Doğuş University
Discipline

Private Law

Doğuş University

1,794

Archived Theses

1

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Kat karşılığı inşaat sözleşmesinde üçüncü kişinin durumu

"Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Üçüncü Kişinin Durumu" isimli tez konumuz kapsamında, öncelikli olarak kat karşılığı inşaat sözleşmeleri hakkında genel bilgi verilerek özellikle sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde gündeme gelen ve sözleşmenin ani - sürekli karmaşığı hukuki niteliğine bağlanan fesih ile dönme ayrımı üzerinde durulmuştur. Ayrıca üçüncü kişilerin kat karşılığı inşaat sözleşmesine dâhil olma yolları ve bu yolların mahiyetine uygun edindikleri kazanımlara göre sözleşmenin arsa sahibi tarafından sona erdirilmesi hâlinde, yükleniciden hak edinen üçüncü kişilerin karşılaştığı sorunlar ve bu sorunlar karşısındaki hukuki durumu incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, Yüklenici, Üçüncü Kişi, Fesih, Dönme

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesiDönmeFesih+4
Gülay Kahraman
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Marka ve ticaret unvanı arasında karıştırılma tehlikesi

Kişiler, ticari faaliyetlerinde karlılıklarını artırmak ve mevcut ticari varlıklarını korumak adına marka ve ticaret unvanı gibi ayırt edici ad ve işaretler kullanırlar. Marka ve ticaret unvanı, ticari hayattaki önemleri sebebiyle birçok ihlale konu olmaktadır. Söz konusu ihlallerin önemli bir kısmı, ticaret unvanının ayırt edici kısmının marka içerisinde, markanın ise ticaret unvanı içerisinde kullanılması ve tescilinden kaynaklanır. İhlaller sonucunda, taciri ve doğal olarak işletmeyi ayırt eden ticaret unvanı ile işletmenin mal ve hizmetlerini ayırt eden marka arasında karıştırılma tehlikesi oluşur. Karıştırılma tehlikesi oluşması durumunda marka ve unvan sahibine, işaret üzerindeki menfaatlerini güvence altına almak adına birtakım haklar tanınmıştır. Bu hakların kullanılması sonucunda, işaret üzerinde yatırım ve emeği bulunan hak sahibinin kişisel menfaati ve yanılması engellenen ilgili kişilerin toplumsal menfaatleri korunur. Tez çalışmamızda, marka ve ticaret unvanı arasında karıştırılma tehlikesinin hangi durumlarda ortaya çıkacağı, karıştırılma tehlikesine ilişkin hukuki çözüm yolları ile mevzuattaki eksiklikler ve bunlara ilişkin çözüm önerileri ayrıntılı şekilde incelenmiştir. İnceleme sırasında, konu hakkında yazılmış yerli ve yabancı eserler, makaleler, tezler, mahkeme kararları ve hakem kararları esas alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Marka, Ticaret Unvanı, Karıştırılma Tehlikesi, Mal, Hizmet, Sektör.

HizmetKarıştırılma ihtimaliMarka+6
Muhammet İkbal Karadaş
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümleri çerçevesinde sınai mülkiyet haklarında tükenme ilkesi

Sınai mülkiyet hakları hak sahibine birtakım yetkiler tanımaktadır. Bu yetkilerden biri de sınai mülkiyet hakkı sahibinin ürünlerini piyasaya sunma konusundaki tekel hakkıdır. Tekel hakkına sahip olan sınai mülkiyet hakkı sahibi, ürünün piyasaya sürülmesinden sonra da piyasa faaliyetlerine müdahale etmek isteyebilir. Tekel hakkının sınırsız olması rekabeti ve serbest ticaret ortamını etkileyebileceğinden sınırlandırılması gerekmektedir. Kanun koyucu6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu md. 152'de hak sahibinin bu anlamdaki tekel hakkını sınırlandırmıştır. Buna göre hak sahibi, ürün SMK md. 152'deki koşullarla piyasaya sürüldükten sonra piyasa hareketlerine müdahale edemeyecektir. Böylelikle serbest ticaret ortamı korunmakta ve sınai mülkiyet hakları ile rekabet arasında denge sağlanmış olmaktadır. SMK m. 152 anlamında hakkın tükenmesi ilkesi tüm sınai mülkiyet hakları bakımından ortak bir madde olarak düzenlenmiştir. 6769 sayılı SMK ile ülkemizdeki kabul edilen coğrafi tükenme rejimi uluslararası tükenme rejimi olarak kabul edilmiştir. Buna göre paralel ithalat ülkemizde serbesttir. Paralel ithalat; hak sahibi ya da onun yetki verdiği kişiler tarafından piyasaya sürülen orijinal malın, üçüncü kişilerce ilgili hak sahibinin rızasına gerek olmaksızın hukuka uygun olarak diğer kanallardan ülkeye ithal edilmesi ve satılmasıdır. Paralel ithalatın ülke ekonomisine olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Bu etkiler çalışmamızda incelenmiş, diğer coğrafi rejimlerle karşılaştırılıp bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Tez çalışmamızın birinci bölümünde sınai mülkiyet haklarına ilişkin olarak genel bir anlatım yapılmıştır. İkinci bölümde ise tükenme ilkesi ile ilgili kavramlar anlatılmış, SMK anlamındaki sınai mülkiyet haklarının tükenmesi ayrı ayrı incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sınai Mülkiyet Hakları, Marka, Patent, Tükenme İlkesi.

Fikri ve sınai mülkiyet haklarıMarkaMarka hakkı+4
Sefa Bedirhan Bolat
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sigorta hukukunda sigortacının aydınlatma yükümlülüğü

Sigorta sözleşmeleri, tarafların beyan ettikleri bilgiler ve var olan durumlar üzerinden kurulduğu için doğru bilgiye ulaşılabilmesi sözleşmenin sıhhati açısından büyük önem arz etmektedir. Bu hususa ilişkin olarak sigortacının aydınlatma yükümlülüğü TTK m. 1423'te, bilgilendirme yükümlülüğü ise Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik'te düzenlenmiştir. Ancak farklı düzenlemelerde farklı kavramlara yer verilmesi kavramsal problemlere neden olmuş, bunun yanı sıra düzenlemelerin kapsamına ilişkin de karışıklıklar yaşanmıştır. Çalışmada, örnek kararlar eşliğinde aydınlatma yükümlülüğünün mevzuatımızdaki yeri ifade edilmiştir.

Aydınlatma yükümlülüğüBilgilendirilme hakkıBilgilendirme+4
Senem Gökyar Çınar
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sermaye şirketlerinde pay devir vaadi sözleşmesi

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun kabulü, sermaye şirketlerinde pay/pay senetleri ve pay devrine ilişkin önemli değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Eski kanundan farklı olarak pay devrine ilişkin bağlam hükümleri esnetilmiştir. Anonim şirketlerde, şirketin sebep göstermeksizin devre onay vermeyi reddedebileceğine ilişkin hükümler yeni kanunda kabul edilmemiştir. Yine limited şirketlerde devir işleminin sebep gösterilmeksizin reddinin, ana sözleşmede hüküm bulunması şartına bağlanması bu değişikliğin birer göstergesidir. TTK ile getirilen diğer bir yeniliğin, pay karşılığında çıkarılan pay senetlerine ilişkin olduğu görülmektedir. Getirilen düzenleme ile anonim şirket pay senetleri, borsaya kote edilip edilmemelerine göre ikili ayrıma tabi tutulmuştur. Bu ayrımın önemi ise, pay devir işlemi sonucunda hakların geçişinde görülür. Limited şirket pay senetlerinin nama yazılı olarak düzenlenebileceği getirilen yeniliklerden bir diğeridir. Kanunda pay ve pay devrine ilişkin kapsamlı düzenlemeler bulunmaktayken devir vaadi sözleşmesinden sadece TTK m. 595 hükmünde ismen bahsedilmesi büyük bir eksiklik olmuştur. Zira söz konusu sözleşmenin, ekonomik hayatta yaşanan gelişme ile birlikte yalnızca limited şirket payları bakımından değil anonim şirket payları için de akdedildiğini görmek mümkündür. Bu sebepten ötürü tezimizde pay devir vaadi sözleşmesinin hukuki niteliği ile bu sözleşmeye uygulanacak hükümler, sermaye şirketlerinde pay devir prosedürleri ile karşılaştırılarak tespit edilmeye çalışılmıştır. Devir vaadi ve devir sözleşmesi ayrımı yapılması gerçekten gerekli midir? Kişiler, daha az masraf gerektiren ve tek bir işlemle gerçekleştirilen devir sözleşmesini yapmak yerine neden devir vaadi sözleşmesine ihtiyaç duyarlar? Tezimizde bu gibi sorulara cevaplar aranmıştır ve bulunan çözüm önerileri sonuç kısmında belirtilmiştir.

BağlamDevir sözleşmesiPay devri+3
Elif Özkan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Derneğin feshi

Hukuk sistemimizde dernek kavramı yerine daha evvel cemiyet kavramı kullanılmaktaydı. Hatta derneklerle ilgili ilk düzenlemeleri içeren Kanun'umuz da 353 sayılı Cemiyetler Kanunu idi. Günümüzde sivil toplum kuruluşu olarak değerlendirilen dernekler, demokratik toplum düzeninin de gelişmesi ile giderek önem kazanmaktadır. Toplumsal hayatın vazgeçilmez parçası haline gelen ve toplumun gelişip ilerlemesi ile ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelen insanların amaçlarına kolayca ulaşmalarına katkı sağlayan dernekler, belirli durumların gerçekleşmesi halinde kendiliğinden sona ermektedirler. Tezimizde, derneklerin yetkili organlarının iradeleri doğrultusunda alacakları karar ile veya belirli şartların gerçekleşmesi halinde mahkeme kararı ile feshi, feshin şartları, sebepleri ve sonuçları konusunu ele alınmıştır. Derneğin feshine, toplantı ve karar yeter sayıları haricinde herhangi bir gerekçe aranmaksızın yetkili organı olan genel kurul tarafından her zaman karar verilebilmektedir. Ayrıca, derneklerin mahkeme kararı ile feshedilmesinin şartları ve sınırları belirlenmeye çalışılacaktır. Zira derneklerin ister genel kurul kararı ile isterse de mahkeme kararı ile feshedilmesindeki keyfi ve hukuka aykırı uygulamalar, kuruluşlarındaki serbest kuruluş sistemini faydasız hale getirecektir. Anahtar kelimeler: dernek, derneğin feshi, derneğin sona ermesi, fesih, tespit davası, fesih davası, tasfiye, tahsis.

DavalarDernek hukukuDernekler+2
Ömer Faruk Seis
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Savunma sanayiindeki uluslararası ticari sözleşme müzakerelerinden doğan yükümlülüklere aykırılık

Savunma sanayii faaliyetlerinin giderek devletin tekelinden çıkması ve özel hukuk kişileri tarafından bu faaliyetlerin üstlenilmeye başlanması, bu alanda özel hukuk kişileri arasında özel hukuka tabi sözleşmelerin akdedilmesini yaygınlaştırmıştır. Savunma sanayiinin son teknoloji ile uyumlu olması gerekliliği ise bu alanda akdedilen uluslararası sözleşmelerin sayısını artırmıştır. Savunma sanayiindeki uluslararası ticari sözleşmelere doğrudan uygulanacak hükümlerin bulunmadığı günümüzde, bu sözleşmelerin müzakerelerine doğrudan uygulanacak hükümler de henüz varlık kazanmamıştır. Bu sebeple bu tür sözleşmeler ve bu sözleşmelerin müzakerelerine genel hükümler bu alanın özellikleri göz ardı edilerek doğrudan uygulanmakta veya taraflar arasındaki uyuşmazlıklar çoğunlukla bir tarafın tamamen aleyhine olacak şekilde herhangi bir hukuki incelemeden geçmeksizin sonuçlanmaktadır. Bu durum somut durum adaletini ve hakkaniyeti sağlamaktan uzaktadır. Nitekim savunma sanayii sözleşmelerinin ve bu sözleşmelerin müzakerelerinin devletlerin savunması, güvenliği, diplomasisi ve uluslararası ilişkileri ile doğrudan ilgili olması sebebiyle kendine özgü özellikleri bulunmaktadır. Herhangi bir uyuşmazlık halinde bu özellikler göz önünde bulundurularak hukuki bir çözüme gidilmesi somut durum adaletini ve hakkaniyeti sağlamak için önem arz etmektedir. Somut durum adaletinin ve hakkaniyetin tesis edilmesi için savunma sanayiini, bu alandaki sözleşmeleri ve bu sözleşmelerin müzakere süreçlerini tanımlamak gerekmektedir. Bu sebeple müzakere aşamaları, bu süreçte taraflarca hazırlanan metinlerin hukuki niteliği ve bağlayıcılığı, diğer alanlardaki sözleşmelerin müzakereleri ile farklı yönleri, tarafların bu süreçte herhangi bir yükümlülüğünün bulunup bulunmadığı hukuk sistemlerine göre karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Yükümlülüklere aykırılığın yaptırımı noktasında sözleşme müzakerelerindeki kusurlu davranıştan sorumluluk diğer adı ile culpa in contrahendo sorumluluğu incelenmiştir. Culpa in contrahendo sorumluluğu halinde uygulanacak olan hukuki yaptırımlar karşılaştırmalı olarak incelenmiş, son olarak tarafların yükümlülüklerini belirlemede önem arz eden müzakere sürecine uygulanacak hukukun tespiti ve tayini incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Savunma Sanayii, Culpa in Contrahendo, Uluslararası Ticari Sözleşme

Culpa in ContrahendoHukuki sorumlulukMüzakere+5
Büşra Nur Tire
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Marka Hukukunda tazminat davaları

Marka, sınai mülkiyet hakları içerisinde yer alan ve niteliği itibariyle mutlak haklardan biridir. Marka hakkı; sahibine münhasıran markayı kullanma, başkasının kullanımına izin verme ve engelleme yetkilerini verir. Marka hukukunda tazminat hakkının doğabilmesi için marka hakkına tecavüz sayılan fiillerin işlenmesi gerekmektedir. Marka hakkına tecavüz sayılan fiiller Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 7. ve 29. maddelerinde belirtilmiştir. Marka hukukundaki tazminat davalarının hukuki dayanağı temel olarak Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 150. ve 151. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler gereğince marka hakkına tecavüzde bulunan kişiler, marka hakkı sahibinin uğramış olduğu zararı tazmin etmekle yükümlü tutulmuştur. Marka hakkı sahibi; maddi zararını, manevi zararını, yoksun kalınan kazancını ve itibar zararını tazminat olarak talep edebilmektedir. Maddi tazminat, manevi tazminat ve itibar tazminatının hesaplanması için kanunda özel bir hesaplama yöntemi belirtilmemişken yoksun kalınan kazancın hesaplanabilmesi için kanun bazı hesaplama metotları öngörmüştür. Madde hükmüne göre yoksun kalınan kazanç, zarar gören marka hakkı sahibinin seçimine göre 3 farklı yöntemle hesaplanabilir. Bunlar; "sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin rekabeti olmasaydı, hak sahibinin elde edebileceği muhtemel gelir, sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin elde ettiği net kazanç ve sınai mülkiyet hakkına tecavüz edenin bu hakkı bir lisans sözleşmesi ile hukuka uygun şekilde kullanmış olması hâlinde ödemesi gereken lisans bedeli" olarak kanunda sayılmıştır. Marka hakkının soyut bir hak olmasından bahisle tecavüze elverişli olması sebebiyle özel koruma ihtiyacının bulunması ve marka hukukunda zararın ve zarar miktarının ispatının ve hesaplanmasının güçlüğü karşısında kanun koyucu bu zorlukların aşılabilmesi adına kanunda belirtilen bu alternatif hesaplama yollarını kabul etmiştir. Bu çalışmanın amacı marka hakkına tecavüz fiillerinin olması durumunda marka hakkı sahibinin tazminat talep ettiği durumda, tazminatın esaslarının belirlenmesi ve ödenecek tazminat miktarının belirlenmesinde göz önüne alınacak kriterlerin sistematik biçimde ortaya konmasıdır. ANAHTAR KELİMELER Marka hakkı, marka hakkına tecavüz, marka hakkına tecavüz sebebiyle tazminat, maddi tazminat, yoksun kalınan kazanç.

