranarak retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya dosya verileri kullanılabilir, 18 yaşın üzerinde, kolorektal kanser tanılı hastalar dahil edilmiştir. 18 yaşın altındaki hastalar ve gebeler çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, epikriz bilgileri, radyolojik görüntüleri, laboratuvar sonuçları, patoloji ve tedavi raporları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 172 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 59,82±13,72 yıl olarak hesaplandı. Hastaların 62'si (%36,00) kadın, 110'u (%64,00) erkekti. 64 (%37,2) hastanın sigara kullanımı öyküsü varken 108 (%62,8) hastanın sigara kullanmadığı görüldü. 110 (%64) hastanın eşlik eden hastalığı varken 62 (%36) hastada herhangi bir eşlik eden hastalık yoktu. KY ve CABG öyküsü olan hastaların ortalama sağkalım süresi, olmayanlara göre anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0,001, p=0,039). Çalışmamızdaki sağ kolon yerleşimli tümörlerde anemi görülme oranı sol kolondan anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0,008). Sol kolonda hematokezya ve barsak hareketlerinde değişiklik görülme oranı sağa göre anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla p=0,004, p=0,030). Tanı anında 17 (%9,9) hasta evre 1, 70 (%41,9) hasta evre 2, 38 (%22) hasta evre 3, 45 (%26,2) hasta evre 4 olarak saptandı. 2 (%1,2) hastada evreleme yapılamadı. Hastaların 45'inde (%26,2) tanı anında metastaz mevcutken 127 (%73,8) hastada metastaz mevcut değildi. Metastaz yerlerine göre değerlendirildiğinde sırasıyla 37'sinde (%82,2) karaciğer, 15'inde (%8,72) çoklu metastaz, 13'ünde (%28,8) periton, 9'unda (%20) akciğer, 5'inde (%11,11) kemik, 1'inde (%2,2) beyin metastazı görüldü. 154 (%89,5) hastada adenokarsinom, 13 (%7,6) hastada müsinöz karsinom, 2 (%1,2) hastada nöroendokrin tümör, 2 (%1,2) hastada taşlı yüzük hücreli karsinom, 1 (%0,58) hastada malign mezenkimal tümör saptandı. LVI olan hastaların ortalama sağkalım süresi 79,29±5,90 ay iken LVI olmayanlarda ortalama sağkalım süresi 85,82±3,55 ay saptandı. LVI olan ve olmayan hastalarda ortalama sağkalım süreleri açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0,375). PNI olan hastaların ortalama sağkalım süresi 73,40±5,62 ay iken PNI olmayan hastalarda ortalama sağkalım süresi 89,85±3,44 ay saptandı. PNI olan ve olmayan hastalarda sağkalım süreleri açısından anlamlı fark bulundu (p=0,014). Çalışmamızdaki hastaların %24'ü K-ras mutant, %20'si K-ras wild, %56'sının ras mutasyonu durumu bilinmiyordu. K-ras mutasyonu için her iki cinsiyet arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p=0,873) Preoperatif CEA düzeylerine ulaşılabilen 152 hastanın 71'inde (%46) CEA seviyeleri yüksek, 81'inde (%54) normal bulundu. CEA düzeyi yüksek olan hastalarda ortalama sağkalım süresi CEA düzeyi normal olanlara göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,000). Preoperatif CA 19-9 düzeylerine ulaşılabilen 164 hastanın 33'ünde (%19) CA19-9 yüksek, 133'ünde (%81) normal saptandı. Preoperatif CA 19-9 düzeyi yüksek olan hastalarda ortalama sağkalım süresi CA 19-9 düzeyi normal olanlara göre anlamlı derecede düşük idi (p=0,000). Hastaların 113 aylık takip dönemi incelendiğinde çalışmamızdaki 172 hastadan 133'ünün (%77) adjuvan kemoterapi almış olduğu görüldü. 46 rektum kanseri hastanın 22'sine (%48) neoadjuvan, 10'una (%22) adjuvan radyoterapi verildiği görüldü. 14'üne (%30) komorbidite ve ileri evre hastalık varlığı nedeniyle radyoterapi uygulanmadığı görüldü. Evre 4 kolorektal kanser hastalarından 7 (%15) tanesinin palyatif radyoterapi aldığı saptandı. Palyatif radyoterapinin sağkalım üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi olmadığı görüldü. Palyatif radyoterapi almayan hastalarda ortalama sağkalım süresi 17,33±5,05 ay ve medyan sağkalım süresi 12,00±4,90 ay olarak saptandı. Palyatif radyoterapi alanlarda ise ortalama sağkalım süresi 30,31±4,08 ay, medyan sağkalım 23,00±3,64 aydı. Sonuç: Çalışmamızda literatür verilerine benzer olarak hastaların prognozunda tanı anındaki evre, kalp yetmezliği koroner bypass gibi komorbiditelerin varlığı, yüksek CEA ve CA 19-9 düzeyleri, perinöral invazyon varlığının önemli rol oynadığı saptanmıştır. En sık görülen histolojik tip adenokarsinomdur. Rektum ve rektosigmoid tutulumun ağırlıklı olduğu göz önüne alındığında rektosigmoidoskopi tanı aşamasında pek çok vakada faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, prognoz, sağkalım oranı, retrospektif çalışma
Yeni tanı hipertansiyon hastalarında ve tip 2 diabetes mellituslu olup yeni gelişen hipertansiyon hastalarında cerebellin ve katekolamin (epinefrin ve norepinefrin) düzeylerinin karşılaştırılması
ÖZET Hem hipertansiyon (HT) hem de diabetes mellitus (DM) gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. DM ve HT birlikteliği mikro ve makrovasküler komplikasyonları hızlandırarak mortalite ve morbidite riskini arttırır. Hipertansiyon, diyabetli hastaların yarısında görülmektedir. Yeni tanı alan diyabetlilerin yaklaşık %40'ında HT mevcuttur. Normal sağlıklı popülasyonla karşılaştırıldığında hipertansif hastalarda DM sıklığı 2,5 kat artmıştır. Hipertansiyon ile DM' nin birlikteliği her iki hastalığın patogenezinde suçlanan ortak birkaç mekanizmaya bağlı ortaya çıkar. Katekolaminler ile HT ve HT+DM arasında ilişkiyi araştıran sınırlı sayıda çalışma mevcut olup katekolaminlerin sentezinde görev alan cerebellin adlı molekül henüz çalışılmamıştır. Bu yüzden bu çalışmada HT ile HT+DM tanısı alan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası hem idrar hem de kanlarında katekolamin ile cerebellin düzeylerinin kaderinin ne olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlandı. Bu çalışmaya yeni tanı almış 30 tane hipertansiyon hastası, daha önce diabetes mellitus tanısı olup yeni hipertansiyon gelişen 30 hasta ve bilinen bir hastalığı olmayan 30 tane sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası eş zamanlı olarak 5 cc idrar ve kan alındı. Alınan biyolojik numunelerden cerebellin, adrenalin, noradrenalin, metanefrin ile normetanefrin düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışıldı. Diğer biyokimyasal parametreler (AKŞ, HbA1c, LDL, TG) ise otoanalizörle çalışıldı. Ayrıca cinsiyet, yaş, kan basıncı ve VKİ kayıt edildi. Gruplar arası karşılaştırma yapıldı. Kontrol ve HT, HT+DM grupları arasında VKİ açısından anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Kontrol ve HT grubu, HT+DM grubu ile karşılaştırıldığında AKŞ ve HbA1c açısından anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Tedavi öncesi ve sonrası çalışma hastalarında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve idrar cerebellin, metanefrin ve normetanefrin düzeylerinde anlamlı azalma saptandı(p<0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HT ve HT+DM grubunda adrenalin düzeylerinde anlamlı artış izlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan noradrenalin düzeyinde HT grubunda anlamlı artış saptanırken HT+DM grubunda anlamlı azalış saptanmıştır. Ek olarak kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hem HT hem de HT+DM gruplarında idrar noradrenalin düzeyi artmıştır (p<0,05). Bu çalışmada cerebellin, katekolamin(adrenalin ve noradrenalin) ve katekolamin metabolitlerinin(metanefrin, normetanefrin) HT ile HT+DM arasında bir bağlantı olduğu ortaya çıkarılmıştır. Gelecekte bu hastalıklarda bu parametrelerin bakılması ve mevcut hastalıkların etyopatogenezi hakkında fikir verebileceği öngörülmektedir. Anahtar Sözcükler: Hipertansiyon, diabetes mellitus, cerebellin, katekolaminler.
Gastrik ve gastro-özefageal bileşke kanserlerinde HER2 overekspresyonunun klinik önemi
Gastrik ve Gastro-özefageal Bileşke Kanserlerinde HER2 Overekspresyonunun Klinik ÖnemiAmaç: Bu çalışmada gastrik kanser (GC) ve gastroözefageal bileşke kanserlerinde (GEJC) HER2 overekspresyon oranı, HER2 overekspresyonunun klinik, patolojik parametrelerle ilişkisi ve prognoz üzerine etkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Gastrik kanser ve GEJC tanılı 285 (202 erkek, 83 kadın) hastanın cerrahi ya da biyopsi preperatlarında HER2 ekspresyon varlığı immunohistokimyasal (IHK) yöntemle ve silver insitu hibridizasyon (SISH) yöntemiyle değerlendirildi. HER2 (+)'liğinin tümörün çapı, histopatolojisi, grade'i, seroza invazyonu (Sİ), lenfovasküler (LVİ) ve perinöral invazyon (PNİ), Lauren ve Borrmann tipi, tümörün lokalizasyonu, TNM evresi, izlemde lokal nüks (LN) ve metastaz (M) gelişimi ilişkisi, sağkalım (OS) üzerine etkisi araştırıldı.Bulgular: IHK skorları sırasıyla: 194 (%68.1) IHK 0, 34 (%11.9) IHK +1, 30 (%10.5) IHK +2, 27 (%9.5) IHK +3. IHK +2 olan 30 hastanın 12'de SISH (+) (%4.2), 18'inde SISH (-). IHK +3 ve IHK +2 olup SISH (+) hasta sayısı birlikte değerlendirildiğinde HER2 (+)'liği %13.7'di. HER2 (+)'liğiyle yaş, cinsiyet, TNM evresi, tümör çapı, tümörün lokalizasyonu LN ve M gelişimi, LVİ ve PNİ, Borrman tipi arasında ilişki yoktu. İntestinal tip tümörlerde diffüz tipe göre HER2 (+)'liği daha fazlaydı (%16.7 vs %6.9, p=0.075). İyi-orta derecede diferansiye tümörlerde kötü diferansiye tümörlere göre HER2 (+)'liği anlamlı oranda yüksekti (p=0.001). Pür adenokarsinomlarda %19.4, taşlı yüzük hücreli karsinomlarda %4.2, mikst adenokarsinom-taşlıyüzük hücreli karsinomlarda %10 HER2 (+)'di (p=0.013). HER2 (+)'liğinin OS üzerine anlamlı etkisi saptanmadı (p=0.81), ancak erken evre HER2 (+) hastaların median OS'leri daha kısaydı (p=0.022).Sonuç: Gastrik kanserler ve GEJC'de HER2 (+)'liği tümörün histopatolojisi ve diferansiasyon derecesiyle ilişkilidir. Erken evre hastalarda HER2 (+)'liği kötü prognozla ilgilidir.
Sistemik lupus eritematozus hastalarının hayat kalitelerini değerlendirmek için geliştirilmiş olan lupuspro isimli anketin ülkemiz lupus hastaları üzerinde geçerliliğinin araştırılması ve validasyonu
Amaç: LupusPRO lupus hastalığı için spesifik bir PROM'dur ve Amerikan lupus hastalarında valide edilmiştir. Bu çalışmada, LupusPRO'nun Türkçe versiyonunun Türkçe konuşan hastalar üzerinde geçerli olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Hazırlık aşamasında, İngilizce LupusPRO'nun Türkçe'ye çevrilmiş hali 5 Türkçe konuşan kişide test edildi ve gerekli uyarlamalar yapıldı. Türkçe versiyonun hazır hali ve SF-36'nın Türkçe versiyonu hastalar tarafından dolduruldu. Hastalık aktivitesi PGA, SLEDAI, alevlenme varlığı ile değerlendirildi. Hastalık sebepli hasar, SLICC skoru ile değerlendirildi. Hastalardan 2-3 gün içinde doldurmaları istendiği ikinci LupusPRO formları temin edildi. İnternal tutarlılık güvenilirlik, test/retest güvenilirlik, kriterlerin geçerliliği ve test bileşenlerinin geçerliliği analizleri yapıldı.Sonuçlar: 102 Türkçe konuşan lupus hastası (%94 kadın) çalışmaya dahil edildi. Test/retest güvenilirlik analizi sonucunda alfa değerleri 0.87-0.97 arasında bulundu. İnternal tutarlılık güvenilirlik analizi saonucunda alfa değerleri 0.63-0.94 arasında bulundu. Geçerlilik analizi için yapılan korelasyon testlerinde, LupusPRO'nun alt birimleri ile SF-36 nın ilgili alt birimleri, SF-6D skoru, PGA, SLEDAI, SLICC, alevlenme gibi parametreler arasında korelasyon olduğu görülmüştür.Tartışma: LupusPRO'nun Türkçe versiyonu iyi derecede psikometrik özelliklere sahiptir ve lupus hastaları ile ilgili yapılacak çalışmalarda kulanılmaya hazırdır.
1800 ve 2100 mhz elektromanyetik alanın sıçanlarda açlık-tokluk hormonları, yeme davranışı ve obezite üzerine etkisi
Toplumlar hızla şişmanlamaktadır. TURDEP-II çalışması göstermiştir ki 12 yıllık kısa bir sürede bile genel olarak Türkiye ortalaması 6-8 kg artmıştır. Bunun sonucunda obezite sıklığı da %44 artmıştır.Obezite artışı, artan teknoloji ile beraber kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlığındaki değişime bağlanmaktadır. Obezite üzerinde etkili olabilecek diğer çevresel faktörlerin de belirlenip ortaya konmalıdır. Yoğun elektromanyetik alan oluşturan cep telefonları ve bunların kullanımının hızlıca artması ile beyin parankimi, dolayısıyla iştahın düzenlendiği hipotalamus, çok fazla elektromanyetik alana maruz kalıyor olabilir.Bu çalışmada elektromanyetik alana maruz kalan deney hayvanlarının; (a) açlık-tokluk hormonlarında ortaya çıkan değişiklikleri ve kilolarında gelişebilecek değişimi, (b) kilo almayı açıklayabilecek davranış değişikliklerini saptamayı amaçladık.Çalışma 42 Spragu Dawley sıçanla yapıldı. Çalışmanın sonucunda; 1800 MHz veya 2100MHz EMA uygulaması vücut ağırlığı üzerinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadı. EMA uygulamasının MSH dışındaki açlık-tokluk hormonlarından CART, AgRP ve Nöropeptid Y üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. EMA'ya bağlı ağrı eşikleri anlamlı oranda azaldı (ağrıya duyarlılık arttı). EMA öncesi ve sonrası yükseltilmiş artı testi ölçümlerinde anlamlı fark saptanmadı. 1800 Mhz ve 2100 Mhz EMA alan gruplarda şahlanma davranışı anlamlı olarak arttı.Çalışmamızda 1800 Mhz ve 2100 Mhz gibi doku penetransının az olduğu yüksek frekans uygulanmış olması kilo artışının olmamasının bir sebebi olabilir. Kilo aldıracak derecede bir termal etkisinin olmayışının yanı sıra EMA, iştah merkezi olan hipotalamustaki açlık-tokluk hormon dengesini de etkilememiştir.Sonuçta; EMA ile MSH hormon düzeyindeki azalma, şahlanmadaki artış Non-iyonizan ışınların canlılar üzerinde etkilerinin olabileceğinin delili olarak yorumlanabilir ve bu alanının çok iyi kurgulanmış yeni araştırmalara ihtiyacı olduğunun ifadesi olabilir.
