Gaziantep University
Discipline

Medical Biology

Gaziantep University

180

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

RHO-kinaz (ROCK) inhibitörlerinin moleküler modelleme yöntemiyle incelenmesi

Rho-kinaz (ROCK), serin/treonin protein kinaz ailesinin bir üyesi olup yaklaşık 160 kDa ağırlığındadır. Bu enzimin ROCKI ve ROCKII olmak üzere iki izoformu bulunmakta olup, her iki enzimde tüm hücrelerde eksprese edilmektedir. ROCKI'in akciğer, karaciğer, dalak, böbrek ve testiste, ROCKII'nin ise beyin ve kas hücrelerinde daha fazla eksprese edildiği bilinmektedir. Rho ile etkileşerek aktive olan ROCK, düz kas kasılması, hücre büyümesi, adezyonu, migrasyonu, motilitesi, gen ekspresyonu ve apoptozu de içeren birçok farklı hücresel fonksiyonlarda etkili olmaktadır. Bu etkileri ile kanser hücrelerinin invazyon ve metastatik aktivitelerini düzenlemektedir. ROCK inhibitörleri ile bu hücresel fonksiyonların azaltıldığı ve kanser hücrelerinde metastazın baskılandığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile ROCKI ve ROCKII enzimlerine karşı deneysel çalışmalar sonucunda terapötik potansiyel gösteren 156 adet inhibitör yapının moleküler doking çalışması ile atomik seviyede etkileşim mekanizmalarının belirlenmesini amaçlanmıştır. Bu analiz sonucunda, her iki enzime özgü etkileşim bölgeleri belirlenmiş olup, ROCKI için Val90, Lys105, Val137, Asp160, Asp202, ROCKII için ise Arg100, Ala119, Lys121, Ala213 ve Asp218 aminoasitlerinin daha yaygın etkileşimde bulunduğu gözlemlenmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda, enzimlerin belirlenen etkileşim bölgesine yönelik daha etkin ve spesifik ROCK inhibitörlerinin geliştirilmesiyle ROCK'ın görev aldığı hastalıkların tedavi edilmesine imkan sağlanabilecektir.

ModellemeMoleküler yapıNeoplazm metastazları+3
Burcu Bayel Seçinti
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda otofaji inhibitörü 3-metiladenin ve aktivatörü rapamisinin üreme ilişkili parametreler üzerine etkilerinin araştırılması

Otofaji üreme döngüsü içerisinde primordial folikül, sperm gelişiminden embriyogenez ve plasenta gelişimine kadar birçok işlevde görev almaktadır. Mevcut çalışmada otofaji inhibitörü 3-Metiladenin ve aktivatörü Rapamisinin dişi ve erkek sıçanlarda üreme sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 32 erkek ve 32 dişi olmak üzere toplam 64 adet Wistar albino cinsi sıçan her grupta 8 hayvan olacak şekilde kontrol, sham (distile su 1 mL/gün), 3-Methiladenin (15 mg/kg/gün), Rapamisin (2 mg/kg/gün) olmak üzere 8 gruba ayrıldı. Uygulamalar oral gavaj ile toplam 40 gün yapıldı. Uygulanan ilaçların dişi ve erkek üreme sistemi üzerine etkilerinin belirlenmesi için spermiogram, ELISA, histolojik ve moleküler analizler kombine edilerek kullanıldı. Erkek sıçanlarda 3-MA'nın anormal kuyruk oranında artışa, testosteron seviyesinde ve RBM9, BAX, BCL2, CASP7, CASP3, APAF1 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya, RAPA'nın ise testosteron seviyesinde ve RPS6 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya; RBM9, RPL4, SITC, BCL2, APAF1 mRNA gen ekspresyon seviyesinde artışa neden olduğu belirlendi. Dişi sıçanlarda ise 3-MA'nın AMH seviyesinde azalma ve GDF9 mRNA ifadesinde artışa; RAPA'nın ise AMH seviyesinde ve RPS6 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya neden olduğu gösterildi. Otofajik düzenlenmenin 3-MA ve RAPA gibi dışarıdan verilen çeşitli moleküllerle aktive edilmesi veya inhibe edilmesinin hem erkek hem de dişi sıçanlarda hormon profillerini ve gametogenezde etkili gen ifadelerini bozabileceği veya değiştirebileceği belirlenmiştir.

KısırlıkKısırlık-erkekKısırlık-kadın+6
Mürşide Gizem Bircan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertil erkeklerin semen örneklerinde otofaji ilişkili genler ve uzun kodlamayan ribonükleik asit (RNA) gen ifadelerinin araştırılması

Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, uzun kodlamayan RNA (long non-coding RNA; lncRNA)'ların spermatogenez sürecinde görev aldıkları ortaya konmuştur. Mevcut çalışmada testis dokusunda ve sperm örneklerinde varlığı saptanan bazı lncRNA'ların ifadelerinin normospermik ejakulat örnekleriyle infertil bireylerden elde edilen belirli anomalilere sahip ejakulat örneklerinde karşılaştırılması amaçlamıştır. Çalışmaya 30 sağlıklı kontrol, 30 astenospermia, 30 teratospermia ve 30 oligoastenoteratospermia'lı birey dahil edildi. Bu bireylerden rutin spermiogram analizleri sırasında elde edilen ejakulat örnekleri toplandı. Ejakulat örneklerinde qRT-PCR yöntemi ile 8 tane otofaji ilişkili lncRNA ve 4 tane otofaji ilişkili gen olmak üzere totalde 12 genin ifade profilleri analiz edildi. Kontrol grubuna göre analiz edilen gen ifadelerinin asteno ve teratospermia gruplarında anlamlı olarak değişmediği ancak oligoastenoteratospermia grubunda H19, HOTAIR, MALAT1, NBR2, HULC, ROR, ATG7 ve LC3 gen ifadelerinin anlamlı olarak arttığı; TGFB2, MEG3, Beclin1 ve ATG5 gen ifadesinin ise değişmediği gözlendi. LC3 ifadesinin kontrole göre oligoastenoteratospermia grubunda anlamlı olarak arttığı gözlendi Otofaji indükleyici lncRNA ve genlerin oligoastenoteratospermi hastalarda yüksek miktarda ifade edildiği belirlendi. Bu veri özellikle oligoastenoteratospermia etyopatogenezinde otofajide görevli lnc-RNA'ların ve genlerin ifade artışlarının önemli roller oynayabileceğini ve otofajik düzenlenmenin ciddi bir şekilde bozulduğunu göstermektedir. Özellikle oligoastenoteratospermia hastalarında otofajik baskılayıcıların terapotik birer hedef olabileği öngörülmektedir.

Gen ifadesiGenlerKısırlık+4
Şebnem Nur Keke
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Prematür over yetmezlik sıçan modellerinde mitokondrial biyogenez yolaklarının araştırılması

Prematür over yetersizliği (POY) 40 yaşından önce ovaryan fonksiyonların durması nedeni ile oluşan amenore durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçte reaktif oksijen türleri (ROS) ve mitokondrial biogenezin önemli roller oynadığı ifade edilmektedir. Projede sisplatin ve stresin over dokusu ve öğrenme üzerine olan kötü etkilerinin önlenmesinde AP39'un rolü olup olmadığının ve POY gelişiminde mitokondrial biyogenez yolaklarının rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Spraque Dawley cinsi 60 adet dişi sıçan her grupta 10 hayvan olacak şekilde kontrol, AP39, sisplatin, sisplatin+AP39, stres ve stres+AP39 grubu olarak ayrılmıştır. POY 10 gün süreyle 10mg/kg sisplatin veya immobilizasyon stresi ile oluşturulmuştur. 55 günlük çalışma süresi sonunda son 5 gün boyunca Moris su tankı testi yapılarak POY'un bellek üzerine etkisi incelenmiştir. Sıçanlar dekapite edilerek hormon seviyeleri, boy, kilo, over ağırlığı, siklus takibi, mitokondrial biogenez gen ifadeleri gibi parametreler kontrol grubuyla karşılaştırılarak araştırılmıştır. Kontrol grubuna göre sisplatin ve stres gruplarında boy, kilo, over ağırlığı ve serum E2 düzeylerinde anlamlı azalma, siklus döngüsünde bozulma, serum FSH ve LH değerlerinde artma olduğu belirlendi. Mitokondrial biyogenez ve over ile ilişkili genlerin kontrole göre hem sisplatin hemde stress gruplarında anlamlı olarak değiştiği saptandı. Hipokampus ve hipotalamus dokularında öğrenme ilişkili gen ifadelerinin anlamlı olarak değiştiği bulundu. Moris'in su tankı test verileri stres ve sisplatine maruz kalan sıçanlarda kontrole göre öğrenme güçlüğünün oluştuğunu ortaya koydu. Sisplatinin ve stresin benzer şekilde POY'a yol açtığı, öğrenme sürecini bozduğu ve over dokusunundaki normal mitokondrial biogenez ve folikülogenez süreçlerini bozduğu ancak AP39'un iyileştirici etkisinin sınırlı düzeyde olduğu gösterilmiştir.

MitokondrilerOver hastalıklarıOver yetmezliği-prematür+2
Bilgi Erbay
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Meteorin benzeri olarak bilinen yeni bir hormonun kalp iskemi reperfüzyon hasarındaki rolünün araştırılması

Miyokart infarktüsü (MI), yüksek mortalite ve morbidite oranına sahip bir kalp rahatsızlığıdır (KR). Egzersizin MI üzerinde koruyucu etkileri olduğu bilinmesine rağmen bu süreçte görev yapan aracı moleküller tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda kalp ve kas dokuda sentezlendiği bilinen METRNL'nin kalp iskemi hasarındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. İnsan kontrol ve MI serum örneklerinde (n=200) METRNL düzeyi ELİSA analizi kullanılarak değerlendirildi. Wistar albino sıçanlar; kontrol, I\R, egzersiz (E), I\R+E, I\R+M ve I\R+E+M olmak üzere her grupta 6 sıçan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı (n=6). Egzersiz için 6 hafta treadmill koşu uygulaması yapıldı. Sıçan in vivo iskemi/reperfüzyon modeli oluşturuldu. Kalp, kas, beyaz yağ (BY) doku ve damar dokusunda mitokondriyal biyogenez (MB) ile ilişkili genlerin ifadelenme düzeyleri qRT-PCR ile yapıldı. Kalp, kas ve serum örneklerinde METRNL, IL-4, CK-MB ve ATP düzeyleri ELİSA ile değerlendirildi. METRNL'nin damar kasılmaları üzerine etkisinin belirlenmesi için izole organ banyosu uygulandı. Kontrol ile karşılaştırıldığında insan serum METRNL düzeylerinin MI hastalarında değişmediği tespit edildi. Kontrol grubuna göre, I/R grubunda kalp METRNL ifadesinin anlamlı olarak azaldığı gözlendi. Kalp METRNL düzeylerinin egzersiz yapan tüm gruplarda normalleştiği belirlendi. Kontrole göre diğer gruplarda, kalp ve kas dokularında MB ile ilişkili gen ifadelerinin anlamlı olarak değişim gösterdiği saptandı. METRNL verilen gruplarda TFAM düzeylerinin anlamlı olarak arttığı gözlendi. İzole organ banyosu deneyinde METRNL'nin 12,5 µg/ml dozunda vasküler kontraksiyonları önemli ölçüde arttırdığı bulundu. Mevcut çalışmanın, egzersizin I/R'deki koruyucu özelliğinin MB ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. METRNL'in I/R hasarında azaldığı ve egzersizin bu azalmayı normalleştirdiği bulundu. METRNL'in sıçan kalp I/R modelinde TFAM seviyelerini artırarak, EKG bulguları iyileştirerek ve vasküler kontraksiyonları artırarak koruyucu özelliklere sahip olabileceği düşünülmektedir.

EgzersizHormonlarKalp+7
Tuğçe Yakınbaş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomların L-NAME sıçan preeklampsi modelinde tedavi edici etkilerinin araştırılması

Preeklampsi, normotansif olan bir kadında 20. Gebelik haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri başlangıcı ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın etyolojisi kesin olarak bilinmemekle birlikte, maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenlerinden olan kompleks bir sendromdur. Bu süreçten sorumlu olan moleküllerin tanımlanması bu açıdan oldukça önem arz etmektedir. Halihazırda doğal taşıyıcı olarak var olan eksozomların, biyodağılımının ve plazmadaki kararlılığının yüksek olması ve her hücreden elde edilebilir olmaları onları tedavi edici uygulamalar için uygun bir aday yapmaktadır. Bu çalışmada sıçanlarda L-NAME ile oluşturulan erken ve geç preeklampsi modelinde mezenkimal kök hücre (MKH) kaynaklı eksozomların iyileştirici etkilerinin biyokimyasal, moleküler ve davranış deneyleriyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 72 hamile sıçan sezaryen (n=36) ve doğum grubu (n=36) olmak üzere 2 ana gruba ayrıldı. Her bir grup Kontrol, Erken preeklampsi, Geç preeklampsi, Eksozom, Erken preeklampsi+Eksozom, Geç preeklampsi+Eksozom olmak üzere 6 alt gruba ayrıldı. Preeklampsi modeli oluşturmak için içme sularında L-NAME (0,3 mg/L) verildi. Tedavi grubundaki sıçanlara ise intraperitoneal olarak eksozom (600 µl/kg) verildi. Sistolik kan basıçları G0, G12 ve G19'da ölçüldü. Sezaryen gruplarımız plasenta, yavru ağırlıkları ve yavru sayısı açısından karşılaştırıldı. Doğum gruplarında her bir annenin 1 dişi ve 1 erkek yavrusunda gebeliği sonlandıktan sonra bilişsel hafızayı incelemek için 30. ve 90. Günlerde açık alan, yeni nesne tanıma ve Barnes Labirent testleri yapıldı. Deney bitiminde plasentalardaki mRNA kat değişimleri RT-PCR ile ortaya konuldu. ELISA ile serumdaki ilgili bazı proteinler test edildi. Plasental histopatolojinin incelenmesi için H&E boyama yapıldı. Sonuç olarak, bu çalışma, Kİ-MKH-Ex'e dayalı tedavinin, L-NAME ile indüklenen bir PE sıçan modelinde kan basıncı, proteinüri ve serumdaki anormal Flt-1 ve Eng ekspresyonunu normalleştirdiği ve plasentadaki ödemi, dilatasyonu ve hemosiderin granül birikimini iyileştirdiği görüldü. Bu veriler, Kİ-MKH-Ex'lerin preeklamptik annelerde ve bu annelerden doğan yavrularda öğrenme bozukluğunu, bilişsel hafızayı iyileştirebileceğini, Kİ-MKH-Ex'in PE tedavisi için alternatif bir yaklaşım olabileceğini göstermiştir. Bu çalışma, PE sıçan modelinde Kİ-MKH-Ex'in faydalı etkisini vurgulasa da, klinik tedavide uygulanması daha fazla araştırma ve onay gerektirir. Ayrıca Kİ-MKH-Ex'in preeklamsi yolaklarındaki rolünün tam olarak aydınlatılabilmesi için daha detaylı moleküler genetik çalışmalara gereksinim vardır.

