Harran University
Discipline

Cardiovascular Surgery

Harran University

148

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Konjenital kalp cerrahisi geçiren pediatrik hastalarda interlökin 40 (IL-40) ve tiyol/disülfit dengesinin araştırılması

İnterlökin-40 (IL-40) düzeyleri ve Thiol-Disülfid dengesi, inflamasyon ve oksidatif stresin göstergeleri olarak değerlendirilmekte olup; Thiol-Disülfid dengesi kalp hastalıklarında sıkça incelenirken, IL-40'ın kalp hastalıklarıyla ilişkisi henüz tam olarak aydınlatılamamış ve araştırmaya açık bir alan olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, konjenital kalp cerrahisi geçiren pediatrik hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası IL-40 düzeyleri ile Thiol-Disülfid dengesinde meydana gelen değişikliklerin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda konjenital kalp hastalığı tanısıyla açık kalp cerrahisi geçiren 40 pediatrik hastadan ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası (24. saat) venöz kan örnekleri alınmıştır. Kontrol grubunu, herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan 40 sağlıklı çocuk oluşturmuştur. Plazma IL-40 düzeyleri ELISA yöntemiyle, Thiol-Disülfid parametreleri ise spektrofotometrik yöntemle analiz edilmiştir. Veriler SPSS 25.0 programı ile değerlendirilmiş; p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda IL-40 düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Ameliyat sonrası IL-40 düzeyleri, ameliyat öncesine göre artış göstermiş olmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,066). Native Thiol ve Total Thiol düzeyleri ameliyat sonrası anlamlı şekilde artmıştır (p=0,001 ve p=0,023); Disülfid düzeyleri ise ameliyat öncesi ve sonrası arasında anlamlı değişiklik göstermemiştir (p=0,908). Kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda hem ameliyat öncesi hem de sonrası dönemlerde Thiol düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak konjenital kalp cerrahisi geçiren çocuk hastalarda IL-40 ve Thiol-Disülfid parametrelerinde gözlenen değişiklikler, kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen inflamatuvar ve oksidatif stres yanıtlarını yansıtmaktadır. Özellikle ameliyat sonrası Thiol düzeylerindeki artış, cerrahiye bağlı oksidatif stresin Thiol gruplarını mobilize ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda IL-40 ve Thiol-Disülfid dengesinin, pediatrik kalp cerrahisinde potansiyel biyobelirteçler olarak değerlendirilebileceği düşünülmektedir. IL-40'ın konjenital kalp cerrahisi sonrası inflamasyonla bağlantısına dair bir çalışma bulunmamakla birlikte, bu araştırma, pediatrik hastalarda IL-40 dinamiklerini inceleyen ilk çalışmalardan biridir. Ancak IL-40'ın cerrahi bağlamdaki rolünü daha iyi anlayabilmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, pediatrik kardiyopulmoner bypass, IL-40, Thiol-Disülfid dengesi, oksidatif stres, inflamasyon

Mustafa Ceyhan
Harran University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif pentraxin-3 (PTX3) düzeylerinin karşılaştırılması

Koroner arter hastalığı (KAH), ateroskleroza bağlı gelişen, dünyada mortalite ve morbiditenin başlıca nedenlerinden olan önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozun temelinde inflamatuar süreç vardır. Koroner arter bypass greft cerrahisi (KABG), KAH tedavisinde önemli ve etkin revaskülarizasyon yöntemidir. SYNTAX skorlama sistemi, anjiyografik olarak KAH ciddiyetinin belirlenmesi ve tedavi planlanmasında kullanılır. Pentraxin-3 (PTX3), pentraksinler ailesine mensup, kardiyak dolaşım içinde sentezlenen inflamatuar biyomarkerdır. Çalışmamızda KABG planlanan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde PTX3 düzeylerinin karşılaştırılması ve SYNTAX skoruyla PTX3 düzeyi ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Elektif KABG uygulanacak 38 hasta çalışmaya alındı. Hastaların preoperatif, postoperatif 7. ve 24. saatlerde PTX3 düzeyleri ölçüldü. Hastalardan, rutin kullanılan kardiyak ve inflamatuar biyomarker düzeyleri eşzamanlı ölçüldü. Hastaların ortalama PTX3 düzeyleri preoperatif 1,22±0,92, postoperatif 7. saatte 71,15±45,93 ve postoperatif 24. saatte 31,38±31,48 ng/ml bulundu. Postoperatif 7. ve 24. saat PTX3 düzeyleri ile SYNTAX skorları arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,001 ve p=0,018). Hastalar SYNTAX skoruna göre 3 gruba ayrıldı. Yüksek SYNTAX skoru grubunda postoperatif PTX3 düzeyleri en yüksek bulundu. Bunu sırayla orta ve düşük SYNTAX skoru grupları izledi. Farklı SYNTAX skoru gruplarında preoperatif PTX3 düzeyleri benzerdi (p=0,104); postoperatif 7. ve 24. saatte PTX3 düzeylerinde ise gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p=0,024 ve p=0,021). hsCRP ve PTX3 arasında preoperatif ve postoperatif 7. saatte anlamlı korelasyon bulundu (p=0,001 ve p=0,002). Sonuç olarak PTX3, KAH ciddiyetiyle orantılı olarak artış gösterdiğinden, postoperatif tedavi planlanmasında yol gösterici olabilir.

C reaktif proteinCerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıkları+4
Can Kerestecioğlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp cerrahisi sonrasında eozinofil ve IgE seviyesindeki değişim miktarının prognoza etkisi

Prospektif, gözlemsel olan çalışmamızın amacı, IgE ve eozinofil seviyesinin kardiyopulmoner baypasa (KPB) bağlı biyobelirteç olarak değerini göstermektir. Pediatrik hasta grubu üzerinde yapılmış çalışma bulunmasına rağmen, erişkin kalp cerrahisi grubunda böyle bir çalışma olmadığı görülmektedir. Araştırmamızın sonucunda erişkin hasta grubunda immün cevabın farkının açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Erişkin hasta grubunda IgE ve eozinofil seviyesi ile KPB komplikasyonları arasındaki ilişkinin tespit edilmesi de ayrıca hedeflenmiştir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi bölümüne KPB gerektiren kalp ameliyatı planı ile yatışı yapılan 60 hasta ile yürütüldü. KPB kullanılan izole KABG hastaları dışındaki hastalar çalışmamızdan çıkarıldı ve 36 hasta ile çalışmamız tamamlandı. Hastalardan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif dönemlerde 7 farklı zamanda kan örnekleri alınarak (Preoperatif dönemde-T1, intraoperatif dönemde KPB başladığında-T2, KPB sonlanıca-T3, protamin uygulanması sonrasında-T4, KBP bitiminden 4 saat sonra-T5, postoperatif 1. günde-T6, postoperatif 2. günde-T7) IgE ve eozinofil seviyelerine bakıldı. Preoperatif olarak yaş, kilo, ekokardiyografi ve elektrokardiyografi verileri, intraoperatif olarak serum laktat ve oksijen ekstraksiyonu değerleri, postoperatif olarak da mekanik ventilatörde kalma süresi ve mortalite oranı gibi birçok farklı parametre değerlendirildi. Ayrıca ameliyat sonrasında mekanik ventilatörde kalma süresi, yoğun bakım ünitesinde yatış süresi, taburcu edilme zamanı ve 30 günlük mortalite gibi değişkenler kaydedildi. Araştırmanın sonucunda, erişkin hastalarda IgE, eozinofil seviyesinin mortalite ve mekanik ventilatörde kalma süresinden bağımsız olduğu tespit edildi (p<0,05). Pediatrik hastalarda yapılan benzer çalışmada, IgE düzeyleri ile mekanik ventilatöre bağlı kalma süresi arasında korelasyon saptandığı düşünüldüğünde, yaptığımız araştırmada elde ettiğimiz farklı sonuçlar, erişkin grupta oluşan immün cevabın çocuklardakinden farklı olduğunu göstermektedir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEozinofiliaKalp hastalıkları+5
Burak Ateşsaçan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lıma-lad greft açıklığının çift yönlü palpasyon testi, transıt tıme flow meter(TTFM) ve koroner BT anjiyografi ile karşılaştırılması

Giriş: Koroner arter baypas greftleme (KABG) cerrahisi sonrası mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli faktör greft açıklığıdır. LIMA-LAD anastomozu kalbin en önemli ve geniş bölgesini revaskülarize etmesi, uzun dönem greft açıklık oranları ve KABG için altın standart kabul edilmesi nedeniyle en kritik anastomozdur. Bu nedenle, LIMA-LAD anastomozunun açık kalması hem erken hem de geç dönem sonuçlar açısından hayati öneme sahiptir. Kliniğimizde greft açıklığını değerlendirmek amacıyla geliştirilen çift yönlü palpasyon testi (ÇYPT), subjektif bir test olmakla birlikte basit ve güvenilirdir. Bunula birlikte transit time flow meter (TTFM) ölçümleri de yapılmaktadır. Bu çalışmada, erken dönem koroner BT anjiyografi (KBTA) ile greft açıklığı incelenerek, ÇYPT'nin ve TTFM ölçüm sonuçlarının etkinliği karşılaştırılmıştır. Yöntemler: Çalışma, retrospektif-prospektif (hibrit) kohort çalışması olarak planlanmıştır. 73 hastanın LIMA-LAD anastomozundaki greft açıklığı değerlendirildi. KABG ameliyatı sırasında yapılan çift yönlü palpasyon testi ve TTFM ölçüm sonuçları, ameliyat sonrası erken dönemde çekilen kontrastlı KBTA ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çift yönlü palpasyon testi pozitif olan hastalarda greft açıklığı, testi negatif olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Benzer şekilde, akım hızı 10 mL/dk veya daha fazla olan hastalarda greft açıklığı, ortalama akım hızı 10 mL/dk'nın altında olanlara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.001). Sonuç: Çalışma verilerinden elde edilen istatistiksel sonuçlara göre, çift yönlü palpasyon testi ve TTFM ile ölçülen akım hızı arasında anlamlı pozitif korelasyon bulunmaktadır. Ayrıca hem ÇYPT hem de TTFM, intraoperatif LIMA greft açıklığını doğru bir şekilde göstermiştir. Bu bulgular, her iki testin de LIMA-LAD anastomozunun değerlendirilmesinde güvenilir bir şekilde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KABG, Greft Açıklığı, LIMA-LAD Anastomozu, Çift Yönlü Palpasyon Testi

Abdulgani Orhun Yenigün
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas greftleme yapılan hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrasında sol ventrikül fonksiyonlarının 2d ekokardiyografi ve 2d strain ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Amaçlar: Koroner arter baypas greftleme (KABG) ameliyatı öncesi ve sonrasındaki transtorasik ekokardiyografi (TTE) sıklıkla başvurulan bir görüntüleme yöntemidir. Günümüzde benek takipli ekokardiyografi gibi yeni değerlendirme yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmamızda, KABG ameliyatı öncesi ve sonrasında sol ventrikül fonksiyonlarının strain ölçümlerini de içeren 2d ekokardiyografi ile global ve bölgesel olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif, tek merkezli, gözlemsel olarak tasarlandı. KABG ameliyatı gerçekleştirilen 57 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Hastalara ameliyat öncesinde ve sonrasındaki 3. ayda sol ventrikül segmenter ve global longitudinal strain analizlerini de içeren TTE, biyokimyasal ölçümler ve klinik değerlendirme yapıldı. Bulgular: Ameliyat sonrası sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ile segmenter longitudinal strain (SLS) ve global longitudinal strain (GLS) analizlerinde fonksiyon artışı izlendi. GLS analizinde fonksiyon kaybı olan grupta ameliyat sonrası yoğun bakım takip ve hastane yatış sürelerinde uzama saptandı. Tam cerrahi revaskülarizasyon anastomoz sahalarındaki fonksiyon artışının yanı sıra diğer sahalarda da fonksiyonel iyileşme saptandı. LVEF ile strain analizi arasında tam bir korelasyon olmadığı gözlemlendi. Buna ilaveten LVEF düşük izlenen grupta tam cerrahi revaskülarizasyon sonrasında normal aralıkta olan gruba göre strain değerlerinde daha fazla fonksiyon artışı olduğu izlendi. Sonuç: Çalışmamızda tam cerrahi revaskülarizasyon sağlanmasının ardından sol ventrikülde hem GLS hem de SLS analizlerinde fonksiyonel artış olduğu, bu artışın LVEF düşük olan grupta daha belirgin olduğu ve sadece revaskülarize alana sınırlı kalmadığı, diğer alanlarda da olumlu etki oluşturduğu gözlemlendi. KABG hastalarında konvansiyonel ekokardiyografiye ek olarak strain ekokardiyografinin dahil edilmesinin kardiyak fonksiyonların daha hassas bir şekilde izlenmesine olanak tanıyarak rutin klinik takibe katkı sağlayacağı görüşündeyiz.

Ömer Faruk Soydaş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde kullanılan internal mammarian arter,radial arter ve safen ven greftlerinde endotelyal ox-ldl reseptör miktarlarının karşılaştırılması

Dünyada bir numaralı ölüm sebebi kardiyovasküler hastalıklar, bunlarında en başında koroner arter hastalığı gelmektedir ve en etkili tedavi yöntemlerinden biride Koroner Arter Bypass Greftleme (KABG) operasyonudur. Dünyada ve ülkemizde KABG için en çok kullanılan üç damar İnternal Mammarian Arter (İMA), Radial Arter (RA) ve Safen Ven (SV) greftleridir. KABG başarısı greftin uzun dönem açık kalmasına, hastanın yaşam kalitesi bozmadan yaşam süresinin uzamasına bağlıdır. Greftlerin başarasızlığından öncelikle ateroskleroz sorumludur. Plazma LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) konsantrasyonu artması ile ateroskleroz riskide doğru oranda artar. LDL dolaşımdaki kolesterolün çoğunu LDLR (LDL reseptörü) aracılı endositoz ile hepatik ve ekstrahepatik dokulara taşır. LDLR disfonksiyonu, LDL'nin dolaşımdaki kanda tutulmasına ve vasküler duvarlarda lipid birikmesine yol açar ve sonunda ateroskleroza neden olur. Diğer taraftan hasarlı endotelden LDL damar duvarına girdikten sonra, LDL serbest radikallerle oksitlenir ve aterosklerozun patolojik sürecini başlatır. Oksitlenmiş LDL daha sonra LOX-1 (Lektin benzeri oksitlenmiş düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü-1) yoluyla sabit doku makrofajları tarafından emilir, böylece lipid dolu köpük hücrelerine dönüştürülür. Köpük hücre grupları endotelyumun altında birikir ve aterosklerozun ilk lezyonu yağlı çizgilenmeler haline gelir. Çalışmamızda; İMA, RA ve SV'nin LDLR, LOX-1 reseptörü üzerinden birbirine üstünlüklerini görmeyi amaçladık. Çalışmamızda İMA, RA ve SV greftlerinin her birinin de bypass cerrahisinde kullanılacak 21 hastadan oluşturduk. Cerrahi sırasında arta kalan damar parçalarını kullandık. Endotel hücreleri belirtmek için CD31 kullandık. Greftler arasında CD31+ olan endotelyal LOX-1, kültürde üretilen bütün hücrelerden LOX-1 ekspresyonu ve CD31+ olan endotelyal LDLR değerlendirdik. İlk başta greftler ile reseptör arasında anlamlı bir ilişkisi göremedik (p>0,05). Fakat alt gruplara ayrıldıkça çarpıcı sonuçlar bulduk. Çalışmamızda İMA'da CD31+&LOX-1+ yüzdesini kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulduk (p=0,019). Cinsiyet üzerine bir diğer sonuç ise kadınlarda safen vende CD31+&LDLR+ yüzdesinin anlamlı olarak düşük bulduk (p=0,002). Kadınlarda İMA'nın ve SV'nin erkeklere göre daha kötü olduğunu söyleyen çalışmalar mevcut olsada ileride yapılacak çalışmalar için yol gösteren bir sonuç bulduk. Safen ven de LOX-1+ yüzdesi hipertansiyonu olanlarda anlamlı yüksek bulduk (p=0,040). Safen vende CD31+&LDLR+ reseptör yüzdesini hipertansiyonu olan hastalarda düşük bulduk (p=0,014). Sigara kullananlarda radial arterdeki LOX-1 anlamlı derecede yüksek bulduk (p=0,015). Bu sonuç literatürü destekleyen radial arter-sigara ilişkisini gösterdi. Gelecekte yapılacak olan randomize kontrollü çalışmalara öncü olabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızda çarpıcı bir sonuç ise HDL düzeyi ile reseptörler arasında bulduk. HDL düzeyi ile İMA'da endotelyal LOX-1+ reseptör yüzdesi arasında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (r=0,414, p=0,040). HDL değerlerinin ile greftlerin LOX-1 ekspresyonu arasında pozitif anlamlı korelasyon bulduk. Safen ven'de pozitif anlamlı korelasyon (r=0,609, p=0,005), Radial arter'de pozitif orta şiddette anlamlı bir korelasyon (r=0,488, P=0,029), İMA'da pozitif yönde orta şiddette anlamlı bir korelasyon bulduk (r=0,530, P=0,016). Çalışmalarda modifiye HDL'nin LOX-1 bağlandığı gösterilmiştir. Çalışmamız da yer alan hastaların tamamını koroner arter hastalığı tanısı alan grup oluşturmaktadır. Bu hastaların da fonksiyonel olmayan HDL'ye sahip olduğunu düşünmekteyiz. Greft türlerinin tamamının hücre kültüründeki LOX-1 ekspresyonu ile korelasyon sağladığını görmekteyiz. Literatürde safen ven, radial arter ve İMA'daki LOX-1 reseptör sayısını HDL ile korelasyon gösteren çalışma yoktur. Çalışmamızın bu konuda öncü olacağı kanaatindeyiz. Greftlerinin birbirine üstünlükleri uzun yıllardır tartışmaya devam edilecektir. Koroner bypass cerrahisinde kullanılan greftlere farklı bir bakış gösterdiğimize ve gelecekteki yeni çalışmalara yol gösterici olduğuna inanıyoruz.