Fikri ve sınai mülkiyet hakları
Elif Rumeysa Ersert
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Simsarlık sözleşmesi

Uygulamada oldukça yaygın olarak kullanılan simsarlık sözleşmesi ile simsar, müvekkilinin bir sözleşme kurmasını sağlamaya yönelik olarak aracılık faaliyetinde bulunur. Simsar kural olarak gerçekleştirdiği aracılık faaliyeti neticesinde müvekkilinin bir esas sözleşme kurması ile ücrete hak kazanır. Türk Borçlar Kanunu'nda simsarlık sözleşmesi için detaylı bir düzenleme yapılmamıştır. Bunun nedeni simsarlık sözleşmesinin vekalet sözleşmesinin bir türü niteliğinde olması ve hüküm bulunmayan hallerde vekalet sözleşmesine ilişkin hükümlerin uygulanacak olmasıdır. Bu kapsamda özellikle tarafların hakları ve borçları ile simsarlık sözleşmesinin sona erme hallerinin belirlenmesi için vekalete ilişkin hükümlere başvurmak gerekecektir.

AracılıkBrokerlikSimsarlık sözleşmesi+2
Fatih Furkan Bilge
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 7223 sayılı kanun uyarınca tıbbi cihaz üreticisinin ürün sorumluluğu

Birçok farklı çeşidi olabilen tıbbi cihazlar en genel ifadeyle hastalığın teşhisinde, tedavisinde ve tedavi sonrası aşamada kullanılan ve bu süreçleri hızlandıran ilaç, kozmetik, biyosidal veya kan ürünleri haricinde sağlık personellerine endikasyonu doğru tespit etme ve tıbbi müdahaleyi uygulamada yardımcı olacak mekanik sistemlerdir. Tıbbi cihazların üretim/imalat süreçlerinde meydana gelebilecek bir hatanın varlığı halinde, tıbbi cihazı kullanan kişiler veya 3. Kişilerin zarar görmesi gündeme gelebilmektedir. Bu halde tıbbi cihaz üreticisine/ imalatçısına karşı zarar gören herkes, imalatçı/ üreticiyle aralarında bir sözleşme ilişkisi olmaksızın, tazminat talebinde bulunabilmesi ürün sorumluluğunun gündeme gelmesiyle mümkündür. Çalışmamızda imalatçı tarafından piyasaya arz edilen hatalı bir tıbbi cihazın bu ürünü satın alan, kullanan veya ürünle hiçbir ilgisi olmayan üçüncü kişilerin vücut bütünlüklerine veya malvarlıklarına gelen zararlardan imalatçı, ithalatçı veya imalatçı sayılan kişilerin sorumluluğu Türk Hukuku'nda 7223 Sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu (ÜGTDK) kapsamında TBK'nın ilgili hükümlerine ve 85/374 sayılı AB Konsey Direktifine de değinilerek açıklanacaktır.

Gayenur Şenel
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kat mülkiyeti hukukunda yöneticinin sorumluluğu

Kat mülkiyetinde en fazla uyuşmazlık kat mülkiyetinin yönetiminden kaynaklanmaktadır. Kat mülkiyetinde anagayrimenkulün yönetimi yönetim planı ve kanun hükümlerine uygun olarak kat malikleri kurulu ve yönetici tarafından sağlanmaktadır. Kat malikleri kurulu genel kurul gibi hareket etmekte ve yönetime ilişkin kararları kanunda aranan şekle uygun olarak almaktadır. Yönetici kat malikleri kurulunca atanmakta ve kendisine kat malikleri kurulu, yönetim planı ve kanunla verilen görevleri yerine getirmektedir. Yöneticinin hukuki durumu vekil gibi olup görev ve sorumlulukları vekalet sözleşmesi kapsamında değerlendirilmektedir. Yöneticinin kat maliklerine karşı sorumluluğu vekil gibi kabul edilmesinin sonucu olarak sözleşmeden kaynaklanan sorumluluk olarak değerlendirilmektedir. Yöneticinin sözleşmeden doğan sorumluluğu vekalet sözleşmesi ve Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri kapsamında tespit edilmelidir. Bu çalışmada öncelikle kat mülkiyeti ve toplu yapı kavramları açıklanmış, yönetimin anayasası sayılan yönetim planı ve yönetimin konusunu oluşturan ortak yerler açıklandıktan sonra yönetim organları üzerinde durulmuş, yöneticinin sorumluluk kaynağı olan sözleşme ilişkisi profesyonel yöneticilik sözleşmesi kapsamında ele alındıktan sonra sorumluluğun şartları ve sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde kat mülkiyetinde yönetimin iyileştirilmesi için yapılması gereken değişikliklere ve uygulamalara ilişkin öneriler sunulmuştur.

Kat mülkiyeti
Serhat Küçükçapraz
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığı

Eser sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 470-486. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır. Sözleşmenin taraflarını yüklenici ve işsahibi oluşturur. Tarafların sözleşme kapsamında yerine getirmekle yükümlü oldukları edimler eser meydana getirmek ve bedel ödemektir. Bu kapsamda yüklenici eser meydana getirirken işsahibi buna karşılık olarak bedel öder. Öte yandan, borçlunun edimini yerine getirmesine engel olan birtakım sebepler ifanın imkânsızlaşması sonucunu doğurur. Sonraki ifa imkânsızlığı bu anlamda sözleşme kurulduktan sonra ortaya çıkar ve borçlunun ifada bulunmasını imkânsızlaştırır. Eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığını meydana getiren sebep işsahibi veya yüklenici kaynaklı olabilir. Bu kapsamda eserin meydana gelmesi, işsahibi ile ilgili beklenmedik olay yahut yüklenicinin ölümü veya eseri tamamlama yeteneğini kaybetmesi sebeplerinden imkânsızlaşabilir. Öte yandan, eserin teslimden önce yok olması da mümkündür. Bu durumda yüklenicinin yok olan eseri yeniden meydana getirmesi mümkün olabilmekle birlikte; eserin yeniden meydana getirilme ihtimalinin tamamen ortadan kalkması da gündeme gelebilir. Bu bakımdan, eser sözleşmesinde sonraki ifa imkânsızlığını meydana getiren unsurların tespiti önem taşır.

İstisna sözleşmesi
Nurgül Ahsen Selçuk
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Coğrafi markanın korunması

6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m. 4'e göre marka, kesin ve açık bir şekilde sicilde gösterilebilmesi şartıyla ayırt edici niteliğe sahip olan her tür işaret olarak tanımlanmıştır. Tanımda dikkat çeken bir husus da her tür işaret kavramıdır. Her tür işaret, ayırt edici olması ile kesin ve açık bir şekilde sicilde gösterilebilmesi şartlarını sağlaması koşuluyla tescil edilebilir mi sorusunu akla getirmektedir. Bu soruya cevap SMK m. 5'te mutlak red nedenlerinin satır aralarında verilmektedir. Mutlak red nedenleri içinde düzenlenen bir husus da coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılıp kullanılmayacağı sorunudur. Coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılıp kullanılmayacağı hususu çıkış noktası yapılarak 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)'nun m. 5/1 (c) ve (f) bentleri ile SMK m. 5/2 hükümlerinde şartları saklı bulunan coğrafi markanın hangi şartlarda tescil edilebilir hâle geldiğinin belirlenmesi önem arz etmiştir. Bu çalışmada SMK'nın ilgili hükümleri ile doktrin ve yargı kararları ışığında öncelikle markada hangi şartlar altında coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak kullanılabileceği ve tescil yeterliliğine sahip coğrafi yer bildiren işaretlerin marka olarak tescil edildiğinde yararlanacağı korumanın kapsamı incelenmiştir.

Mukaddis Şeyda Karaca
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Blokzinciri teknolojisinin veri koruma hukuku bağlamında değerlendirilmesi

Teknolojideki hızlı gelişmelere paralel olarak, mevcut hukuki düzenlemelerin bu değişen teknolojilerin sebep olduğu sorunları çözmeyi başarıp başaramayacağı konusu birçok farklı alanda sıklıkla tartışmalara yol açmaktadır. Zira hukuk, genellikle teknolojinin devinim halinde olmasını dikkate alarak bu gelişmeleri yakından takip eder. Böylece, değişen ve yenilenen teknolojinin yerleşik hale gelmesi ile birlikte zamana ayak uydurarak yeniden şekillenmektedir. Özellikle, hukukun birçok alanına temas eden dijital teknolojiler, "paradigma değişikliğe gidilmesine ihtiyaç var mıdır?" ikilemini düşündürmektedir. Dijital teknolojiler, kaçınılmaz bir şekilde kişisel veri kullanmaktadır. Bu nedenle de bu teknolojilerin etkilediği başlıca alanlardan biri kişisel verilerin korunmasıdır. Özellikle son dönemlerde değişen ve gelişen teknolojiler ile gittikçe değer kazanan kişisel veriler ve bu alanı regüle eden hukuki düzenlemeler daha da güncel bir problem olmaya başlamıştır. Geleneksel anlamda yetkili olan merkezi otoriteler, aracı kurumlar ve benzer üçüncü tarafların kişilere sağladığı "güven" duygusu, değişen teknolojilerin etkisiyle yerini merkeziyetsiz yapısı ile blokzincirine bırakmaktadır. Blokzinciri ağı üzerinde tutulan verilerin bir kısmı kişisel veri niteliğini haiz olduğu için bahse konu bu teknoloji son zamanlarda veri koruma hukukuna yönelik yapılan çalışmalarda önemli bir konu haline gelmiştir. Hatta kimi zaman bu konu yoğun eleştirilere de maruz kalmaktadır. Kişisel verilerin korumasına yönelik uygulanan düzenlemelerin çoğunlukla esasını, kişisel verisi işlenen ilgili kişilere yönelik tanınan haklar, bu hakların kullanılabilmesi için yapılacak başvuruların yönetimi ve kişisel veri işleme faaliyetlerini yerine getiren gerçek kişi veya tüzel kişilerin tabi olduğu yükümlülükler oluşturmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu mevcut düzenlemelerin merkezi bir otorite etrafına inşa edilmiş olduğu görülmektedir. Zira, blokzinciri teknolojisinin karakteristik özelliklerinden birisi olan dağıtık ağ yapısı sayesinde ağ üzerinde gerçekleştirilen tüm işlemlere ait kayıtlar, tek bir otorite tarafından tutulup yönetilmeden, ağdaki her bir katılımcıya eş zamanlı olarak birer kopya halinde dağıtılmaktadır. Böylece, bu teknoloji ile sistem merkeziyetsiz bir yapı üzerine kurulmuştur. Temelde meydana gelen bu zıtlık, blokzinciri teknolojisi ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin olan düzenlemeler arasındaki gerilimi artırmaktadır. Bu çerçevede, işbu çalışma ile blokzinciri teknolojisinin 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 95/46/EC sayılı Direktif ve Avrupa Birliği Genel Veri Koruma Tüzüğü hükümleri bakımından irdelenmesi, uyuşmazlık yaşanan hususların tespit edilmesi ve mevcut gelişmeler kapsamında çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmaktadır.

Meva Öztürk
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Akıllı sözleşmeler ve genel işlem koşulları

Akıllı sözleşmeler, dağıtık defter teknolojisi ve blok zincir altyapısı ile yaratılan, kendiliğinden icra edilebilen ve değiştirilmesi imkânsız hale gelen bilgisayar kodlarından oluştur. Çalışmamız, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğine odaklanarak, bu sözleşmelerin nasıl işlediğini, Bitcoin ve Ethereum gibi blok zincir platformları üzerindeki uygulamalarını ve şeffaflık, güvenlik gibi avantajlarını analiz etmektedir. Bununla birlikte, akıllı sözleşmelerin masrafları azaltma potansiyeli gibi pratik avantajlarının yanı sıra, özellikle oracle kavramı üzerinden dış dünyadaki verilerin sisteme nasıl dahil edildiğini tartışmaktadır. Akıllı sözleşmelerin getirdiği bu yenilikler hukuki açıdan da ele alınmakta ve özellikle kendiliğinden icra edilebilirlik, esneklik eksikliği ve hukuki uyumsuzluk riski gibi zorluklar üzerinde durulmaktadır. Çalışmamız, ayrıca akıllı sözleşmelerin genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini kapsamlı bir şekilde irdelemekte ve bu sözleşmelerin farklı hukuki uygulama alanlarında (iş, kira, kredi, satım gibi) nasıl kullanıldığını detaylandırmaktadır. Genel işlem koşullarının yürürlük, yorum ve içerik denetimi bakımından akıllı sözleşmelerin sunduğu yeni hukuki boyutları ele alınmakta ve bu sözleşmelerin mevcut hukuki çerçevelere nasıl uyum sağlayabileceği tartışılmaktadır. Tüketici hukuku gibi alanlarda bu yeni sözleşme türünün kullanımı analiz edilerek ele alınmıştır. Çalışmamızın temel amacı, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğini belirlemek, bunların genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini ortaya koymak ve bu yeni teknolojinin hukuk sistemine entegrasyon sürecinde karşılaşılabilecek olası sorunları değerlendirmektir.

Halil Can Bentli
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Şirket birleşme ve devralmalarında tahkim

Şirket birleşme ve devralma işlemleri günümüzde popüler konumda olan ticari faaliyetlerdendir. Bu popülarite tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gözlemlenebilmektedir. Şirketler faaliyetlerini sürdürebilmek ve genişletebilmek başta olmak üzere farklı nedenlerden dolayı birleşme ve devralmalara girişebilirler. Birleşme ya da devralma gayesinde olan şirketlerin bu doğrultuda takip etmeleri gereken belirli adımlar vardır. Birleşme ve devralmaların mantığı basit olsa da işlemlerin gerçekleştirilmesi için takip edilmesi gereken adımlar bunun aksine oldukça zor ve karmaşıktır. Şirketlerin giriştikleri bu süreçler çoğu zaman da uluslararası nitelikte olabilmekte yani yabancılık unsuru içerebilmektedir. Birleşme ve devralmaların gerçekleştirilmesi sürecinin karmaşık karakteri sebebiyle de işlemin tarafları arasında ihtilafların doğması oldukça doğal olmaktadır. Bu uyuşmazlıkların çözümü noktasında da uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tahkimin tercih edilmesi sık sık gündeme gelen ve üzerine tartışılan bir durumdur. Bu doğrultuda tahkimin ve uluslararası ticari tahkim barındırdığı avantajlar birleşme ve devralmalardan doğabilecek olan uyuşmazlıkların çözümü noktasında bir tercih sebebi olmasını sağlamaktadır. Bu işlemlerden doğan uyuşmazlıkların klasik özel borç ilişkilerine göre daha karmaşık olması sebebi ile taraflar arasındaki uyuşmazlığın devlet mahkemeleri yerine bu konu üzerinde uzman hakemler ya da hakemler kurulu tarafından çözümlenmesi mantıklı bir seçimdir. Ayrıca yabancılık unsurunun sıklıkla yer aldığı bu uyuşmazlıklarda tahkimin sağlamış olduğu esneklik tekrardan bu uyuşmazlıkların tahkime tabi kılınması yönünden olumlu bir etkiye sahiptir. Bu uyuşmazlıkların tahkime elverişlilik bakımından değerlendirilmesinde ise devralma işlemlerinin tahkime elverişliliği karşısında ciddi görüşler ileri sürülmemiş fakat birleşme işlemlerinde tarafların iradelerinden bahsedilemeyeceği bu sebeple de tahkime elverişli olmadığı ifade edilse de yine de taraflar arasındaki sözleşme hukuku kapsamındaki uyuşmazlıkların tahkime elverişli olabileceği ifade edilmiştir. Bu anlamda birleşme ve devralmaların taraflarının aralarında doğabilecek olan ihtilafları devlet mahkemeleri yerine hakemler nezdinde çözmeyi kararlaştırmaları mantıklı bir seçenektir. Tahkime uygulanacak olan hukukun seçimi noktasında da taraflarca doğrudan açık olarak uygulanacak olan hukukun seçiminin yapılması öngörülebilirliği artırarak taraflara yargılamadan umdukları neticeleri almalarında yardımcı olacaktır.

