İnönü University
Discipline

Philosophy

İnönü University

1,280

Archived Theses

8

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Yapay zekanın estetik üretimlerinin politik izdüşümleri

İçinde bulunduğumuz çağ yapay zekanın gündelik hayatta açık erişime sunulması ile pek çok farklı disiplin içerisinde yapay zeka kullanımına rastladığımız bir çağdır. Bu disiplinlerden birinin estetik olması sonucunda yapay zeka sanat üretme iddiasını da ileri sürer. İddia, sanatın salt biçimsel olduğu düşünülerek bu üretimlere bakıldığında haklıymış gibi görünse de, sanat ve estetik tarihi perspektifinden bakıldığında bu kavramlarının tarih içerisinde katettiği yolun ve estetik ile politika arasındaki ilişkilerin gözardı edilmesine sebep oluyor görünmektedir. Bu tezde amacımız sanat ve estetik kavramlarının tarih içerisinde yaşadığı dönüşümlerle estetik ve politika arasındaki bağları aktararak yapay zeka üretimlerinin sanat olma iddiasının politik alanda ne ifade ediyor olduğunu göstermektir. Bu sebeple ilk olarak sanat tarihi anlatısı içerisinde sanat kavramının izini sürerek kavramın tarih boyunca kimi zaman sadece işlevsel ürünler üretmek, kimi zaman işlevden azade, biçimsel olarak güzele ulaşmak kimi zamansa bunların ötesinde bir imgeler aleminin yolunu açarak görme biçimini değiştirmek olduğunu, bu kırılımların hangi durumlar sonucunda yaşandığını göstereceğiz. Ardından estetik kuramlara geçerek ilk olarak Kant'ın bu dönemde yargı yetisi ile biçimsel olanda beğeni yargısıyla ifade ettiği güzel deneyimini, bunu yaparken sensus communis kavramına nasıl ulaştığını ve güzelden bahsederken sensus communisten vazgeçilmesinin mümkün olmadığını aktaracağız. Arendt'in buradan politik felsefe okumasını aktararak sanat eserinden bahsedildiğinde seyirci ve aktör ikiliğinden vazgeçilemeyeceğini, seyircinin aktörün eyleminin yargılayıcısı olduğunu ancak totaliter rejimlerde bu yargılamanın olacağı özgür zeminin ortadan kaldırıldığını ifade edeceğiz. Hemen peşinden Lyotard'da seyirci – aktör ikiliğine tekrar değineceğiz fakat bu sefer postmodern toplumda seyirci ve aktör sürekli olarak değişen ve yeni uzlaşılar vaadeden, bu sebeple artık Kant'ın yüce deneyimine sığınan toplumlar ve sanatçılar karşımıza çıkacak. Bu dönemde Lyotard sınırsız sayıda uzlaşı vaadinin totaliter meta anlatıları yıkıma sürüklediğini iddia eder. Peşinden inceleyeceğimiz Ranciére ise Lyotard'ın bu argümanlarının estetik ile politik olan arasındaki ilişki etiğe indirgemesi sebebiyle eleştirerek sanattan bahsedilebilmesi için duyulurun yeniden kurgulanması gerektiğini vurgular. Bunun mümkün olabilmesi için uyuşmazlığın bir koşul olduğunu belirten Ranciére, uzlaşı vaadinin değil, uyuşmazlığın hem estetik hem de politika için geçerli olduğunu, totaliter bir rejimde uyuşmazlığın değil aksine boşluk bırakmayan bir uyumluluğun hakim olduğunu iddia eder. Bu aktarımların ardından son bölüme geçtiğimizde ilk olarak yapay zekanın estetik ürünler üretmesi sürecini anlayabilmek için bu alanda kullanılan makine öğrenimi yöntemlerini inceleyeceğiz. Hemen ardından bu yöntemlerin sonucunda ilk olarak yapay zekanın sadece istenen görselleri üretebilecek ve bunların tüketimlerinin nasıl arttırılabileceğini hesaplayabilecek bir tasarımcı olarak kullanılabileceğini sanat tarihi anlatısı içerisinde güzel sanat ile zanaat bahsinde belirlediğimiz kırılımlara ve günümüzde sanatın özgür bir yargılama alanı olarak kuramsallaştırılmasına dayanarak aktaracağız. Peşi sıra yapay zekanın sanat üretme iddiasının seyirci ve aktör arasında paylaşılan rolleri belirsizleştirdiğini göstererek, yapay zekanın bir sanat yaratıcısı yani aktör olma iddiasının hem Ranciére'de belirttiğimiz uyuşmazlık koşulu hem de Arendt'te belirlediğimiz vita activa ile vita contemplativa arasındaki ayrıma dayanarak özgür bir yargılama için gereken boşluğu ihlal ettiğini göstereceğiz. Sonuç olarak, yapay zekanın sanat üretme iddiasında bu boşluğun mümkün olmadığını göstererek ve dahası bu iddiayı görünür kılarak totaliter bir tavırla estetik alanına yapılan bu mümdahaleyi ifşa ettiğimizi iddia edeceğiz.

Cemre Su Kavalalı
Ankara University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Wittgenstein felsefesinde etik ve görme ilişkisi

Wittgenstein'ın "İnsanlar içlerindeki tüm kötülükleri körlük olarak değerlendirebilirler" savını temele alan bu tezde, kötülük ile körlük arasındaki ilişkinin neliği sorgulanmıştır. Bu amaç özelinde, tezde Wittgenstein'ın hem erken hem de geç dönem felsefesinde etiği görme ile ilişkilendirdiği iddia edilmiş ve etikle ilgili tartışmaların görme biçimlerinin ele alındığı psikoloji felsefesini gerektirdiği savunulmuştur. Tezin birinci bölümünde, Wittgenstein'ın erken dönem felsefesindeki etik ve görme ilişkisi ele alınmıştır. Bu bölümde aşkınsal ve mutlak bir anlama sahip olduğunu söylediği etik iyi'nin istenç ile ilişkisine yoğunlaşılarak etik istencin zorunluluğu tartışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde, Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde dilin gramerine, istence ve aspekt görmeye yönelik sorgulamalarının ve istencin özgürlüğü üzerine tartışmalarının, etikle ilgili düşüncelerinde nasıl bir dönüşüme neden olduğu ayrıntılı bir biçimde serimlenmiştir. Bu bölümde Wittgenstein'ın psikoloji felsefesinde ele aldığı aspekt görme ve aspekt körlük kavramları irdelenmiş ve kötülüğün aspekt körlükle ilişkisi ortaya konmuştur.

