
24
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Prolaktinomalı hastalarda kabergolin tedavisinin metabolik ve kardiyovasküler profile olan etkisi
Amaç: Hiperprolaktineminin reprodüktif sistem üzerindeki etkileri iyi bilinmekle birlikte, insülin direnci, obezite, dislipidemi, karaciğer yağlanması, hipertansiyon, ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gibi kardiyometabolik bozukluklarla da ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada prolaktinoma tanılı hastalarda uzun süreli kabergolin tedavisinin metabolik profil, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ve kardiyovasküler risk göstergeleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif gözlemsel çalışmaya, 2011–2023 yılları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde prolaktinoma tanısı alan ve en az bir yıl kabergolin tedavisi uygulanan 18–65 yaş aralığındaki 243 hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, prolaktinoma ve kabergolin tedavisine ilişkin verileri, hormon düzeyleri, antropometrik ölçümleri, glisemik ve lipid parametreleri, karaciğer yağlanmasıyla ilişkili göstergeleri ve kardiyovasküler risk ölçümleri retrospektif olarak incelendi. Kabergolin tedavisinin başlangıcındaki, altıncı aydaki ve on ikinci aydaki veriler karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 33,20±9,76 yıl, %82,7'si kadın ve %81'i mikroprolaktinoma tanılıydı. Kabergolin tedavisine yanıt oranı %88,9 olup başlangıçtaki ortalama prolaktin düzeyi 237,71 µg/L idi. Prolaktin düzeyleri altıncı ve on ikinci aylarda anlamlı olarak azaldı (p<0,001). Tedavi sürecinde vücut kitle indeksi, bel çevresi, açlık kan şekeri, HOMA-IR ve diğer glisemik göstergelerde; total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit düzeylerinde anlamlı iyileşmeler gözlendi. Karaciğer yağlanma indeksi ve ultrasonografik karaciğer yağlanma derecesi azaldı. Uzun dönem tedaviyle sistolik ve diyastolik kan basıncında anlamlı düşüş saptandı. C-reaktif protein, Framingham risk skoru, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve karotid intima-media kalınlığı azalırken akım aracılı dilatasyon arttı; bu bulgular kardiyovasküler risk, ateroskleroz ve endotel disfonksiyonunda iyileşmeyle uyumluydu. Metabolik ve kardiyovasküler parametrelerdeki değişikliklerin çoğu ile prolaktin düzeyindeki azalma arasında anlamlı korelasyon bulunmadı. On ikinci ay ekokardiyografi verileri bulunan 29 hastanın dördünde (%13,8) kabergolinle ilişkili olabilecek kardiyak veya ekokardiyografik bulgular saptandı. Sonuç: Prolaktinomalı hastalarda hiperprolaktinemi olumsuz bir metabolik ve kardiyovasküler profille ilişkili görünmektedir. Kabergolin tedavisi; vücut ağırlığı, glisemik kontrol, insülin direnci, lipid profili, karaciğer yağlanması, kan basıncı, ateroskleroz ve endotel fonksiyonuyla ilişkili parametrelerde anlamlı iyileşme sağlamıştır. Bu iyileşmelerin prolaktin düzeyindeki azalmayla güçlü bir korelasyon göstermemesi, kabergolinin doğrudan kardiyometabolik etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, olası kardiyak yan etkiler nedeniyle özellikle uzun süreli tedavi alan hastaların klinik ve ekokardiyografik olarak izlenmesi uygun olabilir.
Major histokompatibilite antijen bölgesini temsil ettiği düşünülen (TAG) single nükleotid polimorfizmlerinin HLA-B27'i tanımlamadaki geçerliliğinin değerlendirilmesi
Arkaplan: Ankilozan spondilit (AS) HLA-B27 ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu etkileşimin en iyi bilinen hastalık ilişkisi olması ve 1973?den beri biliniyor olmasına rağmen HLA-B27 tiplendirmesi teknik olarak bazı güçlükler göstermektedir. Daha önce yapılan çalışmalarda Avrupalı ve Asyalı AS?li hastalarda, rs4349859 ve rs13202464 no?lu tek nükleotid polimorfizmlerinin (single nucleotide polymorphisms; SNPs) major histokompatibilite kompleksi ile (MHC) tag olduğu ve HLA-B27 tespitinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı HLA-27 tespitinde daha önce bahsedilen SNP?lerin sensitivite ve spesifisitesini değerlendirmektir. Yöntem: Polimeraz zincir reaksiyonu restriksiyon fragmanı uzunluk polimorfizmi (polymerase chain reaction restriction fragment length polymorphism;(PCR-RFLP) yöntemi kullanılarak iki SNP (rs13202464 and rs4349859) genotiplendirildi. Bu genotiplendirme için gerekli primerler primer-BLAST arayüzü kullanılarak Primer3 algoritması ile dizayn edildi. PCR ürünleri BmrI ve Taq?I restriksiyon enzimleri ile sindirime uğratıldı. Gentiplerin kalite kontrolü için random seçilen bazı örnekler aynı zamanda ABI 3130 automated DNA sequencer cihazı kullanılarak sekanslandı. HLA-B27 analizi ticari olarak bulunan SSP-typing kit kullanılarak genotiplendirildi. SSP-tiplendirme sonuçları %2 agarose jel üzerinde gösterildi Sonuçlar: Çalışmaya toplamda modifiye New York kriterlerine göre AS olarak izlenen 207 hasta (%72 erkek, ortalama yaş 42.3 ± 10.8 ve 146 [%71] HLA-B27 pozitif) ve 32 sağlıklı kontrol (%78 erkek, ortalama yaş 52.7 ± 10.8 ve 2 [%6] HLA-B27 pozitif) dahil edildi. rs4349859 no?lu SNP için efekt alleli (A) yüksek spesifiteye sahipti (1.000) ancak sensitivite değeri 0.469 idi. rs13202464 no?lu SNP için efekt alleli (G) için spesifite 0.967 ve sensitivite 0.530 olarak hesaplandı. Yorum: Bu çalışmanın sonuçları daha önce HLA-B27 için oldukça güçlü tag olduğu bildirilen SNP?lerin, Türk popülasyonunda, klasik HLA-B27 tayin yöntemlerine göre avantajı olmadığını düşündürmektedir. Bizim toplumumuzda HLA-B27 ile daha güçlü ilişki gösteren SNP?lerin saptanabilmesi için başka çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Triple negatif meme kanserlerinindemografik klinik ve patolojikkarakteristikleri
Giriş Kadınlarda görülen en sık görülen kanser olan meme kanserlerinde klasik histopatolojik sınıflamanın yanı sıra immünohistokimyasal sınıflama gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bu sınıflamaya göre tripl negatif olarak tanımlanan ve östrojen, progesteron ve c-erbB2 reseptörleri negatif olan grup klinik izlem, rekürrens paterni diğer gruplardan farklıdır. Prognozları genellikle diğer gruplara göre daha kötüdür. Bu çalışmada tripl negatif meme kanserli hastaların klinik, demografik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelendi ve bunların genel ve hastalıksız sağkalıma olan ilişkileri irdelendi. Hastalar ve Yöntem Çalışmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara ve Adana Hastaneleri Onkoloji Bilim Dalında 1997 ile 2009 yılları arasında takip edilen çoğu başlangıçta adjuvan ve neoadjuvan tedavi almış tripl negatif meme kanser tanılı toplam 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 49 dur. Ortanca takip süresi 27 aydır.(min: 0.27,mak:132.5 ay) Toplam 2 hasta takip sırasında eksitus olmuştur. Toplam 38 hastada invaziv duktal karsinom, 5 hastada invaziv medüller karsinom, 3 hastada invaziv lobüler karsinom patolojisi saptanmıştır. Toplam 43 hastaya adjuvan kemoterapi verilmiştir. Takiplerde 15 hastada nüks gelişmiştir. Rekürrensler en sık akciğere metastazı şeklinde olmuştur. Yüksek gradlı tümör özellikleri taşıyanlarda, tanı anında lenf nodu sayısı 3 ve daha fazla olanlarda, ailede kanser öyküsü olanlarda ve daha genç yaşlı hastalarda nüks riski istatiksel olarak daha fazla bulunmuştur. Tartışma: Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki tripl negatif meme kanserli hastalar daha agresif seyir göstermiştir. Kısa izlem süresine rağmenlerin dörtte birinde nüks gözlenmesi bu görüşü desteklemektedir. Çalışmamızda tripl negatif meme kanserli hastaları daha erken yaşta tanı aldıkları, daha sık viseral metastaz yapma eğiliminde oldukları ve yüksek gradlı tümör patolojisi taşıdıkları görülmektedir. Standard tedavisi halen kemoterapidir. Antrasiklinler ve taksanlar etkili kemoterapötik ajanlardır. DNA kırıklarına yol açan cisplatin gibi ajnlar ve PARP-1 inhibitörleri tripl negatif meme kanserinin tedavisinde ümit verici ajanlardır.