Normotansif obez hastalarda endotel disfonksiyonun serum omentin?1 düzeyleri ve akım aracılı dilatasyon (FMD) yöntemi ile değerlendirilmesi
Dünyada ve ülkemizde obezite oranları gün geçtikçe artmaktadır. Obeziteye bağlı artmış kardiyovasküler hastalık riski, artmış mortalite ve morbidite mevcuttur.Çalışmamızda normotensif obez hastalarda endotel disfonksiyonunu FMD yöntemi ile değerlendirmek, serum omentin?1 düzeyleri ve diğer metabolik-antropometrik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. 50 obez hasta, sağlıklı 45 gönüllü ile karşılaştırıldı. Tüm hastalara ABPM cihazı ile 24 saatlik kayıt alınarak hipertansiyonları ekarte edildi. Glukoz metabolizması için 75 gr OGTT uygulandı, uygulama günü 0.saat omentin?1 düzeyleri ve FMD işlemi uygulandı. Hastalara vücut kompozisyonu analizi için segmenter vücut analizi ve Viscan cihazı ile ölçüm yapıldı.Obez hastalarda kontrol grubuna göre omentin?1 düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Obez hastaların FMD yanıtı kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmış bulundu. FMD yanıtı ve omentin?1 serum düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulundu. Omentin-1 serum düzeylerinin BKİ, belçevresi, vücut yağ yüzdesi, Viscan visseral yağlanma ve total abdominal yağlanma, insülin, HOMA skoru ile negatif ilişkili olduğu görüldü. Seğmenter vücut analizi cihazı antropometrik ölçümleri ile Viscan cihazı ölçümleri birbiriyle pozitif yönde korele bulundu. Multipli lineer regresyon analizde obez hastalarda tek başına yağ dokusu fazlalığı FMD'yi belirleyen bağımsız bir risk faktörü olarak bulundu.Sonuç olarak obez bireylerde omentin?1 düzeyleri ve FMD yanıtı azalmış olarak bulunmuştur. Omentin?1 düşüklüğü endotel bağımlı dilatasyon yanıtının azalmasıyla koreledir. Obezlerde artan yağ dokusu endotel bağımlı dilatasyon yanıtının bozulmasına katkı sağlayan bağımsız bir risk faktörüdür.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesine yatan hematopoietik kök hücre nakli hastalarının yoğun bakım seyri ve prognozlarını etkileyen faktörler
Hematopoietik kök hücre nakli, ciddi morbidite ve mortalite ile sonuçlanabilen birçok komplikasyon ile ilişkilidir. Bu komplikasyonların bir kısmının tanı, takip ve tedavisinde hastaların YBÜ'ye kabulü gerekebilmektedir. Bu grup hastalarda yoğun bakım ihtiyacı doğduğunda prognoz genellikle kötü olmaktadır.Bu çalışmada bir üniversite hastanesi iç hastalıkları yoğun bakım ünitesine yatan hematopoietik kök hücre nakli hastalarının yoğun bakım seyri ve prognozlarını etkileyen faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.Retrospektif olarak yürütülen bu çalışmada daha önceden veya çalışma periyodunda hematopoietik kök hücre nakli yapılmış, 01.01.2007-31.12.2010 tarihleri arasında GÜTF İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilmiş hastalar dâhil edilmiştir.Çalışma süresince toplam 64 hasta kabulü saptandı. Çalışma kriterlerine göre ileri istatistiksel inceleme 48 hastada uygulandı. Bu hasta grubunda yoğun bakıma en sık kabul nedeni solunum yetmezliği olarak tespit edildi.Tek değişkenli analizlerde nakil ilişkili özelliklerden YBÜ kabulde hastalık yinelemesi ve VOH gelişimi, YBÜ'ye kabulde hesaplanan APACHE II ve SOFA skorları, eşlik eden septik şok ile tanımlanabilen bakteri varlığı mortalite üzerine etkili faktörler olarak tespit edildi.Yoğun bakım ünitesinde uygulanan tedavi ve takip modalitelerinden entübasyon ihtiyacı, İMV uygulaması, vazopressör kullanımı, SVB ve invaziv arteriyel kan basıncı takibi ve RRT uygulaması mortalite üzerine etkili bulundu.Yoğun bakım ünitesinde gelişen komplikasyonlar arasında pnömoni, septik şok ve ÇOYS'a atfedilen mortalite %100 olarak saptandı.Tek değişkenli analizlerde mortalite üzerine etkili olduğunu saptadığımız prognostik faktörleri lojistik regresyon analizi ile değerlendirdiğimizde APACHE II skorunun ve vazopressör kullanımının istatistiksel olarak anlamlılığını koruduğu tespit edildi (p değeri<0,05).Yoğun bakımdan taburculuk ya da diğer servislere devir olarak tanımladığımız kısa dönem sağkalım %31,25, bir yıllık sağkalım ise %14,6 olarak tespit edildi.
Tavşanlarda deneysel akut anemi ve akut inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin araştırılması
Anemi ile seyreden enfeksiyöz ve inflamatuvar bazı hastalıklarda kalp kası hasarı şekillenmektedir. İnflamasyonun tek başına kalp kası hasarı oluşturduğu ortaya konulmasına rağmen, aneminin tek başına kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tavşanlarda deneysel akut inflamasyon modeli ile sistemik inflamasyonun kalp kası üzerine etkilerinin değerlendirilmesi, deneysel akut normovolemik anemi modeli ile de aneminin kalp kası hasarı oluşturup oluşturmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 28 adet Yeni Zellanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar rastgele, Akut İnflamasyon (AI) grubu (n:8), Akut İnflamasyon Kontrol (AIK) grubu (n:6), Akut Anemi (AA) grubu (n:8) ve Akut Anemi Kontrol (AAK) grubu (n:6) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Akut anemi oluşturmak amacıyla 24 saat aralıkla 5 gün boyunca hematokrit değer %10-15 aralığına inene kadar tekrarlayan flebotomi uygulandı. AA ve AAK grubundaki tavşanlardan 0, 24, 48, 72, 96 ve 120. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Akut inflamasyon oluşturmak için ise sekal ligasyon ve punksiyon modeli uygulandı. AI ve AIK grubundaki tavşanlardan 0, 4, 8, 12. saatlerde hematolojik ve biyokimyasal analizler için kan örnekleri alındı. Deney sürelerinin tamamlanmasını takiben tavşanlar ötenazi edilerek, histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler için kalp kası örnekleri alındı. Deney sonucunda AA grubu serum kardiyak troponin I (cTnI) konsantrasyon ortalamalarının (0.072±0.045 ng/mL) AAK grubu ortalamalarına göre (0.015±0.005 ng/mL) önemli derece (P<0,01) artış gösterdiği belirlendi. Aynı zamanda AI grubu cTnI konsantrasyonu ortalamalarının da (1,177±0,971) AIK grubu ortalamalarına (0.031±0.021) göre yüksek (P<0,01) olduğu tespit edildi. Hem AA hem de AI grubundaki tavşanların kalp dokularının histopatolojik incelenmesinde hücrelerin sınırlarının kaybolduğu, koyu eozonofilik boyandığı, çekirdeklerinin piknotik olduğu ve kayolizise uğradığı, kas tellerinin enine çizgilenmelerinin ortadan kaybolduğu, koagulasyon nekrozu alanlarının varlığı ve mononükleer hücre infiltrasyonu dikkati çekti. Ayrıca sitoplazmik cTnI immunoreaktivitesinin AA ve AI grubunda kontrol gruplarına göre azalmış olduğu tespit edildi. Bu deneysel çalışmanın sonucunda akut aneminin kalp kası hasarına neden olduğu ve anemi ile serum cTnI konsantrasyonu arasında önemli derece negatif korelasyon olduğu ortaya koyuldu. Anahtar Kelimeler: Tavşan, anemi, endotoksemi, kardiyak troponin I, patoloji
Deneysel diyabetik sıçan böbrek dokusunda adropin ve betatrofin üzerine vitamin D'nin etkileri
Diabetes Mellitus (DM) hiperglisemi ile karakterize olan heterojen bir metabolizma bozukluğudur. DM; karbonhidrat, lipid ve protein metabolizmasındaki bozukluklar ile hızlanmış aterosklerozla birlikte, mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarla seyreden kronik metabolik bir hastalıktır. Bu çalışmada; streptozotosin (STZ) ile oluşturulan deneysel diyabet modelinde sıçan böbrek dokusunda adropin, betatrofin ve apoptozis üzerine vitamin D'nin etkileri incelemek amacıyla yapılmıştır. Sekiz-on haftalık 41 adet Wistar albino cinsi erkek sıçanlar her grupta 7 hayvan olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Buffer grubuna tek doz 0.1 M sodyum Buffer'ı ip uygulandı. Vitamin D grubuna günlük 200 IU/gün oral yolla Vitamin D uygulandı. Diyabet grubuna 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum Buffer'ında çözdürülerek ip uygulandı. Glukoz düzeyi 250mg/dl üzerinde olanlar diyabetik kabul edildi. Diyabet+Vitamin D grubu 50mg/kg tek doz STZ 0.1 M sodyum Buffer çözdürülerek ip uygulandı. Diyabet oluşturulduktan sonra Vitamin D 200IU/gün oral yolla uygulandı. Deney sonunda tüm gruptaki sıçanlar dekapite edildi ve hızla böbrek dokuları çıkarılarak immünohistokimya ile TUNEL boyama yapıldı. Ayrıca tüm gruplara ait serum örneklerinden de total antioksidan status (TAS) ve total oksidan status (TOS) düzeyleri incelendi. Yapılan biyokimyasal ve histolojik incelemelerde serum TOS, TAS düzeyi ile TUNEL pozitifliği, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi; Kontrol, Tampon ve Vitamin D gruplarında benzerdi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında Diyabetik grupta TOS düzeyi ve TUNEL pozitifliği anlamlı olarak artarken TAS düzeyi, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi belirgin olarak azalmıştı. Diyabetik grup ile kıyaslandığında ise Diyabet+Vitamin D grubunda TOS düzeyi ve TUNEL pozitifliği anlamlı olarak azalırken TAS düzeyi, adropin ve betatrofin immünreaktivitesi belirgin olarak artmıştı. Sonuç olarak, diyabetin komplikasyonlarını önlemek amacıyla vitamin D ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin ve adropin ile betatrofin'in diyabetik nefropati patogenezinde yer alabileceğinden daha ileri araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rat, diabetes mellitus, böbrek, adropin, betatrofin
Komplikasyonlu ve komplikasyonsuz tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda betatrophin düzeylerinin araştırılması
Diyabetes Mellitus (DM), insülin salınımı, insülin etkisi veya bu faktörlerin her ikisinde de bozukluk nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Etyolojide insülin direnci, görece insülin yetmezliği ve insülin direnci zemininde ilerleyici insülin salınım defekti suçlanmaktadır. Hastalığın akut komplikasyonlarını azaltmak ve uzun vadede gelişebilecek kronik ve pahalı komplikasyonlardan (nöral, retinal, renal, kardiyovasküler) hastayı korumak ve eğitmek tedavide temel amaçlardandır. Bu çalışmada komplikasyonlu ve komplikasyonu olmayan diyabetik hastalarda serum Betatrophin, interlökin-6 (IL-6) ve TNF-alfa (TNF-α) ile diğer metabolik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bu çalışmaya 31 komplikasyonsuz, 30 mikrovasküler (nöropati, retinopati, nefropati), 30 makrovasküler (kardiyovasküler, renal yetmezlikli, serebrovasküler) komplikasyonu olan toplam 91 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ile HbA1c, insülin, c-peptit düzeyleri, HOMA-IR değerleri, tüm lipit profilleri, karaciğer fonksiyon testleri, böbrek fonksiyon testleri çalışıldı. Serum Betatrophin düzeyleri komplikasyonlu diyabetik hastalarda herhangi bir komplikasyonu olmayanlara göre % 3-5 artış göstermesine karşın bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05) ancak TNF-α ve IL-6 düzeylerindeki % 10-17 artışın anlamlı (p<0,05) olduğu saptandı. Diyabetik retinopatisi ve diyabetik ayağı (DA) olan hastalarda Betatrophin, IL-6 ve TNF-α düzeyleri komplikasyonsuz olanlara göre anlamlı (p<0,05) düzeyde artmıştı. Sonuç olarak; Betatrophin, TNF-α ve IL-6 düzeylerinin komplikasyonlu diyabetik retinopatili hastalardaki artmış düzeyleri hastalığın prognozu, teşhis ve tedavisi hakkında bir fikir verebilir. Betatrophinin komplikasyon oluşum evrelerinde bir rolü olup olmadığını ortaya çıkartabilmek için daha fazla hastanın olduğu çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: IL-6, TNF-α, Anjiopoetin like protein 8 (ANGPLT8), insülin direnci, pankreatik beta hücre proliferasyonu.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde takip ve tedavi edilen mantle hücreli lenfomaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Non-Hodgkin lenfomaların yaklaşık %5'ni oluşturan mantle hücreli lenfoma (MHL),agresif seyreden ve kür şansı olmayan bir hastalıktır. Birinci basamak kemoterapi için kabul görmüş standart bir protokol bulunmadığı için her merkezin kendi teknik donanımı, yatak sayısı ve yetişmiş eleman sayısına göre bir tedavi pratiği olduğunu düşünüyoruz. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji veya Hematoloji kliniklerinde tercih edilen kemoterapi tiplerini, etkinliklerini ve toksisitelerini incelemek için bu çalışmaplanlandı.Gereç ve Yöntem: Ocak 2000-Aralık 2011 tarihleri arasında MHL tanısı alan hastalar retrospektif incelendi. Toplam 44 hasta tespit edildi ancak 4 hastanın dosyasına ulaşılamadığından çalışmaya alınmadı. Böylece 40 hastanın demografik verileri, kemoterapi tercihleri, tedavi yanıtları ve toksisiteleri değerlendirildi.Bulgular: Medyan 33.5 (3-134) ay takipli çalışmada 33 erkek 7 kadın vardı. Hastalardan 26'sı (%65) hayatta iken 14'ü (%35) ölmüştü. Medyan yaşın 61.5 olduğu çalışmada %85 hasta ileri evredeydi. Sekiz hastada blastoid alt tip tespit edilmişti. Birinci basamakta 27 RCHOP, 9 R-Hyper-CVAD, 3 R-CVP ve 1 R-CMF tercih edilmişti. Dördü ilk basamakta,toplam 11 hastada otolog kemik iliği nakli yapılmıştı. Yanıt değerlendirmede 24 tam yanıt, 8 kısmi yanıt, 4 stabil yanıt ve 2 progresyon tespit edilmişti. Medyan hastalıksız sağkalım 18 ay, medyan genel sağkalıma ise henüz ulaşılamamıştı. Ancak 5 yıllık sağkalım oranı %58 idi. Birinci basamakta R-HyperCVAD alanların % 83'ünde ve R-CHOP alanların %52'sinde grad 3-4 miyelosupresyon görülmüşken bir vakada toksik ölüm tespit edildi.Sonuç: MHL, geçici kemoterapi yanıtı ve yüksek nüks oranı nedeniyle kötü prognozlu bir hastalıktır. Birinci basamak kemoterapi yanıtlarımız ve toksisitelerimiz literatür ile benzerbulundu. Kür şansının olmadığı göz önünde bulundurularak yaş, performans durumu ve eşlik eden hastalıklar dikkate alınarak kemoterapi tercihi yapılmalıdır.