EksozomlarGebelikKök hücreler+2
Nefsun Danış
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

İyon kanallarını inhibe etme özelliğine sahip ilaçların sperm kalitesi üzerine moleküler genetik etkileri

Hücre zarında yer alan Ca+2, K+, Cl-, Na+ vb. geçirgen iyon kanalları; sperm hareketliliği, flagella lokalizasyonu, sperm-oosit penetrasyonu, akrozom reaksiyonu gibi birçok mekanizmada görev almaktadır. Yapılan çalışmalar anksiyete, epilepsi, ağrı ve hipertansiyon gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan iyon kanal inhibitör etkili ilaçların fertilizasyonu ve sperm işlevini engellediğini göstermektedir. Mevcut çalışmada, iyon kanal inhibitörü olan Klomipramin, Karbamazepin, Verapamil ve Diltiazem adlı ilaçların sıçanlarda spermiyogram, hormon profili, testis dokusu ve sperm hücrelerindeki miRNA, iyon kanal ve sperm kalitesini belirleyen gen ifadeleri üzerine etkilerinin moleküler/genetik düzeyde araştırılması amaçlandı. Çalışmada toplam 90 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan her grupta 15 hayvan olacak şekilde kontrol, sham (distile su 1 ml / gün), Karbamazepin (25 mg / kg / gün), Klomipramin (10 mg / kg / gün), Verapamil (3.4 mg / kg / gün) ve Diltiazem (2.57 mg / kg/ gün) olmak üzere 6 ana gruba ayrıldı. Uygulamalar oral gavaj ile toplam 60 gün yapıldı. Kullanılan ilaçların sperm motilite, morfoloji, sayı ve akrozom bütünlüğü üzerine etkilerinin belirlenmesi için spermiyogram analizi, hormon profillerinin belirlenmesi için ELISA, doku düzeyinde hasar tespiti için hematoksilen – eozin boyaması ve gen ifadelerinin belirlenmesi için qRT-PCR yöntemi kullanıldı. qRT-PCR'da anlamlı mRNA kat değişimi tespit edilen gen ifadelerinin protein düzeyinde doğrulanması için immünreaktivite analizi uygulandı. İyon kanal inhibitörlerinin folikül stimüle edici hormon, prolaktin, östradiol ve testosteron düzeylerinde artışa yol açtığı belirlendi. Özellikle Karbamazepin ve Diltiazem'in sperm parametrelerini olumsuz etkilediği gözlendi. Buna karşın tüm veriler açısından değerlendirildiğinde fertilite üzerine Klomipramin'in daha çok olumlu etkiler gösterdiği ortaya kondu. Testis örneklerinde iyon kanal inhibitör uygulamalarının KCNJ11 ve TRPV5 gen ifade düzeylerinde azalmaya, CATSPER1 ve rno-let-7a gen ifade seviyelerinde ise artışa neden oldukları gözlendi (p < 0.05). Bu ilaçların sperm örneklerinde ise TRPM3 mRNA ve rno-miR-92a gen ifade seviyelerinde azalmaya, CFTR mRNA ve rno-mir-27a gen ifade seviyelerinde ise artışa yol açtığı belirlendi (p < 0.05). İyon kanal inhibitörlerinin fertilite üzerindeki etkilerinin moleküler mekanizmaları hala tam olarak ortaya konmamış olsa da literatürde yer alan veriler ve mevcut çalışmadan elde edilen bulgular iyon kanalları ve miRNA'ların bu süreçte önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.

DiltiazemKarbamazepinKlomipramin+7
Ahmet Tektemur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan obsesif kompulsif bozukluk modelinde beyin nikotinik reeptörlerinin rolünün araştırılması

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), insanları hayatları boyunca etkileyen, genellikle engelleyici semptomları olan, kronik psikiyatrik bir hastalıktır. Çalışmamızda sıçanlarda D2 dopamin (DP) reseptör agonisti olan quinpirole (QNP) kullanılarak oluşturulan OKB modelinde beyin nikotinik reseptör gen ifadelerinin incelenmesi ve spesifik nikotinik reseptör agonistleri olan sistisin (CYT), GTS-21 ve SİB-1508Y tedavi etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 12 hayvan olacak şekilde toplam 60 adet Wistar Albino erkek sıçan kontrol (K) , QNP (0,2 mg/kg/dört günde bir), QNP+CYT ve QNP+GTS-21 ve QNP+SİB-1508Y olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Hastalığın oluşumu için 45 gün boyunca QNP subkutan olarak uygulandı. 45 günün sonunda 12 gün boyunca nikotinik asetilkolin reseptör (nAChR) agonistleri olan CYT (3mg/kg/gün, sc), GTS-21( 3mg/kg/gün, oral gavaj) ve SIB-1508Y (10mg/kg/gün;sc) uygulamaları yapıldı. Korteks, striatum ve hipokamüs dokularında nAChR ile ilişkili genlerin mRNA düzeyleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) ile ve total beyinde DP, serotonin (ST) ve asetilkolin (ACH) düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Değerlendirilen üç beyin bölgesinde QNP'nin nikotinik asetilkolin ifadelerini değiştirdiği ve tedavi gruplarında bu değişimlerin belirli oranda normalize edildiği gözlendi (p<0,05). Beyin DP düzeylerinin K ve QNP gruplarına göre SIB-1508Y grubunda ve QNP grubuna göre ise CYT grubunda da anlamlı olarak arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Beyin ACH düzeylerinin K ile karşılaştırıldığında sadece QNP+SIB1508Y grubunda anlamlı olarak arttığı gösterilmiştir (p=0,008). QNP'nin açık alan testinde değerlendirilen 13 farklı davranıştan 10'nunu bozduğu, tedavi amaçlı kullanılan GTS-21 ve SIB-1508Y'nin iki davranışı ve CYT'nin ise 7 davranışı düzelttiği belirlenmiştir. Literatür verilerine göre mevcut çalışma QNP sıçan OKB modelinde nikotinik asetilkolin ifadeleri ve agonistlerinin tedavi edici etkinliğinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Tedavi etkinliği en yüksek düzeyde olan CYT'nin bu etkilerinde nikotinik asetilkolin gen ifade normalizasyonu ve DP düzeylerini normalize ederek gerçekleştirebileceği muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Quinpirole, Beyin, Nikotinik Asetil Kolin Reseptörleri, Dopamin

BeyinHayvan deneyleriObsessif kompülsif bozukluk+3
Betül Türk
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Elabela hormonunun sıçan böbrek hasarındaki rolünün araştırılması

Böbrek hasarı uzun dönem kalıcı izler bırakan hala etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen bir süreçtir. Böbrek fibrozisinde asıl hedef, sürecin yavaşlatılması durdurulması ve nihayetinde doku hasarının geriye döndürülmesidir. Bu süreçten sorumlu olan moleküllerin tanımlanması bu açıdan oldukça önemlidir. Son zamanlarda tanımlanmış ve renal sistemde sentezlendiği bilinen yeni bir hormon olan Elabela (Ela) (Ela-32, Ela-21, Ela-11) adlı proteinin bu yolaklarda görevli olabileceği düşünülmektedir. Çalışmada sıçanlarda Doksorubisin (Dox) ile oluşturulacak böbrek fibrozis hasarında bu hormonun değişiminin ve muhtemel etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 28 adet wistar albino erkek sıçan; kontrol, Ela-21, Dox ve Dox+Ela-21 olmak üzere, her grupta 7 hayvan olacak şekilde ayrıldı. Kan ve böbrek dokularında Elabela, KIM-1, NGAL, IL-6, Smad3, Kollojen I ve III gen ifadelerinin belirlenmesi için qRT-PCR, ELİSA ve immünohistokimya analizleri kullanıldı. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında; Ela-21 uygulamasının Dox grubunda artan serum IL-6, NGAL, Kim-1, MDA ve biyokimyasal parametreleri normalize ettiği histolojik olarak böbrek tübül ve glomerül hasarını azalttığı gösterilmiştir. Mevcut çalışma, temel olarak Ela-21 peptidinin, Dox ile oluşturulan sıçan böbrek hasarı modelindeki etkilerinin moleküler, histolojik ve biyokimyasal olarak gösterildiği ilk çalışmadır. Bu çalışmadan elde edilen veriler, Ela'nın sıçan böbrek hasarının onarılması için potansiyel aday olabileceğini göstermektedir. Çalışma verilerinden yola çıkılarak, Ela-21 peptidinin etkinliğinin başka sıçan böbrek hasar modellerinde çalışılarak, mevcut verilerin desteklenmesine ve doğrulanmasına gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Fibrozis, Apela/Elabela/Toddler, böbrek hasarı, Doksorubisin

Sezgin Çetin
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik hafif stres ile oluşturulan sıçan depresyon modelinde iyon kanal inhibitörlerinin tedavi etkinliğinin belirlenmesi

Majör depresif bozukluk (MDB), yaygın bir ruh sağlığı problemidir. Hastalığın patofizyolojisinde iyon kanallarının ve miRNA'ların fonksiyonu olduğu bilinmektedir. Mevcut çalışmamızda, kronik hafif stres (KHS) MDB modelinde, beynin hipokampus ve prefrontal korteks dokularında sentezlenen 115 iyon kanalının ifadesinin değerlendirilmesi ve artış yönünde değişimi tespit edilen 3 iyon kanalına spesifik inhibitörlerin tedavi etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, Wistar albino erkek sıçanlar; Kontrol, KHS, Sham ve KHS+ inhibitör grupları şeklinde ayrıldı. MDB, 7 haftalık KHS uygulamasıyla oluşturuldu. Kontrol ve KHS gruplarında qRT-PCR ile iyon kanallarının ifadeleri belirlendi. İfadesi yüksek olan 3 iyon kanalına (TRPC1, CHRNA6, TRPM4) spesifik inhibitörlerle (Pico145, BpiDl, 9-Phenanthrol) deneklere tedavi uygulandı. Bu iyon kanallarını hedefleyen miRNA'ların ifadeleri değerlendirildi. KHS'nin ve tedavilerin etkisi, davranış deneyleriyle ve nörotransmitter düzeylerinin ölçülmesiyle belirlendi. Sonuçlarımıza göre KHS, hipokampusta 13, prefrontal kortekste 16 iyon kanalının ifadesinde anlamlı artışa neden olmuştur. Zorunlu yüzme testinde ve yükseltilmiş artı labirent testinde Pico145, BpiDl ve 9-Phenanthrol'ün, açık alan testinde Pico145'in antidepresan benzeri etkisinin olduğu belirlenmiştir. Tüm grupların beyinlerinin serotonin ve noradrenalin seviyelerinde değişim olmazken dopamin seviyelerinin arttığı, KHS ve KHS+Pico145 gruplarında ise asetilkolin seviyelerinin azaldığı görülmüştür. Değerlendirilen iki dokuda da miRNA'lardan 6'sının KHS'de ifadesinin anlamlı değiştiği belirlenmiştir. İnhibitörlerden BpiDl'nin miR-6334'ün ve Pico145'in de miR-875'in ifadesini değiştirdiği görülmüştür. Bulgularımız, iyon kanallarının ve miRNA'ların depresyon patofizyolojisinde rol oynadığını, özellikle TRPC1/4/5 inhibitörü Pico145'in tedavi etkinliğinin yüksek olduğunu ayrıca asetilkolin ve dopaminin nörotransmitter ağdaki önemini ortaya koymuştur. Çalışmamızın, MDB patofizyolojisiyle ilişkili farklı mekanizmaların aydınlatılmasına ve hastalığın tedavisinde iyon kanallarının kullanımına ilişkin yapılacak farmasotik çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.

DepresyonHayvan deneyleriMikro RNA+5
İlay Buran
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan prostat kanser PC-3 hücre hattında TRPM2 iyon kanalının otofajik yolaklardaki rolünün araştırılması

Prostat kanseri, dünyada erkekler arasında önde gelen sağlık problemlerinden biridir. Son zamanlarda etyopatogenezine otofajik yolakların da katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Otofajinin kilit düzenleyicisi olarak tanımlanan hücre içi kalsiyum düzeyleri kalsiyum kanalları tarafından düzenlenmektedir. Bir kalsiyum kanalı olan TRPM2'nin oksidatif stres aracılı apoptozda görevlidir. Reaktif oksijen türlerinden biri olan H2O2'in hem TRPM2'yi hem de otofajiyi aktive ettiği gösterilmesine rağmen oksidatif stress aracılı otofajik yolaklarda TRPM2'nin rolünün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, prostat kanseri PC-3 hücre hattında, otofajik yolaklarda TRPM2'nin rolünün araştırılması amaçlanmıştır. PC-3 hücre hattında, otofajik ve apoptotik yolaklar ve TRPM2'nin aktivasyonu için H2O2 uygulandı. TRPM2, otofajik ve apoptotik aktiviteler sırasıyla; siRNA, 3-MA ve z-VAD-fmk uygulamalarıyla engellendi. Yapılan her uygulama sonucunda TRPM2, otofaji ve apoptoz ile ilişkili genlerin mRNA ekspresyon profilleri kantitatif RT-PZR ile ortaya konuldu. Otofajik aktiviteyi belirlemek amacıyla AO-EB boyaması yapıldı. H2O2 uygulamasının hücre canlılığını azalttığı ve z-VAD-fmk+H2O2 uygulamasının, 3-MA+H2O2 uygulamasına kıyasla daha fazla hücre ölümüne neden olduğu belirlendi. H2O2 uygulaması kaynaklı hücre ölümünün TRPM2-siRNA+H2O2 uygulamasından az da olsa fazla olduğu tespit edildi. BAX ve TP73 gibi apoptotik genlerin ekspresyonlarının H2O2, TRPM2-siRNA+H2O2, 3-MA+H2O2 ve TRPM2-siRNA+3-MA+H2O2 uygulamalarında kontrole kıyasla arttığı belirlendi. z-VAD-fmk+H2O2 uygulamasının otofajik süreçlerde yer alan genlerin ekspresyonlarını arttırdığı bulundu. TRPM2-siRNA+z-VAD-fmk+H2O2 uygulaması sonucu, otofajik gen ekspresyonlarının kontrole benzer olduğu belirlendi. Verilerimiz, H2O2'in genel olarak hem otofajik hem de apoptotik yolaklar için aktivatör olduğunu ve bu etkisini TRPM2 aracılı olarak gerçekleştirdiğini göstermektedir. Ayrıca TRPM2-siRNA uygulamasının H2O2 indüklü otofajik yolakları baskılarken apoptotik yolakları aktive ettiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak; TRPM2'nin, otofajik yolaklardaki rolünün tam olarak aydınlatılabilmesi için daha detaylı moleküler genetik çalışmalar yapılmalıdır.