Tiroid hormon disfonksiyonu olan hastalarda trombosit agregasyon bozukluğunun in vitro olarak ASPİ/ADP testleri ile değerlendirilmesi
Tiroid hormon bozukluğu genel popülasyonda sık karşılaşılan bir durumdur. Hemostaz ve tiroid hormonları arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmekle beraber, mekanizmalar halen tam olarak açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Literatürde tiroid hormon düzeylerinin primer hemostazı birçok basamakta etkilediği görülmektedir. Bu çalışmada tiroid hormon bozukluğunun trombosit agregasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Aralık 2013 - Mart 2014 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniklerinde hipotiroidi ve hipertiroidi tanısı alan, henüz medikal tedavi almayan 37 hasta alınmıştır. Hasta grubu ile verilerin karşılaştırılması amacıyla 37 kişiden oluşan bir sağlıklı kontrol grubu da oluşturulmuştur. Yetmiş dört hastadan tiroid fonksiyon testleri, tam kan sayımları ile ASPİ (araşidonik asit indüklü agregasyon) ve ADP (adenozin difosfat indüklü agregasyon) testleri çalışılmıştır. Kontrol ve vaka grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0,053 ve p=0,546). Hipertiroidi ve hipotiroidi tanısı olan hasta grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p=0,490 ve p=0,803). ASPİ'deki değişimi en fazla yaşın etkilediği, yaş ilerledikçe ASPİ düzeylerinin azaldığı görüldü [B=-5,065; (%95 Güven Aralığı: -9,165 – -0,966) ve p=0,016] ve trombosit düzeyi arttıkça ASPİ düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0008; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,002) ve p=0,029]. ADP'deki değişimi ise sadece trombositin etkilediği, trombosit düzeyi arttıkça ADP düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0007; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,0013) ve p=0,024]. Sonuç olarak tiroid fonksiyon bozukluğuna sahip olmanın, henüz trombosit sayısında değişme yapmamış ise trombosit agregasyonunu tek başına etkilemediği görüldü. Araşidonik asit ile indüklü agregasyonu etkileyen ana etkenlerin yaş ve trombosit sayısı olduğu görülürken, adenozin difosfat ile indüklenmiş agregasyonda ana etkenin trombosit sayısı olduğu görüldü. Tiroid fonksiyon bozukluğu primer hemostaz testlerinden olan araşidonik asit ve adenozin difosfat indüklü agregasyonu etkilememektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.
Böbrek nakli yapılan hastalarda fibromiyalji sendromu sıklığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi
ÖZET Fibromiyalji sendromu (FMS), kronik yaygın kas-iskelet ağrısı ile karakterize multisistemik bir hastalıktır. FMS'li hastalarda yaygın ağrının yanı sıra görülen yorgunluk, uyku bozukluğu, tutukluk, depresyon, anksiyete ve bilişsel disfonksiyon gibi komorbiditeler de görülmektedir. FMS'nin normal toplumda sıklığı %02-5,8'dir. Fibromiyalji sendromunun renal transplant hastalarında görülme sıklığı ve klinik seyri ile ilgili literatürde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır Bu çalışmamızda böbrek nakli yapılan hastalarda FMS sıklığı ve FMS ilişkili faktörlerin incelenmesini hedefledik. Bu çalışmaya Ocak 1998 ile Aralık 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesinde böbrek nakli olmuş, serum kreatinin değeri 2,5 mgr/dL altında olan osteoporotik olmayan, rejeksiyon kabul edilmeyen, CRP ve sedimentasyon yüksekliği olmayan düzenli poliklinik kontrolünde olan 128 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sigara öyküsü, primer hastalığı, kullandığı immunsüpresif tedavi rejimi kaydedildi. Fibromiyalji tanısı ACR 1990 kriterlerine göre konulmuştur. ACR sınıflama kriterlerini karşılamayan ancak tam olarak da normal denemeyecek bir grup "olası fibromiyalji" olarak adlandırılmıştır. Bu kriterler göz önüne alınarak 128 böbrek nakli yapılan hastalardan 13'ü ne FMS tanısı, 7'sine olası fibromiyalji tanısı konmuştur. Çalışmamızda FMS tanısı konan 13 hastanın tamamı kadındır, FMS grubunda anlamlı derecede fazla hastada aşırı halsizlik, irritabl barsak sendromu, hepsinde uyku bozukluğu, %46'sında depresyon, %30 oranında antidepresan tedavi kullanımı görülürken eklem şişliği, parastezi ve huzursuz bacak sendromu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Çalışmamızda FMS ve olası FMS tanısı alan hastaların "Fibromyalgia Impact Questionnaire-FIQ" skorlarının da FMS olmayan gruba göre anlamlı oranda yüksek olduğu (p<0,001) ve FIQ skoru arttıkça FMS sıklığının da arttığı gözlendi. Bu sonuç, FMS tanısı koymada FIQ skorunun tek başına, bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Sonuçta renal transplantlı 128 hastanın %10,15'inde fibromiyalji tanısı koymuş olduğumuzu gördük ki bu rakam genel toplum prevelansının 2 katı ya da daha fazlasını göstermektedir. Hatta olası fibromiyalji grubunu FMS grubuna katarsak FMS prevelansının Renal Transplatlı hastalarında çok daha yüksek olduğunu (%15,6) söyleyebiliriz. Bunun olası nedenlerini sorguladığımızda bu hasta grubunun çoklu ilaç kullanması, enfeksiyon ve rejeksiyon nedeni ile hastane ortamında çok sık bulunduğu, böbreği kaybetme korkusu, KBY ve renal transplantasyon süreçlerinin hastalarda sıklıkla psikosomatik sorunlara yol açması, kronik hastalık ve ciddi sorun süreçlerinin ağrı eşiklerini düşürebileceği akla gelmektedir. Anahtar Kelimeler: Renal transplantasyon, fibromiyalji sendromu
KML'li hastalarda ımatinib mesilat tedavisinin sonuçları ve izlemlerinin değerlendirilmesi
Dayanak ve amaç: Kronik myeloid lösemi (KML) tedavisinde; yaklaşık 5 yıl öncesine kadar tedavi seçenekleri olarak, lökosit sayısının azaltılmasına yönelik tedavi (busulfan, hydroxyurea gibi), Philadelphia (Ph) pozitif hücrelerin nonspesifik supresyonu interferon?alfa (IFN-?), IFN-? + cytarabine ve allojenik hematopoetik hücre nakli (AHHN) sayılmaktaydı. Bugün için imatinib mesilatın (IM-STI571) kullanıma girmesiyle KML tedavisinde ilk seçenek tedavi yerini almıştır. IM tedavisi ile daha iyi hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıt elde edilmekte ve daha iyi ortalama sağ kalım ve progresyonsuz sağ kalım sağlanmaktadır. Biz çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji kliniğinde izlenen ve IM ile tedavi edilen 84 KML vakasında hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtlar ile hastaların klavuzlara uygun şekilde izlenip izlenmediğini değerlendirdik.Materyal ve metod: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma hastanesi hematoloji kliniğinde Ocak 1999-Mart 2010 tarihleri arasında izlenen 84 Ph (+) KML vakası çalışmaya alındı. Standart 400 mg/gün imatinib mesilat tedavisi alan hastaların hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtları değerlendirildi.Bulgular: Hastaların 44'ü kadın (%52,4), 40'ı erkek (%47,6) idi. Yaşları 22-83 arasında ve yaş ortalamaları 52,98 (±14,8) yıl, ortanca yaş 54,5 olarak saptandı. Ortalama takip süreleri 47,4 ay ve tanı anında 80 hasta kronik fazda (%95,2), 4 hasta akselere fazda (%4,8) idi. Hematolojik yanıt ortalama 2.42 ayda sağlandı. Tam hematolojik yanıt (THY) oranı üçüncü ayda %88,1 olarak saptandı. Elde edilen THY altıncı ayda %90,8, 12.ayda %93 ve 18.ayda %96,9 olarak bulundu. 12. ayda 57 hastanın sitogenetiği bakılmıştı (%67,9). Bunların %75,4'ünde tam sitogenetik yanıt (TSY), üç hastada kısmi sitogenetik yanıt (KSY) (%5,3), üç hastada minör sitogenetik yanıt (MSY) (%5,3), bir hastada minimal sitogenetik yanıt (%1.8) elde edildi. Dört hastada ise sitogenetik yanıt elde edilemedi (%7,0). Üç hastada ise örnek yetersizdi (%5,3). 18. ayda hastaların 38'inin moleküler yanıtına bakılmıştı (%45,2). Bu hastaların 24'ünde tam moleküler yanıt (%63,2), 10 hastada major moleküler yanıt (%26,3), dört hastada ise moleküler yanıt alınamadı (%10,5). IM kullanımı esnasında, 22 hastada derece 3-4 hematolojik yan etki gelişirken (%26,2), 21 hastada gastrointestinal sistem ve hepatik yan etkiler (%25), 15 hastada süperfisiyel ödem (%17,9), 12 hastada rash (%14,3), 10 hastada periorbital ödem (%11,9), 9 hastada miyalji-artralji-kas krampları (%10,7), 3 hastada böbrek yetmezliği (%3,6) ve bir hastada kalp yetmezliği (%1,2) gözlendi. IM tedavisi altında bir hasta akselere faza, bir hasta blastik faza geçti. Üç hastanın yan etki, dokuz hastanın ilaç direnci, bir hastanın yan etki ve ilaç direnci nedeniyle ilacı değiştirildi (%15,5). Dört hasta Dasatinib, sekiz hasta Nilotinib, bir hasta ise Nilotinib ardından dirençli olması nedeniyle Dasatinib tedavisi aldı. Hastaların ortalama sağ kalım süreleri 48,54 ay (3-132 ay), tedavi başarısızlığına kadar geçen süre ise ortalama 30,67 ay (9-61 ay) olarak saptandı.Sonuç: Kronik faz KML'de imatinib mesilat halen tolere edilebilir ve etkin bir tedavi seçeneği olarak ilk sıradaki yerini korumaktadır. Yeni tirozin kinaz inhibitörleri dahil, daha etkin ve küratif tedavi için yeni çalışmaların yapılması ve hastaların takibinde özelliklede moleküler yanıt değerlendirilmesinde laboratuvar yöntemlerinde standardizasyon yapılmasıgerekmektedir.Anahtar kelimeler: KML, İmatinib mesilat, Ph kromozomu