Zeynep İrem Özatay
Ankara University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hilmi Ziya Ülken'de özel bir alan olarak aşk ahlakı

Bu çalışmanın amacı, sistematik bir bütün içerisinde Hilmi Ziya Ülken'in felsefesini ve ahlak anlayışı olan, Aşk Ahlakı'nın unsurlarını, kavramlarını ve ahlak anlayışını detaylı bir biçimde ele almaktır. Ahlak, her milletin, her devirde, hemen hemen her düşünürün ilgilendiği bir felsefi problem olmuştur. Türk Düşünce Tarihinin önemli filozoflarından biri olan Hilmi Ziya Ülken de ahlak ile ilgilenmiş, kendisinden önceki dönemlerde kabul gören bazı ahlak anlayışlarını eleştirmiş ve yalnızca eleştirmekle de kalmayıp kendi ahlak anlayışı önerisini sunmuştur. Ülken'e göre, içten gelen bir duyguyla isteyen her insan mertebelerden geçerek Aşk Ahlakına ulaşabilecektir. İnsan ilk olarak Halk mertebesindedir ve bu durumda eylemlerinde korkudan temellenen zorunlu bir ahlaklılık hâkimdir. İkinci mertebede insan Vatandaş mertebesindedir, burada daha yaşanabilir bir ideal için Ümit Ahlakıyla hareket edecektir. Üçüncü mertebede insan Vatansever mertebesindedir. Bu mertebede yaşamış olduğu toplum tarafından yüceltilmek ve bununla gurur duymak amacıyla ahlaki eylemleri temelini gururdan almaktadır. Son ve en önemli mertebe ise İnsani Vatansever mertebesidir. Bu mertebede insan eylemlerini içten gelen bir duygu olan aşk ile gerçekleştirmektedir ve İnsani Vatanseverin ahlakı Aşk Ahlakıdır. Aşk Ahlakı ile insan eylemlerini herhangi bir amaçtan bağımsız şekilde, yalnızca içten gelen doğal bir duygu ile gerçekleştirmiş olacaktır. Bu da insanın, ahlaki eylemlerinde sürekliliği sağlayacaktır.

Aşk ahlakıFelsefe
Betül Karakuyu
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Levinas'ta Öteki'nin özgürlüğü

İlk çağlardan beri felsefenin konusu olan özgürlük kavramı günümüzde de anlamını aramaktadır. "Özgürlük nedir?" sorusuna farklı dönem filozofları cevap aramış ancak ortak bir anlayışa ulaşılamamıştır. Özgürlük, en basit haliyle herhangi bir baskı altında kalmadan kişinin kendi özgür iradesi ile düşünüp, kendi istek ve arzularına göre davranması şeklinde tanımlanabilir. Tarihsel serüven içinde kavramın anlaşılmasına baktığımızda farklı sorgulayıcı betimlemelerle karşılaşırız. Özgürlük, antik dönemlerde daha çok bireylerin etkinlikleri ve bireysel eylemler çerçevesinde akıl ve bilgiye dayalı olarak değerlendirilmiştir. Platon'a göre özgürlük, insanın erdemli bir hayat yaşamasıyla idea'lar âleminde kazanılır; Aristoteles'e göre özgürlük ise insanın kendi aklı aracılığıyla kendi amaçları için var olması ve eylemlerini bu tercihlerle gerçekleştirmesi ve "iyi" ye ulaşmasıdır. Orta çağlara gelindiğine felsefe dinden etkilenerek baskılanmış; Platon ve Aristoteles'in bahsettiği akıl, erdem ve iyi gibi kavramlar vahiy ve teolojik öğretilerle uyarlanarak yeniden yorumlanmaya çalışılmış ve dini dogmalarla sınırlandırılmıştır. Orta Çağ'ın önemli düşünürlerinden Augustinus'a göre insanın özgür olması Tanrı'nın buyruklarına uymasıyla mümkündür. Rönesans ve Reform hareketleri ile kiliseler önemini yitirmiş, dini öğretilerden ve teolojik baskılardan kurtularak tekrar akıl ve bilgiye dönüş olmuş ve Aydınlanma Çağı başlamıştır. Kavramsallaştırılan bu dönemleri dikkate değer kılan düşünürlere bakacak olursak şu ayrıntıları buluruz. Thomas Hobbes özgürlüğün toplum sözleşmesiyle devletin izin verdiği ölçüde özgür olunabileceğini savunurken, John Locke mülkiyet anlayışını öne sürerek devletin yaşam ve özgürlük gibi hakları koruması gerektiğine vurgu yapmıştır. Aydınlanma Çağı'nın en önemli filozofu Immanuel Kant'a göre özgürlük sorumluluk nedenidir, kişi istemlerini ahlak yasasına göre belirleyebildiği oranda özgürdür, Kant'a göre özgürlük eylemlerin değil istemlerin bir özelliğidir. 20. yüzyılın başlarına geldiğimizde Litvanya doğumlu Fransız filozof ve Talmud yorumcusu Emmanuel Levinas'ın "ilk felsefe Etik'tir" görüşüyle ontoloji karşıtı söylemleri ile Batı felsefesine eleştiriler getirmiştir. Husserl ve Heidegger'in görüşlerinden etkilenen Levinas'ın bu iki filozofa yönelik hayranlığı ikinci dünya savaşıyla birlikte antisemitizmin artmasıyla eleştiriye dönüşür. Heidegger'ın Dasein'ına karşılık, Levinas Başka kavramı üzerinden gider. Levinas'ta ilk özgürlük hipostazla başlar, var olandan kopuşla, başka bir şeye geçişle ilk özgürlük başlar. Levinas; "başkasının başkalığının onun karşısındaki benim sorumluluğum olduğudur ki bu da ağırlık oluşturur, kaçar. İnsanlığa işaret eden şey başkasını dert etmektir. Başkasından sorumlu olmak rehine olmaktır. Haksız yere rehine olunur ama bu haksızlık sorumluluğun temel unsurudur" der. Ben'in karşısına Öteki'ni koyar ve bunların karşısına da Başkaları'nı…Başkaları'nın yani üçüncünün bu ilişkiye dahil olmasıyla devlet ve adalet kavramları ön plana çıkar. Cumhuriyetin özgürlük olarak tanımlandığı 100.yılımızda, "Levinas'ta Öteki'nin Özgürlüğü" konulu bu çalışmada ben, başkası ve üçüncü tanımlamalarından hareketle Tanrı, ölüm ve zaman bağlamında Levinas'ın etiği ve bu etikte özgürlüğün yeri ele alınacaktır.