Abdulkadir Özdemir
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk hukukunda anlaşmalı boşanma

Boşanma, evlilik birliğini hukuken sona erdirmek isteyen tarafların başvurduğu, hukuk düzenince tanınan resmî bir yoldur. Tarafların boşanma sürecine adım atmalarıyla birlikte karşılarında temel olarak iki seçenek belirmektedir. Bu seçeneklerden en bilineni ve en çok başvurulanı çekişmeli boşanma olup bu yol tez çalışmasının ana konusunu oluşturan anlaşmalı boşanmaya nazaran çok daha meşakkatli bir yoldur. Tez çalışması içerisinde ise temel olarak çekişmeli boşanmaya göre çok daha hızlı ve kolay sayılabilecek bir diğer yol olan anlaşmalı boşanma birçok detayıyla birlikte açıklanmaya çalışılmıştır. Anlaşmalı boşanma, Türk Medeni Kanunu'nun 163. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde kanunumuzda düzenleme altına alınmış olan boşanmanın kavramsal olarak incelenmesine ve hukukumuzdaki yerine değinilmiş olup sonrasında sırasıyla boşanma hukukunda kabul edilen sistemler ve benimsenen temel ilkeler ile boşanma sebepleri genel hatlarıyla inceleme altına alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde anlaşmalı boşanmanın şartları ve anlaşmalı boşanma protokolünün hazırlanma süreci irdelenmiş olup süreçte çıkabilecek zorlukların nasıl çözüme kavuşturulabileceği tartışılmıştır. Tez çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise anlaşmalı boşanmanın eşler ve çocuklar üzerindeki hukuki sonuçları inceleme konusu yapılmıştır. Çalışmamız öğretide yer alan görüşler ve çeşitli Yargıtay kararlarıyla da desteklenerek tamamlanmıştır.

İlayda Hoşbaş
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Yargıtay kararları ışığında markayı kullanım zorunluluğuna ilişkin şartlar

M.Ö. 3500 yıllarında Mezopotamya'daki eşyalar üzerinde silindirik mühürler kullanılarak, M.Ö 2. yüzyılda ise Antik Yunan'da zeytinyağı üreticilerinin kullanmış olduğu özel seramik kaplar ve bu kapların üzerine işlenen çeşitli işaretler ile markasal kullanım sağlanmaya çalışılmıştır. Daha sonra tarih boyunca marka, farklı coğrafyalarda farklı görünümlerde kullanılmaya devam etmiştir. Bütün bu kullanımlarda gerçek veya tüzel kişiler, mallarını ve hizmetlerini piyasadaki diğer mal ve hizmetlerden ayırma, farklı ve özgün olma ve bunun sonucunda hedef kitlede bir güven oluşturarak mali bir sonuca ulaşma amaçlarında birleşmektedir. Tüm bu amaçların gerçekleşebilmesi için markanın kullanılması gerekmektedir aksi takdirde marka sahibi markadan beklediği faydaya ulaşamayacağı gibi ilgili marka hali hazırda kullanımda olduğu için diğer kişiler de markayı kullanamayacak, markanın getirebileceği yararlardan yoksun kalacaklardır. Kişilerin koruma altına aldığı markaları bu şekilde kullanmamaları başka bir anlatımla sicilde gereksiz yere markaların işgal edilmesi hali ekonomik hayatı da olumsuz etkileyecek, kullanılmayacak markaların daha sonra devretmek amacıyla istiflenmesi ve ticareti teknolojik ve iktisadi gelişmelerin önünde engel teşkil edecektir. Bahsedilen bu olumsuz durumların önüne geçmek amacıyla gerek mehaz Avrupa Birliği hukukunda gerekse de hukukumuzda hak sahiplerine markalarını kullanım zorunluluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk getirilirken hedeflenen amaç, tescil edilmiş markaların etkili kullanımı ve kullanılmayan markaların potansiyel başvuru sahiplerine karşı marka itirazlarına gerekçe oluşturarak yeni hak sahiplerinin piyasaya girişlerinin önüne geçilmesinin önlenmesidir. Hukukumuzda, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (Kanun), 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kullanım zorunluluğuna ilişkin yasal çerçeveyi oluştururken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ise kullanımın dava aşamalarındaki ispatı hususunda uygulama alanı bulmaktadır. Markanın kullanımına ilişkin temel düzenlemeleri içeren Kanun'da zorunluluğun yerine getirilebilmesi için birtakım şartlar aranmaktadır. Bu şartlara 9. Maddenin 1. fıkrasında yer verilmiştir. Buna göre öncelikle markanın ciddi bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Ciddi şekilde kullanımın yorumlanması oldukça subjektiftir. Ciddi şekilde kullanımı, markanın fonksiyonlarına uygun bir kullanım şeklinde ifade etmek biraz daha objektif hale getirecektir. İkinci şart markanın tescil edildiği mal ve hizmette kullanılmasıdır. Markanın tescil edildiği sınıfın dışında kullanımı yeterli olmayacaktır. Üçüncü şart markanın marka sahibi tarafından kullanılması şartıdır. Buna göre markanın marka sahibi tarafından bizzat kullanılması gerekmekte ve başkası tarafından gerçekleştirilen kullanım bu şartın yerine getirilmesini sağlamamaktadır. Dördüncü şart ise zaman şartıdır. Markanın tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde kullanılması ya da kullanımına beş yıl kesintisiz ara verilmemesi gerekmektedir. Ancak bu zaman şartının uygulanması markanın kullanılmamasının hukuki sonuçlarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Son şart ise markan hakkının korunduğu ülke içinde kullanılması şartıdır. Bu itibarla marka hakkı evrensel bir hak değildir. Marka hakkının hangi ülkede tescilli ise o ülke sınırları içinde kullanılması zorunludur. Bahsedilen bu şartların kümülatif mevcudiyeti gerekmektedir. Aksi takdirde marka hakkının kullanım zorunluluğu yerine getirilmemiş olacaktır. Ancak bir istisna olarak, marka sahibinin markasını kullanmamasına dair haklı bir sebebi var ise bu şartlar aranmayacaktır. Örneğin malın piyasaya sürülmesinde gerekli idari izinlerin verilmemesi hali markanın kullanılmamasına ilişkin bir haklı sebep teşkil edecektir. Bu ve bunun gibi haklı sebep hallerinde markanın kullanılmaması mazur görülebilecek ve markanın kullanılmamasına bağlı sonuçlar gündeme gelmeyecektir. 9. maddenin 2. fıkrası uyarınca markanın ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması veya markanın sadece ihracat amacıyla mal veya ambalajlarda kullanılması da kullanma kabul edilirken 9. maddenin 3. fıkrasına göre, markanın marka sahibinin izni ile kullanılması hali de marka sahibi tarafından kullanım olarak kabul edilir. Yukarıda bahsedilen şartların yahut istisnaların gerçekleşmediği bir başka anlatımla markanın kullanım zorunluluğunun yerine getirilmediği hallere Kanun birtakım hukuki sonuçlar bağlamıştır. Bu sonuçları idari aşamalardaki sonuçlar ve dava aşamalarındaki sonuçlar şeklinde iki başlık halinde incelemek isabetli olacaktır. Markanın kullanılmamasının idari aşamalardaki iki sonucu vardır, bunlardan ilki Kanun madde 26'da düzenlenen, T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Türk Patent ve Marka Kurumu ("TÜRKPATENT" veya "Kurum") tarafından gerçekleştirilen kullanılmayan markanın iptali müessesesidir. Madde uyarınca, 9. maddenin 1. fıkrasında belirtilen hâllerin mevcut olması halinde talep üzerine markanın Kurum tarafından iptaline karar verilir. 9. madde ise markanın kullanım zorunluluğuna ilişkin temel madde olup kullanılmayan markanın iptal edileceğini hükme bağlar. Ancak 26. maddenin, aynı Kanun'un 192. maddesi uyarınca Kanun'un yayımı tarihinden itibaren yedi yıl sonra yürürlüğe girmesi hükme bağlanmıştır. Bu hususta Kanun'un 10.01.2017 tarihinde yayımlandığı dikkate alındığında 26. madde 10.01.2024 tarihinden itibaren uygulanabilecek, kullanılmayan markanın iptali, bu tarihten sonra Kurum'dan talep edilebilecektir. Bu hususun yeni bir uygulama alanı yaratması ve öncesinde herhangi bir akademik inceleme ve içtihat olmaması sebepleriyle üzerinde özellikle durulması gerekmektedir. İkinci sonuç ise Kanun'un 19. maddesinin 2. fıkrası düzenlemesidir. Bu hüküm bir marka başvurusuna Kanun'un 6. Maddesinin 1. Fıkrası gerekçe gösterilerek yapılan itirazlarda uygulama alanı bulur. Marka başvurusuna itirazda temel olarak 3 taraf bulunmaktadır. Bunlar marka başvuru sahibi, TÜRKPATENT ve itiraz edendir. Bu düzenlemeye göre Marka başvurusuna bir itiraz söz konusu ise marka başvuru sahibinin talebi halinde, TÜRKPATENT, itiraza konu karıştırılma tehlikesi bulunduğu iddia edilen markanın kullanıldığına ilişkin itiraz edenden delil talep eder. Bu durumda itiraz edenin marka hakkını kullandığını ispat etmesi gerekmektedir. Bu kullanımı herhangi bir delil ile ispatlayamazsa marka başvurusuna itirazı reddedilir. Temel olarak idari aşamalardaki sonuçlar bu şekilde olup markanın kullanılmamasının dava aşamalarındaki sonuçlarına bakmak gerekir ise öncelikle markanın iptali davası gündeme gelmektedir. Kanun geçici madde 4'e göre, yukarıda bahsedilen kullanılmayan markanın Kurum tarafından iptalini düzenleyen madde 26 yürürlüğe girene kadar iptal yetkisi mahkemeler tarafından kullanılır ve yürürlüğe girdiğinde davalar mahkemeler tarafından sonuçlandırılır. Buna göre ilgili maddenin yürürlük tarihi olan 10.01.2024 tarihine kadar kullanılmayan markaların iptali dava yoluyla talep edilebilmekteyken, bu tarihten sonraki iptal taleplerinin TÜRKPATENT'e yöneltilmesi gerekmektedir. Dava aşamalarındaki ikinci sonuç kullanım ispatının davalarda def'i olarak ileri sürülebilmesidir. Kullanım ispatı, hükümsüzlük ve tecavüz davalarında def'i olarak ileri sürülebilir. Kanun'un 25. maddesinin 7. fıkrasında (Hükümsüzlük hâlleri ve hükümsüzlük talebi), 6. Maddenin birinci fıkrası (Marka tescilinde nispi ret nedenleri) uyarınca açılacak hükümsüzlük davalarında 19. maddenin 2. fıkrası (Yayıma itirazın incelenmesi) hükmü olan kullanım ispatının def'i olarak ileri sürülebileceği hükme bağlanmıştır. Yine aynı şekilde 29. maddenin 2. fıkrası gereği kullanım ispatı tecavüz davalarında da def'i olarak ileri sürülebilecektir. Markanın kullanılmamasının dava aşamalarındaki sonuçları da bunlardan ibarettir. Markanın kullanım zorunluluğunda kullanımın ispatı önemli bir sorun teşkil etmektedir. Şöyle ki markanın kullanımının nasıl ispat edileceğine ilişkin bir düzenlemeye Kanun'da yer verilmemiştir. Yalnızca markanın kullanımın zorunlu olduğu ve bu zorunluluğa ilişkin sonuçlar düzenlenmiştir. Bu sebepten sair düzenlemeler (Yönetmelik, Yönerge, Tebliğ) ile Yargıtay kararları incelenerek kullanımın ispatına ilişkin kriterlerin belirlenmesi isabetli olacaktır. Bu çalışmada öncelikle markanın kullanım zorunluluğun yerine getirilmesi için aranan şartlar ve kullanım zorunluluğu ışığında hukuki yollar incelenecek sonrasında ise uygulamada karşılaşılan markanın kullanımının nasıl ispat edileceğine ilişkin belirsizlik giderilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Marka, Kullanım, Kullanım İspatı, TÜRKPATENT, Sınai Mülkiyet

Ahmet Emre Küçük
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk hukukunda taşınmaz mülkiyetinin zamanaşımı yoluyla kazanılması

Süregelen bir değişim ve yenilenme halinde olan hukuk alanındaki önemli kavramlardan biri süre kavramıdır. Bu kavramın hukuk âleminde kendisini gösterdiği yerlerden biri temel olarak, hakların kaybedilmesi iken; diğeri, hakların kazanılmasıdır. Somut bir ifade ile kanunda belirtilen sürenin geçmesi, bir kimsenin sahibi olduğu bir hakkın kaybedilmesine veya sürenin çeşidine göre o hakkın talep edilebilirliğinin zayıflamasına sebep olurken diğer bir ihtimalde ise bir kimsenin sahibi olmadığı bir hakkın belirli şartların tecelli etmesi halinde ona aidiyetinin oluşmasına yarar sağlamaktadır. Hem Anayasa'da düzenlenen temel bir hak hem de aynî bir hak olan mülkiyet hakkının taşınmazdaki aleniyeti, tapu kütüğüne tescil ile sağlanmaktadır. Kural olan bu durumun istisnalarından birini, hakların kazanılmasına yönelik işleve sahip ve adıyla müsemma olan kazandırıcı zamanaşımı kavramı oluşturmaktadır. Kökeni itibariyle Roma Hukuku'na kadar dayanan bu kavram, tarihimiz boyunca birçok hukuk düzeninden etkilenen Türk Hukukunda da uygulama alanı bulmuş, zamanın ihtiyaçlarına göre değişim ve gelişim göstermiş, son olarak Roma Hukuku kökenli İsviçre Medeni Kanunu'nun Türk Hukuku'na iktibası ile günümüze kadar gelebilmiştir. Fiiliyattaki durum ile tapu kaydındaki durumun örtüşmesini sağlayan kazandırıcı zamanaşımı, taşınmazın mülkiyet hakkının kime ait olduğu konusunda ortaya çıkan belirsizliği giderip olası karmaşaları önleyerek kamu düzeninin sağlanmasına da hizmet etmektedir. Tüm bu nedenlerle; köklü tarihi ve uygulamaya dair önemi sebebiyle kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılması çalışmamıza konu edilmiştir. Kazandırıcı zamanaşımı kendisini olağan zamanaşımı ve olağanüstü zamanaşımı olmak üzere iki ayrı çeşidi üzerinde göstermekte olup çalışmada temel olarak bu iki çeşit esas alınmıştır. Bu doğrultuda, kazandırıcı zamanaşımının tarihçesi, kavramın terimsel karşılığı, kanundaki sistematiği ile çeşitleri, çeşitlerine göre farklılık gösteren kanunda aranan şartları, hüküm ve neticeleri ile yargılama usulleri öğreti ve içtihatlar doğrultusunda inceleme altına alınmıştır.

