Dicle University
Discipline

Department of Chest Diseases and Tuberculosis

Dicle University

34

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

34 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 olgularının uzun dönem takip bulguları ve kalıcı engellilik durumunun saptanması

Amaç: Bu çalışmayla özellikle uzun dönem etkileri hakkında yeterli veri olmayan COVID-19'u geçirip iyileşen hastaların; uzun dönem klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının, akut enfeksiyon sonrası uzun vadeli takip bulgularının ve komplikasyonların ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran, COVID-19 geçirip iyileşen ve yazılı onam veren hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, takip şekilleri ve süreleri, kullandığı ilaçlar, periferik oksijen satürasyonu, mMRC skoru, 6 dakika yürüme verileri, halen devam eden semptomlar, laboratuvar verileri, radyolojik bulgular, takipte gelişen komplikasyonlar, anksiyete düzeyi kaydedildi. Tanı anından itibaren ilk 4 haftaya kadar olan sürede başvuran hastalar 1. vizit, 4 ila 12. hafta arasında başvuran hastalar 2. vizit, 12. haftadan sonra başvuran hastalar 3. vizit aralığı olarak takip edildi. Polikliniğe başvuru anında, hastalar tanı anından itibaren geçen süre göz önünde bulundurularak kaçıncı vizit aralığına dahil oluyor ise o aralıktan çalışmaya kabul edildi. Tanımlayıcı istatistikler; ölçümsel değişkenler için aritmetik ortalama (Ort/A.Ort), standart sapma (SS) ve niteliksel değişkenler için sayı (n) ve yüzde (%) olarak verilmiştir. İstatistiksel önemlilik seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: İlk vizit aralığında 190, 2. vizit aralığında 203 ve 3. vizit aralığında 127 olmak üzere mükerrer hastalarla birlikte toplam 520 hasta değerlendirildi. Katılımcıların %54'ü kadın, %46'sı erkek ve ortalama yaş 54'tü. Hastaların, vizit aralıklarına göre sırasıyla %96,3, %90,6, %89.8 oranında devam eden en az bir semptomu mevcuttu. En sık izlenen semptomlar; efor dispnesi, halsizlik, öksürük, göğüs ve sırt ağrısı, çabuk yorulma şeklinde sıralandı. Patolojik röntgen bulgusu görülme oranı vizit aralıklarına göre %41.6, %35.3, %21.8 olarak bulundu. En sık patolojik grafi bulgusu erken dönemlerde buzlu cam opasiteleri iken geç dönemde ise çizgisel/retikuler opasiteler olarak görüldü. Akut dönemde en sık kullanılan tedaviler; Favipiravir, ASA, D vitamini, C vitamini ve DMAH olarak sıralandı. Takipte komplikasyon izlenme oranları vizit aralıklarına göre sırasıyla %4.7, %23.2, %24.4 olarak izlendi ve en sık izlenen komplikasyonun akciğer fibrozisi olduğu görüldü. Sonuç: Hastalığı geçirip iyileşen COVID-19 hastaları uzun dönemde, devam eden şikayetlerle mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Çalışmamızda hastaların devam eden semptomlarını, laboratuvar ve radyolojik bulgularını, gelişen komplikasyonları tanımlamaya çalıştık. Çalışmamızın ülkemiz verilerine dayanak oluşturacağını ve literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: COVID-19, post-COVID, long-COVID

COVID 19Hasta takibiKomplikasyonlar+5
Kadir Çoban
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromu: Çeşitli apne hipopne indeksi tanımlamaları ile bazı kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkinin araştırılmasıı

OSAS uyku sırasında tekrarlayan apne-hipopnelerle seyreden, kardivovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve artmış gündüz uykululuğu ile yakından ilişkili bir hastalıktır. Bu çalışmada, yeni tanımladığımız farklı apne hipopne indeksi (AHİ) değerleriyle, kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon ve artmış gündüz uykululuğu arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır.Eylül 2008-Eylül 2009 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz Anabilim Dallarına uygun klinikle başvuran hastalar PSG ile değerlendirildi. PSG ile OSAS tanısı almış 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Ayrıca OSAS tanısı olmayan ve AHİ<5 bulunan 28 olgu kontrol grubu olarak alındı. Halihazırda, apne-hipopne tanımlamasında, solunumsal olayın en az 10 sn sürmesi dikkate alınmaktadır. Bu çalışmada, mevcut tanımlamaya ek olarak, belirlenen sürenin en az 15, 20 ve 25 olarak kabul edilmesi durumunda, bulunan yeni AHİ indekslerinin OSAS komplikasyonlarıyla ilişkisi Ki-kare, Student-t, Mann-Whitney U testleri ve tek-yönlü ANOVA testi ile karşılaştırıldı. Ayrıca OSAS komplikasyonlarını (hipertansiyon, kardiyovasküler olaylar ve gündüz aşırı uykululuk hali) predikte etmesi muhtemel faktörler univariete ve multivariete logistic regresyon analizi ile incelendi.OSAS hastalarında hipertansiyon sıklığı ve gündüz aşırı uykululuğu, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulundu. Hipertansiyonun tersine, diğer kardiyovasküler hastalıkların sıklığı kontrolden farklı bulunmadı. Diğer yandan, OSAS şiddeti ile hipertansiyon, diğer kardiyovasküler hastalıklar ve uykululuk sıklığı arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Benzer şekilde farklı AHİ tanımlamaları ile belirtilen OSAS komplikasyonları arasında anlamlı farklılık bulunmadı.Sonuç olarak, çalışmamız OSAS olgularında hipertansiyon ve gündüz artmış uykululuğunun kontrole göre sık olduğunu, ancak diğer kardiyovasküler komplikasyon sıklığının kontrolden farklı olmadığını ortaya koymuştur. Ayrıca farklı AHİ tanımlamaları ile belirtilen OSAS komplikasyonları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır.Anahtar Kelimeler: OSAS, kardiyovasküler hastalıklar, hipertansiyon.

HipertansiyonKardiyovasküler hastalıklarUyku+1
Ayhan Gülsoy
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks lezyonlarında transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi

Candan Öğüş
Akdeniz University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut organofosfat zehirlenmesinde görülen solunum sistemi komplikasyonları

Levent Işık
Akdeniz University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı olgularda inhaler kortikosteroidlerin kemik metabolizması ve dansitesi üzerine etkileri

Arife Kodak Vural
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olgularında kırılganlık sendromunu etkileyen faktörler ve sistemik inflamasyonla ilişkisi

Giriş ve amaç: Kırılganlık yaşlanma ile ortaya çıkan güçsüzlük, fizyolojik rezervlerde azalma ile karakterize, her türlü stres durumundan daha kolay ve fazla etkilenmenin görüldüğü bir geriatrik sendrom olarak tanımlanmıştır. Günümüzde artan yaşam süreleri göz önüne alındığında bu sendrom gittikçe önem kazanmaktadır. Çalışmamızın amacı KOAH olgularında kırılganlık sendromunu etkileyen faktörleri tanımlamak ve sistemik inflamasyonla ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma ADÜ Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, 65-84 yaş arası ve GOLD 2019 kriterlerine göre KOAH tanısı alan 64 olgu ile yapıldı. Sistemik inflamatuvar bir hastalığı veya malignitesi olan, alevlenme döneminde olan, çalışmayı kabul etmeyen olgular çalışma dışı bırakıldı. Olgulara çalışma ile ilgili bilgilendirme yapıldıktan sonra yazılı onamı alındı, demografik verileri, vücut kitle indeksi, GOLD'a göre KOAH risk grubu, eşlik eden komorbiditeler, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar ve dozları, alevlenme sayısı, hastanede yatış sayısı, alevlenme sıklığı, mMRC ve CAT skorlarını içeren çalışma formları çalışmacı hekim tarafından birebir yüz yüze görüşme ile dolduruldu. Tüm olgulara solunum fonksiyon testi, 6 dk yürüme testi ve Tilburg Kırılganlık Testi yapıldı. Sistemik inflamasyon göstergeleri olan N/L oranı, hsCRP, IL-6, 8OH-dG, IL-18 için olgulardan hem düz tüpe hem de EDTA'lı tüpe kan alındı ve derin dondurucuda saklandı. Daha sonra çözdürülüp tüm örnekler birlikte human ELISA kitleri ile çalışıldı. İstatistiksel değerlendirme için hastalar Tilburg testi sonuçlarına göre kırılgan (Grup 2) ve kırılgan olmayan (Grup 1) olarak iki gruba ayrıldı. İstatistiksel değerlendirme SPSS-21 istatistiksel analiz yazılımı kullanılarak gerçekleştirildi. İki grup arasında fark olup olmadığı bağımsız örneklem t testi ile Mann Whitney U testi ile değerlendirildi. Korelasyon için Pearson korelasyon testi ve two-tailed testi uygulandı. 39 Bulgular: Olguların %71,9'u 65-74 yaş arasında iken, %18'inin 75-84 yaş arasında olduğu saptandı. Hastaların % 63,9'u Tilburg testi sonucuna göre kırılgan olarak değerlendirildi. VKİ ile Tilburg kırılganlık skoru arasında istatiksel anlamlı ilişki saptandı (p:0,035). Kırılgan gruptaki olgularda VKİ düşük izlenirken kırılgan olmayan grupta yüksek izlendi. Kırılganlık ve kilo arasında negatif korelasyon olduğu görüldü (p:0,304). Komorbidite sayısı ile Tilburg kırılganlık skoru arasında istatiksel anlamlı ilişki saptandı (p:0,007). Kırılganlık olan grupta komorbidite sayısı daha fazlayken kırılgan olmayan grupta daha az bulundu. Kırılganlık ve kullanılan ilaç sayısı arasında pozitif korelasyon olduğu görüldü (p:0,390). Kıırlganlık skoru GOLD grup B&C olanlarda A&D grubundakilere göre belirgin artmış olarak saptandı (p:0,006). Kırılganlık ve 6DYT mesafesi yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p:0,044). Kırılgan olan hastalarda (grup2) 6DYT mesafesi yüzdesinin düşük (13,39±7,89 ), kırılgan olmayanlarda (grup 1) ise yüksek (56,55±12,87) olduğu görüldü (p:0,044). Kırılgan olan ve kırılgan olmayan gruplar arasında NLO (mkrL) değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p:0,007). NLO kırılgan gruptaki hastalarda kırılgan olmayan gruptaki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek izlendi. Kırılgan olan ve olmayan gruplar arasında HsCRP(ng/mL) , IL-6 (ng/L), IL-18 (ng/L) ve 8-oHDG (ng/mL) değerleri bakımından ise istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı (p >0,01). Sistemik inflamasyon ve oksidatif stres göstergeleri ile Tilburg kırılganlık skoru arasında anlamlı korelasyon tespit edilmedi (p>0,05). Çalışma sonuçlarımıza göre Tilburg kırılganlık skoru KOAH hastalarını değerlendirmekte kullanılan GOLD evresi, VKİ, komorbidite sayısı ve kullanılan ilaç sayısı, CAT skoru, 6 dk yürüme testi yüzdesi gibi parametrelerle paralellik göstermektedir. KOAH kontrolüne ek olarak kırılganlığın rutin değerlendirmesi kırılganlığın ilerlemesini engelleyebilir; KOAH takibinde doktorlara ek önemli bilgiler sağlayabilir ve fiziksel ve solunum rehabilitasyonu, geriatrik ve beslenme uzmanlarına yönlendirmeler de dahil olmak üzere erken müdahalelerin yapılmasına izin verebilir. 40 Anahtar Kelimeler: Kırılganlık Sendromu, Kırılganlık İndeksi, KOAH, Sistemik İnflamasyon, hsCRP

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktif+3
Burcu Talay
Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında endokrinolojik bozukluklar