Takayasu arteritli hastalarda adipositokin ve ghrelin düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Gerekçe ve Amaç: Takayasu arteriti (TA)'nde, aktif dönemlerde yoğun tedavi gereksiniminin ortaya çıkması nedeniyle hastalık aktivitesinin izlemi büyük önem taşır. Günümüzdeki klinik ve laboratuvar aktivite kriterleri izlemde tek başına pek yeterli olmamaktadır. Bu çalışmada; TA'li hastalarda serum adiponektin, leptin düzeyleri, plazma ghrelin ve açillenmiş ghrelin düzeyleri ve bu parametrelerin hastalık aktivitesi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 31 TA'li hasta ve 32 sağlıklı kontrol alınmıştır. Hastaların ayrıntılı hastalık öyküsü elde edilmiş ve tam fizik muayeneleri yapılmıştır. TA'li hastalarda, hastalık aktivitesi; NIH aktivasyon kriterlerine, DEI-TAK skorlama sistemine ve ?DEI-TAK/hekim global görüş?üne göre belirlenmiştir. Ayrıca B-mod doppler ultrasonografi (USG) ve manyetik rezonans (MR) anjiografi incelemeleri hastalık aktivasyonu açısından değerlendirilmiştir. Tüm hasta ve kontrollerde serum adiponektin, leptin, plazma ghrelin ve açillenmiş ghrelin düzeyleri ELISA ile ölçülmüştür. Grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, değişkenler arası ilişkilerin test edilmesinde Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır.Sonuçlar: TA'li 31 hastanın 29'u kadın, 3'ü erkek ve ortalama yaşları 44.2 idi. Ortalama hastalık süresi; 8.8 (1-30) yıl olarak bulundu. TA'li 18 hastada (%58.1) tip 5 tutulum vardı. TA'li hastaların 18'i (% 58) kortikosteroid kullanmaktaydı.TA'li hastaların NİH aktivasyon kriterlerine göre %20'si aktif; DEI-TAK ?hekim global görüş?üne göre %19.4'ü aktif, %22.6'i düşük dereceli aktif, %58'i inaktif; radyolojik bulgulara göre ise %33'ü aktifti. NIH aktivasyon kriterleri ile DEI-TAK skorlama, ?DEI-TAK/hekim global görüşü? ve radyolojik aktivite arasında pozitif korelasyon saptandı. Serum eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), lökosit ve %nötrofil sayıları TA'li hastalarda sağlıklı kontrollere göre daha yüksekti (sırasıyla p=0.017, p=0.002 ve p ? 0.001).TA'li hastalardaki ghrelin (319.3±202.6 pg/ml) (p ? 0.001) ve açillenmiş ghrelin (120.5±94.4 pg/ml) (p= 0.031) düzeyleri sağlıklı kontrollere göre (sırasıyla 623.2±270 pg/ml, 180.9±128.7 pg/ml) daha düşük bulundu. NİH aktivasyon kriterlerine ve ?DEI-TAK/Hekim global görüşü?ne göre aktif olan hastalardaki ghrelin düzeyleri aktif olmayanlara göre daha düşüktü (sırasıyla p=0.041 ve p=0.016).TA'li hastalar ve sağlıklı kontrollerin leptin ve adiponektin düzeyleri arasında fark yoktu. Ancak TA'li hastalarda leptin düzeyleri ile ghrelin ve açillenmiş ghrelin düzeyleri arasında negatif korelasyon saptandı.TA'li hastalardaki ortalama karotis intima-media kalınlığı (İMK) ölçümleri ile adiponektin düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulundu (p=0.004).Sonuç: Ghrelin düzeylerinin TA'de hastalık aktivitesini izlemede ve tedaviyi düzenlemede yararlı olabileceği düşünülmüştür. NIH aktivasyon kriterleriyle uyum içerisinde olan DEI-TAK skorlama, ?DEI-TAK ?hekim global görüşü? ve radyolojik aktivite göstergeleri de hastalığı izleme ve tedavi kararlarını verme amacıyla kullanılabilir.Anahtar sözcükler: Takayasu arteriti, adiponektin, leptin, ghrelin, açillenmiş ghrelin, NIH aktivasyon kriterleri, DEI-TAK skorlama
Trombofili testlerinin klinik ve demografik değerlendirilmesi
Dayanak ve amaç: Genetik ve edinsel olarak gelişen hemostaz bozuklukları tromboza yatkınlık meydana getirirler. Merkezimizde trombofili için genetik yatkınlıktan şüphe edilen hastalara PCR yöntemiyle faktör V Leiden (FVL), protrombin gen mutasyonu (PTM), Metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) C677T ve 1298A mutasyonları bakılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; trombofili testleri yapılan hastaların demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesidir.Materyal ve metod: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1998 Eylül ve 2009 Aralık ayı içerisinde genetik trombozdan şüphe edilen ve polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemiyle genetik mutasyon testi istenmiş olan toplam 527 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tromboz bölgeleri, verilen antikoagulan ya da antiagregan tedavi ve tedavi etkinliği, tromboz için risk faktörleri, genetik mutasyonları geriye dönük olarak incelendi.Bulgular: 527 hastanın (% 61,7) sinin kadın, ortalama yaşın (42 ± 14,61), % 49,5 inde venöz, % 25,2' sinde arteriyel tromboz, % 19,2' sinde tekrarlayan abortus olduğu, % 6,1' inin ise aile öyküsü nedenli taranmış oldukları görüldü. Arteriyel ve venöz trombozu olan hastaların ortalama yaşları arasında (p= 0,002); arteriyel trombozu ve tekrarlayan abortusu olan hastaların yaşları arasında (p= 0,001), arteriyel trombozu olan ve aile öyküsü nedeni ile taranan hastaların ortalama yaşları arasında anlamlı fark (p = 0,031) saptandı. Arteriyel tromboz, venöz tromboz, aile öyküsü olan ve tekrarlayan abortusu olan hastalar arasında FVL heterozigot, FVL homozigot, PG2010 heterozigot, MTHFR C677 heterozigot mutasyonları arasında ise anlamlı fark saptandı (sırasıyla p = 0, 001, p= 0, 012, p= 0, 013, p = 0, 002 ). Ulaşılan 248 hastanın % 15,3' ünde tromboz öncesinde kolaylaştırıcı faktör olarak immobilite, cerrahi, ya da travma öyküsünün olduğu, ulaşılan 250 hastanın % 55,2 ` sinde ek hastalık olduğu görüldü.Sonuç: Tromboz testleri istenirken hastalar tanılarına göre ayrıntılı değerlendirmeli, arteriyel ve venöz tromboz olmaları göz önünde bulundurularak kılavuzlara uygun şekilde istem yapılmalıdır. Bizim yaptığımız bu retrospektif çalışmada poliklinikler arasında tromboz testlerinin isteminde rasyonellik olmadığı görüldü
Solid tümörlü hastalrda febril nötropeni atakları
Sitotoksik kemoterapötik ajanların klinik kullanımı, kanser hastalarında sağkalımı artırmıştır. Bununla birlikte, tedaviyle ilişkili kemik iliği baskılanması ve nötropeni, hastaları sıklıkla yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara eğilimli hale getirir. Bu çalışmanın amacı, solid tümörü olan hastalarda ateşli nötropeni (FN) ataklarını değerlendirmek, mikroorganizmaları ve mortaliteyi etkileyen faktörleri belirlemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2011-Mayıs 2012 tarihleri arasında izlenen kanser hastalarında meydana gelen toplam 100 primer ateşli atak retrospektif olarak incelendi. FN atakları üç grupta sınıflandırıldı: Nedeni bilinmeyen ateş, klinik olarak belgelenmiş enfeksiyonlar ve mikrobiyolojik olarak belgelenmiş enfeksiyonlar. Uzamış nötropeni, Multinational Association for Supportive Care in Cancer (MASCC) skorunun <21 ve metastaz varlığının mortaliteyi arttırdığını bulduk. Üç grup enfeksiyon kategorisini de mortalite oranlarına göre karşılaştırdık, ancak bu gruplar arasında anlamlı bir fark gözlemlemedik. Maligniteli hastalar FN atakları sırasında ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Olası enfeksiyöz patojenlerin akılda tutulması ve hastaların MASCC skoru, nötropeni süresi ve metastatik durumunun değerlendirilmesi ve hemen ampirik antibiyotik tedavisine başlanması çok önemlidir.