Ümit İlker Özcan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yapay zekânın oluşturduğu müzik üzerindeki fikrî hak sahipliği

Günümüzde ulaştığı seviye itibariyle yapay zekâ teknolojisi; kendisine sunulan eğitim verisi üzerinden öğrenebilme ve eğitim setindeki ürünlerin kopyası olmayan sanat eserleri oluşturabilme yeteneğine sahiptir. İnsan bilincine sahip olmadığı için Zayıf Yapay Zekâ olarak adlandırılan günümüzün yapay zekâ türü, yine de insanın zihinsel becerilerini taklit edebilmekte ve müzik alanında çoğunlukla stil/tür taklidi veya aktarımı şeklindeki müzik kompozisyonlarını meydana getirebilmektedir. AIVA, Amper gibi yapay zekâ müzik uygulamaları, hem müzisyenlerin hem de müzik bilgisi veya deneyimi olmayan kullanıcıların müzik parçaları ortaya çıkarabilmesine imkân sağlamaktadır. Bu şekilde bir müzik kompozisyonunun üretilebilmesi ise, telif hukuku bakımından, bu bestelerin eser niteliğinde olup olmadığı ve eser kabul edilecekse eser sahibinin kim olacağı sorularına yol açmaktadır. Fikrî hukukta eser kavramı, hususiyet/orijinallik ölçütü üzerinden insan unsuruna; benzer biçimde, eser sahibi kavramı da, insan olma gerekliliğine atıf yapmaktadır. Yapay zekânın insan olmayan bir varlık olması; oluşturduğu müziğin eser niteliği taşımaması ve yapay zekânın eser sahibi olamaması sonucunu doğurmaktadır. Bu durumu aşmak için, insana bağımlı olan sübjektif orijinallik anlayışının değiştirilmesi önerilmektedir. Böylece, yapay zekâ müziğinin bir insan elinden çıkma besteden ayırt edilemeyecek denli yaratıcılık sergilemesi yeterli olacak ve bu müzik ürünleri orijinal kabul edilerek eser niteliğini kazanabileceklerdir. Böyle bir durumda yapay zekâ insan olmadığından, bestelediği ve eser vasfına sahip müzik parçaları kamu malı olacaktır. Eser sahibi kavramındaki insan olma koşulunun aşılabilmesi için de yapay zekânın müzik oluşturma sürecine katılan programcı veya son kullanıcı gibi insanların eser sahibi olması önerisi getirilmektedir. Bunun için, mevcut telif hakkı düzenlemelerindeki bazı olanakların genişletilerek uygulanabileceği düşünülmekte ve bu kapsamda, ABD'deki work made for hire doktrini veya İngiltere örneğindeki computer-generated works uygulamasının örnek teşkil edebileceği belirtilmektedir. Diğer bir alternatif ise, veri tabanı koruması örneğinde olduğu gibi sui generis hak ile yatırımcının çıkarlarının korunabileceği önerisidir. Eser sahipliğine yönelik tüm seçeneklerin, hem destekleyici hem de karşısında olan gerekçeleri bulunmaktadır. Sonuç olarak, yapay zekâ insana benzer eserler üretmektedir ve bunun hukuk alanında bir yansımasının olması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: yapay zekâ, müzik, yapay zekâ müziği, eser kavramı, eser sahipliği

Başak Çelik
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sanat eserlerine ilişkin uyuşmazlıkların milletlerarası tahkim yoluyla çözümü: CAfA yaklaşımı

Sanat eserleri; fikri ürünlerin bir parçası olup; edebiyat eserleri ve bilimsel eserlerden oldukça farklı özellikler ihtiva eder. Ortaya konulan ürünün sanat eseri olup olmadığını belirlemek; sanatın herkes tarafından farklı tanımlanması nedeni ile oldukça zorlayıcıdır. Doktrinde de sadece sanat eserlerini inceleyen oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bununla birlikte sanat eserlerine ilişkin olarak uygulamada ciddi uyuşmazlıklar çıkabilmektedir. Sanat eserlerinin konu edilebileceği uyuşmazlıklar, kamu hukukunu ve özel hukuku ilgilendiren uyuşmazlıklardır. Bu incelemenin temelini oluşturan özel hukuk uyuşmazlıklarına ilişkin davaların eser sahiplerinin mali ve manevi haklarını koruma hususunda eksik kalabildiği görülmektedir. Bu durumun sebebi sanat eserlerinin kendilerine özgü; sosyolojik, antropolojik ve objektif olmayan yapısıdır. Uzun süren dava süreçleri de sanat piyasasının ihtiyaçlarını karşılamada eksik kalabilmektedir. Sanat eserlerinin orijinal olup olmadığının tespiti ve sanat eserlerinin kaynağı konusunda uzmanlarla çalışılması gerekmektedir. Bu sebeplerle devlet mahkemelerinin kararları zaman zaman sanat piyasasının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabilir. Bu nedenlerle alternatif çözüm yolları önem kazanmaktadır. Hız, gizlilik, alanda uzmanlık gibi önemli avantajları sebebiyle uyuşmazlıkların çözümünde tahkim tercih sebebi olmaktadır. Milletlerarası tahkim ise alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak uluslararası sanat piyasasının ihtiyaçlarını karşılar niteliktedir. Sanat eserleri ile ilgili uyuşmazlıklardan hangilerinin milletlerarası tahkime konu edilebileceği tartışmalı olabilmekle beraber bu alana ilişkin uzmanlaşmış tahkim merkezleri de kurulmaya başlanmıştır. Hollanda, Lahey'de kurulan Sanat Tahkim Mahkemesi'nin (The Court of Arbitration for Art (CAfA)) bu alanın öncüsü niteliğindedir. Yukarıda yer verilen temel etrafında bu çalışmada sanat ve sanat eseri kavramlarının çerçevesi hukuki bakış açısının yanı sıra sanatçılar ve sanat kuramcılarının bakış açılarıyla ortaya konulacak, sonrasında sanat eseriyle ilgili uyuşmazlıkların devlet mahkemelerinde çözümlenmesi durumunda ortaya çıkan sorunlara değinilecektir. Akabinde sanat eserlerinin konu edildiği uyuşmazlıkların çözümünde milletlerarası tahkimin rolü belirlenecektir. İnceleme yapılırken bu alanın öncüsü niteliğinde olan CAfA Tahkim usulü farklı tahkim merkezlerinin usullerine değinilerek açıklanacaktır. Anahtar Kelimeler: Fikir ve Sanat Eserleri, Milletlerarası Tahkim, Sanat, Sanat Tahkimi, Sanat Hukuku.

Fikir ve Sanat Eserleri KanunuMilletlerarası Tahkim KanunuMilletlerarası hukuk+1
Bilge Nur Yılmaz
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Milletlerarası ticari tahkimde rekabet uyuşmazlıklarının tahkime elverişliliği

Tarih boyunca uluslararası nitelik taşıyan ticaret, günümüzde küreselleşme, teknolojik gelişmeler ve dijitalleşmenin etkisiyle daha hızlı, karmaşık ve çok taraflı bir yapıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, sınır ötesi işlemlerde artışa ve farklı hukuk sistemlerinin kesiştiği alanlarda yeni hukuki sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, milletlerarası ticaretin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuki boyutlarıyla da çok yönlü bir biçimde ele alınması gerekliliği doğmuştur. Artan uyuşmazlıklar karşısında, öngörülebilir, tarafsız ve etkin çözüm yollarına duyulan ihtiyaç doğrultusunda tahkim müessesesi ön plana çıkmıştır. Taraflara tanınan irade serbestisi tahkimi cazip kılmakta; ancak bu serbesti mutlak nitelik taşımamaktadır. Tahkim, yargısal karakteri nedeniyle devletin egemenlik yetkisiyle doğrudan ilişkilidir. Bu kapsamda, tahkime elverişlilik kavramı ve bu kavramın sınırlarını belirleyen kamu düzeni müdahalesi, çalışmamızda rekabet uyuşmazlıkları bağlamında irdelenmektedir. Rekabet hukuku, milletlerarası ticaret hayatının temel unsurlarından birisidir. Bu alana yönelik yaklaşımlar küresel ölçekte farklılık göstermektedir. Zaman içinde, gerek ülkemizde gerekse Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği hukuk sistemlerinde bu alana dair çeşitli yaklaşım değişiklikleri yaşanmıştır. Bu değişikliklerin en dikkat çekenlerinden biri, rekabet uyuşmazlıklarının tahkim yoluyla çözülüp çözülemeyeceği konusudur. Türk hukukunda bu husus, süregelen bir tartışmasının konusu olmuştur. Benzer şekilde, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri hukuklarında konuya ilişkin önemli yargı kararları bulunmaktadır. Bu kararlar doktrinde tartışmalara yol açmıştır. Bu çalışma, milletlerarası ticari tahkim bağlamında, rekabet uyuşmazlıklarının tahkime elverişliliğini ele almayı amaçlamaktadır. İlk bölümde tahkim konusu açıklanarak tahkime elverişlilik ve tahkime elverişliliğin türleri irdelenmektedir. Bunu müteakiben tahkimin kamu düzeni ile ilişkisi üzerinde durularak tahkime elverişliliğin genel olarak sınırlarından bahsedilmektedir. Genel hatlarıyla tahkim müessesinin bahsinden sonra; rekabet hukukundan ortaya çıkan uyuşmazlıkların tahkime elverişliliği hususu ele alınmaktadır. Çalışmamızın son bölümünde, Türk hukuku çerçevesinde rekabet uyuşmazlıklarının tahkime elverişliliğiyle bu uyuşmazlıkların tahkimde yargısal denetimi incelenmektedir. Bu bağlamda, milletlerarası ticari tahkim açısından rekabet uyuşmazlıklarının tahkime elverişliliğine ilişkin hukuki bir çerçeve ortaya konulması hedeflenmektedir.

Yağmur Yıldırım
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Moda tasarımlarının tasarım hukukuna göre koruma şartları

Bu çalışma, moda tasarımlarının fikrî ve sınai mülkiyet hukuku kapsamında özellikle de tasarım hukuku ekseninde ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl korunduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Moda endüstrisinin dinamik yapısı, hızla değişen trendler ve taklit riskinin yüksek olması nedeniyle tasarım koruması, günümüz hukuk sistemlerinde özel öneme sahiptir. Tezin ilk bölümünde moda kavramı tarihsel süreç içerisinde değerlendirilmiş; modanın kültürel, toplumsal ve ekonomik bağlamdaki evrimi ortaya konulmuştur. İkinci bölümde, moda tasarımlarının Türk hukuku kapsamında ne şekilde korunduğu 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'ndaki tasarım hukukuna ilişkin düzenlemeler ve ilgili mevzuat ışığında detaylı biçimde ele alınmış; tescilli ve tescilsiz tasarım haklarının korunması incelenmiştir. Ayrıca telif hakkı koruması ve haksız rekabet hükümleri ile tasarım hakkının kesişim alanlarına da yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, Avrupa Birliği mevzuatı incelenmiş olup Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri hukuk sistemlerinde moda tasarımlarının korunmasına yer verilmiştir. Her ülkenin tasarım hukukuna ilişkin özel düzenlemeleri, içtihatları ve sistematik yaklaşımları karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Özellikle Fransa'da telif-tasarım ilişkisi, İngiltere'de tescilsiz tasarım sistemleri ve Amerika Birleşik Devletleri'nde tasarım patentleri çerçevesindeki uygulamalar vaka kararlarıyla desteklenerek değerlendirilmiştir. Son bölümde, bu dört ülkenin sistemleri karşılaştırılarak Türk hukukunun güçlü ve zayıf yönleri tespit edilmiştir.

Funda Yenen Aslan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Savunma sanayiinde büyük veri analitiğinin kullanıldığı yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemlerinin hukuken değerlendirilmesi