7. ÖZETKOAH sadece akciğerlerde değil, aynı zamanda sistemik dolaşımdaki inflamasyonlakarakterizedir ve klinik olarak belirgin sistemik biyokimyasal ve organ fonksiyondeğişikliklerine neden olur. KOAH'taki sistemik inflamasyon oksidatif stress ve inflamatuvarmediatörlerin dolaşımdaki düzeylerinin artmasıyla ilişkilidir. KOAH'ta hipoksemi,alevlenme, ilaçlar, malnütrisyon gibi birçok nedenle endokrinolojik değişiklikler meydanagelmektedir. KOAH olgularında tiroid ve cinsiyet hormon düzeylerindeki değişiklikler ile budeğişikliklerin belirleyicilerinin araştırıldığı bu çalışmada, 103 KOAH'lı hasta ve 30 kontrololgusu incelendi. 83 stabil dönem KOAH'lı hasta ve 30 kontrol olgusu polikliniktedeğerlendirildi, KOAH alevlenmesi olan 20 hasta servise yatırılarak izlendi, taburculuk öncesive 1 ay sonra kontrole alındı.Hem stabil, hem de atak dönemindeki hastalarda TT3, fT3, TT3/TT4 oranının kontrolgrubundan düşük olduğu, ek olarak alevlenme dönemindeki hastalarda TSH düzeylerinin dedüştüğü gözlendi. Cinsiyet hormon parametrelerinden testosteron ve DHEA-SO4 düzeylerininkontrol grubundan düşük olduğu, alevlenme dönemindeki hastalarda ek olarak FSH ve LHdüzeylerinin de yükseldiği saptandı.Alevlenme dönemi KOAH hastalarında TSH, TT3, fT3, testosteron, DHEA-SO4,östradiol, prolaktin düzeyleri ve TT3/TT4 oranının, taburculuk öncesi 1. kontrol ve bir aysonra yapılan 2. kontrolde yükseldiği, LH düzeyinin ise başlangıçta daha yüksek olup, sonrakikontrollerde düştüğü izlendi.FEV1'i %50'den düşük olan ağır KOAH olgularında ve PaO2<60mmHg olan ağırhipoksemik olgularda TT3, testosteron, DHEA-SO4 düzeyleri ve TT3/TT4 oranı düşük olup,ağır hipoksemik olgularda TSH ve fT3 düzeyleri de daha düşük bulundu. PaCO2>45mmHgolan hiperkapnik olgularda testosteron ve DHEA-SO4 düzeyleri daha düşüktü.Sonuç olarak bu çalışmada sistemik bir hastalık olan KOAH'ta tiroid ve cinsiyethormon düzeylerinin de etkilendiği, hormonal değişikliklerin özellikle hastalığın ağırlığı vehipoksemi ile ilişkili olduğu, stabil ve alevlenme dönemleri arasında hormon düzeyleriaçısından farklılıklar olduğu, hormonal değişikliklerin alevlenme döneminde belirginleşerekbir ay sonra hastalık stabilleştiğinde kısmen gerilediği saptanmıştır.

Hatice Özcan
Adnan Menderes University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda ev içi ortam değerlendirmesi ve atopi özellikleri

Astımın tedavisinde ve izleminde atopi önemlidir. Atopinin ve hastalığın ortaya çıkmasında özellikle içortam alerjenleri önemli bir yer tutar. Bu çalışmada astımlı hastalarda atopi sıklığını ve eviçinde ev tozunda akar alerjen yoğunluğunu saptamak ve bunların ev özellikleriyle ilişkisini incelemek amaçlandı.Mart 2007-haziran 2007 tarihlerinde göğüs hastalıkları polikliniğimize başvuran stabil astımlı 98 hasta değerlendirildi. Hastaların eviçi özellikleri ve mevcut semptomları anketle sorgulandı. Alerji varlığı, sık rastlanan aeroalerjene karşı cilt testi uygulanarak saptandı. Evden standart yöntemle toplanan toz örnekleri akar varlığı açısından mikroskopik olarak incelenmiştir. Ayrıca Mite Grup 2 alerjen düzeyleri ELISA yöntemiyle kantitatif olarak değerlendirildi.Atopi varlığı ortaya konulan %54.1 olgunun %69.9'unda Dermatophagoides farinae ve %62.2'sinde Dermatophagoides pteronyssinus duyarlılığı saptandı. Olguların 57'sinde (%58.2) mikroskobik yöntemle ev tozu akarı saptandı. 53'ünde (%54.1) ise ev tozu örneklerinde saptanabilir düzeyde mite grup 2 (Der p 2 ve Der f 2) alerjeni tespit edildi. Çalışmamızda mite grup 2 alerjen düzeyi için en düşük ölçülebilir limit değer 0.125 ng/ml olup yöntemimizin tespit edebildiği en yüksek alerjen düzeyi 35.00 ng/ml'di. Saptanabilir düzeyde mite grup 2 alerjeni olan evlerde yaşayanlarda son bir yılda astım atağı geçirme ve son bir yılda uykudan nefes darlığı atağı ile uyanma semptomu daha fazlaydı (p<0.05). Köyde yaşama, evde küf bulunması, evin rutubetli olması, evde ısınma aracı olarak soba kullanılması, evin güneş görmemesi ve eski bina olması gibi ev özellikleri olanlarda ev tozunda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek oranda mite grup 2 saptandı. Bahsedilen bu değişkenler lojistik regresyon modelinde değerlendirildiğinde ev tozunda mite grup 2 saptanmasında sadece evde yaşayan kişi sayısının 3 veya 3'den fazla olması etkili faktör olarak saptandı ( p=0.005; OR:0.144).Bu çalışma ile Aydın'da yaşayan astımlı hastaların ev tozunda akar alerjen düzeyi kantitatif olarak ölçülmüş ve saptanan akar alerjen düzeylerinin astım semptomları ve ev koşullarıyla ilişkisi irdelenmiştir. Kantitatif ELISA yöntemi ile olguların yarıdan fazlasında ev tozu örneğinde akar alerjeni tespit edildi. Astım tedavi planının bir parçası olarak hastalarımızda ev içi ortam değerlendirmesi bölgemizde ilk defa yapılmıştır.Anahtar kelimeler: astım, atopi, evtozu akar alerjenleri, ELISA

Nimet Demirtaş
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan KOAH'lı hastalarda pulmoner rehabilitasyonun etkinliği

Giriş: Mekanik ventilasyon alan yatağa bağımlı KOAH‟lı hastalarda kas gücünde ve işlevsel durumda ciddi derecede sorunlar olabilmektedir. Biz KOAH ve solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilasyon desteği alan hastalarda aktif ekstremite mobilizasyonu ve nöromusküler elektriksel kas stimülasyonunun uygulamalarının etkinliğinin değerlendirilmesini, bu uygulamaların enflamasyon belirteçleri üzerine etkisinin incelenmesini amaçladık. Gereç ve yöntemler: 2012- 2014 tarihleri arasında, KOAH ve solunum yetmezliği nedeniyle YBÜ yatan invaziv mekanik ventilasyon uygulanan, bilinci açık olan, 30 hasta (K/E:15/15) çalışmaya dahil edildi. Hastalar 3 gruba ayrıldı, her grup 10 hastadan oluştu. Grup I„deki hastalara aktif–pasif ekstremite egzersiz eğitimi ve NMES, Grup II „deki hastalara NMES ve Grup III‟deki hastalara aktif–pasif ekstremite egzersiz eğitimi yapıldı. Hastaların rehabilitasyon öncesi ve sonrasında kas gücü, mobilize olma süreleri değerlendirildi. Ve alınan venöz kan örneklerinden IL-6, IL-8, IL-10 ve TNF-α düzeyleri rehabilitasyon öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Sonuçlar: Hastaların alt ekstremite kas gücünde Grup I ve II‟de rehabilitasyon sonrasında anlamlı derecede artma bulunmuştur. Hastaların üst ekstremite kas gücünde ise tüm gruplarda rehabilitasyon sonrasında anlamı derecede artma bulunmuştur. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında mobilizasyon süreleri arasında anlamlı fark tespit edilmedi. Hastaların yoğun bakımdan taburculuk süreleri açısından, gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Rehabilitasyon sonrası sedimentasyon hızı ve CRP‟de Grup II‟de anlamlı derecede azalma mevcut idi. IL-6 seviyeside Grup I‟de rehabilitasyon sonrasında anlamlı derecede azalma görüldü, IL-8 düzeyinde Grup I ve II‟de anlamlı derecede azalma görüldü. IL-10 ve TNF-α sonuçlarına bakıldığında hiçbir grupta anlamlı değişiklik görülmedi. Tartışma: Çalışmamızın sonuçlarına göre yoğun bakımda oluşan kas gücü kayıpları pulmoner rehabilitasyon ile önlenebilmektedir. Sadece NMES uygulanan grupta (Grup 2) anlamlı fark olması NMES‟in kalp yükünü arttırmadan kas gücünü artırdığı düşüncesini desteklemektedir. Yine de, NMES ve/veya aktif-pasif egzersizin yoğun bakımda yatarak tedavi gören ve mekanik ventilasyon desteği uygulanan hastalar üzerine etkisine araĢtıracak daha geniş popülasyonlarla yapılan çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Olcay Akar
Afyon Kocatepe University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığında pulmoner rehabilitasyonun etkileri

Giriş: Pulmoner rehabilitasyon, en uygun medikal tedaviye rağmen, egzersiz toleransı düşmüş, günlük yaşam aktiviteleri ve yaşam kalitesi azalmış kronik solunum sistemi hastalarında, standart medikal tedavi ile bütünleşmesi gereken bir tedavi komponentidir.Amaç: Çalışmamızda orta ve ağır KOAH'lı olgularda suda yapılan pulmoner rehabilitasyon ile sadece medikal tedavinin vital ve fizik muayene bulguları, semptomlar, solunum fonksiyon testi, arteryel kan gazı, egzersiz kapasitesi, anksiyete ve depresyon skorları ve yaşam kalitesi üzerine olan etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Metod: Çalışmaya katılan KOAH'lı olgular su içinde egzersiz yapılan hidroterapi ve sadece medikal tedavi alan kontrol grubu olmak üzere 25'er kişilik 2 gruba ayrıldı. Kontrol grubu medikal tedavide değişiklik yapılmadan izlendi. Hidroterapi grubuna medikal tedavi yanında 30oC sıcaklıkta su içinde her seans yaklaşık 20 dakika, haftada 3, toplam 12 seans olmak üzere alt ve üst ekstremite güçlendirici egzersizlerden oluşan PR doktor gözetiminde uygulandı. Olguların tümüne başlangıçta vital bulgu ölçümü, fizik muayene, solunum fonksiyon testi, arteryel kan gazı analizi, 6 dakika yürüme testi yapıldı, Modifiye Borg Skalası, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, SF-36 Yaşam Kalitesi Anketi ve Kronik Solunum Problemleri Anketi dolduruldu. Bir ay sonra hastaların fizik muayene ve tüm tetkikleri tekrar edildi.Bulgular: Her iki gruptaki tüm olgular erkekti ve yaş ortalamalarında anlamlı farklılık yoktu. Kontrol grubunda bazal değerlere göre 1. ayda vital bulgular, semptomlar, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testi parametreleri, arteryel kan gazı, anksiyete ve depresyon skorları, SF-36 yaşam kalitesi anketi skorları ve kronik solunum problemleri anketi skorları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sadece bazale göre 1. ayda solunum sayısında anlamlı artış, 6 DYT'de anlamlı azalma saptandı. Hidroterapi grubunda ise bazale göre 1. ayda, solunum sayısında anlamlı azalma, balgam semptomunda anlamlı azalma, kan gazındaki SpO2 değerinde anlamlı artış, anksiyete skorunda anlamlı azalma, SF-36 yaşam kalitesi anketinde ağrı ve sosyal fonksiyon skorlarında anlamlı artış, kronik solunum problemleri anketinde dispne, emosyonel fonksiyon, hastalığı kontrol edebilme yeteneği skorlarında ve toplam skorda anlamlı artış saptandı. Diğer parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak KOAH'lı hastalarda suda PR ile yaşam kalitesinde anlamlı iyileşme, anksiyetede anlamlı azalma olmaktadır. Bu nedenle KOAH'lı hastalarda PR mutlaka tedavinin bir parçası olmalıdır.