ArterlerAterosklerozHDL+6
Oğuz Arslantürk
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi geçiren erişkin hastalarda intraoperatif gelişebilecek mikroserebral hasarın belirlenmesinde preoperatif adropin, nöron spesifik enolaz (NSE) ve nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin postoperatif NSE ve NFL düzeyleri ile ilişkisi

Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar dünyadaki bulaşıcı olmayan en sık ölüm nedenidir. Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar içerisinde ise en sık görüleni aterosklerotik koroner arter hastalığı ve aterosklerotik serebrovasküler hastalıktır. İnvaziv girişimlerin gelişmesine rağmen çoğu kardiyovasküler hastalıkların tedavisi açık kalp cerrahisi ile yapılmaktadır. Açık kalp cerrahisinin yapılabilmesi için kalp akciğer makinasına ihtiyaç duyulmaktadır. Kalp akciğer makinesi ile vücut ısısı düşürülerek düşük basınçta dokuların korunarak dolaşımının devam etmesi sağlanır. Kardiyopulmoner bypass sırasında ve sonrasında en ciddi komplikasyonlardan birisi santral sinir sistemi hasarıdır. Majör komplikasyon olan serebral hasarın en sık nedenleri arasında mikro ve makro emboliler olsa da hipoperfüzyona bağlı ameliyat sonrası konfüzyon, stupor ve koma gibi nörolojik komplikasyonlar da görülebilmektedir. Bu durumun prediktif parametrelerle ameliyat öncesi belirlenebilmesi, risk analizi yapılması ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi ve planlanmasında oldukça önemlidir. Aterosklerotik vasküler hastalığın yaygınlığı ile korelasyonu, çalışmalarla ispatlanmış bir biyomarker olan Adropin 'in preoperatif ve postoperatif 1.saat düzeyleri adropin düzey seyri açısından karşılaştırılarak sinir hasarını gösteren nöron spesifik enolaz (NSE) ve nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin postoperatif 1., 24, ve 72. saatlerdeki düzeyleri ile korelasyonu incelendi. Böylece adropin 'in CPB ile yapılan kalp ameliyatlarına bağlı yaşanabilecek muhtemel serebrovasküler olaylar açısından prediktif bir biyomarker olarak kullanılmasının yaygın olup olmadığını hedefledik. Açık kalp cerrahisi ile tedavi kararı olan 42 hastanın katıldığı bu çalışmada, yapılan fizik muayene ve görüntüleme sonuçlarına göre karotis arterler ve baş-boyunu ilgilendiren diğer vasküler yapılarda anlamlı darlık lehine bulgulara rastlanmadı. Ameliyat sonrası hiçbir hastada majör nörolojik komplikasyon ve ölüm görülmedi. 1 hastada könfüzyon, 1 letarji gelişti. Hastalar taburcu olana kadar takip edildikleri için kognitif bozukluk açısından değerlendirilmeleri mümkün olmadı. Hastaların hepsi KAH tanısı alan hastalar oldu ve bu nedenle tüm hastalara KABG operasyonu uygulandı. Preoperatif ve postoperatif 1.saat bakılan adropin düzeyleri arasında anlamlı ilişkilerin olmadığı görüldü. Bu nedenle parametrelerin karşılaştırmaları preoperatif adropin düzeyi ile yapıldı. Preoperatif median adropin düzeylerine göre hastalar düşük (<4,7 pg/dl) ve yüksek olarak iki grupta incelendi. Düşük adropin düzeyi olanların postoperatif NSE düzeyleri diğer gruba göre daha yüksek saptandı (P>0,05). NFL düzeyleri ile adropin düzeyleri arasında ise korelasyonun olmadığı görüldü. Hastalar ameliyat boyunca NIRS monitörizasyonu ile takip edildiler. NIRS düzyleri CPB' tan önce, aort klemplendiği zaman, aort klempi kaldırıldığında ve CPB' tan çıkıştaki zamanlarda kaydedildi. NIRS düzeylerinde intraoperatif emboli lehine değerlendirilecek akut düşüş saptanmadı. CPB çıkışındaki NIRS değerlerinin preoperatif adropin düzeyleri ile ilişkilerine bakıldığında düşük adropin düzeyi olanların NIRS düzeyleri diğer gruba göre düşük saptandı ancak ilişkiler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu durum adropinin serebral vasküler tutulumun prediktif parametresi olamayacağı anlamına gelmiyor. Bu konuda iskemik kardiyovasküler hastalıklarda serebrovasküler tutuluma bağlı CPB' sonrası nörolojik hasar insidansını yakalamak adına uzun süreli, geniş popülasyonlu kontrollü çalışmaların yapılması faydalı olabilir. Kalp akciğer makinası ile açık kalp cerrahisi sonrası serebral hasara bağlı nörolojik komplikasyonların gelişmesi her zaman büyük sorun olmaya devam edecektir. Bu nedenle özellikle aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklarda daha çok olmak üzere ameliyat öncesi spesifik prediktif belirteçlerin bulunmasının kalp cerrahisine bağlı nörolojik komplikasyon insidansını azaltabileceğini düşünerekten örneklem sayısının büyük tutularak daha kontrollü randomize desendeki çalışmalara ihtiyacın olduğunu düşünmekteyiz.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıklarıKardiyopulmoner bypass+5
Ilkın Gulıyev
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort koarktasyonu cerrahi sonrası tekrar girişim için risk faktörleri:çocukluk çağı aort koarktasyonu hastalarında geriye yönelik araştırma.

Aort Koarktasyonu Cerrahi Sonrası Tekrar Girişim İçin Risk Faktörleri;Çocukluk Çağı Aort Koarktasyonu Hastalarında Geriye Yönelik Araştırma Amaç: Aort koarktasyonu(AoC) nedeniyle cerrahi girişim uygulanmış hastalarda Rekoarktasyon için risk faktörlerini araştırmak Gereç ve Yöntem:Kliniğimizde Ocak- 2005 – Aralık 2017 tarihleri arasında AoC nedeniyle opere edilmiş 100 hastanın verileri retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 18 yaş altı ve AoC nedenile cerrahi tedavi uygulanmış hastalar dahil edildi. Çalışmaya en az dokuz ay süreli takibi olan hastalar dahil edildi. Hastaların verileri tarandıktan sonra vücut ağırlığı, yaş eşlik eden kardiyak ve aort patolojisi gibi demografik faktörler dışında operasyon tekniği, uygulanan ek prosedürler ve iskemi süresinin rekoarktasyon oluşumuna etkisi araştırıldı. Genel hasta sayısı ve eşlik eden kardiyak patolojiler üzerinden mortalite araştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaş 134±412(1-2950)gün ortalam vücut ağırlığı 4.6±2.73(1.1-20.9) kg idi. Hastalardan 30 da (%30) İzole AoC , 28(%28)tanesinde Ventriküler Septal defek (VSD) ile beraber AoC, 42 de (%42) Kompleks Kardiyak patolojiyle beraber AoC tanısı olup 47(%47) hastaya Rezeksiyon uç uca anostomoz ,4(%4) hastaya Yama ile aortoplasti, 49(%49) hastaya Rezeksiyon ve Genişletilmiş uç uca anostomoz tekniği kullanılarak cerrahi onarım yapılmıştı. 45 (%45) hastada Arcus hipoplazisi mevcutdu. Hastalardan 36(%36) tanesine yenidoğan dönemde 64 (%64) infant dönemde ,2(%2) hastaya ise infantil dönem sonrası cerrahi tedavi uygulanmıştı. Hastalardan 7 sinin (%7) operasyon sırasındaki vücut ağırlığı 2.5 kg ın altında 30 (%30) tanesi 2.5-3.5 kg arasında 63 ü(%63) 3.5 kg üzerinde idi. Mevcut veriler üzerinden rekoarktasyon risk faktörleri araştırıldığı zaman operasyon sırasında vücut ağırlığı 3 kg altında olan olgular rekoartasyon gelişimi açısından istatistiksel olarak yüksek riskli bulundu (p=0.001). Yaş , eşlik eden kardiyak ve arcus patolojisi , uygulanan operasyon tekniğine göre karşılaştırma yapıldığı zaman istatistiksel olarak anlamlı değerler bulunmasada yüzdesel olarak hesaplandığı zaman belirtilen değerlerin rekoarktasyon için risk faktörü olduğu bulundu. Sırasıyla P değerleri p=0.202, p=0.942, p=0.328 p=0.09. Arcus hipoplazisi olan hastalarada Rezeksiyon ve genişletilmiş uç uca anastomoz tekniğinin daha güvenli olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmasada yüzdesel olarak anlamlı bulundu. Genel hasta mortalitesi 13(%13) olarak bulundu. Kompleks kardiyak patolojisi olan hastalarda mortalite oranlarının yüksek olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da yüzdesel olak bu grup hastalarda mortalite oranlarının yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Aort koarktasyonu cerrahi tedavisi kabul edilebilir mortalite ve rekoarktasyon oranlarına sahiptir. Hastalarada eşlik eden Arcus hipoplazisi olduğu zaman Rezeksiyon ve genişletilmiş uç uca anostomoz tekniği tercih edilmelidir. Anahtar kelimeler: aort koarktasyonu; vücut ağırlığı; rekoarktasyon; arcus hipoplazisi; operasyon tekniği.

Rauf Yusıfov
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endovasküler aort replasmanında renal chımney uygulamalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Anatomik olarak renal dolaşımın rutin endovasküler yöntemler ile bozulacağı vakalarda tercih edilen chimney yönteminin güvenle kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığının, istenilen düzeyde greft açıklığı sağlanıp sağlanamadığının gösterilmesi ve varsa greft açıklığı üzerine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2009 ve mart 2016 tarihleri arasında opere edilen ve renal chimney uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplam 29 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, preoperatif ve postoperatif anevrizma çapları, anevrizma tipi, operasyona ait detayları, hastanede ve yoğun bakımda kalış süreleri, preoperatif ve postoperatif böbrek fonsiyonlarına ait veriler, post operatif dönemde uygulanan tedavi ve takip BT anjiyografiler retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca yaşı 72 yıl (65 - 73) olarak bulunmuştur. 21 hasta juksta renal abdominal aort anevrizması (%72,4), 4 hasta Crawford tip IV (%13,8), 1'er hasta (%3,4) ise Crawford tip I ve tip III torakoabdominal aort anevrizması, 1 hasta (%3,4) akut tip III diseksiyon, 1 hasta da anastomoz kaçağı nedeniyle opere edilmiştir. Bu hastalara 22 sağ (%53,7), 19 sol (%46,3) toplam 41 renal chimney greft uygulanmıştır. Hastalar ortamala 430 gün takip edilmişlerdir. Çalışma sonunda 6. aylık stent açıklığı %97, 3 yıllık stent açıklığı ise %70,6 olarak saptanmıştır. Sonuç: Renal chimney yöntemi acil şartlarda kullanılabilen, hastaya özel malzeme üretimi gerektirmeyen fenestreli greftlere göre daha düşük maliyeti olan bir yöntemdir. Kompleks morfolojiye sahip anevrizmalarda düşük tip 1 kaçak oranın sahip güvenli bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

AnevrizmaAortAort anevrizmaları+4
Ahmet Daylan
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak replasmanı yapılan ve iskemik olmayan mitral yetmezlik hastalarında sistemik immün-inflamasyon indeksinin prognoza etkisi

Amaç: Mitral yetmezlik, en sık görülen kalp kapak hastalıklarından biridir. Şiddetli mitral yetmezliğin ilerleyici sol ventrikül disfonksiyonu ve konjestif kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle medikal tedavinin yetersiz olduğu durumlarda sol ventrikül disfonksiyonu gelişmeden cerrahi tedavi yapılması gerekmektedir. Mitral kapak replasmanı, kapak onarımının uygun olmadığı hastalarda günümüzde halen önemini korumaktadır. Mitral yetmezliğe bağlı kapak replasmanı yapılacak hastaların postoperatif prognozları hakkında fikir yürütebilmek için literatürde basit ve net verilere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda kötü prognoz ve mortalite ile ilişkili olduğu yönünde çalışmalar olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) değerinin bu anlamda prediktif bir belirteç olabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızda primer şiddetli mitral yetmezlik nedeniyle izole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda Sİİ'nin erken dönem prognoza etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Ocak 2015, Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde izole mitral kapak replasmanı yapılan 176 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. 18 yaş altı hastalar, gebe/emziren kadınlar, sekonder veya akut mitral yetmezliği olan hastalar,mini torakotomi ile opere edilenler, geçirilmiş kardiyak cerrahi öyküsü olanlar, kombine kardiyak cerrahi uygulananlar, aktif enfeksiyon ve malignitesi olanlar, kronik inflamatuar ve otoimmün hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar yaş gruplarına göre 18-49, 50-65, >65 yaş olarak 3 sınıfta; kullanılan kapak çeşidine göre mekanik ve biyoprotez olarak 2 ana grupta, bunlar da üç ayrı kapak markası çeşidine göre alt gruplarda incelendi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 4. gün çalışılan hemogram testlerinden trombosit, lenfosit ve nötrofil sayıları ile Sİİ, Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR) değerleri hesaplandı. Sonuçlarla hastaların postoperatif 30 günlük erken dönem prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: 176 hastalık örneklem grubu 123 kişi kadın (%69,9), 53 kişi (%30,1) erkeklerden oluşmakta olup, tüm hastaların %,9,1 (n=16)'i exitus olarak kaydedilmiştir. Kullanılan kapak gruplarının %85,8'ini (n=151) mekanik, %14,2'sini (n=25) biyoprotez kapak grubu oluşturmaktadır. Yaş (p<0,001), preoperatif Sİİ (p=0,049), NLR (p=0,003) ve postoperatif 4. gün Sİİ (p=0,04), NLR (<0,001) değerleri ile 30 günlük mortalite arasında anlamlı pozitif ilişki görülmüştür. Yaş + preoperatif Sİİ (p<0,001), yaş+preoperatif NLR (p<0,001) ve yaş+postoperatif 4. gün NLR (p=0,001) kombinasyonlarının 30 günlük mortalite tespiti üzerinde anlamlı prediktif değerlerinin olduğu görülmüştür. Sonuç: İzole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda preoperatif bakılan ve basit parametreler olan Sİİ ve NLR değerleri ile 30 günlük erken dönem prognoz hakkında fikir yürütülebilir. Postoperatif 4. gün değerleri de bu sonucu destekler nitelikte olup daha geniş hasta popülasyonuyla prospektif ve randomize çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

Cerrahi-kardiyovaskülerMitral kapakMitral kapak yetmezliği+3
Büşra Temel Yüksel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak replasmanı yapılan olgularda preoperatif hava yolu obstrüksiyonunun morbidite ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda, preoperatif solunum fonksiyon testleri ile saptanan hava yolu obstruksiyonunun, postoperatif mekanik ventilasyon süresi ile yoğun bakım yatış süresi ilişkisi incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2011-Aralık 2014 tarihleri arasında mitral kapak replasmanı yapılan 62 ardışık hasta, çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların cinsiyet, sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, solunum fonksiyon testleri, ejeksiyon fraksiyonu, pulmoner arter basıncı, peroperatif kardiyopulmoner baypas ve aort klempi süreleri, postoperatif entübasyon süresi, cerrahi yoğun bakım kalış süresi, preoperatif ve postoperatif aspartat aminotranferaz, alanin aminotranferaz, serum üre nitrojeni, kreatinin, arter kan gazı değerleri kayıt edildi. Bulgular: Toplam 62 hastanın 36'sı kadın, 26'sı erkek idi. Hastaların 17'sinde sigara kullanım öyküsü vardı. Kırkyedi hastada eşlik eden sistemik hastalık mevcuttu. Bunlardan 9'u astım, 8'i kronik obstruktif akciğer hastalığı idi. Solunum yolu hastalığı olan 12 hastanın yoğun bakım kalış süresi, solunum yolu hastalığı olmayan 50 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan 8 hastanın yoğun bakım yatış süresi, kronik obstruktif akciğer hastalığı olmayanlardan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). İlaç kullanımı olan 10 hastanın cerrahi yoğun bakım yatış süresi ilaç kullanımı olmayan 52 hastadan anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Hastaların yoğun bakım yatış süresi ile renal fonksiyon göstergeleri arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Entübe kalış süresi ile kardiyopulmoner baypas süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Entubasyon süresi ile birinci saniyedeki zorlu ekspiratuvar volüm değeri arasında anlamlı negatif korelasyon mevcuttu (p<0,05). Sonuç: Kardiyopulmoner baypas ile mitral kapak replasmanı planlanan hastaların preoperatif dönemde ayrıntılı olarak hava yolu obstruksiyonu varlığı açısından değerlendirilmeleri, postoperatif dönemde mekanik ventilasyon gereksinimi ve uzayan yatışın azaltılmasını sağlayabilir görüşüne varıldı.

Kalp kapak hastalıklarıMitral kapakMitral kapak stenozu+6
Yasemen Durak Erdinç
Demiroğlu Bilim University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort stenozlu hastalarda farklı protez kapaklarla gerçekleştirilen aort kapak replasmanlarından sonra sol ventrikül kütle gerilemesi oranlarının karşılaştırılması

Aort stenozu olan hastalarda sol ventrikül hipertrofisi gelisir. Aort kapak replasmanı zamanla sol ventrikül kütlesinde gerilemeyle sonuçlanır [3], bu da sol ventrikül hipertrofisiyle iliskili olan ani ölüm, konjestif kalp yetmezligi ve dirençli aritmiler gibi uzun dönem komplikasyonları azaltabilir [4]. Bu nedenle, sol ventrikül kütle gerilemesi, aort kapak replasmanından sonra uzun dönem sag kalıma etki eden en önemli kriterdir. Degisik protez kapaklar arasındaki sol ventrikül hipertrofisinin gerileme oranları aort kapak replasmanında kullanılan protezlerin özelliklerine göre farklılık gösterir. Yaslı hastalarda biyoprotezler tercih edilirken genç hastalarda mekanik kapaklar kullanılır. Bu çalısmanın amacı, üç farklı protez kapagın ameliyat sonrası dönemde sol ventrikül kütle gerilemesi üzerine etkilerinin degerlendirilmesidir. Bu amaçla, Florence Nightingale Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniginde Mayıs 2001 ile Aralık 2004 tarihleri arasında aort stenozu nedeniyle aort kapak replasmanı operasyonu uygulanan hastalar çalısmaya dahil edildi. Hastalar, takılan protezlerin tipine göre üç gruba ayrıldı. Grup I'e Hancock II Bioprotez kullanılan hastalar, grup II'ye Medtronic tek yaprakçık tipi protez kullanılan hastalar ve grup III'e St. Jude iki yaprakçıklı protez kullanılan hastalar alındı. Bu çalısmada istatistiksel analizler GraphPad Prisma V.3 paket programı ile yapılmıstır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde degerlendirilmistir. Sonuçlar genel olarak degerlendirildiginde, her üç grupta da SVK'nde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma gözlenmis (p=0,0001) ancak, bu azalma gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmamıstır (p=0,054, p=0,363). Sonuç olarak her üç kapagın da sol ventrikül kütlesinin azalması üzerinde orta dönemde benzer etkileri oldugu ancak, daha kesin bir yorumda bulunabilmek için daha fazla hasta üzerindeki uzun dönem sonuçlarının degerlendirilmesi gerektigi kanısındayız.