ÖZET Günümüzde savunma sanayiinde yapay zeka ve büyük veri tabanlı nesne tanıma sistemleri, savaş stratejilerinden siber güvenliğe kadar birçok alanda kritik rol oynamaktadır. Ancak, bu sistemlerin hukuki statüsü, kişisel veri güvenliği, etik boyutları ve sorumluluk rejimleri yeterince net değildir. Yapay zeka tabanlı sistemlerin karar alma süreçlerine insan müdahalesinin sınırlı olması, bu sistemlerin yol açabileceği hukuki ve cezai sorumlulukların nasıl belirleneceği konusunda tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu tezde, savunma sanayiinde büyük veri ve yapay zeka destekli nesne tanıma sistemlerinin hukuki değerlendirmesi yapılmış, Türk Borçlar Kanunu (TBK), Türk Ceza Kanunu (TCK), Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu, Avrupa Birliği Yapay Zeka Regülasyonları, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) ve Genel Veri Koruma Regülasyonu (GDPR) çerçevesinde kapsamlı bir analiz sunulmuştur. TBK açısından yapay zeka sistemlerinin sebep olduğu zararların hangi hukuki rejime tabi olacağı belirsizliğini korumaktadır. Tezde, haksız fiil, sözleşmeye aykırılık ve tehlike sorumluluğu ilkeleri ışığında yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemlerinin sorumluluk rejimi tartışılmıştır. Öngörülebilir zararlar açısından üretici, kullanıcı ve idare arasındaki hukuki yükümlülüklerin paylaşımı incelenmiştir. Öngörülemeyen zararlar için ise sigorta ve fon sistemleri oluşturulması önerilmektedir. Yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemleri, otomatik karar alma süreçleri ile hedef tespiti ve askeri operasyonların yönlendirilmesi gibi görevlerde kullanılmaktadır. Cezai sorumluluk açısından, bu sistemlerin işlediği suçlardan kim sorumlu tutulacaktır? sorusu, uluslararası hukukta önemli bir tartışma konusudur. İnsansız sistemlerin yol açtığı suçlarda kasıt, ihmal ve ağır ihmal kavramları nasıl değerlendirilecektir? Bu tez, yapay zeka sistemlerinin işlediği fiillerde insan faktörünün etkisini analiz ederek, suçun faili olarak geliştirici, operatör veya askeri karar alıcıların sorumluluğunun nasıl şekilleneceğini tartışmaktadır. Ayrıca, uluslararası savaş hukukunda özerk silah sistemlerinin sorumluluğu konusundaki güncel yaklaşımlar incelenmiştir. Yapay zeka tabanlı sistemler, Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu açısından değerlendirildiğinde, "güvenli ürün" olarak nitelendirilebilir mi? sorusu önem kazanmaktadır. Askeri yapay zeka sistemlerinin test süreçleri, güvenlik standartları ve denetim mekanizmaları üzerinde durulmuş, yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemlerinin sertifikasyon süreci nasıl olmalıdır? sorusuna yanıt aranmıştır. Avrupa Birliği (AB), "Yapay Zeka Yasası" ile yapay zeka sistemlerinin hukuki çerçevesini belirlemeye çalışmaktadır. Ancak, bu düzenlemeler savunma sanayii bağlamında ne kadar uygulanabilir? Tezde, AB'nin "yüksek riskli yapay zeka" tanımı, bu tanımın askeri sistemlere uygulanabilirliği ve AB ilkelerinin Türk savunma sanayiine etkileri analiz edilmiştir. Türkiye'nin doğrudan AB mevzuatına uyum sağlamak yerine, kendi ulusal güvenliğini önceleyen özel bir düzenleme geliştirmesi gerektiği vurgulanmıştır. Yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemleri, kişisel veri güvenliği açısından önemli riskler taşımaktadır. Savunma sanayiinde kullanılan yüz tanıma sistemleri, istihbarat analizleri ve büyük veri tabanları, KVKK ve GDPR ile nasıl uyumlu hale getirilebilir? Tezde, KVKK'nin 6698 sayılı Kanun çerçevesinde kişisel veri işleme süreçlerine etkisi, GDPR'deki "unutulma hakkı" ve "şeffaflık ilkeleri" ile yapay zeka sistemlerinin uyumluluğu analiz edilmiştir. Özellikle, büyük veri tabanları ile yapay zeka destekli gözetim sistemlerinin kişisel verilerin korunması açısından oluşturduğu riskler ve hukuki yükümlülükler değerlendirilmiştir. Tez, yarı-yapılandırılmış görüşme, literatür taraması ve normatif hukuk metodolojisi kullanarak savunma sanayiinde yapay zeka sistemlerinin hukuki statüsünü belirlemeye yönelik somut çözüm önerileri sunmaktadır. Tez kapsamında yapılan saha çalışmaları ve uzman görüşmeleri neticesinde, savunma sanayinde kullanılan yapay zeka sistemlerinin hukuki sorumluluk rejiminin belirlenmesi, cezai sorumluluk açısından açık hükümler getirilmesi ve ürün güvenliği açısından denetim süreçlerinin netleştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Savunma sanayii özelinde yüksek riskli yapay zeka sistemleri bağlamında, etik ilkeler, veri güvenliği ve yüz tanıma gibi biyometrik veri işleme pratikleri incelenmiş ve bu alanlardaki mevcut düzenlemelerin eksiklikleri tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, aşağıdaki çözüm önerileri sunulmuştur: ● Öngörülebilir zararlar için sorumluluk kriterleri belirlenmeli, öngörülemeyen zararlar için tazmin fonları oluşturulmalıdır. ● Yapay zeka sistemlerinin savaş suçlarına veya insan hakları ihlallerine sebep olması durumunda cezai sorumluluk rejimi güncellenmelidir. ● Türkiye, AB yapay zeka regülasyonlarına doğrudan uyum sağlamak yerine, savunma sanayiine özgü bir hukuki çerçeve oluşturmalıdır. ● KVKK ve GDPR ile büyük veri tabanlı nesne tanıma sistemlerinin uyumluluğu sağlanmalı, kişisel veri güvenliği açısından özel düzenlemeler getirilmelidir. ● Savunma sanayinde yapay zeka uygulamalarının hukuki statüsünü belirlemek için "Yapay Zeka Güvenliği ve Regülasyonu" başlıklı özel bir düzenleme oluşturulmalıdır. Bu çalışma, savunma sanayiinde yapay zeka kullanımının hukuki ve cezai sorumluluklarını belirleyerek, yapay zeka tabanlı nesne tanıma sistemlerinin regülasyon süreçlerine entegrasyonu konusunda hukuki çerçeve sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Savunma sanayii, büyük veri, yapay zeka, nesne tanıma sistemleri, hukuki sorumluluk, cezai sorumluluk, ürün güvenliği, AB yapay zeka regülasyonları, KVKK, GDPR, veri güvenliği, regülasyon teknolojileri.

Milli Savunma BakanlığıNesne tanımaSavunma+4
Elife Filiz Gökdaş
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Tüketici hukuku çerçevesinde paket tur sözleşmeleri

Geçmişten günümüze insanlar seyahat ederek yeni yerler görme ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Teknoloji ve gelişen toplum şartları ile bu ihtiyaç her geçen gün artmıştır. Ülkemizin coğrafi ve kültürel zenginliği ile yeni yerler keşfetme ihtiyacı turizm sektöründe paket tur sözleşmelerindeki gelişmelere öncü olmuştur. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Yeni Paket Tur Sözleşmeleri Yönetmeliği ile tüketicinin paket tur sözleşmelerinde korunması amacıyla özel düzenlemeler yapılmıştır. Bu çalışmada Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda yer alan paket tur sözleşmeleri incelenmiştir. Paket tur sözleşmeleri, tüketici konumundaki tur katılımcıları ve paket tur düzenleyicileri veya aracıları arasında ulaştırma, konaklama, ulaştırma ve konaklama hizmetlerine bağlı olmayan başka turizm hizmetlerinden en az ikisinin birlikte her şeyin dahil olduğu sözleşmelerdir. Paket tur sözleşmelerinde satılan ya da satılması vaat edilen hizmetlerin bir gece konaklamalı ya da yirmi dört saatten uzun süreyi kapsaması gerekir. Bu tez çalışmasında paket tur sözleşmelerinin unsurları, hukuki niteliği, tarafların hakları ve borçları, sözleşmenin sona ermesi üzerinde durularak günümüzde önemli bir yere sahip bu sözleşmelerle ilgili genel bir çerçeve çizilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Paket Tur Sözleşmesi, Katılımcı, Tur Düzenleyicileri, Tüketici, Paket Tur Sözleşmesinin Unsurları.

Ayça Nisa Apaydın
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

5846 sayılı Fı̇kı̇r ve Sanat Eserlerı̇ Kanunu kapsamında lı̇nk vermekten doğan hukukı̇ sorumluluk

Fikir ve sanat eserleri, bir toplumun kültürel kimliğinin oluşumu, sanatsal üretimin teşviki ve estetik değerlerinin gelişimi açısından önemli bir yere sahiptir. Bu tür eserlerin korunması, yalnızca eser sahiplerinin mali ve manevi haklarının teminat altına alınmasını değil, aynı zamanda toplum genelinde yaratıcı düşüncenin teşvik edilmesini ve kültürel birikimin kuşaklar arasında aktarılmasını da sağlamaktadır. Türkiye'de bu korumayı sağlayan temel yasal düzenleme, 1951 yılında yürürlüğe giren ve zamanla üzerinde çeşitli değişiklikler yapılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)'dur. Dijitalleşmenin hız kazanması ve internet kullanımının yaygınlaşması, fikri mülkiyet haklarının ihlali konusunu daha karmaşık hale getirmiştir. Özellikle internet ortamında sıkça başvurulan bir yöntem olan "link verme" uygulaması, bilgiye erişimi kolaylaştırıcı bir araç olarak görülmekle birlikte, telif hakkı ihlalleri bağlamında tartışmalara yol açmaktadır. Link verme eyleminin türü, niteliği ve amacı doğrultusunda, farklı hukuki sorumluluk halleri ortaya çıkabilmekte ve uluslararası hukukta da bu konuda yeknesak bir yaklaşım bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında; FSEK'in genel yapısı, eser türleri ve kapsamı, link verme kavramının tanımı ve sınıflandırılması (örneğin: yüzeysel link, gömülü link, çerçeveli link vb.), bu eylemlerin eser sahiplerinin hakları üzerindeki etkileri, ilgili yargı kararları ve mevcut koruma mekanizmaları sistematik biçimde incelenecektir. Dijital çağın getirdiği yeni kullanım biçimleriyle birlikte, mevcut mevzuatın ne ölçüde yeterli olduğu değerlendirilmiş; özellikle eserin kamuya sunulması, umuma iletim hakkı ve yeniden iletim sınırları gibi kavramlar üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda çalışma hem hukukçular hem de eser sahipleri için konunun teknik boyutlarının anlaşılmasına katkı sağlamayı, aynı zamanda yasal boşlukların ve yorum farklarının azaltılmasına yönelik çözüm önerileri sunmayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Fikir ve Sanat Eseri, Telif Hukuku, Link Verme, Link Verme Çeşitleri, Mali ve Manevi Haklar

Yasemin Dikkaya
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Evlenmenin geçersizliği ve hukuki sonuçları

Evlenme, farklı cinsiyetten iki kişinin yetkili evlendirme memuru önünde aynı anda hazır bulunarak evlenme iradeleri açıkça beyan etmeleri şeklinde kurulan aile hukukuna özgü bir sözleşmedir. Evlenmenin geçersizliğine ilişkin düzenlemelere Türk Medeni Kanunu'nda yer verilmiştir. Evlenmenin gerçekleşebilmesi için birtakım unsurların varlığı aranmaktadır. Bu unsurların eksikliği evlenmenin yokluğuna yol açmaktadır. Yokluk yaptırımına tabi olan bir evlenme hiç gerçekleşmemiş olarak kabul edildiğinden dava açılmasına gerek yoktur. Kurucu unsurlara bulunan bir evlenmenin kanunda aranan şartları sağlamaması halinde ise evlenmenin geçersizliği söz konusu olmaktadır. Evlenmenin geçersizliği mutlak butlan ve nisbi butlan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mutlak butlan kamu düzenine ilişkin nedenlerden dolayı evlenmeyi geçersiz kılarken, nisbi butlan tarafların menfaatleri nedeniyle evlenmenin geçersizliğine yol açmaktadır. Geçersiz bir evlenme butlan kararına karar geçerli bir evliliğin bütün hukuki sonuçlarını doğurmaktadır. Bu nedenle evlenmenin geçersizliğinin eşler ve çocuklar yönünden ortaya çıkardığı sonuçlar önem arz etmektedir. Evlenmenin geçersizliğinin eşler yönünden doğurduğu sonuçlar kişisel durum, mal rejimi, tazminat talepleri ve nafaka yükümlülüklerini kapsamaktadır. Kanun koyucu eşlere yönelik düzenlemelerde iyiniyetli eşin korunması esasını benimsemektedir. Diğer yandan, evlenmenin geçersizliğinin çocuklar yönünden hukuki sonuçları da üzerinde durulması gereken bir konudur. Soybağının tespiti, çocuğun kişisel durumu, velayet hakkı, kişisel ilişkiler ve nafaka yükümlülüğü gibi hususlar çocuğun menfaati göz önünde bulundurularak düzenlenmiştir. Bu bakımdan, evlenmenin geçersizliğini meydana getiren unsurların tespiti ve hukuki sonuçlarının doğru şekilde uygulanması önem taşır.

Merve Nur Özışık
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yapay zekanın patent hukukuna etkileri

Yapay zeka sistemlerinin hızla gelişmesi ve son dönemde hayatın her alanında yer edinmesi hukukun birçok alanını olduğu gibi patent hukukunu da etkilemektedir. Hem kavramsal olarak hem de uygulama pratiği açısından birtakım yeniliklere ihtiyaç duyulmaktadır. Patent hukukunun bugüne kadar üzerinde durduğu temeller yapay zeka etkisi nedeniyle yenilenmeye ihtiyaç duymaktadır. Aksi takdirde mevcut düzenlemeler yapay zekanın getirdikleri karşısında işlevsiz kalacaktır. Çalışmamızda, yapay zekanın patent hukukuna yapacağı muhtemel etkiler ve bu etkilerin meydana getireceği problemler incelenmiştir. Ulusal ve uluslararası literatürde yer alan öngörüler açıklanmış ve ülkemizde yapılması gereken değişikliklere ilişkin çözüm önerileri sunulmuştur.

BuluşPatent hakkıPatent hukuku+2
İbrahim Berat Nemutlu
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim şirketlerde çalışanlara pay edindirilmesi

Türkiye'de henüz son yıllarda ilgi toplayan çalışanların çalıştıkları şirkette pay edindirilmesine yönelik pay edinimi planları incelendiğinde, uzun süredir Avrupa Birliği ve Anglo Sakson doktrininde tartışıldığı ve çalışanın, çalıştığı şirketten pay edinimini destekleyici düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir. Çalışana pay edindirme yöntemleri özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde 1950'lerden beri çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmış olup teşvik mekanizmaları ile hem işverenlere hem de çalışanlara birçok vergisel avantaj sağlanmıştır. Ülkemizde ise henüz 2021 senesinde yaygınlaştırılması adına Cumhurbaşkanlığı kalkınma programlarında kendisine yer bulan ve 2024 senesinin sonlarında birtakım vergisel avantajlar sağlanan çalışana pay edindirme, mevzuattaki gelişmeleri ve multidisipliner yapısı ile teorik ve pratik olarak incelenmesi gereken bir kavramdır. Bu kapsamda, işbu çalışmada, öncelikle uluslararası mevzuatta çalışana pay edindirme yöntemlerinin tarihçesi ve pay edindirme yöntemlerinin çeşitleri mevzuat düzenlemeleri ile incelenecektir. Akabinde Türkiye'de başta 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat kapsamında çalışanların anonim şirketlerde pay edindirilmesine cevaz verilip verilmediği incelenmiş; akabinde öğretide henüz çok fazla uygulama alanı bulmayan çalışanlara pay edindirme sözleşmelerinin hukuki niteliği, taraflara yüklediği hak ve borçları, anılan sözleşmelerden dolayı ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklardaki yetkili mahkeme gibi başlıklar tartışılmıştır.

Hesna İzel Atıcı İçen
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Anonim şirket türü aile şirketlerinde kurumsallaşma ve sürdürülebilirlik: Aile anayasasının hukuki çerçevesi ve karşılaştırmalı analizi

Aile şirketlerinin Türkiye ve dünya ekonomisindeki yeri oldukça büyüktür. Ancak bu şirketler, nesiller arası geçiş süreci, kurumsallaşma ihtiyacı ve aile içi ilişkilerin iş süreçlerine etkisi gibi nedenlerle yapısal ve yönetimsel sorunlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı, aile şirketlerinde yaşanan hukuki sorunlara çözüm sunabilecek bir araç olan aile şirketi anayasasını; kurumsallaşma, kurumsal yönetim ilkeleri, rekabet yasağı, pay devri ve bağlam hükümleri çerçevesinde değerlendirip yabancı hukuk sistemlerindeki yasal çerçevesini inceleyerek bu anayasanın aile şirketleri için nasıl bir yönetişim aracı işlevi gördüğünü ortaya koymaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, aile şirketi ve aile anayasası kavramları kuramsal bir çerçevede incelenerek aile şirketlerinin gelişim süreçleri ve nesiller arası dönüşümleri ele alınmıştır. Ayrıca, şirketler topluluğu kavramı açıklanarak, bu yapı içerisinde hakim şirket konumunda bulunan aile anonim şirketlerinin hukuki durumu incelenmiştir. Bu kapsamda, aile şirketlerinin şirketler topluluğu çatısı altında nasıl konumlandığı, hakimiyet ilişkilerinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 195 ve devamı hükümleri çerçevesinde nasıl tesis edildiği ve aile holdingi yapısının hukuki özellikleri detaylandırılmıştır. Bu bölümde ayrıca, aile şirketlerinin yönetim, finans ve örgüt kültürü açısından güçlü ve zayıf yönleri değerlendirilerek anonim şirketlerin sona erme ve tasfiye süreçleri de hukuki boyutuyla ele alınmıştır. İkinci bölümde ise, aile şirketlerinin kurumsallaşma ve sürdürülebilirliğine katkı sağlayan bir mekanizma olarak aile anayasası detaylı biçimde incelenmiştir. Aile anayasasının hazırlanma süreci, içerik standartları, hukuki niteliği ve bağlayıcılığı, aile anayasasının değiştirilmesi ve feshi, Türk hukukundaki konumunun yanı sıra Fransa, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Almanya gibi farklı hukuk sistemlerine sahip olan ülkelerdeki uygulamalarla karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Çalışma, aile anayasasının şirket içi dengeyi sağlayan yapısal bir çerçeve olarak kurumsallaşmaya katkı sağlayabileceğini ortaya koymaktadır. Üçüncü bölümde ise aile şirketlerinde karşılaşılan muhtelif hukuki sorunlar değerlendirilerek, kurumsallaşma, kurumsal yönetim ilkeleri, rekabet yasağı, pay devri ve bağlam konuları incelenmiştir. Aile şirketlerinin karşılaştığı muhtelif hukuki sorunların çözülmesinde tahkim ve aile içi arabuluculuk gibi aile anayasasıyla öngörülebilecek alternatif çözüm yöntemlerinin rolü detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Bu bölümde, ayrıca aile anayasalarının aile şirketlerindeki uyum süreçlerini düzenleyici rolü üzerine de tartışmalar yapılmıştır. Çalışmanın temel amacı, aile şirketlerinin kurumsallaşma sürecinde henüz etkin bir hukuki çerçeveye sahip olmayan aile anayasası kavramının, teorik olarak incelenmesidir. Bu çalışma sonucunda, aile anayasasının etik bir metin olmanın ötesinde, hukuken muteber bir kılavuz metin olarak, aile şirketlerinin sürdürülebilirlik ve kurumsallaşmasına katkı sunabileceği savunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Aile Şirketi, Aile Anayasası, Kurumsallaşma, Sürdürülebilirlik.