ApoptozisGen ifadesiMelastatin+4
Ahmet Tektemur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan mesane kanserlerinde transient reseptör potansiyel melastatin (TRPM)iyon kanalı genlerinin ekspresyonlarının araştırılması

Tüm dünyada mesane kanserleri erkeklerde 7, kadınlarda ise 17. sıklıkta görülen kanser türüdür. Türkiye'de görülme sıklığı akciğer kanserinden sonra 2. sırada, urogenital kanserler arasında ise erkeklerde ilk sıradadır. Genellikle 6. ve 7. dekatta ortaya cıkar. Erkek kadın oranı 3:1 olmasına rağmen mesane kanseri nedeniyle ölenlerin %31'i kadındır. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşebilmektedir. Plazma membranında yer alan iyon kanalları hücresel elektrogenez ve elektrik iletiminden sorumludur. Bu kanallar apoptoz, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazının korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadırlar. İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır. Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen, mesane kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Çalışmamıza transisyonel hücreli mesane kanseri tanısı almış 40 hasta ve 7 kontrol dokusu alınmıştır. Bu dokuların immunohistokimyasal olarak ekspresyonları ve gerçek zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7 ve TRPM8'in mRNA 10 ekspresyonları çalışılmıştır. İmmunohistokimyasal olarak sadece TRPM2 tüm dokularda (epitelyum hücreleri, tümör hücreleri, kas dokusu) eksprese olurken, TRPM5 ekspresyonu hiçbir dokuda gözlenmemiştir. TRPM4, TRPM7 ve TRPM8 ekspresyonlerı ise sadece epitelyum hücrelerinde gözlenmiştir. TRPM7 mRNA ekspresyonu kontrol grubuna göre çalışma grubunda belirli derecede yükselmiş olarak tespit edilirken, TRPM5 ve TRPM8 mRNA ekspresyonları yine çalışma grubunda anlamlı derecede düşük, TRPM2 ve TRPM4 mRNA ekspresyonlarında ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Çalışmamızda, mesane kanser oluşumunda TRP iyon kanallarının etkilerinin incelenmiş, özellikle TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7 ve TRPM8'in terapotik bir hedef olup olamayacağının belirlenmesi yönünde yol gösterici bir özelliği olduğu gibi, sonuçlarımız da bu iyon kanallarının mesane kanseri tedavisinde yeni hedef genler olabileceğini ve böylece daha sonraki bir aşamada invivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda mesane kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşünüyoruz.

Gen ifadesiGenlerMesane neoplazmları+3
Gülay Güleç Ceylan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı kanser hücre hatlarında glukoz, glutamin ve kolesterol kısıtlamalarına duyarlılığın araştırılması

Kanser metabolizması son yıllarda yeni anti-kanser tedavilerin geliştirilebilmesi adına önemli bir araştırma konusu olmuştur. Kanser hücrelerinin hızla çoğalan hücreler olmaları besin ihtiyaçlarını artırmaktadır. Glukoz, glutamin ve kolesterol metabolizmaları kanser gelişiminde ve tümör büyümesinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın temelini oluşturan ön veriler, YÖK Doktora araştırma bursu kapsamında 1 yıl süre ile görevlendirildiğim Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Whitehead Enstitüsünde, Dr. Kıvanç BİRSOY'un danışmanlığında yaptığım çalışmalardan 29 farklı hücre hattının glukoz, glutamin ve kolesterol besin kısıtlamalarına duyarlılıklarının araştırılmasından elde edilmiştir. Bu çalışmalarımız kapsamında hücreler besin kısıtlamalarına gösterdikleri dirence göre duyarlı veya dirençli olarak sınıflandırılmıştır. Bu tez çalışmasının amacı ise yurt dışında yaptığım çalışmalarla besin duyarlılıkları test edilen kanser hücre hatlarının, besin eksikliğine karşı gösterdikleri direncin moleküler mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlayabilecek genetik varyasyonların in silico analizler kullanılarak belirlenmesi ve elde edilen bu verilerin literatür eşliğinde tartışılmasıdır. Çalışmalarımız sonucunda, SS18L1 gen mutasyonlarının kanser hücrelerinin glukoz duyarlılığında, LRP1 gen mutasyonlarının ise kanser hücrelerinin kolesterole olan bağımlılıklarında rolü olabileceğine dair bulgular elde ettik. Glutamin kısıtlaması için duyarlı veya dirençli bulunan hücreler arasında farklı genetik değişimler tespit edilemedi. LRP1 ve SS18L1 gen mutasyonlarının hücre metabolizmasındaki rolleri ileri çalışmalarla doğrulanmalıdır. Bu nedenle bulgularımız gen mutasyonlarının kanser hücre metabolizmasındaki etkilerini araştırmak adına yapacağımız ileri ki çalışmalara destek olacak niteliktedir.

GlükozHücre dizisiKolesterol+3
Burcu Yücel
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Fare ince bağırsak kriptlerinden elde edilen hücrelerden 3-boyutlu kültü ile organoid oluşturulması

İnce bağırsak epiteli, basit yapısı ve sürekli yenilenme yeteneği sayesinde memeli yetişkin kök hücre çalışmalarında kullanılabilecek en uygun dokulardan biridir. İnce bağırsağın epitel yapısını kript ve villus yapıları oluşturmaktadır. Villuslar, alt mukozada bulunan kript adı verilen yapıda yerleşik kök hücre popülasyonundan sürekli olarak yenilenmektedir. Bu tez kapsamında, kök hücrelerin sürekli çoğalıp farklılaşma özelliğinden dolayı ince bağırsak epiteli şeçilmiştir. Kriptin yapısında bulunan kök hücreler etraflarındaki niş (mikroçevre) hücrelerinin desteğiyle fonksiyonlarını yerine getirmektedir. Bu nedenle, doku kültürü çalışmalarında, tek bir hücre tipi yerine doku oluşumunda rol alan farklı hücre gruplarıyla çalışılması gerekmektedir. Bilim adamları bu gibi durumlarda canlı model organizmalara yönelmektedirler. Canlı organizmalar üzerinde çalışma zorluklarının aşılmasına yönelik arayışlar, 3-boyutlu (3D) kültürler ile elde edilebilen organoid sistemlerinin oluşturulmasına yol açmıştır. Hedef organdan köken alan ve stroma oluşturma yeteneğine sahip kök hücrelere, gerekli koşulların sağlanmasıyla oluşturulan, minyatür organ benzeri yapılar, organoid olarak adlandırılır. Organoid sistemi ile çalışılacak dokunun yapısını oluşturan tüm hücrelerin aynı kültür ortamında üretilmesi sağlanmaktadır. Bu çalışmayla, 3-boyutlu kültür sisteminin kurulması ve organoid oluşturulması amaçlanmıştır. Organoid sisteminin kurulması ileride yapılacak, kript biyolojisi, kök hücre çalışmaları, markır gen arama ve anti kanser tedavilerinin geliştirilmesi gibi çalışmalar için, in vitro ortamda organın fizyolojik ortamının taklit edilebilmesi ve genetik dengesizlik oluşmadan uzun süre çoğaltılabilmesi gibi önemli avantajlar sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu çalışmada, fare ince bağırsak kript yapısından izole edilen hücrelerden 3-boyutlu kültür ile in vitro ortamda organın minyatür hali olan, ince bağırsak organoidi oluşturulmuştur. Organoidlerin oluşturulması ve yeni çalışmaların planlanması, ülkemize ve üniversitemize dünyada son zamanlarda üzerinde çokça çalışmaların başlatıldığı ve gelişme gösteren bir konuya dahil olma şansı verecektir.

İdris Er
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kafeik asit fenetil ester (CAPE)'in farklı kolorektal kanser hücre hatları üzerindeki apoptotik etkileri ve survivin ekspresyonundaki değişimler

Günümüzde yaygın kanser türlerinden biri olan kolorektal kanserde, kemoterapötiklere karşı gelişen direnç ve kemoterapötiklerin sağlıklı hücreler için toksik olması bu kanserlerin tedavisinde karşılaşılan en önemli sorunların başında gelmektedir. Tezin amacı; kafeik asit fenetil ester (CAPE)'in, farklı kolorektal kanser hücre hatları üzerindeki apoptotik etkilerinin ve bir anti apoptotik protein olan survivin ekspresyonu üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu bağlamda; farklı kolorektal kanser hücre hatları ve normal kolorektal hücre hattı kullanılarak, CAPE'in hücreler üzerindeki anti tümöral etkileri araştırıldı. Bu amaçla, CAPE ile bir kemoterapötik ajan olan 5-Fluorourasil (5-FU), hücrelere ayrı ayrı ve birlikte muamele edilerek oluşturdukları etki hücre canlılık analizleri yapılarak incelendi. CAPE'in canlılığı doza bağlı olarak RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında anlamlı oranlarda azalttığı gösterildi. Bununla birlikte; CAPE ve 5-FU'nun birlikte kullanılmasının, tek başlarına kullanılmalarına kıyasla hücre canlılıkları üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadıkları gözlendi. CAPE muamelesinin hücre morfolojisi üzerinde oluşturduğu apoptoza özgü değişimler akridin oranj/etidyum bromür boyama tekniği kullanılarak tespit edildi. Flow sitometri çalışmaları ile CAPE muamelesinin; RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında apoptotik hücre yüzdesini ve kaspaz-3 aktivasyonunu artırdığı gözlendi. Ayrıca bütün hücre hatlarında CAPE muamelesinin, survivin ekspresyonu ve p53 proteininin Ser-46 ve Ser-15 rezidüleri üzerinden fosforilasyonuna etkisi western blot yöntemiyle incelendi ve her hücre hattında farklı sonuçlar elde edildi. Survivinin mRNA düzeyindeki ekspresyon analizleri kantitatif real time PCR (qRT-PCR) ile araştırıldığında, CAPE'in yalnızca DLD-1 ve RKO hücre hatlarında ekspresyonu anlamlı derecede azalttığı gözlendi.

Akım sitometrisiAntineoplastik ajanlarApoptozis+7
Ceren Sarı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Akut miyokard infarktus hastalarında serum irisin düzeylerinin ve genetik varyantlarının araştırılması

Amaç: Akut Miyokard İnfarktusu (AMI) Koroner Arter Hastalıklarının (KAH) en sık görülen tipidir. İrisin hormonu yeni keşfedilen FNDC5 geni tarafından kodlanan kalpta dahil kas ve yağ dokudan sentezlenen bir miyokindir. Çalışmamızda AMI hastalarının serum irisin düzeylerinin ve Türk toplumundaki genetik varyantların kontrolle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya AMI tanısı alan 225 hasta ve 225 sağlıklı birey alındı. AMI sonrası ilk 12-24 içinde hasta ve kontrol bireylerinden kan örneği alınarak serumları ayrıldı. Serum irisin konsantrasyonları ELİSA ile ölçüldü. FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 varyantları DNA izolasyonu sonrası RT-PCR ile genotiplendi. Bulgular: Serum irisin konsantrasyonlarının kontrolle karşılaştırıldığında hasta grubun da anlamlı düzeyde azaldığı belirlendi (p=0.001). FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 genotip ve allel sıklıkları açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Ancak hasta grubu içinde hipertansiyonlu hastalarla kontrol grubu karşılaştırıldığında rs16835198 ve rs726344 varyant allellerinin hipertansiyonlu hastalarda anlamlı düzeyde arttığı belirlendi (p=0.00 ve p=0.00). Sonuç: Çalışmamız FNDC5 gen varyantlarının AMI hastalarında kontrolle karşılaştırılarak araştırıldığı ilk çalışmadır. FNDC5 gen varyantlarının ve irisin düzeylerinin AMI dahil KAH'ın etyopatogenezinde önemli roller oynadığı düşünülmektedir. Verilerimizin doğrulanması için daha geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Adipoz dokuGenetik varyasyonGenler+5
Özge Diş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Reseptörle etkileşen serin treonin kinaz 4 (RIPK4) ve pleimorfik adenomagen benzeri 2 (PLAGL2) proteinlerinin etkileşimlerinin araştırılması

Epidermis, çoğalabilen tek kat bazal keratinositlerden ve bazal katmandan ayrılarak farklılaşma sürecine girmiş suprabazal keratinosit katmanlarından oluşmaktadır. Epidermiste bulunan bu tabakalaşma TGF-beta, WNT, Notch, PI3K ve NF-κB gibi gelişim biyolojisi için önemli yolaklar tarafından düzenlenmektedir. Daha önce Aslan Tip Multiple Pterygium sendromu ile ilişkilendirilen ve epidermal farklılaşmada yer aldığı gösterilen RIPK4'ün moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. RIPK4'ün epidermal farklılaşma sürecindeki rolünü aydınlatmaya yönelik olarak, yürütücülüğünü Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tuba DİNÇER'in yapmış olduğu KTÜ BAP tarafından desteklenen 9749 nolu proje kapsamında RIPK4 ile insan keratinosit cDNA kütüphanesi büyük ölçekli maya ikili hibrit ile taranmış ve sonucunda 16 proteinin RIPK4 ile etkileştiğine dair bilgi elde edilmiştir. Tespit edilen proteinlerden biri PLAGL2 isimli bir trankripsiyon faktörüdür. RIPK4 ve PLAGL2' nin WNT yolağında rol aldığının daha evvel gösterilmiş olması bu iki proteinin hücresel olaylarda birlikte çalışabileceğine dair ipucu vermektedir. Tezin amacı, RIPK4- PLAGL2 etkileşimini in-vivo koşullarda küçük ölçek maya ikili hibrit ile, sonrasında ko-immünopresipitasyon ve ko-immunofloresan yöntemleri ile doğrulamak ve bu etkileşimden sorumlu domainleri analiz etmektir. Bu doğrultuda, küçük ölçek maya ikili hibrit ile insan RIPK4 ve PLAGL2 proteinlerinin etkileştiği doğrulandı. İki proteinin memeli hücrelerinde de etkileştiği ve bu etkileşimin RIPK4 ün N terminal kinaz domaini ile PLAGL2' nin C terminal domaini üzerinden olduğu ayrıca, RIPK4'ün kinaz aktivitesinin etkileşim için gerekli olduğu gösterildi. İlaveten, RIPK4'ün hücrede PLAGL2 ile birlikte ekspresyonunun PLAGL2'nin çekirdeğe lokalizasyonunu engelleyerek PLAGL2'yi sitoplazmada, hücre iskelet filamanları ve nokta benzeri yapılarda sabitlediği ve bu ko-lokalizasyondan RIPK4'ün kinaz aktivitesi ve C-terminalinin sorumlu olduğu gösterildi.