Mehmet Kerem Oral
Demiroğlu Bilim University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonun cerrahi tedavisinde irrigasyonlu monopolar ve bipolar radyofrekans ablasyon sonuçlarının karşılaştırılması

Atriyal Fibrilasyon (AF) tromboemboli, kalp yetersizligi, hemodinamik bozukluklar, çarpıntı sebep olabilen en sık aritmidir. `Maze prosedürü' cerrahi tedavide altın standart olup zorlugu ve zaman alması sebebiyle alternatif yöntemler gelistirilmistir. Radyofrekans (RF) enerji ile uygulanan irrigasyonlu `monopolar' ve `bipolar' ablasyon bu yöntemlerden ikisidir. Çalısmanın amacı; kalıcı atriyal fibrilasyonun cerrahi tedavisinde irrigasyonlu monopolar ve bipolar radyofrekans ablasyonun ameliyat sonrası morbidite ve mortalite açısından karsılastırılmasıdır. Açık kalp ameliyatı olan ve en az 6 aylık AF hikayesine sahip iki grup hasta randomize ve retrospektif olarak ameliyat sonrası ritm durumu, atriyal transport fonksiyonu, kardiyopulmoner bypass ve aortik klemp süresi, fonksiyonel durum, morbidite ve mortalite yönünden karsılastırıldı. Kontrollerinde sinüs ritminde oldugu görülen tüm hastaların transtorasik ekokardiyografi ile atriyal transport fonksiyonları incelendi. Grup I' de sinüs ritmi 11,5±4 aylık takip süresi sonunda % 83,3; Grup II' de ise 9,3 ± 3 aylık % 68,8 olarak bulundu. Atriyal transport fonksiyonu Grup I' de % 76; Grup II' de ise % 72,7 bulundu. Heriki grupta sadece 1 hastada (% 3) kalıcı pacemaker implantasyonunun yapılmıs oldugu belirlendi. Grup I' de 1 hastada (% 3,2) geç mortalite görüldü. Sonuç olarak, açık kalp ameliyatı planlanan kalıcı AF ritmindeki hastalara uygulanan irrigasyonlu monopolar ve bipolar RF ablasyonun güvenli ve etkin yöntemler oldukları görülmekle beraber, ameliyat sonrası morbidite ve mortalite açısından birbirlerine belirgin üstünlük göstermeyerek, benzer sonuçlarının oldugu görüldü.

Burak Onan
Demiroğlu Bilim University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde genel anesteziye ilave yapılan torasik epidural anestezinin internal torasik arter kan akımı ve endoteli üzerine etkisi

Amaç: İnternal torasik arter (İTA) koroner bypass cerrahisinde en çok kullanılan ve uzun dönem açıklık oranı en yüksek grefttir. Bu çalışmada koroner bypass operasyonuna alınan hastalarda genel anesteziye ilave olarak uygulanan torasik epidural anestezinin (TEA), İTA kan akımı ve endoteli üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Materyal ve metot: Koroner arter hastalığı sebebiyle cerrahi tedavi kararı alınan ve koroner revaskülarizasyon için sol İTA kullanılacak 30 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalar rastgele seçilerek, genel anestezi (GA, n = 15) grubu ve genel anestezi ile birlikte torasik epidural anestezi (GA+TEA, n = 15) grubu olarak ikiye ayrıldılar. Gruplar demografik özellikleri itibariyle benzer tutuldu. TEA için kateterizasyon T1-T5 arasından yapıldı. TEA uygulamasına bupivacain ile GA indüksiyonunun hemen sonrasında başlandı ve ameliyat sonrasında ilk 24 saat devam edildi. İTA dakika kan akımı kardiyopulmoner bypass öncesinde ölçüldü; herhangi bir topikal ya da intraluminal vazodilatatör ajan kullanılmadı. İTA'nın distal 2 cm.lik kısmı histolojik analiz için ayrıldı. Damar dokusu örneklerine anti-adenozin A2B reseptör antikoru, VEGF ve iNOS (inducible nitric oxide synthase) antikorları ile immunohistokimyasal çalışma uygulandı ve antikor ekspresyonlarını değerlendirildi.Bulgular: Ortalama İTA dakika akımı TEA uygulanan grupta GA grubuna kıyasla anlamlı derecede fazlaydı (56.0±9.0 ml/dk vs. 39.6±14.0 ml/dk; p<0.001). Tüm hastalar sorunsuz olarak cerrahi şifa ile taburcu edildi, takipler sırasında mortalite olmadı. İTA kesitlerinin adenozin immün boyanmasında, GA grubu incelendiğinde, damarın bütün tabakalarında zayıf ve yoğun alanlar (++) şeklinde boyanma görülürken, GA+TEA grubunda tüm damar tabakaları boyunca artmış bir immün boyanma (+++) gözlendi. VEGF immün boyanmasında GA+TEA grubunda (++++) GA grubuna (++) göre boyanma yoğunluğunda belirgin bir artış gösterdi. iNOS immün boyanmasında GA+TEA grubunda (++++) GA grubuna (+) göre boyanma yoğunluğunda belirgin oranda bir artış gösterdi.Sonuç: GA'ya ilave olarak uygulanan TEA, İTA kan akımını anlamlı olarak arttırmaktadır. İTA kan akımındaki artışın adenozin, VEGF ve iNOS gibi vazoaktif ajanlar aracılığıyla olduğunu düşünmekteyiz. Buradan yola çıkarak TEA'nın İTA vazospazmının engellenmesinde ya da oluşan spazmı gidermede alternatif bir yöntem olabileceğini düşünüyoruz.

Koroner arter bypass
İsmihan Selen Onan
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas cerrahisinde oksijenatörsüz ekstrakorporeal dolaşım sistemi kullanım tekniği

EKD (Ekstrakorporeal dolaşım), özellikle oksijenatör, kan pompası ve rezervuarlar, ayrıca aşırı prime volüm ve uzun kros klemp süreleri nedeniyle iyi bilinen fizyolojik olmayan bir prosedürdür. Roller pompalar yerine sentrifugal pompalar tercih edildiğinde hemoliz azalmaktadır. Yine de oksijenatör kaynaklı hemoliz, hemostatik sistem hasarı, inflamasyon, doku ödemi ve iskemi-reperfüzyon hasarı sürmektedir.1 Hemostatik sistem hasarı ve inflamatuar yanıtta, özellikle kan-hava temasından şüphelenilmektedir, aynen açık rezervuar sisteminde kapalı olana göre bunların daha yüksek düzeyde olması2,3 ve yabancı yüzey alanı küçültüldüğünde ve herhangi bir rezervuar kullanılmadığında daha düşük düzeyde olması gibi. 4,5 Fazla prime volümün de dilüsyonla koagülasyon enzimlerini dilüe ettiği, hemostaz bozukluğu nedeniyle organ hasarına6 yol açtığı ve mortaliteyi7,8 artırdığı ileri sürülmüştür. Daha düşük heparin-protamin kullanımının koagülasyon hasarını daha düşük tuttuğu gösterilmiştir. KPB (Kardiyopulmoner baypas) sonrası trombosit hasarı oluşur9. Ayrıca protaminin kendisi de sistemik ve pulmoner hipotansiyon, periferal vazodilatasyon, düşük kardiyak debi, azalmış oksijen kullanımı, trombositopeni, ve lökopeni gibi yan etkilere neden olur. 10 Oksijenatör kullanımı konusunda önemli bir tartışma vardır. Pulmoner akımın kesildiği KPB sırasında trombosit, lökosit ve eritrosit çökelmesine11 bağlı pulmoner doku hasarı12 oluştuğu bildirilmiştir. Ek olarak, genel kanının aksine kabarcık oksijenatör yerine membran oksijenatör kullanıldığında daha yüksek C3 aktivasyonu izlenmiştir. 13 Bizim çalışmamızın amacı oksijenatörsüz, kros klemp hasarı olmadan, fizyolojik kalp, pulmoner ve büyük arter basınçlarında uygulanacak olan bu yeni EKD metodunun uygulanabilir olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma için 4 Ankara koyunu kullanıldı. EKG, arter ve CVP basınçları, kardiyak output, O2 saturasyonu ve idrar çıkışı monitorize edildi ve kaydedildi.Ketamin, fentanil, ve sevofluran ile anestezi induksüyonu yapıldı. İşlem boyunca ventilasyona mekanik ventilatörle devam edildi. Anestezinin devamı Sevofluran ile sağlandı. Hayvanlar yarı doz heparin sonrası sol kalp baypasına alındı. Venöz kanül sağ üst pulmoner ven veya sol atriyal apendikse, arter kanülü ise asendan aortaya konuldu. İlk 2 hayvanda VF ile aort hasarından kaçınmak için kros klemp kullanılmadı. Devamlı koroner perfüzyonla miyokard iskemi-reperfüzyon hasarından kaçınıldı. Nabızsız 60-100mmHg aort basıncıyla 50-90mmHg nabızsız, koroner perfüzyon basıncı sağlandı. Diğerler 2 hayvanda rutindeki gibi kros klemp kullanıldı. VF veya kardiyoplejiyle kalbin kardiyak outputa katkısı durduruldu. C3 aktivasyonu, inflamatuar uyarı ve koagülopatiden azaltmak için Oksijenatör kullanılmayarak venöz kanın pulmoner yataktan CVP ile serbestçe geçmesi sağlandı. Fontan prensibindeki gibi pulmoner vasküler rezistans (PVR)< 3 Wood ünite, pulmoner gradyent 8-10 mmHg seviyesinde tutuldu. Pompa debisi, basınç ve volüm değişiklikleriyle CVP 10-25mmHg seviyesinde tutuldu. Kardiyak indeks > 2.0lt/m2 tutuldu. Pulmoner arter ve sistemik debi gerektiğinde vasokonstriktör veya vazodilatörlerle eşit tutuldu. Arteryal kan gazı (AKG) ( pH, pO2, pCO2, Sat, HCO3, baz fazlası, Glukoz,K, Na, Hct,)CPK, CPK-MB, TnT (troponin), BUN, Kreatinin, AST, ALT seviyeleri kaydedildi. ACT ölçüldü ancak şart olmadıkça protamin verilmedi. Sonuçta, oksijenatör olmadan, kros klemp hasarı oluşturmadan ve protamin kullanmadan fizyolojik kalp, pulmoner ve büyük arter basınçlarında uygulanacak olan bu yeni EKD metodunun uygulanabilir ve güvenli olduğu gösterildi. Bu yöntemin pratikte de teknik açıdan işlemin mümkün ve güvenli olabileceği ayrıca geleneksel yönteme göre daha sadeleşmiş olduğu düşünüldü.

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+2
Mehmet Kabalcı
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak değişimi yapılan hastalarda, minimal invazif port akses yöntemiyle konvansiyonel medyan sternotomi yöntemlerinin uzun dönem karşılaştırılması

ÖZET:Amaç: Mitral kapak ameliyatları, tüm kapak ameliyatları dikkate aldığında en çok uygulanan cerrahi operasyonlardır. Bu grup cerrahi operasyonlar içerisinde en çok uygulanan yöntem ise mitral kapak değişimidir. Son yıllardaki teknolojik gelişmelere paralel olarak torakoskopik ve robotik cerrahi uygulamalarında da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Önceleri mitral kapak değişimi operasyonları için genellikle medyan sternotomi tekniği tercih edilmekteyken, hastalara sağladığı konfor, yüz güldürücü kozmetik sonuçları ve yüksek başarı oranları gibi sebeplerden dolayı bu operasyonlarda, minimal invazif port akses yöntemi önemli bir seçenek haline gelmiştir.Çalışmamız minimal invazif port akses yöntemi ve sternotomi ile sadece mitral kapak değişimi yapılmış hastaların erken ve geç post operatif değerlerinin karşılaştırılarak yöntemler arasındaki farklılıkları ortaya koymak amacıyla tasarlandı.Metod: 2002-2007 yılları arasında hastahanemizde mitral kapak replasmanı yapılmış hastalar uygulanan ameliyat yöntemine göre minimal invazif port Access (grup 1, n=28) ve medyan sternotomi (grup 2, n=29) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmamıza yaşları 25 ile 75 arasında değişen, ortalama yaşları grup 1(port Akses, n=28) de 43,68+13,67, grup 2 (medyan sternotomi, n=29) de 49,90+ 12,78 olan 57 hasta dahil edilmiş olup kayıtları retrospektif olarak incelendi. Heriki grup da operasyon öncesi demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, vücut ağırlıkları), morbidite faktörleri (diabet, kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları, hipertansiyon, geçirilmiş serebrovasküler olay), ameliyata ait değişkenler (kardiyopulmoner bypass süresi, aort klemp süresi), peroperatif yoğun bakımda yaşanan kanama, revizyon, uygulanan transfüzyonlar, inotrop ihtiyacı, ritm bozukluğu, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve mortaliteler açısından incelendi.Bulgular: Heriki grubun yaş, cinsiyet özellikleri, mitral patoloji, ejeksiyon fraksiyonları, komorbiditeler, post operatif komplikasyonlar açısından birbirlerinden farkları yoktu. Grup 2 de preoperatif NYHA seviyesi grup 1 den anlamlı (p = 0,006 < 0,05) olarak daha yüksekti. Grup 1 de KPB süresi (156,6±38,9), grup 2 den (81,0±12,6) anlamlı olarak daha yüksek (p=0,000 < 0,05) olarak bulundu. Grup 1 de AC süresi (98,11±28,8), grup 2 den (55,3±12,0) anlamlı (p=0,000 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Bu da minimal invazif tekniğin uygulanmasındaki nisbi güçlüğe bağlandı. Grup 1 (% 82,1) de yoğun bakımda adrenalin kullanım oranı, grup 2 (%55,2) den anlamlı (p=0,029 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Femoral kanülasyona bağlı herhangi bir komplikasyona rastlanmadı. Her iki grupta da birer hasta kanama nedeni ile revizyona alındı. Geç dönem bulgular incelendiğinde, Grup 1 de bir hastada endokardit ve beraberinde minimal paravalvüler kaçak gelişti, medikal olarak takip edildi. Grup 2 de iki hastada pannus formasyonu tespit edildi. Grup 2 de bir hasta pannus formasyonu ile beraber gradiyent yüksekliği ve klinik şikayetlerine bağlı olarak reopere edildi, bir hastaya reoperasyon önerildi. Grup 1 ve grup 2 de ikişer hasta kaybedildi. Grup 1 de bir hasta kardiyak sebeple kaybedilirken, diğerleri farklı sebeplerden meydana gelmiştir.Sonuç: Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, port akses grubundaki hastaların ortalama kardiyopulmoner bypass ve aort klemp sürelerinin uzun olmasına rağmen erken ve geç dönem mortalite ve morbidite oranları ile hastaların fonksiyonel kapasiteleri arasında farklılık olmadığı ve minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişiminin en az sternotomi ile yapılan kadar güvenilir ve etkin olduğu tespit edilmiştir. Minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişimi sternotomi ile kıyaslandığında daha az ağrı ve çabuk mobilizasyon, daha hızlı iyileşme, daha iyi bir kozmetik sonuç ve kabul edilebilir uzun dönem verileriyle hastalar ve cerrahlar açısından iyi bir tedavi seçeneği oluşturmaktadır.

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerMitral kapak+3
Hakan Özgen
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonların değerlendirilmesi

Amaç : Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonlar, sık görülmeyen ancak yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden komplikasyonlardır. Gastrointestinal komplikasyonların tipleri, tanı, takip ve tedavileri çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda gelişen erken dönem gastrointestinal komplikasyonlar prospektif olarak incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Nisan 2011 - Nisan 2012 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi uygulanan 200 hasta rastgele seçilerek prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ejeksiyon fraksiyonu (EF), preoperatif diabet, bilinen gastrointestinal sistem hastalığı, atriyal fibrilasyon (AF) varlığı, preoperatif ve postoperatif statin kullanımı, peroperatif pompa ve klemp süreleri, postoperatif kan transfüzyon miktarı, vazoaktif ilaç kullanım doz ve süreleri kaydedildi. Preoperatif, peroperatif ve postoperatif ilk bir hafta günlük gastrointestinal enzim ( Alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz(LDH), aspartat aminotransferaz (AST ), alanin aminotransferaz (ALT), gama glutamil transferaz (GGT), total bilirubin, direk bilirubin, amilaz, lipaz, laktat takipleri yapıldı. Bulgular : Toplam 200 hastanın %29? u kadın, %71? i erkek, ortalama yaş 60,39±12,25 idi. Hastaların 8? inde (%4) komplikasyon gelişti. Komplikasyonlar 5 hastada kolesistit, 2 hastada kolelitiazis ve 1 hastada Mirizzi Sendromu olarak tespit edildi. Sadece dobutamin kullanımı konusunda komplikasyon gelişen hastalar yönünde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p=0.035). Bu hastaların sadece 1 tanesine cerrahi uygulanırken, diğer hastalar medikal olarak takip ve tedavi edildi. Aortik klemp ve KPB sürelerindeki artışla LDH ve AST değerlerinde artış arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı ilişki bulundu (p=0.0001). Komplikasyon gelişen hastalarda cerrahi yoğun bakım ünitesi (CYBÜ ) yatış süre ortalaması 4 , toplam hastane yatış süresi ortalaması 12.87 ±5.48 gün olarak saptandı. Sonuç : Kalp cerrahisi uygulanacak hastalarda semptom ve bulguların, enzim takibi ile birlikte ele alınması ve ideal koşullarda süratli bir cerrahi teknik, gastrointesinal komplikasyonların önlenmesi ve erken teşhisi açısından önemli faktörler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kalp cerrahisi, gastrointestinal komplikasyonlar, kolesistit, aortik klemp

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovasküler+3
Begüm Özüekren Kasapoğlu
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kapak onarım cerrahisi açısından insan kadaverik mitral kapak kompleks anatomisinin kritik analizi