Zeynep Aslancan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası koruma başvurularında hızlandırılmış değerlendirme usulü

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) kapsamında ülkemize gelen sığınmacıların uluslararası koruma statüsünü elde etmeleri için bulundukları yerin il valiliğine bizzat başvuruda bulunmaları gerekmektedir. YUKK uyarınca uluslararası koruma başvuruları normal ve hızlandırılmış usul olarak adlandırılabilecek iki usul çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak iki değerlendirme usulü arasında, başvuruların ele alınacağı süre ve başvuru sahibine tanınan usuli güvenceler bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır. Hızlandırılmış değerlendirme usulü kapsamında kanunda sınırlı olarak sayılan sebeplerle uluslararası koruma başvuruları olağan usule kıyasla çabuk bir şekilde sonuçlandırılmaktadır. YUKK'un 79. maddesinin ilk fıkrası uyarınca söz konusu sebepler, başvuru sırasında uluslararası korumayı gerektiren konulara hiç değinmemiş olmak, sahte belge ya da yanıltıcı bilgi ve belge kullanılarak veya kararı etkileyebilecek bilgi ve belgeleri sunmayarak yetkilileri yanlış yönlendirmek, kimliğin ya da uyrukluğun tespit edilmesini güçleştirmek amacıyla kimlik ya da seyahat belgelerini kötüniyetle imha etmiş ya da elden çıkarmış olmak, sınır dışı edilmek üzere idarî gözetim altında olmak, sadece Türkiye'den gönderilmesine yol açacak bir kararın uygulanmasını erteletmek ya da engellemek amacıyla başvuruda bulunmuş olmak, kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehlike oluşturmak ya da bu nedenlerle Türkiye'den daha önce sınır dışı edilmiş olmak ve başvurunun geri çekilmiş sayılmasından sonra yeniden başvuruda bulunmuş olmaktır. 79. maddenin ikinci fıkrası başvuru sahibiyle, başvuru tarihinden itibaren en geç üç gün içinde mülakat yapılacağını ve başvurunun mülakattan sonra en geç beş gün içinde sonuçlandırılacağını hükme bağlamıştır. Hızlandırılmış değerlendirme usulü (YUKK md. 79) kapsamında alınan kararlara karşı idare mahkemesine başvurulabilecek olmakla birlikte mahkemenin bu konuda verdiği kararların kesin olduğu YUKK'ta düzenlenmiştir. Böylece idare mahkemesi, başvuru sahibi hakkında verilen kararı yerinde bularak itirazını reddederse, başvuru sahibinin bir üst yargı merciine başvurma olanağı olmayacaktır. Bu tez ile hızlandırılmış değerlendirme usulünün teorisi ve yerel mahkeme kararları ile uygulamaya yansıması birlikte incelenecektir. Tez kapsamındaki amacımız ise hızlandırılmış değerlendirme usulünün hukuki sakıncaları ve uygulamada yaşanan sorunların tespiti ile bu sakıncaların giderilmesi amacıyla öneriler sunmaktır. Bu bağlamda özellikle YUKK'un 80/1- d hükmü uyarınca, madde 79 çerçevesinde mahkemeye yapılan başvurularda idare mahkemesinin vermiş olduğu kararların kesin oluşu ve kanun yolunun kapatılmış olması nedeniyle oluşan hak kayıpları irdelenecektir.

Uluslararası göçUluslararası hukuk
Mehmet Ali Öztosun
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Avrupa Birliği hukukunda elektronik ticaretin regülasyonu ve Türk hukukuna regülasyon önerileri

Dijital dönüşümün merkezinde yer alan platform ekonomisi; ağ etkileri, veri temelli pazar gücü ve sınır aşan yapısıyla geleneksel hukuk mekanizmalarını işlevsiz kılmakta ve "hukukun teknolojiye ayak uyduramaması" (pacing problem) sorununu derinleştirmektedir. Bu çalışmada, Avrupa Birliği'nin Dijital Piyasalar Yasası (DMA) ve Dijital Hizmetler Yasası (DSA) ile geliştirdiği yeni nesil kurallar, regülasyon teorisi ışığında analiz edilerek Türk hukuku ile karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Çalışmada öncelikle siber özgürlükçülük, siberpaternalizm ve ağ komüniteryanizmi teorileri incelenmiş; emir ve kontrol, piyasa temelli, mutabakata dayalı ve sözleşme ile tasarım yoluyla regülasyon yöntemlerinin dijital piyasalardaki etkinliği tartışılmıştır. Bu kapsamda DMA'nın, rekabet hukukunun ex-post müdahale yetersizliğini gidermek amacıyla eşik bekçisi kavramı üzerinden kurguladığı ex-ante düzenleme modeli ile DSA'nın sorumluluktan hesap verebilirliğe geçişi sağlayan risk temelli ve çok katmanlı denetim mimarisinin, hibrit bir regülasyon anlayışını temsil ettiği tespit edilmiştir. Türk hukuku incelendiğinde, 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve 5651 sayılı Kanun'da yapılan değişikliklere rağmen, yaklaşımın büyük ölçüde parçalı, reaktif ve katı nicel eşiklere dayalı bir emir ve kontrol mekanizmasına sıkıştığı görülmektedir. Tezin temel argümanı, Türk hukukunun dijital piyasalarda rekabet edilebilirliği ve temel hakları güvence altına almak için, salt yasaklamalara dayalı rejimden; sistemsel risk yönetimine, algoritmik şeffaflığa ve tasarım yoluyla regülasyon ilkelerine dayalı bütüncül bir modele evrilmesi gerektiğidir. Çalışma sonucunda, bu dönüşüm için güvenilir işaretçi mekanizması, bağımsız denetim ve iç uyum birimi içeren somut de lege ferenda öneriler üzerinden somut bir reform haritası sunulmaktadır.

Avrupa Birliği hukukuBilişim hukukuPozitif hukuk+3
Sena Kontoğlu Taştan
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Konkordato mühleti verilmesinin sürekli borç ilişkilerine etkisi

Konkordatonun sürekli borç ilişkilerine etkisinin alacaklı ve borçlu perspektifinden farklı sonuçları bulunmaktadır. Kanun koyucu, bir yandan konkordatonun başarıya ulaşmasındaki üstün kamu menfaatini korumaya çalışırken diğer yandan taraflar arasındaki menfaat dengesini muhafaza etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda borç ilişkisinin karşı tarafının konkordatodan etkilenip etkilenmediğine bakılmaksızın borçlunun işletmesinin faaliyetlerinin devamı için önem arz eden sözleşmelerin sırf konkordato başvurusu nedeniyle sona erdirilemeyeceği düzenlenmiştir. Borçlunun konkordato başvurusunda bulunmasının, haklı nedenle fesih sebebi, sözleşmeye aykırılık ya da borcu muaccel kılan bir neden olarak kabul edildiği önceden yapılmış anlaşmalar ve sözleşmelerde bu yönde yer alan kayıtlar geçersiz kılınmıştır. Bununla birlikte borçlunun konkordato başvurusu dışında temerrüt nedeniyle veya borç ilişkisini çekilmez kılan başka bir sebeple sözleşmenin sona erdirilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Sözleşmenin karşı tarafı, koşulların oluşması halinde ödemezlik defini veya ifa güçsüzlüğü sebebiyle ödemezlik defini ileri sürebilir. Öte yandan konkordatonun başarıya ulaşmasını engelleyen sürekli borç ilişkilerinin konkordato komiserinin uygun görüşü ve mahkemenin izniyle feshedilebileceği ve fesih nedeniyle ortaya çıkan tazminatın konkordatoya tâbi olacağı düzenlemeye kavuşturulmuştur. Hizmet sözleşmeleri ise bu kuraldan istisna tutulmuştur. Böylelikle işletmenin ekonomik varlığının devamlılığı, istihdamın sürekliliği, vergisel yükümlülüklerin kesintisiz bir şekilde ifası ve iflâs haline nazaran alacaklıların daha fazla bir alacağa kavuşması amaçlanmaktadır. Karşılaştırmalı hukuk bağlamında çoğu ülke hukukunda benzer düzenlemeler bulunmakla birlikte sözleşmelerin feshine ilişkin birtakım farklılıklar söz konusudur. Bazı hukuk sistemlerinde belirli bir miktarın altındaki yapılandırmalar bakımından borçlunun kendisi sözleşmeyi feshedebilirken bazı hukuk sistemlerinde sözleşmeler, yeniden yapılandırma yöneticisi ya da komiserin onayıyla ve diğer bazı hukuk sistemlerinde ise mahkemenin onayı ile feshedilebilmektedir. Konkordatonun sözleşmelere etkisi bağlamında İcra ve İflâs Kanunu'nun 296'ncı maddesinde düzenlenen hususlar esasen maddi hukuka ciddi bir müdahaledir. Kanun koyucu, bir taraftan sözleşme özgürlüğünü sınırlandırırken diğer taraftan ahde vefa ilkesinden ayrılmayı tercih etmiştir. Konkordatonun başarıya ulaşmasındaki üstün yarar, maddi hukuka bu şekilde bir müdahaleyi kabul edilebilir hale getirmektedir. Bu çalışmada konkordatonun sürekli borç ilişkilerine etkisi, hem borçlu hem de alacaklı penceresinden ele alınmış ve karşılaştırmalı hukuktaki benzer düzenleme ve uygulamalarla birlikte incelenmiştir.

BorçlarFesihKarşılaştırmalı hukuk+3
Bünyamin Kartal
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Karayolları zorunlu mali sorumluluk sigortasında bedensel zararlar yönünden zenginleşme yasağı ilkesi ve gerçek zararın belirlenmesi

Zenginleşme yasağı ilkesi, zarar görenin gerçek zararını karşılamayı amaçlar ve aynı zamanda zarar görenin haksız bir kazanç elde etmesini önler. Bu ilkenin sigorta hukukunda zarar sigortaları kapsamında uygulanması, bu yararlardan başka, sigorta kurumunun düzgün işlemesine de katkıda bulunur. Zenginleşme yasağı ilkesi, sigorta hukukunda zarar sigortaları bakımından uygulama alanı bulmaktadır. Zarar sigortaları içerisinde yer alan sorumluluk sigortalarında, zarar gören kişiye uğradığı gerçek zarar ödenerek, zenginleşme engellenmiş olur. Trafik sigortası olarak bilinen, karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortası, uygulamada en çok karşılaşılan sorumluluk sigortalarından biridir. Bu sigorta ile trafik kazası sonucu zarara uğrayan kişilerin zararının karşılanması amaçlanır. Trafik kazaları ile ilgili bazı kanun değişiklikleri, yeni genel şartların yayımlanması ve sonrasında anayasa mahkemesi tarafından verilen iptal kararları uygulamada belirsizliğe neden olmuştur. Bu belirsizlikler özellikle trafik kazası sonucu bedensel bütünlüğün ihlali ve ölüm sonucunda oluşan zararlara ilişkindir. Bu belirsizliklerin giderilmesi, sadece uygulamada istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmayacak aynı zamanda gerçek zararın tazminini sağlayacak ve zenginleşme yasağı ilkesinin uygulanmasına da hizmet edecektir.

Destekten yoksun kalma tazminatıKara yollarıMali sorumluluk sigortası+3
Merve Soytürk
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Anonim şirketlerde esas sermaye sistemi ve sürdürülebilirliği

Anonim şirketlerde pay sahiplerinin sorumluluğunun sınırlandırılmış olması ve bunun bir neticesi olarak alacaklıların korunması ihtiyacı, esas sermaye sistemini ortaya çıkarmıştır. Anonim şirket esas sermayesinin oluşturulması ve sermayenin korunması temel sütunları üzerine kurulu olan esas sermaye sistemi ile anonim şirket tüzel kişiliği, pay sahipleri ve alacaklılar arasındaki menfaat çatışmalarının dengelenmesi amaçlanmaktadır. 2000'li yıllarla birlikte esas sermaye sisteminin bu işlevi, tüm dünyada şirketler arasındaki rekabet yarışının artması ve Anglo-Sakson hukukunun etkisiyle, Kıta Avrupası hukuk sistemine dahil olan AB hukukunda sorgulanmaya başlamış ve esaslı tartışmalar gündeme gelmiştir. Bu tartışmalar, çeşitli gruplar tarafından hazırlanan raporlara ve ATAD kararlarına taşınmış, sisteme yönelik alternatifleri içeren önerileri de beraberinde getirmiştir. Türk anonim şirketlerinin uluslararası rekabetin gerisinde kalmaması için Türk Hukuku esas sermaye sistemi düzenlemelerinin de söz konusu tartışmalar bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

Alacaklının korunmasıAnonim şirketlerEsas sermaye sistemi+2
Aybüke Demir
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Otonom aracın sebep olduğu zararlardan üreticinin kusursuz sorumluluğu

Günümüzün ve geleceğin önemli konularından birisi olan otonom araçların halka açık karayollarında kullanımına ulusal ve uluslararası alanda başlanmıştır. Bu araçların herhangi bir kazaya karışması halinde kimlerin ne ölçülerde sorumlu tutulacağına ilişkin doktrinde tartışmalar mevcuttur. Bu sorumluluğun belirlenebilmesi öncelikle otonom aracın ne olduğunun ve sürüş otomasyonunda yerinin neresi olduğunun tespiti ile mümkündür. Çalışmada ayrıntılarıyla sürüş otomasyonunun sınıflandırması yapılmış ve otonom aracın bu sınıflandırmadaki yeri tespit edilmiştir. Çalışmada üreticinin kusursuz sorumluluğu ele alınmaktadır. Ulusal ve uluslararası alanlarda üreticinin kusursuz sorumluluğunun ele alındığı ayrı kanunlar bulunmaktadır. Bu kanunlar çerçevesinde otonom araç üreticilerinin sorumluluğu ortaya konulmuştur. Ayrıca StVG (Straßenverkehrsgesetz-Alman Karayolları Trafik Kanunu) 2021 değişiklikleri ile ortaya konulan Otonom Sürüş Yasası otonom araçlara ilişkin ayrıntılı düzenleme yapan ilk ulusal yasa olma özelliğine sahiptir. Çalışmada bu yasa ayrıntılı olarak incelenmiştir. Almanya örneğinde olduğu gibi ülkemizde de otonom aracın sahip olması gereken teknik donanıma ilişkin yasal bir düzenleme yapılmasının önemli olduğu vurgulanmış ve buna ilişkin örnek niteliğinde bir metin sunulmuştur. Bağımsız değişken sistemler yönünden üreticinin kusursuz sorumluluğunun sınırının ne olması gerektiği ulusal ve uluslararası doktrinde oldukça tartışmalıdır. Çalışmada bu sınırın ne olması gerektiği, temel ilkeler üzerinden bir çerçeve çizilerek anlatılmıştır. Bu şekilde bir sistem sınırının ve temel ilkelerinin bulunması, 4. seviye otonom araçların vermiş olduğu kararların hata olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinin tespiti adına oldukça önemlidir.