Asiye Büşra Boz Er
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde alzheimer tip sporadik demans modelinde asit duyarlı iyon kanal ekspresyonlarının araştırılması

Alzheimer hastalığı (AH); nöron ve sinaps kayıpları nedeni ile ortaya çıkan progresif nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezinde özellikle nöronlardaki sodyum iyonlarına geçirgen bazı iyon kanallarının önemli roller oynadıkları belirtilmektedir. Asit Duyarlı İyon Kanalları (ADİK) amilorid duyarlı degenerin/ epitelyal Na+ kanal (DEG/ENaC) gen ailesinin üyesidir. ADİK'lerin ortak özelliği pH değişimlerine duyarlı olmalarıdır. ADİK1a, 2a, 2b ve 4 özellikle beyinde eksprese olmaktadır. Çalışmada amiloid beta ile indüklenen Alzheimer fare modelinde ADİK'lerin ekspresyonlarının beyin dokularında belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için Balb C ırkı fareler kullanıldı. Fareler beta-amiloid grubu (n=10), sham grubu (n=10), tedavi grubu (beta-amiloid +amilorid grubu; n=10) ve kontrol grubu (n=8) olmak üzere 4 ayrı gruba ayrıldı. ADİK1, 2, 3 ve 4'ün ekspresyonlarının belirlenmesi için bu kanallara spesifik olarak immünohistokimya, western blot ve Real Time Polimeraz Zincir Reaksiyon (RT-PZR) yöntemleri uygulandı. Beta amiloidin indüklediği apoptozisin tespiti için Tunel yöntemi kullanıldı. RT-PZR analizi sonuçlarına göre kontrol grubu ile diğer gruplardaki ADİK 1,2 ve 3 gen ekspresyonları karşılaştırıldığında ekspresyondaki azalmanın istatistiki olarak anlamlı düzeyde olmadığı belirlendi (p>0.05). Western Blot analizlerinde kontrol ve sham grupları karşılaştırıldığında ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık gözlenmezken, ADİK4 açısından Beta amiloid ve Beta amiloid+Amilorid gruplarında anlamlı bir artış olduğu belirlendi. İmmünohistokimyasal boyama sonuçlarına göre, ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmamasına rağmen (p>0.05) ADİK4'ün kontrol ile karşılaştırıldığında Beta amiloid grubunda anlamlı olarak arttığı belirlendi. Gruplarda ADİK1 ekspresyonu açısından farklılık bulunmamasına rağmen AH'daki pH = 6.6 değerinde ADİK1'in aktive olabileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak, ADİK4'ün ekspresyonundaki artış ve ADİK1'in aktive olmasıyla, hücre içerisindeki sodyum iyon düzeylerindeki artışla bu kanalların Alzheimer etyopatogenezinde önemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, Asit Duyarlı İyon Kanalları, Beta-amiloid peptit (1-42)

Alzheimer hastalığıAmiloidDemans+6
Esin Öz
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Konakçı çeşitinin Anopheles Sacharovi Favre'nin yumurta verimi ve ömür uzunluğunun etkisi

oz Bu çalışmaca sıtma vektörü An. sacharovi ' nin Adana yöresi populasy onlarına ait dişilerin beslendikleri kan kay naklarına bağlı olarak, yaşamı boyunca geliştirdikleri total yumurta sayısı ve ömür uzunluğu he sap landie Çalışmamızda,beş farklı konakçıdan kan emen An. sacharovi dişilerinin yumurta verimi ve ömür uzunluğuna emilen kan çeşidinin etkisi incelen di. Değişik zamanlarda, aynı günde popadan çıkan sineklerden toplam 2341 i insan, tavşan, kobay, koyun ve civcivden kan emdirilerek beslendi. Bunlardan 270 (% 11.53) nin.yumurtladığı, bu bireylerden 225 birey (% 84<>33) in yumurtalarının açıldığı ve bunlardan da 30 (% 13.33) in ikinci kez yumurtladığı sap tandı. Her konak için ayrı ayrı elde edilen bulguların istatis tiksel analizleri yapıldı. Sonuç olarak yumurta verimi bakımın dan konaklar arasında farklılıklar bulundu. Buna göre, tavşan kanının sırası ile kobay, civciv, insan ve koyun kanlarından üstün olduğu gözlendi. Yine sineklerin ömür uzunluğu bakımından da tavşan ve kobay kanının civciv, insan ve koyun kanlarından üstün oldukları saptandı. Konak kanlarının di silerin incele nen biyolojik özellikleri üzerine olan farklı etkilerinin emilen ka nın miktarı ve içeriğine bağlı olabileceği tartışıldı.

AnophelesDipteraSivrisinekler
Osman Demirhan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1987
00
Master'sOpen AccessTR

Elazığ ili ve çevresinde tip 2 diyabet ve haşimato hastalarında PTPN22 C1858T gen polimorfizminin araştırılması

Tip 2 diabetes mellitus (T2DM) ve Haşimato tiroiditi (HT) toplumlarda yaygın olarak görülen ve farklı toplumlardan pek çok insanı etkileyen küresel hastalıklardır. Son zamanlarda HT'nin T2DM ile birlikte görüldüğünü öne süren birçok çalışma yapılmıştır. Protein Tirozin Fosfataz, Reseptör olmayan Tip 22 (PTPN22; Protein tyrosine phosphatase, non-receptor type 22) genindeki C1858T polimorfizmi ise, HT ve T2DM hastalıklarının ikisi ile de ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızda Elazığ ili ve çevresinde, Endokrinoloji ve Dahiliye Anabilim Dallarına başvuran 135 T2DM'li hasta, 102 T2DM ve HT birlikte bulunan hasta, 71 HT hastasından ve 135 sağlıklı kontrolden EDTA'lı tüplere 3 cc periferal kan örnekleri alınarak DNA izolasyonu yapıldı. PTPN22 geninde C1858T polimorfizmi PZR-RFLP analizi yapılarak belirlendi.T2DM, T2DM+HT, HT ve kontrol gruplarında CC ve CT genotiplerinin görülme oranları sırasıyla 135'de 5 (%3.8), 102'de 7 (%6.86), 71'de 5 (%7.04) ve 135'de 3 olarak tespit edildi. Grupların hiçbirinde TT genotipi bulunmadı. İstatistiki değerlendirmeler sonucunda hasta ve kontrol grubundaki bireyler arasında PTPN22 genotip ve allel frekansları açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak, çalışma verilerimize göre PTPN22 geninin C1858T polimorfizmi, bizim toplumumuzda T2DM ve HT hastalıkları için yatkınlık oluşturmamaktadır.Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, haşimato tiroiditi, PTPN22, polimorfizm

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Elazığ+5
Funda Bulut
Fırat University · Institute of Health Sciences
2011
10
Master'sOpen AccessEN

Examining the interaction partners of essential chromatin regulators in triple- negative breast cancer

Triple Negative Breast Cancer (TNBC) is a highly invasive breast cancer subtype, which occurs with the absence of HER2, Estrogen and Progesterone receptors. The lack of specific hormone receptors causes the conventional targeted therapies to fail. The absence of such therapeutic options and the complexity of the genetic pathways led us to study the epigenetics of TNBC. From our previous studies, a novel epigenetic regulator SS18L2 was identified to be affecting TNBC cell viability and cell cycle. SS18L2 (Synovial Sarcoma Translocation Gene on Chromosome 18- Like Protein 2) is a homolog of SS18 and SS18L1, chromatin regulators found in BAF (SWI/SNF) complex. There is limited knowledge on SS18L2 and the roles of SS18L2 in cancer are elusive. To decipher the roles of SS18L2 in TNBC cell survival, we aimed to reveal the interaction partners of SS18L2 in a TNBC cell line model. To examine the interactome of SS18L2, BioID (Proximity Dependent Biotin Identification) method was utilized. The BioID fusion proteins were engineered for SS18L2 and its homologs, SS18 and SS18L1; which were all further examined with cell-based assays. First, western blot experiments revealed efficient and specific production of engineered BioID fusion proteins. The SS18L2, SS18L1, and SS18 fusion proteins were mainly localized to nucleus, as gauged by immunofluorescence staining. Biotinylation efficiencies of the cell lines overexpressing the fusion proteins and the pull-down efficiency were all tested; and N-BioID fusion constructs were chosen for further experiments. To identify the unique interaction partners of SS18L2, different than its homologs, SS18 and SS18L1, mass spectrometry was performed for all three homologs. The results showed 169 interacting partners of SS18L2, with LogFC higher than 2 and 15 hit proteins with LogFC higher than 5 and p value smaller than 0.001. These interactions were mainly from the BAF (SWI/SNF) complex, such as SMARCC1, SMARCD1, SMARCA2/4, ARID1B, GLTSCR1, DPF2, ARID1A, SMARCB1, SMARCC2 and BCL7. The interactomes of SS18 and SS18L1 were similar to that of SS18L2, although a higher number of proteins were identified (374 and 267 respectively). There were 17 unique interacting proteins for SS18L2, however the significance values for these interactions were low, prompting further studies. Overall, the study shows that SS18L2 forms complexes within BAF complex in TNBC cells. The mechanisms behind the selective cell survival regulatory role of SS18L2 remains unanswered, prompting more studies with different approaches. This thesis provides a strong groundwork for deciphering the role of SS18L2 in cancer.

Gene expressionGenesChromatin+2
Beril Esin
Koç University · Institute of Health Sciences
2023
10
DoctorateOpen AccessTR

BRCA pozitif bireylerde MYC geninin rolü

Amaç: Meme ve yumurtalık kanserleri, dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türleri arasında yer almaktadır. Her iki kanser türüde belirgin heterojenliğe sahip karmaĢık hastalıklardır. ÇalıĢmamızda, meme veya over kanseri ön tanısıyla incelenen ve BRCA(Breast Cancer Susceptibility) mutasyonu pozitif saptanan bireylerde MYC(MYC proto-onkogen) geninin olası rolünü araĢtırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalımıza meme veya over kanseri ön tanısı ile baĢvuran hastalardan alınan kan örneklerinden NGS(Next-Generation Sequencing) yöntemi ile BRCA1/2 mutasyonu analizine bakıldı. BRCA mutasyonu pozitif saptanan olguların DNA materyallerinden RTPCR (Real-Time Polymerase Chain Reaction) yöntemi ile MYC gen bölgesinde bulunan ve potansiyel olarak iĢlevsel iki SNP (Tek Nükleotid Polimorfizmi)'nin rs4645943, rs2070583 gen polimorfizmi analiz edildi. Veriler arasındaki iliĢkiler istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Bulgular: MYC genindeki rs2070583 lokusundaki genotip dağılımları, kontrol grubunda %100 AA, %0 AG ve %0 GG; hasta grubunda ise %97,8 AA, %2,2 AG ve %0 GG olarak belirlenmiĢ olup, bu polimorfizmin BRCA geni ile anlamlı bir iliĢkisinin olmadığı gözlemlenmiĢtir (p>0,05). Diğer çalıĢılan rs4645943 polimorfizmin genotip dağılımları ise, kontrol grubunda %15,6 CC, %84,4 CT ve %0 TT; hasta grubunda %0 CC, %100 CT ve %0 TT olarak belirlenmesi rs 4645943 tek nükleotid polimorfizmin BRCA geni ile iliĢkili olabileceğini düĢündürmektedir (p<0,05). Sonuç: ÇalıĢmamızda BRCA mutasyonu taĢıyan bireylerde MYC genindeki rs4645943 C> T tek nükleotid polimorfizminde (p<0,05) anlamlı bir fark saptanmıĢtır. Bu çalıĢma rs4645943 C> T polimorfizmi ile BRCA arasında bir iliĢki olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BRCA1/2, NGS, Meme kanseri, Yumurtalık kanseri

Esra İldeniz Özalp
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

2007-2020 tarihleri arasında infertilite taraması yapılan erkek hastaların kromozom analiz sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Tıbbi Biyoloji bölümüne erkek infertilitesi tanısıyla yönlendirilen hastalarda, sitogenetik ve moleküler incelemeler yapılarak elde edilen karyotip ve moleküler verilerin analiz sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Aralık 2019 yılları arasında erkek infertilitesi tanısı ile gelen hastaların karyotip analizi ve Y kromozomu mikrodelesyonu analizi yapıldı. Bu hastaların üzerinde yapılan genetik analizler sonucunda Y kromozomu mikrodelesyonu, Klinefelter sendromu ve farklı kromozomal anomaliler araştırıldı. Ayrıca hastaların yaş ve infertilite süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışma kapsamında 309 hasta değerlendirildi. Bu hastaların 235'inde azospermi, 21'inde oligospermi, 13'ünde oligoastenospermi tespit edildi. Hastaların 89'unda birinci derece akraba evliliği hikâyesi olduğu saptandı. Olguların 46'sında 47,XXY (KS), iki olguda 46,XX (erkek sendromu), bir olguda ise 45,X (aspermi) genotipleri tespit edildi. Ayrıca, 31 farklı kromozomal bozukluk belirlendi. Akraba evliliği ile anormal karyotip arasında Ki-kare testi ile anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.845). Seks kromozomu anomalisi olan bireylerin tamamı azospermik iken, farklı karyotip anomalilerinde oligospermik ve oligoastenospermik olgular görüldü. 16 olguda Y mikrodelesyonu mevcut iken bu olguların 15'inde azospermi, bir olguda ise oligoastenospermi saptandı. Sonuç: Olgu sayısı yüksek tutulan çalışmamızın Türkiye'deki infertil bireylerin kromozomal ve mikrodelesyon anomalilerinin ortaya çıkarılmasında faydalı olacağı kanaatindeyiz. Ayrıca erkek infertilitesi için kullanışlı bir kaynak olabileceğini düşünmekteyiz. Elde edilen düşük oranlar; genetik analiz yapılan hasta 2 popülasyonuna, taramada kullanılan gen bölgelerine ve farklı bölgelerde farklı demografik özellikler olmasına bağlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Azospermi, genetik analiz, infertilite, karyotip, Klinefelter sendromu, Y kromozomu mikrodelesyonu.

KaryotipKaryotiplemeİnfertilite
İbrahim Yalınkılıç
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

2003-2018 yılları arasında koryon villus, kordosentez ve abortus yapılan 317 olgunun sitogenetik açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamız koryon villus, kordosentez ve abortus materyallerinin retrospektif olarak sitogenetik analizleri değerlendirilip, ortaya kapsamlı bir veri çalışması koymayı ve elde edilen verileri istatistiklerle desteklemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2003-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Tanı Laboratuvarına gelen 317 koryon villus, kordosentez ve abortus materyalleri kromozom analiz yöntemi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda yapılan sitogenetik analiz sonuçlarına göre 317 hastanın örnek materyallerinin 264 (%83)'sinde normal kromozom, 53 (% 13)' ünde kromozomal anomali saptandı. Bu analiz değerlendirmelerinde trizomik anomalilerin sayıca fazla olduğu tespit edildi. İncelediğimiz 317 hastanın yaş, sigara kullanımı, akrabalık, ilaç kullanımı, tekrarlayan düşük sayısı ve ölü doğum sayısı parametreleri ile kromozomal analiz sonuçları arasında istatiksel olarak herhangi bir anlamlılık olmadığı sonucu tespit edildi (p>0,005). Sonuç: Analiz sonuçlarına göre, trizomik anomalileri literatür ile uyumlu olarak bizim çalışmamızda da sık görülen anomalilerdir. İncelediğimiz parametreler ve kromozomal analiz sonuçları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.