Allojenik kök hücre nakli hastalarında glutatyon s-transferaz p1 polimorfizminin demir parametreleri ,erken nakil komplikasyonları ve ilk 100 günlük sağ kalım ile ilişkisinin araştırılması
Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN)'nde görülen graft yetmezliği,verici atak hastalığı (VAH), enfeksiyonlar ve hazırlık rejimindeki kemoterapötikajan ve radyoterapiye bağlı olarak gelisen organ toksisiteleri önemli ölçüdemorbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. HLA dısı genlerdeki tek nükleotidpolimorfizminin (TNP) HKHN komplikasyonları ile iliskisinin olabileceği önesürülmektedir. GSTP1 de oksidatif stresi azaltabilen bir enzimdir, özellikle demirbirikimi olan hastalarda hücreleri reaktif oksijen radikallerine karsı korur. Buenzimlerin aktivitelerindeki değisiklikler oksidatif strese karsı hücre direncindeönemli bir etkiye sahip olabilir. Biz bu çalısmada akut lösemisi olan 50 hastadaGSTP1 polimorfizminin demir parametreleri, erken nakil komplikasyonları ve ilk100 günlük sağ kalım ile iliskisini arastırdık.GSTP1 polimorfizmi olan ve olmayan hastalar arasında SOS, aVAH,enfeksiyonlar, mukozit, hemorajik sistit ve sağ kalım yönünden anlamlı birfarklılık bulunmadı. GSTP1 polimorfizmi olan hastalarda grade 0-2 anemi anlamlıolarak fazla bulunurken (p=0,02), GSTP1 polimorfizmi olmayan hastalarda grade3-4 anemi daha fazla bulundu (p=0,02). GSTP1 polimorfizminin serum demiri veferritin üzerine anlamlı bir etkisi bulunmazken GSTP1 polimorfizmi olan guruptaTSI belirgin olarak yüksek bulundu (p=0,02).Bu analizde Ferritin değeri 1000 ng/ml'nin üzerinde olan hastalarla1000ng/ml'nin altında olan hastalar karsılastırıldığında ilk 100 günlük sağ kalımaçısından fark gözlenmezken, izlem süresinin sonunda ferritin değeri 1000'inaltında olan hastalarda sağ kalımın belirgin olarak fazla olduğu görülmüstür. Heriki grup arasında erken nakil komplikasyonları açısından fark bulunmamıstır.Sonuç olarak nakil öncesi GSTP1 polimorfizminin varlığının demirparametreleri, erken nakil komplikasyonları ve ilk 100 günlük sağ kalım ile iliskiliolmadığı gösterilmistir.Anahtar Kelimeler: Hematopoietik kök hücre nakli, nakil sonrasıkomplikasyonlar, glutatyon S-transferaz enzim polimorfizmi
Mültipl myelomlu hastalarda tanı anındaki kemik iliği biyopsisinde CD68 ve CD163 ile immunohistokimyasal olarak tayin edilen doku makrofajının prognostik önemi
Kemik iliğinde yer alan stromal hücreler, myelom hücresinin büyümesi, yaşaması, migrasyonu ve ilaç direnci geliştirmesinde de önemli bir role sahiptir.. Tümör ilişkili makrofajların (TİM); tümör hücrelerinin yaşaması, çoğalması, yeni damar oluşumu ve yayılmasındaki önemli rolü vardır. Bu çerçevede MM patogenez ve prognozunda TİM infiltrasyonu önemli rol oynayabilir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Hematoloji Bilim Dalı'nda tanı almış toplam 68 MM hastası alındı. Hastaların ortanca yaşı 60 (min-maks, 40-84) olup, 36'si erkek, 32'si kadın idi. Makrofaj infiltrasyonunu saptamak için tanı anı kemik iliği biyopsilerinde anti CD68 ve CD163 monoklonal antikorlar ile immunhistokimyasal boyama yapılarak değerlendirme yapıldı. Hastaların CD68+ hücre sayısı ortanca 1 (min-maks, 0-8) ve CD163+ hücre sayısı ortanca 5 (min-maks, 0-13) olarak saptandı. CD163+ hücre sayısı > 7 olan hasta sayısı 17 (%25), ? 7 olan hasta sayısı 51 (%75) olarak bulundu. Ortanca sağ kalım CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda 9,5 (min-maks, 1-75) ay, ? 7 olan hastalarda 33 (min-maks, 1,5-108) olarak bulundu (p=0,005). Altı yıllık toplam sağ kalım olasılığı CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda %22 iken CD163+ hücre sayısı ? 7 olan hastalarda %57 olarak bulundu (p=0,011). Tek ve çok değişkenli analizde CD163+ hücre sayısının 6 yıllık sağ kalım üzerinde anlamlı olarak etkili olduğu saptandı (p=0,015 v.s. 0,039). Kolay uygulanabilir bir yöntem olması da göz önünde bulundurulur ise immunohistokimyasal olarak CD163 ifadelenmesinin saptanması yeni tanı MM hastalarında prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.
Bleomisin ile uyarılmış deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavisinin etkinliği
Sistemik sklerozun patogenezi tam olarak bilinmese de, immün aktivasyonun patogenezde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'yı bloke eden bir monoklonal antikordur. Metformin yaygın olarak kullanılan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. Son zamanlarda, metforminin yeni pleiotropik etkileri, özellikle anti-proliferatif ve anti-fibrotik aktivitesi açıklanmıştır. Çalışmamızın amacı, bleomisin (BLM) ile oluşturulmuş deneysel deri fibrozunda sekukinumab ve metformin uygulamalarının profilaktik ve teröpatik etkinliklerinin belirlenmesidir. Çalışmaya ortalama 6 hafta yaşında ve 20-25 gram ağırlıklarında, 50 adet Balb/c dişi fare alındı. Fareler 5 gruba ayrıldı: (grup 1 [kontrol], 2 [sham], 3 [sekukinumab], 4 [metformin] ve 5 [sekukinumab + metformin]). Kontrol grubundaki farelere 100 μl fosftla tamponlanmış salin (FTS), diğer gruptaki farelere ise 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde), 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak uygulandı. Ek olarak, 3. ve 5. gruptaki farelere 10 mg/kg dozunda sekukinumab haftada bir sc; 4. ve 5. grupundaki farelere günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün olarak uygulandı. Fare gruplarının hepsi 4. hafta sonunda sakrifiye edildi ve yapılacak analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlere ek olarak, doku IL-17A ve kollajen 3A mRNA düzeyleri real-time PCR yöntemi değerlendirildi. Tekrarlayan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden olmuştu. Ek olarak, BLM grubunda doku IL-17 ve kollajen 3A mRNA ekspresyonlaro artmıştı. Sekukinumab ve metformin dermal fibrozu hafifletmişti. Sekukinumab ve metformin demal kalınlığı, doku IL-17A ve kollajen 3A mRNA düzeylerini anlamlı azalmıştı. Sonuç olarak, sekukinumab ve metforminin BLM ile uyarılmış dermal fibroz modelinde anti-fibrotik etkiler sergileyebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Deneysel skleroderma, sekukinumab, metformin
İrritabl bağırsak sendromlu hastalarda EGF 61 A/G ve EGF G1380A polimorfizmlerinin değerlendirilmesi
İrritabl bağırsak sendromu (İBS) toplumda sık görülen, hayat kalitesini bozan, fonksiyonel bağırsak hastalığı ailesinin önemli bir üyesidir. İBS tanısında Roma IV kriterleri dışında ek bir tanı yöntemi veya laboratuvar parametresi bulunmamaktadır. İBS tanısında EGF polimorfizmlerinin önemi ile ilgili çalışma yoktur. Bu nedenle bu çalışma ile İBS hastalarında EGF 61 A/G ve EGF G1380A genetik polimorfizmlerinin incelenmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Roma IV kriterlerine göre tanı alan 100 tane İBS hastası, 100 tane de bilinen ek hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllü bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. İBS hastaları alt gruplara göre değerlendirildiğinde %61'i konstipasyon dominant (İBS-C) %22 mikst (İBS-M) ve sadece %17'si diyare dominant (İBS-D) grubundaydı. Çalışmaya alınan hastaların tam kan sayımı, lipid parametreleri, tiroid fonksiyon testleri ve biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Çalışmaya alınan 100 İBS hastasından ve 100 kontrol grubundaki hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği alındı, EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri PCR-RFLP yöntemi ile analiz edildi. Her iki grupta EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri bulunma sıklıkları karşılaştırılarak, İBS hastalarını sağlık kontrollerden ayırt etmedeki rolleri araştırıldı. Ayrıca İBS alt gruplarında her iki polimorfizm yönünden farklılık olup olmadığı araştırıldı. İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrol bireylerin kadın-erkek cinsiyet açısından değerlendirilmesinde fark mevcut olup İBS grubunda daha fazla erkek çalışmaya alınmıştı (%36'ya karşı %19; p=0,007). İBS hastaları ve kontrol bireyler karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanan diğer parametreler; hemoglobin (14,0±1,5 g/dL'ye karşı 13,1±1,8 g/dL; p<0,001), ALT (24±13 U/L'e karşı 19±12 U/L; p=0,001) ve total bilurubindi (0,8±1,4 mg/dL'e karşı 0,5±0,3 mg/dL; p=0,03). İBS alt gruplarının karşılaştırılmasında GGT düzeylerinde İBS-C ile İBS-M arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (32±34 U/L'e karşı 14±5 U/L; p=0,02) ve yine albümin düzeylerinde İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (4,6±0,2 U/L'e karşı 4,4±0,2 U/L; p=0,03). İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrollerde EGF G1380A'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında Genotip A/G nın İBS hastalarında sağlıklı bireylere oranla 28 kat fazla olduğu saptandı (%65'e karşı %6; OR28, 4; %95 CI: 11, 3-71,6; p<0,001). İBS alt gruplarında EGF 61 A/G'nin genotip sıklığı karşılaştırıldığında İBS-C ile İBS-M hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,01). Aynı şekilde, İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada da istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,04). İBS-C ile İBS-D arası karşılaştırmada da farklılık saptanmadı (p=0,37). Bu çalışma ile İBS'li hastalarda EGF G1380A polimorfizminin yüksek oranda bulunduğunu, gelecekte İBS hastalarında bu polimorfizmin bakılmasının mevcut hastalıkta tanı koymada kullanılabileceği ve negatif prediktif değerinin yüksek olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, EGF 1380 +61A/G polimorfizmi de İBS alt gruplarını ayırt etmede yardımcı bir test olabilir. Bu sonuçların, geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: İBS, EGF G1380A polimorfizmi, EGF 61 A/G polimorfizmi, EGFR.
Sklerodermalı hastalarda plazma ve tükürükte sklerostinin araştırılması
Sistemik skleroz (SSk), deri ve iç organların yaygın fibrozu ile giden kronik otoimmün inflamatuar bir hastalıktır. SSk etyolojisi tam olarak aydınlatılamamasına rağmen, etyolojisinde genetik ve çevresel faktörler sorumlu tutulmaktadır. Patogenezi kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın kollajen sentezini etkileyen faktörler, kapiller değişiklikler ve immünolojik mekanizmalar arasındaki etkileşmeler sonucu geliştiği düşünülmektedir. Sıklıkla genç kadınlarda görülmesi ve hastaların hayat kalitesini etkilemesi nedeniyle önemli psikososyal sorunlar eşlik etmektedir. SSk'da deride oluşan değişiklikler ve kontraktürler morbiditeyi, iç organ tutulumları ise hem morbiditeyi hem de mortaliteyi önemli ölçüde etkilemektedir. Sklerostin molekülü SOST geninin glikopeptid yapıda bir ürünüdür, büyük ölçüde osteositler tarafından salınır. Aynı zamanda, renal ve vasküler hücrelerden de salgılanır. Sklerostin Wnt sinyal yolağında inhibitör olarak görev almaktadır. Wnt sinyal yolağı embriyonik kök hücre gelişiminde, kemik metabolizmasında ve normal yetişkin homeostasisinde rol oynadığı bilinmektedir. Çalışmamızın amacı SSk hastalarında kan ve tükürükte sklerostin düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde SSk ile sklerostin arasında ilişki olduğunu gösteren yeterli çalışma yapılmamıştır. Sklerostinin SSk patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda 35 SSk'lı hasta ile 35 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında SSk'da kan ve tükürükte sklerostin düzeyi anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001) . Sonuç olarak, kronik otoimmün bir hastalık olan SSk 'da sklerostin düzeyleri artmaktadır. Wnt yolağı inhibitörü olan sklerostinin, SSk patogenezinde bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, Sklerostin, Wnt yolağı
Metastatik meme karsinomunda osteopontin ve cyclın D1 ekspresyonu değerlendirilmesi
Meme karsinomu kadınlarda en sık görülen kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde 2. sırada yer almaktadır. Her yıl yaklaşık 1.5 milyon kişi yeni meme karsinomu tanısı almaktadır. Hastalığın seyri temel olarak metastaz durumuna bağlı olduğundan hangi hastalarda daha çok metastaz görüleceği konusunda güvenilir ve spesifik biyobelirteç arayışları önem kazanmıştır. Osteopontin (OPN) mineralize kemik matriksinde osteoklastların bağlanmasında rol oynayan bir asidik yapışkan glikoproteindir. OPN, vasküler endotelial faktör ekspresyonunu arttırarak, proliferatif sürece ve tümör progresyonuna katkıda bulunur. Cyclin D1 (CD1)'in fazla ekspresyonu hücre siklusunun G1 fazını kısaltarak, karsinom oluşumunun erken fazından ve tümör progresyonundan sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmada invaziv duktal meme karsinomu tanılı olgularda CD1, OPN ekspresyonları bazı klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 2008-2017 yılları arasında takip edilen lokal ileri evre ve ileri evredeki 30'ar olgu ile karsinom tanısı olmayan 10 olgu alındı. Olguların patoloji preparatları immünhistokimyasal boyama ile CD1, OPN ekspresyonları "Düşük" ve "Yüksek" olarak kategorize edildi. Ekspresyon dereceleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri, sağkalımları arasındaki ilişkiler istatiksel olarak, % 95 güven aralığında, p< 0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada CD1 ekspresyonu normal meme dokusuna göre ileri evredeki meme kanserli olgularda yüksek bulunurken, OPN ekspresyonu daha düşük bulundu (p< 0.05). CD1 ekspresyonu ileri evredeki olgularda lokal ileri evredekilere göre daha yüksek bulundu (p= 0.003). CD1 ve OPN ekspresyon dereceleri ile ortalama sağkalım (OS) arasında anlamlı fark bulunmadı. İmmünhistokimyasal olarak; yüksek CD1 ve düşük OPN düzeyleri invaziv meme karsinomu olgularında metastaz varlığını öngörmede kullanılabilecek biyomarkırlar gibi görünmekle birlikte bu konuda daha kapsamlı araştırmalar bilinmezleri aydınlatacaktır. Anahtar Kelimeler: Meme karsinomu, metastaz, cyclin D1, osteopontin
Son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile sürekli ayaktan periton diyalizi ve aletli periton diyalizi tedavisi gören hastaların sol ventrikül hipertrofisi ve diurnal kan basıncı paterni açısından karşılaştırılması
Son dönem böbrek yetmezliği tanısı ile sürekli ayaktan periton diyalizi ve aletli periton diyalizi tedavisi gören hastaların sol ventrikül hipertrofisi ve diurnal kan basıncı paterni açısından karşılaştırılmasıGazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara, Haziran 2012Kardiyovasküler hastalıklar diyaliz hastalarındaki morbidite ve mortalitenin en önemli nedenidir. Bu nedenle diyaliz hastalarında kan basıncı kontrolü ve kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Periton diyalizinin (PD), hemodiyalize (HD) göre teoriksel avantajlarının bulunmasına karşın, rezidüel renal fonksiyonun (RRF) kaybı ile birlikte PD hastalarında artmış kardiyovasküler riski gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Son dönem böbrek yetmezlikli (SDBY) non-dipper kan basıncı fenomeni olan hastalarda, sol ventrikül hipertrofisi (SVH) sıklığında artış görülmektedir. Aletli periton diyalizi (APD) son zamanlarda SDBY hastalarında sık tercih edilen bir tedavi şeklidir. Aletli periton diyalizi ve sürekli ayaktan periton diyalizini (SAPD), kan basıncı paterni, RRF ve SVH açısından karşılaştıran yeterli çalışma bulunmamaktadır.Bu çalışmada, PD hastalarında farklı periton diyalizi tekniklerinin kan basıncı kontrolü, diürnal kan basıncı paterni ve SVH üzerindeki etkisini göstermeyi amaçladık.Çalışmamızda elde edilen sonuçlar;?İki grup arasında cinsiyet, vücut kitle indeksi, eritropoetin ve vitamin D kullanımı, kalsiyum ve fosfor düzeyleri, diyaliz süresi, SVH sıklığı ve RRF değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı?Yaş ortalaması, APD grubunda daha düşüktü.?Ambulatuar ortalama sistolik ve diyastolik kan basıncı ve ortalama kan basıncı (gündüz, gece ve 24 saatlik) değeri APD grubunda daha yüksek olmasına karşın bu fark anlamlı değildi.?Non-dipper kan basıncı paterni açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı.?İki grup arasında sistolik ve diyastolik kan basıncı yükü ve sol ventrikül kitle indeksi açısından anlamlı fark bulunmadı.?Sol ventrikül kitle indeksi ile ortalama sistolik ve diyastolik kan basıncı ve ortalama kan basıncı arasında (gündüz, gece ve 24 saatlik ortalama değerler) anlamlı korelasyon bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile hem gündüz hem de gece sistolik ve diyastolik kan basıncı yükü arasında anlamlı korelasyon bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile diyastolik non-dipper paterni arasında anlamlı ilişki bulundu.?Sol ventrikül kitle indeksi ile rezidüel renal fonksiyon ve hemoglobin arasında negatif korelasyon saptandı.?Rezidüel renal fonksiyon ile hemoglobin arasında pozitif korelasyon saptandı.?Çok değişkenli doğrusal regresyon analizi modellerinde, her üç modelde de SVKİ ile RRF arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca SVKİ ile SKB, DKB ve ortalama KB arasında anlamlı ilişki gösterildi.Çalışmamızda, APD ve SAPD hastaları arasında kan basıncı kontrolü, diurnal kan basıncı paterni ve SVH açısından anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızdan elde edilen verilere göre SDBY hastalarında SVH gelişmesinin önlenmesinde kan basıncı kontrolü ve RRF'nin korunması, PD tekniğinin tipinin seçiminden daha çok önem taşımaktadır.