Ebru Özdemir
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilinde bronşial astım semptom prevalansının araştırılması

Giriş ve amaç: Bu çalışmada Afyonkarahisar ilinde astım semptom prevalansı ve astım ile ilişkili semptomların yaygınlığını belirlemeyi amaçladık.Yöntem: Kasım 2005 ile Şubat 2006 tarihleri arasında toplam 75 tarama bölgesinde çalışmalar tamamlandı. Bölgelerin nüfus oranlarına göre o bölge ev halkı tesbit fişlerinden (EFT) rastgele kartlar çekilerek ve her haneden 18 yaş ve üzeri bir kişi olacak şekilde bireyler tesbit edildi. 18 yaş ve üzeri tüm bireylere astım tarama anketi (ECRHS) uygulanmıştır. Toplam 2035 kişiye anket uygulanmıştır. İleri incelemeyi kabul eden 109 kişi çalışmaya alındı. Bu kişilere solunum fonksiyon testleri, reversibilite testleri ve solunum fonksiyon testlerinde obstrüksiyonu olmayan (FEV1/ FVC oranı %70'in altında) kişilere metakolin provokasyon testleri yapılmıştır.Bulgular: Yaş ortalaması 47.9±13.1 (19-90) olan olguların %58.6'sının kadın, %41.4'ünün erkek olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olguların %15.6'sı aktif sigara içici, %10.1'i eski içici, %74.3'ü ise pasif içiciydi. Otuzbeş (%32.1) olgu uzun süreli odun dumanı maruziyeti bildirdi. Çalışmamızda astım pozitif kişiler ile astım negatif kişilerin genel özelliklerine bakıldığında odun ile yemek pişirme istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.041). SFT parametreleri astım pozitif kişilerde istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu. (p<0.005)Sonuç: Afyonkarahisar ilinde en sık görülen semptom nefes darlığı idi (%48.8). Astım benzeri semptomlar ve astım semptom prevalansı kadınlarda daha yüksek oranlarda bulunmuştur. Saptanan astım semptom prevalansı Türkiye'nin diğer bölgelerinden elde edilen sonuçlara benzerlik göstermektedir.

AfyonkarahisarAstımBelirti ve semptomlar+2
Ziya Kara
Afyon Kocatepe University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toplum kökenli pnömonili olguların genel özellikleri ve etiyolojik ajanların dağılımı

Toplum kökenli pnömoni (TKP), gelişmiş ülkelerde bile, halen oldukça sık görülmekte, mortalite ve morbiditesinin yüksek olması nedeniyle de ciddi bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir ve infeksiyonlara bağlı mortalitenin önemli bir bölümünden sorumludur. Ülkemizde toplum kökenli pnömoni oluşumunda rol alan tipik ve atipik ajanların ortaya konulduğu çalışma yoktur. Bu nedenle Türkiye'deki toplum kökenli pnömonilerin etiyolojik etkenlerinin yurt dışında yapılmış çalışmalarda elde edilen etkenlerle hangi düzeyde örtüştüğü tam olarak belli değildir. Bu nedenle sistematik bir yaklaşımla, hastaneye başvuran pnömonili olgularda infeksiyon etkenlerinin dağılımını, sıklığını belirlemek, pnömoni oluşumuna yol açan faktörleri ortaya koymak çalışmamızın amacını oluşturdu. Çalışmamız bir yıllık prospektif bir çalışma olarak yapıldı. 96 hasta çalışmaya alındı. Tüm olgularda standart olarak mikrobiyolojik tanı için noninvaziv yöntemler kullanıldı. Hastaların genel özellikleri 96 hasta, mikrobiyolojik sonuçlar ise tüm tanısal yöntemlerin uygulanabildiği 72 hasta üzerinden değerlendirildi. Çalışmamızda 72 olgudan 56'sında (%77.8) etiyolojik tanı konuldu. En sık infeksiyon etkeni olarak viral etkenler (%57.1) saptandı. Viral etkenlerle birlikte %48.2 oranında diğer atipik ve bakteriyel ajanların mikst infeksiyon yaptığı saptandı. Viral etkenlerde tek patojen olarak TKP yapma oranı %17 ve bu etkenler arasında en sık Influenzae A virüsü (%6.9) bulundu. İkinci en sık pnömoni etkeni olarak C. pneumoniae (%28.6) ve üçüncü sıklıkta M. pneumoniae (%25.0) saptandı. S. pneumoniae %10.7 oran ile dördüncü, H. influenzae ve M. catarrhalis de beşinci (%7.1) sırada saptandı. Her iki etkenin de viruslarla %50 oranında mikst infeksiyon yaptığı görüldü. L. pneumophila çalışmamızda %1.8 oranında bulundu. Daha az sıklıkta P. aeruginosa (%3.6) ve S. aureus (%1.8) etken olarak saptandı. Olgularımızda mortalite oranını ise %10.4 olarak bulduk. 61Çalışmamız Türkiye'de TKP etkenlerinin dağılımını sistematik olarak araştıran ilk çalışmadır. Elde edilen veriler genel olarak literatür sonuçları ile uyumlu görünmektedir. Bu durum ülkemizde uygulanmakta olan ve esas olarak mevcut ulusal ve uluslararası literatüre dayandırılan Toraks Derneği'nin tanı ve tedavi rehberlerinin başarılı sonuçlarını desteklemektedir.

Fidan Sever
Dokuz Eylül University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboembolide methemoglobin ve karboksihemoglobin düzeylerinin tanı ve prognozdaki önemi ve yeri

PTE tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçabilir. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. PTE'de kesin tanı koydurucu bir laboratuvar belirteci yoktur. Bu nedenle çalışmalar ideal bir tanı koydurucu bir belirteç üzerine yoğunlaşmaktadır. İdeal prognostik ve tanısal markerlar kolay çalışılmalı ve kolay değerlendirilebilir olması gerekmektedir. Çalışmamızda karboksihemoglobin (COHb) ve methemoglobin (MetHb) gibi kan gazında kolayca ölçülebilen parametrelerin PTE tanı ve prognozundaki önemi ve yeri araştırılmıştır. Araştırma Pulmoner Tromboemboli (PTE)'de Karboksihemoglobin (COHb) ve Methemoglobin (MetHb) düzeylerinin PTE tanı ve prognozuna olan etkilerini incelemek üzere retrospektif yapılmıştır. Akciğer Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi (ABTA) veya Ventilasyon /Perfüzyon Sintigrafisi ile PTE tanısı doğrulanmış olgular Pulmoner Emboli olarak kabul edildi. Aynı yöntemlerle PTE dışlanmış hastalar kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya karbonmonoksit zehirlenmesi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, sepsis, pnömoni, astım, idiopatik pulmoner fibrozis, bronşiektazi, dekompanse kalp yetmezliği olan ya da Methemoglobinemi yapabilecek ilaç (sülfonamidler, dapson, fenasetin, primakin, benzokain) kullanan hastalar dahil edilmedi. Çalışmamızda 01.11.2015 ile 31.08.2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Pulmoner Tromboemboli (PTE) ön tanısıyla 762 hastanın tetkik edildiği saptandı. Bu hastalardan çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 107 hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların yaş ortalaması 56,44 ±17,3(21-86) olup, PTE tanısı alan hastaların yaş ortalaması 55,3 PTE dışlanmış olan hastalar ise 59 idi (p:0.27). En sık görülen komorbit hastalıklar hipertansiyon (%24) ve diabetes mellitus (%20,6) olarak tespit edildi. PTE tanısı almış olan hastaların %79,7'si(59) Non-masif PTE, %13,51'i (10) Sub-masif PTE ve %6,7'si (5) masif PTE tanısı almıştı. Her iki grupta kan gazı parametreleri karşılaştırıldığında PTE tanısı almış grupta COHb düzeyleri istatistiksel anlamlı yüksek iken (p:0.001), PO2 düzeyleri PTE tanısı ekarte edilmiş grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p:0.028). Çalışmamızda PTE nedeniyle erken dönemde 6 (%8,1) hastamız öldü. Ölen hastaların %66,6'sı (4) erkek %33,3'ü (2) si kadın idi. Ölen hastalar ile yaşayan hastalar karşılaştırıldığında Wells ve PESİ skoru ortalaması, D-dimer ve troponin düzeyleri ölen hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi. Diğer bütün bakılan parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda COHb düzeyleri PTE tanısı alan grupta, PTE tanısı ekarte edilmiş gruba göre istatistiksel anlamlı yüksek saptanmıştır. Ancak bu değer COHb'nin kandaki normal düzeyinden daha yüksek değildir. Literatürdeki tek çalışmadan farklı olarak MetHb ve COHb düzeylerinin PTE tanı ve prognozunda istatistiki olarak anlamlı farklılık yaratmadığını saptadık.

KarboksihemoglobinMethemoglobinMethemoglobinemi+4
Fatih Üzer
Akdeniz University
2017
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAH olgularında hastalık evresi ile sarkopeni ilişkisinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH) zararlı partikül ve gazlara karşı akciğerlerin verdiği inflamatuar yanıtla karakterize bir hastalık olup dünya genelinde mortalite nedenlerinin başlarında gelmektedir. Oluşan inflamatuar yanıt sistemiktir ve sadece akciğerleri değil, iskelet kas sistemi ve kalp olmak üzere birçok organ ve sistemi etkilediği düşünülmektedir. KOAH'da gelişen nefes darlığı, egzersiz toleransında azalma, ek komorbiditeler, alevlenmeler kas iskelet sistemi disfonksiyonunu artırarak sarkopeni oluşmasına neden olmaktadır. Sarkopeni ise hayat kalitesini azaltmasının yanı sıra alevlenmeye eğilim yaratması gibi nedenlerle hastaneye başvuru sayısını artırıp KOAH'ın daha da ağırlaşmasına neden olarak kısır bir döngü oluşmasına neden olabilmektedir. Biz çalışmamızda primer olarak KOAH'lılarda ve kontrol grubunda sarkopeni sıklığının araştırılmasını, sekonder olarak Global Initiative For Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) A-B-C-D subgrupları ile sarkopeni arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini, ek olarak sarkopeni ile hastaların demografik özelliklerini ve ek hastalıklarının ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya, 20.02.2022 ile 20.08.2022 tarihleri arasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran 43 KOAH tanılı hasta ve 40 kontrol grubu, toplam 83 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara ait demografik bilgiler, komorbiditeleri, solunum fonksiyon testi parametreleri, mMRC (Modifiye Medical Research Council) skoru, GOLD evresi, MNA (Mini Nutritional Assessment) skoru, Bioimpedans parametreleri, EDKK (el dinamometre kavrama kuvveti), laboratuvar parametreleri, 6DYT (6 dakika yürüme testi) sonucu, SARC-F (Strength, Assistance With Walking, Rise From A Chair, Climb Stairs And Fall) anketi puanı skorlaması değerlendirmeye alınmıştır. Hastalarda sarkopeni varlığı el dinamometre kavrama kuvveti ve 6DYT parametrelerine göre tespit edildi. Kategorik değişkenler yüzde olarak ifade edildi ve ki-kare testi ile karşılaştırıldı. KOAH hastalarında GOLD A-B-C-D evresi ve sarkopeni parametreleri ilişkisi için varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Sarkopenide el dinamometre kavrama kuvvetini etkileyen parametrik verilerin tespiti için pearson korelasyon analizi yapıldı. Bulgular: KOAH grubunda, kontrol grubuna göre ortalama yaş, erkek cinsiyet, sigara öyküsü daha yüksek bulundu. Laboratuar parametreleri açısından analiz edildiğinde KOAH grubunda CRP düzeyi daha yüksek tespit edilirken, diğer kan parametreleri kontrol grubu ile benzerdi. Mini nütrisyonel anket puanı ve ek hastalık oranı ise her iki grup arasında benzer bulundu. KOAH grubunda ortalama vücut ağırlığı, ortalama EDKK, yaş ve cinsiyete göre düzeltilmiş el dinamometre kuvveti (YGDEDKK) kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. KOAH vgrubunda VKİ (vücut kütle indeksi), kas kütlesi, yağ kütlesi, FFM (fat free mass), üst kol ve baldır çapı daha düşüktü ancak istatiksel anlamlı değildi. KOAH olguları GOLD klavuzuna göre A-B-C-D subgruplarına ayrıldığında gruplar arasında tüm SFT parametreleri, alevlenme sayıları, hastane yatış oranları, mMRC dispne skoru ve 6DYT sonuçları anlamlı olarak farklı tespit edildi. SARC-F puanı KOAH grubunda daha yüksek olduğu görüldü. SDOC (Sarcopenia Definitions And Outcomes Consortium) kriterlerine göre KOAH grubunda 17 hastada (%39,5) sarkopeni tespit edildi ve kontrol (n=7) (%17,5) grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Ayrıca oransal olarak bakıldığında GOLD C ve D grubunda sarkopeni daha yüksek oranda tespit edildi. KOAH hastalarında EDKK ile MNA, kas kütlesi ve yağsız vücut kütlesi arasında pozitif korelasyon tespit edildi. EDKK ile solunum fonksiyon testi parametreleri ilişkisi incelendiğinde, FEV1, FVC ve 6DYT ile pozitif korele, mMRC skoru ile negatif korele bulundu. Ayrıca 6DYT, son bir yıldaki alevlenme sayısı ve hastane yatışı ile negatif korele bulundu. Sonuç: KOAH ve sarkopeni birlikteliği olan hastalarda solunum fonksiyon parametrelerinin daha düşük olması, özellikle C ve D grubu KOAH' da sarkopeninin daha yüksek oranda görülmesi oldukça önemlidir. Bu noktada tüm KOAH hastalarının takibinde sarkopeninin erken teşhisi ve tedavisinin, KOAH hastalığının seyri açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: KOAH, Sarkopeni, GOLD, kas iskelet disfonksiyonu, sistemik inflamasyon

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifHastalık şiddeti indeksi+2
Şükriye Gündoğdu
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul'da nüks tüberküloz olguları: Reaktivasyon mu, reenfeksiyon mu?