Gülsüm Tuneğ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

1999-2019 yılları arasında başarısız IVF ön tanısıyla başvuran hastaların sonuçlarının genetik açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, başarısız IVF ön tanısıyla başvurmuş hastaların hem kromozom anomalilerinin hem de başarısız IVF'e neden olan diğer genetik unsurların sıklığını ve tiplerini belirlemek, saptanan genetik anomaliler ile başarısız IVF hastalarının klinik verileri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: 1999-2019 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik anabilim dalına Başarısız IVF ön tanısı ile gelen çiftlerin retrospektif olarak sitogenetik analizleri çalışmaya dahil edilecektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik bölümü, Genetik Tanı laboratuarında, çalışma kapsamındaki her olgunun aile bilgilerini içeren pedigriler oluşturulmuştur. Pedigri analizinde bireylerin yaş, cinsiyet, akraba evliliği, sigara ve ilaç kullanımı gibi kriterler ele alınmıştır. Bulgular: Bu çalışmada 850 olgudan 645 olgunun (%76) normal karyotipe (46,XX, 46,XY) 205 olgunun (%24) anomalili karyotipe sahip olduğu görülmüştür. 425 çiftin en az 1 en çok 6 başarısız IVF denemesi olduğu görülmekle beraber bu durumu etkileyen faktörler göz önüne alındığında; sigara içenler, ilaç kullananlar, akrabalık ilişkisi olanlar, 35 yaş üstü olanlar şeklinde kategorilerde incelemek bir takım ilişkilerin varlığını ortaya koyabileceği düşünülmüştür.850 olgudan 317 olgunun (%37) sigara içtiği , 533 olgunun (%63) sigara içmediği görülmüştür.Yine 425 çiftten 119 çiftin (%28) akraba olduğu, 306 çiftin (%72) akrabalık ilişkisinin olmadığı görülmüştür. 850 olgudan 63 olgunun (%7) düzenli ilaç kullandığı, 787 olgunun (%93) ilaç kullanmadığı görülmüştür.850 olgudan 261 olgunun (%30) 35 yaş üstü olduğu, 589 olgunun (%70) 35 yaş altı olduğu görülmüştür.2 Sonuç: Sonuç olarak, başarısız IVF ön tanısıyla başvuran hastalardan oluşançalışmamızda, sitogenetik açıdan yaptığımız analizler dahilinde kromozom anomalilerine sahip hasta sayısının literatürle uyumlu olduğunu, heterokromatin varyantları insidansının infertilite ile olan ilişkisinin dikkate alınması gerektiğini bu sebeple heterokromatin alanların, genlerle ilgili etkilerinin detaylı bir şekilde araştırılması ve infertiliteye yönelik yaklaşımların moleküler olarak incelenmesinin, daha fazla sayıda hasta popülasyonu ile gerçekleştirilecek yeni çalışmalarla bu durumun açıklığa kavuşacağını düşünmekteyiz.

Sevcan İzgi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Cinsiyet anomalisi olup 46,XY karyotipine sahip hastalarda SOX9 ve SRY tüm gen analizi

Bu çalışmamızda bölgemizde karşılaştığımız cinsiyet anomalili hastalarda bipotansiyel gonad gelişimi sonrası meydana gelen değişimlerde SRY ve SOX9 genlerinin etkisinin araştırılması ve bu genlerdeki mutasyonların testis ve ovaryum oluşumuna olası etkileri incelenerek elde edilecek verilerin ışığında literatüre yeni bilgilerin kazandırılması hedeflenmektedir. Üniversitemizin Tıbbi Biyoloji- Genetik Laboratuvarlarına Cinsiyet anomalisi şüphesiyle başvuran 0-45 yaş aralığındaki 60 hastadan alınan kandan izole ettiğimiz DNA örnekleri kullanılarak çalışma gerçekleştirildi. Sitogenetik çalışmalar sonucunda 46, XY çıkan hastalara SRY ve SOX9 gen analizi yapıldı. Hasta bireylerin SRY ve SOX9 gen analizleri RT-PCR ile amplifiye edilerek elde edilen veriler bilgisayar sistemi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız çalışma sonucunda cinsiyet anomalisi tanısı ile gelen 60 hastadan 46,XY olan bireyler sitogenetik analiz sonuçlarına göre tespit edildi ve bu hastalardaki SRY ve SOX9 gen bölgelerinin varlığı ve yokluğuna bakılarak 44 tane 46,XY bireyden 4 tanesinde SRY gen bölgesi bulunmayıp SOX9 gen bölgesi bulunmuştur SOX9 geni otozomal kromozom üzerinde bulunup SRY genine bağlı aktivite göstermektedir. Bunun sonucunda tüm bireylerde SOX9 geni var olup SRY genine bağlı olarak cinsel organ gelişiminde etkilidir. Bu çalışmada SRY ve SOX9 gen bölgelerinin karyotip sonucu ile ilişkili olduğu bununda cinsiyet gelişimi ve cinsel organ gelişimi üzerinde rol oynamış olabileceği düşünülmektedir.

Esra İldeniz
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Cinsiyet anomalisi olup 46,XX karyotipine sahip hastalarda DAX1 VE WNT4 gen analizi

Amaç: Bipotansiyel gonaddan over ya da testis gelişimi sırasında rol alan genetik faktörlerden iki tanesi DAX1 ve WNT4 genleridir. Bu genlerdeki değişim ve mutasyonların cinsel gelişim bozukluğuna (CGB) yol açtığı yapılan çalışmalarla tespit edilmiştir. Bu çalışmada cinsel gelişim bozukluğu olan hastalarda (46,XX karyotipindeki) DAX1 ve WNT4 genlerinde mutasyon analizi yaparak CGB'na olası etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Genetik Tanı Laboratuvarına CGB ön tanısı ile gelen hastalardan alınan periferik kandan önce kromozom analizi yapılıp 46,XX karyotipine sahip bireyler tespit edilmiş, daha sonra 46,XX karyotipine sahip bireylerden elde edilen DNA'lara Real-time PCR (RT-PCR) tekniği uygulanarak DAX1'in exon 1 bölgesindeki 1133A>G (p.Tyr378Cys) mutasyonuna ve WNT4'ün exon 2 bölgesindeki 341C>T (p.Ala114Val) mutasyonuna bakılmıştır. Bulgular: Araştırılan 61 hastanın 16'sında 46,XX karyotipi tespit edilmiştir. 46,XX karyotipine sahip bu olgulara yapılan RT-PCR sonuçlarında incelenen DAX1 ve WNT4 gen bölgelerinde herhangi bir mutasyon olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda, cinsel gelişim bozukluğu ön tanısıyla gelen 46,XX karyotipli hastalara yapılan DAX1 ve WNT4 gen analizleri sonucu mutasyon saptanmadığı verisine ulaşılmıştır. Literatürde bildirilen çalışmalarda bu genlerin daha çok dozaja bağlı etki gösterdikleri tespit edilmiştir. Bu nedenle çalışma gurubumuzdaki CGB'na sahip bireylerde bu anomaliye neden olan durumların bilinmesi için daha kapsamlı çalışmalar ortaya konulmalıdır.

Ahmet Serhat Bayar
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

2007-2020 tarihleri arasında kemik iliği taraması yapılan hastaların kromozom analiz sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Hematolojik kanserler, kemik iliğinden kaynaklanan hücrelerin aşırı proliferasyonu sonucu ortaya çıkan neoplazmlardır. Kemik iliği incelemesi, hematolojik kanserlerle ilişkili olan kromozom anomalilerinin belirlenmesinde önemlidir. Çalışmamızda; hematolojik kanser ön tanılı hastalarda, konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemleri kullanılarak elde edilen sonuçları retrospektif olarak değerlendirip literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 2007-2020 yılları arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'na bağlı Genetik Tanı laboratuvarı'na, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilimdalı ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'ndan gönderilen hematolojik kanser ön tanılı 310 olgudan konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemleri ile elde edilen sonuçlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Genetik Tanı laboratuvarı'nda 2007-2020 yılları arasında yaşları 2-91 arasında değişen 149 kadın ve 161 erkekten oluşan toplam 310 hastadan alınan kemik iliği aspirasyon materyali konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemiyle incelendi. 67 kadın (%47,5) ve 74 erkek (%52,5) toplam 141 olguda normal karyotip, 68 kadın (%48,2) ve 73 erkek (%51,8) toplam 141 hastada anormal karyotip gözlemlendi. 28 olguda metafaz bulunamadı. Olguların hastalık gruplarına göre dağılımı; Kronik Miyeloid Lösemi (KML) 92 (%29,7), Myelodisplastik Sendrom (MDS) 49 (%15,8), Multiple Miyeloma (MM) 41 (%13,2), Akut Miyeloid Lösemi (AML) 40 (%12,9), Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) 30 (%9,7), Kronik Miyeloproliferatif Hastalıklar (KMPH) 13 (%4,2), Lenfoma 12 (%3,9), Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) 8 (%2,6), diğer kan hastalıkları 25 (%8,0) vakada gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre hematolojik kanser ön tanılı hastalarda, konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemlerinin birlikte kullanımı sonucunda gözlenen kromozom analizinin, hastalıkların tanı, tedavi, prognoz ve genetik danışmasına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Hematolojik kanser, sitogenetik analiz, konvansiyonel sitogenetik, FISH, kromozom anomalileri.

Lütfiye Gül Çalışkan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Pediatrik ailesel Akdeniz Ateşi hastalarda CD40 polimorfizmi

Amaç: Ailesel akdeniz ateşi (FMF) resesif olarak kalıtılan otoinflamatuar bir hastalıktır. FMF birçok klinik semptomun kombinasyonunun görüldüğü bir hastalık olup genetik ve genetik olmayan risk faktörlerinin çoğu ile ilişkili olabilmektedir. Lokal ve sistemik inflamatuvar cevaplara katılan ve bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde kritik rol oynayan CD40 geninde meydana gelen tek nükleotid polimorfizmleri bir çok hastalıkla ilşikilendirilmiştir. Çalışmamızda CD40 polimorfizmlerinin hastalığın patogenezinde bir etkisinin olup olmadığının araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hasta grubunda MEFV (Mediterranean Fever) geninde meydana gelen yaygın mutasyon verileri pyro-sekans analizi ile elde edildi. Hasta ve kontrol gruplarında CD40 genindeki Tek Nukleotid Polimorfizmlerinin (Single Nucleotide Polymorphisms-SNPs) genotiplemesi için Real-Time PCR' da rs1883832 ve rs4810485 SNP genotipleme probları kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda MEFV geninin yaygın mutasyon analizi sonucunda en sık görülen mutasyonlar E148Q (%33,6) ve M694V (23,4) mutasyonları olmuştur. CD40 genine ait rs1883832 tek nükleotid polimorfizm analizi sonucu hasta grubunun %43,0' ünde CC, %56,0' sında CT ve %1,0' inde TT genotipleri saptanırken kontrol grubunda ise %47,0' sinde CC ve %53,0' ünde CT genotipleri saptandı. CD40 genine ait rs4810485 tek nükleotid polimorfizm analizi sonucu hasta grubunun %43,0' ünde GG, %43,0' ünde GT ve %14,0' ünde TT genotipleri saptanırken kontrol grubunda ise %47,0' sinde GG, %45,0' inde GT ve %8,0' inde TT genotipleri saptandı. Her iki tek nükleotid polimorfizmi içinde hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel bir fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda FMF hastalığı ve CD40 geninin rs1883832 ve rs4810485 tek nükleotid polimorfizmleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamız mevcut literatür bilgilerimize göre ülkemizde FMF çocuk yaş grubunda yapılan ilk çalışma olması bakımından önemlidir.

Mahir Binici
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Cinsiyet anomalisi ön tanılı hastalarda sitogenetik analiz ve gen mutasyonlarının incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda laboratuvarımıza refere edilen cinsiyet anomalisi ön tanılı hastalarda sitogenetik inceleme yöntemi ile karyotiplerinin belirlenmesi ve mevcut karyotipler ışığında olası gen mutasyonlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Üniversitemizin Tıbbi Biyoloji- Genetik Laboratuvarlarına Cinsiyet anomalisi ön tanısı ile gelen ve yaş faktörü gözetilmeksizin tespit edilen 61 hastadan periferik kanlar alınarak sitogenetik inceleme yapılmıştır. İzole edilen DNA örneklerinden gen mutasyonları (SF-1,WT-1, LIM-1) RT-PCR ile amplifiye yöntemi ile tespit edilmiştir. Bulgular: Yapılan kromozom analizleri sonucu 61 hastadan 43 hasta 46,XY kromozom kuruluşuna sahipken, 16 hasta 46,XX kromozom kuruluşuna sahiptir. Hastalardan biri 45,X (Turner sendromu), bir hasta ise mozaik olduğu (45,X/47,XXX) tespit edilmiştir. Yapılan moleküler inceleme sonucu, WT1 geninde 18, SF1(NR5A1) geninde 8 ve LIM1(LHX1) geninde 5 hastada mutasyon tespit edilmişidir. Sonuç: Karyotipi yapılan ve moleküler inceleme sonucu tespit edilen mutasyonlar ışığında cinsiyet ön tanılı hastalarda genetik faktörlerin araştırılmasının önemi bir kez daha kanıtlanmıştır. Kromozomal anomalileri ve gen mutasyonlarının araştırılmasının cinsiyet gelişiminde rolüne katkı sunulmuştur.

İlyas Yücel
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyarbakır bölgesindeki kadınlarda HLA-E ve HLA-G gen polimorfizmi ile açıklanamayan tekrarlayan spontan düşük (RSA) arasındaki ilişki

Amaç: Diyarbakır' da Tekrarlayan gebelik kaypı (TGK) yaşayan hastalarda; HLA-G (HLA-G*0105N, HLA-G*0103, HLA-G*0104) ve HLA-E (HLA-E*0101, HLA-E*0103) allellerinin artan genetik riskleri açısından araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahaneleri Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Genetik Tanı Laboratuvarına tekrarlayan gebelik kayıpları tanısı ile gelen ve 46,XX kromozom kuruluşuna sahip hastalar değerlendirilmiştir. 100 bireyden oluşan hasta ve 100 sağlıklı bireyden oluşan kontrol gruplarından izole edilen DNA, PCR-RFLP teknikleri kullanılmıştır. HLA-E ve HLA-G gen polimorfizm analizleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol arasında HLA G*0105N, HLA-G*0103, HLA-E*0103 gen polimorfizm açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p>0,05). Hasta ve kontrol grupları arasında HLA-G*0104 ve HLA-E*0101 polimorfizmleri bakımından yapılan analizler sonucu istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda elde edilen bilgilerin ışığında HLA-G0*104 ve HLA E*0101 gen polimorfizmleri ile tekrarlayan gebelik kayıpları arasında anlamlı bir korelasyon olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın mevcut literatür bilgilerine göre ülkemizde HLA-G ve HLA-A ile TGK arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışma olması bakımından önemlidir.