Pınar Karadal
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

John Dewey ve Nurettin Topçu'nun Türk eğitim sistemine katkıları bağlamında Yeni Yüzyıl Maarif Modeli

Bu tez çalışmasında, John Dewey ve Nurettin Topçu'nun eğitim felsefeleri karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve bu iki düşünürün Türk eğitim sistemine katkıları, özellikle Yeni Yüzyıl Maarif Modeli bağlamında değerlendirilmiştir. Amerikalı pragmatist filozof John Dewey'in öğrenci merkezli, deneyime dayalı ve demokratik eğitim anlayışı ile Türk düşünür Nurettin Topçu'nun hareket felsefesine dayanan, milli kültürü ve manevi değerleri ön plana çıkaran eğitim yaklaşımı, farklı felsefi geleneklerden beslenmelerine rağmen, Türk eğitim düşüncesine tamamlayıcı bakış açıları sunmaktadır. Çalışmada öncelikle Dewey'in pragmatist felsefesi, deneyim temelli eğitim anlayışı, demokratik okul düşüncesi ve 1924 yılında Türkiye'ye yaptığı ziyaret sonrası hazırladığı raporun Türk eğitim sistemine etkileri incelenmiştir. Ardından, Topçu'nun hareket felsefesi, isyan ahlakı, milli kültür ve eğitim ilişkisi, ahlak ve karakter eğitimi konularındaki görüşleri ve dönemin Türk eğitim sistemine yönelik eleştirileri ele alınmıştır. İki düşünürün eğitim felsefeleri; eğitimin amacı, öğretmen-öğrenci ilişkisi, okul ve toplum ilişkisi, müfredat ve öğretim yöntemleri, değerler eğitimi ve modernleşme ile geleneksel değerler açısından karşılaştırılmıştır. Araştırmanın sonucunda, Dewey ve Topçu'nun eğitim felsefelerinin Yeni Yüzyıl Maarif Modeli'nin felsefi temellerini zenginleştirdiği görülmüştür. Model, bir yandan Dewey'in öğrenci merkezli, yapılandırmacı ve problem çözme odaklı yaklaşımlarını benimserken, diğer yandan Topçu'nun milli kültür ve manevi değerlere dayalı eğitim anlayışını yansıtmaktadır. Bu dengeli sentez, Türk eğitim sisteminin geleceğine yönelik umut verici bir vizyon sunmaktadır. Bu çalışma, farklı felsefi geleneklerden beslenen iki düşünürün eğitim anlayışlarının Türk eğitim düşüncesindeki tamamlayıcı rollerini ortaya koyarak, eğitim felsefesi ve politikası alanlarına özgün bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Mehtap Karaca
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Panpsişizm: Bilincin doğasına biyolojik bir yaklaşım

Bu tez, zihin felsefesinin temel sorunlarından biri olan bilinç sorununu doğalcı bir çerçevede ele almaktadır. Tezde zihin–beden problemine yönelik ana yaklaşımlar (monizm, düalizm, materyalizm) sistematik biçimde tartışılmış; nitelik düalizmi ve belirimcilik gibi ara pozisyonların güçlü ve zayıf yönleri değerlendirilmiştir. Bu yaklaşımların temel açmazı, bilincin doğada nasıl olup da "yoktan beliriverdiğini" veya maddenin farklı formlarında neden bilinçlilik bulunmadığını açıklayamamalarıdır. Dolayısıyla bilinç, indirgemeci ve belirimci yaklaşımların sınırlarını aşan, açıklama bekleyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede tezde, panpsişizm, bilincin doğada süreklilik arz eden temel bir özellik olduğu fikriyle alternatif bir çözüm olarak ele alınmış, tarihsel kökenlerinden çağdaş tartışmalara kadar uzanan gelişimi incelenmiştir. Panpsişizmi hem destekleyen argümanlar hem de panpsişizme yönelik temel eleştiriler de ayrı ayrı incelenmiştir. Bu bağlamda panpsişizmin güçlü yanları, bilincin sürekliliğini savunmadaki sezgisel gücü ve indirgemeciliğe alternatif oluşu iken; zayıf yanı, parçacıkların bilinçli niteliklerinden bütünsel bilinçli deneyimin nasıl ortaya çıktığını açıklamada yetersiz kalmasıdır. Bu ikili yön, panpsişizmin hem cazibesini hem de çözüm bekleyen açmazlarını ortaya koymaktadır. Bu noktada tezin özgün katkısı, "hücre-temelli panpsişizm" modelinin geliştirilmesi ve savunulması şeklindedir. Bu model, bilinci atom-altı düzeyde değil, canlı hücre düzeyinde açığa çıkan bir özellik olarak yorumlamakta; böylece hem belirimciliğin açıklama boşluğundan hem de klasik panpsişizmin kombinasyon açmazından kaçınmaktadır. Hücresel yaşamın biyolojik organizasyon gücü, bilincin doğasını anlamada temel açıklayıcı zemin olarak savunulmaktadır. Sonuç olarak tez, bilincin indirgemeci materyalizmin sınırlarını aşan fakat düalist ikiliklere de saplanmayan bir yorumunu sunmaktadır. Bu bağlamda, panpsişizmin süreklilik sezgisini biyolojik düzlemde yeniden yorumlayarak, zihinsel olanın doğada nasıl kök salabileceğini tartışmaya açmaktadır. Böylelikle, yalnızca insan zihninin değil, tüm canlılığın bilinçle olan bağına işaret eden bir çerçeve geliştirilmiştir. Tez, bu bütüncül yaklaşımı "biyolojik panpsişizm" olarak adlandırmakta ve bu kavramı, çağdaş zihin felsefesi literatüründe tartışılabilir özgün bir katkı olarak önermektedir. Bu yaklaşımın önemi, bilincin doğaya dair temel bir özellik olarak kavranmasına imkân tanımasında ve indirgemeci yaklaşımların açıklamakta zorlandığı fenomenal deneyimi, biyolojik süreçlerin sürekliliğiyle temellendirmesinde yatmaktadır. Böylelikle tez, yalnızca panpsişizmin tarihsel ve çağdaş tartışmalarını aktarmakla kalmamakta; aynı zamanda bu tartışmalara yeni bir yönelim sunarak felsefi ve bilimsel diyaloğa katkıda bulunmaktadır.