Giriş: Tüberküloz (TB) tedavisi tamamlandıktan ve tedavinin sonlandırılmasından belirli bir süre sonra yeniden aktif tüberkülozun oluşmasına "Tüberküloz nüksü" denir. Eski lezyonun yeniden aktifleşmesi (reaktivasyon) bize tedavi kalitesinin yetersizliğini düşündürürken yeni bir TB enfeksiyonuna bağlı hastalık gelişmesi (reenfeksiyon ve hastalık) toplumdaki enfeksiyon riski hakkında bilgi verebilir. Bu çalışmada İstanbul'da nüks olgularda reaktivasyon ve renfeksiyon hızları araştırıldı. Metot: İstanbul'da 12 verem savaş dispanserinde (VSD) 2002-2015 yılları arasında nüks akciğer TB olarak takip edilen 99 olgunun İstanbul Üniversitesi Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırmaları Enstitüsü Tüberküloz Biriminde (DETAE) her iki hastalığa ait kültürleri bulunan 55'i çalışmaya dâhil edildi. İlk ve nüks hastalık döneminde elde edilmiş suşların spoligotyping yöntemi ile parmak izi belirlendi, Olguların klinik demografik bilgileri dispanser dosyalarından elde edildi. Bulgular: Elli beş olgunun 44'ü erkek, 11'i kadındı, ortalama yaş 35,45±13,607 (aralık 13-61) idi. % 74,5 olguda (n:41) yayma pozitifti. %67,4 (n:29) olgu sigara içmekteydi. Tüberküloza ek olarak %4,1 (n:2) olguda diyabetes mellitus (DM), %6 (n:3) olguda KOAH/astım, bir olguda silikozis vardı. HIV açısından tetkik edilen 12 olguda test negatif idi. Tüm olgulara en az 6 ay standart rifampisin içeren tedavi rejimi uygulanmıştı (ortalama süre: 7,49±3,89). İlk hastalık epizodunda %9,2 (n:5) olguda izoniazid, %1,8 (n:1) olguda rifampisin, %3,7 (n:2) olguda etambutol, %13 (n:7) olguda streptomisin direnci mevcuttu, bir olgu çok ilaca dirençli TB idi. Doğrudan gözetimli tedavi (DGT) %56 (n:27) olguya uygulanmıştı. Olguların % 60'ının (n:33) tedavisi kür, %40'ının (n:22) tedavi tamamlama olarak kesilmişti. Nükste %75,9 (n:41) olguda yayma pozitifti. Parmak izi analizinde 34 farklı suş saptandı. Nüksün nedenin %89,1 (n:49) olguda reaktivasyon, %10,9 (n:6) olguda ise reenfeksiyondu. Reaktivasyon süresi ortalama 2,82 yıl, reenfeksiyon ise 3,67 yıldı. Sigara içip içmemek, tedavinin tedavi tamamlama veya kür olarak sonlandırılması nüks nedeni açısından anlamlı fark oluşturmamıştı. Sonuç: İstanbul'da akciğer tüberkülozu olgularında nüks nedeni çok büyük oranda reaktivasyona bağlı olduğu görülmüştür. Bu bulgu İstanbul'da yayma pozitif TB hastalığının görece düşük insidansı ve buna bağlı enfeksiyon riskinin az olmasına bağlanabileceği gibi tedavi kalitesinin yetersizliğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.

Akciğer hastalıklarıDemografik özelliklerGöğüs hastalıkları+4
Gonca Öcal
İstanbul University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavi gören pnömoni hastalarında mortaliteyi etkileyen faktörler

ÖZET Amaç: Toplumda gelişen ve hastanede yatarak tedavisi yapılan pnömoni hasta grubunda mortaliteyi etkileyen faktörlerin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yapıldı. Ocak 2012 - Ocak 2015 tarihleri arasında hastanemiz Göğüs Hastalıkları polikliniği ve acil servis ünitesine başvuran ve hastanede yatarak tedavi edilen 53'ü erkek 25'i kadın toplam 78 hasta alındı. Olguların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara kullanım öyküsü), ek hastalıkları, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu, yatışı sırasında yoğun bakıma alınma durumu, invaziv mekanik ventilasyon uygulanma durumu, yatış süreleri ve mortaliteleri kaydedildi. Başvuru anında fizik muayene bulguları olarak; solunum sayısı, kan basıncı ölçümü, vücut sıcaklığı, nabız, bilinç durumu, pulse oksimetri ile oksijen satürasyonu ölçümleri yapıldı. Arter kan gazları analizi yapılarak pO2, pCO2, % Sat O2, pH sonuçları tesbit edildi. Olguların ilk başvurusu sırasında ve yatışın 4. ve 7. günlerinde hemogram, koagülasyon, D-dimer, CRP, sedimentasyon, fibrinojen, genel biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca tüm hastaların CURB-65 ve PSI skorlamaları hesaplanarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 78 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 74±16 idi. Çalışmaya alınan hastaların 53'ü (%68) erkek, 25'i (%32) kadındı. 78 hastanın 30'u (%38) hiç sigara içmemiş, 38'i (%49) bırakmış, 10'u (%13) halen içmekteydi. Hastaların komorbid durumları incelendiğinde 14'ünde (%18) KOAH, 17'sinde (%22) KKY, 24'ünde (%31) DM, 17'sinde (%22) SVO, 4'ünde (%5) malignite, 34'ünde (%43.5) HT, 4'ünde (%5) KBY, 13'ünde (%17) KAH saptandı. İnfluenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumlarına bakıldığında hastaların 12'si (%15.3) influenza, 3'ü (%3.8) pnömokok aşısı yaptırmıştı. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, komorbid durumlar, influenza ve pnömokok aşısı yaptırma durumu mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Çalışmamızda 10 hastada yoğun bakım ihtiyacı gelişmiş ve bu hastaların 7'si (%70) ölmüştür. Yoğun bakımda yatış mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. CURB-65 ve PSI skorları ölenlerde sağ kalanlara göre daha yüksek saptanmış ve CURB- 65'in yüksekliği mortaliteyle ilişkili bulunmuştur. Sağ kalanlarda istatistiksel olarak lökosit sayısının 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı bulunmuştur. CRP'nin sağ kalanlarda 1.-4. ve 1.-7. günler arasındaki düşüşü anlamlı; ölenlerde ise CRP'nin 1.-4. günler arasındaki düşüşü anlamsızken 1.-7. günler arasındaki düşüş anlamlı bulunmuştur. Total protein ve albumin değerlerinin 1.-7. günler arasındaki seyrine bakıldığında ölenlerde ve sağ kalanlarda düşme eğiliminde oldukları gözlenmiş, sağ kalanlarda ölenlere göre düşüşün daha az olduğu görülmüştür ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda üre değeri literatüre uygun şekilde ölenlerde sağ kalanlara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca çalışmamızda sağ kalanlarda serum üre, kreatinin değerlerindeki 1.-7. günler arasındaki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda mortaliteyle ilişkili bulunan CURB-65 skorlaması Spearman's testinde yaş, üre, troponin, D-dimer, ürik asit ile pozitif korelasyon içinde; total protein, albumin, sT3 ile negatif korelasyon içinde bulunmuştur. SONUÇ: CURB-65 skorlamasının yüksekliği, yatış anında bakılan serum albumin, total protein, üre, sT3, lökosit değerleri mortaliteyle ilişkili bulundu. Beklenenin aksine yatış anında bakılan CRP, sedimentasyon değerleri mortaliteyle ilişkili bulunmadı. Lökosit sayısı, CRP, üre ve kreatininin 1.-4. ve 1.-7. günler arasında yeterince düşmemesi, total protein ve albumindeki düşüşün fazla olması mortaliteyle ilişkili bulundu. Serum albumin, total protein ve sT3 düzeyleri CURB-65 ve CRP ile negatif korelasyon içinde bulundu. D-dimer ve troponin değerleri CURB-65, üre ile pozitif, albumin ile negatif korelasyon içinde bulundu. Anahtar Kelimeler: Toplumda Gelişen Pnömoni, Mortalite

Derya Gıakoup
Recep Tayyip Erdogan University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Mengücek Gazi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi gören hastalarda serum çinko düzeyinin Covid-19 enfeksiyon şiddetine etkisi

Giriş ve amaç: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde çok sayıda akut pnömoni olgusuna neden olan yeni tip beta-koronavirüs tespit edilmiştir. Bu hastalık Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından COVİD-19 ismiyle tanımlanmış ve pandemi olarak kabul edilmiştir. Hastalık klinik olarak şiddetine göre 4 gruba ayrılmış, hafif, orta, şiddetli ve kritik seviye olarak değerlendirilmiştir. Hafif vakalar üst solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile karakterize olup radyolojik bulgu saptanmaz. Orta vakalarda üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile radyolojide pnömoni bulguları mevcuttur. Hafif ve orta grup vakaları bütün vakaların %81'ini oluşturmaktadır.Vakaların daha azı şiddetli ve kritik seviye vakalardır. Şiddetli vakalarda solunum sayısı >30/dk veya oksijen satürasyonu ≤ %93 veya PaO2/FiO2 ≤300 veya akciğer görüntülemesinde 2 gün içinde %50'den fazla progresyon meydana gelir. Yüksek miktarda oksijen tedavisi (FiO2) gereksinimine ek olarak solunum hızı> 30/dakika, şiddetli solunum semptomları varlığı, ortam havasında oksijen satürasyonu (SpO2) < %90, PaO2/FiO2 < 200 olan hastalar, non-invaziv mekanik ventilasyon (NIMV) veya invaziv mekanik ventilasyon (IMV) gereksinimi olan hastalar, kritik seviye olarak değerlendirilir ve genellikte yoğun bakım şartlarında takibe alınır. Viral enfeksiyonların önlenmesi ve yönetimi için bağışıklığı koruyucu dengeli beslenme esastır. Çinko büyüme, gelişme ve bağışıklık fonksiyonunun korunmasında önemli bir eser elementtir ve immünitede kritik rolü vardır. Biz çalışmamızda COVİD-19 real-time polimerazzincir reaksiyon testi (RT-PCR) pozitif olan, klinik ve radyolojik olarak COVİD-19 enfeksiyonu ile uyumlu olan hastalarda serum çinko düzeyleri ile COVİD-19 enfeksiyonunun laboratuvar (hastalığın progresyon ve şiddetini gösterdiği daha önceden kanıtlanmış olan DDimer, CRP (C-reaktif protein), Ferritin, fibrinojen, lökosit sayısı, lenfosit sayısı, ... vb.), bulgularının hastalık şiddeti ile arasındaki ilişkiyi görmek istedik. Ayrıca COVİD-19 enfeksiyonu nedeni ile asemptomatik veya hafif bulguları olan hastalar, COVİD-19 nedeniyle pnömoni olan hastalar veya COVİD-19 enfeksiyonu nedeni ile ARDS ve sitokin salınımı sendromu gelişerek solunum yetmezliği oluşan hastalardaki serum çinko düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. 2 Materyal ve Metot: Prospektif vaka kontrol çalışmamıza 1 Temmuz 2021- 1 Temmuz 2022 tarihleri arasında Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Tıp Fakültesi Mengücek Gazi Eğitim Araştırma Hastanesi (EAH) Göğüs Hastalıkları, Acil COVİD-19 ve COVİD-19 Polikliniklerinde, COVİD-19 ilişkili servislerde, COVİD-19 yoğun bakımlarında tetkik ve tedavi edilen hastalar ve sağlıklı bireyler dahil edilmiştir. Hastalar kontrol (grup 1), ayaktan tedavi gören (grup 2), yatarak tedavi gören (grup3) ve yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen (grup 4) gruplar şeklinde sınıflandırılmıştır. Hastalar biyokimyasal parametreler (açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin (HbA1c), Lökosit, Lenfosit, hemoglobin, C-Reaktif protein, Kolesterol düzeyleri, D-Dimer, Prokalsitonin, Troponin-I ve serum çinko) bakılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: COVID-19 hastalarında serum çinko düzeylerinin hastalık şiddeti arttıkça azaldığı ancak mortalite ile ilişkisi olmadığı görülmüştür. Hastalardan alınan biyokimyasal parametrelerin (açlık kan şekeri, HbA1c, Lökosit, hemoglobin, C-Reaktif protein, Kolesterol düzeyleri, D-Dimer, Prokalsitonin, Troponin-I ve serum çinko) değerlendirilmesi sonucunda, serum lenfosit düzeyleri, serum kolesterol düzeyleri ve serum çinko düzeylerinde hastalık şiddeti arttıkça belirgin azalma görüldü. Diğer parametrelerde ise şiddetle birlikte serum düzey artışı söz konusuydu. Sonuç: COVİD-19 hastalarında serum çinko düzeylerine bakılarak hastalığın prognozu hakkında genel bir fikir sahibi olunabilir. COVİD-19'un şiddetli seyrettiği hastalarda mortalite artmaktadır. Hastalığın şiddetlenmesini engellemek için gerekli tedbirler erken dönemde alınabilir ve başta çinko olmak üzere eksik elementler takviye edilip hastalığın hafif geçirilmesine katkıda bulunulabilir. Ancakserum çinko düzeylerinin mortaliteyi belirlemesini değerlendirmek için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+5
Haktan Aydın
Erzincan Binali Yıldırım University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ağır uyku apne sendromlu hastalarda bilevel ventilasyon cihazı BiVent'in klinik etkinliği