Vardan Alnanea
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Adamts-8, ADAMTS-9, adamts-15 genlerinin psoriatik artrit patogenezindeki rollerinin ve moleküler mekanizmalarının araştırılması

Amaç: Matris yıkımında rol aldıkları bilinen ADAMTS8, -9 ve- 15 agrekanazlarının kronik inflamatuar bir hastalık olan Psoriatik artrit (PsA) patogenezindeki rollerini ve ADAMTS8, -9 ve -15 gen ekspresyon düzeylerinin inflamatuar sinyal yolaklarında hangi mediyatörler tarafından regüle edildiklerini araştırmaktır. Yöntem: 15 PsA hastasından,15 Psoriasis (Ps) hastasından ve 15 sağlıklı bireyden alınan total kandan periferik kan mononüklear hücreleri (PBMC) izole edildikten sonra bu PBMC' lerin primer kültürleri yapıldı. PBMC' lerde ADAMTS8, -9 ve -15 genlerinin mRNA ifadeleri qPCR yöntemi kullanılarak ölçüldü. Primer kültürleri yapılan PBMC' ler TNF-α, IL-1β ve IL-6 sitokinleriyle uyarıldı ve uyarılmış PBMC hücrelerinin ADAMTS8, -9 ve -15 mRNA ekspresyon düzeylerindeki değişimler qPCR yöntemiyle tespit edildi. Ayrıca PBMC' ler TNF-α, IL-1β ve IL-6 ile uyarılmadan önce mitogen-activated protein kinases (MAPK), transkripsiyon faktörü nuclear faktor kappa B (NFkB) ve signal transducer and activator of transcription 3 (STAT3) inhibitörleri ile muamele edildi ve ADAMTS genlerinin ekspresyonunun pro-inflamatuar sinyal yolaklarındaki MAPK (ERK1/2, p38, JNK), NFkB, ve STAT3 mediyatörleri tarafından regüle edilip edilmediği qPCR yöntemi kullanılarak araştırıldı. Ayrıca inhibitörlerin (ERK1/2, p38, JNK, NFkB ve STAT3) ve sitokinlerin (TNF-α, IL-1β ve IL-6) protein düzeylerindeki etkileri Western Blot yöntemi kullanılarak gösterildi. Bulgular: PsA grubunun PBMC hücrelerinde ADAMTS15 ekspresyonunun arttığı, fakat ADAMTS8 ve -9 ekspresyonlarının ise değişmediği tespit edildi. Ps grubunda PBMC hücrelerinin ADAMTS8 ekspresyonunun artış gösterdiği bulundu. Kontrol grubunda TNF- α uyarılmasıyla sadece ADAMTS15 ekspresyonunun arttığı, ADAMTS8 ve -9 ekspresyonlarının ise değişmediği gösterildi. Ayrıca, IL-1β ve IL-6 uyarılmalarıyla ADAMTS8, -9 ve -15 mRNA ekspresyonlarının değişmediği tespit edildi. Ps grubunda, ADAMTS8 ve -9 ekspresyonlarının TNF-α, IL-1β ve IL-6 uyarılmaları sonucunda azalış gösterdiği fakat, ADAMTS15 ekspresyonunun ise TNF-α, IL-1β ve IL-6 uyarılmalarıyla değişmediği bulundu. PsA grubunda, TNF-α, IL-1β ve IL-6 uyarılmaları sonucunda ADAMTS9 mRNA ekspresyonunun değişmediği, ADAMTS15 ekspresyonunun ise sadece IL-1β stimülasyonuyla azaldığı ortaya kondu. Ayrıca, TNF-α ve IL-1β stimülasyonlarının ADAMTS8 ekspresyonunu arttırdığı, IL-6 stimülasyonunun ise ADAMTS8 ekspresyonunu değiştirmediği gözlendi. Kontrol grubunda, JNK, STAT3 ve NFkB inhibisyonları sonucunda ADAMTS8, -9 ve -15 mRNA ekspresyon düzeylerinin arttığı tespit edildi. ERK1/2 ve p38 inhibisyonları sonrası ADAMTS8 ve -15 ekspresyonlarının azaldığı ama, ADAMTS9 ekspresyonunun değişmediği gösterildi. Ps grubunda, ERK1/2, p38 ve JNK inhibisyonlarıyla ADAMTS8 ve -9 ekspresyonlarının azaldığı, ADAMTS15 ekspresyonunun ise değişmediği tespit edildi. STAT3 inhibisyonuyla ADAMTS8 ekspresyonunun arttığı, ADAMTS9 ekspresyonunun azaldığı ve ADAMTS15 ekspresyonunun ise değişmediği bulundu. Öte yandan, Ps ve PsA gruplarında NFkB inhibisyonuyla ADAMTS9 ve -15 ekspresyonlarının arttığı, ADAMTS8 ekspresyonunun ise azaldığı ortaya kondu. PsA grubunda, ERK1/2, p38 ve JNK inhibisyonlarıyla ADAMTS9 ekspresyonunun arttığı, ADAMTS8 ekspresyonunun azaldığı ve ADAMTS15 ekspresyonunun ise değişmediği tespit edildi. STAT3 inhibisyonu sonucunda ADAMTS8 ve -9 ekspresyonlarının arttığı, ADAMTS15 ekspresyonunun ise değişmediği bulundu. Sonuçlar: PsA' lı hastaların PBMC hücrelerinde diğer artirit türevlerinin literatür bulgularıyla uyumlu olarak ADAMTS8 ve -9 gen ekspresyonlarının değişmediği bulundu. ADAMTS15 ekspresyonundaki artış, ADAMTS15 enziminin PsA' lı hastalarda artirit gelişimiyle ilişkili bir proteaz olabileceğini önermektedir. PsA patogenezinde, MAPK ve NFkB sinyal yolaklarının ADAMTS8 ve -9 mRNA düzeyleri üzerinde düzenleyici etkileri olabileceği tespit edildi. Ayrıca, STAT3 sinyal yolağının ADAMTS ailesi agrekanaz aktivitelerini farklı regülasyon mekanizmalarıyla düzenleyebileceğini gösterdik..

ArtritArtrit-psoriatikBiyobelirteçler+5
Mehmet Ali Tekin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Mental retardasyonlu hastalarda frajil X analizi

Amaç: Frajil X sendromu, Down sendromundan sonra ikinci sırada yer alan ve toplumda kalıtsal zekâ geriliğine neden olan genetik bir hastalıktır. FMR1 trinükleotid tekrar uzunluğu için referans aralığı dört kategoriye sahiptir. <45 CGG tekrarları normal, 45-54 aralığında tekrarlar "gri bölge", 55-200 aralığında tekrarlar "premutasyon", son olarak en az 200 CGG tekrarlar ''full mutasyon'' olarak adlandırılır. FM'lu bireylerde, FMR1 geni işlevsizdir ve Frajil X Mental Retardasyon Proteinin (FMRP) üretimi yapılamaz. Bu çalışmada; FXS ön tanısı ile gelen çocuklarda moleküler analizler ile hastalık oranını tayin etmek amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastaneleri Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Genetik Laboratuvarına Frajil X Sendromu ön tanısı ile gelen 3-15 yaş arası çocuklardan alınan periferik kandan izole ettiğimiz DNA örnekleriyle gerçekleşmiştir. Bulgular: Araştırılan 53 çocuğun, 21 (%39,6) tanesi erkek ve 32 (%60,4) tanesi kız olup, Frajil X tespit edilen kız çocuğu oranı %4,7, erkek çocuklarda %15,6 olarak bulunmuştur. Analizlerde 53 çocuktan 2 tanesi gri zon aralığında tespit edilmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlara göre totalde 53 çocuk hastanın %11,3'i FXS full mutasyon, %3,7'si gri zone ve %85'i normal aralıkta tespit edilmiştir. Sonuç: Nedeni bilinmeyen MR'lı, gelişme bozukluğu, konuşma güçlüğü ve otizmi olan çocuklarda ve MR aile hikayesi olan hastalarda, FXS'na yönelik moleküler genetik incelemeler yapılmalıdır. Full mutasyona sahip olgular tespit edildiğinde ailedeki diğer bireylerin premutasyon taşıyıcılığı açısından araştırılması ve risklerinin belirlenmesi gerekmektedir Böylece, gerekli bireylere uygun genetik danışma verilerek kişinin kendisinin, ailesinin ve gelecek kuşakların hastalık hakkında farkındalık oluşturması ve genel popülasyonda Frajil X frekansının azalması sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Frajil X, Otizm, Mental Retardasyon, FMR1, Trinükleotid Tekrar Hastalıkları

GenlerKromozom kırılganlığıNükleotidler+4
Fikriye Fulya Kavak
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Nonobstruktif azospermili infertil erkeklerde AZFC ve TTY2 gen ailelerinin mikrodelesyonu

Amaç: Bu çalışma en az bir yıl evli olmalarına rağmen çocuk sahibi olamamış primer infertilite ön tanılı non-obstrüktif azospermili (NOA) erkek bireylerde AZFc (sY254, sY255) ve TTY2 gen ailesi (TTY2L2A ve TTY2L12A), mikrodelesyonlarının oranlını saptamak ve karşılaştırmak için yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Laboratuarımıza başvuran 100 infertil ve 100 fertil kontrol erkeğe öncelikle sitogenetik analiz yöntemi uygulanmış ve kromozomal anomali yönünden değerlendirilmiştir. Ayrıca olgulara Real Time PCR tekniği uygulanarak AZFc ve TTY2 gen ailesi mikrodelesyonlarını taşıyıp taşımadıkları araştırılmıştır. Ayrıca bu çalışmada hasta ve normal fertil kontrolde AZFc mikrodelesyonunun sıklığı, TTY2 gen ailesi, yani TTY2L2A ve TTY2L12A ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma serisini oluşturan 100 olgudan 71 olgunun (%71) normal karyotipe (46,XY), 16 olgunun Klinefelter ve 13 olgunun da (%13) yapısal kromozomal anomalili karyotipe sahip olduğu görüldü. Bu çalışmada, AZFc bölgelerinden Sy254'de hem fertil kontrol hem de NOA'lı infertil vakalarda mutasyon tespit edilmemiştir. Sy255 mikrodelesyonu fertil kontrollerde görülmezken, NAO olguların 1'inde (% 1) görülmüştür. TTY2L2A mikrodelesyonu fertil kontrollerde görülmemiştir, fakat NOA'lı olguların 1'inde (% 1) mikrodelesyon tespit edilmiştir (p>0,05). Ayrıca 100 NOA hastasının 11'inde (% 11) TTY2L12A mikrodelesyonu olduğu görülmüş ve normal kontrolde 5 vakada (%5) TTY2L12A mikrodelesyonu saptanmıştır (p>0,05). 2 Sonuç: Çalışmamızdaki infertil azoospermili hastalarda AZFc mutasyonlarına oranla daha yüksek oranlarda görülen TTY2 gen ailesinde delesyonların, TTY2L2A ve TTY2L12A genlerinin de erkek infertilitesi için yeni bir markır olarak kullanılabileceğini, rutin olarak taranan AZF genleri kadar önemli olabileceği sonucunu doğurmaktadır. Anahtar Kelimeler: obstrüktif olmayan azospermi; Y kromozomu mikrodelesyonu; AZFc; TTY2 genleri

AzospermiGenlerKromozom delesyonu+3
Mustafa Ekin
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi bir yapıştırıcı olarak kullanılan n- butil 2 siyanoakrilatın cilt altı, kas içi ve damar içi uygulamalarında irritasyon, sensitizasyon ve sitotoksik etkilerinin araştırılması

Amaç: Cerrahi yapıştırıcı olarak bir çok doku üzerine N- Butil 2 Siyanoakrilat yaygın olarak kullanılmaktadır. Biyouyumluluk üzerine bu ajanın çeşitli raporları olmakla birlikte, multisistemik etkileri ve dokulara histopatolojik etkisini ortaya koyarak karşılaştıran sınırlı sayıda veri yayınlanmıştır. Bu çalışmada N-Butil 2 siyanoakrilatın cilt altı, kas içi ve damar içi uygulamalarında irritasyon, sensitizasyon ve sitotoksik etkilerinin araştırılmayı amaçladık. Gereç Yöntem: Wistar Albino cinsi, sağlıklı 16 erkek (250 ± 5 gram) yetişkin rat kontrol ve çalışma gruplarına bölündü. Kontrol grubundan normal histolojik yapının belirlenmesi ve rutin fizyolojik izlem amaçlandı. Çalışma gruplarında 0.3 ml N-Butil 2 siyanoakrilat enjeksiyonu, bel ve sırt traş edilen grupta irritasyon ve sensitizasyon değerlendirmesi için subkutan yoldan, sağ femur bölgesi traş edilen grubunda sitotoksisite değerlendirmesi için intramüsküler yoldan ve vasküler uygulama grubunda sistemik toksisite değerlendirmesi için kuyruk ven enjeksiyonu yoluyla uygulandı. Yetmiş iki saatlik gözlem süresinden sonra ratlar sakrifiye edilerek, venöz endotel, kas, dermal ve epidermal dokular histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Sadece intravenöz uygulamada belirgin endotel harabiyeti izlendi. Sensitizasyon, irritasyon, sitotoksisite gibi testlerde aşırı reaksiyon ve belirgin histopatolojik değişiklik izlenmedi. Sonuç: Cerrahi bir yapıştırıcı olarak sadece N-Butil 2 siyanoakrilatın intravasküler olarak uygulanması, lokal ve sistemik etkiler açısından ileri düzeyde doku hasarına yol açtı. Ancak, bu deneysel model klinik kapsamlı çalışmalarla desteklenmelidir.