Akut miyokard infarktüste steptokinaz ile uygulanan fibrinoliz tedavisinin önemi
Tip 2 diabetes mellituslu hastaların birinci derece yakınlarında insülin direnci ve beta hücre fonksiyonu değerlendirilmesi
T P 2 D ABETES MELL TUSLU HASTALARINB R NC DERECE YAKINLARINDANSÜL N D RENC ve BETA HÜCRE FONKS YONU DEĞERLEND R LMESÖZETAmaç: Tip 2 Diabetes Mellitus gelişmesini önlemek günümüzde giderek önemi artan birhedeftir. Diyabet gelişimi için bazı riskli gruplar bilinmektedir. Tip 2 DM olan kişilerin birinciderece yakınları bu gruplardan en iyi bilinenidir. Çalışmamızda bozulmuş açlık glukozu (BAG)ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) gelişmeden önceki evrelerde, erken dönemdesaptanabilecek glukoz metabolizma bozukluğuna ait faktörlerin araştırılması planlandı. Tip 2DM gelişme riskinin erken dönemde belirlenmesi ve henüz rutin tetkiklere göre normal glukoztoleransı olarak değerlendirildiği dönemde, riskli hastaların saptanabilmesi için yol gösterecekerken bulguların araştırılması hedeflendi.Yöntemler: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinebaşvuran tip 2 DM tanılı hastaların birinci derece yakını olan 101 kişi çalışma grubu olarak vebirinci derece yakınında diyabet olmayan sağlıklı 97 kişi kontrol grubu olarak alındı. Glukozmetabolizması Amerikan Diyabet Cemiyeti (ADA) kriterlerine göre değerlendirildi. İnsülindirenci ve beta hücre fonksiyonları ise Homeostasis Model Assessment (HOMA) yöntemi iledeğerlendirildi.Bulgular: Çalışma grubunda normal glukoz toleransı (NGT) saptanan kişiler %69,3,BAG ve/ veya BGT %23,8 ve tip 2 DM %6,9 oranındaydı. Kontrol grubunda NGT saptanankişiler %63,9, BAG ve/ veya BGT %32 ve tip 2 DM %4,1 oranında idi. NGT, BAG ve /veyaBGT, tip 2 DM saptanması açısından çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarakanlamlı fark yoktu (Ï2=2.114, p=0,347). Beta hücre fonksiyonları değerlendirildiğinde çalışmagrubunda ortalama %123,03±78,11; kontrol grubunda %94,73±39,98 olarak bulundu. Çalışmagrubunda beta hücre fonksiyonu değerlendirmesinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı.nsülin direnci ortalaması çalışma grubunda 3,3±3,4, kontrol grubunda 2,3±1,6 saptandı. nsülindirenci çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerlendirildi (t=2.514,p=0.013). Çalışma grubunda %47,5; kontrol grubunda %32 oranında insülin direnci bulundu.NGT olan kişilerin beta hücre fonksiyonları değerlendirildiğinde, çalışma grubundaHOMAβ ortalamaları %137±81,6; kontrol grubunda %101,5±44,2 hesaplandı. Çalışmagrubunda NGT olan kişilerde beta hücre fonksiyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeydeartmış olarak saptandı (t=3.106, p=0.003). HOMA R ortalaması çalışma grubunda 2,8±2,2;kontrol grubunda 1,9±1,2 olarak hesaplandı. Çalışma grubunda insülin direnci istatistikselolarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (t=3.027, p=0.003).Çalışma grubunda BGT saptanan kişilerin HOMAβ ortalamaları HOMA R ortalamalarıkarşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark yoktu (t=3.106, p=1,113). Tip 2 DM tanısı alankişilerde HOMAβ ve HOMA R ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark yoktu(p=0.130).Sonuç: Çalışmamızda birinci derece yakınlarında diyabet öyküsü olan ve olmayankişilerde saptanan BAG ve/ veya BGT ve tip 2 DM oranında anlamlı fark saptanmamıştır. NGT,BGT ve/ veya BAG safhalarında artmış insülin direncine paralel olarak beta hücrefonksiyonlarında artış saptandı. Tip 2 DM saptanan kişilerde ise beta hücre fonksiyonu kontrolgrubuna göre anlamlı düzeyde azalmıştı. Birinci derece yakınlarında diyabet öyküsü olanlardaaile öyküsü olmayanlara göre insülin direncinin daha yüksek oranda görüldüğü ve bu bulgununkişilerin normal glukoz toleransına sahip olduğu dönemden itibaren geçerli olduğu saptanmıştır.Birinci derece yakınında tip 2 diyabet öyküsü olması gibi risk taşıyan kişilerin erken dönemdeglukoz metabolizma bozukluğunun tanınması için açlık plazma glukoz düzeyleri ve OGTT iledeğerlendirmesi yeterli görülmemektedir. Bu kişilerde glukoz metabolizma bozukluğunun erkendönemde saptanması DM gelişme riskini önlemek için gerekli önlemlerin alınmasında yolgösterecektir. NGT saptanan risk grubu bu kişilerde insülin direncine yönelik araştırmayapılmasının ve güvenilir, kolay uygulanabilir bir test olması nedeniyle HOMA testininkullanılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Akut ishalli buzağılarda serum demir, bakır ve çinko konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma akut ishalli buzağılarda serum Fe, Cu ve Zn konsantrasyonlarının belirlenmesi amacıyla yapıldı. Bu amaçla çalışmada 5-30 günlük 20 sağlıklı ve 30 ishalli buzağı kullanıldı. İshalli buzağılar klinik dehidrasyon ve depresyon kriterlerine göre ishalden hafif (Grup 1; n=22) ve orta (Grup 2; n=7) derecede etkilenenler olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bir buzağıda ishalin şiddetli olduğu belirlendi. Hematolojik ve biyokimyasal değişkenlerin belirlenmesi amacıyla bir kez kan örnekleri alındı. Hematokrit değer, Hb konsantrasyonu ve eritrosit sayısı ile serum SDBK, albumin, üre ve kreatinin konsantrasyonları ishalin derecesine yaklaşım açısından değerlendirildi. Sağlıklı ile ishalli buzağıların serum üre, kreatinin, Cu ve Zn konsantrasyonları arasında önemli düzeylerde farklılık belirlendi. Sağlıklı buzağılara göre ishalli buzağılarda ortalama serum üre ve kreatinin konsantrasyonları önemli düzeylerde yüksek bulundu. Ortalama serum Cu ve Zn konsantrasyonları saSonuç olarak, ishalli buzağıların sağaltımında Cu ve Zn gibi antioksidan iz element kullanımının yararlı olabileceği düşünüldü.
Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesine muayene amaçlı getirilen köpeklerde kalp hastalıklarının ekokardiyografik prevalansı
Sunulan çalışma materyalini, Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesine muayene amaçlı getirilen, randomize seçilmiş, yaşları 4 ila 252 ay arasında değişen 58 köpek oluşturdu. Bu araştırmada, klinik olarak, köpeklerde kalp hastalıklarının görülme sıklığı ve dağılımının ekokoardiyografik muayene ile belirlenmesi amaçlandı. Çalışma sonucunda materyali oluşturan köpeklerden 14'üne edinsel kalp hastalığı tanısı kondu. Teşhis edilen kalp hastalıklarının dağılımı; mitral kapak regürgitasyonu (n=9), perikardiyal effüzyon (n=2), dilate kardiyomiyopati (n=1), mitral kapak stenozu (n=1) ve triküspit kapak yetmezliği (n=1) olarak belirlendi. Elde edilen sonuçlar çalışma grubunda en sık rastlanılan kardiyak hastalık olarak mitral yetmezliğe vurgu yapmaktadır. Çalışma verileri, herhangi bir nedenle veteriner hekime getirilen köpek hastaların %24.1'inde kalp hastalığına rastlandığını ortaya koydu. Veteriner klinik, poliklinik ve hayvan hastanelerine başvuran hastaların kardiyak yönlü de kontrollerinin sağlanması önerilir.
Romatoid artrit, Ankilozan spondilit ve Psöriatik artritte inflamasyon göstergesi olarak serum amiloid A
Serum amiloid A'nın (SAA); romatoid artrit (RA), Ankilozan spondilit (AS) ve psöriatik artritte (PsA) inflamasyon belirteci olarak kullanılabilirliğini; hastalık aktivite ve tedavi yanıtını değerlendirmede kullanılabileceğini göstermeyi amaçladık. Çalışmamız 2014-2019 tarihleri arasındaki tüm erişkin RA, AS ve PsA'lı hastalardan SAA düzeyi ölçülmüş olan hastalar diğer prediktif faktörleri de içerecek şekilde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Hastaların verilerine hastane otomasyon ve hasta dosyalarından temin edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), c-reaktif protein (CRP), SAA düzeyi (0. ay, 3. ay ve 6. ay ), RA şiddeti (DAS 28), AS şiddeti ve tedavi grupları değerlendirildi. Çalışmamızdaki hastaların 387'si (%59,9) RA, 238'i (%36,8) AS ve 21'i (%3,3) PsA idi. RA'lı hastaların yaş ortancası, AS grubundan anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). PsA'lı hastaların yaş ortancası, RA ve AS ile benzer olarak saptandı (p>0,05). RA grubunda kadın hasta sıklığı, AS ve PsA'lı gruplardaki kadın sıklığından anlamlıolarak yüksek saptandı (p<0,05). RA'lı hasta grubun ESR ortancası AS ve PsA'lı hastalardan anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). AS ve PsA'lı hastaların ESR değerleri arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). RA'lı hastalarda CRP ortancası, AS'li gruptan anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). PsA'lı grubunCRP düzeyi ortancası RA ve AS'li gruplar ile benzerdi (p>0,05). RA'lı grubun SAA 0., 3. ve 6. aylardaki düzeyleri; AS ve PsA grubundan anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). AS ve PsA gruplarının 0., 3. ve 6. aylardaki SAA düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Tüm grubun SAA düzeylerinin zaman içinde anlamlı şekilde azaldığı saptandı (p<0,05). Tüm grubun 0. ay ve 3. aylar arasındaki;3. ay ve 6 aylar arasındaki; 0. ay ve 6. aylar arasındaki SAA azalmaları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). RA ve AS'li grupların SAA düzeylerinin zaman içinde anlamlı şekilde azaldığı saptandı (p<0,05). RA ve AS'li grupların 0. ay ve 3. aylar arasındaki;3. ay ve 6 aylar arasındaki; 0. ay ve 6. aylar arasındaki SAA azalmaları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). PsA grubunun SAA düzeyinin zaman içinde değişimi istatistiksel olarak anlamsızdı (p>0,05). Biyolojik ve antiromatizmal tedavi alan grupların SAA düzeylerinin zaman içinde anlamlı şekilde azaldığı saptandı (p<0,05). Biyolojik ve antiromatizmal tedavi alan grupların 0. ay ve 3. aylar arasındaki;3. ay ve 6 aylar arasındaki; 0. ay ve 6. aylar arasındaki SAA azalmaları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). SAA düzeyinin 0., 3. ve 6 ay düzeylerinin ESR ve CRP arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p<0,05). RA şiddet yüksek olan hastaların, RA şiddeti düşük olanlara kıyasla yapılan ROC eğrisinde ESR'nin eğri altında kalan alanının daha büyük olduğu CRP ve SAA'dan üstün olduğu saptandı.RA şiddetine etki eden faktörler incelendiğinde ESR'nin tek başına etkili, iken CRP ve SAA0'dan daha üstün olduğu saptandı. AS şiddet yüksek olan hastaların, AS şiddeti düşük olanlara kıyasla yapılan ROC eğrisinde CRP'nin eğri altında kalan alanının daha büyük olduğu; SAA0 ve ESR'yi takip ettiği saptandı. ESR, CRP ve SAA parametrenin AS şiddeti üzerinde tek başına etkili olmadığı, en güçlü faktörün CRP, takiben SAA olduğu saptandı. Sonuç olarak ESR, CRP ve SAA romatolojik hastalık tanı ve takibinde kullanılabilecek parametrelerdir. Ayrıca hastalık şiddetini göstermede RA'lı olgularda ESR daha üstün iken, AS'deSAA'nın üstün olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, Ankilozan spondilit, psöriatik artritte, Serum amiloid A, eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein
Bolu il merkezi ̓ nde (Araştırılmamış) dispepsi prevalansı: Populasyona dayalı çalışma
Dispepsi ülkemizde ve tüm dünyada önemli sağlık sorunlarından biridir. Dispepsi sağlık harcamalarında artışa, iş gücü kaybına (böylece önemli bir mali kayba) ve zaman kaybına neden olmaktadır. Farklı patolojilere bağlı olarak ortaya çıkabilen, ayırıcı tanısı geniş bir semptomdur. Organik veya fonksiyonel bir nedene bağlı olabilir. Toplumun yaklaşık %25'ini etkiler. Ülkeler arasında dispepsi sıklığı değişmekle birlikte ortalama %13-48 arasındadır. Pek çok hastalık dispepsiye neden olabilir. Tüm vakaların %40'ında organik bir neden bulunur. Altta yatan neden %25'e varan oranda peptik ülserdir. Fonksiyonel dispepsinin patolojisi net değildir. Üst gastrointestinal motor ve duyusal bozuklukların etkili olduğu düşünülmektedir. Önemli bir iş verimliliği kaybı ve sağlık harcamaları nedeni olması ile Bolu İl'i Merkezi'nde araştırılmamış dispepsi prevalansını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla yaptığımız çalışmaya 155'i erkek ve 173'ü kadın olmak üzere 328 kişi dahil edilmiştir. Olguların evlerine gidilerek onamları alındıktan sonra Roma III kriterlerine göre hazırlanan anket yüz yüze görüşme şeklinde uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %47.3'ü erkek (n=155), %52.7'si kadın (n=173) olup katılımcıların yaş ortalaması 41.5±13.57, boy ortalaması 1.66±0.08 metre, VKI ortalaması 26.3±4.1 kg/m² olarak saptanmıştır. Olguların medeni durumuna bakıldığında; %76.5'i (n=251) evli, %20.1'i (n=66) hiç evlenmemiş, %3.4 ̓ ü (n=11) boşanmış/dul olarak belirlenmiştir. 141 kişi (%43) ilköğretim mezunu iken, okul bitirmemiş 17 kişi (%5), lise mezunu olan 92 kişi (%28), üniversite mezunu ise 78 kişidir. Katılımcıların meslek, öğrenim durumlarına göre sosyoekonomik düzey matriksi (Ek-3) kullanılarak SED (sosyoekonomik düzey) belirlenmiştir. Buna göre %15.5 ̓ i (n=51) düşük, %82.6 ̓sı (n=271) orta ve %1.8'i (n=6) yüksek SED'e sahiptir. Çalışma bitiminde Bolu İl Merkezi ̓ nde dispepsi prevalansı %18.6 olarak bulunmuştur Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, eğitim ve sosyoekonomik düzey, çalışma durumu, medeni durum, sigara ve alkol kullanımının dispepsi sıklığını artırmadığı bulunmuştur. Bununla beraber dispepsisi olan bireylerde GÖRH, bulantı ve göğüs ağrısı anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Araştırılmamış dispepsi , dispepsi prevalansı, Bolu İl'i
İnsidental papiller tiroid karsinomlu hastaların preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri açısıdan değerlendirilmesi