Pankreas kanserinde oksaliplatin temelli tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi
Pankreas kanserinde cerrahi rezeksiyon ile kür sağlanabilmesine rağmen hızlı ilerleyen ve geç bulgu veren bir hastalık olması nedeniyle rezektabilite oranları düşüktür.Hastalar sıklıkla lokal ileri veya metastatik hastalık evresinde başvurduklarından prognoz kötüdür.Günümüzde standart adjuvan tedavide gemsitabin bazlı rejimler tek başına veya radyoterapi ile birlikte uygulanmaktadır.Pankreas kanserinin kemoterapiye dirençli olması ve hızlı ilerlemesi nedeniyle başlangıçta gembisitabine direnç gösteren veya gembisitabin bazlı tedaviye ilk yanıttan sonra dirençli hale gelen hastalarda yapılan bazı çalışmalar vardır. Gemsitabin bazlı tedaviye dirençli hastalarda oksaliplatin içeren rejimler alternatif tedavi olarak uygulanmaktadır.Çalışmamızda lokal ileri veya metastatik pankreas adenokarsinomu tanısı olan gembisitabin bazlı tedavi sonrası progres gösteren 23 hastanın ikinci sıra tedavisinde kullanılan oksaliplatinin etkinliği ve güvelinirliği incelendi.Çalışmamızın etkinlik ve toksisiteleri daha önceki çalışmalarla benzerdi.Sıklıkla grade 1 ve 2 nötropeni, bulantı, kusma ve diyare görülürken 1 hastada grade 1 periferik nöropati yine 1 hastada grade 3 trombositopeni tespitedildi. Ancak bazı yan etkilerin görülme sıklığı ve tam olarak derecesiyle beraber; duyusal nöropati gibi görülebilecek bazı yan etkiler kaydedilmemiş olabildiğinden daha düşük gözükmektedir. Oksaliplatinli rejimle ilişkili toksisiteler beklenebilecek ve genellikle tedavi edilebilir düzeylerdeydi.Gemsitabin bazlı tedavi sonrası progrese olan pankres adenokarsinomlu hastalarda 4 aylık medyan PFS ve 7 aylık OS ile oksaliplatin bazlı tedavilerin fayda sağlayacağı görülmekte.Tedavi edilebilir toksisite ile birlikte hastalar oksaliplatin bazlı kemoterapi rejimine iyi bir tolerans sergilemiştir; bu durum daha önce gemsitabin ile tedavi edilmiş olan ilerlemiş veya metastatik pankreas adenokarsinomu olan hastalarda yeni tedavi yaklaşımları bulununcaya kadar ikinci sıra bir tedavi olarak kabul edilebilir.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, oksaliplatin etkinlik-toksisite
Hashimoto tiroiditi olan gebelerde gebelik süresince T helper-1, T helper-2 ve T helper-17 ile ilişkili sitokin düzeylerinin seyrinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Otoimmün Tiroid Hastalıkları doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülmektedir. Tiroid antikor pozitifliğinin ve hipotiroidinin; tekrarlayan gebelik kayıpları ve infertilite ile ilişkisi gösterilmiştir. Tiroid otoimmünitesi olan olgularda T helper -1 (Th1) ve T helper-2 (Th2) arasındaki dengenin Th1 lehine bozulduğu ve aktive T lenfositlerin uterusta başarılı gebeliği engellediği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amaçlarımız da Hashimoto Tiroiditi (HT) olan gebelerde Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeylerinin sağlıklı gebelerden farklı olup olmadığını incelemek, gebelik seyrinin bu sitokin düzeylerine etkisini değerlendirmek ve L-Tiroksin (LT4) tedavisinin bu seyire katkısı olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca bu sitokin düzeylerini infertil HT olan olgularda da inceleyerek infertilite patogenezinde tiroid otoimmünitesinin rolü olup olmadığını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gebeliğin başında HT tanısı alan ve LT4 tedavisi almayan 20 gebe, gebelikten önce bilinen HT olan 15 gebe ve kontrol grubu olarak , bilinen otoimmün tiroid hastalığı olmayan 19 gebe dahil edildi. Gebe olguların ilk ve ikinci trimestirde tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikor düzeyleri, Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ölçüldü tiroid ultrasonografileri yapıldı. Çalışmaya ayrıca HT olan infertilite nedeni açıklanamayan 21 kadın ve HT olan fertil 18 olgu alınmıştır. Bu olguların tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikor düzeyleri, Th1/Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ölçüldü ve tiroid ultrasonografileri yapıldı.Bulgular: HT tanısını ilk trimestirde alan gebelerde Th1 ilişkili sitokin olan IL-2 düzeyi kontrol grubundan anlamlı yüksek bulundu [7,29 (0,88-24,05)'e karşılık 2,07 (0-9,19), p<0,05]. Bu grupta benzer şekilde Th17 ile ilişkili sitokin olan IL-17 düzeyi kontrol grubundan anlamlı yüksek bulundu [ 4,53 (0,94-8,19)'e karşılık 1,79 (0,84-5,75), p<0,05]. Gruplar arasında ilk trimestirde Th2 ile ilişkili sitokin olan IL-4 ve IL-10 düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. İkinci tirmestirde ölçülen Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. HT'i olan infertil ve fertil olgular arasında Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı.Sonuç: HT'I olan gebelerde Th1 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri ilk trimestirde kontrol grubuna göre yüksekken ikinci trimestirde kontrol grubu ile fark göstermemiştir. Bu patolojik artışın ikinci trimestirde düzelmesi LT4 tedavisinin olumlu katkısı sonucu olmuş olabilir. HT'i olan infertil ve fertil olgular arasında Th1, Th2 ve Th17 ile ilişkili sitokin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmamış olması açıklanamayan infertilitenin patogenezinde immün sistem dengesizliği dışında başka nedenlerin rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Adrenomedüllinin ratlarda kontrast nefropati hasarını önleyici etkisi
Yaşlanan toplumumuzda böbrek yetmezliği sıklığının artması ve kontrast maddelerin kullanıldığı görüntüleme ve girişimsel tedavi yöntemlerinin giderek yaygınlaşması nedeniyle, günümüzde konrast nefropati (KN) hasarını önlemeye yönelik çalışmalara olan ilgi üst düzeydedir. KN gelişiminde rol oynayan mekanizmalar arasında en önemlilerinin, renal vazokonstriksiyon ve medüller hipoksi olduğu öne sürülmektedir. Antioksidan, vazodilator ve immün-modülatör etkileri olan adrenomedüllinin, renal iskemi reperfüzyon hasarını azaltıcı etkisi olduğu gösterilmiştir. Buradan haraketle, çalışmamızda adrenomedüllinin ratlarda KN'yi önlemede yararlı olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık.Her grupta altışar adet olmak üzere toplam 24 adet Wistar albino rat, dört gruba rastgele yöntemle eşit olarak dağtıldı. Gruplar; kontrol, adrenomedüllin (A), kontrast madde (KM), and adrenomedüllin + kontrast madde (AKM) olarak adlandırıldı. Yüksek ozmolar kontrast madde olan diatrizoat (Urografin % 76, Schering AG, Germany), 10 ml/kg dozunda iv yoldan uygulanarak ratlarda KN tablosu oluşturuldu. Adrenomedüllin ise 12 mcg/kg dozunda iv yolla uygulandı. Çalışma sonunda ratlardan böbrek fonksiyon testleri, böbrek histolojisi ve inflamatuvar belirteçler çalışıldı.Çalışmanın sonunda, başlangıç ve altıncı günler arası idrar miktarındaki ve Cr klirensindeki azalmanın AKM grubunda, KM grubuna göre anlamlı düzeyde daha az olduğu görülmüştür (p<0.05). AKM grubunda KM grubuna göre serum sistatin-C düzeyleri daha yüksek iken proteinüri seviyesi de anlamlı ölçüde daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmede, iv adrenomedüllin uygulaması ile tübüler ve medüller hasarlanma skorlarında minimal bir gerileme sağlanmakla birlikte, farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmektedir. Benzer şekilde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesinde de gruplar arası farkın anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür.Bu çalışmanın sonuçları, iv adrenomedüllin uygulamasının ratlarda KN hasarını azaltma yönündeki olumlu etkisini ortaya koymaktadır. Bu konuda yapılacak daha büyük çalışmaların sonuçlarıyla, adrenomedüllinin ileride KN hasarını önlemede veya hafifletmede kullanılacak bir profilaksi yaklaşımı olabileceğini düşünüyoruz.
Hemodiyaliz hastalarında epikardiyal yağ doku kalınlığı ölçümlerinin insülin direnci, ateroskleroz ve inflamasyon ile ilişkisi
Günümüze değin yapılan geniş ölçekli çalışmalar, obesitenin SDBY olan hastalara paradoksik olarak bir sağ kalım avantajı getirdiğini göstermiştir. Ancak, son yıllarda elde edilen veriler, tanımlanan sağ kalım avantajının kas kitlesi artışına ikincil olduğunu, yağ doku artışının insülin direnci, ateroskleroz ve inflamasyon ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Epikardiyal yağ doku (EYD) kalbin etrafını saran viseral bir yağ doku kompartmanıdır ve genel populasyonda kardiyovasküler bir risk belirteci olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada, epikardiyal yağ doku ölçümlerinin, hemodiyaliz uygulanan SDBY hastalarında kardiyometabolik risk tahminindeki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızın sonuçlarına göre, SDBY olan hastalarda transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilen EYD kalınlık ölçümlerinin, biyoimpedans analizi ile değerlendirilen yüm vücut yağ doku kitlesi, antropometrik ölçüm parametreleri, HOMA metodu ile saptanan insülin direnci, dislipidemi, bozulmuş kardiyak morfoloji, karotis intima media kalınlıkları ve SV kitlesi ile pozitif, diyaliz yeterliliği ve yağsız doku yüzdesi ile negatif korelasyonlar gösterdiği saptanmıştır. Bu hasta populasyonunda EYD kalınlıkları ile proinflamatuar sitokinler, hs-CRP ve visfatin düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon gösterilememiştir.Sonuç olarak, SDBY olan hastalarda, non-invazif ve ucuz bir yöntem olan ekokardiyografi ile ek maliyet ve uygulama zorluğu getirmeden yapılabilecek EYD kalınlık ölçümlerinin, eşlik eden kardiyometabolik hastalık risklerinin tanımlamasında anlamlı katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
Lokal ileri ve / veya metastatik mide kanserli hastalarda klinik ve laboratuvar parametrelerin prognostik önemi
AMAÇBu çalışmada lokal ileri ve/veya metastatik özefagogastrik kanserli hastalarda klinik, laboratuar ve patolojik özelliklerin genel sağkalım üzerine prognostik etkileri araştırıldı.GEREÇ VE YÖNTEMHaziran 2005 ile Ocak 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü'ne başvuran lokal ileri (inoperatif) veya metastatik mide kanserli 115 hastanın dosyası klinik, laboratuar ve patoloji bilgileri açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Kontrollerine gelmeyen hastalar ile ilgili bilgiler Ankara Nüfus İl Müdürlüğü ve hastaların telefon numaraları aranarak Aralık 2011 tarihinde güncelleştirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, performans durumları, histopatolojileri, serum alkalen fosfataz, karaciğer transaminaz, total bilirubin, sodyum, kalsiyum, albumin, hemoglobin, beyaz küre sayısı, trombosit düzeyi, tümör markerları gibi parametrelerin sağ kalım süreleri üzerine olan etkileri araştırıldı.BULGULARÇalışmaya alınan hastaların 76'sı erkek (% 66,1), 39'u kadın (%33,9) olup erkek/kadın oranı 1.9 olarak belirlendi. Hastaların median yaşı 63 (27-89) yıl olup sağkalım üzerine anlamlı etkisi yoktu. Hastaların %26'da proksimal (gastroözefageal ve kardiya), %74'de distal (korpus ve antrum) yerleşimli gastrik kanser saptandı. Hastaların %56.6 (N=65) adenokarsnom, %27.8 (N=32) taşlı yüzük hücreli karsinom, %2 (N=1,7) adenoskuamöz karsinom saptandı. Taşlı yüzük hücreli karsinom olgularında sağkalım diğer histapatolojik tiplere göre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0.009). Tutulum bölgesinin sağkalım üzerine etkisi yoktu (p>0.05). Olguların 102'si (%88,7) evre IV hastalığa sahipti. Tanı sırasında lokal ileri evre olan 3 hastada ise takipte metastaz gelişti. En sık metastaz bölgesi karaciğer (%53,N=61) ve peritondu (%46,1 N=53) Hastaların %47'si (N=54) palyatif kemoterapi almıştı, palyatif kemoterapinin sağkalım üzerine anlamlı etkisi yoktu, ancak sağkalımda %20 lik bir risk azalmasına sebep olduğu saptandı.Hastaların %16,5'ine palyatif radyoterapi (%13 mide,%1,7 kemik metastazlarına,%1.7 beyin metastazlarına) verilmişti. Ondört (%14.8) hastada radyoterapi öyküsü bilinmiyordu. Palyatif radyoterapinin sağkalımı anlamlı olarak artırdığı saptandı (p=0.006). Laboratuvar parametreleri değerlendirildiğinde median serum alkalen fosfatazı düzeyi 94 (22-868) IU/l, medain AST 20 U/L (0-40), median ALT 16 U/L (0-40), median total bilürübin 0,52 mg/dl (0,3-1,2), median albumin 4 g/dl (3,5-5), median kalsiyum 8,9 mg/dl (8,2-10,6 mg/dl), median sodyum değeri 139 (126-148) mmol/l median hemoglobin değeri 11.5 gr/dl (5.2-16.6), median trombosit değeri 307 x10.e6/ul (22-868), median lökosit değeri 8100 x10.e6/ul (3600-34100) olarak bulunmuştur. Multivaryant analizle değerlendirme yapıldığında laboratuar parametrelerinden ALP, AST ve ALT düzeylerinin sağkalımı anlamlı olarak etkilediği (sırasıyla, p=0.022, p=0.016, p=0.02), ancak serum total bilürübin, CEA, CA 19.9, CA 72.4, hemoglobin, lökosit, trombosit, düzeylerinin ise sağkalım üzerine etkisi olmadığı saptandı. Serum kalsiyumu yükseldikçe sağkalım kısalmaktaydı ancak bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı ancak anlamlılığa yakındı (p=0.076). İzlemdeki hastaların 78'i (%67,8) ex olmuştu. Median sağkalım 11.4 ay (%95 CI: 6.97-15.9) olarak belirlendi.SONUÇLokal ileri ve metastatik mide kanserli hastalarda hangi hastada kemoterapi ile daha iyi tedavi yanıtı ve sağkalım elde edilebileceğini öngeren bir prognostik parametre bulunmamaktadır. Bu çalışmada serum ALP, AST, ALT ve kalsiyum değerlerinin hastaların sağkalımını etkilediği saptanmış olup bu hastalarda prognostik parametre olarak kullanılabileceği bulunmuştur.