ÖZET Bu çalışmada ağır Uyku Apne Sendromlu 24 hasta üzerinde yeni bir bilevel ventilasyon cihazı BiVent denenmiştir. Üç ay süren tedavinin, öncesinde ve sonrasında hastaların sübjektif yakınmaları, standardize edilmiş soru grubları ile araştırılmış, kan gazları, Apne-Hipopne İndeksi, 02-satürasyonu, ve T.A. takibi yapılmıştır. Üç aylık tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen veriler karşılaştırıldığında gerek hastaya ait sübjektif yakınmaların azaldığı ve tamamen ortadan kaybolduğu, gerekse Uyku Apne Sendromuna bağlı olarak patolojik sınırlarda bulunan, yukarda sayılan parametrelerde normale dönüş olduğu gözlenmiştir. Tüm bu veriler BiVent Mn, etkin bir noninvazif mekanik ventilasyon cihazı olarak, ağır Uyku Apne Sendromunda tercih edilmesi gerektiğini göstermektedir. 90

Solunum-yapayUyku apne sendromları
Gökhan Kırbaş
Dicle University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign mezotelyoma hastalarının tanı ve prognozunda yeni kan biyomarkırlarının yeri ve önemi

AMAÇ Malign mezotelyoma (MM) en sık plevra olmak üzere peritoneal, perikardial, tunica vajinalis testisin serozal yüzeylerindeki mezotelyal hücrelerden köken alan agresif seyirli bir tümördür.(1) MPM tanılı hastaların yaklaşık % 60 -90 (ortalama % 80)' ında asbest temasına ait öykü mevcuttur (11,12). Olguların %25' inde semptom süresi 6 aydır ortalama tanı süresi ise 2-3 aydır. MPM' da da tanı sitolojik veya histopatolojik incelemeye dayanmaktadır. Biz çalışmamızda malign mezotelyoma hastalarının serum megakaryosit potentiating factor (MPF), osteopontin, galectin-3, soluble mesothelin-related peptides (SMRP), hyaluranik asit, tenascin-C, fibronektin, platelet-derived growth factor (PDGF) biyomarkır düzeylerinin tanı ve prognoz üzerindeki etkisi ile yaş, cinsiyet, asbest teması, temas süresi, evre ve histopatolojik tip ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM Çalışma Ağustos 2012 ve Aralık 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Göğüs Hastalıkları, Göğüs Cerrahisi ve Medikal Onkoloji kliniklerinde tetkik ve/veya tedavi edilen 23' ü kadın, 26' si erkek toplam 49 plevral veya peritoneal malign mezotelyoma hastası ile yapıldı. Tüm hastaların yaş (≤60 veya >60 yıl), cinsiyet, asbest teması ve maruziyet süresi (≤20 veya >20 yıl), histopatolojik alt tip ve evreleri standart formlara kaydedildi. Hastalardan yaklaşık 10 cc kan alınarak -80 ˚C' de saklandı , çalışma günü çözdürülen serumlarda aşağıda adı geçen 8 adet biyomarkırın düzeyi hazır ticari kit kullanılarak enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) yöntemiyle çalışıldı: megakaryosit potentiating factor (MPF), osteopontin, galectin-3, soluble mesothelin-related peptides (SMRP), hyaluranik asit, tenascin-C, fibronektin, platelet-derived growth factor (PDGF). BULGULAR Fibronektin, tenascin c, MPF ve osteopontin düzeyleri bayanlarda erkeklere göre daha yüksek, hyaluronik asit, SMRP, PDGF, galectin 3 düzeyleri erkeklerde bayanlara göre daha yüksekti. Ancak aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Hastaların 24' ü (%49) 60 yaş altı, 25' i (%51) 60 yaş üstüydü. Tüm biyomarkır düzeyleri yaş ilerledikçe azalmaktaydı ancak bu durum sadece PDGF, MPF ve galectin 3' te istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Toplam 49 hastanın 7' sinde (%14) asbest maruziyeti yokken,42' sinde asbest maruziyeti mevcuttu. Tüm biyomarkır düzeyleri asbest maruziyetli hastalarda, maruziyet olmayanlara göre yüksekti, ancak aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Malign plevral mezotelyomalı 44 hastanın 18' i (%41) evre 1 veya evre2, 26' sı (%59) evre 3 veya evre 4 idi. Evre 3 veya evre 4 grubundaki hastalarda tüm biyomarkır düzeyleri evre 1 veya evre 2 grubuna göre yüksek tespit edildi. Ancak sadece tenascin c, fibronektin, MPF, galectin 3 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Hastaların 35' i (%71) epitelyal tip, 14' ü (%29) epitelyal olmayan tipti. Tüm biyomarkır düzeyleri tenascin-C hariç epitelyal tipte non epitelyal tiplere göre yükselmişti. Ancak sadece tenascin c için fark anlamlı saptandı (p<0,05). Hastaların 1,5 yıllık takibinde 22' si (%45) sağ, 27' sinin (%55) öldüğü saptandı. Fibronektin, hyalüronik asit, SMRP, PDGF, MPF düzeyleri ölü olan grupta daha yüksek saptandı ancak istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ Asbest teması ile biyomarkır seviyeleri ilişkiliydi. Ayrıca evre arttıkça seviyeler yükselmekteydi. Biyomarkırlar içinde tenascin c, fibronektin, MPF, galectin 3 düzeyleri ileri evre hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Hasta sayısı az olduğu için prognoz ile anlamlı ilişki saptanamadı. Bu biyomarkırlarla ilgili geniş serili çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AsbestozBiyobelirteçlerMezotelyoma+4
Emine Önder
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aynı evre koah hastalarında farklı etyolojik faktörler olan sigara ve biomassın solunum parametreleri üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

AYNI EVRE KOAH HASTALARINDA FARKLI ETYOLOJİK FAKTÖRLER OLAN SİGARA VE BİOMASSIN SOLUNUM PARAMETRELERİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifBiyokütle+5
Seher Çakırca
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır kırsal bölgesinde astım, allerjik rinit, allemjik konjoktivit ve atopik dermatit prevalansı: İki basamaklı epidemiyolojik çalışma

ÖZET Amaç: Diyarbakır kırsalında yaşayan 15 yaş üzeri yetişkinlerde astım ve diğer alerjik hastalıklarının prevalansını ve ev iç ortamındaki risk faktörlerinin etkisinin araştırılması. Metot: Çalışma iki basamaklı olarak yürütüldü. Birinci basamağında Avrupa Solunum Sağlığı Topluluğu tarafından hazırlanan (ECRHS) anketi temel alınarak hazırlanan anketler öğrenciler aracılığıyla iletilerek, ebeveynleri ve yakınları tarafından dolduruldu. Dağıtılan 1300 adet anketten 1155 (%88.8) tanesi geri döndü. İkinci basamakta kliniğimize mektup ve telefonla davet edilen 107 kişiye solunum fonksiyon testleri, cilt prik testi, total IgE ölçümü, solunum sistemi muayenesi, ile gerekli görülen katılımcılara, cildiye, kulak burun boğaz ve göz muayeneleri yapıldı. Bulgular: Son 12 aydaki vizing prevalansı %47,4 ve soğuk algınlığı olmadan vizing oranı %26,4 olarak bulundu. Doktor tanılı astım prevalansı ise %7,5 idi. Son 12 ayda göğüste sıkışma, dispne ve öksürükle uyandığını belirten katılımcıların prevalansı sırasıyla %32,4, %32,8 ve %46,8 olarak gözlendi. Bundan başka, allerjik rinit ve fleksural egzema ile ilgili yakınmaları olan katılımcıların prevalansı sırayla %39,7 ve %24,3 olarak saptandı. İki cins karşılaştırıldığında sonuçlar açısından kadın ve erkekler arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Son 12 ayda vizing, evde hayvan besleyenlerde (%56,8), sigara içenlerde (%57.2) ve ısınmak için evde elektrik kullananlarda (%61,7), hayvan beslemeyenlere (%41, p<0,001), sigara içmeyenler (%40,6; p<0,001) ve ısınmak için odun, kömür kullananlara (%40,7; p<0,001) göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde allerjik rinit, ev hayvanı besleyenlerde (%59,9), sigara içenlerde (% 46,8) ve ısınmak için elektrik kullananlarda (%65,3), hayvan beslemeyenler (%25,6, p<0,001), sigara içmeyenler (%34,7; p<0,01) ve odun kömür kullanılan evlerde yaşayanlardan (%24,5; p<0,001) anlamlı olarak daha yüksek çıkmıştır. Bundan başka, fleksural egzama sıklığı, evde hayvan besleyenlerde (%37,8), beslemeyenlere (%15; p<0,001) ve ısınma için elektrik kullanılan evlerde yaşayanlarda (%37,7) odun-kömür kullananlara göre (%14,6; p<0,001) anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. Çalışmamızın 11..basamağında kesin astım prevalansı %12,1, allerjik rinit %11,2, allerjik konjoktivit %14, atopik dermatit %5,6 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular astım ve allerjik hastalıkların prevalansının. Diyarbakır kırsalında yüksek olabileceğini ve ev içi ortamındaki faktörlerin bunda etkili olabileceğini düşündürmektedir IVAnahtar Kelimeler: Astım, allerji, rinit, konjoktivit, dermatit, prevalans, sigara, evde hayvan besleme, ısınma şekli V

Nermin Hızlı
Dicle University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son altı yılda teşhis edilen malign mezotelyomalı vakalarımızın değerlendirilmesi