Ayşe Nur Merve Yazıcı
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Hukukunda tüketicinin aldatıcı reklamlara karşı korunması

Yüksek lisans tezimizde Türk Hukukunda tüketicinin değişen pazar ekonomisinde aldatıcı reklamlar karşısında korunması konusu ele alınmıştır. Teknolojik gelişmeler ile birlikte tüketici, her türlü mecra üzerinden ürün ve hizmetler konusunda sıklıkla aldatıcı reklamlara maruz kalmaktadır. Maruz kaldığı bu aldatıcı reklamlar karşısında tüketicinin, Türk Hukukunda başvurabileceği yollar ve bu reklamların denetimi hususu detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmamızda öncelikle reklam kavramı, Reklam Hukukuna hâkim ilkeler ve aldatıcı reklam kavramları üzerinde durulmuştur. Çalışmanın devamında tüketicinin Türk Hukukunda başvuru yolları ve dayandığı mevzuat hükümleri tek tek incelenmiştir. Tezimiz ile Türk Hukukunda aldatıcı reklamlara karşı tüketiciyi koruyan hüküm ve mekanizmaların neler olduğu ve ne kadar etkin olduğu araştırılmıştır.

Aldatıcı reklamReklamlarTüketiciler+3
Ayşe Nur Yılmaz
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk hukukunda taşınmazların toplu rehni

Rehin hakkının üçüncü kişilere karşı etkili olabilmesi bu hakkın ancak mevcut ve bireyselleştirilmiş bir eşya üzerinde kurulmasıyla mümkündür. Bu durum taşınmaz rehninde belirlilik ilkesi olarak ifade edilmektedir. Bu ilke gereğince hem rehin sözleşmesi yapılırken hem de tescil aşamasında teminat konusu taşınmaz belirlenmiş olmalıdır. Ancak, belirlilik ilkesi teminat konusunun yalnızca bir adet nesne olmasını da gerektirmemektedir. Hukukumuzda, TMK m. 855 hükmünde, aynı alacağın temin edilmesi için birden fazla taşınmazın rehnine imkân tanınmaktadır. Bu hükme göre teminat konusunun birden fazla taşınmaz olduğu durumlar iki tanedir. Birincisinde rehin yükü taşınmazların her birine dağıtılmakta, ikincisinde ise taşınmazların her biri alacağın tamamını temin etmektedir. İşte bu durumlardan ikincisi çalışmamızın konusunu oluşturan toplu rehindir. Böyle bir rehin türü öngörülmesi hacmi yüksek krediler bakımından hem borçlunun daha kolay kredi bulmasını hem alacaklının daha güçlü bir teminata sahip olmasını sağlama amaçlarına dayanmaktadır. Kanun koyucu, toplu rehni birlikte rehnin istisnası olarak öngörmektedir. Toplu rehnin birlikte rehinde istisna olmasının nedeni, bu teminatın yalnızca belli ön şartların bulunması hâlinde kurulabilmesidir. TMK m. 855/1 hükmüne göre toplu rehin, taşınmazların aynı malike veya teminat konusu borçtan müteselsilen sorumlu kimselere ait olması hâlinde kurulabilmektedir. Bu şartların varlığı hâlinde dahi toplu rehin kurulması zorunlu olmayıp rehin ilişkisinin taraflarının bu hususta anlaşmaları gerekmektedir. Taşınmazların aynı malike ait olması durumunda teminat konusu taşınmazlar borçluya ait olabileceği gibi üçüncü kişilere de ait olabilir. Farklı maliklere ait taşınmazların toplu rehni için ise bu kimselerin mutlaka borçtan müteselsil sorumlu kimseler olmaları gerekir. Toplu rehinde her ne kadar birden fazla rehin konusu bulunsa da alacaklıya ait tek bir rehin hakkının varlığı kabul edilmelidir. Zira, taşınmazlardan birinin satışıyla alacaklının tatmin edilmesi durumunda diğer taşınmazların yükten kurtuluyor oluşu bu sonuca ulaşılmasını sağlamaktadır. Kanun koyucu TMK m. 873 hükmünde alacaklının rehnin paraya çevrilmesi istemini tüm taşınmazlar yönünden yapması gerektiğini öngörmektedir. Dolayısıyla, alacaklının paraya çevrilecek taşınmazın seçimi konusunda da bir yetkisi bulunmamaktadır. Ayrıca bu husus da alacaklının teminat konusu taşınmaz adedine bakılmaksızın aslında tek bir rehin hakkına sahip olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada toplu rehnin anlamı, özellikleri, etkisi incelenmiş, hükümleri ise borçlu, alacaklı ve teminat konusu taşınmazlar yönünden ele alınmış, ayrıca toplu rehnin paraya çevrilmesi aşaması karşılaştırmalı hukuktaki benzer düzenleme ve uygulamalarla birlikte incelenmiştir.

Azim Öncü
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Cebri icrada borçluya ve malvarlığına dair bilgilere erişim imkânı

Cebri icra hukukunda borçluya ve malvarlığına dair bilgilere erişim, takibin ilerlemesi bakı-mından önemlidir. Bu çalışma kapsamında çeşitli sınıflandırmalar altında borçluya ve mal-varlığına dair bilgilere erişim imkânı incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde bilgiye erişimin temelleri; kavram, tarihî gelişim, bazı temel haklarla olan bağlantı, cebri ic-ranın etkinliğine dair bazı güncel gelişmeler başlıkları altında ele alınmıştır. Çalışmanın ikin-ci bölümünde bilgiye erişimin kapsam ve içeriği; konu, kişi ve zaman ayrımlarına göre de-ğerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise bilgiye erişimin etkinliğini art-tırmaya yönelik araçlar ve bilgiye erişime dair özellik arz eden bazı durumlar incelenmiştir.

Bilgi erişimBorçluCebri icra+3
Bahadır Kuş
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi ve tasfiye

Toplumun yapı taşı olan aile; gelenek, görenek ve kültürel yapımız gereği evlilik birliği ile kurulmaktır. Evlilik birliği süresince eşler arasındaki mal varlığının yönetim, yararlanma ve tasarruf işlemleri ile mal rejimi sona erdiğinde mal paylaşımının hangi kurallara tâbi olacağı mal rejimi hükümlerinde açıklığa kavuşturulmuştur. Ülkemizdeki evliliklerin çoğunda yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma uygulanır. Edinilmiş mallara katılma rejiminde, mal paylaşımı evlilik birliğinin sona ermesiyle gündeme gelmektedir. Nitekim mal rejiminin sona ermesiyle beraber evlilik birliği içinde eşlerin karşılıklı fedakarlıkta bulundukları esasını benimseyen bu kurumda, eşlerden birinin istemi üzerine diğer eşin evlilik süresi içinde edindiği mallar üzerinde alacak hakkı talep etmesi söz konusu olacaktır. Bu alacak hakkının mahkeme aracılığıyla tespitinde, kanunda öngörülen teknik aşamalar kat edilerek malvarlıkları belirlenecek ve tasfiyeye gidilerek bilirkişi yardımıyla malvarlığındaki aktiflerden pasifler çıkarılarak ortaya çıkan artık değer üzerinden diğer eşin katılma alacağı bulunacaktır. Bu çalışmamızda edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi ve tasfiyesi üzerinde ayrıntılı durularak, konunun anlaşılması farklı yazarların görüşlerine ve Yargıtay kararlarına yer verilerek sağlanıp, konunun uygulamada ortaya çıkan sorunları üzerinde durulmuştur. Çalışmamızın birinci bölümünde, edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi, sona erme nedenleri, ikinci bölümünde tasfiyesi, edinilmiş mallara katılma rejiminin ilkeleri, denkleştirme, eklenecek değer ve değer artış payı alacağı konuları, üçüncü bölümünde ise tasfiyenin hükümleri, katılma alacağı, özel paylaşım kuralları getiren aile konutu ve ev eşyası, tasfiyenin gerçekleşmesi süreci doğrultusunda ele alınmıştır.

Edinilmiş mallara katılma rejimiTasfiyeTürk Medeni Kanunu+1
Halime Savaş Öztürk
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Medeni Hukuk kapsamında boşanma davasında alınabilecek geçici tedbirler

Günümüz yargı sistemi içerisinde davalar uzun yıllar boyunca devam edebilmektedir. Bir sorunun çözümünün uzun yıllar alması, bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirmektedir. Bu olumsuz etkilerin önüne geçilebilmesi adına geçici hukuki koruma yollarının öngörüldüğü görülmektedir. Geçici hukuki korumanın önem taşıdığı alanların başında, aile ve evlilik kurumu gelmektedir. Aile kurumu, toplumun temel yapı taşı konumundadır. Ailenin hem kişisel hem de sosyal açıdan çeşitli ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanması, aile bireylerinin yükümlülüğü altındadır. Evlilik birliğinin korunmasına yönelik geçici önlemlerin en temel özelliği, boşanmayı önlemeleridir. Alınacak önlemler, hem eşler adına hem de çocuklar için önem ifade etmektedir. 6284 sayılı kanun, alınacak önlemlerin temelini oluşturmaktadır. Bu kanuna dayanarak şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları bir koruma imkânına sahip olabilmektedir. Söz konusu tedbirlerin en temel özellikleri, mağdura yönelik alınacak tedbirler olmalarıdır. Bu tedbirlerin, şiddet uygulayan veya şiddet uygulamasından şüphelenen kişiler hakkında uygulanmaları mümkün değildir.

BoşanmaDavalarGeçici tedbir+1
Ayşen Şahinci Duran
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Milletlerarası özel hukuk bağlamında Blockchain

2008 yılında Satoshi Nakamoto tarafından yazılan "Bitcoin: A-Peer-to-Peer Electronic Cash System" isimli makale ile ortaya çıkan 'Blockchain', kavramı merkezi bir yapısı olmayan, dağıtık ağ yapısına sahip, güvenli ve değiştirilemez bilgilerin depolandığı bir defter sistemini ifade etmektedir. 'Bitcoin' ise, bu sistem üzerinde merkezi bir yapı olmadan direkt olarak bir kişiden diğer bir kişiye aracısız olarak aktarılabilen bir kripto paradır. Tez kapsamında bu iki kavramın yanında, kripto paraların kolaylıkla değişim ve transferlerinin yapıldığı platformlarda hayati önem taşımaktadır. Ülkemizde ve dünyada, yüz milyonu aşan kullanıcı sayısı ile bu platformlar, bir trilyon dolarlık işlem hacminin üzerine çıkmışlardır. Sözleşme taraflarının bu platformları kullanarak birbirlerine kripto para transfer etmeleri alım-satımları sırasında, gerek alıcı ve gönderici taraf, gerekse platformlarla kullanıcılar arasında hukuki ihtilaflar ortaya çıkabilmektedir. Çıkacak olan bu uyuşmazlıkların esasına girilmeden önce, esasa hangi hukuk kurallarının uygulanacağı problemine çözüm bulmak gerekir. Konu ile alakalı olarak yeknesak bir kurallar bütünü mevcut olmadığı için, ulusal hukuklardaki veya birliklerdeki kanunlar ihtilafı kuralları ile bu sorun çözülecektir. Kanunlar ihtilafı kurallarında bulunan, sübjektif ve objektif bağlama kuralları ile taraflar arasında akdedilen sözleşmeye uygulanacak hukukun tespiti yapılacaktır. İrade muhtariyeti çerçevesinde, tarafların seçtikleri hukuk, kanunun izin verdiği ölçüde, yani kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralların dışında uygulama alanı bulacaktır. Tarafların hukuk seçiminin bulunmaması halinde, objektif bağlama kuralları, platformlar kullanılarak yapılan kripto para transferleri sözleşmelerine uygulanacaktır. Tez konusu teknoloji, uluslararası alanda kara para aklama ve terör finansmanında oldukça fazla kullanıldığı için, sözleşmeyle ilişkili ülkelerin ve üçüncü ülkelerin, kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kuralları oldukça fazla uygulama alanı bulacaktır.

BlockchainBlok zinciri sistemiFinansman+7
Mehmet Çoğalan
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Medeni Usul Hukukunda maddi hataların düzeltilmesi (HMK M.183)

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.183 hükmü uyarınca bir yargılamada tarafların veya mahkemenin dava dosyasında bulunan belgelerdeki açık yazı ve hesap hataları düzeltilebilecektir. Yargılamada gündeme gelen yazı ve hesap hatalarının gerçeğe aykırı olduğu duraksamaya yer bırakmayacak kadar anlaşılır ise ortada açık bir maddi hata söz konusudur. Maddi hataların düzeltilmesi ile bünyesinde açık yazı ve hesap hatası bulunan belgelerin düzeltilmesine imkân tanınarak işlemin gerçeğe uygun hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Maddi gerçeğe ulaşmayı, hukuki güvenliğin tesisini ve adaletli karar vermeyi amaçlayan medeni usul hukuku şekli bir hukuk dalıdır. Sırf açık yazı ve hesap hatası nedeniyle yapılan usulî işlemin iptali katı bir şekilcilik olarak öngörülmüş ve katı şekilciliğin önüne geçilmek suretiyle usul işleminin düzeltilmesine imkân tanınmıştır. Bu durum aynı zamanda, Anayasa m.141/5 ve HMK m.30'da düzenlenen usul ekonomisi ilkesinin bir gereğidir. Bu çalışmada maddi hataların düzeltilmesi kurumu, Kanun'un 183'üncü maddesi hükmü ile sınırlı olacak şekilde dar ve teknik olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Yargı kararlarında maddi hata kavramını genişleten uygulamalara rastlanılması ve maddi hataların mahallinde düzeltilmesinin geciktirilmesi sebebiyle üst derece yargılamalara da sirayet etmesiyle doğabilecek çelişkiler, sakıncalar bu konunun tarafımızca ele alınması gerekliliğini artırmıştır.