Allojeneik hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında serum serüloplazmin oksidaz aktivitesi, glutatyon seviyesi, oksidatif stres parametreleri ve demir yükünün erken nakil ilişkili komplikasyonlar ve yaşam süresi üzerindeki etkisi
Hematopoetik kök hücre nakli hematolojik hastalıkların tedavisinde şifa şansı veren bir tedavi seçeneği olarak uygulanmaktadır. Bu hastalarda nakil için başvurduklarında kronik transfüzyon öyküleri ve inefektif eritropoez nedeniyle demir yükü bulunmaktadır. Hematopoetik KHN öncesinde demir yükü nakil sonrası sağ kalım süresi ve nakil ilişkili ölüm nedenleri açısından olumsuz etkiye sahiptir.Bu çalışmada Haziran 2009- Ocak 2012 tarihleri arasında allojeneik HKHN uygulanan 70 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubunda ileriye dönük olarak, hazırlık rejimi öncesi ve kök hücre infüzyonu öncesi bakılan demir değişkenleri,serum MDA, SOA ve GSH seviyelerinin nakil ilişkili erken dönem komplikasyonlar, nakil ilişkili ölüm ve sağ kalım süreleri üzerine etkileri araştırılmıştır.Sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HKHN alıcılarında hazırlık rejimi öncesinde serum ferritin, TS, NTBI ve SOA'si anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hazırlık rejiminin etkisiyle kök hücre infüzyonu öncesinde serum ferritin, TS, NTBI ve GSH değerlerinde artış olurken SOA'sinde azalma olmaktadır. Serum MDA düzeyinde ise hem hazırlama rejimi öncesinde, hem de kök hücre infüzyonu öncesinde anlamlı fark olmamıştır. Hazırlık rejimi öncesi demir değişkenleri ile serum SOA, GSH ve MDA düzeyleri arasında ilgileşim saptanmamıştır. Hazırlık rejimi öncesinde serum ferritin > 1000 ng/ml olan hastalarda ESH ve CRP düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hazırlık rejimi öncesi yüksek serum ferritin düzeyi artmış hepatotoksisite, kardiyotoksisite, nötropenik geçen gün sayısı, ateşli geçen gün sayısı ve nötrofil engrafman günü ile ilişkili bulunurken, NTBI, SOA, MDA ve GSH düzeyleri ile toksisite gelişimi arasında ilişki bulunmamıştır. Kök hücre infüzyonu öncesi artan NTBI düzeyi ile de infeksiyon gelişmeriski arasında ilişki bulunmuştur. Serum ferritin değeri > 1000 ng/ml olan hastalarda artan kardiyotoksisite sıklığı tespit edilmiştir. Nakil sonrası ilk 100 günlük sağ kalım ve NİÖ analizinde EBMT risk skorunun ? 3 ve TS'nun > % 80 olması bağımsız risk faktörü olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak; HKHN öncesi demir yükünün nakil sonuçları üzerinde prognostik önemi gösterilmekle birlikte prooksidatif/ antioksidatif dengenin nakil sonuçları üzerinde etkisi gösterilememiştir.Oksidatif stres ve antioksidan kapasitenin demir yükü ile ilişkisi ve nakil sonuçları üzerine etkisinin anlaşılabilmesi için benzer risk grubuna ait homojen hasta grupları ile ileriye dönük çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
1996-2012 yılları arasında renal transplantasyon yapılan hasta sonuçlarının değerlendirilmesi
Son dönem böbrek yetmezliğinin en seçkin tedavisi olan renal transplantasyonun uygulandığı hasta sayısı dünya ile paralel olarak Türkiye'de de artış göstermektedir. Nakil öncesinde veya sırasında başlanan immunsupresif ilaçlarda sağlanan yeni gelişmelerle, akut rejeksiyon oranları azalmakta ve sağ kalım oranları artmaktadır. Tüm bu ilerlemelere rağmen greft ve hasta kaybını engellemek ve ilaçların oluşturduğu yan etkilerden kaçınmak için geliştirilebilecek stratejiler ve tedavi modalitelerine yönelik çalışmalar devam etmektedir.Bu çalışmada GÜTF Nefroloji-transplantasyon polikliniği tarafından takipli hastalar incelenmiş olup hastaların demografik özellikleri, laboratuar bulguları, ilaç yan etkileri, akut rejeksiyon oranları, hasta ve greft sağ kalımları açısından karşılaştırılmaları hedeflenmiştir.Çalışma kapsamında 1996-2012 yılları arasında renal transplantasyon yapılmış GÜTF Nefroloji-transplantasyon polikliniğinde takipli ilk 2 yıllık verilerine ulaşılabilen toplam 166 hasta incelenmiştir. Bu hastalar tedavinin birinci yılındaki tedavi rejimlerine göre CNI ve mTOR inhibitörü bazlı tedavi kullanan hastalar olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Söz konusu şekilde gruplandırılan hastalar 6. ay ve 24. ay verileri açısından yukarıda sıralanan parametreler kapsamında karşılaştırılmıştır.Yapılan karşılaştırma sonucunda hem altıncı hem de yirmi dördüncü ayda iki grubun renal fonksiyon açısından farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Bununla birlikte her iki zaman dilimi için de mTOR inhibitörü grubunda anlamlı olarak daha fazla proteinüri varlığı izlenmiştir. İki yıllık takibi yapılan hastalardan bu süreç içerisinde mTOR inhibitörü grubunda anlamlı olarak daha fazla akut rejeksiyon atağı yaşandığı saptanmıştır. Ayrıca mTOR inhibitörü grubunda tüm lipit fraksiyonlarında CNI grubuna kıyasla daha yüksek değerler elde edilmiştir. Buna karşılık iki grup arasında mortalite açısından anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir.
Kolonoskopik işlemlerin uluslararası standartlara dayalı değerlendirilmesi
Kolorektal kanserler dünya genelinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Kolorektal kanserlerin tespitinde kolonoskopi en önemli tarama metodudur. Bu açıdan kolonoskopi işleminin etkinliğini artırmak için uluslararası standartlar belirlenmiştir. Böylece erken tanı konulması, kolon hastalıklarına bağlı morbidite ve mortalitenin azaltılması ve komplikasyon oranlarının azaltılması amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesinde Ağustos 2015– Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopik incelemelerin uluslararası standartlara dayalı 'kalite kriterleri'ni taşıyıp taşımadığının belirlenmesive varsa eksikliklerin belirlenerek daha nitelikli işlemlerin yapılabilmesi için düzenleme önerilerinin belirlenmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamızda Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği, Endoskopi Ünitesinde Ağustos 2015 – Ocak 2019 tarihleri arasındaki kolonoskopik işlemler uluslararası kalite kriterleri (ASGE ve ESGE Kılavuzları) göz önünde bulundurularak incelendi. Son 3 yılda 5192 hastanın 2805'i çalışmaya dahil edildi. Hastaların 2655'ı Kasım 2018 öncesi, 150 'si ise Kasım 2018-Ocak 2018 tarihleri arasında kolonoskopi işlemi yapılan hastalardı. Çalışmamızda Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri ve Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopiler Kasım 2018 öncesi yapılan işlemlerde bağırsak temizliğinin yeterlilik düzeyi ve temizlik için kullanılan ajan, kolonoskopi çekilme süresi kayıt altına alınmadığından bu iki tarih arasında yapılan kolonoskopiler uluslararası nitelikli işlem belirteçleri göz önünde bulundurularak ayrı ayrı incelendi. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare Testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U Testi kullanıldı. Çalışmamızda adenom tespit oranı Ağustos 2015- Ekim 2018 tarihleri arasında kadınlarda %26.4, erkeklerde %36 olarak tespit edilmiştir. Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında ise bu oran kadınlarda %27.5 erkeklerde ise % 43 olarak saptandı. Çekum entübasyon oranı Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri arasında %82, Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında ise %84.4 olarak saptanmıştır. Sedasyon, Ağustos 2015 – Ekim 2018 tarihleri arasında %91.4 oranında uygulanmış olup Kasım 2018 – Ocak 2019 tarihleri arasında bu oran % 98 olarak saptandı. Kolonoskopi çekilme süresi Kasım 2018- Ocak 2019 tarihleri arasında yapılan kolonoskopilerde kayıt altına alınmış olup ortalama çekilme süresi 13.6 dakika olarak saptandı. Anahtar Kelimeler: Kolonoskopi, Kalite Kriterleri, Polip
Metformin tedavisi alan yeni tanı tip 2 diyabetes mellitus'lu hastaların tükürük ve plazma ürotensin-2 düzeylerine etki eden faktörlerin araştırılması
Diyabetes Mellitus (DM); kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan, tam veya kısmi insülin eksikliği veya insülin direnci ile karakterize, temel bulgusu plazma glukoz yüksekliği olan, yağ ve protein metabolizmalarında da belirgin değişiklikler görülen, heterojen bir klinik tabloya sahip, karbonhidrat metabolizmasının primer hastalığıdır. Diyabetik hastalarda yaşam beklentisi hala düşük olmasına karşın, son on yılda prognozda iyileşme sağlanmıştır. Hipergliseminin derecesi ve süresi komplikasyonların gelişiminde önemli rol oynar. Metformin ABD'de antidiyabetik ilaçlar içinde en çok reçete edilen ilaçtır ve tüm dünya genelinde en çok kullanılan ilaçlar arasında yerini almaktadır. Metformin karaciğerde insülin direncini ve glukoz yapımını azaltarak, plazma glukoz düzeylerini düşürür. Tip 2 DM'li hastalarda tek başına kullanıldığı gibi, diğer antidiyabetik ilaçlar veya insülinle kombine olarak da kullanılabilir. İnsülin sekresyonu yapan bir oral antidiyabetik ajan olmadığı için hipoglisemi riski yoktur. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2 (UII), bu yönü ile endotelin-1'den bile daha kuvvetlidir. Somatostatin ile benzerlik gösteren peptid sekanslarına sahiptir. UII, hipertansiyon ve kalp yetmezliği gibi hastalıklarda vazokonstriktör etki gösterirken, sağlıklı gönüllülerde vazodilatasyona neden olduğu gözlemlenmiştir. Sağlıklı insanlarda UII 'radioimmünoassay yöntemi' ile ölçüldüğünde plazma seviyeleri çok düşük bulunmuştur. (5±1 fmol/ml). Bundan dolayı, bazı araştırmacılar, ürotensin-2'nin plazmada dolaşan bir hormon olmadığını düşünmektedir. UII sisteminin aktive olmasıyla, metabolik sendrom gelişebileceğini öne süren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızın amacı yeni tanı Tip 2 DM hastalarında tanı anında ve 3 aylık metformin ile tedavi sonrası kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeylerinin belirlenmesi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve araştırılmasıdır. Literatürde Diyabetes Mellitus ile ürotensin-2 arasında ilişki olduğunu gösteren çeşitli çalışmalar mevcuttur. Fakat yeni tanı Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2'nin etkileri ile ilişkili bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 30 yeni tanı Tip 2 DM hastası, bu yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası ve 30 gönüllü sağlıklı grup karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında yeni tanı Tip 2 DM hastalarında kan ve tükürükte ürotensin-2 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmamıştır. Yeni tanı Tip 2 DM hastalarının metformin ile 3 aylık tedavi sonrası kan ve tükürükteki ürotensin-2 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, kronik seyir gösteren, etyopatogenezi multifaktöryel olan Tip 2 DM hastalarında metformin ile tedavi sonrası ürotensin-2 düzeyleri artmaktadır. Bilinen en kuvvetli vazokonstriktör peptidlerden biri olan ürotensin-2'nin metabolizmasına yönelik metforminin bilinen bir rolü yoktur. Elde ettiğimiz bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu klinik ve deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabetes Mellitus, Metformin, Ürotensin-2
Son dönem böbrek yetmezliği tanılı hastalarda kan speksin seviyelerinin araştırılması
Speksin, iştah, gıda alımı, vücut ağırlığının düzenlenmesi ve enerji dengesini kontrol etmede rol oynayan bir nöropeptiddir. Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) tanılı hastalarda serum speksin düzeyi ile ilgili çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda SDBY hastalarında serum speksin seviyeleri ve nütrisyonel parametrelerle ilişkisini araştırma amaçlandı. Çalışmaya 30 hemodiyaliz (HD) hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi alınmıştır. Hastaların serum speksin seviyeleri HD öncesi ve sonrası çalışıldı. Hastaların beslenme durumunu ve vücut kompozisyonunu değerlendirmek için Mini Nutrisyonel Değerlendirme (MND) testi ve Tanita 330 sc cihazı ile biyoelektrik impedans analizi (BİA) yapıldı. Elde edilen demografik ve laboratuvar verilerinin serum speksin seviyeleri ile ilişkisi değerlendirildi. İstatistiksel analizlerin yapılmasında SPSS 22 paket programı kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Serum speksin seviyesi SDBY grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,001). HD öncesi serum speksin seviyesi ile karşılaştırıldığında HD sonrası serum speksin seviyeleri anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,001). MND testine göre iyi beslenmiş hastalarla malnütrisyonlu hastaları karşılaştırdığımızda malnütrisyonlu hastalarda vücut kitle indeksi (VKİ) seviyeleri daha düşük, speksin seviyeleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Speksin seviyeleri ile vücut ağırlığı, VKİ, yağ yüzdesi, yağ kütlesi ve visseral yağ oranı arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, serum speksin seviyesi SDBY hastalarında anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Malnütrisyonlu HD hastalarında serum speksin seviyesi iyi beslenmiş hastalara göre daha yüksek saptanmıştır. Bulgularımız böbrek fonksiyonları ve nütrisyonel durumu yansıtan parametrelerin serum speksin düzeyi açısından belirleyici olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: son dönem böbrek yetmezliği, speksin, nöropeptid Q, malnütrisyon, hemodiyaliz
Evcil hayvanlarda farklı bölgelerden ölçülen vücut sıcaklıklarının yöntemsel değerlendirilmesi
Bu çalışmada, bazı evcil hayvan türlerinde (sığır, koyun, keçi, at, köpek ve kedi) değişik yöntemlerle farklı bölgelerden ölçülen vücut sıcaklıklarının değerlendirilmesi amaçlandı. Her hayvan türünden 52 baş (yarısı dişi ve yarısı erkek) olmak üzere toplamda 312 baş havanın genel klinik muayeneleri yapılarak sağlıklı olanlar çalışmaya alındı. Her türdeki hayvanların yaklaşık olarak aynı yaşlarda olmasına ve sığırların montafon, koyunların akkaraman, keçilerin kıl keçisi, atların İngiliz atları, kedilerin tekir kedisi ve köpeklerin kangal ırkından olmasına özen gösterildi. Çalışmada civalı-cam, dijital ve lazerli termometreler kullanıldı. Civalı-cam termometre ile rektal vücut sıcaklığı ölçüldü ve referans değer olarak kabul edildi. Dijital termometre ile rektum ve kulaktan, lazerli termometre ile kuyruk sokumu, arka bacak iç bölgesi (kılsız kısımdan), merme ve alından (kıllar elle açıldıktan sonra) ölçümler yapıldı. Elde edilen veriler SPSS 22.0 bilgisayarlı istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Atlarda civalı termometre ile rektal, dijital termometre ile rektal ve kulak, lazer termometre ile alın, merme, arka bacak içi ve kuyruk sokumu vücut sıcaklığı sırasıyla 37.80±0.25, 37.48±0.32, 35.80±0.62, 36.57±0.31, 36.51±0.27, 36.80±0.47, 37.15±045 ⁰C; keçilerde ise 39.20±0.45, 38.81±0.68, 36.37±0.66, 37.47±1.49, 36.94±0.80, 37.08±1.04 ve 37.77±0.81 ⁰C; koyunlarda aynı parametreler 38.95±0.50, 38.78±0.56, 36.72±0.80, 37.13±1.24, 36.72±0.63, 38.04±1.17, 38.23±1.08 ⁰C; sığırlarda 38.55±0.29, 38.34±0.38, 36.38±0.48, 36.48±0.35, 36.29±0.47, 36.64±0.52, 36.96±0.70 ⁰C; kedilerde 38.68±0.29, 38.39±0.49, 36.40±1.12, 37.52±0.82, 37.26±0.66, 37.46±0.71, 37.82±0.61 ⁰C ve köpeklerde ise sırasıyla 38.58±0.46, 38.48±0.56, 37.38±0.90, 37.58±1.00, 37.14±0.78, 37.37±0.76, 37.79±0.80 ⁰C olarak bulunmuştur. Hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının koyun, sığır, kedi ve köpeklerde önemsiz (P>0.05) derecede düştüğü belirlenirken at ve keçide aynı parametrelerdeki düşüşün istatistiksel olarak önemli (P<0.05) olduğu görülmüştür. Tüm hayvan gruplarında civalı termometre ile rektal vücut sıcaklığının diğer yöntemlerle alınan tüm vücut sıcaklıklarından gruplar arası farkın istatistiksel olarak önemli derecede yüksek olduğu belirlenmiştir (P<0.05). Erkek hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının keçi, koyun, sığır, kedi ve köpeklerde önemsiz (P>0.05) derecede düştüğü belirlenirken atlarda ise aynı parametrelerdeki düşüşün istatistiksel olarak önemli (P<0.05) olduğu belirlenmiştir. Dişi hayvan türlerine göre gruplar arası istatistiksel farklılığın önemine bakıldığında, civalı termometre ile alınan rektal sıcaklık ile dijital termometre ile alınan rektal vücut sıcaklığının tüm hayvanlarda istatistiksel farkın önemsiz (P>0.05) olduğu görülmektedir. Çalışmaya alınan hayvan gruplarında kalp ve solunum frekansının at, keçi, kedi ve köpeklerde cinsiyete göre istatistiksel farkın önemsiz olduğu (P>0.05), koyun ve sığırlarda ise P<0.05 düzeyinde önemli olduğu görülmektedir. Rumen hareketleri açısından ise keçi ve sığırlarda cinsiyete göre farkın önemsiz (P>0.05) olduğu görülürken koyunlarda P<0.01 düzeyinde erkeklerde yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, yeni teknolojik cihazların kullanıma girmesiyle özellikle beşeri hekimlikte yer bulan değişik yöntemlerle ve farklı termometrelerle vücut sıcaklığının ölçülmesinin veteriner hekimlikte referans kaynaklarda bildirilen rektal yolla vücut sıcaklığı değeri ile karşılaştırıldığında önemli farklılığın olduğu görülmüştür. Rektal vücut sıcaklığı ölçümüne en yakın değeri dijital termometre ile rektal olarak belirlenen vücut sıcaklığının verdiği belirlenmiştir. Bu yerlerin ve cihazların hasta ve sağlıklı hayvanlarda referans değer olarak değerlendirilebilmesi için de daha kapsamlı çalışmaların yapılması ve düzeltme katsayısı kullanılması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Vücut sıcaklığı, termometre, evcil hayvan
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının metabolik parametreler, controlled attenuation parameter, geçici elastografi, PNPLA3 RS738409 ve TM6SF2 RS58542926 gen varyantlari ile ilişkisi
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) dünyada bilinen en yaygın karaciğer hastalığı olup, histolojik olarak basit hepatosteatoz ile nonalkolik steatohepatit (NASH) arasında bir spektrumu içerir. Çalışmamızın amacı ultrasonografi, transient elastografi, steatozu noninvaziv olarak gösteren "controlled attenuation parameter" (CAP) ve laboratuvar sonuçlarına göre NAFLD / metabolik sendrom tanısı konmuş hastalarda, klinik, laboratuvar, ultrasonografi ve elastografi bulgularını karşılaştırmak ve ayrıca hastalığın PNPLA3 rs738409 ile TM6SF2 rs58542926 gen varyantları ile ilişkisini belirlemektir. Çalışmaya Mayıs 2014-Ağustos 2014 tarihleri arasında hastanemiz check-up bölümüne başvuran, öykülerinde alkol alımı ve sekonder nedenler dışlandıktan sonra klinik, antropometrik, laboratuvar ve ultrasonografi bulguları NAFLD ile uyumlu olan hastalar dahil edildi. Tüm hastalarda açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, ürik asit, ALT, AST, GGT tayininin yanısıra Transient Elastografi (Echosens) uygulanarak CAP ile steatoz derecesi ve fibrosis evresi ölçüldü. Ayrıca hastalardan NAFLD ile ilişkili olabilecek PNPLA3 rs738409 ve TM6SF2 rs58542926 gen polimorfizmleri için kan örnekleri alındı. Gen varyantları için minisekanslama primerleri kullanılarak dizi analizi yapıldı. Korelasyonlar için Pearson korelasyon analizi, karşılaştırmalar için kikare, t testi, ANOVA, Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Çalışmaya toplam 234 hasta alındı. Hastaların 132'si erkek, 102'si kadın; yaş ortalaması 46±13 idi. Transient elastografide CAP değerleri grade 2 ve grade 3 yağlanmada ultrasonografi ile uyum gösterirken, ultrasonografik grade 0 ve grade 1, yağlanmayı normal karaciğerden ayıramadı. Hepatosteatoz sırasıyla; kilolularda, insülin direnci olanlarda, erkeklerde, metabolik sendromu olanlarda, yüksek ürik asit, yüksek trigliserid, yüksek GGT, düşük HDL seviyesi olanlarda daha fazlaydı. Transient elastografide fibrozis derecesi, karaciğer enzimleri yüksek ve insülin direnci olanlarda daha fazlaydı. PNPLA3 gen varyantını taşıyanlar arasında sadece GGT yüksekliği daha fazla iken, bu mutasyonu homozigot olarak taşıyanlada fibroz derecesi, ALT ve GGT seviyeleri daha yüksek bulundu. TM6SF2 gen varyantı taşıyanlarda ise sadece trigliserid düşüklüğü ilişkili bulundu. Özet olarak NAFLD multifaktöryel bir hastalık olup, klinikte kilolular ve insülin direnci olanlar basit steatoz; yağlanma ile birlikte karaciğer enzim yüksekliği ve yüksek elastografi değerlerine sahip olanlar da NASH açısından değerlendirilmelidir. Ultrasonografi düşük derece yağlanmada iyi bir yöntem değildir. PNPLA3 gen varyantınının homozigot olması durumunda steatozdan çok, NASH'in nekroinflamatuar durumu ile ilgisi saptanmıştır. TM6SF2 gen varyantının NAFLD ile ilgisi bulunmamıştır.