Tiroid kanseri insidansı son yıllarda dünya çapında artış göstermiştir. Bu artışın nedeni ultrasonografik tetkiklerin ve patolojik değerlendirmelerin yaygın olarak uygulanmaya başlanmasıdır. Ancak tiroid kanser insidansında artış olmasına rağmen tiroid kanserine bağlı mortalitede artış olmamıştır. Tiroid karsinomlarının en sık görülen türü epitelyal tiroid karsinomlarından olan papiller tiroid karsinomlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanımlamaya göre en büyük çapı ≤10 mm olan tümörler tiroid papiller mikrokarsinomları olarak (PTMK) adlandırılmaktadır. Tirotoksikoz, bası yapan guatr ya da multi nodüler guatr (MNG) gibi kanser dışı nedenlerle yapılan tiroidektomiler sonrasında patoloji spesmenin incelenmesi ile tesadüfen tanı alan tümörlere insidental papiller karsinom denmektedir. Bu tümörlerin klinik önemiyle ilgili birçok tartışmalı konu vardır. İnsidental PTMK sağkalım oranı hemen hemen genel popülasyon ile aynıdır. İnsidental tiroid karsinomu son yıllarda artış göstermekte ancak bu artışa rağmen bu olguların saptanması için henüz belirlenmiş spesifik özellikler ortaya konamamıştır. Çalışmamızda kliniğimizde tanı alan 250 insidental PTMK hastası ile total tiroidektomi sonrası benign patoloji rapor edilen 250 nodüler guatr hastası (kontrol grubu) retrospektif olarak taranmıştır. Her iki grup arasında preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri (TFT) açısından maligniteyi ön gören bir fark olup olmadığı değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda malign ve benign gruplar arasında T3 değeri, nodül boyutları, nodül çap oranları, nodül ekojenitesi, EU-TIRADS skoru ve tiroid bez boyutları parametrelerinde istatistiksel anlamlı farklar tespit edildi. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İnsidental tiroid papiller karsinomu, tiroid nodülü, Tiroid fonksiyon testleri
Penisilin alerjisi persistansında etkili olan faktörler
İstenmeyen ilaç reaksiyonları doktor reçetelerini ve pratiğini etkileyen ciddi bir toplum sağlığı sorunudur. İlaç aşırı duyarlılıklarına en sık neden olan ilaçlar arasında beta-laktam (BL) antibiyotikler ve nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar yer alır. Klinik pratikte BL antibiyotikler içerisinde en sık penisilin alerjisi ile ve her yaş grubunda karşılaşılmaktadır. Penisilin maruziyeti sonrası gelişen reaksiyonlar deri döküntüsü gibi hafif reaksiyonlardan anafilaksi gibi yaşamı tehdit edecek boyutta ciddi reaksiyonlara kadar çok geniş yelpazede olabilir. Bu yüzden bu ilaçların kullanımları gerek hekimler gerekse hastalarda tedirginlik yaratmaktadır. Birçok durumda gerçekten gerektiği halde penisilin yerine daha az etkili ve daha pahalı olan başka antibiyotikler kullanılmaktadır. Penisilin alerjisi olan bireylerin, ilaçlardan uzak durulması halinde, 5 yılda %50'sinde, 10 yılda %80'inde tolerans geliştiği gösterilmiştir fakat bu konudaki veriler kısıtlıdır. Diğer yandan hangi hastalarda deri testinin negatifleştiğine dair veri bulunmamaktadır. Her ne kadar penisilin alerjisinin persiste etme olasılığı sayısal olarak az olsa da, halen anafilaksi ve hatta ciddi/ölümcül anafilaksi nedenlerinin başında penisilin alerjileri yer almaktadır. Ölümcül sonuçları nedeniyle penisilin alerjisi persistansında etkili faktörlerin ortaya konması önem arz etmektedir.
Koledok darlıkları veya kitlelerinin histopatolojik tanısında ERCP tabanlı doku biyopsisi ve EUS-FNA'nın yerinin incelenmesi
Amaç: Koledokta darlık veya kitle saptanan hastalardan sadece ERCP tabanlı doku biyopsisi yapılan, sadece EUS-FNA veya ERCP sonrası EUS-FNA yapılan hastaların histopatolojik tanılarının retrospektif incelenmesi planlandı. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya 2015 ve 2022 yılları arasında başvuran, görüntülemelerinde koledok darlığı veya kitlesi olan 135 hasta dâhil edildi. Hastalar geriye dönük olarak taranarak hasta cinsiyeti ve yaşı, başvuru semptomları, yapılan görüntüleme sonuçları, stenoz lokalizasyonu, görüntülemede koledok genişliği, final teşhis sonucu, yapılan endoskopik prosedür, endoskopik prosedüre bağlı gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Bulgular: Yapılan görüntülemelerde hastaların %28,15'inde (n=38) biliyer striktür, %25,19'unda (n=34) pankreatik kitle, %21,48'inde (n=29) periampuller kitle, %13,33'ünde (n=18) biliyer kitle ve %4,4'ünde (n=6) ise hiler LAP saptandı. ERCP tabanlı doku örneklemelerinin duyarlılık, özgüllük ve tanısal doğruluk oranları sırasıyla %76,62, %86,84 ve %80 idi. EUS-FNA'nın duyarlılık, özgüllük ve tanısal doğruluk oranlarının ise sırasıyla %97,50 %58,33 ve %88,46 idi. Tartışma ve Sonuç: Biliyer darlık konumuna göre tanısal performanları karşılaştırıldığında stenoz lokalizasyonu distal olan vakalarda EUS-FNA'nın duyarlılığı ve tanı doğruluk oranı yüksek saptanırken ERCP tabanlı doku örneklemelerinin özgüllüğü EUS-FNA'dan üstündü. Stenoz lokalizasyonu proksimal olan vakalarda ise ERCP ve EUS-FNA'nın duyarlılığı ve özgüllüğü arasında anlamlı bir fark saptanamadı. Literatürde koledok darlıklarında ve kitlelerinde ERCP tabanlı doku biyopsilerinin ve EUS-FNA'nın yerini araştıran birçok çalışma olsa da ülkemizde bununla ilgili çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Bu nedenle çalışmamızın ülke verilerine katkı sağladığını düşünmekteyiz.
Behçet hastalığında intertlökin-16(Il-16) ve AIRE gen mutasyonunun promotör metilasyon durumunun araştırılması
Giriş: Behçet Hastalığı ülkemizde sık görülen, özellikle genç erişkinlerde ciddi morbidite ile seyreden ve etiyopatogenezi hakkında henüz net bir fikir birliği sağlanamayan bir hastalıktır. Bu çalışmada Behçet Hastalığında interlökin-16 (IL-16) ve otoimmun regülatör genlerindeki (AIRE) epigenetik değişikliklerin belirlenmesi ve bu epigenetik değişimlerin hastalık mekanizmasıyla ilişkisininin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı Polikliniklerine başvuran 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Çalışma 2014 Uluslararası Behçet Hastalığı Kriterleri referans alınarak BH teşhisi konan 40 hasta ile 40 sağlıklı gönüllünün periferik kan örnekleri alınarak yapıldı. Gönüllülerden alınan kan örneklerinden DNA izolasyon kiti kullanılarak elde edilen genomik DNA'ların DNA konsantrasyonları ve saflıkları nanodrop ile ölçüldü. Sonrasında, DNA örnekleri, bisülfit modifikasyon kiti kullanılarak modifiye edildi. Daha sonra metilasyona spesifik PCR yöntemiyle, metilasyona özgül dizayn edilen primerler kullanılarak IL-16 ve AIRE genlerinin promotör metilasyon profilleri belirlendi. Çalışmanın sonuçları istatistiksel analiz programı ile değerlendirildi. Sonuçlar: Çalışmaya alınan Behçet Hastaları ve sağlıklı kontrol grubunun her ikisinde de IL-16'nın promotör bölgesi metile olarak saptandı ve IL-16 geninin ekspresyonunun güçlü olmadığı gösterildi. Diğer taraftan AIRE geninin promotör bölgesi sağlıklı tüm bireylerde metile iken, Behçet Hastalarının tümünde unmetile olarak saptandı. Tartışma: Çalışmamız hem AIRE geninin hem de IL-16'nın Behçet Hastalığındaki rolünü değerlendiren ilk araştırmadır. Çalışmamamızın sonuçlarına bakıldığında self toleransın gelişiminde ve sürdürülmesinde önemli rolü olduğu gösterilen AIRE geninin promotör bölgesinin unmetile olması, Behçet Hastalığında otoimmun regülatör geninin aktif hale geldiğini ve otoreaktif T hücreleri elimine eden otoimmün regülatuar protein üretimi yaptığını göstermektedir. Bu sonucun Behçet hastalığının otoimmun doğasına işaret ettiğini düşünmekteyiz. Çalışmamızın diğer bir sonucunda ise birçok romatizmal hastalığın patogenezinde rol alan IL-16'nın Behçet Hastalığı patogenezinde önemli bir rolünün olmadığı gösterilmiştir.