Bilge Ceren Demir
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yapay zekada faillik sorunu

Bu çalışma, yapay zekâ (YZ) bağlamında failliğin doğasını ve sınırlarını tartışmayı amaçlamaktadır. İnsan faillik kavramının tarihsel, ontolojik ve etik bağlamları incelenerek, YZ'de bu kavramın gerçekleştirilme imkânına dair felsefi sorun ele alınmıştır. Çalışma, "özne", "kişi" ve "fail" kavramlarını birbirinden ayırarak her birinin ilkesel koşullarını detaylandırır: niyet, öz bilinç, yönelimsellik, deneyimsel nitelik, rasyonellik, ahlaki sorumluluk, dil kullanımı, süreklilik ve değer atfetme yeteneği gibi nitelikler tartışılırken, özellikle bilinç ve özgür iradenin failliğin temel yapı taşları olduğu savunulmaktadır. YZ'nin failliği, farklı varlık türleri (örneğin hayvanlar) ve insan faillik modelleri ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Çalışma, Turing Testi gibi geleneksel sınamalardan yola çıkarak, bir YZ'nin bilinçli olma ve özgür irade sergileme kapasitelerinin nasıl ölçülebileceğini analiz eder. Ontolojik farklıklar, YZ'nin fiziksel bir bedene sahip olmaması ve ölüm bilgisine erişememesi gibi insan faillik özellikleriyle karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele alınmıştır. Son olarak, YZ'nin doğal dili anlama kapasitesi, mantıksal modelleme sınırlamaları ve kendilik bilincinin nasıl oluşabileceği gibi modern YZ sistemlerinin karşılaştığı teknik ve felsefi sorunlar tartışılmıştır. İlkece mümkün olduğunu savunduğumuz, YZ'deki failliğin ancak bilinç kazanmış genel yapay zekâ (GYZ) düzeyine ulaşıldıktan sonra ortaya çıkabileceği, sadece tümdengelimsel ve tümevarımsal modellerin başarılı uygulamalarının yeterli olmayacağı, özellikle savavarımsal modellemelerin de başarılı ve insan zihnindeki zenginlik ve derinlikte modellenebilmesinin GYZ için zorunlu olduğu savunulmuştur. Veri bağımlı makine öğrenmesi yöntemlerinin model doygunluğu sorunu ile sınırlandığına dikkat çekilerek yalnızca veriye bel bağlamanın GYZ'ye ulaştıramayacağı gösterilmeye çalışılmıştır. Günümüzdeki YZ'lerin fail değil sözde-fail olduğu sonucuna ulaşılmış olup YZ'nin olası bir gelecekte faillik kazanabilmesi için mantık ve matematikteki atılımların yanı sıra yeni kavramsal buluşlar, yeni bir bilim felsefesi görüşü, yepyeni bir metafizik anlayışın da zorunlu olduğu savunulmuştur.

Mehmet Orkunalp
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Mimesis ve ekspresyonizmin sanat felsefesi bağlamında karşılaştırılması

Sokrates ile başlayıp Platon ile devam eden süreçte sadece görünen figürler, şekiller değil de insanın ruh durumuna yönelik izlenimlerin, onun değişik duygusal hallerinin yansıtılması gerekliliğinin beklentisi ve ifade edilmesi, kuşkusuz sanatın zamanla evirileceği yönü daha Antik Çağ'dan belirlemekteydi. O dönemdeki sanatçıların bu durumun gerçekleştirilebilmesi için sanat adına bu altyapıyı, bir bakıma gelecek dönemler için bu eskizi oluşturdukları ve misyonlarını bu şekilde tamamladıkları görülmektedir. Sanat kuramlarının temel taşı olarak sayabileceğimiz mimesis ortaya çıktığı dönemde; sanat dış dünyadan hareketle icra edilmekteydi. Fakat zaman, mekân ve insan değişmiş ve ekspresyonizm ile zamanında taklit edilen dış dünyadan kaçar olmuş insan ve iç dünyasına yönelmiştir. Sanatın aldığı bu yolculuk dikkat çekici bulunmuş ve bu nedenle mimesis ve ekspresyonizm araştırma konusu olarak tercih edilmiştir. Söz konusu araştırmada bu yolculuğa ışık tutulmaya çalışılmaktadır.

Mehmet Gökhan Akdeniz
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Bedia Akarsu ve felsefi görüşleri

Bu tez, Cumhuriyet dönemi Türk felsefesi içerisinde özgün bir konuma sahip olan Bedia Akarsu'nun felsefi düşüncelerini, kuramsal katkılarını ve entelektüel etkilerini kapsamlı bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Akarsu'nun özellikle varoluş felsefesi, etik felsefe, dil felsefesi ve çağdaş felsefe alanlarındaki temel görüşleri üzerinde durmakta; bu alanlarda geliştirdiği teorik perspektiflerin Kant ve Hegel gibi Alman idealizminin önemli figürleriyle olan etkileşimleri çerçevesinde değerlendirilmesini sağlamaktadır. Tezde, Akarsu'nun felsefi yaklaşımının, Cumhuriyet'in modernleşme ve aydınlanma ideallerine paralel olarak şekillendiği ve bu bağlamda toplumsal sorunlara yönelik duyarlılığı ön plana çıkardığı ortaya konulmaktadır. Akarsu'nun etik anlayışında özgürlük, sorumluluk ve evrensellik kavramlarının merkezi bir rol oynadığı, ayrıca değerler eğitimi ve felsefi terminolojinin Türkçeleştirilmesi konularındaki çalışmalarıyla Türk felsefi literatürüne önemli katkılar sunduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra, Akarsu'nun akademik kariyeri ve eğitim sürecinde karşılaştığı Alman felsefe geleneğinin etkileri, onun düşünsel perspektifinin oluşumunda belirleyici olmuştur. Tez, Akarsu'nun felsefi mirasını değerlendirirken, onun çağdaş felsefeye özgün yaklaşımını, felsefenin toplum ve eğitimle ilişkisini nasıl yeniden yorumladığını kapsamlı biçimde ele almaktadır. Sonuç olarak, Bedia Akarsu'nun Türk felsefesindeki yeri ve önemi detaylı bir biçimde ortaya konmakta, onun entelektüel üretimlerinin çağdaş felsefi tartışmalara sağladığı katkılar değerlendirilerek gelecek araştırmalar için bir temel oluşturulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ahlak Felsefesi, Varoluş Felsefesi, Bedia Akarsu, Çağdaş Felsefe, Etik Felsefe

Ahlak felsefesiDil felsefesiKültür felsefesi+3
Zülal Kardaş
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Wıllıam James'te bilinç akışı ve kendilik problemi