Prostat karsinomunda Cyclın D1 ve Stathmın-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi
Prostat kanseri (PCa), patolojisinde hormonal faktörlerin rol oynadığı, genellikle 50 yaş üstü hastalarda gelişen, erkeklerde en sık görülen malignitelerden biridir. Siklin D1 (CD1), hücre siklusunun G₁ fazını kısaltarak tümörogenezin ilk aşamalarında rol oynadığı düşünülen bir proteindir. Bu proteinin aşırı ekspresyonu bazı kanserlerde kötü prognoz ve artmış tümör yüküyle ilişkilendirilmiştir. Statmin-1 (STMN1)'in hücre siklusunda mikrotübülleri hedef alarak kontrolsüz hücre çoğalmasına katkı sağladığı görülmüştür. Birçok kanserde STMN1 ekspresyonu tümör agresivitesi ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada lokal ve ileri evre prostat karsinomu tanılı olgularda CD1, STMN1 ekspresyonlarının bazı klinikopatolojik parametrelerle ilişkileri araştırıldı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 2009-2017 yılları arasında takip edilen lokal ve ileri evre PCa'lı 30'ar olgu ile PCa tanısı olmayan 15 olgu alındı. Olguların patoloji preparatları immünhistokimyasal (IHC) boyama ile CD1, STMN1 ekspresyonları "Düşük" ve "Yüksek" olarak kategorize edildi. Ekspresyon dereceleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri, sağkalımları (OS) arasındaki ilişkiler istatiksel olarak, %95 güven aralığında, p<0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada hem CD1 ekspresyonu, hem de STMN1 ekspresyonu lokal PCa'da metastatik PCa'lı olgulardan daha düşüktü. Siklin D1 ekspresyonu metastatik olgularda lokal olgulara göre daha yüksek bulundu, (p<0.05). Yüksek STMN1 ekspresyonu olan olgularda OS daha kısaydı, istatistiksel anlamlılık içinde negatif bir ilişki bulundu (p<0.05). İmmünhistokimyasal olarak; yüksek CD1 ve STMN1 düzeyleri ileri evre prostat kanseri olgularında metastaz varlığını ve OS'yi öngörmede kullanılabilecek umut vaad eden yeni biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, metastaz, siklin D1, statmin-1
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında serum yağ asidi bağlayıcı protein tip 1 (Karaciğer tipi) ile karaciğerdeki histopatolojik değişiklikler arasındaki ilişki
ÖZETKronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C (KHC) ve non alkolik yağlı karaciğer (NAYKH) hastalığı toplumda sık görülen karaciğer hastalıklarındandır. Bu hastalarda hepatoselüler hasarı belirlemede karaciğer biyopsisi altın standarttır. Tedavi kararı vermede, hastalık takibinde ve proresyonunu belirlemede ideal bir noninvaziv marker saptamak için bir çok molekülle ilgil çalışmalar artarak devam etmektedir.FABP-1 15 kilodalton ağırlığındadır. Hepatosit içinde yüksek konsantrasyonda bulunur. Hepatosit dışında çok az sentez edilir bu nedenle karaciğere oldukça spesifiktir. Literatürde hepatosit hasarını ve histopatolojik değişiklikleri ortaya koymada FABP-1'in bir belirteç olarak çalışıldığı bir çalışmaya rastlayamadık.Biz çalışmamızda FABP-1 düzeyinin viral hepatit ve NAYKH olan hasta grubunda biyopsideki histopatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymak istedik. Çalışmaya 51'i KHB, 20'si KHC ve 18'i NAYKH'li 89 hasta alındı. Kontrol grubu ise 40 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Histolojik bulguları değerlendirmede KHB ve KHC için İshak skorlama sistemi, NAYKH için Brunt skorlama sistemi kullanıldı. Serum FABP-1 seviyeleri kontrol grubunda 1.4, KHB grubunda 1.5, KHC grubunda 2.8, NAYKH grubunda 3.4 ng/ml olarak saptandı. Farklılık KHB ve NAYKH grubunda istatistiksel olarak anlamlıydı. Hasta gruplarının kendi içinde NİA ve fibrotik evrenin ağırlığına gore farklılık mevcuttu.Geniş hasta gruplarında bu bulguların desteklenmesi ile FABP-1'in hepatosit hasarının bir belirleyicisi olarak mümkün olacağını düşünmekteyiz.
Hepatit B virüsü ve hepatit delta tanılı hastalarda interferon dört lambda polimorfizminin değerlendirilmesi
İnterferon lambda (IFN-λ); enfeksiyonlarda ve otoimmün hastalıklarda, indüklenen genlerin oluşturduğu bir iletişim ağı aracılığıyla, immüniteyi modüle eder. IFN-λ'lar, STAT fosforilasyon bağımlı sinyal kaskadını aktiveden, heterodimerik IFN-λ reseptörüne (IFNLR) bağlanarak etki etmektedir. Böylece IFN ile stimüle edilen yüzlerce gen indüklenir ve bu kompleks ileri besleme ve geri besleme döngüleri üzerinden çeşitli bağışıklık fonksiyonlarını modüle eder. Bu çalışma ile kronik Hepatit B virüs tanılı, Delta Hepatit tanılı ve HBV geçirmiş olan hastalarda IFN-λ4 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının bulunması amaçlandı. Bu çalışmaya; Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvuran 92 HBV geçirmiş, 122 kronik Hepatit B ve 76 Delta Hepatit tanısı olan toplam 290 hasta alındı. Hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği EDTA'lı tüplere alındı, -80 derecede saklandı. Bu kanlardan IFNλ4 rs12979860 ve rs11322783 polimorfizimleri çalışıldı ve her tanı grubu allel ve genotip sıklığı açısından birbirleriyle karşılaştırıldı. Gruplar arası karşılaştırma sonucunda IFNλ4 rs12979860 polimorfiziminin allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında gruplar arası farklılık saptanmadı. IFNλ4 rs11322783 polimorfizim analizi için DNA eldesi aşamasında kronik HBV hastaları ve HBV geçirmiş olan grupta IFNλ4 rs12979860'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında, G/G allelinin HBV geçirmiş hastalarda kronik HBV hastalarına göre daha sık görüldüğü saptanmıştır [p=0,04; OR: 3,55 (1,29-9,74)]. Yine co-dominant allellerin birleştirilerek değerlendirilmesinde, benzer şekilde geçirilmiş grupta resesif allelin kronik HBV olan gruba göre daha sık olduğu görülmüştür [p=0,013; OR: 3,55 (1,29-9,74) 3,30 (1,26-8,68)]. Diğer gruplarda karşılaştırmada anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Bu çalışmada HBV geçirmiş hastalarda rs11322783 polimorfizimin daha sık olduğu saptandı. Bu polimorfizim, bulaşa maruz kalan bireylerde hastalığın kronikleşmeyi önlediğini düşünmemize neden olabilir. Literatürde bizim çalışmamıza benzer bir çalışma mevcut değildir. Bu sonuçların geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: HBV, DELTA, IFNλ4, rs12979860, rs11322783
İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi
Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.
Çölyak hastalarında karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik ve otoimmün hepatit sıklığı
Çölyak hastalığı (ÇH), heterojen patogeneze sahip zamanla farkındalığın artması nedeniyle daha sık ve erken tanı konulur hale gelen, tedavisi olan bir hastalıktır. Eşlik eden karaciğer fonksiyon testlerinde (KCFT) yükseklik çölyak hastalığının bilinen bir özelliğidir. Bu hastaların %40'ını kapsayacak kadar yüksek oranda karaciğer fonksiyon testi yüksekliği olabileceğini bildiren çalışmalar mevcuttur. Bu hastaların çoğunda patofizyolojisi açıklanamamış olsa da glutensiz diyet sonrası spontan normale döndüğü, ancak önemli bir kısmında, genetik predispozan faktörler nedeniyle otoimmün hepatit (OİH) olabileceği bildirilmektedir. Biz bu çalışmada ÇH'de karaciğer fonksiyon testi yüksekliği ve otoimmün hepatit sıklığını araştırması amaçlandı. Çalışmamızda Aralık 2010-Aralık 2018 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvurmuş ÇH tanısı olan 18 yaş ve üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak tarandı. Hastaların laboratuvar kayıtları incelendi ve karaciğer fonksiyon testi yüksekliği ve otoimmun hepatit hastalığı varlığı açısından retrospektif olarak hasta dosyalarından sorgulandı. Tanı anında karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik olan hastalar glutensiz diyet uygulama açısından sorgulandı. Yüzde dört hastada GFD sonrası belirgin düşüşler izlendi, hastalardaki bu durumun 'çölyak hepatiti' ya da 'kriptojenik hipertransaminazemi' olduğu saptandı. Glutensiz diyete rağmen KCFT'si gerilemeyen hastalar ileri tetkik edildiğinde ise %1 hastada otoimmun hepatit saptandı. Sonuç olarak; ÇH'de KCFT yüksekliği önemli bir bulgudur. Bu yükseklik daha çok çölyak hepatitine sekonder de olsa 'otoimmün hepatit' birlikteliğine bağlı olabileceği dikkate alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Çölyak hastalığı, kriptojenik hipertransaminazemi, otoimmün hepatit
Yeni tanı tip 2 diabetes mellitus tanılı erişkin hastalarda serum ve tükürükte alarin ve galanin düzeylerinin araştırılması
Type 2 diabetes mellitus is a chronic disease characterized by insulin resistance or relative insulin deficiency. Alarin and galanin are neuropeptides that play an important role in energy metabolism. In this study, we have studied alarin and galanin saliva and blood which we think may play a role in the etiopathogenesis of type 2 diabetes mellitus. In addition, two salivary glands (submandibular and parotid glands) were stained with alarin and galanin antibodies to determine whether human salivary glands synthesize alarin and galanin. Thirty newly diagnosed type 2 diabetes patients and 30 healthy controls were included in the study. The patients were divided into 3 groups of new type 2 diabetes (pre-treatment), metformin therapy (post-treatment) for 12 weeks (control) and healthy subjects (control). The data were analyzed by SPSS 22 package program. Significance value was accepted as p<0.05. There was a statistically significant difference between the levels of alarin and galanin in the blood and control and patient groups. The levels of the patient group were higher than the control group (p<0.01). When the levels of alarine in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pre-treatment group (p<0.01). When the levels of galanin in the blood were compared in the patient (TÖ) and patient (TS) groups, there was a statistically significant increase in the pretreatment group (p<0.05). In this study, both alarinin and galanin were synthesized immunohistochemically in the intercalated and striated channels of the parotid and submanibular glands. As a result, alarin and galanin are synthesized in submandibular and parotid glands. Alarin and galanin levels are higher in patients with type 2 diabetes than in healthy individuals. Metformin treatment also decreases the level of alarin and galanin in type 2 diabetes patients. Keywords: Type 2 diabetes mellitus, Alarin, Galanin
Pankreas kanseri tanılı olguların demografik verilerinin, radyolojik görüntülemelerinin ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
Pankreas kanseri, dünyada kanserlerden ölümün 4. en sık sebebidir. Hastalığın erken evrelerinde belirti ve bulguların az görülmesi nedeniyle tanı alması oldukça güçtür. Hastaların 5 yıllık sağkalımı %5'den azdır. Sigara, obezite, erkek cinsiyet, aile öyküsü, diyabet ve kronik pankreatitin pankreas kanserini artırdığına dair çalışmalar mevcuttur. Visseral ve subkutan yağlanma ile sarkopeninin pankreas kanserinde kötü prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda Ocak 2011-Mayıs 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bölümüne başvurmuş olup pankreas kanseri tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Gastroenteroloji polikliniğine farklı şikayetlerle Ocak 2019-Mayıs 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup; malignite, safra taşı, pankreatiti olmayan 40 sağlıklı hasta random olarak seçilmiştir. Hastaların cinsiyeti, tanı yaşı, biyokimyasal ve serolojik parametreleri, tanı tarihleri, ölüm tarihleri, cerrahi operasyon geçirip geçirmedikleri, kemoterapi veya radyoterapi alıp almadıkları, tümör lokalizasyonu, tümör çapı, perinöral ve lenfovasküler invazyon varlığı taranmıştır. Bilgisayarlı tomografide visseral ve subkutan yağ dokusu, pankreatik yağlanma oranı, sarkopeni düzeyi ölçülmüştür. Sağlıklı bireyler ile pankreas kanseri tanısı alan hastalar arasındaki pankreatik yağlanma, visseral ve subkutan adipoz doku, sarkopeni düzeyi farklılıkları incelenmiştir. Çalışmamızda CA 19-9 düzeyi arttıkça hastaların cerrahi olma oranlarının ve sağkalımlarının azaldığını saptadık. Cerrahi olan hastalar, kemoterapi alan hastalara göre daha uzun sağkalıma sahiptir. Pankreatik yağlanması olanlarda pankreas kanserinin anlamlı olarak daha fazla görüldüğünü saptadık. Sonuç olarak pankreas kanserinde günümüzde en etkin tedavi cerrahidir, CA 19-9 düzeyi prognostik belirteç olarak kullanılabilir. Karaciğer yağlanması ve obezite kadar pankreatik yağlanmanın da malignite üzerinde etkisi vardır ve dikkate alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, pankreatik yağlanma
Yeni tanı alan DM hastaları ile diyabetik nefropatisi olan hastaların kan ve tükürüklerinde asprosin düzeylerinin araştırılması
Diyabetes mellitus insülin eksikliği ya da insülin direnciyle karakterize komplikasyonları itibariyle de önemli bir kronik hastalıktır. Patogenezinde başlıca pankreastan salınan insülin sorumlu olsa da yeni çalışmalar asprosin proteininin de diyabet patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir. Asprosin proteini başlıca adipoz doku tarafından sentezlenen ve hepatik glukoz salınımına neden olan protein yapıda bir hormondur. Yapılan çalışmalarda asprosinin insülin direnci, DM, polikistik over sendromu, obezite gibi pek çok hastalık patogenezinde rol oynadığı gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar asprosin proteini ile diyabetik nefropati arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diyabetik nefropati ve yeni tanı almış diyabet hastalarının kan ve tükürüklerindeki asprosin protein düzeylerini göstermek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya yeni tanı alan 30 DM hastası, 30 son dönem diyabetik nefropati hastası ve 30 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan gazı ve tükürük örneği alındı. Venöz kan gazından açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low density lipoprotein-LDL), trigliserit (TG), HbA1c ve asprosin düzeyleri çalışıldı. Diyabetik nefropati hastalarında ayrıca üre ve kreatininin düzeyleri çalışıldı. Tükürük örneklerinden asprosin proteini çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun vücut kitle indeksleri hesaplandı. Ayrıca tükürük bezlerinin asprosin proteini sentezleyip sentezlemediğini göstermek amacıyla parotis bezi asprosin antikorlarıyla boyanmıştır. Plazma asprosin düzeyleri üç grup arasında kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,001). Aynı şekilde gruplar arası tükürük asprosin düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,001). Plazma asprosin düzeyleri diyabetik nefropati grubunda diyabetes mellitus grubuna ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. En yüksek tükürük asprosin düzeyleri ise sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubunda saptandı. Çalışmada tükürük bezlerinden parotis bezinin de asprosin proteini sentezlediği immunhistokimyasal olarak gösterildi. Sonuç olarak; plazma asprosin protein düzeyleri diyabetik nefropati grubunda komplikasyonsuz diyabetik gruba göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Plazma asprosin düzeyi diyabetin erken göstergesi olmaktan ziyade daha çok diyabetin uzun dönem vasküler komplikasyonlarıyla ilişkili olabilir. Fakat bu molekülün diyabetik nefropati patogenezi ve prognozunda bir izlem kriteri olarak kullanıp kullanılmayacağına dair daha çok hastanın verilerinin değerlendirilebileceği çok merkezli araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, diyabetik nefropati, asprosin