Hata düzeltmeKanunlar 6100 sayılıMaddi hukuk+5
Rümeysa Günyaktı Kahye
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Mecra hakkı

Çalışmamızın konusunu sınırlı aynî hakların içerisinde yer alan ve irtifak hakkı niteliğine sahip mecra hakkı oluşturmaktadır. Mecra hakkı; sahibine elektrik, su, doğalgaz gibi madde, enerji ve verilerin taşınmasını sağlayan transit mecraların bir ya da birden fazla taşınmazdan geçirilmesini sağlayan irtifak hakkıdır. Bu irtifak hakkı taşınmaz malikinin rızasıyla iradî ya da komşuluk hukukunun gerekli kıldığı hâllerde zorunlu olarak kurulabileceği gibi kamulaştırma yoluyla idare lehine de tesis edilebilir. Türk Medenî Kanunu'nda açıkça ifade edilmediğinden mecra hakkının hukukî niteliği konusunda hem Türk hukukunda hem de İsviçre hukukunda tartışmalar mevcuttur. Mecra hakkının bünyesinde inşa etme yetkisinin bulunması bu irtifak hakkını üst hakkına çevirmez. Mecra hakkı, mecraların taşınmazla doğrudan bağlantısının bulunmasına bakılmaksızın bir katlanma irtifakıdır. İradî mecra hakkı kişi lehine ya da taşınmaz lehine kurulabilir. Buna mukabil zorunlu mecra hakkı yalnızca taşınmaz lehine kurulabilen kanunî irtifak hakkıdır. Zorunlu mecra hakkı taşınmaz mülkiyetinin dolaylı kısıtlamalarından olduğu için hak talebinde bulunan taşınmaz maliki doğrudan doğruya yüklü taşınmaza giremez. Talep sahibi, irtifak hakkının kurulması için yüklü taşınmaz malikiyle sözleşme yapmalı ya da dava açmalıdır.

Ayni haklarEşya hukukuKomşu hakları+7
Hüseyin Kağan Zengin
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortalarında tazminat hakkından vazgeçilmesi

İcat edildiği tarihten bu yana hayatımızın vazgeçilmez birer parçası haline gelen motorlu taşıtlar, karayolunda işletilirken bir kişinin ya da bir şeyin zarara uğramasına neden olabilmektedir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca işletenlerin Karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırması zorunlu tutulmuştur. Gerçekleşen trafik kazası nedeniyle zarar görenin, sigorta ettiren ile sigortacı arasında akdedilen zorunlu mali sorumluluk sigortası sözleşmesinde belirlenen sigorta tutarıyla sınırlı olmak üzere sigortacıya doğrudan doğruya talep ve dava hakkı bulunmakta olup zararının giderilmesi amacıyla tazminat talep edebilmesi mümkündür. Ancak zarar gören çeşitli sebeplerle tazminat talep etme hakkından vazgeçebilmekte, zararına karşılık gelen tutardan daha azına razı olmak suretiyle sorumluları ibra edebilmekte yahut bazı hukuki kurumların doğurduğu sonuçlarla tazminat hakkından vazgeçmiş sayılabilmektedir. Hukuki açıdan çeşitli yansımaları bulunan bu gibi durumlar kimi zaman haksız sonuçlar doğurabilmekte ve bazı tartışmaları gündeme getirmektedir. Bu çalışmada öncelikle sigorta türleri içerisinde karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortasının yeri ve hukuki niteliği ele alınacak, ardından karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortasında sorumluluğa ve tazminat hakkına ilişkin esaslar incelenecektir. Son olarak karayolları motorlu araçlar zorunlu mali sorumluluk sigortasının kapsamıyla sınırlı olmak üzere tazminat hakkından vazgeçilmesi yahut vazgeçilmiş sayılması sonucu doğuran haller ele alınacaktır. Bu hallerden özellikle uzlaştırma kurumu üzerinde durulacak; trafik kazası sonucunda üçüncü kişinin yaralanmasının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca taksirle yaralama suçuna vücut vermesi sebebiyle, tarafların uzlaşmaları halinde bir daha tazminat davası açılmasının mümkün olup olmadığı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 253/19 ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu m. 111 hükümleri de göz önüne alınmak ve çeşitli yargı kararlarına da yer verilmek suretiyle tartışılmaya çalışılacaktır.

Kanunlar 5237 sayılıKara yollarıMotorlu taşıtlar+5
Sevda Nur Gürses
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Mirastan feragat sözleşmesi

Mirastan feragat sözleşmesi, muhtemel mirasbakan ve onun muhtemel mirasçısı arasında akdedilen bir miras sözleşmesidir. Mevzubahis akdin, "olumsuz miras sözleşmesi" yahut "mirastan vazgeçme sözleşmesi" olarak da adlandırıldığı görülür. Osmanlı hukukunda bulunmayan bu hukuki imkan, 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Kanunu Medenisi ile Türk hukukuna kazandırılmıştır. Mirastan feragat sözleşmesi, mirasbırakana terekesini planlama fırsatı veren hukuki müesseselerin başında gelir. Muhtemel muris yönünden bakıldığında, ölüme bağlı tasarruf niteliğinde bir işlem söz konusudur. Akdin ivaz karşılığında yapıldığı hallerde muris, mirasçının gelecekteki miras payını adeta satın almaktadır (Erbauskauf). Muhtemel mirasçı açısından ise bu sözleşme, gelecekte elde edebileceği miras payından kısmen veya tamamen vazgeçme anlamı taşır. Onun işlemi terekesine değil malvarlığına etki edecek türdendir. Bu nedenle, feragat eden taraf bakımından sağlararası bir hukuki işlem söz konusudur. Görüldüğü üzere, mirastan feragat sözleşmesi ikili bir yapıdadır. Ölüme bağlı tasarruf olması yönüyle miras hukukunun, sağlararası hukuki işlem olması yönüyle de borçlar hukukunun kapsamında değerlendirilecek çeşitli özelliklere sahiptir. Öte yandan, özellikle ivazlı mirastan feragat sözleşmesinin hukuki niteliği fazlasıyla tartışmalıdır. Zira ivazlı mirastan feragat akdi kapsamında, ölüme bağlı unsur ile sağlararası unsur yan yana gelmektedir. Söz konusu unsurların tek bir hukuki işlem bünyesinde mi birleştikleri yoksa iki ayrı hukuki işlem mi oldukları meselesi, burada yürütülen tartışmaların odak noktasını oluşturur. Bu çalışmada, mirastan feragat sözleşmesinin hukuki niteliğine ve konusuna ilişkin tartışmalara açıklık getirilmiş, bu sözleşmenin nasıl kurulacağına, hükümlerinin neler olacağına ve hangi hallerde sona ereceğine dair ayrıntılı açıklamalar yapılmıştır. Yapılan açıklamalarda 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu ve Türk miras hukuku esas alınmakla beraber, yeri geldikçe İsviçre medeni hukukundan ve Alman medeni hukukundan da karşılaştırmalı şekilde faydalanılmıştır. Bunun yanı sıra, çalışma boyunca, mirastan feragat tasarrufunu inceleyen yüksek yargı içtihatlarından da geniş biçimde yararlanılmıştır. Böylelikle hem uygulamanın konuya ilişkin yaklaşımı ortaya konulmuş hem de mirastan feragat sözleşmesine dair somut ve güncel sorunlar tespit edilmiştir.

FeragatMedeni hukukMiras+3
Mehmet Can Sürmeli
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kiraya verenin hapis hakkı

Kira sözleşmesi, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerden olup, kiraya verenin temel borcunu kiralananın kullanımını kiracıya bırakmak oluşturur. Kiraya verenin bu borcu, sadece sözleşmenin başında yerine getirilmesi gereken bir borç değildir. Kiraya veren, sözleşme süresince kiralananın kullanımını kiracıya bırakmalıdır. Kiracının temel borcu ise kiralananın kullanımı karşılığında kira bedeli ödemektir. Dolayısıyla kiraya verenin teslim borcu, önce ifa edilmesi gereken borçlardandır. Kiracının kira bedelini ödememesi durumunda kiraya veren, ödemezlik def'inden faydalanamaz. Kira bedeli alacağının güvencesi olarak kiraya verene hapis hakkı tanınmıştır. Uzun süredir kira bedeli ödeme borcunu yerine getirmeyen kiracıya karşı kiraya vereni korumak maksadıyla muaccel olmamış alacaklar için de hapis hakkı tanınmıştır. Ancak kiraya verenin sadece taşınmaz kiralarında hapis hakkı vardır. Hakkın konusunu oluşturan taşınırların belli özelliklere sahip olması gerekir. Kural olarak taşınırların kiracıya ait olması gerekir. Kiraya veren, hapis hakkını kullandığı taşınırları paraya çevirerek alacağını öncelikli olarak alır. Bu taşınırların kiralanandan götürülmek istenmesi halinde kiraya verenin takip hakkı vardır.

Hapis hakkıKiraKira sözleşmesi+2
Fatma Büşra Gülşen
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Türk soylu yabancıların çalışma hakkı ve çalışma özgürlüğü

Bu çalışma, son dönemlerde Türk hukuku bakımından önem arz etmeye başlayan Türk soylu yabancıların çalışma hakkına ilişkin düzenlemeleri ele almak, Türk soylu yabancıların çalışma hakkı bakımından kendilerine tanınan farklı statüden ne şekilde yararlanabileceklerini incelemek, Türk soylu yabancıların çalışma özgürlüğünün hangi meslekler bakımından söz konusu olduğunun ve bu özgürlüğün sınırlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde genel olarak yabancı kavramından, yabancı türlerinden, yabancıların çalışma hakkından, yabancıların çalışma hakkından yararlanabilmesi için hangi şartları taşımaları gerektiğinden, yabancıların çalışma hakkına getirilen sınırlandırmalardan bahsedilmiştir. İkinci bölümde ise ilk olarak Türk soylu yabancı kavramı incelenmiş daha sonra Türk soylu yabancılara çalışma hakkı bakımından hangi mesleklerde özgürlükler sağlandığı, bu çalışma özgürlüğüne hangi meslekler bakımından sınırlandırma getirildiği, Türk soylu yabancıların çalışma iznine ilişkin usul ve esaslar incelenmiş, son olarak da Türk soylu yabancıların sosyal güvenlik hakları, siyasi hakları ve mesleki kuruluşlara üye olabilmek haklarına bu bölümde yer verilmiştir. Türk soylu yabancıların çalışma hakkına ilişkin kabul edilen 2527 sayılı Kanun ve bu Kanununun Uygulanması Hakkındaki Yönetmelik ile Türk soylu yabancılar, çalışma hakkı bakımından yasal olarak diğer yabancılardan farklı hak ve özgürlüklere sahip olmuş olsalar da uygulamada bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızda uygulamada ortaya çıkan bu sorunlara da yer verilmiştir.

Dış TürklerYabancılarÇalışma+4
İrade Abdullayeva
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Çalışma süreleri ve dinlenme sürelerinin düzenlenmesinde işverenin yönetim hakkı ve sınırları

İşçinin iş görme borcunu yerine getirebilmesi için işverenin emrinde bulunduğu süreyi ifade eden çalışma süreleri; İş Kanunlarında gerek mutlak ve nispi emredici hukuk kuralları ile gerekse de yedek hukuk kuralları ile düzenlenmiştir. Ancak iş ilişkisinde ortaya çıkabilecek her türlü ihtimalin ya da çalışma şeklinin kanunlarla düzenlenebilmesi mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunun bir sözleşme hukuku olması prensibinden hareketle kanunda çerçevesi çizilen çalışma ilişkileri, akdi kaynaklar ve bu kaynaklar arasındaki hiyerarşide en alt sırada bulunan yönetim hakkı ile somutlaşacaktır. Yönetim hakkının kaynağına dair hakim görüşe göre bu hak iş sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu ve ardından çıkarılan sair mevzuat ile birlikte çalışma süreleri ve dinlenme sürelerine dair getirilen esneklik sağlayan düzenlemeler işverenin yönetim hakkının sınırlarını genişletmiştir. Bununla birlikte kanun, bazı işçi grupları bakımından esnekliği minimum seviyede tutmuştur. Bu işçilerin başında yeraltı maden işçileri, genç işçiler, kadın işçiler ile yaptıkları işlerin sağlık bakımından sakıncalı olması sebebiyle günlük azami çalışma süresi bazında korunan işçiler gelmektedir. Çalışma sürelerinin düzenlenmesinde olduğu gibi dinlenme sürelerinin düzenlenmesinde de işverenin yönetim hakkına ilişkin sınırlamalar geçerli olacaktır. İşverenin kanuni ya da akdi kaynaklara aykırı olarak vereceği talimatlar işçiyi bağlamayacaktır. Ancak tarafların anlaşarak işverene verilebileceği yetkiler söz konusu olduğunda iş hukukunun akdi kaynakları ile verilen bir yetki aranacaktır. İşin düzenlenmesinde işverenin yönetim hakkının sınırlandırılmasının ardından bu konuda işverene verilecek olan yetki ile yönetim hakkının genişletilmesi mümkün olabilecektir. Ancak böyle bir yetki verilmemişse ya da işverenin genişletilmiş yönetim yetkisini de aşan talimatlar verilmek istendiğinde çalışma koşullarında esaslı değişiklikten söz edilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Çalışma Süreleri, Dinlenme Süreleri, İşverenin Yönetim Hakkı, İşin Düzenlenmesi

DinlenmeDinlenme süreleriYönetim+5
Hasan Yılmaztürk
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuk

Ticari hayatta belli bir tacire ait işletmecilik yönteminden yararlanılarak mal ve/veya hizmet sürümünün yeknesak görünüm altında başka tacirler tarafından yapılması franchise sözleşmelerini ortaya çıkarmıştır. Dünyada ve Türkiye'de franchise sözleşmeleri yaygın olarak yapılmaktadır. Buna göre, farklı ülkelerden Türkiye'ye franchising gelmekte ve Türkiye'den de farklı ülkelere franchising verilmektedir. Bu durum, milletlerarası nitelikli franchise sözleşmelerinin ve bu sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların, milletlerarası özel hukuk bakımından ele alınmasını gerektirir. Bu bağlamda, franchise sözleşmeleri bakımından Türk hukukunun yanı sıra yabancı hukukların da uygulanması ihtimali ortaya çıkar. Birçok ülke hukukunda olduğu gibi Türk hukukunda da düzenlenmeyen franchise sözleşmeleri; başka sözleşmelere ilişkin unsurları barındırmakta, benzer sözleşmelerle karşılaştırılmakta, farklı türleri içermekte, farklı hukukî nitelik ve özellikleri haiz olmaktadır. Franchise sözleşmelerinin söz konusu karmaşık yapısı, uygulanacak hukukun tespitinde etkili ve belirleyicidir. Bu bağlamda, milletlerarası franchise sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların hangi hukuka göre çözüme kavuşturulacağı, yani bu sözleşmelere uygulanacak yetkili hukukun tespiti meselesi önem taşır. Ayrıca, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanının da ortaya konulması gerekir. Çalışmamızda; Türk hukuku bağlamında, karşılaştırmalı hukuktan da yararlanılarak, franchise sözleşmelerinin maddi hukuktaki yapısı, sübjektif ve objektif bağlama kuralı uyarınca milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukukun tespiti, franchise sözleşmesi statüsünün uygulama alanı, yani bu hukukun kapsamına giren ve kapsam dışı kalan hâller ele alınmıştır. Bu çerçevede, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun hükümleri bağlamında ve karşılaştırmalı hukuk ışığında, milletlerarası franchise sözleşmelerine uygulanacak hukuka ilişkin inceleme ve değerlendirme yapılarak sorunlar ve çözüm önerileri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Franchise sözleşmeleri, milletlerarası franchise sözleşmeleri, uygulanacak hukuk, uygulanacak hukukun tespiti, sözleşme statüsünün uygulama alanı

Dağıtım sözleşmeleriDevletler özel hukukuFranchising sözleşmesi+4
Ömür Karaağaç
Ankara Hacı Bayram Veli University · Institute of Graduate Studies
2022
00