Bu çalışma, modern psikolojinin kurucu figürlerinden ve pragmatizmin öncülerinden William James'in bilinç ve kendilik anlayışını felsefi bir bütünlük içinde incelemektedir. James'in düşüncesi, özellikle "bilinç akışı" (stream of consciousness) kavramı etrafında şekillenir. Bilinci parçalı, statik veya mekanik bir yapı olarak değil, bir nehir gibi kesintisiz bir akış içinde dinamik bir süreç olarak tanımlar. Bu yaklaşım, hem klasik felsefenin "sabit ben" anlayışına karşı dikkat çekici bir alternatif üretir hem de çağdaş özne ve kimlik tartışmalarına yeni bir perspektif sunar. Tezin ilk bölümünde James'in bilinç kuramı ele alınmakta; bilincin parçalanamazlığı, öznel deneyimin kesintisizliği ve akışın temel unsurları incelenmektedir. Ardından "geçiş durumları" (transitive states) ve "bilinç sınırı" (fringe of consciousness) kavramları aracılığıyla James'in sürekliliği, sabit bir özneye başvurmadan açıklama çabası ele alınmaktadır. Bu bölümde ayrıca James'in deneyim monizmi ve "saf deneyim" (pure experience) şeklindeki yaklaşımı, özne–nesne ayrımını aşan bir zemin olarak tartışılmaktadır. İkinci bölümde James'in kendilik anlayışı sistematik olarak ele alınmaktadır. Burada "bilen ben" (I) ile "bilinen ben" (Me) arasındaki ayrım merkeze alınmış; maddi, toplumsal ve manevi kendilik boyutları incelenmiştir. James'in kendiliği yalnızca bireysel bir bilinç fenomeni olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkiler ve değer yönelimleriyle iç içe bir yapı olarak kavradığı ortaya konmuştur. Bu noktada, James'in pragmatizmi ile kendilik kuramı arasındaki bağlar açığa çıkarılmaktadır. Üçüncü bölümde, bilinç akışı içindeki özdeşlik sorununa odaklanılmıştır. James, sürekli değişen bilinç durumları arasında bir "sabit ben" varsayımını reddetse de, özdeşlik duygusunu süreklilik ve aşinalık hissi üzerinden açıklamaya çalışır. Ancak bu yaklaşım, bireyin zaman içinde kimliğini nasıl koruduğu sorusuna nihai bir yanıt vermemektedir. Bu çalışma, James'in bilinç akışı modelinin güçlü yanlarını teslim etmekle birlikte, değişmeyen bir özne varsayımını tümüyle dışlamasının belli açmazlara yol açtığını ileri sürmektedir. Her ne kadar William James'in bilinç akışı kuramı, bilinci dinamik ve kesintisiz bir süreç olarak kavramada şüphesiz çığır açıcı bir nitelik taşısa da James'in yaklaşımı şu üç temel açmazdan kutulamamaktadır: (i) Deneyimin zorunlu olarak bir özneye ait olma niteliği göz ardı edildiğinde "deneyimin sahipsizleşmesi" sorunu ortaya çıkmaktadır. (ii) Sabit bir ben varsayımını reddetmek, hukuk, ahlak ve toplumsal düzenin dayandığı faillik ve sorumluluk kategorilerini temelsiz bırakmaktadır. (iii) Fenomenal özneyi yalnızca ardışık yaşantılardan türeyen işlevsel bir merkez olarak konumlandırmak, öznenin deneyimin zorunlu koşulu olduğunu açıklayamamaktadır. Bu üç nokta, James'in bilinç ve kendilik anlayışını hem ufuk açıcı hem de tartışmaya açık kılmaktadır. James'in felsefesi, bilincin doğasına dair sezgilerimizi derinleştirmeye devam ederken, özne ve özdeşlik sorununu çözmek yerine onu daha da yoğunlaştırmakta; böylece günümüz felsefi tartışmalarında hâlâ canlılığını koruyan bir problem alanı oluşturmaktadır.

Sacide Durmaz
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Epistemik paradokslar: Sınırlı bilişsellik yaklaşımı

Bu tez, epistemik paradoksları epistemik öznenin irrasyonel zaaflarının değil, rasyonel yaşamın yapısal gerilimlerinin bir yansıması olarak ele almaktadır. Çalışmanın temel problematiği, epistemik öznenin makul gerekçelerle hem p hem de ¬p inancını aynı anda taşıyabilmesi ve bu inançlardan herhangi birini epistemik sorumluluğunu ihlâl etmeden bertaraf edememesidir. Tez, bu problematiği çözümlemek amacıyla üç aşamalı bir inceleme yürütmektedir. İlk bölümde, epistemik paradoksların felsefi sınıflandırması yapılmış; kendine referanslı önermeler, yüksek olasılık bildiren inançlara yığılma ilkesinin uygulanması, epistemik özneyi zorunlu irrasyonel sonuçlara götüren durumlar ve epistemik öznenin bilişsel sezgileriyle rasyonel çıkarımlar arasındaki gerilimler örneklerle ele alınmıştır. Böylece paradoksların yalnızca betimsel değil, kavramsal düzeyde de sistematik bir haritası çıkarılmıştır. İkinci bölümde, epistemik paradokslara dair literatürdeki başlıca yaklaşımlar tanıtılmış ve eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu kapsamda, mantıksal çözümleme çabaları, olasılık kuramına dayalı yaklaşımlar, normatif gerekçeler teorisi çerçevesindeki yorumlar ve yanılabilirci perspektifler tartışılmıştır. Bu tartışmalar, mevcut yaklaşımların paradoksları ya sahte kılmaya ya da öznenin rasyonel sorumluluklarını göz ardı etmeye meylettiğini ortaya koymuştur. Üçüncü bölümde ise tezin özgün katkısı geliştirilmiştir. Epistemik paradokslar üç kategoriye ayrılmıştır: (i) Sahte epistemik paradokslar, (ii) mevcut bilgi eksikliğinden kaynaklanan epistemik paradokslar ve (iii) gerçek epistemik paradokslar. Bu sınıflama, epistemik paradoksların doğasının farklı yönlerini açığa çıkararak onların normatif önemini görünür kılmaktadır. Ardından, üçüncü kategoriye yönelik olarak sınırlı bilişsellik yaklaşımı savunulmuştur. Bu yaklaşıma göre epistemik özne, epistemik paradokslarda çelişmezlik ilkesini yalnızca yerel bağlamlarda uygular; yerel bağlamlarda rasyonel gerekçelerle ulaştığı bu inançların evrensel düzeyde çelişmesi öznenin yerine getirmesi mümkün olan bir sorumluluk olarak görünmemektedir. Evrensel bağlamı kuşatamayan özne, Tanrısal düzeyde bir bilişselliğe sahip olmadığı için çelişkiyi giderme yetkinliğine de sahip değildir. Sonuç olarak tez, epistemik paradoksların ortadan kaldırılmaya çalışılması gereken sorunlar değil, epistemik öznenin bilişsel sınırlılıkları ve gerçekliğin çok katmanlı yapısı nedeniyle epistemik yaşamın doğal unsurları olduğunu ileri sürmektedir. Bu doğrultuda paradoksların epistemik yaşamda işlevsel ve meşru bir rol oynadıkları; öznenin rasyonel araştırma pratiğini besleyen, sorgulamayı canlı tutan bir unsur oldukları savunulmuştur. Tez böylece, epistemik paradoksları çözülmesi gereken irrasyonel anomaliler yerine, rasyonel yaşamın yapısal gerilimleri olarak yeniden konumlandırmaktadır.