Giriş: Gelişmekte olan ülkelerde kalp kapak hastalıkları oldukça yaygındır. Açık kalp ameliyatları içerisinde sıklık olarak kalp kapak ameliyatları, koroner bypass cerrahisinden sonra ikinci sıradadır. Avrupa'da yapılan ve 25 ülkenin dahil edildiği Euro-Heart çalışmasına bakıldığında, en sık gözlenen kalp kapak patolojilerinde mitral kapak yetmezliği, aort darlığından sonra ikinci sırayı almaktadır (1). Mitral kapak cerrahisi, mümkünse işlevsiz kapağın onarılmasını veya onarılamayacak durumda ise yenisiyle değiştirilmesini amaçlar. Ancak en can alıcı nokta, kardiyak fonksiyonun korunması ve geri dönüşümsüz miyokardiyal hasar ve sol ventrikül dilatasyonunun önlenmesi için zamanında cerrahi girişim yapılmasıdır (2). Mitral kapak, diyastol sırasında sol ventriküle (LV) hızlı kan akışına izin veren ve sistol sırasında kapanıp sol atriyumu sol ventrikülden ayırarak kalbin tek yönlü kan pompalamasına izin veren dinamik üç boyutlu kompleks bir sistemdir (3). Mitral kapağın fizyolojik işleyişi, karmaşık bileşenleri, biyomekanik özellikleri ve yapısal bütünlüğü olan karmaşık bir anatomik yapıya dayanmaktadır. Mitral kapak anatomik açıdan değerlendirildiğinde mitral kapak lifletleri ve komissürleri ile papiller kaslar ve korda tendinealardan oluşan subvalvüler aparat olmak üzere iki ana bileşenden oluşur (4,5). Ancak bu anatomik yapılar sol ventrikül ve sol atriyum ile "işlevsel bir bütünlük" içinde işlev görürler. Bu yapıların uyumsuz çalışması, morbidite ve mortalite ile ilişkili mitral kapak fonksiyon bozukluğuna yol açabilir (6). Bu nedenle mitral kapağın morfolojisini, daha spesifik olarak anulusu, lifletleri ve subvalvüler aparatta yer alan bileşenleri ve bu yapıların sol ventrikül ve sol atriyum ile ilişkisini belirlemek için gözden geçirmek gereklidir. Mitral kapak onarımının kapak replasmanına göre avantajı, sol ventrikül fonksiyonunun korunması, endokardit, tromboembolizm ve antikoagülan kullanımına bağlı kanama riskinde önemli bir azalma ve yaşam beklentisinde genel olarak önemli bir artıştır (7-11). Amaç: Bu çalışma, mitral kapak disfonksiyonlu cerrahi girişim uygulanan hastalarda uygulanacak girişimi optimize etmek için gerekli morfolojik verileri belgelemeyi ve cerrahi tedavi stratejilerine yardımcı olacak özgün cihaz tasarımları geliştirmeyi amaçlamaktadır. Daha ileri araştırma ürünleri hasta sonuçlarını etkileyebilir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yüz yirmi kardiyak kadaverik analizi dahil edilmiştir. Diseksiyonlar Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde yapılmıştır. Çalışmada araştırılacak parametreler detaylı literatür taramasından sonra yapılan düzenli toplantılarda belirlenmiştir. Dr. Ali Fuat Karaçuha tüm verileri toplamış ve saklamıştır. Bulguları doğrulamak, benzer çalışmaların farklı popülasyonlarda tekrar üretilebilmesi ve ölçüm tekniklerinin kolay anlaşılmasını sağlamak için sistematik olarak fotoğraf kayıtları alınmıştır. Araştırma prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Kadaverik analiz sırasında yaş, cinsiyet, boy, kilo, kalp ağırlığı, kalp boyutu, mitral kapak anulus, mitral kapak lifletler, subvalvular aparatus ve anatomik komşuluk yapıları değerlendirilmiştir. Ölçümler otopsi akışını ve kurum işleyişini bozmayacak şekilde yapılmıştır. Sonuçlar SPSS programı ile istatiksel olarak analiz edilmiştir. Kompleksin bileşenlerini görüntülemek için sol atriyumdan kalbin apeksine uzanan hat boyunca ve kalbin apeksinden sol ventrikül çıkım yoluna uzunlamasına bir kesi yapılarak sol ventrikül boşluğu açılmıştır. Mitral kapak ve mitral aparatus katılan bütün elemanlar ile aort kapak ve aortiko-mitral devamlılık ve mitral kapak komşulukları cerrahi anatomisi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Mitral kapak değerlendirmesinde araştırılan 31 adet parametre; uzunluk, mesafe, alan, derece, yükseklik ölçümlerinden oluşmaktadır ve aşağıdaki tabloda özetlenmiştir. Tablo 1.1. Mitral Kapak Değerlendirmesinde Araştırılan Morfolojik Parametreler Intertrigonal Mesafe (IT: Sağ ve Sol Trigonlar Arası Mesafe) Komissural Genişlik (Komissürler Hizasında Anuler Mesafe) AL-PM (Anterolateral – Posteromedial) Mesafesi AP Mesafesi(Anterior ve Posterior Anuler Orta Noktalar Arası Mesafe) Mitral Anuler Çap Mitral Anuler Yükseklik Mitral Anuler Alan NPA (Non-Planarity Angle, Anterior ve Posterior Anuler Orta Noktaların Comissür Hattındaki Açısı) Tg Açısı ( Sağ ve Sol Trigonlar ile Anulus Orta Nokta Arasındaki Açı) Com Açısı (CW ile Anulus Orta Nokta Arasındaki Açı) Anterior ve Posterior Liflet Boyları Anterior ve Posterior Liflet Alanları Posterior Scallop Uzunlukları Komissür Yükseklikleri Tenting Mesafesi Tenting Alanı Papiller Kas Uzunlukları Papiller Kaslar Arası Mesafe Papiller Kaslar Arası Açı Korda Tendineae Uzunlukları ve Morfolojik Dağılımı Aortiko-Mitral Bileşke Mesafesi Aortiko-Mitral Bileşke Açısı Aortik Anulus Aort Sinüs Valsalva Genişliği Sinotübüler Bileşke Aortik Anulus ile Sinotübüler Bileşke Arası Yükseklik Sol Atriyal Appendaj Morfolojisi Mitral Anulus ile Circumfleks Koroner Arter Anatomik Mesafe İlişkisi Mitral Anulus ile Koroner Sinüs İlişkisi Sol Ventrikül Duvar Kalınlıkları (Septum ve Arka Duvar Kalınlıkları) Bulgular: Çalışmamıza 2022 ile 2023 yılları arasında yapılan 120 kadaverik örnekte kardiyak analiz dahil edildi. Tüm örnekler 19 ila 82 yaşları arasındaki (ortalama 46,4 ± 15,6 standart sapma) olgulardan oluşmaktadır. 47 kadın(%39), 73 erkek(%61) örnek çalışılmıştır. Vücut ağırlıkları 43 ila 116 kg (70,6 ± 17,7 kg) arasında ve boyları 146 ila 189 cm (169,2 ± 8,1 cm) arasında değişmektedir. Vücut kitle indeksleri 14,2 ile 40,1 (24,8 ± 6,4), vücut yüzey alanları, Dubois Formülü 'ne göre, 1,4 ile 2,3 (1,8 ± 0,2) arasında idi. Kadınlarda kalp ağırlığı 216-385gr arasında değişirken erkeklerde 250-440 gr arasında bulundu. Ortalama kalp ağırlığı kadınlarda 278,4 ± 33,7 gr ölçülürken erkeklerde 356,1 ± 41,9 gr ölçüldü. Mitral kapağın anuler çevresi 6,0 cm ile 12,4 cm aralığında, ortalama 8,8 ± 1,6 cm; kadınlarda 8,5 ± 1,3 cm, erkeklerde 9,0 ± 1,7 cm ölçüldü. Mitral kapak alanı 3,1 cm2 ile 8,4 cm2 arasında, ortalama 5,9 ± 1,2 cm2; kadınlarda 5,5 ± 1,1 cm2, erkeklerde 6,1 ± 1,2 cm2 ölçüldü. Aortiko-mitral bileşke açısı kadınlarda 158 derece ile 169 derece arasında, erkeklerde 158 derece ile 170 derece arasında, ortalama 163,4 ± 3,4 derece ölçüldü. Aortiko-mitral bileşke mesafesi kadınlarda 3,4 mm ile 4,2 mm arasında, erkeklerde 3,1 mm ile 4,5 mm arasında; ortalama 3,9 ± 0,5 mm; kadınlarda 3,8 ± 0,3 mm, erkeklerde 4,1 ± 0,4 mm ölçüldü. Non-Planarity Angle (NPA) 120 derece ile 151 derece arasında, ortalama 135,7 ± 8,4 derece ölçülmüştür. Anuler eyer yapısını etkileyen tek faktör NPA değildir, APCWR, AHCWP, liflet açıları, tenting yüksekliği ve tenting alanı dahil olmak üzere genel koaptasyon üçgeni de mitral kapak geometrisi ve işlevinin değerlendirilmesinde önemli bir rol oynar. Çalışmamızda AHCWR kadınlarda 0,28 ± 0,04 bulunurken erkeklerde 0,28 ± 0,06 bulunmuştur. APCWR ise kadınlarda 0,94 ± 0,1 bulunurken, erkeklerde 0,95 ± 0,1 bulunmuştur. Tenting 8,3 mm ile 14,5 mm arasında, ortalama 11,4 ± 1,0 mm; kadınlarda 11,1 ± 0,4 mm, erkeklerde 11,5 ± 1,2 mm ölçüldü. Tenting alanı 114,2 mm2 ile 266,0 mm2 arasında, ortalama 166,8 ± 38,7 mm2; kadınlarda 156,9 ± 30,8 mm2, erkeklerde 173,2 ± 41,9 mm2 olarak hesaplandı. Mitral kapak lifletleri bir yelken gibi işlev görürken anulus ve kordalar lifletleri direk ve halatlar gibi destekler. Özellikle sağ ve sol strut kordalar, lateral ve medial papiller kasları anterior lifletin uçları ile birleştirir ve sol ventrikül basıncına karşı destekler. Posterior lifletin 3 skallopu (P1, P2 ve P3) hilal şeklindeki yelkenler gibidir ve küçük komissural skalloplar birlikte mitral anulus ile anterior liflet arasındaki boşlukları doldurur. Posterior lifletin en uzun ve en geniş segmenti P2/orta skalloptur. Anterior lifletin anulusta kapladığı çevresel uzunluğun posterior lifletin anulusta kapladığı çevresel uzunluğa oranı 3/5 olarak ölçülmüştür. Anuloplasti halkalarının boyutlandırılması için referans noktaları olarak savunulan trigonlar, komissürler ve anulus parametreleri incelendiğinde inter-trigonal (IT) mesafe 14,4 mm ile 35,5 mm aralığında, ortalama 22,4 ± 4,1 mm; kadınlarda 22,0 ± 3,7 mm, erkeklerde 22,6 ± 4,4 mm ölçüldü. Komissürler hizasındaki anuler genişlik (CW) 18,6 mm ile 43,4 mm aralığında, ortalama 28,2 ± 4,8 mm; kadınlarda 27,3 ± 4,0 mm, erkeklerde 28,8 ± 5,2 mm ölçüldü. Anulus en geniş yerinde (AL-PM mesafesi) 19,5 mm ile 44,1 mm aralığında, ortalama 29,4 ± 4,8 mm; kadınlarda 28,7 ± 3,9 mm, erkeklerde 29,8 ± 5,2 mm ölçüldü. Anterior ve posterior anuler orta noktalar arası mesafe (AP) 17,9 mm ile 39,9 mm aralığında, ortalama 26,6 ± 6,2 mm; kadınlarda 25,5 ± 5,5 mm, erkeklerde 27,2 ± 6,5 mm ölçüldü. Anuler çap 6,0 cm ile 12,4 cm aralığında, ortalama 8,8 ± 1,6 cm; kadınlarda 8,5 ± 1,3 cm, erkeklerde 9,0 ± 1,7 cm ölçüldü. Anterior lifletin anulus çevresinde kapladığı alanın posterior lifletin anulus çevresinde kapladığı alana oranı ortalama 3/5 ölçüldü. Anuler yükseklik 4,9 mm ile 10,9 mm arasında, ortalama 7,7 ± 1,3 mm; kadınlarda 7,6 ± 1,0 mm, erkeklerde 7,9 ± 1,4 mm ölçüldü. Anuler alan ortalama 5,9 ± 1,2 cm2; kadınlarda 5,5 ± 1,1 cm2, erkeklerde 6,1 ± 1,2 cm2 ölçüldü. Anterior ve posterior noktaların komissür hattındaki açısı (NPA / Non-Planarity Angle) 120 derece ile 151 derece arasında, ortalama 135,7 ± 8,4 derece; kadınlarda 136,0 ± 6,1 derece, erkeklerde 135,5 ± 9,6 derece ölçüldü. Trigonlar ile anuler orta nokta arasındaki açı (Tg) 88 derece ile 110 derece arasında, ortalama 96,2 ± 5,0 derece; kadınlarda 95,0 ± 3,7 derece, erkeklerde 95,6 ± 5,6 derece ölçüldü. CW ile anuler orta nokta arasındaki açı (Com) 130 derece ile 156 derece arasında, ortalama 139,3 ± 6,0 derece; kadınlarda 138,7 ± 5,1 derece, erkeklerde 139,6 ± 6,5 derece ölçüldü. Anterolateral komissür yüksekliği 2,7 mm ile 5,8 mm arasında, ortalama 3,9 ± 0,7 mm; kadınlarda 3,7 ± 0,5 mm, erkeklerde 4,0 ± 0,8 mm ölçüldü. Posteromedial komissür yüksekliği 2,6 mm ile 6,1 mm arasında, ortalama 3,8 ± 0,7 mm; kadınlarda 3,6 ± 0,4 mm, erkeklerde 3,9 ± 0,8 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kas uzunluğu 21,2 mm ile 42,8 mm arasında, ortalama 29,1 ± 4,3 mm; kadınlarda 29,0 ± 3,6 mm, erkeklerde 29,2 ± 4,7 mm ölçüldü. Posteromedial papiller kas uzunluğu 18,1 mm ile 44,1 mm arasında, ortalama 28,8 ± 4,9 mm; kadınlarda 29,2 ± 4,2 mm, erkeklerde 28,6 ± 5,3 mm ölçüldü. Papiller kas grubu içerisinde en uzun baş referans alınarak papiller kaslar arası mesafe 11,4 mm ile 21,5 mm arasında, ortalama 14,5 ± 2,2 mm; kadınlarda 14,5 ± 1,1 mm, erkeklerde 14,5 ± 2,7 mm ölçüldü. Papiller kaslar arası açı 16 derece ile 35 derece arasında, ortalama 22,8 ± 4,8 derece; kadınlarda 21,2 ± 3,6 derece, erkeklerde 23,8 ± 5,3 derece ölçüldü. Her bir papiller kas, kafa başına ortalama 12 korda tendineaya sahipti. Ortalama korda tendinea sayısı 24,9 ± 3,7 olarak ölçülmüştür. Anterolateral papiller kastan çıkarak anterior liflete tutunan korda tendinea sayısı ortalama 4,9 ± 1,5 olarak görüldü ve uzunlukları ortalama 15,0 ± 5,4 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kastan çıkarak P1 ve P2'ye tutunan ortalama korda tendinea sayısı sırasıyla 3,5 ± 0,6 ve 3,9 ± 1,1 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları sırasıyla 11,7 ± 3,6 mm ve 15,7 ± 3,5 mm ölçüldü. Anterolateral papiller kastan çıkarak P3'e tutunan korda yoktu. Posteromedial papiller kastan çıkarak anterior liflete tutunan korda tendinea sayısı ortalama 3,6 ± 0,6'tü ve ortalama uzunlukları 17,6 ± 4,3 mm ölçüldü. Posteromedial papiller kastan çıkarak P2 ve P3'e tutunan ortalama korda tendinea sayısı sırasıyla 3,9 ± 0,8 ve 3,0 ± 0,4 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları sırasıyla 14,3 ± 4,2 mm ve 16,5 ± 4,6 mm olarak ölçüldü. Posteromedial papiller kastan çıkarak P1'e tutunan korda yoktu. Komissural korda tendinea sayısı ortalama 2,1 ± 0,3 olarak görüldü ve ortalama uzunlukları 17,8 ± 4,7 mm olarak ölçüldü. Analiz edilen kalplerin %32'sinde interpapiller korda tendinea görüldü ve ortalama boyları 9,0 ± 2,5 mm olarak ölçüldü. Tespit edilen en uzun korda 28,2 mm en kısa korda ise 5,4 mm idi. Çalışmamızda da sol koroner dominant veya eş dominant anatomi yüzdeleri toplamı %29 bulunmuştur. Mitral anulus cerrahi eksplorasyon görüntüsü referans alınarak, 360 derece anulus, analog saat kadranına bölünerek saat 4, saat 6 ve saat 9 yönlerinde suture edilerek, anulus-sirkumfleks-koroner sinüs ilişkileri incelenmiştir. Yapılan analizlerde saat 9 yönünde anulus-sirkumfleks mesafesi 5 mm ile 13 mm arasında, ortalama 8,6 ± 2,0 mm, saat 6 yönünde 6 mm ile 19 mm arasında, ortalama 13,3 ± 1,0 mm ölçülmüştür. Koroner sinüsün saat 9, 6 ve 4 yönlerinde anulusa uzaklığı sırasıyla 7 mm ile 16 mm, 6 mm ile 19 mm ve 6 mm ile 20 mm aralığında ölçüldü. Ortalama uzaklığı sırasıyla (9-6-4) 10,7 ± 2,1 mm, 10,0 ± 2,3 mm ve 10,2 ± 2,3 mm ölçüldü. Sonuç: Demografik değerler ile kalp boyutları arasında pozitif bir ilişki vardır. Mitral kapak yapısal bütünlüğü açısından anatomik bileşenler; cinsiyete, yaşa, boya, ağırlığa, BMI ve BSA'ya, kalp ağırlığına ve kalp boyutuna bağlı farklılaşmaktadır. Bu veriler ülkelere göre farklılıklar gösterebilir, bunun sebebi çalışılan örneklerin coğrafyasından veya ırkından kaynaklanıyor olabilir. Ortalama kalp ağırlığı erkeklerde kadınlardan daha yüksektir. Normal mitral kapağın çapının BSA ile logaritmik bir korelasyon gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilere dayanarak, iyi bir kapak koaptasyonu için anterior-posterior anulus oranının 3/5'e geri getirilmesinin ve AHCWR ve APCWR oranlarının korunmasının temel olduğuna inanıyoruz. Papiller kasların olası varyasyonlarının yanı sıra normal anatominin tam olarak anlaşılması, birçok kardiyak anomalinin erken teşhisi için gereklidir ve çeşitli düzeltici kalp ameliyatlarında cerrahlara yardımcı olabilir. PTFE sutürlerin anulus seviyesinde çift loop ile düğümlenerek uzunluğunun ayarlanmasının, anulo-papiller devamlılığı en uygun şekilde gerçekleştireceğine inanıyoruz. Bununla birlikte, anatomik bulgularımızın, prosedürün uzunluğunu belirlemek için bir miktar rehberlik ve kural sunabileceğini düşünüyoruz. Cerrahların ameliyattan önce hastanın anatomisi hakkında mümkün olduğunca fazla ayrıntı toplamasını, dikkatli ve titiz cerrahi teknikler kullanmasını ve insizyonu kapatmadan önce duvar hareketi anormalliklerini aramak için intraoperatif TEE kullanmasını öneririz. Kalple ilgili standart verilere sahip olmak, antropologlar kadar cerrahlar için de yararlıdır. Bu çalışmanın bulguları, Türk popülasyonunda mitral kapak antropolojik değerlerinin standardizasyonunda değerli veriler sağlayabilir. Bu bilgiler, mitral kapağın cerrahi onarımında kardiyovasküler cerrahlar için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mitral Kapak, Kadaverik Analiz, Morfoloji, Mitral Kapak Onarımı, Mitral Apparatus, Türk Popülasyonu, Anatomi

AnatomiCerrahi-kardiyovaskülerKadavra+4
Ali Fuat Karaçuha
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal torasik arter grefti hazırlanmasında plasmablade sisteminin endotel yapısı ve çevre doku üzerine olan etkisinin konvansiyonel elektrokoter ile karşılaştırılması

Amaç: Koroner arter baypas cerrahisi (KABC) hastalarında endotel fonksiyonu korunmuş en az bir internal torasik arter (İTA) grefti kullanılmasının kardiyak olaysız sağ kalım, sağ kalım ve hayat kalitesini artırdığı bilinen bir gerçektir. PlasmaBlade™, konvasiyonel elektrocerrahi cihazları kullanıldığı zaman gözlenen termal hasara yol açmadan; uygulandığı bölgede hassas kesme ve kaogülasyonu sağlamak için atımlı radyofrekans enerjisi kullanır. Bu çalışmada İTA grefti hazırlanırken PlasmaBlade™ kullanılmasının, İTA ve pedikülünün bütünlüğünün korunmasındaki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermeye çalıştık. Yöntem: 40 hasta bu çalışmaya dahil edildi ve İTA grefti hazırlanmasında PlasmaBlade™ (grup I) (n=20) ve elektrokoter kullanılan (grup II) (n=20) hastalar olmak üzere iki farklı gruba randomize edildi. Preparatlar parafin blokları haline getirildi ve mikrotom ile kesitleri alındı. Örnekler daha sonra Hematoksilen- Eozin, van Gieson's ve Masson's trikrom boyaları ile boyandı. İTA kesitlerinin intima ve pedikül bütünlüğü ışık mikroskobu kullanılarak morfolojik olarak incelendi. Bulgular: Histolojik çalışma sonucunda, Grup I'de İTA endotelinin grup II'ye oranla daha iyi korunduğu görülmüştür. Endotel hasarlanma skorları grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Damar duvarı ve pedikülde izlenen kanama skorları grup II'ye kıyasla grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Hasarlı bölge genişliği grup I'de grup II ile karşılaştırıldığında daha azdır (grup I ve II'de sırayla 0,335mm ve 0,730) (p=0,000). Sonuç: Sonuç olarak PlasmaBlade™, elektrokotore oranla İTA grefti hazırlanmasında intimanın ve pedikülün bütünlüğünün korunmasında daha etkin ve güvenlidir. İyi korunmuş endotel fonksiyonu daha yüksek greft açık kalma, sağ kalım ve kardiyak olaysız sağ kalım oranları elde edilmesini sağlayabilir.