Baş ve boyun kanserli olgularımız ve sağkalımı etkileyen prognostik faktörler
ÖZET Amaç: Merkezimizde takip ve tedavi edilen baş boyun kanserli hastaların klinikopatolojik özellikleri ve sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2003-2012 tarihleri arasında izlenen baş boyun kanserli hastalara ait demografik, klinik ve histopatolojik veriler hasta dosya ve hastane kayıtları incelenerek elde edildi. Sağkalıma etkileri olan parametreler; yaş, cinsiyet, tümörün evresi, tümör çapı, tümör lokalizasyonu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade i, Pozitron Emisyon Tomografi (PET) de Standard Uptake Values maximum (Suvmax) değeri, performans durumu, sigara, alkol kullanımı, yerleşim yeri, eğitim durumu incelendi. Bulgular: Toplam 198 hastaya ait veriler analiz edildi. Hastaların ortanca yaşı 58 (13-94) idi. Tüm hastalar için ortanca sağkalım 16.6 aydı. ≤ 58 yaşta ortanca sağ kalım 24.1 ay iken, > 58 yaşüstünde ortanca sağkalım 10.8 ay idi. Yaş sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p<0.0001). 165 erkek (%83) ve 33 kadın (%17) hasta mevcuttu. Erkek hastalarda ortanca sağkalım 15.2 ay iken, kadınlarda ortanca sağkalım 27.4 ay idi. Erkek hastalarda sağkalım bayanlara göre daha kötüydü. Hastaların cinsiyeti sağkalım açısından anlama yakın bulundu (p=0.09). Hastalarımızın 96 sı (%48) şehir merkezinden başvurmuştu. Hastalarımızdan köy ve ilçelerden başvuranlarda ortanca sağkalım 10.9 ay iken, il merkezlerinden başvuranlarda 17.6 ay idi. Köy ve ilçelerden başvuran hastalarda sağkalım daha kötüydü. Hastaların yerleşim yeri sağkalım açısından anlama yakın bulundu (p=0.057). Hastalarımızın 56 sı (%28) okur-yazar değildi. Okur-yazar olmayanlarda ortanca sağkalım 15.5 ay iken, okur-yazar ve mezun olanlarda ortanca sağkalım 17.6 ay idi. Okur-yazar olmayanlarda sağkalım daha kötüydü. Okur-yazarlık sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (P=0.037). Hastalarımızda meslek olarak çiftçilik 35 (%17.6) kişi ile en fazla orandaydı. Hastalarımızın 121 i ((%75) sigara tüketicisi idi. Yüz on sekiz hasta (%59) Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) 1 idi. ECOG skoru 0 olan hastalarda ortanca sağkalım 24.1 ay, ECOG skoru 1 olanlarda ortanca sağkalım 18.5 ay, ECOG skoru 2 olanlarda ortanca sağkalım 11.3 ay, ECOG skoru 3 olanlarda ortanca sağkalım 6.7 ay idi. Performans durumu sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p=0.004). En yaygın malignensi 108 hastada (%54) bulunan larenks kanseri idi. Nazofarenks kanserinde ortanca sağkalım enyüksek değerle 29.7 ay iken, nazal kavite ve sinüs kanserlerinde ortanca sağkalım 6.2 ay ile endüşük değere sahip lokalizasyondu. Nazofarenks lokalizasyonu sağkalımda en iyi lokalizasyondu. Tümör lokalizasyonu sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p=0.038). Hastalarda ortanca tümör çapı 3.5 cm (1-10 cm) idi. Tümör çapı ≤ 3.5 cm olan hastalarda ortanca sağkalım 18.2 ay iken, tümör çapı >3.5 cm olan hastalarda ortanca sağkalım 10.9 ay idi. Tümör çapı sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p=0.039). En sık evre 119 hasta (%59.8) ile lokal ileri evre idi. Lokal evre olan hastalarda ortanca sağkalım 29.7 ay, lokal ileri evre olan hastalarda ortanca sağkalım 16.2 ay iken, ileri evre olan hastalarda ortanca sağkalım 10.9 ay idi. Tümörün evresi sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p=0.004). Yassı hücreli karsinom 162 (%81) hasta ile en sık izlenen histopatolojik tip idi. Yassı hücreli histopatolojiye sahip hastalarda ortanca sağkalım 16.2 ay iken, yassı hücreli olmayan histopatolojisine sahip hastalarda ortanca sağkalım 17.2 ay idi. Histopatoloji sağkalım açısından anlamlı bulunmadı (p=0.444). Hastalar arasında en sık izlenen histolojik grade 30 (%40) hasta ile grade II idi. Histopatolojik olarak az differansiye olan hastalarda ortanca sağkalım 17.2 ay, orta differansiye olan hastalarda ortanca sağkalım 8.9 ay, iyi differansiye olan hastalarda ortanca sağkalım 10.3 ay idi. Histolojik grade sağkalım açısından anlamlı bulunmadı (p=0.342). Hastaların PET de Suvmax değeri ortanca 11 (3-58) idi. Suvmax değeri ≤ 11 olan hastalarda ortanca sağkalım 46.1 ay iken, suvmax değeri > 11 olan hastalarda ortanca sağkalım 17.2 ay idi. Suvmax değeri sağkalıma etkili faktör olarak bulundu (p=0.019). Sonuç. Yaş, cinsiyet, tümör çapı, tümör evresi, tümör lokalizasyonu, Suvmax değeri, kırsal kesimden başvurma, okur-yazar olmama ve performans durumu baş boyun kanserli hastalarda sağkalımı etkileyen prognostik faktörler olarak belirlendi. Bizim çalışmamızda farklı olarak Suvmax değeri ve eğitim durumu sağkalıma etkili prognostik faktör olarak tespit edildi. Anahtar sözcükler: Baş boyun kanseri, sağkalım, prognoz
Primer beyin tümörlerinde prognostik faktörler ve tedavi seçenekleri
Primer beyin tümörlerinin büyük bir çoğunluğu, malign ve invaziv yayılım göstererek sınırlı bir alana sahip kafatası içinde hızla büyür ve hastanın yaşamını tehdit eder. Hastanın yaşı, fonksiyon düzeyi, cerrahinin tipi, tümör tipi, lokalizasyonu, büyüklüğü hastanın prognozunu veya sağkalımını ciddi şekilde etkiler. Çalışmamızda; primer beyin tümörlerinin klinikopatolojik özelliklerinin incelenmesi ve cinsiyet, yaş, performans statüsü, tümörün patolojik tanısı, grade, lokalizasyonu, büyüklüğü, yapılan cerrahi tipi ve verilen adjuvan tedavinin sağkalım üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık.