Büşra Kuyucu
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Stoacılık, tutkular ve etik bir açmaz: Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelıus

Bu çalışma, Stoacı düşünürlerden Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius'un tutkulara yönelik yaklaşımlarını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Tezin giriş bölümünde, Stoacılığın doğa, akıl ve erdem kavramları etrafında kurduğu temel ilkeler açıklanmış, tutkuların etik bir sorun alanı olarak konumlandırılması üzerinde durulmuştur. Ardından her bir filozofun tutkulara dair görüşleri ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Birinci bölümde Seneca'nın tutkuları "akla aykırı ve yıkıcı güçler" olarak görmesi ele alınmış; özellikle öfke, korku ve şehvet gibi duyguların insanı erdemden uzaklaştırdığı yönündeki görüşleri tartışılmıştır. Seneca'nın insanı tutkuların esaretinden kurtarmayı hedefleyen ahlaki önerileri aktarılmış, fakat onun bu katı yaklaşımının insan doğasının duygusal boyutlarını bir anlamda görmezden geldiği ortaya konmuştur. İkinci bölümde Epiktetos'un tutkular karşısında irade ve bireysel sorumluluğa yaptığı vurgu incelenmiştir. Ona göre özgürlük, ancak akıl ve iradenin etkin kullanımı sayesinde tutkular üzerinde hâkimiyet kurulmasıyla mümkündür. Ancak bu yaklaşımın, duyguların biyolojik ve toplumsal işlevlerini belli ölçüde dışladığı savunulmuştur. Üçüncü bölümde ise Marcus Aurelius'un daha ılımlı ve orta yolcu tavrı değerlendirilmiştir. Aurelius, tutkuların bütünüyle reddi yerine, aklın rehberliğinde disiplin altına alınmasını öğütlemiş; böylece tutkuları doğaya uygun bir denge içinde yorumlamaya çalışmıştır. Bu yönüyle onun görüşleri, Seneca ve Epiktetos'a kıyasla insan doğasına daha yakın bir çerçevede konumlandırılmıştır. Tezin sonuç bölümünde ise, üç düşünürün ortaklaşa savunduğu "tutkuların bütünüyle zararlı olduğu" yönündeki Stoacı görüş eleştirel bir incelemeye tabi tutulmuştur. Çalışma, iki temel itiraz etrafında şekillenmiştir: Birincisi, "iyi duygu – kötü tutku" ayrımının tanımsal belirsizliğidir. Duygular çoğunlukla bir spektrum üzerinde geliştiği için, örneğin üretken bir sevgi ile yıkıcı bir aşk arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini kesin olarak belirlemek mümkün değildir. İkincisi ise, zararlı olarak nitelendirilen tutkuların dahi belirli bağlamlarda olumlu ve anlamlı işlevler üstlenebileceğidir. Bu iki düşünme hattından hareketle tez, Stoacıların tutkuları bütünüyle bastırmayı öğütleyen katı yaklaşımının insan doğasıyla bağdaşmadığını savunmaktadır. Tutkuların tehlikeli yanları inkâr edilmemekle birlikte, ölçülü ve aklın rehberliğinde yönlendirildiklerinde hem bireysel gelişim hem de toplumsal ilerleme açısından vazgeçilmez işlevler üstlendikleri ileri sürülmektedir. Dolayısıyla tezin savunduğu pozisyon, tutkuları dışlayan değil, onları anlamaya ve dönüştürmeye çalışan bütüncül bir yaklaşımdır.

Zeynep İlayda Ergün
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Thomas Paıne: Cumhuriyetçi anayasacılık ve demokrasi ilişkisi üzerine

Thomas Paine bir 18. yüzyıl düşünürü olarak klasik liberal değil, çağının cumhuriyetçi devrimlerine verdiği destekten ötürü radikal bir liberaldir. Bu çalışmada Paine'in radikalizminin cumhuriyetçiliğinden geldiğini savunulacaktır. Paine'in klasik liberalizmden ayrılması İngiltere Whig partisi üzerinden ve özellikle John Locke üzerinden kurulacaktır. Bu karşılaştırmanın ilk amacı Paine'in politik düşüncesinin temel ilkelerini aydınlatmak ve Paine'in önemini ortaya koymaktır. İkincil amacı ise Paine'in erken modernizmde ortaya çıkmış insan doğası, eşitlik, mülkiyet, temsili yönetim/hükümet gibi klasik liberalizmin kavramlarını nasıl ele aldığını anlamaktır. Paine, Locke'un Yönetim Üzerine İkinci İnceleme'de kapsamlı bir şekilde ele aldığı kavramları Locke'un kavramlarından önemli ölçüde farklı bir biçimde yeniden ele alır. Bu farkı anlamak için Locke'un İkinci İnceleme'sinin Paine'in Sağduyu ve İnsan Haklarıyla karşılaştırılmasının Paine'in radikal liberalizmini anlamaya katkıda bulunacaktır. Paine'in cumhuriyetçi liberalizminde, liberalizm demokrasi ile ilişkiye girmeden önce cumhuriyet dolayımı gereklidir. Dolayısıyla Paine'in politik kuramını bir liberal demokrasi savunusu olarak değil, demokratik cumhuriyet savunusu olarak anlamak gerekir. Anahtar Kelimeler: Paine, Locke, liberalizm, cumhuriyetçilik, temsili hükümet

Caner Çakmak
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kierkegaard'ın varoluşçuluğunun Tarkovski sinemasındaki yansımaları: Kurban

Bu çalışma, Kierkegaard'ın varoluş felsefesinin Tarkovski sinemasına yansımalarını, Tarkovski'nin Kurban filmi özelinde tartışmaktadır. Korku ve Titreme adlı eserinde İbrahim'in İshak'ı kurban etmesini bir iman metafiziği olarak ele alan Kierkegaard,İbrahim'in neden bir iman şövalyesi olduğunu kanıtlamaya çalışır. İbrahim, Tanrı'ya olan imanı ve aynı zamanda absürdün gücü sayesinde bir katil olmaktan kurtulur ve iman şövalyesine dönüşür. Tarkovski de Kurban filmiyle nükleer bir savaşın kapıda olduğu esnada Tanrı'ya yakaran, Tanrı'nın savaşı sonlandırması durumunda ona evini kurban verecek olan Aleksander'ın hikayesini anlatır. Aleksander, İbrahim gibi imanlı biri olmamasına rağmen olası bir felaket karşısında yüce olana sığınan İbrahimi bir teslimiyet gösterir. Anahtar Kelimeler: Kurban, Kierkegaard, Tarkovski, iman şövalyesi, sinema felsefesi

Yusuf Bilbay
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kant ve Husserl'de fenomen kavramı