76 ÖZET MPM, oldukça nadir görülen bir tümör olup etyolojisinde başta asbest lifleri olmak üzere fıbröz zeolit (erionit), radyasyon ve asbestiform mineraller olmak üzere bir çok faktör suçlanmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde ekonomik sebeplere bağlı olarak asbest kullanımında artış gözlenmektedir. Kliniğimizde Ocak-1990 ve Nisan-1996 tarihleri arasında yatırılarak tetkik ve tedavileri yapılan 144 MPM'li hasta çalışmaya alındı. Hastalar klinik, radyolojik ve laboratuar verileri yönünden değerlendirildi. Ayrıca önceden asbestle temasın tespit edildiği bölgelerden gelen vakalar ile bu yerleşim birimleri dışında gelen vakaların karşılaştırılması yapıldı. Asbestle temasın saptanmadığı bölgelerden gelen vakalarda ayrıca detaylıca irdelendi. Vakaların 62'si kadın, 82'si erkek olup E/K oranı 1/3 olarak tespit edildi. Kadınlarda 54.4, erkeklerde 52.9 olan yaş ortalaması tüm olgularda 53.6 olarak hesaplandı. Hastalarda başlangıç semptomları olarak en fazla sıklıkla dispne (%27), göğüs ağrısı (% 21.5) ve öksürük (%6.9) belirlendi. Laboratuar verileri içinde vakaların % 38'inde trombositoz belirlenirken, özellikle 50 yaş altı kadın ve erkek vaka gruplarında ağırlıklı olarak yüksek sedimentasyon değerleri tespit edildi. Vakalarımızda ayrıca teşhise gidişte kullanılan metodlar da araştırıldı ve vakaların % 49.5'inde kapalı plevral iğne biyopsisi ile teşhise gidildiği tespit edildi. Vakaların % 5.5'ine ise klinik ve radyolojik bulgulara göre MPM teşhisi konduğu belirlendi. Vakaların yaşadıkları bölgeler araştırıldığında % 58.2'sinin önceden asbestle temasın tespit edildiği bölgelerden, buna mukabil % 41.4'ünün ise önceden böyle bir temasın saptanmadığı bölgelerden geldikleri belirlenmiştir. Ayrıca önceki çalışmalarla kıyaslandığında özellikle Ergani yerleşim bölgesinden gelen vakaların sayısında belirgin bir artış saptanmıştır. Vakalarımızda ortalama sürvi epitelyal tipte 12, mixt tipte 9 ve sarkomatöz tipte ise 7 ay olarak bulunmuştur. Sonuçta asbestle temasın saptanmadığı bölgelerden gelen vaka oranlarının gittikçe arttığı, bu bölgelerde başta asbestli toprak olmak üzere MPM etyolojisinde suçlanan diğer etkenlerinde rol oynayabileceği ve bu yüzden konunun araştırılması gerektiği kanaatine vardık.

AsbestMezotelyoma
Abdurrahman Şenyiğit
Dicle University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çevresel asbest maruziyetinin devam ettiği bir yerleşim yerinde farklı yönlerden akciğer sağlığı taramasının sonuçları

Amaç: Bölgemizde uzun yıllardır asbest kullanıldığı bilinen bir köyde erişkin yaş popülasyonunda asbest maruziyetinin akciğer sağlığı üzerindeki uzun süreli etkilerini incelemek, akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testleri üzerindeki etkilerini araştırmak, bu köyde yaşayanların asbest hakkındaki bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır.Materyal ve metod: Armutova köyüne tarama ekibi ile gidilerek 18 yaş üstü bireyler çalışmaya alındı. Katılımcıların mikrofilmleri çekildi ve spirometrik ölçümleri yapıldı. Asbest, sigara içme ve biyomas maruziyet durumlarına göre çalışma grupları oluşturuldu.Bulgular: Toplam 100 kişi değerlendirildi. Hastaların 40'ı erkek, 60'ı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 44,67±15,69 yıl, ortalama asbest maruziyeti 36,85±17,70 yıl, sigara içme miktarı 29,70±30,10 paket/yıl, biyomas maruziyeti süresi 33,61±60,29 saat-yıl idi. 30 kişide sigara öyküsü, 40 kişide biyomas maruziyeti vardı. Katılımcıların %79'u asbestin zararlı olduğunu, %69'u sigaranın zararlı olduğunu biliyordu. Mikrofilmde %27 plevral plak, %5 asbestozis, %2 plevral sıvı tespit edildi. Spirometride %53 normal, %31 restriktif, %16 obstrüktif patern tespit edildi. Sadece asbest maruziyeti olanlarda %53,3 normal, %33,3 restriktif ve %13,3 obstrüktif patern tespit edildi.Sonuç: Asbest yasaklandığı halde köyde asbest kullanımı devam etmekteydi ve köylülerin asbest bilgi düzeyi düşüktü. Mikrofilmde en sık plevral plak tespit edildi. Asbest maruziyetinin süresi arttıkça FEV1 ve FVC değerlerinin azaldığı görüldü. Sadece asbest maruziyeti olanlarda bile spirometride %13,3 obstrüksiyon tespit edildi. Biyomas ve sigaranın obstrüksiyona katkı sağladığı görüldü.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+4
Mehmet Reşit Polat
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodullerin benign/malign ayırımında PET/BT'nin tanısal değeri

GİRİŞ VE AMAÇ: Soliter pulmoner nodül (SPN), akciğer grafilerinde sıkça rastlanılan, toplumda yaygın görülen radyolojik bir bulgudur. Geniş etyolojik sebepleri olup, klinik olarak saptanan nodüllerin %40-50'si malign, %50-60'ı benign lezyonlardan oluşmaktadır. SPN' lerin malign-benign ayırıcı tanısı amacıyla non-invaziv yöntem olarak F18-FDG PET/CT kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel yöntemlerle soliter pulmoner nodül saptanan hastalarda lezyonun malignite potansiyelinin değerlendirilmesinde F18-FDG-PET/CT' nin tanısal değerini belirlemekti.GEREÇ ve YÖNTEM : Çalışmaya, bilgisayarlı toraks tomografisi ile SPN saptanan ve F18-FDG-PET/CT çekilip FDG tutulumu gösteren ve göstermeyen 84'ü kadın, 125'i erkek toplam 209 hasta dahil edildi. SUVmax değeri 2,5 ve üzeri olan lezyonlar malignite olasılığı yüksek olarak değerlendirildi.BULGULAR :209 hastanın 125'i benign, 84'i malign olarak saptandı. Malignite açısından negatif kabul edilen hastaların SUVmax değeri 2,06 ± 3,29, malign hastaların SUVmax değeri 4,10 ± 5,07 idi. SUVmax için eşik değer 2,5 olarak alındığında tüm vücut görüntüleme için sensitivite: %67,4, spesifite: %86,2, Pozitif prediktif değer : %88,7, Negatif prediktif değer : %62,1, Doğruluk: %74,6 saptandı. SUVmax eşik değeri 4 olarak alındığında ise sensitivite: %83,0, spesifite %70,0, Pozitif prediktif değer: % 81,8, Negatif prediktif değer: % 72,0, doğruluk: % 78,4 olarak bulundu.SONUÇ: Yüksek derecede FDG tutulumu gösteren lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak yanlış pozitiflik yapan durumlar akılda tutulmalıdır. Bilinen bir başka organ malignitesi olup SPN saptanan hastalarda lezyon boyutu küçük olup, FDG tutulumu düşük veya olmayan nodülerin de malign olma ihtimallerinin yüksek olduğu saptandı.

NeoplazmlarPozitron emisyon tomografiSoliter pulmoner nodül+1
Ayşe Dallı
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde A. baumannii e nfeksiyonu, risk faktörleri ve antibiyotik direnç durumları

Amaç: Yoğun bakım kökenli enfeksiyonlara neden olan patojenler arasında Acinetobacter'ler önemli bir yer tutmaktadırlar. Biz bu çalışmamızda, solunumsal yoğun bakımımda kültürlerinde A. baumannii üreyen hastalara ait demografik verileri, klinik özelliklerini ve yıllar içerisinde antibiyotik direnç durumunu değerlendirmeyi amaçladık.Materyal ve metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklar Solunumsal Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ağustos 2006 ? Haziran 2010 tarihleri arasında yatan hastalarda, laboratuara gönderilen örneklerin kültür sonuçlarında, Acinetobacter baumannii üremesi olan hastalar çalışmaya dahil edildi. A. baumannii enfeksiyonunda risk faktörlerinin belirlenmesine yönelik; yaş, cinsiyet, ilk 48 saat içinde başlanmış olan antibiyotik tedavileri, sigara içme öyküleri, eşlik eden komorbiditeler, sistemik steroid uygulanma öyküsü, dopamin infüzyon ihtiyacı, kültür antibiyogram sonuçları, NIMV ve İMV uygulamaları ve uygulanma süreleri, hastanede kalış süreleri, APACHE II, SOFA skorları ve sonuç (yaşayan, ölen) değerlendirildi.Bulgular: : Toplam 70 olgu değerlendirildi. Hastaların 45'i (%64.3) erkek, 25'i (% 35.7) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 62.36 ± 16.8 yıl, sigara içme miktarı 57.27 ± 33.3 paket/yıl, sistemik steroid kullanım %45.7, ilk 48 saat içinde antibiyotik tedavisi alma %97.1, dopamin infüzyonuna gereksinim %85.7, ek hastalık bulunma %94.3 oranındaydı. Gerçekleşen mortalite oranı %87.1 idi. NIMV'a 43 hastada, IMV'a 66 hastada ihtiyaç duyuldu. APACHE II skoru 24.69 ± 8.37 ve SOFA skoru 10.43 ± 3.42 idi. Örneklerin izole edildiği yerler; kan (%47), trakeal aspirat (%31), idrar (%8.3), yara yeri (%8.3), kateter (%4.8) olarak bulundu. Hastaların %41.4'üne (29 hasta) ilk 48 saat içinde seftriakson başlanmıştı. Karbapenemlere ve sefaperazon/sulbaktamada karşı yıllar içinde artan oranda direnç tespit edildi. Kolitsin direnci yoktu. Sigara içme miktarı (p=0.05) ve hastanede kalış süresi ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki vardı (p=0.03).Sonuç: YBÜ'mizde A. baumannii'nin karbapenem grubu antibiyotik direnci önemli bir sorundu ve hastanede kalış süresinin uzaması ve sigara içme miktarı mortalite ile ilişkliydi.Anahtar kelimeler: A. baumannii, antibiyotik direnci, yoğun bakım ünitesi

Acinetobacter baumanniiAntibiyotiklerRisk faktörleri+5
Evrim Kütük
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral efüzyonların ayırıcı tanısında bazı biyolojik markırların (CRP,CEA,IL-6,IL-8,TNF alfa) prediktif değeri

Plevral efüzyon pek çok değişik etyoloji ile ilgili olabilir ve intratorasik veya sistemik hastalıklarda ortaya çıkabilir. Plevral sıvının varlığını klinik ve radyolojik olarak saptamak kolay olmakla birlikte, sıvının etyolojisini bulmak o kadar da kolay değildir. Radyolojik yöntemler, sıvının biyokimyasal ve hücresel analizi, sitolojik muayene, mikrobiyolojik analizler, kapalı veya açık biyopsi işlemleri gibi tüm tanısal işlemler yerine getirilirse bile tanı alamayan hastalar olabilmektedir.Plevra içerdiği hücresel elemanlar ve bunların ürettiği etkileştiği medyatörler nedeniyle dinamik ve metabolik olarak aktif bir membrandır. Malign plevral efüzyonları teşhis etmede; plevral sıvının, elektron mikroskobik incelenmesi, hücrelerinin kromozom analizi, CEA seviyesinin ölçümü gibi birçok tanısal test önerilmiştir. Bu nedenle plevral sıvıda çok sayıda tümör markırı çalışılmıştır. Plevral hastalıklarda immünolojik mekanizmaların araştırılmasına ve anlaşılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır. Beningn ve malign efüzyonlarda sitokin üreten hücreler ve sitokinlerin varlığı rapor edilmiştir.Biz de bu çalışmamızda, eksuda vasfındaki plevral sıvılarda, malign plevral efüzyonları tespit etmede, plevral sıvı sitolojisi ve plevral biyopsi yanında, basit hızlı çalışılan bazı markırların (CRP, CEA, IL6, IL8, TNF?) sıvıda ölçümünün yararlı olup olamayacağını araştırdık.Çalışma prospektif olarak gerçekleştirildi ve çalışmaya değişik etyolojilere sahip eksuda vasfında plevral sıvısı olan 70 hasta alındı. Olgular, malign plevral efüzyon grubu (n= 27) ve benign plevral efüzyon grubu (n= 43) olarak gruplandırıldı. Hastaların plevral sıvılarında, rutin Light kriterleri, hücre sayımı, pH ölçümü yanında, CRP, CEA, IL-6, IL-8, TNF? düzeyleri çalışıldı. Farklı grupların plevral sıvıda ölçülen biyolojik markırlarının kıyaslanmasında Mann Whitney U testi kullanıldı.. Plevral sıvı CEA ve IL-6 seviyeleri malign plevral efüzyon grubunda, benign plevral efüzyon grubuna göre belirgin olarak yüksek idi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.01 ve p=0.002 ). Plevral sıvı CRP ve TNF? seviyeleri kıyaslandığında, benign efüzyon grubunda daha yüksek olmakla birlikte, bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Her iki grubun, plevral sıvı IL-8 seviyeleri karşılaştırıldığında, IL-8 malign plevral efüzyon grubunda yüksekti ancak aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı ( p=0.511)Sonuç olarak, vaka sayımız az olmakla birlikte, bulgularımız, eksudatif sıvıların malign ve benign sıvılar olarak ayırıcı tanısı yapılırken CEA ve IL-6'nın, bu konuda yararlı olabileceklerini göstermiştir. Malign plevral efüzyonların ayırıcı tanısında, invaziv tetkikler yerine CRP, CEA ve birtakım sitokinlerin kullanımı ile ilgili daha fazla sayıda vaka içeren geniş serilere ve standardize kit ve yöntemlerle yapılacak çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