Akut böbrek hasarında bioelektrik impedans analiz cihazı ile tespit edilen vücut sıvı durumunun diğer volüm yükü belirteçleri ile karşılaştırılması
Giriş: Hipervolemi, akut böbrek hasarının(ABH) önemli komplikasyonlarından biridir. Erken dönemde tanı konulması ve tedavi edilmesi hayati önem taşır. Bu bağlamda son zamanlarda geliştirilen bioelektrik impedans cihazı ile vücut sıvı konfigürasyonu tespit edilebilmektedir. Bu çalışmada amacımız daha önce böbrek hasarı olmayan ABH`lı hastalarda vücut sıvı statusunu bioelektrik impedans analiz ile tespit ederek, diğer volüm belirteçleri olan vena kava inferior (VCİ) çapı ve N-terminal brain natriüretik peptit(NT-proBNP) ile ilişkisini değerlendirmektir. Materyal ? Metod: Bu çalışmaya 2011-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji kliniği-Nefroloji Yoğun Bakım Ünitesi - Genel Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine yatırılan ve tedavileri yapılan Akut Böbrek Hasarına sahip olan 100 hasta dahil edildi. Bioelektrik impedans cihazının yaptığı ölçüm parametrelerinden rölatif hidrasyon statusu (RHS) volüm durumunun belirlenmesinde esas alındı. Rölatif hidrasyon statusu, volüm fazlası (VF)/ ekstraselüler sıvı (ESS) oranı ile cihaz tarafından belirlendi. Hastalar grup 1: RHS %15?in altında ve grup 2: RHS %15?in üzerinde olanlar şeklinde ikiye ayrıldı. Hastalardan biyokimyasal, hematolojik parametreler için kan örnekleri alındı. Tüm hastalarda NT-proBNP düzeyi ve Ekokardiyografi cihazı ile kardiyak fonksiyonlar ve VCİ çapı ölçüldü. Bulgular:Yaptığımız çalışmada hastaların % 47?si erkek ve %53?ü kadındı. Hastaların %57?si prerenal, %35?i renal, %8?i ise postrenal etyolojiye sahipti.Grup1:51, grup 2: 49 hastadan oluştu. İki grup arasında üre, kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, intrasellüler sıvı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, ejeksiyon fraksiyonu ve sol atrium çapı parametrelerinde anlamlı istatistiksel fark saptanmadı. Grup 2?de grup 1?e göre yaş, albumin, idrar volumü daha düşük, SVB, VF, RHS, TVS, ESS, VCI çapı ve LogNTproBNP düzeyleri yüksek saptandı. RHS ile SKB, TVS, ESS, LogNT-proBNP ve VCI arasında anlamlı pozitif korelasyon, yaş ve albumin arasında anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. RHS ile en güçlü pozitif ilişki TBW (p=0,001) ile, negatif ilişki ise albumin (p=0,021) arasında olduğu tespit edildi. Sonuç: Akut böbrek hasarlı hastaların % 49?unda RHS ? %15 olduğu tespit edildi. RHS, VCI ve NT-proBNP ölçümleri ile pozitif korelasyon gösterdi. RHS?nin, en çok total vücut sıvısı ile pozitif ve serum albumin değeriyle negatif yönde etkileştiği saptandı. Bioelektrik impedans analiz ölçüm parametrelerinden olan RHS, vücut sıvı konfigürasyonunu göstermede etkili bir yöntem olarak görülmektedir.
Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyaliz tedavisi alan son dönem böbrek hastalarında kardiyovasküler risk faktörleri olarak lipidlerin ve lipoproteinlerin değerlendirilmesi
Giriş : Dislipidemi erişkin populasyon kadar son dönem böbrek hastaları içinde önemli bir KV risk faktörüdür. Bu amaçla hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyaliz tedavisi alan son dönem böbrek hastalarında kardiyovasküler risk faktörleri olarak lipidler ve lipoproteinlerin değerlendirilmesini amaçladık.Materyal ? Metod: Bu çalışmaya en az üç aydır diyaliz tedavisi alan, diyabetik olmayan 168 son dönem böbrek hastası dahil edildi. Hastaların demografik bilgi leri kaydedildi. VKI hesaplandı. Kan basınçları ölçüldü. 12 saatlik açlık periyo dundan sonra, diyaliz seansından önce tam kanda hemoglobin, trombosit ve löko sit, serumda üre, kreatinin, ürik asit, glukoz, Na, K, Ca, P ve Albumin,TK, TG, LDL-K, HDL-K, VLDL, apo A, apo B ve Lp(a) nefelometrik yöntemle çalışıldı.Bulgular: Çalışmaya SAPD grubunda 89 hasta (51 E, 38 K) ve HD grubunda 79 hasta (47E,32K) alındı. SAPD grubundaki hastaların yaş ortalaması 40,91±13,53 yıl, HD grubundaki hastaların ise 45,02±14,40 yıl (p = 0,058) olarak saptandı.Lipid parametrelerinden TG (p=0,023) ve VLDL (p=0,027) SAPD grubunda HD grubuna göre daha düşük, HDL-K (p<0,001) ve Apo A (p=0,001) SAPD grubunda HD grubuna göre daha yüksek saptandı.Her iki grupta TG, LDL-K ve HDL-K parametreleri normal değerlerde olan hasta oranı SAPD grubunda n=24 (%27,3) ve HD grubunda n = 9 (%11,4) p < 0,001 bulundu. Yüksek Apo A değeri ne sahip hasta oranı SAPD grubunda HD grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla bulundu (p<0,001). Glukoz ve Apo B ile TK, TG, LDL-K arasında pozitif korelasyon, HDL ile negatif korelasyon olduğu saptandı.Sonuç: SAPD tedavisi alan hastaların HD tedavisi alan hastalara göre daha iyi serum TG, HDL-K ve Apo A seviyelerine sahip olduğunu saptadık. TK, TG ve LDL-K'un glukoz ve Apo B ile pozitif, HDL-K ile negatif korelasyon olduğunu bulduk.Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi, Dislipidemi, Kardiyovasküler risk faktörü
Nonalkolik steatohepatitte kemik mineral dansitesinin klinik ve laboratuvar parametreleriyle ilişkisi
GirişHepatik osteodistrofi kronik karaciğer hastalığının sık görülen bir komplikasyonu olup, prevalansı %13-70 arasında bildirilmiştir. İnsülin like growth faktör-1 (IGF-1) yetmezliği hepatik osteodistrofi gelişiminde rol oynayan faktörlerden biridir. Nonalkolik steatohepatit hepatit (NASH) gelişiminde de IGF-1 yetmezliğinin rolü olduğu düşünülür. Çalışmamızın amacı NASH ile kemik mineral dansitesi ve serum sitokin ile büyüme faktörleri seviyesi arasındaki ilişkiyi belirlemektir.Materyal ve MetodBu çalışmaya 2010 ve 2011 yılları arasında Dicle Üniversitesi Araştırma Hastanesinde histopatolojik olarak NASH tanısı alan 38 hasta ve herhangi bir organik hastalığı olmayan 42 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak alındı. Hem NASH grubunun ve hem de kontrol grubunun rutin demografik özellikleri, klinik bulguları, tam kan sayımı, biyokimya tetkiklerine ilaveten osteoporoz ve steatohepatit gelişimine neden olabilen sürrenal, gonad ve tiroid fonksiyonlarına bakıldı. Bunlara ilaveten serum intakt parathormon (iPTH), 25-OH-vitamin D3, tümör nekrosis faktör alfa (TNF-?), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), IGF-1, insulin like growth faktör bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) düzeylerine bakıldı. Ayrıca her iki grubun lomber vertebra ve femur boynu kemik mineral dansitesi dual-energy x-ray absorbtiometry (DEXA) yöntemiyle ölçüldü.BulgularNASH grubunun 25' i erkek, 13' ü kadın ve yaş ortalaması 41±12 idi. Kontrol grubunun 25'i kadın, 17'si erkek ve yaş ortalaması 43±11 idi. NASH grubunun ortalama kilosu (p=0.001), boyu (p=0.004) ve bel çevresi (p=0.002) ve erkek hasta oranı (p=0.03) kontrol grubuna göre daha yüksekti. Laboratuvar parametrelerinden NASH grubunda kontrol grubuna göre serum glukoz düzeyi (p=0.007), trigliserid (p=0.001), ALT (p<0.0001), AST (p<0.001), ALP (P=0.021), GGT (p<0.001) ve ferritin düzeyi (p<0.001) anlamlı olarak yüksek saptandı. Serum TNF-?, IL-1, IL-6, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinde NASH ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Serum dihidroepiandrostenedion sulfat (DHEAS) (p=0.02), 25-OH- vitamin D3 (p=0,001) ve testosteron düzeyleri (0,013) NASH grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı. NASH grubunun lomber vertebra T skoru (p=0,004) ve Z skoru (p=0.011) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Kemik mineral dansitesi ile karaciğer biyopsisindeki fibrosis evresi arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.SonuçNASH gelişiminin kemik mineral dansitesini arttırdığı, kemik mineral dansitesindeki bu artışın serum sitokin düzeylerinden bağımsız olarak artmış 25-OH-vitamin D3, DHEAS ve testosteron düzeyiyle bağlantılı olabileceği saptandı.Anahtar Kelime: Nonalkolik steatohepatit, Hepatik Osteodistrofi, İnflamatuvar sitokinler, Kemik mineral dansitesi.