BiyouyumlulukCerrahiDoku yapıştırıcılar+4
Oğuz Karahan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Aslan tip multiple pterygium sendromunun genetik etiyolojisinin araştırılması

ÖzetMultiple pterygium sendromunun bir varyantı olan Aslan tip multiple pterygium sendromu (ATMPS) [OMIM: 605203]; kraniyofasiyal yarık, el-ayak malformasyonu ve şiddetli popliteal pterygium ile karakterize otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Yalnızca bir hastada tanımlanmış olan ATMPS'nin, fenotipik benzerliklerinden yola çıkılarak, Bartsocas-Papas sendromu ile aynı hastalık olabileceği yönünde görüşler bildirilmiştir. Gelinen aşamada ATMPS ve Bartsocas-Papas sendromundan sorumlu genler bilinmemektedir. Bu çalışmada ATMPS'den sorumlu genin belirlenmesi hedeflenmiştir.Çalışma kapsamında ATMPS'nin ilk kez tanımlandığı ve ikisi hayatta toplam altı etkilenmiş bireyin bulunduğu aile değerlendirildi. Genom boyu homozigotluk taraması ve takip eden ayrıntılı haritalama sonucunda hastalığın ailede 21q22.3 kromozom bölgesinde rs2838045 ve rs225444 SNP'leri arasında kalan 0.71 cM'lik bir bölge ile kalıtıldığı gösterildi. Seçilen aday gende yapılan mutasyon taraması ile NF-?B sinyal yolağı üzerinden epidermis gelişimi ve keratinosit farklılaşmasında kritik rol oynayan, reseptör etkileşimli serin-treonin kinaz 4 proteinini kodlayan RIPK4 geni üzerinde homozigot c.362T>A (p.Ile121Asn) mutasyonu belirlendi. Bartsocas-Papas sendromu tanısı almış bir bireyin bulunduğu ailede yapılan mutasyon taramasında yine RIPK4 geni üzerinde c.551C>T (p.Thr184Ile) mutasyonu belirlendi.Sonuç olarak, bu çalışmada ATMPS'nin Bartsocas-Papas sendromunun bir varyantı olabileceği ve embriyonik gelişimde kritik öneme sahip reseptör etkileşimli serin-treonin kinaz 4 proteinini kodlayan RIPK4 geni mutasyonlarının ATMPS ve BPS'den sorumlu olduğu gösterilmiştir.Anahtar Kelimeler: Aslan Tip Multiple Pterygium Sendromu, Bartsocas-Papas Sendromu, RIPK4, RIP, NF-?B

EtyolojiGenetikGenetik hastalıklar-doğuştan+4
Orhan Sezgin
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme genetiğinin araştırılması

Dünya sağlık örgütü (WHO) tarafından IV. derece (greyd) olarak sınıflandırılan Glioblastoma multiforme (GBM), glial kökenli, en sık ve malign tümörlerden biri olup tüm primer beyin tümörlerinin dörtte birini oluşturur. Görülme sıklığı 45-70 yaşları arasında ve hastaların sağ kalım süresi 12-15 aydır.Çalışmamız, GBM olgularında sıklıkla rastlanan IDH1 geninin 4. ekzon mutasyonlarının DNA dizi analizi ile taranması ve 10q23/PTEN lokus kayıplarının FISH analizi ile belirlenmesi ve olguların yaş/sağ kalım ilişkilerinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı' nda GBM tanısı almış 54 olguya ait parafine gömülü arşiv materyallerinden elde edilen DNA' lara dizi analizi yapıldı. Ayrıca IDH1 geninde mutasyon taşıyan 5 olgu ve taşımayan 15 olgu olmak üzere toplam 20 GBM olgusu ve kontrol amacıyla 10 normal beyin dokusu FISH analizinde incelenmek üzere çalışmaya alındı.Literatürde GBM' lerde IDH1 mutasyonları genellikle p.R132H şeklinde olup mutasyon oranının %6-30 arasında olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda olguların primer ve sekonder ayrımları yapılmamış olup IDH1 p.R132H mutasyon frekansı %9.3 olarak bulundu. IDH1 p.R132H mutasyonu taşıyan olguların yaş ortalaması 46, mutasyon taşımayanların ortalaması ise; 56 olarak saptandı. IDH1 p.R132H mutasyonu ile olguların yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Mutasyon taşıyanların ortalama sağ kalım süresi 12 ay iken taşımayanların sağ kalım süresi 8 ay olarak saptanmış olup aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı.Doğu Karadeniz bölgesinde daha önce GBM genetiği konusunda araştırmalar yapılmamış olduğundan bu araştırma bölgemize has ilk çalışma olması yönünden önemlidir. Çalışmamızın bu açıdan yapılacak yeni çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.

Beyin neoplazmlarıDNADNA analizi+6
Ceren Sümer
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Bölgemizdeki ankilozan spondilitli hastalarda HLA-B*27 alt tiplemesi ve hastalık aktivasyonu ile ilişkisi

Ankylosing Spondilitis (AS) [MIM 106300] is a chronic, systemic and inflammatory disease with unknown exact etiology, defined with the presence of pain in joints, progressive joint stiffness and inflammation in sacroiliac joints. This study was aimed to search for HLA-B*27 allele frequency and the distribution of HLA-B27 subtypes in DNAs obtained from blood samples of 121 AS patients (72 male and 49 female) and 20 subjects out of a control group consist of 400 healthy people using PCRSSP method.HLA-B27 positivity was determined at 95.05% frequency in AS patient group while it was 5% in the control group. HLA B*2701, B*2702, B*2705, B*2707, B*2708, B*2712, B*2723, B*2731, B*2740, B*2748, B*2756 subtypes were detected in AS patients. In the control group, B*2702, B*2705, B*2756 subtypes and differently from AS group, B*2753 subtype was found. The most frequent subtype was HLAB27*56 (68.7%) in AS patient group. In addition, HLA-B*2702 with 19.1% frequency, HLA-B*2748 with 2.60% frequency, HLA-B*2701, B*2705 and B*2740 with 1.74% frequency, HLA-B*2707, B*2708, B*2712 B*2723 and B*2731 with 0.87% frequency were found. HLA-B*2705 was the most frequent subtype which was 38.1% in the control group followed by HLA-B*2702 and B27*56 subtypes with 28.5% frequency and HLA-B*2753 subtype with 4.76% frequency were detected.In conclusion, HLA-B*27 positivity was seen at 95.05% frequency in AS patients in our region. The frequency of HLA-B*2756 subtype was detected significantly higher in AS patients compare to control group (68.7% vs. 37.5%; P=0.003). This result suggests that HLA-B*2756 might have a role in susceptibility to AS disease. As HLAB*2705 subtype was seen higher (38.1%) in the control group, there might be negative association between the disease and the subtype.Key words: Allele distribution, Ankylosing Spondilitis, HLA-B*27, PCR-SSP

AllellerHLA B27 antijeniPolimeraz zincirleme reaksiyonu+1
Sibel Mollamehmetoğlu
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Malignite ile tek gen mutasyonları ve kromozom düzensizliklerinin ilişkisi üzerine araştırmalar

ÖZET Bu çalışmada, 1980-1983 yılları arasıda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi kliniklerinde malign tanısı konmuş 42 kadın, 61 erkek toplam 103 olguda, malignitenin tek gen mutasyonu ve kromozomal düzensizliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Bunun için pedigri anali zi ve sitogenetik çalışma yapılmıştır. Ayrıca 10 kadın ve 10 erkek olmak üzere toplam 20 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak kullanılmış tır. Dolaylı yöntemlerden pedigri yöntemi (8,98,99,100) ile hasta grubunda, malignitenin kalıtımla ilişkisi araştırılmıştır. Kromozom çalışması için sitogenetik laboratuvarlarında rutin olarak kullanılan temel yöntemlerden kemik iliği yöntemi (8,18,36,97,99,102) ve peri- ferik kan kültürü yöntemi (13,26,52,74) uygulanmıştır. Elde edilen preparatlardaki hücreler, sayısal ve yapısal kromozom düzensizliği yönünden değerlendirilmiş, incelenmeye değer görülenlerde karyotip analizi yapılarak düzensizliğin hangi grup kromozomu tuttuğu saptan maya çalışılmıştır. Ayrıca hasta grubu ile kontrol grubundan elde edilen, sayısal ve yapısal kromozom düzensizliği içeren hücre sıklı ğı arasındaki fark istatistik yöntemle değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, özet olarak aşağıdaki bulgular elde edil miştir. 1. Kanser ve kalıtım arasında bir ilişki olabileceği kanısı na varılmıştır. 2. KML (Kronik Miyeloid Lösemi) tanısı konmuş olguların % 71,4 kadarında özgül bir kromozom düzensizliği (Philadelphia kromo zomu) saptanmıştır. 3. Kronik lenfoid lösemili ve akut lenfoblastik lösemili-62- olgularda özgül bir kromozom düzensizliği bulunamamıştır. Ancak, akut lenfoblastik lösemili olguların % 57,1 kadarında çeşitli kromo zoma! düzensizlik içeren hücreler saptanmıştır. 4. Periferik kan kültürü yöntemi ile kromozom çalışması yapı lan lösemi formları dışında kalan malign olgularda da özgül kromozom düzensizliği saptanamamıştır. 5. Gerek lösemili olgulardan gerekse diğer malign olgulardan elde edilen sayısal ve yapısal kromozom düzensizliği içeren hücre sıklığının, kontrollerden elde edilen sıklıklardan farklı ve anlamlı olduğu görülmüştür. 6. Malignite ile kromozomal düzensizlikler arasında bir ilgi nin var olabileceği kanısına varılmıştır.

GenetikGenetikKromozom düzensizlikleri+2
M. Nail Alp
Dicle University · Institute of Health Sciences
1983
00
DoctorateOpen AccessTR

Prematüre yenidoğan bebeklerde kromozon analizi

S. Sennur Demirel
Dicle University
1984
00
Master'sOpen AccessTR

Cimetidine ve ranitidine´nin mus musculus albinuss´ta karaciğer ve bazı kan parametreleri üzerine olan etkilerinin araştırılması

Kadriye Akgün
Dicle University
1985
00
Master'sOpen AccessTR

Laktasyon süresince insan sütünün protein fraksiyonlarındaki değişimin Sodium Dodecyl Sulfat-Polikrilamid Jel Elektroforezi (SDS-PAGE) ile araştırılması

Selahaddin Tekeş
Dicle University · Institute of Health Sciences
1990
00
DoctorateOpen AccessTR

Doktor, hemşire ve hasta sorunlarının çokdeğişkenli kümeleme yöntemleri ile araştırılması

55 ÖZET DOKTOR, HEMS î RE VE HASTA SORUNLARININ ÇOKDESISKENL1 KÜMELEME YÖNTEMLERİ ÎLE ARAŞTIRILMASI Bu çalınmanın amacı, hastane hizmetlerinde mevcut sorunları, doktor, hemşire ve hasta boyutunda ele alarak ilgili değişkenleri, çokdeğişkenli analiz yöntemlerinden asamasıralı kümeleme yöntemleriyle araştırmaktır. Araştırmaya alman 300 doktora ait H6 değişken, 283 hemşireye ait 4-4- değişken ve hastalara ait 35 değişkeni kümeleme eğilimleri ve birbiri ile olan ilişkilerini ortaya koymak amacıyla, asamasıralı kümeleme yöntemlerinden Tek, Tam, Average (Ortalama), Medyan (Ortanca) ve Centroid (Merkezi) olmak üzere beş ayrı bağlantı yöntemi kullanıldı. Çalışmamızda, doktorlar grubu ile ilgili bulgularda doktorun günlük toplam uyku süresinin hasta doktor iletişimini etkilediği bulundu. Doktorun poliklinikte hastaya ayırdığı sürenin, doktorun mesleğinden memnun olması ve sosyal faaliyetlerin varlığı ile doktorun toplumda kazandığı saygınlık gibi değişkenlerinden etkilendiği saptandı. Ayrıca, doktorun haftalık tuttuğu nöbet, fazla baktığı hasta sayısı ve yabancı dil sorunu, doktoru mesleğini değiştirme davranışına yönelttiği gözlendi. Hemşirelerle ilgili bulgularda, hemşirenin bir üst eğitim kurumuna devam etme isteğinin sağlık kolejinden mezuniyet puanlarından '/. 20. h oranında etkilediği tesbit edildi (P<0. 001 ). Hemşirenin köy veya kent çıkışlı olması ile hemşirenin sosyal faaliyetlere katılma, kendini geliştirme56 ve işi ile ilgili kararlara katılmasını etkilediği saptandı. Hemşirenin doktor ve hastalarla olan uyumu, hemşirenin mesleğinden memnun olma durumunu etkilemektedir. Hemşirenin görevi nedeniyle toplumda kazandığı saygınlık değişkeni ile hemşirenin yası arasında önemli korelasyon bulunmuştur Anahtar Kelime: Biyoistatistik = Bioistatistics ; Doktorlar = Physicians ; Hastalar = Patients ; Hemşireler = Nurses ; Sağlık hizmetleri = Health services

BiyoistatistikDoktorlarHastalar+2
Ömer Satıcı
Dicle University · Institute of Health Sciences
1992
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik olarak Radyasyon'a (x-ışını) maruz kalmış bireylerde Bleomycin'in kromozomlar üzerine etkisi

7. ÖZET Kronik olarak radyasyona maruz kalan 5 deneğe ait 0.3, 3 ve 30ug/ml lik dozda bleomycin ve 6, 24, 48 saat süre uygulayarak in-vitro koşullarda kontrollü olarak yapılan bu çalışmada toplam 2639 metafaz değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde kronik olarak radyasyona maruz kalan bireylerde düzensizlik içeren hücre oluşumu ve yapısal düzensizlik içeren hücre oranı normal toplum ortalamasından yüksektir. Bleomycin uygulama gruplarında düzensizlik içeren hücre oluşumunda doza bağlı olarak bir artış görülmektedir. Toplam düzensizliklerin incelenen metafaz sayısına oranı kontrol gruplarında (bireyler kronik olarak radyasyona maruz kalmışlardır). %10.46, 0.3ug/ml lik deney grubunda %45.55, 3ug/ml lik deney grubunda %181.69 ve 30ug/ml lik deney grubunda da %205.37 ye yükselmektedir. Ayrıca bleomycin dozunun artmasına bağlı olarak yapısal düzensizliklerin çeşit ve miktarında artma olmaktadır. Poliploid hücre oluşumu üzerinde 24 ve 48 saatlik uygulama grupları arasında anlamlı seviyede fark tespit edilmiştir. Doza bağlı olarak poliploid oluşumu üzerinde anlamlı seviyede bir fark tespit edilmemiştir. Kontrol ve deney gruplarına ait preparatlann herbirinden 1000 hücre sayılarak mitotik indeks belirlenmiş olup, çalışmada kullanılmış olan bleomycinin hücrelerin mitoza girme oranlarını düşürdüğü sonucuna varılmıştır. Bleomycin dozunun artmasına bağlı olarak satellit assosiasyonlannda bir düşme olmaktadır. 88

BleomisinKromozomlarRadyasyon+1
Hilmi İsi
Dicle University · Institute of Health Sciences
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Güncel prenatal tanı teknikleri ve uygulamaları

Mehmet Fidanboy
Dicle University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Laboratuvarımıza prenatal tanı için sevk edilen ailelerde sonuç-ön tanı endikasyon uygunluklarının değerlendirilmesi

IV ÖZET Laboratuvarımıza Prenatal Tanı İçin Sevk Edilen Ailelerde Sonuç-Ön Tanı ve Endikasyon Uygunluklarının Değerlendirilmesi Araş.Gör. Ayşegül TÜRKYILMAZ Bu çalışmada ;01.01. 1999-31. 12.2001 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ABD Prenatal Tanı Laboratuvarına gönderilen CVS, AS ve KS' ye ait toplam 481 örnek materyal değerlendirilmiştir. Her örnek için iki kültür yapılmış kromozom elde edilmiş ve ortalama on preparat hazırlanmıştır. Bu preparatlardan bir tanesi Giemsa ile doğrudan boyanmış, geri kalan preparatlar ise Giemsa Bantlama Tekniği (GTG Banding) ile hazırlanmıştır. Değerlendirmeye alınan preparat sayısı ( 1 0x48 1 ) 48 1 0 adettir. Bu örneklerden 199' unda 46, XX, 176' sında 46,XY normal kromozom kuruluşu belirlenmiştir. 1 1 örnekte Trizomi 21 (Down Sendromu), 2 örnekte Robertson tipi translokasyonlu Down Sendromu, 1 örnekte mozaik Down Sendromu, 1 örnekte dengeli translokasyon kromozomu taşıyıcılığı, 2 örnekte Turner Sendromu., 2 örnekte mozaik Turner Sendromu, 1 örnekte Triple X Sendromu, 2 örnekte Triploidi, 1 örnekte Parsiyel trizomi, 1 örnekte derivativ kromozom, 12 örnekte duplikasyon, 2 örnekte delesyon, 1 örnekte tekrarlamayan sayısal ve yapısal düzensizlik 1 örnekte marker kromozom kuruluşu saptanmıştır. Toplam 65 örneğe sonuç verilememiştir. Bunun 15'inde üreme olmamış 50'sinde de teknik nedenlerden dolayı sonuç elde edilememiştir. Yanlış pozitif yanlış negatif sonucumuz yoktur. ANAHTAR KELİMELER: Prenatal Tam, Kromozom Analizi, Kromozoma! Anomali.