ArterlerCerrahi-kardiyovaskülerElektrokoagülasyon+4
Abdulkadir Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfrainguinal by-pass cerrahisi uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçları

AMAÇ: Periferik arter hastalığı (PAH) ateroskleroza bağlı oluşan ve daha çok alt ekstremite arterlerini etkileyen kronik bir hastalıktır. PAH tedavisinde cerrahi yöntemler vazgeçilmez bir rol oynamaktadır. Bu çalışmada infrainguinal baypas cerrahisinin orta ve uzun dönem sonuçlarının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Alt ekstremite PAH tanısıyla Ocak 2015 - Ocak 2022 tarihleri arasında izole infrainguinal baypas cerrahisi geçirmiş olan 77 hasta retrospektif olarak incelendi. Olgulara ait klinik özellikler ve demografik veriler, preoperatif ve postoperatif Rutherford kategorileri, amputasyon, sağkalım ve greft ile ilişkili komplikasyon (tromboz ve greft enfeksiyonu) oranları incelendi. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier analizi kullanıldı. BULGULAR: Takip sürecinde (ortalama yedi yıl) genel mortalite % 44,2 olarak gerçekleşmiştir. Kronik böbrek yetmezliği olan olgularda genel sağkalım oranlarının daha düşük olduğunu gözlemlendi (p<0.05). Olguların postoperatif Rutherford klinik evrelerinde preoperatif evrelerine göre anlamlı düşüş (p <0.001) oluştu. Olguların % 37.6'sında amputasyon ve % 11.6'sında greft ilişkili komplikasyon ortaya çıktğı saptandı. Otojen ven (safena magna) greftlerinde, greft ilişkili komplikasyon oranlarının protez greftlere göre daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.01). İnsülin bağımlı diyabette ve hemodiyaliz bağımlı kronik böbrek yetmezliğinde amputasyonsuz sağkalımın daha düşük olduğu saptandı (p<0.02). Greft tipinin amputasyonsuz sağkalıma etkisi olmadığı ancak major amputasyonsuz sağkalımın ven grefti kullanılan olgularda daha yüksek olduğu gözlemlendi (p=0.02). SONUÇ: İnfrainguinal baypas cerrahisinin klinik hastalık evresinde belirgin bir iyileşme sağladığı gözlemledik. Safen ven grefti kullanımının greft ile ilişkili komplikasyonları azalttığı ve majör amputasyonsuz sağkalımı artırdığı dikkati çekmektedir. Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ise mortalite, genel sağkalım ve amputasyonsuz sağkalım oranları belirgin şekilde daha düşük bulunmuştur.

İsa Bolat
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfektif endokardit cerrahi tedavinin erken ve geç sonuçları

Amaç: İnfektif endokarditin (İE) tanı ve tedavisinde sağlanan önemli gelişmelere rağmen, IE önemli morbidite ve mortalite ile ilişkili ciddi bir durum olmaya devam etmektedir. Son yapılan çalışmalarda tıbbi tedavi ve cerrahi teknikler de dahil olmak üzere tanı ve tedavi araçlarındaki gelişmelere rağmen nispeten sabit ölüm oranları göstermektedir. Bu çalışma, 2014-2022 yılları arasında modifiye Duke Kriterlerine göre kesin infektif endokardit tanısı alan ve cerrahi tedavi uygulanan hastaların erken ve geç dönem sonuçlarının araştırılmasını amaçlamaktadır. Yöntem: 2014-2022 yılları arasında kliniğimizde takip edilen ve İE nedeniyle opere edilen 40 erişkin hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, demografik özellikleri ve eşlik eden komorbiditeleri çalışmaya dahil edildi. Hastaların epidemiyolojik özellikleri, doğal veya protez kapak endokardit, daha önce kapak operasyon öyküsü, preoperatif TÖE/TTE değerleri, preoperatif emboli ve serebrovasküler olay varlığı, operasyon endikasyonu, mikrobiyolojik olarak kan kültürü ve izole edilen mikroorganizmaları dokümante edildi. Operasyon verilerinden, uygulanan operasyonu, takılan kapağın çeşidi, kros klemp süresi, kardiyopulmoner bypass süresi dahil edildi. Operasyon sonrası gelişen komplikasyonlar (diyaliz ihtiyacı, periferik emboli, serebrovasküler olay, uzamış yatış süresi, hastane içi mortalite) verileri çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızdaki primer sonlanım noktası, infektif endokardit nedeniyle cerrahi tedavisinden yararlanan hastaların hastane içi ve geç dönem mortalitesi değerlendirmektir. Sekonder sonlanım noktaları ise, preoperatif eşlik eden komorbiditeler ve operasyon öncesi veya sonrası gelişen komplikasyonların mortaliteye ve prognoza etkisini araştırmaktır. İstatistiksel analiz, SPSS 26.0 (SPSS Inc. Chicago, IL) paket programı aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Beklenen sağkalım analizlerinde, Kaplan-Meier yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamındaki hastaların 29'u erkek (%72,5), 11'i kadın (%27,5) idi. Hastaların ortalama yaşı 52.45±12,9 idi. Çalışmamızda %55 oranında üreme olduğu ve en sık izole edilen mikroorganizmanın S.aureus olduğu saptanmıştır. İE tanısı ile opere edilen 40 hastada %85 (n=34) nativ kapak, 15% (n=6) protez kapak tutulumu saptandı. Hastaların %43'ünde mitral ve aort kapak tutulumu mevcuttu, ikinci sıklıkla %27 izole aort kapak endokardit tutulumu saptandı, 10 hastada izole mitral kapak tutulumu mevcuttu ve hastaların %5'inde izole triküspit kapak tutulumu saptandı. Operasyon endikasyonu açısından en sık tespit edilen neden infektif endokardite bağlı ciddi kapak yetmezliği, ikinci sıklıkla emboli ve mobil vejetasyondur. Operatif değerlerinde, kros klemp ortalama süresi 134,4±51,8 olup kardiyopulmoner bypass ortalama süresi 164,44±74,49 dakikaydı. En sık emboli yeri santral emboli olarak bulundu ve ikinci sıklıkta dalak embolisi saptandı. Çalışmamızdaki postoperatif erken dönemde ve hastane içi mortalite %32,5 olarak saptanmıştır. Preoperatif diyaliz ve postoperatif gelişen diyaliz ihtiyacı hastane içi mortalite oranları arasında anlamlı korelasyon saptandı (p=0,003) (p<0.001). Çalışmamızda taburcu edilen 26 hastanın yapılan sağkalım Kalpan-Meier analizinde hastaların ortanca takip süresi 31 Ay. Beklenen sağkalım 88,6 aydı. 6. Ay 1. Yıl ve 2. Yıl tahmini sağkalımları sırayla %96,2 %92,1 ve %87 idi. Çalışmamızda re operasyon ve postoperatif inme varlığı, azalmış uzun süreli sağkalım arasında anlamlı ilişkili saptandı. Sonuç: Tanısal ve terapötik gelişmelere rağmen, İE cerrahi tedavisinin prognozu kötü olmaya devam etmektedir. İnfektif endokarditin morbiditesi ve mortalitesindeki yükseklik bu hastalığın hızlı teşhisinin önemini vurgulamaktadır. İnfektif endokarditli hastalar, kritik aşamada zamanında tanı protokolü ve tedavi ile multidisipliner bir ekipten hızlı yanıt ve hızlı tanıya ihtiyaç duyar. Erken klinik şüphe ve hızlı tanı, hasta sonuçlarını iyileştirmek ve İE ilişkili morbidite ve mortaliteyi azaltmak için gereklidir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEndokarditEnfeksiyonlar+3
Mohammad Mahmoud Ibrahım Qandıl
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum CRP/albumin oranının alt ekstremite periferik arter hastalığı şiddeti ile ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışma alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalarında CRP(C Reaktif Protein) /Albumin oranının hastalığın şiddeti ve prognozu açısından etkin bir gösterge olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Ocak 2016-Ekim 2020 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğine başvuran alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisi yapılmış 50 hastanın randomize olarak seçilmesi ve sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturuldu. Hastaların dosyaları taranarak yaş, cinsiyet, kronik hastalık durumları, sigara kullanımı, daha önce geçirilmiş periferik işlem öyküleri, tarafımızca yapılan tedaviler, ayak bileği-kol basınç indeksleri ve başvurdukları tarihlerdeki Serum CRP ve Albumin değerlerine ulaşıldı. Fizik muayene, hastanın şikâyetleri, Rutherford ve Fontaine klinik evrelemeleri tedavi öncesi arterial lezyonları irdelendi. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul'dan onayı alındı. BULGULAR: Araştırmaya katılan toplam 50 hastanın %26,0'sı (13 hasta) kadın ve %74,0'ü (37 hasta) erkekti. Şikayetler arasında en yaygın olanı %26,0 oranla ayakta yara ve aynı oranla kladikasyon olup, bunu %22,0 oranla istirahat ağrısı izlemekteydi. Hastaların %12,0'sinde medikal tedavi kararı alınırken, %88,0'inde ise revaskülarizasyon kararı alındı. Hastaların %20,0'sine tedavi sonrası ampütasyon yapıldı. Klinik sınıflama ile ayak bileği-kol indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı (p=0,000). Korelasyon analizi sonuçlarına göre CRP/albümin oranı ile kol ve bacak indeksi (r=-0.324; p=0,022) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı. SONUÇ: Ayak bileği-kol indeksi ve klinik sınıflamalara dayanarak CRP/ Albumin oranı arttıkça periferik arter hastalığının şiddeti de artmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Periferik arter hastalığı, Albumin, CRP, ABI

AlbüminlerAlt ekstremiteC reaktif protein+2
Burcu Sadıkoğlu Lale
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass greftlemesi uygulanan hastalarda sistemik immun inflamatuar indeksin peroperatif seyri ve prognoz üzerine etkisi

Koroner Arter Bypass Greftlemesi Uygulanan Hastalarda Sistemik İmmun İnflamatuar İndeksin Peroperatif Seyri ve Prognoz Üzerine Etkisi Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH) ateroskleroz zemininde gelişen, yüksek mortalite ve morbidite ile sonuçlanabilen kronik bir hastalıktır. Kardiyopulmoner bypass (KPB) kullanılarak yapılan koroner arter bypass greftlemesi (KABG), KAH'ın cerrahi tedavisindeki temel yöntemlerden biridir. KPB kullanımı sistemik inflamasyonu tetikleyerek morbidite ve mortalite riskini arttırabilmektedir. Bu çalışma KPB ile KABG uygulanan hastalarda sistemik immün inflamatuar indeksin peroperatif seyrini ve prognoz üzerine etkisini görmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak 2021 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında KAH nedeni ile KABG uygulanan 219 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik verileri, preoperatif ilaç kullanımı, laborutaur bulguları, intraoperatif veriler ve postoperatif komplikasyon gelişimleri kayıt edildi. Preoperatif dönemden poliklinik kontrolüne kadar olan dönemde toplam 7 kez, formülü [(Nötrofil x Trombosit)/ Lenfosit] olan sistemik immün inflamatuar indeks (SII) hesaplandı. SII seyrinin komplikasyon varlığına etkisi lojistik regresyon analizi ile incelendi. Komplikasyon varlığında SII değerlerinin cut-off noktalarının belirlenmesinde ROC analizi kullanıldı. Bulgular: Genel komplikasyon gelişimi göz önüne alındığında preoperatif (p=0,008) ve postoperatif 3.gün (p=0,015) sistemik immün inflamatuar indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Preoperatif SII değeri için cut-off noktası ≥699,04 x 103 /mm3 olarak elde edilmiştir. (p=0,008). Postoperatif 3. gün SII değeri için cutoff noktası ≥936,76 x 103 /mm3 olarak elde edilmiştir. SII seyrinin komplikasyon varlığına etkisi univariate ve multivariate regresyon modelleri ile incelendiğinde univariate analizi sonucunda preoperatif, postoperatif 3. gün SII değerlerinin tek başına etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Univariate analizinde anlamlı bulunan değişkenler multivariate modele dâhil edilmiş olup oluşturulan model sonucunda birlikte etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Komplikasyonlar ayrı ayrı ele alındığında preoperatif SII değeri ile anlamlı ilişki gösterilemezken postoperatif 3.gün SII değeri ile sadece Enfeksiyon/PDAK komplikasyonu arasında anlamlı ilişki izlenmiştir (p=0,039). xv Sonuç: Yüksek preoperatif ve postoperatif 3. gün SII indeksi KABG uygulanan hastalarda prognozu etkilemektedir. Preoperatif ölçüm ile birlikte postoperatif indeks takibi de KABG sonrası komplikasyon gelişimi riskini öngörmede etkilidir. Anahtar Kelimeler: Koroner arter bypass greftlemesi, Prognoz, Sistemik immün inflamatuar indeks.

Fatih Sezgin
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter baypas cerrahisinde heparin kaplı oksijenatör ile heparin kaplı olmayan oksijenatörlerin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin karşılaştırılması

KORONER ARTER BAYPAS CERRAH S NDE HEPAR N KAPLIOKS JENATÖR LE HEPAR N KAPLI OLMAYAN OKS JENATÖRLER NBÖBREK FONKS YONLARI ÜZER NE ETK S N N KARŞILAŞTIRILMASIVII. ÖZET:Amaç: Kalp cerrahisi geçiren hastalarda böbrek hasarı ve takiben ABY (akutböbrek yetmezliği) gelişmesi; kalp cerrahisinin korkulan komplikasyonlarındandır.Özellikle son on yıl içinde yapılan çok merkezli ve hasta sayılarının binlerle ifadeedildiği çalışmalar sayesinde ABY için risk faktörlerinin neler olduğu az çok ortayakonabilmiştir. Ekstrakorporeal dolaşımın renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikompleman aktivasyonu ile en yakından ilişkilidir. Bu klinik çalışmada heparin kaplıve heparin kaplı olmayan oksijenatöelerin renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikarşılaştırılmıştır.Metot: Bu çalışma nönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve DamarCerrahisi kliniğinde Mart 2006 ile Eylül 2006 tarihleri arasında koroner bypassameliyatı yapılan 50 hastaya ait veriler prospektif olarak toplanarak düzenlendi.Hastalar heparin kaplı oksijentör kullanılan (n=25) (grup 2) ve heparin kaplı olmayanoksijentör kullanılan (n=25) (grup 1) olarak 2 gruba ayrıldı.Bulgular: drar klirensinde her iki gruptada postoperatif dönemde preoperatifbaz değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Grup 1'de 24.saat kreatinin değerlerinde grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşükbulundu, yine 4. gündede kreatinin grup1'de istatistiksel olarak anlamlı derecede düşükbulundu. Çalışmada bakılan parametrelerde BUN, kreatinin, sodyum, potasyum,kalsiyum, klor, fosfor, idrarda protein, idrar klirensi, idrarda sodyum, idrarda kalsiyum,idrarda klor baz değerleri açısından preoperatif ölçümlerinde her iki grup arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05).Sonuçlar: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası bizim çalışmamızda heparinkaplı ve heparin kaplı olmayan oksijenatörlerin renal fonksiyonlar üzerine olan etkilerikarşılaştırdık, heparin kaplı oksijenatör kullanmanın renal fonksiyonlara belirgin birkatkıda bulunmadığını gördük.Anahtar kelimeler: Renal fonksiyonlar, koroner arter bypass cerrahisi, heparinkaplı oksijenatör

Nihat Aydın
İnönü University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi yapılan 60 yaş ve üzeri hastalarda atriyal fibrilasyon profilaksisinde Metoprolol ve Nebivolol ün etkinliğinin karşılaştırılması.