C reaktif proteinPlevral efüzyonSitokinin
Hadice Selimoğlu Şen
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunumsal yoğun bakım ünitesinde mortaliteyi etkileyen faktörler

Amaç: Bu çalışmanın amacı Solunumsal Yoğun Bakım Ünitesi (SYBÜ)'ne yatan hastaların 37 klinik ve laboratuar parametreleri ile Glasgow Koma Skalası, Acute Physiology Assessment and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) ve Sequential Organ Failure Assessment (SOFA) değerlerini exitus olan ve yaşayan hastalar arasında karşılaştırarak mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamaktır.Metod: Üniversitemiz Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz kliniğinin 9 yataklı yoğun bakım ünitesine kabul edilen 116 hastanın ilk 24 saatteki parametreleri prospektif olarak kayıt edildi. Hastaların demografik özellikleri, kan örnekleri, surveyleri ve verileri toplandı. İstatiksel olarak lojistik regresyon analizi kullanıldı.Bulgular: Çalışmamızda 116 hastada beklenen mortalite oranı %49,7 iken gerçekleşen mortalite oranı %39.6 (46 hasta) olarak hesaplandı. APACHE II skoru, Glasgow Koma Skalası, SOFA skoru, pH, laktat, FiO2, üre, ALT, AST, T.Protein, albumin, T.Bilirubin, D.Bilirubin, PTZ ve INR değerleri exitus olan ve yaşayan hastalar arasında anlamlı farklılık saptandı.Sonuç: Hastaların YBÜ'ne kabulde beklenen mortaliteleri değerlendirildiğinde, hastalarda solunum yetmezliği varlığının yanı sıra, karaciğer fonksiyon bozukluğu, metabolik bozukluklar gibi komorbiditelerin olmasının mortalitenin yüksek seyretmesinde katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Yoğun bakım, mortalite, prognoz, skorlama sistemleri.

APACHE skorlama sistemiGlasgow koma ölçeğiGöğüs hastalıkları+7
Baran Gündoğuş
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KOAHta QT dispersiyonu, NT-proBNP düzeyi ve ekokardiyografi verileri ile korelasyonları

Amaç: KOAH hastalarında artan kardiyak aritmi ve ani ölüm riskinin prediktörü olarak kabul edilen QT dispersiyonun (QTd) da uzama olup olmadığını ve ventriküllerde basınç ve/veya volüm yükü olduğunda yükseldiği bilinen natriüretik peptit olan N-Terminal pro brain natriüretik peptit (NT-proBNP) değerinin kanda artıp artmadığını göstermeyi amaçladık. KOAH'ın sol ventrikül diyastolik fonksiyona etkisini görmek diğer amacımızdıMateryal-metod: Bu çalışmada 35 KOAH hastası ve kontrol grubu olarak 29 sağlıklı birey değerlendirildi. EKG, Ekokardiyografi, Spirometre, Arteryel Kan Gazı (AKG) ve NT-proBNP çalışıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun karşılaştırılmasında kalp hızı, QTc, QTd, RR, LVEF %, E, A, E/A, Dt, IVRT değerleri, interventriküler septum kalınlıkları (IVSd, IVSs), sağ atrium (RA) ve sağ ventrikül (RV)'ün çapları istatistiksel anlamlı farklı bulundu. Hasta grubunda NT-proBNP ile Hız, QTd, FEV1, FVC, PCO2, PO2, SO2, LVEF %, A, E/A, Dt ve PAPmax arasında anlamlı korelasyon bulundu. Hasta grubunda QTd ile AKG ve Spirometre parametreleri arasında ilişki saptanmadı. Evre1?2 KOAH da NT-proBNP normal iken, Evre 3?4'ün %52'sinde artmıştıSonuç: Ağır KOAH'lı hastalarda sağ ventrikül yüklenmesinin değerlendirilmesinde plazma NT-proBNP konsantrasyonunun ölçülmesinin basit, kullanışlı ve non invaziv olarak değerli olabileceğini düşündük.

Sedat Çolakoğlu
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2008-2009 yıllarında hastanemizde tüberküloz tanısı alan hastaların değerlendirilmesi

Bu çalışmada, tüm bölgeye hitap eden Dicle üniversitesi Araştırma Hastanesinde 2008-2009 yıllarında TB tanısı alan olguların retrospektif bir çalışmayla demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Belirtilen yıllar arasında hastanemizde TB tanısı alan toplam 413 olgu çalışmaya alındı. Olguların %53,5'inin kadın olduğu ve %53,3'ünün akciğer dışı tüberküloz (ADTB) tanısı aldığı saptandı. Kadınlarda ADTB'u görülme oranı erkeklerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksek bulundu (p< 0,005). Toplam 220 ADTB olgusunun %50'sinin plevra ve lenf nodu tüberkülozu olduğu görüldü. Çalışmamızda akciğer tüberkülozu (ACTB) tanısı alan olgularda yayma (+)'lik oranı %69,5 saptandı. Tüm olguların %37'sine mikrobiyolojik,%32,2'sine histopatolojik, %30,8'ine de klinik-radyolojik olarak tanı konulduğunu tespit ettik.TB tanısı alan olgular yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde, %52,3'ünün genç-yetişkin grupta oldukları (15-44 yaş) ve ekonomik olarak üretken çağda bulundukları saptandı. Olguların %51,6'sına hastanemiz Göğüs Hastalıkları Kliniğinde tanı konulduğu görüldü. İlk başvuru semtomları olarak sıklık sırasına göre %46'sında öksürük, %29,8'inde ateş, %23,5'inde de nefes darlığı saptandı. TB tanılı tüm olguların %17,7'sinde tüberküloza eşlik eden ek hastalıklar olduğu ve diyabetin en yüksek (%25) oranda olduğu görüldü. Olguların %53,3'ünün Diyarbakır dışındaki illerden geldikleri ve ortalama 15 gün yatırılarak tedavi edildikleri saptandı.Tüm iyi niyet, işbirliği yapma gayreti ve resmi başvurulara rağmen, bildirim oranının sadece sözlü olarak %25,7 olduğu saptandı.Sonuç olarak; ulusal TB kontrol programının başarılı olabilmesi için, kurumlar arası koordinasyonun ve işbirliğinin arttırılması, toplumda TB ile ilgili duyarlılığın oluşturulması için eğitim programları ve bilgilendirme toplantılarının yaygınlaştırılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Tüberküloz, demografik ve klinik özellikler, üniversite hastanesi

DemografiDicle Üniversitesi Tıp FakültesiDiyarbakır+2
Serdar Polat
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner Tromboemboli tanısında kullanılan klinik olasılık skorlama yöntemlerinin karşılaştırılması

Giriş: PTE; mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, bazen tanısı güç olan ve önlenebilir bir hastalıktır (42).Amaç: Bizim bu çalışmamızda; pulmoner tromboembolizm tanısında kullanılan çeşitli klinik olasılık skorlama yöntemlerinin değerini, hem yatan hastalarda ve hem de acil servise başvuranlarda belirlemek ve bunları birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Şubat 2007- Ocak 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisine veya göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran ve çeşitli kliniklerde yatan pulmoner tromboemboli şüphesi olan 207 hastanın PTE kayıt formları retrospektif olarak incelendi. Hastalar, yatan ve ayaktan hastalar şeklinde gruplandırıldı. Hastaların dosya verilerine dayanılarak Wells, Geneva ve Modifiye Geneva klinik olasılık skorlama yöntemleri ile puanlamaları yapıldı. Bu klinik olasılık skorlama yöntemleri arasında karşılaştırma yapıldı. Skorlama sistemlerinin ayırıcı eşik puanlarını bulmak için receiver operating characteristic (ROC) eğrileri kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 15.0 programı ile yapıldı.Bulgular: PTE (+) 145 hastanın 62'si (%43) bayan, 83'ü(%57) erkek; PTE (?) 62 hastanın 27'si (%43) bayan, 35'i (%56) erkekti. PTE (+) ve PTE (?) hastalarda en sık saptanan semptomlar nefes darlığı ve göğüs ağrısıydı. Nefes darlığı PTE (-) hastalarda, göğüs ağrısı PTE (+) hastalarda yüksek oranda saptandı (p<0,001). Homans belirtisi ve DVT bulguları, PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). DVT öyküsü; PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,02). Yatan ve ayaktan başvuran hasta yüzdeleri açısından PTE (+) ve PTE (-) hasta grupları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,14). Skorlamalrın tanıya ulaşmadaki ayırıcı (eşik değer) değerlerinin saptanması ve birbirleriyle karşılaştırılması için `Receiver Operating Characteristic (ROC)' eğrileri oluşturuldu ve eğri altında kalan (AUC, Area under the Curve) alanlar değerlendirildi. Yatan ve ayaktan başvuran hastaların ROC eğrilerinde her üç klinik skorlamanın eşik değerleri 5 olarak saptandı. Ayaktan başvuran hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında Wells ve Modifiye Geneva skorlamalarında eğri altında kalan alanların Geneva skorlamasına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oldukları saptandı (p<0,001) ( AUC değerleri; Wells:0.78, Geneva:0,59, Modifiye Geneva:0.76). Yatan hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında ise Modifiye Geneva skorlama yönteminde eğri altında kalan alan Wells ve Geneva skorlama yöntemine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,005) (AUC değerleri; Wells:0.70, Geneva:0.54, Modifiye Geneva:0,75).Sonuç: Her üç klinik olasılık skorlamanın ROC eğrilerinde, eğri altında kalan alanın en fazla Modifiye Geneva skorlamasında olduğu, daha sonra Wells'in yer aldığı, bu nedenle tanıya ulaşmada bu iki yöntemin Geneva'ya göre daha değerli olduğu belirlendi.