Kökeni eski yunanca "phainomenon" kelimesi olan fenomen kavramı, zihnimizde kurulan ya da bilincimize verili olan bilgi nesnesi olması bakımından Kant ve Husserl'in düşüncesi içerisinde önemli bir yere sahiptir. Çeşitli bilgiler ortaya koymadan önce insanın neyi, nasıl bilebileceğini soruşturma konusu yapmak gerektiğini düşünen, bu nedenle kapsamlı bir akıl eleştirisini içeren bir transsendental felsefe geliştiren Kant, görü ve anlama yetisi yardımıyla görünüşün nasıl fenomen olarak kurulduğunu betimlemiştir. Husserl ise felsefeye ve tüm bilimlere yöntem olarak ortaya koyduğu "fenomenoloji" ile kendini aracısız bir şekilde bize sunan fenomenin, başka benin varlığı ile öznelerarası alanı açan, hem algı organı hem de algı nesnesi olması bakımından da çift yönlü olan beden ve yönelimsel bilinç tarafından nasıl deneyimlendiğini göstermiştir. Bu çalışma kapsamında Kant ve Husserl'in bilgi kuramları, ele aldıkları temel meseleler ve fenomen kavramı bağlamında araştırılmış olup, sonuç olarak bu iki düşünce sistemindeki benzerlik ve farklılıklar ortaya konmuştur.

Ozan Bozdoğan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Bireysel özgürlük, ahlaki nesnelcilik ve akıl-duygu işbirliğine dayalı evrim etiği

Bu çalışmada ilk olarak felsefe ve bilim tarihinde sıklıkla rastlanan akıl ve eğilimler arasındaki ayrıma dikkat çekilerek insanın bu iki yetisinin birbiriyle çatışma halinde ve birinin diğerine üstün olduğu değil, işbirliği ve uyum içinde aynı amaca hizmet eden yetiler olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca, ahlaklılığın kaynağı, özgürlük-belirlenimcilik ikilemi, doğalcılık hatası, hayvanlarda bilişsel ve sosyal yetiler, insan hakları, ahlaki bilişdışıcılık, ahlaki görelilik gibi etiğin alanına giren diğer konulara da değinilmiştir. Bu çalışmada hayvanların sadece içgüdüleri tarafından hareket ettirilen robotlar olmadıkları, birçok bilişsel ve sosyal yeteneğe sahip oldukları ve insan ahlaklılığın temelinde diğer sosyal canlılarla paylaştığımız ortak duygu ve içgüdülerin yanında, bilinçli akıl yürütmenin olduğu sonucuna varılmıştır. Genlerin toplam sayısının insanın tüm özelliklerini kesin bir şekilde belirlemedeki yetersizliği ve bilinçli akıl yürütmenin ahlaklılıkta oynadığı önemli rolün ahlaki özgürlüğü mümkün kıldığı da vurgulanmaktadır. Bunun yanında, grup ve bireysel seçilime tabi olan insanın toplumsallık-bencillik ikileminin dışında kalan bireysellik alanında varoluşsal bir özgürlüğe de sahip olduğu savunulmuştur. Son olarak, sadece açıklayıcı değil aynı zamanda normatif olabilecek ve evrimsel süreçlere dayalı bir ahlaklılığın nihilizm, kuşkuculuk, bilişdışıcılık veya görelilik yerine ahlaki nesnelcilikle de sonuçlanabileceği ve insana sadece diğer insanlara karşı değil, aynı zamanda doğaya ve doğadaki diğer canlılara karşı sorumluluk yüklediği savunulmuştur.

Ahlak felsefesiModern felsefe
Türker Aksun
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Felsefede matematik yöntem kullanımı üzerine epistemolojik bir araştırma

Felsefede matematiksel yöntem kullanımının ve kesinlik arayışının kökenleri ve gelişimini ele alan bu araştırma, matematiksel yöntem anlayışının Pythagorasçı-Platoncu geleneğin saf matematiğe olan yaklaşımlarının etkisiyle ortaya çıktığını tespit etmektedir. Felsefede matematik yöntem kullanımı epistemolojik bir temelde araştırıldığı zaman, onun köklerinin, matematiğin özellikle kadim dönemlerdeki astroteolojik inanışların etkisiyle kutsallaştırılmasına kadar dayandığı görülür. Antik Yunan'da saf matematik alanındaki teorik kanıtlamaların kesinliğinden etkilenen Pythagorasçılar matematiği "saf matematik" disiplini haline getirmişlerdir. Pythagorasçılardan etkilenen Platon'a göre, matematik doğru düşünmenin ve kesin bilgiye ulaşmanın en önemli aracıdır. Matematiği yücelten bu yaklaşımlar felsefenin matematikle ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Matematiksel kesinlikteki bilgiye ulaşma arzusu sadece felsefe ve bilim alanlarıyla sınırlı değildir; teoloji ve ahlak alanlarında bile kesin bilgiye ulaşmak için matematiksel yöntemin kullanıldığı örneklerin mevcut olduğunu görmek mümkündür. Felsefenin ve teolojinin matematikle ilişkili olarak ele alınması, özellikle 12. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar pek çok düşünürün matematik olmadan bilim yapılamayacağı, kesin bilgiye ulaşılamayacağı fikrini savunmasına zemin hazırlamıştır. Bu ise 17. yüzyılda Descartes'ın mathesis universalis yani evrensel matematik bilimi projesiyle ve kesin bilgiye ulaşmak için matematiksel yöntemi sunmasıyla, Spinoza'nın çoğu eserini geometrik yöntemle yazmasıyla sonuçlanmıştır. Felsefenin matematikle ilişkilendirilmesi de ve ahlakın matematiksel olarak ele alınması da en nihayetinde filozofların kesin bilgiye ulaşma çabasının bir sonucudur ve saf matematiğin yüceltilmesinin de en önemli sebebidir. Felsefe tarihinde felsefeyi, teolojiyi ve bilimleri matematikle ilişkilendiren yaklaşımların aksine bütün konuların matematikle ilişkili olarak ele alınmasına karşı çıkan düşünürler de bulunur. Aristoteles matematik ve matematiksel kesinlik konusunu gerçekçi bir bakışla inceleyerek matematiğin diğer bilimler arasındaki yerini belirlemeye çalışmıştır. O, felsefeyi matematik haline getiren yaklaşımlara karşı çıkmıştır. Francis Bacon da matematiğin saf yanının tanrısal olanla ilişkilendirilip kutsallaştırılmasına, matematik aracılığıyla tanrının ve öteki şeylerin bilinebileceğinin düşünülmesine karşı çıkmıştır. Felsefede matematik yöntem kullanılamayacağını ve bundan dolayı da ondan matematiksel kesinlik beklenemeyeceğini tespit eden düşünürlerden birisi de 18. yüzyılda Kant'tır.