Amaç: Postoperatif atriyal fibrilasyon, koroner arter bypass cerrahisi sonrası morbidite ve mortaliteyi etkileyen en yaygın komplikasyondur. Bu komplikasyonun önlenmesi için kullanılan çeşitli profilaktik ajanlar mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı bir beta blokör olan metoprololdür. Bu tezin amacı, yeni bir beta blokör olan ve beta blokör etkinliklerinin yanında farklı ve pozitif farmakolojik etkileri de olan nebivololün bu konudaki etkinliğini metoprolol ile karşılaştırmaktır.Metot: Bu tez, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulunun 2009/145 sayılı onayı alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Ekim 2009 ile Haziran 2010 tarihleri arasında 60 yaş ve üzeri izole koroner bypass ameliyatı yapılan ardışık 200 hastaya ait veriler prospektif randomize olarak kaydedilerek yapıldı. 100 er hastadan oluşan iki grup yapılarak, gruplardan birine nebivolol (grup 1), diğerine de metoprolol (grup 2) başlandı ve preop, postop ve taburculuk dönemlerine ait veriler toplandı.Bulgular: Her iki grup arasında demografik özellikler açısından istatistiksel fark yoktu. Nebivolol kullanan postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığı (%20), metoprolol kullanan grupta ise %18 idi ve istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05). Her iki grupta da preop, postop ve taburcu dönemlerindeki kan basıncı ve kalp hızı değişiklikleri de kendi içlerinde istatistiksel olarak anlamlı çıktı ve bu değişiklikler bakımından iki grup arasında istatistiksel fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda nebivolol postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisinde klasik ve kabul görmüş bir ajan olan metoprolol kadar etkili bulundu. Nebivololün kan basıncı ve kalp hızı kontrolü konusunda da metoprolole benzer etkinlik gösterdiği görüldü. Sonuç olarak beta blokaj yanında aterosklerozu önleme, antioksidan özellikler ve NO üzerinden damar dilatasyonu yapıcı etkileri yönünden ve ayrıca yan etki konusundaki plaseboya benzer profil bakımından nebivolol kalp cerrahisinde hem postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisi için hem de diğer olumlu etkileri için kullanım alanında göz önüne alınması gereken bir ajandır.

Adrenerjik beta antagonistleriAntihipertansif ajanlarAtriyal fibrilasyon+3
Murat Kaynak
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut, subakut derin ven trombozlu hastalarda farmakomekanik tedavi ve farmakomekanik tedavi sonrası kateter aracılı trombolitik tedavi uygulanan hastaların erken ve orta dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Derin ven trombozu (DVT), staz, endotel hasarı, hiperkoagulabilite gibi risk faktörleri ile derin venöz sistemdeki yapılarda pıhtı oluşumu sonucu oluşan klinik bir tablodur. Erken dönemde tedavi edilmediği takdirde pulmoner emboli, posttrombotik sendrom, kronik venöz yetmezlik gibi komplikasyonlara sebep olabilir. Heparin, oral antikoagulan ve yeni oral antikoagülanlar gibi medikal tedavi seçenekleri ilk planda tutulmasına rağmen trombolitik etkileri olmaması nedenli venöz sistem içerisindeki pıhtıyı erken dönemde ortadan kaldıramaz. Bu yüzden endovasküler operasyonlar geliştirilmiştir. Bu çalışmamızda iliofemoral venöz yapılarda akut, subakut DVT'li hastalarda kliniğimizde sıkça kullandığımız AngioJet kateter ile farmatomekanik tedavi (FMT) alan ve farmakomekanik tedavi sonrası kateter aracılı trombolitik tedavi (FMT+KAT) yaptığımız hastaların erken ve orta dönem sonuçlarını karşılaştırdık. Retrospektif olarak hazırlanan çalışmamızda her iki gruba 30'ar hasta dahil edildi. Hastaların 1., 6. ve 12. ay poliklinik kontrollerindeki fizik muayene ve doppler ultrasonografi sonuçları ile venöz açıklık oranları, venöz reflü akımları ve Villalta skoru baz alınarak posttrombotik sendrom gelişim oranları incelendi. Her iki grup için seçilen hastalar arasında demografik olarak anlamlı bir fark yoktu. Hastaların 1., 6. ve 12. ay kontrollerinin her birinde FMT+KAT grubunda FMT grubuna göre venöz açıklık oranları anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Her iki grup arasında reflü akımları arasında anlamlı fark saptanmazken 12. ay sonunda Villalta skorlamasına göre posttrombotik sendrom gelişimi FM+KAT grubunda, FMT grubuna göre anlamlı oranda düşük saptandı (p<0,05). Bu çalışmamızın sonucu, kombine farmakomekanik trombektomi ve kateter aracılı tromboliz tedavisinin tek başına farmakomekanik trombektomi işlemine göre daha üstün bir tedavi yöntemi olduğunu ortaya koymuştur.

Tarık Taştekin
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoanevrizma hastalarının tedavi yaklaşımlarının geriye dönük değerlendirilmesi ve karşılaştırılması

Bu çalışmada amacımız, psödoanevrizma tanısı ile merkezimizde tedavi alan hastaların tedavi süreçlerinin değerlendirimesidir. Geriye dönük tasarlanan klinik araştırmada Aralık 2011 – Mayıs 2024 tarihleri arasında toplam 202 hasta çalışmaya dâhil edildi. Toplam 27 (%13,4) hasta acil operasyona alınıken 175 (%86,6) hastaya ultrasonografi kılavuzluğunda bası tedavisi uygulandı. İşlem sonrası 155/175 (%88,6) hastada işlem başarılı ilen işlemin başarısız olduğu 20 (%11,4) hasta elektif cerrahiye alınmıştır. Ortanca 31 gün (1 – 84 gün) taki edilen 155 hastanın 85'inde rekanalizasyon saptanıp bu hastalar da elektif cerrahiye gitmiştir. Toplam 175 hastada rekanalizasyon için saptanan risk faktörleri: vücut kitle indeksi (p<0,001), hipertansiyon (p=0,016), diyabet (p=0,016), obesite (p=0,015), antiagregan (p=0,036)ve antikoagülan kullanımı (p=0,004), eş zamanlı antiagregan ve antikoagülan kullanımı (p=0,041), anevrizma çapı (p<0,001), antiagregan sayısı (p<0,001), antikoagülan sayısı (p=0,005) anlamlı saptanmıştır. Cerrahi tedavi alan hastalarda obesite, hipertansiyon, sigara kullanımı, miyokard infarktüsü, serebrovasküler olay, koroner arter hastalığı, antiagregan ve antikoagülan kullanımı, sol taraflı lezyon oranı daha yüksek iken İyatrojenik etyolojide cerrahi tedavi oranı daha düşük saptanmıştır. Ölçülen anevrizma çapı ve alanı, cerrahi tedavi alan hastalarda daha yüksek saptanmıştır. Mortalite oranı cerrahi tedavi alan ve almayan hastalar arasında farklılık göstermemiştir. Psödoanevrizma oluşumu pek çok faktöre bağlı olduğu gibi tedavi başarısını etkileyen birçok faktör vardır. Hasta için en uygun tedavi yönteminin seçilmesinde risk faktörlerinin değerlendirilmesi önemlidir. Sonuç olarak tedavi amaçlı olarak en az invaziv yöntemler ilk seçenek olarak değerlendirilse de komplike olan durumlarda cerrahi tedavinin önemi akılda bulundurulmalıdır. Uygun tedavi yöntemi belirlenerek en kısa zamanda yapılacak olan tedavi, oluşabilecek morbidite ve mortalitenin önüne geçebilir.

Gürkan Demirdizen
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole koroner arter bypass cerrahisine giden hastalarda postoperatif tiroid fonksiyonlarındaki değişiklikler ve aritmi ile ilişkisi

Amaç: Koroner arter hastalığı toplumda oldukça sık görülen ve hastaların yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkileri olan ciddi bir sağlık sorunudur. Cerrahi tedavi son derece yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Kalp cerrahisi sonrası ortaya çıkan aritmilerin etyolojik olarak pek çok sebebi vardır. Bu çalışmanın amacı, koroner arter bypass cerrahisi sonrası hastaların tiroit hormon fonksiyonlarındaki değişiklikleri tespit ederek aritmi ile ilişkisini değerlendirmektir.Metot: Ağustos 2012 ve Ocak 2013 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi'nde kardiyopulmoner bypass kullanılarak opere edilen ötiroid, 84 izole koroner arter hastası çalışmaya dahil edildi. Aritmi gelişmeyen olgular Grup 1 (n=66), aritmi gelişen olgular Grup 2 (n=18) şeklinde izlendi. Acil operasyonlar, böbrek ve karaciğer fonksiyonları bozuk olanlar, ejeksiyon fraksiyonu %30'un altında olanlar, bilinen tiroit hastalığı (operasyon geçirmiş, hormon replasmanı alanlar) olanlar, ek kardiyak veya major vasküler cerrahi planlananlar, malignensi veya kaşeksisi olanlar, kalp harici bir nedenle yoğun bakımda kalanlar ve preoperatif altı ay içinde amiodaron kullanmış olan hastalarlar çalışmaya dahil edilmedi. Prospektif olarak tüm hastalardan yoğun bakıma alınınca (D0), 24 saat sonra (D1), 48 saat sonra (D2), 72 saat sonra (D3) ve 96 saat sonra (D4) olmak üzere kan örnekleri alındı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Preoperatif dönemde hastaların tamamı ötiroiddi. Çalışmaya alınan hastaları %21,43'ünde aritmi görüldü. Aritmilerin 12 tanesi atriyal fibrilasyon, 6 tanesi ventriküler aritmiydi. En sık postoperatif 2. günde aritmi izlendi.fT3 değerleri, her iki grupta postoperatif tüm dönemlerde, preoperatif döneme göre düşmüştü. Bu düşüş özellikle D2'de anlamlıydı (p=0,003). Grup içi değişimler karşılaştırıldığında her iki grupta da fT3 değeri düşmüştü. Bu düşüş aritmi grubunda daha fazlaydı. D2 döneminde fT3'te meydana gelen düşüş (p=0,036) özellikle anlamlıydı.fT4 değerleri, her iki grupta postoperatif tüm dönemlerde, preoperatif döneme göre yükselmişti. Grup içi değişimler karşılaştırıldığında her iki grupta da fT4 değerinde artış izleniyordu ancak bu artış aritmi grubunda daha fazlaydı. D1 döneminde fT4'te meydana gelen artış (p=0,0226) özellikle anlamlıydı.Sonuç: Aritmi grubunda (Grup 2) postoperatif dönemde fT3 değerlerinde meydana gelen düşüş aritmi izlenmeyen gruba (Grup 1) daha fazlaydı. Bu durumun aritminin en sık görüldüğü 2. günde daha belirgin olması önemlidir. Aynı şekilde fT4 değerlerinde yükseliş izlenmektedir. Bu rölatif yükselişin hipertiroidi kliniğini taklit ederek aritmi ve atriyal fibrilasyon için predispozisyon yarattığı öngörülebilir.Cerrahi travmanın haricinde, hormon düzeylerindeki değişikliğe kardiyopulmoner bypassın katkısını daha iyi görmek açısından hem çarpan kalpte hem de kardiyopulmoner bypass ile opere edilen hastaların bulunduğu iyi planlanmış, daha geniş serilerde, prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Tiroit hormonları, Ötiroid hasta sendromu

Kardiyopulmoner bypassKoroner hastalıkTiroid hormonları+1
Köksal Dönmez
İnönü University
2013
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipertansiyonlu olgularda koroner bypass cerrahisi; erken ve geç dönem sonuçları

Amaç: Pulmoner hipertansiyon farklı hastalıklarda gelişebilen hemodinamik ve fizyopatolojik bir durumdur. Açık kalp cerrahisinde mortalite ve morbiditeyi artıran nedenlerden biridir. Bu çalışmada preoperatif pulmoner hipertansiyonun, koroner arter bypass cerrahisi sonrası erken ve geç dönem sonuçları incelenerek koroner arter bypass cerrahisinin pulmoner hipertansiyon üzerine olan etkisi araştırıldı.Yöntem: Etik kurul izni alındıktan sonra retrospektif olarak 69 hasta çalışmaya alındı. Kliniğimiz veri tabanından preoperatif, peroperatif, erken ve geç postoperatif dönem verileri incelendi. Pulmoner arter basıncı, ejeksiyon fraksiyonu, NYHA FS, aritmi gibi parametreler ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası dönemde yapılan son kontrol tarihi itibariyle değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda yapılan ortalama bypass sayısı 2.25 ± 0.83 (1-5), ortalama yoğun bakım takip süresi 2.83±1.19 (1-8) gün, ortalama hastanede kalış süresi 7.65 ± 3.26 (6-32) gün hesaplandı. Postoperatif erken (? 30 gün) dönemde ensık rastlanan (%14.4) problem atrial fibrilasyon oldu. Olguların %84'ünün NYHA fonksiyonel sınıflamasında artış yoktu. Preoperatif ve postoperatif ortalama ejeksiyon fraksiyonu 45.28±9.67 (25-65), 46.03±12.4 (20-65) (p=0.447), ortalama pulmoner arter basıncı 36.67±6.81 (30-60) mmHg, 37.81±10.07 (20-70) mmHg (p=0.378) hesaplandı. Olguların %5.79'unda geç dönem mortalite görülürken 33.9 ± 17 (9-100) aylık takip süresinde yaşam beklentisi ortalama %94.7 hesaplandı.Sonuç: Çalışmamızda preoperatif değerlendirme doğrultusunda uygulanan peroperatif ve postoperatif medikal tedavi ile koroner bypass cerrahisi düşük mortalite ve morbiditeyle uygulanabilir sonucuna varılmıştır. Olguların erken dönem sonuçları iyi olup geç dönem sonuçları tatminkardır. Pulmoner hipertansiyonun cerrahi revaskülarizasyon sonrası geç dönemde anlamlı değişiklik göstermediği ve yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkisi olmadığı görüldü.Anahtar Kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, koroner bypass cerrahisi, erken dönem sonuçlar, geç dönem sonuçlar, komplikasyon

Cerrahi-kardiyovaskülerHipertansiyon-pulmonerKomplikasyonlar+2
Barış Akça
İnönü University
2013
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik koroner arter hastalarında radiyal arter greft kullanılarak tam arteryel revaskülarizasyon

ÖZETAMAÇ: Diabetik koroner arter hastalarında arteryel greft kullanımının prognozaolumlu yönde etki eden avantajları vardır. Bu çalışmanın amacı; diabetik koroner arterhastalarında tam arteryel revaskülarizasyonun etkinliğini ortaya koymaktır.MATERYEL VE METOD: Eylül 2001 ile Kasım 2004 tarihleri arasında 238ardışık diabetik koroner arter hastasına kardiyopulmoner bypass altında izole KABGyapıldı. Bu hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Total arteriyelrevaskülarizasyon sol internal torasik arter (LİTA) ve bir ya da iki radial arterin (RA) greftolarak kullanılmasıyla gerçekleştirildi. Total erteryel revaskülarizasyon yapılmayan 147hastanın (Grup I) erken dönem sonuçları, TAR yapılan 91 hastanın (Grup II) sonuçlarıylakarşılaştırıldı.BULGULAR: Demografik veriler her iki gruptaki hastalarda da benzerlikgösteriyordu. Ortalama distal anastomoz sayısı iki grup arasında farklı değildi. (3.14 ± 0.9ve 3.19 ± 0.9). LITA greft kullanımı oranı iki grupta da benzerdi (%98,9 ve %96,6) fakatRA greft kullanım oranı grup II'de anlamlı oranda yüksekti. (%33 ve %99). Bilateral RAkullanım oranı Grup 2'de %56 idi. Operatif mortalite yönünden iki grup arasında önemlibir fark yoktu (%1,4 ve %1,1). Postoperatif İABP kullanımı (%4 ve %3), inme oranı (%1.1ve %2,1), kanama için reoperasyon (%2 ve %4) ve derin sternal enfeksiyon oranı (1% ve1,1%) idi. Postoperatif ilk 48 saat inotropik destek ihtiyacı Grup 1'de yüksekti (p<0,05).Hastane kalış süresi iki grup arasında farklı değildi fakat yoğun bakım kalış süresi Grup1'de, Grup 2'ye oranla daha yüksekti.27SONUÇLAR ve TARTIŞMA: Bu sonuçlar diabetikler'de LITA ve tek ya da ikitaraflı RA greft kullanılarak tam arteryel revaskülarizasyon uygulanmasının güvenilirolabileceğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, tam arteryel revaskülarizasyon, radial arter

Gül Mehmet Yılmaz
İnönü University
2006
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çeşitli saklama solüsyonlarının internal mammarian arter akımı üzerine olan etkileri

ÇEŞ TL SAKLAMA SOLÜSYONLARININ NTERNAL MAMAR YAN ARTERAKIMI ÜZER NE OLAN ETK LERÖZETAmaç: IMA, koroner arter cerrahisinde kullanılan greftlerin başında gelir.Arteriyel greftlerin kullanımında karşılaşılan en önemli sorun spazmdır. Arteriyelgreft spazmını engellemek ve hem çap hem akım artışı sağlamak amacıylaçeşitli vazodilatör ajanlar lümen içi veya topikal olarak kullanılmıştır. Buçalışmada, kısa süreli topikal vazodilatör uygulamasının MA akımı üzerineetkilerini değerlendirdik.Materyal ve Metod: KABC yapılan 100 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yaşortalamsı 59.8±10.7 yıl idi. Hastalar uygulanan vazodilatör ajana göre beş grubaayrıldı (kontrol grubu olarak serum fizyolojik, nitrogliserin, diltiazem, papaverinve adenozin grupları). Kan akım ölçümleri esnasında ortalama arter basıncı,kalp hızı ve satral venöz basınçlar ölçülerek kaydedildi. lk ölçümler, MA göğüsduvarından çıkarıldıktan hemen sonra yapılırken ikinci ölçümler topikalvazodilatör ile 5 dakika temas ettikten sonra gerçekleştirildi. Bu iki ölçümarasındaki 5 dakikalık süreçte, MA, içinde 50 ml topikal vazodilatör solüsyonbulunan şırınga tüpe batırıldı.Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve BSA açısından istatistiksel farkyoktu. Topikal ilaç banyosundan önceki ve sonrasındaki ölçümlerde, grup içi vegruplar arası ortalama arter basıncı, kalp hızı ve santral venöz basınç açısındanfarklılık tespit edilmedi. Topikal ilaç uygulamasından önce yapılan ilk ölçümlerdegruplar arası istatistiksel farklılık yoktu. Grupların tümünde, topikal ilaçuygulaması sonrası MA kan akımı istatistiksel anlamlılık gösterecek kadarartmıştı. Buna karşın, kan akımını artırma oranlarına bakıldığında topikalilaçların tümü SF grubuna göre üstündü.Sonuç: Topikal vazodilatörle kısa süreli muamelenin MA kan akımını anlamlıbiçimde arttırdığı sonucuna vardık. Çalışan kalpte olduğu gibi MA greftininçıkarıldıktan kısa süre sonra anastomoz edileceği durumlarda, topikal ilaçlarkullanarak MA vazodilatasyonunun faydalı olacağını savunmaktayız.33Anahtar Kelimeler: Koroner arter bypass cerrahisi, Vazospazm,Vazodilatasyon.34

Bülent Özgür
İnönü University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı

Kronik böbrek hastalığı(KBH), ortotopik kalp transplantasyonu sonrası multifaktoriyel risk etkenlerine bağlı gelişen bir komplikasyondur. İmmünsüpresif ilaçların dışındaki böbrek fonksiyonlarını etkileyen diğer faktörler yeterli ölçüde tarif edilmemiştir. Bu çalışmada, ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı insidansı ve bununla ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır.Kalp yetersizliği nedeniyle 1998-2010 yılları arasında ortotopik kalp nakli yapılan, birbirini takip eden 844 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma, bu hasta grubunda pre-transplantasyon hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı 30 üzeri olan ve beş yıllık takip dataları olan 680 hasta üzerinde yapıldı. Böbrek fonksiyonları Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration (CKD-EPI) formülü ile hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı(eGFR - mL/min/1.73m2) değerlendirilerek ölçüldü. Hastalar pre-transplantasyon glomerüler filtrasyon hızı değerlerine göre: normal (>60 mL/min/1.73m2) ve orta dereceli KBH (30-60 mL/min/1.73m2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İleri evre kronik böbrek hastalığı ortotopik kalp transplantasyonu sonrası hesaplanan glomerüler filtrasyon hızının, post-transplantasyon iki ay ile beş yıl arasındaki dönemde 30 mL/min/1.73m2 altına düşmesi olarak tanımlandı. İstatistiksel analizler için standart Kaplan-Meier, çok değişkenli Cox orantılı-risk testleri kullanıldı.Hastaların ortalama yaşı, 51.9±13.2, %23.3'ü kadın ve %14.2'si Siyahi Amerikalı idi. Normal ve orta dereceli KBH hasta gruplarının ameliyat öncesi hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı sırasıyla 86.3±19.7 ve 45.6±8.5; beş yıllık ileri evre KBH insidansları sırasıyla %7.69 ve %15.27 idi. Orta dereceli KBH hastalarında tüm takip süresi boyunca insidans daha yüksek bulundu. Orta dereceli KBH hasta grubunda; yaş, CMV enfeksiyonu, diyabet, pre-transplantasyon LVEF ve Hepatit C ileri evre KBH gelişmesi için anlamlı prediktörler olduğu bulundu. Risk faktörlerine göre ayarlanan çok değişkenli analiz orta dereceli KBH hasta grubunda olmanın uzun-dönem mortalite için bağımsız etken olduğunu gösterdi (HAZARD RASYOSU: 2.92, p<0.001).Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası beş yıllık takip döneminde ileri evre KBH insidansı kayda değerdir. Pre-transplantasyon dönemindeki orta dereceli KBH'nin transplantasyon sonrası ileri evre KBH gelişmesi sebeplerinden biri olmakla beraber aynı zamanda uzun?dönem mortaliteyi etkileyen bağımsız bir faktördür. Böbrek fonksiyonuna immünsüpresif tedavi rejiminin etkisi göz önüne alınarak, ileri evre KBH gelişme riski taşıyan olgular titiz bir şekilde takip edilmeli ve olası bir durumda erken müdahale uygulanmalıdır

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+5
Halit Yerebakan
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliğinde etiyolojik, prognostik değerlerin yaşam süreci ve mekanik dolaşım desteği zamanlaması ile etkileşimi

Amaç: Bu çalışmanın amacı kalp yetmezlikli hastalarda tanının,prognostik değerlerin yaşam süreci ve mekanik sirkülatuvar destek için erken implantasyon kriterlerini belirlemektir. Yöntemler: Çalışmaya 40 (33 erkek, 7 kadın)hasta alındı. Hastalar Dilate, İskemik ve Hipertrofik Kardiyomiyopati olarak gruplandı. Medikal tedavileri 6 ay öncesinden optimal hale getirildi. New York Heart Association sınıfları belirlendi, Kısa Form 36 yaşam kalitesi değerlendirilmesi anketi uygulandı. INTERMACS® seviyelemesi yapıldı. VO2 max ve 6 dakika yürüme testi , kan sodyum , Pro-BNP, LVEF, RVEF, sağ atrial dolum basınçları, sağ sol ventrikül parametrelerine bakıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 45,17±11,69 . Dilate KMP %75, Hipertrofik KMP %5, İskemik KMP %20 oranında idi. NYHA sınıf I %5, sınıf II %25, sınıf III %47.5 ve sınıf IV %22.5 ; ortalama, Intermacs seviyeleri 4,90±1,59 ve 3,66±1,22, VO2 max değerleri 13,52±6,02, altı dakika yürüme testinde yürüme mesafeleri 280,55±131,94 metre, LVEF değerleri 23,10±6,73 idi. Fiziksel rol parametre değerleri NYHA grup 2 ?de grup 1? e göre yarı yarıya az idi. Etiyolojiye göre mortalite iskemik KMP de istatiksel açıdan önemli idi (p<0.05). Yüksek SVDSÇ, düşük VO2 max değerleri kötü prognozla ilişkili bulundu (p<0.05). Çoklu analizde RVEF bağımsız değişken olarak ölümle ilişkili (p<0.05), 6 dakika yürüme testi de mortalitenin bağımsız göstergesi idi(p<0.01). Sonuç: Çalışmamızda da NYHA fonksiyonel sınıf kötüleştikçe KF36 parametrelerinin kötüleştiği bulunmuştur. RVEF %25 ve yürüme testi 200m, VO2 max değerleri 10 ml/kg/dk altındaki sonuçlar ve Intermacs seviyesinin 3-4 arasında olması, kötü prognoz olarak karşımıza çıkarken mekanik dolaşım desteğinin erken kararını belirmede önem kazanmaktadır. Komorbid durumların kötü prognozla ilişkili olması geniş serilerde değerlendirilmeli, Dilate ve iskemik KMP?li hastalarda, MCS açısından erken kararlar verilmelidir. Bizim çalışmamızda, yüksek mortalite ile seyreden kalp yetmezliğinde mekanik dolaşım desteğinin, seçilmiş hastalarda uygulanması ile survin düzeltilebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Kalp Yetmezliği, Yaşam Süreci, Kardiyomiyopati,

EtyolojiKalp yetmezliğiPrognoz+2
Gökalp Güzel
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endotel hasarı olusturulan ratlarda statinlerin intimal hiperplazi üzerine etkisi

Giris: Vasküler hasarla gelisen enflamatuar yanıt, intimal hiperplazi formunda vasküler bir komplikasyon olarak ortaya çıkması ciddi bir morbidite ve mortalite kaynağı olmaktadır. Dolayısıyla intimal hiperplazi ile mücadelenin yollarının arastırılması ve bu konuda çesitli ip uçlarına varılabilmesi için birçok çalısma yapılmaktadır. Biz de atorvastatinin intimal hiperplazi üzerindeki olası etkilerini arastırdık. Metod: Statinlerin intimal hiperplazi üzerine olan etkisinin arastırılması için ratlarda intimal vasküler hasar-intimal hiperplazi modeli olusturuldu. Ratlar 4 gruba ayrıldı; 3 gruba aortada intimal hasar olusturuldu, bir gruba ise sadece laparotomi yapıldı. Birinci gruba 1mg/kg dozunda atorvastatin, ikinci gruba tasıyıcı madde karboksi metil selüloz 1cc/gün, üçüncü gruba ise izotonik 1cc/gün, transperitoneal yolla verildi son gruba ise herhangi bir madde verilmedi. Tüm gruplar 3 hafta standart bir sekilde beslendi ve 3. haftanın sonunda sakrifiye edildiler.Bu esnada total kolesterol ve LDL değerlerini tespit amacıyla 3 cc kan biokimyasal analize tabi tutuldu. Ayrıca hasar olusturulan aort segmentine de histopatolojik inceleme yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ise intima media oranı, luminal daralma oranı ve intimal düz kas hücre artısı parametrelerine göre yapıldı. Bulgular: Statin uygulanan grupta total kolesterol ve LDL değerleri diğer gruplardan anlamlı ölçüde düsük olarak izlendi. Bununla birlikte intima media oranı statin uygulanan grupta diğer iki gruptan anlamlı olarak daha az çıktı. Düz kas hücre artısı ise yine statin uygulanan grupta daha az olarak tespit edildi. Bununla birlikte luminal daralma yönünden değerlendirilen segmentlerde ise statin uygulanan grup ile diğer gruplar arsında fark olmasına rağmen istatistiki olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Hipolipidemik bir ajan olan atorvastatin pleiotropik etkileri ile intimal hiperplazi olusumunu baskılamakta ve intimanın yeniden yapılanmasına destek olmaktadır

Ünal Aydın
Bezmialem Vakıf University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass greftleme cerrahisi sonrası atriyal fibrilasyonu gelişen hastaların yakın dönem takiplerinde atrial fibrilasyonun prognozu ve mortalite üzerinde etkisinin araştırılması

AMAÇ: Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG) cerrahisi sonrası atriyal fibrilasyonu (AF) gelişen hastaların yakın dönem takiplerinde AF'nin prognozu ve mortalite üzerindeki etkilerini incelemektir , CABG sonrası AF'nin hastaların klinik özellikleri ile ilişkisi ve postoperatif dönemdeki sonuçlarla arasındaki bağlantılar değerlendirilecektir. Bu bağlamda, AF'nin hastaların genel sağkalım oranları, komplikasyon sıklığı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri araştırılacak ; bu durumun, CABG cerrahi müdahalesi sonrası AF gelişen hastaların iyileşme süreçleri üzerindeki olumsuz yükü açığa çıkaracaktır . GEREÇ VE YÖNTEM: 2019 Ocak – 2024 Haziran tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesinde Kalp Ve Damar Cerrahi Kliniğinde izole Koroner Arter Bypass Grefleme (CABG ) operasyonu geçiren hastaları (N = 449 ) , Postoperatif dönemde AF tanısı almış hasta grubu ( N =118 ) ve AF olmayan kontrol hasta grubu (N = 331) olarak iki gruba ayırarak AF gelişen hasta grubun postoperatif ilk 6 aylık takip dönemde gelişen komplikasyonları ve mortaliteyi inceleyerek AF ile ilişkisi analiz edildi .

Ahmet Masrioğlu
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif syntax skorunun cerrahi revaskülarizasyonsonrası mortalite ve morbiditeye etkisi : Erken ve orta dönem sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı, koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif SYNTAX skorunun erken ve orta dönemde majör kardiyovasküler olayları (MACCE) öngörmedeki prognostik değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 2019–2023 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde elektif şartlarda KABG uygulanan 327 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar SYNTAX skoruna göre düşük (≤22) ve orta-yüksek (≥23) risk gruplarına ayrıldı. Demografik veriler, komorbiditeler, laboratuvar ve ekokardiyografi parametreleri, cerrahi özellikler, hastane içi sonuçlar ve genel toplam takipte komplikasyon oranları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve komorbid hastalıklar açısından anlamlı fark bulunmadı. Orta-yüksek SYNTAX grubunda sol ana koroner arter (LMCA) ile birlikte çok damar hastalığı daha sık izlendi. Bu grupta sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=0.044). Takip sürecinde bireysel komplikasyon oranları orta-yüksek SYNTAX grubunda numerik olarak daha fazla olmakla birlikte istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Ancak MACCE oranı orta-yüksek SYNTAX grubunda anlamlı şekilde yüksek bulundu (%25.8 vs. %14.2; p=0.017). Sonuç: Preoperatif SYNTAX skoru, KABG sonrası özellikle bileşik kardiyovasküler olayların öngörülmesinde klinik ölçeklerden bağımsız ve tamamlayıcı bir prognostik değere sahiptir. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, SYNTAX skoru, Koroner arter bypass cerrahisi, Mortalite, Majör kardiyak ve serebrovasküler olaylar

Sayagat Musayeva
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde postoperatif hipoalbuminemi

Kardiyopulmoner bypass sırasında hemodilüsyona ve artmış vasküler geçirgenliğe bağlı olarak serum albumin düzeylerinde azalma görülür. Bu da kolloidal onkotik basıncın azalmasına ve intersitisyel alana sıvı kaçmasına neden olur. Serum albumin düzeylerindeki azalmaya bağlı olarak birçok sistemde etkilenmeler görülür. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan yaşları 2-24 ay arasında değişen 30 pediatrik hastada postoperatif, preoperatif hipoalbuminemi ve pulmoner sistem üzerine klinik etkileri araştırılmıştır. Serum albumin düzeylerinin kardiyopulmoner bypass sonrası azaldığı tespit edilmiştir. Pulmoner sistem üzerine etkileri için pulmoner enfeksiyon ve mekanik ventilatörde kalma sürelerine bakılmıştır. Postoperatif 1,3,5,7,9. günlerde serum albumin düzeylerinin azaldığı ve mekanik ventilatörde kalma süresinin arttığı saptanmıştır. Postoperatif ve preoperatif hipoalbuminemi pulmoner enfeksiyon oluşumunu arttırmakta ve tüm bu faktörlerin açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda mekanik ventilatörde kalma süresinin uzamasına yol açtığı saptanmıştır.

Funda Tor
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital açık kalp ameliyatlarında perioperatif serum laktat ve kreatinin seviyelerinin postoperatif sonuçlarla korelasyonu

Çocukların fizyolojisi erişkinlerin fizyolojisinden farklıdır. Özellikle organların gelişmişlik derecesi ve immunitelerinin erişkinlerden daha zayıf olması hastalıklarının ve uygulanan tedavilerinin de ayrı olarak incelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Kardiyopulmoner bypass sırasında kullanılan sistemler, ilaçlar, ve elektrolitler normal fizyolojide değişikliklere neden olarak hücresel düzeyde metabolizma ve organ fonksiyonlarında değişikliklere neden olmaktadır. Çocuk hastaların açık kalp cerrahisindeki bu değişikliklere yanıtı kardiyopulmoner bypass'ın yan etkileri ve yapılan cerrahinin adaptasyonundaki zorluklara bağlı olarak daha ağır olmaktadır. Hastaların yoğun bakımda takiplerinde invaziv monitörizasyon, kalp monitörizasyonu ve sıvı dengesi takiplerinden yararlanılmaktadır. Konjenital kalp hastalarının operasyonları sonrası morbidite ve mortalite için güvenilir bir indikatör belirlemek zordur. Bizim amacımız kardiyopulmoner bypass sırasındaki değişiklikleri elde etmek ve konjenital kalp hastlarının cerrahi sonrası morbidite ve mortalitesini önceden doğru şekilde değerlendirebilmektirBu çalışmada 6 ay-12 yaş arası konjenital kalp hastalığı olan ve kardiyopulmoner bypass ile ameliyat edilen 30 hastanın preoperatif (Dönem 1:Anestezi uygulandıktan sonra), kardiyopulmoner bypass'ın soğuma fazının 5. dakikası (Dönem 2), kardiyopulmoner bypass'ın ısınma fazının 5. dakikası (Dönem 3) ve postoperatif yoğun bakımda 6. saatte(Dönem 4) arteryel kan örnekleri alınarak serum laktat ve kreatinin seviyeleri arasındaki ilişki arştırılmıştır.Araştırma ameliyat sonrası olaysız olarak taburcu edilen 26 hasta Grup I ve ameliyat sonrası yoğun bakımda 7.5, 9, 13, 18 inci saatlerde düşük kalp debisine bağlı multiorgan yetmezliği nedeniyle eksitus olan 4 hasta Grup II olarak alındı. Grup I'de laktat değerlerinin kardiyopulmoner bypass sırasında(Dönem 2, Dönem 3) yükseldiği ve yoğun bakımda düştüğü belirlendi. Kreatinin ölçümlerinde böyle bir özellik belirlenmedi. Ancak grup I ile grup II arasında laktat ve kreatinin değerleri arasında belirgin farklılıklar olduğunu saptadık. Laktat değerlerinin yükselmesi doku perfüzyon bozukluğuna bağlı oksijen düşüklüğü ve hücresel düzeyde anaerobik metabolizma sonucudur. Kreatininde yükselme ise doku perfüzyon bozukluğunun ileri evrede böbrekleride etkileyerek fonksiyon bozukluğuna neden olması sonucudurANAHTAR SÖZCÜKLER: Laktat, Kreatin, Konjenital kalp hastalığı, Mortalite,

Uğur Göçen
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi

Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.

Antiinflamatuar ajanlarCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+7
Zeynel Duman
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda Kardiyopulmoner Bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkileri

Amaç: Konjenital kalp hastalığı olan 6-17 yaş arası çocuk ve ergenlerde açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkisinin prospektif olarak araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırma grubunu, daha önce bilinen sistemik ve nörolojik bir hastalığı (hipertansiyon, diabetes mellitus, mental retardasyon) ve geçirilmiş cerrahi girişim öyküsü olmayan, konjenital kalp hastalığı nedeniyle kardiyopulmoner bypass uygulanacak 6-17 yaş arasında 25 olgu ve 40 sağlıklı çocuğun oluşturduğu bir kontrol grubu kullanıldı.Olguların kognitif fonksiyonları deneyimli nöropsikolog tarafından Wechsler Çocuklar için zeka ölçeği (WISC-R), Stroop Testi, Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu (GISD-B) ve Bender Gestalt Test (BGT) psikometrik testleri ile değerlendirildi. Olgulara açık kalp cerrahisinden 1-3 gün önce kognitif test bataryası aynı sırada standart yönergelere göre uygulandı. Aynı kognitif test bataryası hastalar açık kalp cerrahisi geçirdikten 7-18 gün sonra tekrar uygulandıBulgular: Kalp hastalığı olan hastalarda, açık kalp cerrahisi kardiyopulmoner bypass öncesi ve sonrası kognitif test puanlarının karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Buna karşın, cerrahi öncesi ve sonrası Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi (GISD-B) puanları incelendiğinde, alt test bileşenin (işitsel yazılı ve görsel yazılı) kısa süreli bellek performansında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma bulunmasına rağmen bu bulgunun test-tekrar etkisinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Cerrahi öncesi konjenital kalp hastalığı olan hastalarda kontrol grubundaki sağlıklı çocuklara göre; seçici dikkat, görsel uzaysal algı ve görsel motor koordinasyon işlevlerinde anlamlı düzeyde bozukluk tespit edilmiştir.Araştırmamızda, minimum ph düzeyi, kardiyopulmoner bypas süresi, ekstubasyon süresi ve minimum hematokrit düzeyinden oluşan risk faktörleri ile nörokognitif test performansı arasında anlamlı düzeyde pozitif ilişki bulundu. Diğer taraftan, pompa akım hızı ve kross klemp süresi ile kognitif performans arasında negatif ilişki saptandı.Sonuç: Konjenital Kalp hastalığı olan çocuklarda kardiyopulmoner bypass'ın nörokognitif fonksiyonlar üzerine kısa dönemdeki etkisinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu sonucun operasyonun sonuçları hakkında aileleri bilgilendirmede ve kardiyopulmoner bypass cerrahisinin nörokognitif etkisi üzerine tartışmalara katkıda bulunmada önemli olduğu düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, kardiyopulmoner bypass, kognitif fonksiyonlar

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Bahattin Çiftçi
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisinde açık ve minimal invaziv tekniğin hemodinamik parametreler açısından değerlendirilmesi