Sağlıklı insanlarda tam kan sayım parametreleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), ortalama eritrosit hacmi (MCV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) yaş, cinsiyet ve kan grubuna göre değişkenliğinin incelenmesi
Kan grupları ve tam kan sayımı parametrelerinin kliniko-patolojik olaylar ile ilişkili olduğu pek çok çalışmayla kanıtlanmıştır. Ancak yaptığımız literatür taramasında tam kan sayımı parametreleri olan ortalama eritrosit hacmi (MCV), ortalama trombosit hacmi (MPV) ve eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) ABO kan grubu ile ilişkisini ve yaş ile cinsiyete göre değişkenliğini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada birincil amaç olarak ABO kan grubu ile MCV, MPV ve RDW ile arasındaki ilişki incelendi. İkincil amaç olarak ta MCV, MPV ve RDW'nin yaş ve cinsiyete göre değişkenlik gösterip göstermediği incelendi. Çalışmada 2016-2018 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kan Merkezine başvuran 18-65 yaşları arasındaki toplam 1619 sağlıklı kan donörünün yaş, cinsiyet, tam kan sayımı parametreleri ve ABO kan grubu dağılımları retrospektif olarak incelenmiştir. Kan grubu tayini ve tam kan sayımı çalışılması otomatik cihazlar ile yapılmıştır. Tüm donörlerin kan grupları ve kan sayımları aynı tip ve marka cihazlarla çalışılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken SPSS istatistik programı kullanılmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanılmıştır ve % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan 1619 hastanın yaş ortalaması 36,77 idi. En küçük yaş 20, en büyük yaş 65 idi. Hastaların 1050'si (% 64,9) 40 yaş altı, 569'u (%35,1) 40 yaş üstüydü. 1360'ı (%84) erkek, 259'u (%16) kadındı. 0 Rh (-) kan grubuna sahip 157 (% 9,7), 0 Rh (+) kan grubuna sahip 255 (%15,8), A Rh (-) kan grubuna sahip 205 (%12,7), A Rh (+) kan grubuna sahip 252 (%15,6), B Rh (-) kan grubuna sahip 193 (%11,9), B Rh (+) kan grubuna sahip 226 (%14), AB Rh (-) kan grubuna sahip 100 (%6,2), AB Rh (+) kan grubuna sahip 231 (%14,3) kişi vardı. Lökosit en düşük değeri 2500/mm3, en yükseği 20.300/mm3 ve ortanca değeri 7.600/mm3 idi. Hemoglobin en düşük değeri 5,1 gr/dl, en yükseği 19,3 gr/dl ve ortanca değeri 15,7 idi. Hematokrit en düşük değeri % 17,3, en yükseği % 61,3 ve ortanca değeri % 46,8 idi. Trombosit en düşük değeri 16.000/mm3, en yükseği 545.000/mm3 ve ortanca değeri 235.000/mm3 idi. MCV en düşük değeri 58,6 fL, en yükseği 103,2 fL ve ortanca değeri 87,3 fL idi. MPV en düşük değeri 5.9 fL, en yükseği 13,9 fL ve ortanca değeri 8,4 fL idi. RDW en düşük değeri % 10,53, en yükseği % 25,1 ve ortanca değeri % 13,2 idi. MCV, MPV ve RDW ile yaş, cinsiyet ve kan grupları arasındaki değişkenlik incelendi. MCV ve MPV ile yaş arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri 40 yaş üstü grupta anlamlı olarak daha yüksekti. MCV ve MPV ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki yoktu. RDW değeri kadınlarda anlamlı oranda daha yüksekti. MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki yoktu. A Rh (+) ve AB Rh (+) kan grupları erkek cinsiyette, AB Rh (-) kan grubu kadın cinsiyette anlamlı olarak daha yüksekti. Kan grupları ile yaş arasında anlamlı bir fark yoktu. Çalışmamızda temel bazı tam kan sayımı parametreleri ile yaş ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Fakat çalışmanın birincil amacı olan MCV, MPV ve RDW ile kan grupları arasında anlamlı bir ilişki bulanamadı. Sadece RDW değeri kadınlarda ve 40 yaş üstü grupta daha yüksek bulundu. Bunun da klinik yansımasının olup olmadığını söylemek şu aşamada mümkün değildir. Ancak kan grupları ile kan sayım parametrelerinin ilişkisi teorisini desteklemek için bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: ABO kan grubu sistemi, MCV, MPV, RDW
İdiyopatik granülomatöz mastit ile II-37 arasındaki ilişki
İdiyopatik granülomatöz mastit (IGM), kazeifiye olmayan granülomlar ile karakterize olup memenin enfeksiyöz olmayan inflamatuar hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmeyen, genç üreme çağındaki kadınlarda sıklıkla görülen kronik granülomatöz inflamatuar bir hastalıktır. Tedavide immunsüpresif ajanlar ve cerrahi müdahaleler kullanılmaktadır. LL-37 doğal bağışıklıkta etkili olup, immünmodülatör özelliklere sahip katelisidin türevi antimikrobiyal peptittir. Ek olarak, interlökin (IL)-36, galektin 3, toll like reseptör (TLR)3 otoimmünitede etkili olup proinflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışma ile IGM'de LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 düzeylerindeki olası değişiklikleri araştırmak amaçlandı. Biyopsi ile doğrulanmış 36 kadın hasta ile 37 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Deneklerin serum örneklerinde LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 seviyeleri Elisa yöntemi kullanılarak çalışıldı. Dokuda LL-37 ve galektin 3 seviyeleri çalışıldı. Doku örnekleri elimizde olan 16 IGM hastası ile kozmetik nedenlerle mamoplasti yapılan 10 hastanın meme doku örnekleri doku incelemeleri için çalışmaya dahil edildi. Boyamada immünite aktivitesi, yaygınlık (0.1: <% 25, 0.4: % 26-50, 0.6: % 51-75, 0.9: % 76-100) ve şiddete (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) dayandırıldı ve histoskor (yaygınlık × şiddet) oluşturuldu. Veriler uygun istatiksel analiz kullanılarak değerlendirildi ve p <0.05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında ortalama yaş açısından anlamlı fark yoktu. Serum örneklerinde, LL-37, IL-36, galektin 3 ve TLR3 düzeyleri IGM grubunda, kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (her biri için; p <0.001). Biyopsi örneklerinde; IGM grubunda LL-37 düzeyi, kontrol grubuna göre, anlamlı olarak düşük bulundu (p <0.001). Bununla birlikte, doku galektin 3 düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışmamızda, etiyolojisi açıkça anlaşılamayan IGM hastalarının serum örneklerinde LL-37, IL 36, galektin 3 ve TLR3 düzeylerinin düştüğü bulunuldu. Ek olarak, IGM'li hastalarda doku LL-37 seviyesinin düştüğü gösterildi. Bu bulgular, bir katelisidin olan LL-37'in IGM patogenezini etkilediğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: İdiyopatik granülomatöz mastit, LL-37, interlökin-36, galektin 3
Yoğun bakım hastalarında hipotalamo-hipofizer-adrenal aks ve tiroid fonksiyonlarının hastalık progresyonu ile ilişkisinin araştırılması
Kritik hastalık hipotalamus-hipofiz-periferal hormon akslarında önemli değişimlerle karakterizedir. Kritik hastalığın akut fazında vücuda maliyeti yüksek olan anabolik süreçler ertelenir ve hızlı gelişen nöroendokrin değişimler insan vücudunu katabolik bir sürece sokar. Kritik hastalığın ortaya çıkışından saatler veya günler sonra görülen hormonal değişimler sıklıkla organizma tarafından seçilmiş ve sağ kalım için yararlıdır, ancak kritik hastalığın uzaması durumunda ortaya çıkan endokrin değişimler zararlı olabilir ve iyileşmeyi yavaşlatabilir. Bu çalışmanın amacı kritik hastalığın kronik fazındaki hormon seviyelerinin incelenmesi, hormon seviyelerinin hastalık şiddet göstergeleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Çalışmamız Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi dahili yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen ardışık 50 hasta ve endokrinoloji polikliniğine başvuran 50 sağlıklı kontrol ile gerçekleştirildi. Yoğun bakımdaki hastalarda, luteinize edici hormon (LH), folikül stimülan hormon (FSH), total testosteron, estradiol, tiroid stimülan hormon (TSH), serbest tiroksin (fT4), adrenokortikotropik hormon (ACTH), kortizol ve prolaktin seviyeleri 1. ve 8. günlerde değerlendirildi. Kontrol grubunda sadece başlangıçta değerlendirme yapıldı. Hastalık şiddeti acute physiology and chronic health evaluation ii (APACHE-II) ve sequential organ failure assessment (SOFA) ölçekleri ile değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 74,7 ± 13,7 yıl, kontrol grubunun 70,8 ± 8,0 yıldı. Hastaların %48'i erkek, %52'si kadındı, kontrol grubunun ise %46'sı erkek, %54'ü kadındı. Hasta ve kontrol grubu yaş (p=0,089) ve cinsiyet (p=0,841) açısından benzerdi. Birinci günde, hastaların LH (p<0.001), FSH (p<0.001), total testosteron (p<0.001), TSH (p=0,005) seviyeleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük, estradiol (p<0.001), fT4 (p=0,046), kortizol (p=0,014) ve prolaktin seviyeleri (p <0.001) daha yüksekti. Sekizinci günde, hasta grubunda LH (p<0,001), FSH (p<0,001), total testosteron (p=0,005) seviyeleri kontrollere kıyasla daha düşük, estradiol (p<0,001), fT4 (p=0,046), kortizol (p=0,014) ve prolaktin seviyeleri (p<0,001) daha yüksekti. Hastalarda TSH (p=0,018) ve ACTH (p=0,005) seviyeleri sekizinci günde, birinci güne kıyasla artış gösterirken, kortizol (p<0,001) seviyeleri azalma göstermişti. ACTH (p=0,043) ve kortizol (p<0,001) seviyeleri birinci ve sekizinci günde APACHE-II skoruyla pozitif yönde koreleydi. Ek olarak, sekizinci günde estradiol seviyeleri APACHE-II ve SOFA skorlarıyla pozitif yönde koreleydi. Dahili yoğun bakım hastalarında, kritik hastalığın hem akut hem de kronik döneminde hipotalamus-hipofiz-periferal hormon aksında önemli değişimler olduğu izlendi. Bu değişimlerin bilinmesi hastaların bakımına ve prognozuna katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Dahili yoğun bakım, Hipotalamus-hipofiz-periferik, Adrenal, Tiroid, Kronik faz.
Renal hücreli karsinoma dokularında betatrophin ve endotrophin düzeylerinin araştırılması
Amaç: Renal hücreli karsinomlar (RHK) böbrek tümörleri arasında en sık görülen kanser türü olup hastaların sayısı dünya çapında artmaktadır. RHK hastalarının yaklaşık % 20'si tanı anında ileri evre hastalık ile başvurur. Bu çalışmada RHK doku kesitlerinde betatrophin ve endotrophin düzeyleri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010 – Nisan 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış RHK hastaları nefrektomi materyallerinden 125 adet tümör doku kesiti ve nefrektomi yapılan materyalin sağlam bölgesinden de kontrol grubu karşılaştırması için 30 adet sağlam doku preparatı elde edildi. İmmünhistokimyasal metodla endotrophin ve betatrophin ekspresyonu boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından değerlendirildi. RHK ait böbrek doku supernatantlarında betatrophin ve endotrophin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Belirlenen ekspresyon düzeyleri ve biyokimyasal ölçümler histolojik alt tip, yaş, tümör çapı, nekroz, vasküler invazyon, perinöral ve perirenal yağ doku invazyonları açısından belirlenen gruplar arasında karşılaştırıldı. Ekspresyon dereceleri ve doku düzeyi biyokimyasal değerleri ile olguların klinikopatolojik özellikleri arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak, %95 güven aralığında, p<0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında kromofob ve papiller RHK'da doku betatrophin ve endotrophin düzeyleri daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Berrak hücreli RHK'da doku betatrophin ve endotrophin düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Berrak hücreli RHK grubunda Fuhrman grade ilerledikçe betatrophin endotel hücre ekspresyon düzeylerinde artış gözlendi. Berrak hücreli RHK grubuna ait dokularda diğer histolojik tiplere göre daha yoğun endotrophin ekspresyonu tespit edilirken berrak hücreli RHK dokularında Fuhrman grade derecesi arttıkça endotrophin ekspresyonun da arttığı tespit edildi. Sonuç: Endotrophin, berrak hücreli RHK'da prognostik marker ve tedavide hedef molekül olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinom, endotrophin, betatrophin
Ratlarda klorhexidin glukonat ile oluşturulan periton fibrozisi üzerine parikalsitol, NAC ve karvedilolün etkisi
Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) son yıllarda sıklığı giderek artmakta olan mortalitesi ve morbiditesi oldukça yüksek bir hastalıktır. Bu hastalarda önerilen altın standart tedavi şekli renal transplantasyon olmasına rağmen yeterli donör sayısına ulaşılamaması nedeniyle hastalar zorunlu olarak diyaliz tedavi yöntemlerinden biri ile tedavi edilmektedirler. Periton diyaliz son dönem böbrek yetmezliğinde sıklıkla ve başarı ile uygulanan bir tedavi yöntemidir. Uzun süre periton diyalizi yapan hastalarda ise kullanılan yüksek glukoz konsantrasyonuna sahip solüsyonlar, sık peritonit atakları ve diğer bir çok sebebe bağlı olarak periton yapısı bozulmaktadır. Periton zarında ortaya çıkan ve diyaliz yetersizliğine neden olan en önemli değişiklik periton zarında gelişen fibrozisdir. Bu çalışmada parikalsitol, karvedilol, N - asetil sisteinin periton fibrozisi gelişimi üzerideki önleyici etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya her grupta altışar rat olmak üzere 36 rat alındı. Çalışma süresi 21 gün olarak belirlendi. Periton fibrozisi oluşturmak için 10 ml/kg/gün %0,1'lik klorhexidin glukonat (CH) (Drogsan İlaçları AŞ. Balgat, Ankara) + %15 etanol + serum fizyolojik (SF) karışımı aseptik olarak hazırlanıp kullanıldı. Parikalsitol grubuna CH intraperitoneal enjeksiyonla beraber 0,2 mcg/kg/gün parikalsitol (P) (Zemplar® 2 mcg amp Abbott) 21 gün boyunca ratın ense bölgesine subkutan olarak enjekte edildi. N-asetil sistein grubuna CH intraperitoneal enjeksiyonla beraber 450 mg/kg/gün NAC içme suyuna katılarak 21 gün boyunca verildi ve günlük olarak ratların suyu yenilendi. Karvedilol (K) grubunada, CH intraperitoneal olarak uygulandı ve beraberinde oral gavaj ile 10 mg/kg/gün karvedilol 21 gün boyunca verildi. Çalışma sonunda ratların periyetal peritonları histopatolojik olarak incelendi ve ratların serumundan TGF-ß1 düzeyi çalışıldı.Çalışma sonuçlarında NAC'nin TGF-ß1 düzeyini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı (p<0.05). NAC ve karvedilolün periton kalınlığı, periton fibrozis, inflamasyon ve vaskülarizasyon skorlarında anlamlı olarak iyileşme sağladığı belirlendi. Parikalsitolün periton zar kalınlığında koruyucu etki sağlamasına rağmen histopatolojik skorlarda belirgin düzelme sağlamadığı izlendi.Bu çalışmanın sonuçları, NAC ve Karvedilol uygulamasının deneysel modelde geliştirilen periton fibrozisini önleme yönünde olumlu etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, klinik çalışmalarla desteklenmesiyle birlikte periton diyalizi hastalarında, fibrozis gelişme sürecini yavaşlatıcı etkilerinde dolayı NAC ve karvedilolün daha sık kullanım alanı bulacağını düşündürmektedir.