Ayşegül Türkyılmaz
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Üreme problemi olan hastalarda genetik araştırmalar

ÖZET ÜREME PROBLEMİ OLAN BİREYLERDE SİTOGENETİK İNCELEMELER Arş.Grv. Halit Akbaş Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Tanı Laboratuvarna üreme problemlerinin değişik ön tamları ile başvurmuş olan erkek ve bayanların, herhangi bir kromozomal anomali taşıyıp taşımadıklarının araştırılması ve belirlenen kromozomal anomali oranlarında etkin olabilecek faktörlerin pedigri çalışması ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, 245 bireyin kromozom analizleri yapılmıştır. Kromozomlar lenfosit doku kültürü tekniği ile elde edilerek giemsa bantlama tekniği ile bantlanmıştır. Metafazlar 10X ve 100X' lük immersiyon objektifle mikroskopta incelenmiştir. Otomoatik görüntü analiz sistemi ile karyotipler hazırlanıp değerlendirilmiştir. Bireylerin pedigrilerinden elde edilen ailesel bilgiler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Toplam 245 bireyden oluşan çalışma serisinde major düzeydeki kromozomal düzensizlik oram %6.53(1 6/245) olarak tespit edilmiştir, minör polimorfik kromozomal variantlar dahil edildiğinde ise bu oran %1 1.42'ye yükselmiştir. Tekrarlayan fetal kayıpları olan çiftlerden oluşan birinci grupta %2.19, kadınlardan oluşan ikinci grupta %23 ve erkeklerden oluşan üçüncü grupta ise % 17,64(3/1 7) oranında major kromozomal düzensizlik saptanmıştır. Toplam 245 bireyden oluşan çalışma serisinde %4.89 oranında, özellikle fetal kayıplı çiftlerden oluşan birinci grupta ise %8.79 gibi yüksek oranda minör polimorfik kromozomal variantlar saptanmıştır. Yapılan pedigri analizleri ile, diğer genetik ve genetik olmayan faktörlerin üreme problemleri üzerindeki eitkisi değerlendirilmiş olup; akraba evliliklerinin abortus sayısı, ölü doğum sayısı ve konjenital anomalili veya ölen çocuk sayısı üzerinde etkili olmadığı saptanmıştır. Çalışma serisindeki bireylerin pedigri analizlerinden, sigara kullanımının da abortus sayısı, ölü doğum sayısı ve konjenital anomalili veya ölen çocuk sayısı üzerinde etkili olmadığı görülmüştür.Çalışma sonunda elde edilen bulgular, üreme problemlerine neden olan etyolojik faktörler içinde kromozomal anormalliklerin önemli rol oynayabileceğini ve bölgemizde üreme problemi olan birerylerde, özellikle kadınlarda, sitogenetik araştırmanın yapılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Anahtar Sözcükler: üreme problemleri, fetal kayıp, abortus, major kromozomal düzensizlikler, minör kromozomal düzensizlikler, akraba evlilikleri, sigara kulanımı

Halit Akbaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Laboratuvarımıza tanı amaçlı kromozom analizi için sevk edilen bireylerde sonuç-ön tanı endikasyon uygunluklarının değerlendirilmesi

K ÖZET LABORATUVARIMIZA TANI AMAÇLI KROMOZOM ANALİZİ İÇİN SEVK EDİLEN BİREYLERDE SONUÇ- ÖN TANI ENDİKASYON UYGUNLUKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Araş.Gör. Hilmi İSİ Bu çalışmamızdaki amacımız laboratuvarımızda yapılmakta olan kromozom analizlerinin, endikasyon ve ön tanı örtüşürlüklerini, elde edilen sonuçlarla uygunluklarını ve dolayısıyla hekimlerin bu konudaki yaklaşımlarının doğruluk derecesini ve laboratuvarımızın bu çalışmalardaki başarı düzeyini belirlemektir. Bu amaçla laboratuvarımıza başvuran bireylerden alınan periferik kan örneklerinin laboratuvarda lenfosit kültürü yapılarak elde edilen kromozomlar özel boyama ve G-Bantlama yöntemleri (GTG) kullanılarak sayısal ve yapısal düzensizlikler bakımından incelenen hastaların karyotip sonuçları değerlendirilmiştir. Sitogenetik laboratu varında 5 yıllık zaman (1997-2001 yılları arası) aralığında çalışılan 1650 hastanın endikasyona göre dağılımında, her olgunun grubu içindeki sıklığı şu şekilde bulunmuştur: Genetik Tanı Laboratuvarına sevk edilen toplam 1650 hastadan 1452'si doğru Kromozom Analizi Endikasyonu ile gelmişlerdir. Böylece doğru kromozom analizi endikasyonu yüzdesi %88 oranında gerçekleşmiştir. Normalde kromozom analizi gerektirmeyen ön tanılar konmuş olmasına karşın, Genetik Tanı Laboratuvarına kromozom analizi için sevk edilenler toplam 198'dir. Bunların da genele oranı %12'dir. Karyotipleri değerlendirilen 198 hastanın toplam 3'ünde kromozomal düzensizlik saptanmıştır [Kardiyovasküler hastalık grubundan 15 hastadan ikisinde (%13.3) ve Kas hastalıkları grubunda 10 olgudan bir bireyde (%10) ]. Bu grubun içinde yer alan Metabolik hastalıklar, Sağırlık ve kulak malformasyonu olanlar, Endokrin hastalıklar, Gastrointestinal hastalıklar, Kan hastalıkları, Göz hastalıkları, Deri Hastalıkları, Nörolojik hastalıklar ve Genetik Danışma alan bireylerde kromozom düzeyinde herhangi bir düzensizlik saptanmamıştır. Kromozom analizi gerektirmeyen hasta grubunda kromozomal düzensizlik oranı %1.5'tir.ön tanısı itibari ile kromozom analizi gerektiren hastaların toplam sayısı 1452'dir. Bunlardan 204'ü, yani %14'ü, kromozom düzensizliğine sahip bulunmaktadır. Alt gruplarına baktığımızda Tekrarlayan Abortusu olan aile bireylerinde %2.17, Erken Dönem Çocuk ölümü ile karşı karşıya olan ailelerde %0.97, Tekrarlayan Abortusu ve ölü Doğumu olan ailelerde %1.4, herhangi bir Kromozom Hastalığı ön tanısı ile gelen olgularda %62.2, Infertilite ön tanısı ile gelen olgularda %3.1, Azospermik erkeklerde %0, kadın doğum uzmanlarınca primer ve sekonder amenore nedeni ile, yada herhangi bir ön tanı konmadan sevk edilmiş hastalarında %6.1, Dismorfik hastalarda %6.1, Kemik Displazi'lilerde %2, Genito-Üriner sistem hastalarında %39, Neoplastik hastalarda %26, Mental Motor Retardasyonlu hastalarda %5.7, Gelişme Geriliği olanlarda %2.8 oranında kromozom düzensizliği saptanmıştır. Çalışmamızda Kronik Miyeloid Lösemili Hastalarda Phyladelphia Kromozomu pozitif (Ph(+)) bulgu ortalaması %31 olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler:, Kromozom Hastalıkları, Konjenital Anomaliler, Yapısal Anomaliler, Dismorfik Sendromlar, Sendromlar, Kalıtsal Hastalıklar, Kromozom Analizi, Sitogenetik Çalışma.

Hilmi İsi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Aminofenoltiyoetanol çevreli yeni silisyum ftalosyaninlerin farklı meme kanseri hücre hatlarındaki fotodinamik terapi (PDT) etkinliğinin araştırılması

Kanser, kontrolsüz hücre büyümesi ve metastatik özelliklerin kazanılması ile karakterize patolojik bir durumdur. Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser olarak dünya genelinde ciddi bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Meme kanserindeki yeni tedavi arayışlarında, klasik tedavilere ek olarak kanser hücrelerini seçici şekilde öldürebilen yöntemler üzerinde durulmaktadır. Bunlar içinde en çok araştırılan yöntemlerden biri de fotodinamik terapidir (PDT). Belirli bir dalga boyundaki ışığın ve bu ışığa duyarlı olan moleküllerin birlikte kullanıldığı PDT'de, reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretilmesiyle hücresel hasar meydana gelir ve hücre ölümü gerçekleşir. Bu tez çalışmasında, ilk kez sentezlenen aminofenoltiyoetanol çevreli yeni silisyum ftalosiyanin (SiPc) moleküllerinin MCF-7 ve MDA-MB-231 meme kanseri hücre hatları ile MCF-10A normal meme hücre hattındaki PDT etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu kapsamda, SiPc moleküllerinin hem kanser hücreleri hem de normal hücreler üzerindeki antiproliferatif, antitümöral ve antimigratif özellikleri belirlenmiştir. Hücre canlılığı ve hücre ölümü çalışmalarıyla SiPc moleküllerinin kanser hücrelerinde doza bağlı sitotoksik etki gösterdiği ve hücre ölümünü indüklediği gözlenmiştir. Bu moleküllerin PDT ile kullanılması halinde hücrelerdeki mitokondriyal membran potansiyelini azalttığı, hücre içi ROS oluşumuna neden olduğu ve farklı hücre ölüm süreçlerinde rol alan poli ADP riboz polimeraz 1 (PARP1)'in kesilmiş formunun ekspresyonunu artırdığı saptanmıştır. Ayrıca, kanser hücrelerinin uzun süreli kültürlerindeki koloni oluşumunun ve yara iyileşmesi modeli kullanılarak incelenen hücresel hareketin azaldığı belirlenmiştir. Transwell sistemler ile modellenen migrasyon ve invazyon deneylerinde ise kanser hücre hatlarının migratif ve invaziv kabiliyetlerinin kısıtlandığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile yeni sentezlenmiş olan SiPc moleküllerinin antitümöral özellikleri ilk kez belirlenmiş ve bu moleküllerin tedavide kullanılmak üzere ilaç adayı moleküller olabileceklerine dair ilk veriler elde edilmiştir.

AminofenollerApoptozisEtanol+7
Ceren Sarı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanseri hücrelerınde kanonik ve kanonik olmayan WNT yolaklarının baskılanması ile kanser kök hücre popülasyonunun ve dediferansiasyonun azaltılması

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser tipidir. Erken tanı konulan vakalarda tedavi başarısı yüksek olmasın rağmen lokal ilerlemiş veya metastatik vakalarda tedavi başarısı düşmektedir. İlk aşamada başarılı görünen tedaviye rağmen, meme kanserleri aylar veya yıllar sonra bile lokal nüks veya uzak metastazlar ile karşımıza çıkabilmektedir. Bu süreçte tümör hücrelerinin diferansiasyonunun azalması, yeni mutasyonların birikimi, dirençli kanser kök hücrelerinin (KKH) oluşumu, KKH'nin uyku moduna geçip tedaviden saklanması gibi mekanizmalar literatürde tartışılmaktadır. Meme kanserlerinde tedavi etkinliğini artırmak için KKH oluşumunu etkileyen hücre içi (Wnt, Notch, Hedgehog vb) yolak inhibitörleri, KKH yüzey işaretçilerini hedefleyen immünoterapi yöntemleri, KKH çoğalmasını uyaran VEGF/VEGFR2, CXCR4 gibi sinyal aks inhibitörleri veya monoklonal antikorlar, apoptozis veya diferansiasyonu uyaran KKH bölünmesini engelleyen histon deasetilaz (HDAC) enzimlerini hedef alan tedaviler deneme aşamasındadır. ER+ ve üçlü negatif meme kanser hücre hatları ile gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak üçlü negatif meme kanser hücrelerinin daha saldırgan yapısını, daha yüksek orandaki KKH varlığını ve bunlara ait moleküler belirteçler gösterilmiştir. Wnt klasik yolak ile kombine olarak diğer yolakların baskılanmasını gerçekleştirerek üçlü negatif meme kanseri hücre hattı MDA-MB-231'de özellikle 24. saat bulgularında KKH popülasyonunun azaltılması yönünde net bulgular elde edilmiştir. Çalışmamızda literatürde ilk defa olarak klasik Wnt yolağı ile birlikte thapsigargin kullanarak meme kanser hücre hatlarında Wnt-kalsiyum yolağı kombine blokajı gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız daha önce tek bir çalışmada önerilen Wnt klasik yolak ve Wnt-kalsiyum yolağı sinerjisinin varlığını kanser hücreleri üzerinde test ederek doğrulamıştır. Niklosamid ile LRP5/6 reseptörü üzerinden gerçekleştirilen Wnt klasik yolak baskılanmasının çok etkili olduğu ve bunun Wnt-kalsiyum ya da diğer kombinasyonlar ile kullanılmasının üçlü negatif meme kanserlerinde KKH leri azaltmada etkin olduğu ortaya konulmuştur. Çalışmamızın sonuçları, özellikle dünyada meme kanserleri içinde %12-15'i bulan üçlü negatif meme kanserlerinde hedeflenmiş tedavi gerekliliğini desteklemektedir. Çalışmamızın sonuçlarının önemli bir mortalite sebebi olan meme kanserli hastalar için KKH aktivitesini belirleyen mekanizmaların aydınlatılması ve yeni hedeflenmiş tedavi seçenekleri geliştirilmesi için yol göstereceğini düşünüyoruz.

Beta kateninKök hücrelerMeme hastalıkları+6
Tanju Tütüncü
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00