Amaç: Araştırmamızda koroner arter bypass cerrahisinde açık ve minimal invaziv tekniğin hemodinamik parametreler açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 28'i minimal invaziv CABG, 23'ü standart CABG operasyonu yapılmış olan toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Her iki grupta cinsiyet dağılımı karşılaştırıldığında minimal invaziv CABG operasyonu geçiren hastaların %82.1'i erkek, %17.9'u kadın iken standart CABG operasyonu geçiren hastaların %65.2'si erkek, %34.8'i kadın idi. Hastalar Koroner Bypass Cerrahisi sonrası yoğun bakıma alındıktan hemen sonra femoral ya da radial arteriyel kataterizasyon Most Care Up monitörizasyonu ile hasta anestezi etkisi altında extube edilmeden 6 saatlik paramatre ölçümleri alınmış ve kayda dökülmüş olan hasta dosyaları taranmıştır. Arşiv hasta dosyasından Most Care Up monitörizasyonu kaydı Kardiyak debi (CO), Kardiyak güç debisi (CPO), Kardiyak döngü verimliliği (CCE), Sol ventrikül sistolik fonksiyonu (dP/dtmax) incelenmiştir. Bulgular: Minimal invaziv ve standart CABG uygulanan hastalarda hemodinamik parametrelerden kardiyak debi (CO), kardiyak güç debisi, kardiyak döngü verimliliği (CCE) ve sol ventrikül sistolik fonksiyonu (dp/dtmax) açısından farklılık olup olmadığını belirlemek için yapılan bağımsız örneklem t testi sonucunda gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında minimal invaziv koroner arter bypass greftleme cerrahisinin hemodinamik parametreler açısından standart koroner arter bypass cerrahisine anlamlı bir üstünlüğünün olmadığı görülmüştür

Tahir Olgaç
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri

Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi

BeyinCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+4
Yasin Güzel
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül destek cihazı uygulanan hastalarda postoperatif sağ ventrikül yetmezliği

Amaç: LVAD implantasyonu yaptığımız 26 hastamızda gözlenen sağ ventrikül disfonksiyonu gelişen olgularımızı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010 - 2013 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 26 LVAD olgusunda 6 hastada RV disfonksiyonu gözlendi ve bu hastalardan bir tanesi uygun medikasyon ile düzeldi. RV fonksiyonları preoperatif detaylı olarak tüm hastalarda değerlendirildi. Bu bağlamda PAB (pulmoner arter basıncı) , EF (ejeksiyon fraksiyonu), sağ ventrikül çapları ve duvar kalınlığı, sağ atrium hacim&çapları, TAPSE (tricuspid annular plane systolic excursion), TEİ index (RV miyokardial performans indeksi), Sta (tricuspid annular longiditunal velocity) analiz edildi. LVAD yapılan tüm hastalarda Right EF >%30, PAB<40 mmHg, TAPSe>15mm, Sta>13 cm/sc, TEİ index >0.25 'idi. Bulgular: Ortalama yaş 52 (43-57 years) olarak gözlendi. LVAD yapılan olgulardan 5 tanesi mortal seyrederken bir hastada düzelme gözlendi. Postoperatif erken dönemde RV disfonksiyonu gelişen ilk olgumuzda kardiyotonik, NO ve sonrasında levitronix desteğine rağmen mortal progresyon engellenemedi. İkinci vakamız postoperatif 5.ayında RV disfonksiyonuna bağlı kaybedildi. Üçüncü hastamız drive-line enfeksiyonu nedeniyle uygun antibiotik rejimiyle patojen eradikasyonu sağlanmasına rağmen büyük olasılıkla sistemik enfeksiyona sekonder gelişen RV disfonksiyonu nedeniyle mortalite gözlendi. Dördüncü olgumuzda ise kan transfüzyonu sonrası akut akciğer hasarına bağlı RV yetmezliği ve sonrasında mortalite izlendi. Beşinci hastamızda inotrop ve levoksimendanla düzelme sağlandı. Taburculuk planlanan hasta akut hemorajik SVO nedeniyle kaybedildi. Altıncı hasta akut akciğer ödemi ve enfeksiyon nedeninden antibiotik, inotropik destekle tam düzelme sağlandı. Sonuç: Sol ventriküler asist device (LVAD) planlanan hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonu cesaret verici tüm preoperatif prediktörlere rağmen halen ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıntılı preoperatif değerlendirmelere rağmen sağ ventrikül yetmezliği ile küçümsenemeyecek derecede karşılaşılması nedeniyle postoperatif dönemde sağ ventrikül disfonksiyonuyla başa çıkılması hususunda hazır ve uyanık olunmalıdır.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp destek cihazlarıKalp yetmezliği+5
Eren Oral Kalbisağde
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler septal defekt tamirinde triküspit kapak leafleti kesilen ve kesilmeden opere edilen hastaların triküspit kapak fonksiyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Ventriküler septal defekt (VSD) interventriküler septumdaki bir veya daha fazla açıklık olarak tanımlanabilir. Bicuspid aort kapaktan sonra en sık görülen konjenital kalp hastalığı olup tüm konjenital kalp hastalıkların 5 te birinden sorumludur. Yaşamın ilk yılında VSD'lerin çoğu spontan kapanma eğiliminde olmasına rağmen spontan daha büyük olan defektler ise kronik pulmoner aşırı yüklenme ve sağ kalp yetmeliğinin önlenmesi için cerrahi veya invaziv olarak kapatılmalıdır. En sık görülen ve cerrahi girişim uygulanan bu gruptaki hasta sayısının büyüklüğü göz önüne alındığında, tricuspid kapağın ve atriyoventriküler nodun yaralanmadan defektin güvenli ve tam olarak kapatılması son derece önemlidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında VSD tanısı alan ve VSD'si cerrahi olarak kapatılan 165 hasta retrospektif olarak incelendi. Grup 1 VSD'si olanlar triküspid kapağın anterior leafleti kesilerek kapatılan 86 hastadan, Grup 2 ise VSD'si triküspid kapağın kesilmeden kapatılan 79 hastadan oluştu. Hastaların tümüne preoperatif kateter anjiografi ve ekokardiyografi yapılarak tanısı kondu. Hastalara postoperatif 1.haftada, 1.ayda ve 6-12.ay arasında kontrol amaçlı ekokardiyografi yapıldı, hastalar postoperatif rezidüel ventriküler septal defekt, postoperatif triküspit yetmezliği açısından değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2'deki hastalar aortik kros klemp süreleri, kardiyopulmoner by-pass süreleri, entübasyon süreleri, yoğun bakımda kalış süreleri, hastanede kalış süreleri, postoperative rezidüel ventriküler septal defekt, postoperatif triküspit yetmezliği, postoperatif morbidite ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta da ekokardiyografik açıdan tricuspid kapakta yetersizlik ve disfonksiyona rastlanmadı. Değerlendirmeye dahil edilen diğer parametreler arasında fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda dikkatli bir şekilde yapılan tricuspid leaflet insizyonu ile yeterli görüş alanı sağlanarak VSD'nin güvenle ve tam olarak kapatılmasına olanak sağladığını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Ventriküler Septal Defekt, tricuspid kapak, tricuspid kapak yetersizliği

Kalp hastalıklarıKalp septum defektleri-ventrikülerTriküspid kapak+2
Mehmet Aşam
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüm düzeltme yapılan down sendromlu AVSD'li olgularla down sendromlu olmayan avsd hastalarının postoperatif komplikasyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Konjenital kalp hastalıkları ve Down sendromu birlikteliği sıktır. Down sendromlu çocuklarda en sık görülen konjenital kalp hastalığı %36 ile AVSD'dir. Down sendromlu çocukların immum yetmezlikleri bilinmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda özellikle IL-4,IL-10'da artış TNF-alfa ve IL-6'da azalma olması immum yetmezlik nedenlerini açıklamaktadır. Ayrıca Komplet AVSD soldan sağa şantlı bir patolojidir. Dolayısıyla akciğer kanlanmasının arttığı bir konjenital kalp hastalığıdır. Down sendromu ve Komplet AVSD'nin birlikteliği gerek immun sistem yetmezliği gerekse AVSD nedeni ile artmış olan akciğer kan akımı sonucu gelişme geriliği, sık akciğer enfeksiyonu görülmektedir Gereç ve Yöntem: Biz çalışmamızda tam düzeltme yapılan Komplet AVSD'li hastaların postopertif süreçlerinde morbidite ve mortalitelerinde down sendromunun etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Bu nedenle Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümünde Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında, açık kalp cerrahisi yöntemi ile tam düzeltme operasyonu yapılan komplet atriyoventriküler septal defektli Down sendromlu 20 hasta (Grup A) ve down sendromlu olmayan 10 hasta (Grup B) toplam 30 hastaprospektif olarak postopertif süreç, morbidite ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bulgular:Postoperatif süreçte; grup A'da inotrop ajan gereksinimlerinin, ventilatör destek ve yoğun bakımda kalış sürelerinin uzun olduğu, daha çok atelektazi ve enfeksiyonun neden olduğu pulmoner problemlerle karşılaşıldığı ve bu grupta mortalitenin daha yüksek olduğu görüldü. Drenaj,kan ürünleri replasman tedavisi,postoperatif eko bulguları açısından grup A ve grup B arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç:Çalışmamızda sonuç olarak tam düzeltme yapılan Komplet AVSD'li olguların Down sendromlu olmalarının postopertif süreçlerinin daha problemli olduğu morbidite ve mortalitelerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Down Sendromu, Komplet AVSD, Mortalite.

Down sendromuKalp defektleri-konjenitalKalp septum defektleri-ventriküler+3
Yüksel Baştürk
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisi olgularında serum glutatyon S-transferaz P1 izoenziminin değişimlerinin incelenmesi ve erken postoperatif morbidite ve mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi

Günümüzde kardiyak operasyonların büyük bir kısmı kardiyopulmoner by-pass(CPB) kullanılarak yapılmaktadır. Kardiyopulmoner by-pass sırasında kardiyopulmoner bypass esnasında kanın yabancı yüzeyle teması, iskemi ve reperfüzyon hasarı, soğuma ve ısıtma dönemlerinde gelişen ısı değişiklikleri ve bunların süreleri, endotoksinler ve nihai olarak operatif travma nedeniyle ortaya çıkan proinflamatuar ajanlar sistemik inflamatuar yanıt sendromu(SIRS) adı verilen pulmoner, renal nörolojik veya koagulasyon sistemiyle ilgili bozuklukların gelişmesine sebep olabilir. Anestezi,cerrahi ve perfüzyon tekniklerindeki ilerlemelere rağmen kardiyo pulmoner bypass uygulamalarında enflamatuar yanıt ve SIRS, morbidite ve mortalitenin ciddi bir nedeni olarak karşımızda dumaktadır. İnflamasyon ve antiinflamatuar mekanizmaların açıklanması için yoğun çaba harcanmasına karşın CPB‟ la ilişkili mortalite ve morbiditenin büyük kısmının SIRS ile ilişkili olması prognozu belirlemede yeni markırlara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Kardiyopulmener bypass sırasında oluşan oksidatif stres inflamatuar yanıtın oluşmasındaki en önemli etkenlerdendir. Oksidatif strese karşı savunma mekanizmasında önemli rol oynayan glutatyon s-transferaz P1(GSTP1) izoenziminin üretiminin CPB gibi fizyolojik olmayan koşullarda yetersiz kalabileceği, bu eksikliğin metabolizma için olumsuz sonuçlar doğurabileceği gösterilmiş, ayrıca bu enzimin değişikliklerinin kalp yetmezliği derecesiyle de ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu bilgiler ışığında GSTP1 enzim değişikliklerinin incelenmesi ile postoperatif erken dönemde prognoz belirlenmesi, erken müdahale ile CPB sonrası morbidite ve mortalitede belirgin azalma sağlanması mümkün olacaktır. Bu prospektif çalışmada CPB altında açık kalp cerrahisi uygulanan 30 pediatrik hasta incalendi. Hastalar problemsiz taburcu edilenler (Grup 1, N=23) ve exitus olanlar(Grup 2, N=7) olarak iki gruba ayrıldı. Olgulardan anestezi indüksyonu, pompa başlangıcından 10 dakika sonra, kros klemp konduktan 10 dakika sonra, pompa sonrası 30. dakika ve postoperatif 8. saatte olmak üzere 5 defa kan örneği alındı. Alınan örnekler Human GSTPi ELİSA Kit ile incelendi. Ayrıca CPB sonrası mortalite ve morbiditeyle ilişkisi ortaya konmuş olan kreatinin düzeyleri de çalışılarak GSTP1 sonuçlarıyla korele edildi. Elde edilen bulgular ışığında iki grup arasında kreatinin değerlerinde ancak postoperatif 8. saatte belirgin farklılık saptanmışken, GSTP1 izoenziminin grup 2‟de pompa sonrası 30. Dakikada belirgin yükseklik saptanmıştır. GSTP1 izoenzimi CPB eşliğinde yapılan pediatrik kalp cerrahisi olguları sonrası erken dönemde kötü prognoz belirteci olarak kullanılabilir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEnzime bağlı immünosorbent testiGlütatyon transferaz+7
Vecih Keklik
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Comparison of preoperative Age-creatine-ejection fraction score and european system for cardiac operative risk evaluation results of postoperative results of patients performing coronary by-pass operation

ABSTRACT Comparison of Preoperative Age-Creatine-Ejection Fraction score and European System for Cardiac Operative Risk Evaluation Results of Postoperative Results of Patients Performing Coronary By-Pass Operation Objective: To assess the predictive power of the preoperative risk assessment with the Age-Creatine-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation. Materials and Methods: It is known that atherosclerotic heart diseases are the most common cause of death worldwide. Coronary artery bypass grafting surgery is the gold standard for the treatment of coronary artery disease. It is important to determine the risks of the surgical procedure and to standardize it. Different methods such as the Personnet Index, Cleveland Clinical Score, Age-Creatinein-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation have been developed for risk assessment. This study was performed retrospectively on the files of patients who underwent elective coronary artery bypass grafting in 2012, 2013, 2014, 2015, 2016 cross-sectional in Balcalı Hospital of Cukurova University Medical Faculty. 241 patients with elective coronary artery bypass graft surgery who met the criteria were included in the study. Results: Of the 241 patients studied, 14 (5,81 %) were exacerbated. The European System for Cardiac Operative Risk Evaluation average score of the patients is 3,3. Age - Creatinine - Ejection Fraction score score average is 1,2739. The mortality rates in both scoring systems are p> 0,05. Conclusion: The Age-Creatine-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation are methods that can be applied in the risk assessment of elective coronary artery bypass graft operations and give accurate mortality prediction results. Keywords: Arteria; Coroner; Mortality; Risk; Score;

Murat Yüksel
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde sternum kapatma yöntemlerinin (klinik sonuçları ile) değerlendirilmesi

Giriş: Çalışmamızda median sternotomi ile açık kalp ameliyatı yapılan hastalarda sternum kapama yöntemlerinin klinik sonuçlarını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Açık kalp cerrahisi geçirmiş 2662 hasta retrospektif olarak tarandı. 96 hastada sternum dehisensi gelişti. Hastalarda sternum kapama yöntemi olarak klasik çelik tel, flexigrip+çelik tel kombinasyonu, sternal kablo, sternal bant ,robicsek kullanılmıştır. Hastalarda sternal dehisens oluşumunun, DM, KOAH, BFRT ve demografik özellikleri arasındaki nedens ellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: KOAH, DM, BRFT gibi risk faktörleri olan açık kalp ameliyatı geçirmiş hastalarda sternal dehisens gelişme riski yüksektir. Dehisens gelişen 96 hastanın %60ında DM görüldü, %25inde IRF, %21inde KOAH olduğu görüldü. Sternal dehisens onarımı yapılan hastalarda flexigrip+ tel kombinasyonu kullanımında tedavi başarı oranı %88, klasik çelik tel kullanılan hastalarda tedavi başarı oranı %76 olduğu bulundu. Çalışmamızda flexigrip+çelik tel kombinasyonunun sternal kapatmada klasik çelik tel kullanımına göre sternal ayrılma riskini anlamlı derecede azalttığı gözlendi. Sonuç: KOAH, DM, BRFT gibi risk faktörleri olan hastalarda sternumu kapatırken flexigrip+çelik tel kombinasyonu kullanımının sternal dehisens riskini önemli ölçüde azalttığı görülmüştür.

Yusuf Kuşcu
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter by-pass cerrahisi geçiren hastalarda levosimendan kullanımının postoperatif erken dönem klinik sonuçlara etkisi

Giriş: Çalışmamızda koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda perioperatif levosimendan kullanımının postoperatif erken dönem klinik etkisini; hastaları ejeksiyon fraksiyonlarına göre subgruplara ayırıp istatistiksel olarak karşılaştırarak oluşan grupların aralarında fark olup olmadığını retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyopulmoner by-pass ile koroner arter by-pass cerrahisi geçiren ve preioperatif dönemde levosimendan infüzyonu alan 97 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar ejeksiyon fraksiyonlarına göre 2 gruba ayrıldı: Grup 1=ejeksiyon fraksiyonu %25-35 ve Grup 2=ejeksiyon fraksiyonu %36-45. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon tipi, vücut kitle indeksi (BMI), preop EF, sigara kullanımı, LDL, hematokrit, platelet sayısı, beyaz küre sayısı, HbA1c, kreatinin, AST, ALT, kardiyopulmoner by-pass süresi, cross clamp süresi, postoperatif inotrop miktarı, yoğun bakım yatış süresi, taburculuk süresi, morbidite ve mortalite verileri toplandı. Bu veriler gruplar birbiriyle karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda iki grup arasında hastaların morbidite, mortalite, kardiyopulmoner by-pass süresi, cross clamp süresi, postoperatif inotrop ihtiyacı, yoğun bakım kalış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Taburculuk süreleri karşılaştırıldığında, Grup 1'de taburculuk süresi ortalaması 15,72 gün±5,75, grup 2'de ise 13,25 gün±4,12 olarak tespit edildi (p=0,019*). Taburculuk süreleri karşılaştırıldığında Grup 1'de Grup 2'ye göre anlamlı olarak hastaların daha uzun sürede taburcu olduğu gözlenmiştir. (*= p<0,05 istatistiksel olarak anlamlıdır.) Sonuç: Koroner arter by-pass cerrahi sürecinde perioperatif levosimendan kullanımının hasta grubu üzerinde farklı ejeksiyon fraksiyonlarında postoperatif takip süreci için istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmadığı saptanmıştır. EF düştükçe mortalite ve morbiditenin yükselmesi iyi bilinen bir klinik gerçek olup postoperatif veriler açısından iki grubun sonuçlarının taburculuk süresi hariç benzer çıkması, levosimendanın pozitif etkisine bağlanabilir. Levosimendan kullanıldığında düşük EF verisinden bağımsız olarak hastaların klinik sonuçlarının birbirine benzeyebileceği söylenebilir.

Aylin Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması

AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBiyofilmler+7
Muhammet Hüseyin Erkan
Aydın Adnan Menderes University
2020
00