Glial tümörlerde indolamin 2,3- dioksijenaz-1 ekspresyonu
Gliomalar yetişkinlerde en sık görülen primer intraserebral tümörlerdir. Glial tümörlerin çoğunda kötü prognoz vardır. Glioma insidansı 3-5/100.000'dir. Yüksek dereceli glial tümörlerde ortalama sağkalım 15 aydır. İndolamin 2, 3-dioksijenaz-1'in (IDO-1), kanser hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasındaki rolü nedeniyle kanser immünoterapisinde önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. IDO-1 kanser hücrelerinin hücre döngüsünü uyarır, kemoterapötik ajanlara karşı çoklu ilaç direncinin kazanılmasına neden olur. IDO-1'in aşırı ekspresyonu bazı kanserlerde kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Glial tümörlerde IDO-1 ekspresyonunun gösterilmesi; glial tümörlerin tedavisinde IDO-1'i hedef alan yeni tedavilerin kullanılabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada glial tümör tanılı olgularda IDO-1 ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Bu çalışmaya 25 kontrol beyin dokusu, 25 düşük dereceli glial tümör (grade 1-2), 25 yüksek dereceli glial tümör (grade 3-4) olgusu dahil edildi. IDO-1 ekspresyonu ROC analizinde elde edilen cut-off değerine göre "düşük" ve "yüksek" IDO-1 olarak kategorize edildi. IDO-1'in ekspresyon dereceleri, olguların klinikopatolojik özellikleri ile sağkalım arasındaki ilişkiler, Kaplan Meier ve cox regresyon analizi kullanılarak % 95 güven aralığında, p< 0.05 istatistiksel anlamlılık içerisinde değerlendirildi. Çalışmada IDO-1 ekspresyonu normal beyin dokusuna göre yüksek dereceli glioma olgularında yüksek bulunurken (p< 0.001), düşük dereceli glioma olgularında normal beyin dokusuna göre anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). IDO-1 ekspresyonu yüksek dereceli olgularda düşük dereceli olgulara göre daha yüksek bulundu (p= 0.001). IDO-1 ekspresyon düzeyleri ile ortalama sağkalım (OS) arasında negatif bir korelasyon bulunup, IDO-1 ekspresyon düzeylerinin bağımsız bir prognostik faktör olarak OS'ye etki ettiği görüldü (p= 0.001). Yüksek IDO-1 düzeyleri glial tümörlerde kötü prognozu gösteren, aynı zamanda OS'yi öngörmede kullanılabilecek bir molekül olarak değerlendirilebilir. Hedef tedavilerin ön planda olduğu günümüzde, IDO-1'i hedef alan tedavilerin glioblastoma multiforme için gelecekte önemli bir terapötik hedef olabilir. Anahtar kelimeler: Glioma, glioblastoma, beyin, indoleamin 2,3-dioksijenaz-1
Adenomatöz polipozis koli geni negatif polipozis koli olgularının moleküler genetik yöntemler ile miyozin ağır zincir mutasyonları açısından değerlendirilmesi
Familyal adenomatöz polipozis (FAP) hastalığı nadir görülen genetik geçişli bir hastalıktır. FAP gelişiminden Adenomatöz Polipozis Coli (APC), mutY Homolog (MUTYH/MYH) ve DNA Polymerase Delta 1 (POLD1) ile DNA Polymerase Epsilon (POLE) genlerindeki mutasyonlar sorumlu tutulmaktadır. Çalışmamızda ailesinde polipozis koli veya kolorektal kanser (KRK) öyküsü bulunan ve APC gen mutasyonu negatif saptanmış polipozisli hastalarda MUTYH/MYH gen mutasyonu veya polimorfizmi varlığı araştırılmıştır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesi'nde, Eylül 2017-Haziran 2018 tarihleri arasında yapılan kolonoskopi bulgularına göre çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 30 hasta değerlendirildi. Katılımcılardan alınan kanlardan izole edilen DNA örneklerindeki MYH geni, dideoksinükleotid (Sanger) yöntemi ile sekanslanarak genetik varyasyonlar açısından incelendi. Çalışmaya yaş ortalaması 46,8±12,7 yıl olan 21'i erkek ve 9'u kadın toplam 30 hasta dahil edildi. Tanı yaşı ortalaması ise 43,8 ± 13,1 yıldı. Genetik analizle 28 hastanın herhangi bir ekzon bölgesinde Single Nükleotid Varyant (SNV) pozitifliği görüldü. 22 hastada (%73,3) ekzon 4-5'te, 20 hastada (%66,7) ekzon 6-7'de ve 18 hastada (%60) ise ekzon 10'da SNV pozitifliği bulundu. Kadınlardaki ekzon 6-7 pozitifliği erkeklere göre istatistiksel açıdan anlamlı yüksekti (p=0,013). Ailede KRK yaşı ortalaması, ekzon 10 pozitifliği olanlarda anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,026). Sonuçta AFP geni sekans analizi negatif olan grubun çoğunluğunda en az bir ekzon bölgesinde SNV pozitifliği görülmüştür. KRKlıların tamamında MYH mutasyonu saptanmıştır. FAP hastalarında genetik geçişin anlaşılırlığı için moleküler analizle birlikte MHY geninin sekanslanması yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, Polipozis koli, APC, MYH, Gen analizi
Bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı, metabolik sendrom ve Tip 2 diyabet tanısı almış hastalarda serum betatrophin düzeyleri
Diyabet, insülin eksikliği ya da insülin etkisindeki defektler nedeniyle organizmanın karbonhidrat (KH), yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamadığı, sürekli tıbbi bakım gerektiren, kronik, geniş spektrumlu bir metabolizma bozukluğudur. Bozulmuş açlık glukozu; venöz plazma açlık glukozu 100 125 mg/dl (5,6 mmol-6,9 mmol/l) olarak değerlendirilir. Bozulmuş glukoz toleransı; açlık glukoz seviyesi <126 mg/dl (<7,0 mmol / l) iken OGTT sonrası 2. saat plazma glukozun 140-199 mg /dl (7,8 11,0 mmol / l) aralığında olması olarak değerlendirilir. Metabolik sendrom ise insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diyabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir endokrinopatidir. Bu çalışmamızda diyabetes mellitus, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı ve metabolik sendrom tanılı bireylerde betatrophin, İnterlökin-6, Tümör Nekroz Faktör-alfa düzeylerinin ve hastalıktaki olası rollerinin gösterilmesini amaçlanmaktadır. Çalışmada Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları ve Genel Dahiliye Bilim Dalı Poliklinikleri'ne başvuran 20 tane tip 2 Diyabetes Mellitus, 20 tane bozulmuş açlık glukozu, 20 tane bozulmuş glukoz intoleransı, 20 tane metabolik sendrom ve 20 tane sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu değerlendirmeye alındı. Hastalardan kan örnekleri alındı. Mevcut kanlardan betatrophin, açlık kan glukozu, tokluk kan glukozu, Hemoglobin A1c, High Density Lipoprotein, Low Density Lipoprotein, trigliserit, üre, kreatin, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz düzeylerin ölçümü yapılarak gruplar arasında karşılaştırma yapıldı. Mevcut bulgular eşliğinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tip 2 DM, Bozulmuş Açlık Glukozu ve Bozulmuş Glukoz Toleransı grubunda betatrofin açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,017). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında BGT ve Metabolik Sendrom grubunda TNF-a açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p<0,001). Yine kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MetS grubunda IL-6 açısından belirgin bir yükseklik bulundu (p=0,007). Sonuç olarak; Betatrophin, IL-6,TNF-alfa insülin direncini artırarak tip 2 DM oluşumuna katkıda bulunduğu görüldü ve bu nedenle gelecekte BAG, BGT ve tip 2 diyabet ile obezite ve MetS'a yönelik tedavi düzenlenmesinde rol alabilecekleri düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Betatrophin, IL-6, TNF-alfa, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz intöleransı
Pankreas lezyonlarında endoskopik ultrasonun tanısal etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi
Pankreas lezyonlarının ve bazı hastalıklarının tanımlanması ve yönetimi son dekada kadar hep önemli bir sorun olmuştur. Ancak endoskopik ultrasonografide kaydedilen teknik ilerlemeler sayesinde, pankreas solid ve kistik lezyonlarının sınıflandırılması ve diğer birçok pankreas hastalığının tanısı ve yönetiminde büyük ilerlemeler saptanmıştır. Endosonografi (EUS) diğer tüm görüntüleme yöntemlerine kıyasla, pankreas lezyonlarının tanımlanması ve yönetiminde üstün bulunmuştur. Çalışmamızda, geniş volümlü EUS yapılan bir merkez olarak pankreas solid ve kistik lezyonlarında EUS'un tanısal etkinliğinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda Kasım 2013 - Aralık 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Endoskopi Ünitesi'ne başvurmuş pankreas lezyonu nedeniyle EUS yapılan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların laboratuvar verileri hasta bilgi işlem kayıtları ve hasta dosyalarından elde edilmiştir. Yapılan işlem sonrasında 430 hastanın 148'inde (%34,4) kist, 282'sinde ise (%65,6) solid lezyon olduğu görüldü. Bu kistlerin ise 33'ü (%22,3) müsinöz iken 115'i (%77,7) non-müsinöz kist olarak belirlendi. Müsinöz kisti olan hastaların kist CEA düzeyleri non-müsinoz olan gruptan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,008). Çalışmada hem ince iğne aspirasyon biopsisi yapılan hem de operasyon yapılan hastaların sonuçları beraber değerlendirildiğinde altın standart bir sonuç elde edildi. EUS sonucu benign olan 62 hastanın 59'u altın standart yöntemde de benign, EUS sonucu malign olan 296 hastanın 239'u da altın standart yöntemde malign olarak görüldü. Malign olma durumu pozitif olarak kabul edildiğinde EUS'un duyarlılığı %98,8, özgüllüğü %50,9, pozitif prediktif değeri %80,7, negatif prediktif değeri %95,2 ve doğruluğu ise %83,2 olarak bulundu. Sonuç olarak; EUS, pankreas lezyonlarının ayrıcı tanısında kullanılan, güvenilir, yöntemdir. EUS eşliğinde yapılan İİAB (EUS-İİAB) yardımıyla alınan materyallerin, histopatolojik ve biyokimyasal analizleri bu lezyonların tanımlanmasında yol göstericidir. Deneyimli ellerde EUS, diğer tüm yöntemlere kıyasla, pankreas lezyonlarının yönetiminde etkin olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Endosonografi, pankreas lezyonları, pankreas kistik lezyonları, ince iğne aspirasyonbiopsisi, pankreas tümörleri
Otoimmün hepatit tanılı hastalarda monoterapi ve kombine tedavinin klinik ve biyokimyasal yanıtları
Bu çalışmada Otoimmün hepatit tanısı alan hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavilerin klinik ve biyokimyasal yanıtlarının, her iki tedavi protokolünün de birbirlerine olan üstünlüklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda Aralık 2010-Aralık 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ne başvurmuş Otoimmün hepatit tanısı olan 18 yaş üstündeki tüm hastaların verileri retrospektif olarak taranmış olup toplam 140 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalarda OİH sınıflandırması yaparken Ant -nükleer antikor (ANA) veya Anti-Smooth muscle antibody (ASMA) pozitif ise tip 1 OİH, anti- Liver kidney microsomal antibody (anti-LKM-1) veya Liver cytosol -1 (LC-1) pozitif ise tip 2 OİH, AMA pozitifliği ile beraber histolojik ve klinik olarak OİH özelliklerini taşıyan hastalarımızı çakışma sendromu olarak sınıflandırılmıştır. OİH hastalarının tedavi öncesi ve tedavi sonrası klinik durumlarını, biyokimyasal ve patolojik verilerini değerlendirilmiştir. Hastaların almakta olduğu medikal monoterapi (prednol veya budesonid kullanımı) ve kombine tedaviler (budesonid ve azatiyopurin /prednol ve azatiopurin kullanımı, ikinci sıklıkla da kortikosteroid, azatiyopürin ve ursodeoksikolik asit (UDCA) kombine tedavisi) esas alınmıştır. Biyokimyasal ve klinik yanıt oranları, tedavi değişikliği olmuş ise, nedenini ve şimdiki sağlık durumları ile ilgili verileri ortaya koymayı amaçlanmıştır. Hastalarda tedavi yanıtı değerlendirmesi, en az 2 yıl biyokimyasal ve klinik takibi sonrasında yapılmıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %50,7 (n=71)'si monoterapi ,%49,3 (n=69)'ü kombine tedavi almış olup, monoterapi alanların %47,9 (n=34)'unda biyokimyasal ve klinik remisyon, kombine tedavi alanların ise %47,8 (n=33)'inde biyokimyasal ve klinik remisyon sağlanmıştır. İki hasta grubunda da klinik ve biyokimyasal yanıt oranları eş zamanlı benzer görülmüştür. Monoterapi alıp remisyona giren hastaların %62,5 (n=20)'i, kombine tedavi alanların %47,1 (n=16)'i ilaçsız izleme alınmıştır. Çalışmamıza katılan hastalarda seçilen kombine veya monoterapi tedavisi protokolleri ile biyokimyasal ve klinik iyileşme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Yine bizim çalışmamıza katılan hastaların bütün biyokimyasal parametrelerinde tedavi ile anlamı bir düşme görüldü yalnızca albumin değerinde anlamlı bir artış görülmüştür. Çalışmamızda ANA pozitifliğinde tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür, aynı şekilde ASMA pozitifliğinde de tedavi sonrası anlamlı negatifleşme görülmüştür. Yine çalışmamıza katılan Anti LKM-1'i pozitif olan bütün hastaların Anti LKM-1'leri negatifleşmiştir. Ayrıca çalışmamıza katılan 140 hastanın %96,4 (n=135) ine tanı anında karaciğer biyopsisi yapılmış olup verilen monoterapi veya kombine tedavi sonrası bu hastaların %7,8 (n=11)'ine kontrol karaciğer biyopsisi yapılmıştır. Kontrol karaciğer biyopsi sonucunda hastaların %63,6 (n=7)'sında hepatosit hasarında gerileme ve histolojik aktivite indeksinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda OİH tanılı hastalarda verilen monoterapi ve kombine tedavinin etkinliği, tedavi yan etkileri, tedavi intoleransı açısından literatür ile benzer bulunmuş olup, erken teşhis konulması ve tedavinin erken başlaması ile hastalığın ilerlemesinin önlendiği görülmüştür.