KarşılaştırmaPulmoner emboliTeşhis+1
Gülhan Boğatekin
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda nazal sürekli pozitif hava yolu basıncının sağ ventriküler myokardiyal performansa etkisi

Obstruktif uyku apne sendromunun (OSAS) sağ ventriküler fonksiyon üzerine olan etkileri hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, myokardiyal performans indeksi (Tei indeks), plazma N Terminal Pro B-tipi Natriüretik Peptit (NT-proBNP) ve iskemi modifiye albumin (İMA) parametreleri kullanılarak OSAS'ın global sağ ventriküler fonksiyon üzerine olan etkisi ve nazal sürekli pozitif hava yolu basıncının (nCPAP) bu parametrelere etkisi araştırılmıştır.Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na Eylül 2009-Eylül 2010 tarihleri arasında başvuran, polisomnografi çekilerek orta-ağır OSAS (AHİ>15) tanısı konan 23 hasta dahil edildi. Ayrıca aşırı gündüz uykusu olmayan, epworth uyku skoru 10'un altında olan, yaş uyumlu 23 kişi kontrol grubu olarak alındı. Hastaların sağ ventriküler Tei indeks, NT-proBNP ve İMA düzeyleri CPAP tedavisi öncesi ve 3 ay sonrasında değerlendirildi.OSAS hastalarında sağ ventriküler Tei indeksi ve sistolik kan basıncı, kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). OSAS hastaları ve kontrol grubunun NT-proBNP ve İMA değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların sistolik kan basıncı, CPAP tedavisi sonrası anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Hastaların Tei indeks, NT-proBNP ve İMA değerlerinde CPAP tedavisi sonrası anlamlı farklılık saptanmadı.Sonuç olarak, çalışmamız OSAS hastalarında sağ ventriküler Tei indeks değerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ancak NT-proBNP ve İMA değerlerinin kontrol grubundan farklı olmadığını ortaya koymuştur. Ayrıca OSAS hastalarında, CPAP tedavisi sonrası bu parametrelerde anlamlı değişiklik bulunamamıştır. Bu çalışmada plazma NT-proBNP ve İMA seviyesinin OSAS'da oluşan myokardiyal hasarı göstermede Tei indeks kadar etkili olmadığı ve CPAP tedavisinin sağ ventriküler myokardiyal fonksiyon üzerine etkisini belirlemede bu parametrelerin yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: OSAS, CPAP, Tei indeks, NT-proBNP, İMA

AlbüminlerMiyokardNatriüretik ajanlar+4
Hatice Gözaçan
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner emboli tanısında D-dimer, fibrinojen ve D-dimer/fibrinojen oranının yeri

Giriş: DVT ve PE aynı hastalığın devamı olarak düşünülebilir, sıklıkla her iki durum ortaklaşa venöz tromboembolizm (VTE) olarak adlandırılır. PE mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, bazen tanısı güç olan ve önlenebilir bir hastalıktır (2). VTE için hızlı invaziv olmayan tanı metodu arayışları devam etmektedir.Amaç: Çalışmamızın amacı PE şüpheli hastalarda hızlı, noninvaziv, ucuz ve kolay elde edilebilir laboratuvar tetkikleri olan d-dimer, fibrinojen düzeyi ve D/F oranının tanıya katkısı, kullanılabilirliğinin araştırılması ve D/F oranının PE `de yalnız d-dimer ölçümünden daha tanısal olabileceğini değerlendirmektir.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2007-Ekim 2009 arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisine veya göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran veya çeşitli kliniklerde yatan pulmoner emboli şüphesi olan 118 hastayı değerlendirdik. Vakaların 48'i (% 40,7) erkek, 70'i (% 59,3) kadın ve ortalama yaş 49.77 ± 19.46 (15-86) yıl idi. PE tanısı CTPA ile koyuldu. Hastalar Tinaquant ve HemosIL test gibi iki çeşit kantitatif turbidimetrik D-dimer ölçüm yöntemi ile değerlendirildi. Hastaların hepsinde d-dimer düzeyi normal seviyenin üzerindeydi. Wells (Canadian) pulmoner tromboemboli klinik tahmin skorlaması ile klinik olasılık hesaplandı. İstatistiksel analizler SPSS 16.0 PC programında yapıldı. Cut-off değerlerinin belirlenmesinde Receiver Operating Characteristic curve (ROC curve) analizinden yararlanıldı.Bulgular: Kliniklerde yatan hastaların çoğunluğu dahili servislerde yatmaktaydı. PE (+) hastalar en sık göğüs hastalıkları servisinde, PE(-) hastalar ise en sık genel cerrahi servisinde yatmakta idi. PE (+) olan hasta grubunda PE (-) olan hasta grubuna göre, göğüs ağrısı (p=0,008), çarpıntı (p=0,029), bacak semptomları (p=0,003) olan hasta sayısı ve yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Her iki d-dimer ölçüm yöntemine göre PE(+)'lerde, PE(-)'lere göre d-dimer ve D/F oranının medyan değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu ( p<0,001), fibrinojen düzeyi istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,003 ve p<0,001). HemosIL yöntemi ile d-dimer, fibrinojen ve D/F oranının cut-off değerlerine (sırası ile >832 ng/ml, ? 335 mg/dl, >2,25) göre d-dimer ve D/F oranının sensitivite, spesifisite, NPD ve PPD değerleri fibrinojene göre daha yüksek saptandı. D/F oranı, d-dimer ile karşılaştırıldığında sensitivite ve NPD'si daha yüksek, spesifisite ve PPD'si eşit olarak saptandı. Tinaquant yöntemi ile d-dimer, fibrinojen ve D/F oranının cut-off değerlerine (>1270 ng/ml, ? 352 mg/dl, >4,74) göre d-dimer ve D/F oranının spesifisite ve PPD değerleri fibrinojene göre daha yüksek bulundu. D/F oran, d- dimer ile karşılaştırıldığında sensitivitesi daha düşük, spesifisite, PPD ve NPD'si daha yüksek bulundu. Her iki ölçüm yöntemine göre PE(-) hastalarda D/F oranı (%95,1), d-dimer (%92,7) ile karşılaştırıldığında yüzdelik olarak cut-off değerlerini daha fazla aştığı tespit edildi. Zayıf olasılık ile kombine edildiğinde ise d-dimer+zayıf olasılığı olan hastaların yüzdeliği (%56,1), D/F+zayıf olasılığı olan hastaların yüzdeliğinden (%58,5) daha düşük tespit edildi.Sonuç: Bu çalışmaya göre pulmoner emboli şüphesi olan hastalara yaklaşımda D/F oranın d-dimere göre daha değerli olduğu ve PE(+) hastalarda PE(-) hastalara göre fibrinojen düzeyi anlamlı olarak düşük seyrettiği tespit edildi.

D-dimerEmboliFibrinojen+4
Süreyya Yılmaz
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanser olgularında prognostik faktörler ve PET/BT'deki Suvmax'ın prognostik değeri

Amaç: Çalışmamızı; Küçük hücre dışı akciğer kanserli olgularda, maksimum standart uptake değerlerinin (SUVmax); sağkalım ile korelasyon olup olmadığını belirlemek ve olguların demografik, klinik ve laboratuvar verilerinin sağkalım üzerine etkileri araştırmak amacıyla planladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Onkoloji Anabilim Dalı polikliniklerine Mayıs 2006 ile Mart 2011 yılları arasında başvuran, kesin tanı almış ve evrelemesinde PET /BT kullanan 101 küçük hücre dışı akciğer kanserli olgunun dosyaları geriye dönük incelenerek oluşturuldu. Çalışmaya alınan olguların dosyalarından başta18 fluorodeoxyglucose pozitron emissiontomography ( FDG PET) deki kitlenin SUVmax değeri olmak üzere diğer prognozu etkileyen klinik, histopatojik, laboratuar ve tedavi paremetreleri kaydedilerek istatistik değerlendirme yapıldı.Bulgular: Hastaların 88'i erkek (%87,1) ve 13'i kadındı (%12,9) .Vakaların ortalama takip süresi 12.68 ± 11 ay idi. Tüm seride ortalama sağkalım süresi 10,62 ± 8,55 (1- 49 ay ) idi. Tüm hasta popülâsyonun kitlenin SUVmax medyan değeri; 12,0 (2,7 ? 35) idi. Hastaların demografik, klinik, laboratuar ve radyolojik parametreleri SUVmax 'ın medyan değeri (12,0) ile iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı. SUVmax <12 olan 50 hastanın medyan sağ kalımı 10,5 ay (1,5- 43,5), SUVmax ?12 olan 51 hastanın medyan sağkalım 8 ay (1?49) idi. Aralarında sağkalım acısından, istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0.807). Çalışmamızda tek değişkenli analiz ile prognostik faktörlerin sağkalıma etkisini incelendiğimizde; ileri evre, metastaz varlığı, yüksek LDH düzeyi, yüksek WBC düzeyi, inoperabl olması, düşük albümin düzeyi ve düşük perfomans düzeyi olması olumsuz etkilediği görüldü. Cox regresyon yöntemi kullanılarak yapılan çok değişkenli analizde ise, erken evre ve cerrahi uygulanması sağkalım için bağımsız bir faktördü (p=0.002, 0.031) .Sonuç: Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olguların, sağkalım süresinde SUVmax'ın önemli rolü olmadığını düşündürtmüştür. Hastaların tümör evresine ek olarak performans durumu, serum LDH, WBC ve albümin değerlerin bilinmesi daha iyi prognostik değerlendirme sağlayabilir.Anahtar sözcükler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, prognostik faktörler, SUVmax

AkciğerAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+3
Vedat Erdem
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde 2000-2005 yılları arasında yatırılan pulmoner tromboemboli tanılı hastaların retrospektif değerlendirilmesi

G. ÖZETGiriş: Pulmoner tromboemboli (PTE) sık oluşan, ancak tanısında halen güçlükleryaşanmaktadır. Tedaviyle yüksek mortalitesi azaltılabilen bir hastalıktır. PTE tanısında ilkadım klinik olasılığın saptanmasıdır.Amaç: Çalışmamızda kliniğimizde kullanılan tanı algoritmasını değerlendirmek, tanımetodlarının duyarlılığını araştırmak, uygulamalardaki yanlışlıkları tespit etmek ve bunagöre yeni bir tanı algoritması oluşturmayı tasarladık.Materyal ve Metod: Çalışmaya kliniğimizde Ocak 2000 ile Aralık 2005 arasındayatırılarak takip edilen 108 PTE olgusu alındı. Olguların tedavi öncesi klinik velaboratuvar verileri incelendi. Hastaların klinik olasılıkları Hyers klinik skorlamasistemiyle belirlenmişti. Dosya verilerine dayanılarak ayrıca Wicki ve Wells klinik olasılıkskorlama sistemleriyle de klinik olasılıkları belirlendi ve 3 sistem arasında karşılaştırmayapıldı.Bulgular: Vakaların 54(% 50)'ü erkek, 54(% 50)'ü kadın ve ortalama yaş erkeklerde47.9±17.2, kadınlarda 50.5±18.4 yıldı. Klinikte ortalama yatış süresi 14.7 gün, semptomsüresi ortalama 3.5 gün, tanıya kadar geçen süre ortalama 5.59 gün olarak saptandı ve herüç parametre açısından da orta ve yüksek klinik olasılıklı gruplar arasındaki farkanlamlıydı(p<0.05). Bizim D-Dimer metodumuzun sadece düşük klinik olasılığı ekarteettirdiğini, çünkü orta klinik olasılığın saptandığı 5 olguda D-Dimer'in normal çıktığınıgözledik. Wells ile düşük klinik olasılık saptanan olgular, D-Dimer ile birliktedeğerlendirildiği zaman, hiçbir PTE vakasının ekarte edilmediği görüldü. D-Dimer düzeyiortalamaları, yaygın embolisi olan masif emboli kliniği ile gelen hastalarda anlamlıderecede yüksekti(p<0.05). Herediter trombofili yapan nedenler arasında Faktör 5 Leidengen mutasyonu, Protrombin G20210A mutasyonu ve Metiltetrahidrofolat Redüktazeksikliği değerlendirmeye alındı ve bunların test yapılanlarda pozitiflik oranı sırasıyla%1.1, %12.5 ve %33.3 olarak saptandı.Klinik skorlama sistemlerin uyumları karşılaştırıldığında Wicki-Wells (rwicki-wells=0.231 p<0.01) ile Wells-Hyers ( rwells-hyers= 0.285 p<0.01) arasındaki uyum anlamlıbulunurken, Wicki -Hyers arasındaki uyum yüzdesi anlamsız bulundu (rwicki-hyers= 0.127p>0.05). En yüksek uyum katsayısı Wells-Hyers arasında saptandı( rwells-hyers =0.285).Sonuç: Wells klinik skorlama sisteminin kliniğimizde kullanılan Hyers sistemine alternatifolabileceği düşünüldü. Yüksek D-Dimer düzeyleri ile massif PTE arasında bir ilişkiolduğu görüldü ve massif emboliyi vurgulayan markırlar arasında yer alabileceğidüşünüldü .99

Özlem Abakay
Dicle University
2007
00