AristotelesFelsefeKant, Immanuel+4
Ebru Aydın Çağlıyan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kadim doğu düşüncesinden Schopenhauer'e sonlu ve sonsuz ilişkisi bağlamında zorunlu belirlenim olarak özgürlük

Kendimizin ve duyularımıza açık olan her şeyin sonluluğuyla yüzleşmemiz, Sonsuz bir varlık tasarımına başvurmamızın ve bu tasarımı gelip geçici olan şeylerin ardında kalımlı bir öze bağlamaya çalışmamızın önemli bir nedenidir. Bu sonluluğu karşılama biçimimiz, dünyevi yaşamımızda benimsediğimiz genel tutumu da belirler. Sonsuz olana başvururken amacımız yalnızca kendimizi rahatlatmak değil de sonsuzluk içindeki konumumuzu idrak etmeye çalışmaksa, sahip olduğumuz özgürlüğün mahiyetini sorgulamamız kaçınılmaz olacaktır. Bunun sonucunda varılan yer ise, genellikle özgürlüğün zorunlulukla bağdaştırılması olur. Bu doğrultuda, tikel şeylerin ve olguların ardındaki tümel ilkeyi görmeye çabalamamız, sonlu olan ve Sonsuz olanın bir aradalığını kavramamıza temel oluşturur. Düşünce tarihinde görülmektedir ki, sonlu ve Sonsuz olanın birlik içinde kavrandığı uğraklarda benimsenen eğilim, genellikle ortaktır. Bu düşüncelerde, bütüncül bir bakış açısına erişme çabası esastır; bu nedenle tikel olan, her zaman barındırdığı tümel ilke çerçevesinde kavranır. Ancak böyle bir eğilim, oluş ve bozuluşa tabi olan olguları genel bir çerçeve içinde değerlendirip anlamlı kılmamıza zemin hazırlar. Üstelik yine aynı eğilim uyarınca bireysel varoluşumuzu Bütün ile olan ilişkisi bağlamında idrak etmemiz, bizim için edimsel bir özgürlüğü olanaklı kılacaktır. Böyle bir kavrayışa ulaştığımızda, özgürlük ve zorunlu belirlenim arasında varsaydığımız katı ayrım ortadan kalkar; var olma biçimimizdeki zorunluluğu gördüğümüz ölçüde bu varoluşu olumlamamız kolaylaşır. Bu bağlamda, çalışmamızda, düşünce tarihinde bu olumlamayı gerekçelendiren uğraklara yer verilecek ve özellikle onların bu konuda içerdiği temel benzerliklere dikkat çekilecektir. Araştırmalarımız göstermiştir ki, bu konudaki düşünceler, kadim Doğu Düşüncesinden Antik Yunan Felsefesine, Modern Felsefenin başlangıç döneminden 19. Yüzyıl Alman Felsefesine, yer ve zaman fark etmeksizin, belirli noktalarda ortak temele sahiptir. Çalışmamızda bu temeli göstermeye çalışacağız. Çünkü, sonlu ve tikel yanımızın ancak Sonsuz Bütün içerisinde edimsel değere sahip olacağını, ancak bu temelleri gördüğümüz ölçüde idrak edebiliriz. Bu konudaki idrakimiz ise, yaşadığımız yer ve dönem fark etmeksizin kendi varlığımızı olumlamamıza ve böylece edimsel bir güce ulaşmamıza zemin hazırlar. İşte, çalışmamızda amaçladığımız, böyle bir olumlamaya katkı sunmaktır.

HinduizmSchopenhauer, ArthurSpinoza, Baruch
Çağdaş Emrah Çağlıyan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kant'ın teorik ve pratik felsefesinde Tanrı ve özgürlük kavramlarının konumu

Bu tez çalışması, 18. Yüzyılın önde gelen filozoflarından olan Immanuel Kant'ın "Tanrı" ve "özgürlük" anlayışını onun teorik ve pratik felsefesine dayanarak açıklama amacıyla hazırlanmıştır. Çalışmamızın temel tezi Kant'ın Tanrı ve özgürlük anlayışının onun teorik ve pratik felsefesinin birlikte ele alınması yoluyla uygun ve tutarlı bir şekilde açıklanabileceğidir. Bu temel tezi desteklemek üzere öne sürmüş olduğumuz iki ana iddia söz konusudur. Bu iddialardan ilki Tanrı'nın, saf aklın ideali olarak kabul edilmesiyle, Kant'ın yalnızca pratik felsefesinde değil teorik felsefesinde de olumlu anlamda merkezi bir konuma sahip olduğudur. İkinci ana iddiamız ise, Kant'ın özgürlük anlayışının bir seçim özgürlüğüne indirgenemeyeceği, aslında zorunluluğun özgür bir seçimine dayandığıdır. Bu doğrultuda çalışmamız önemli tema ve tartışmalar ekseninde felsefe tarihine değinerek Kant'ın teorik ve pratik felsefesinin yanı sıra onun Tanrı ve özgürlük anlayışını ortaya koymaktadır. Bu kapsamda özellikle incelediğimiz temalar veya konu başlıkları şunlar olacak: aşkınlık ve içkinlik tasarımları, doğa ve özne ikiliği, saf aklın ideali, zorunlu varlık antinomisi, Tanrı'nın varlığı lehine öne sürülmüş olan spekülatif argümanlara yönelik olarak Kant'ın ortaya koyduğu eleştiriler, özgürlük antinomisi ve Kant'ın ahlak anlayışının temel kavramları.

Kant, ImmanuelTanrıÖzgürlük
Emin Oral
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Bilincin zor sorununa karşı bir nörofenomenoloji savunusu

Bilincin zor sorunu, zihin felsefesinin en temel problemlerinden biridir. David Chalmers'ın ortaya attığı ve René Descartes'ın zihin-beden etkileşimi sorununu fizikselci bir paradigma içinden tekrar gündeme getiren bu sorun, bilinçli deneyimi, fiziksel ve işlevsel bir yapıya indirgemeye çalışan fizikselci paradigmanın epistemolojik ve ontolojik açıdan karşılaştığı açmazlara işaret eder. Bu soruna yönelik hem teorik hem metodolojik olarak farklı yaklaşımlar getirilmekle birlikte, bu yaklaşımlara kuşbakışı bakıldığında, monist teoriler genellikle eleyici ve indirgemeci bir bilinç açıklaması getirmeye çalışırlar; bilincin gerçekliğini ve indirgenemezliğini kabul eden düalist teoriler ise bu indirgenemezliğin metodolojik sonuçları hakkında çoğunlukla sessiz kalırlar. Bilişsel bilimler içerisinde yeni bir paradigma olarak ortaya çıkan enaktif yaklaşım, bilişsel bilimlerdeki "beyin merkezli" yaklaşımlara alternatif olarak bedenlenmiş bilinç projeksiyonu sunarken, aynı zamanda bilincin zor sorununu yaratan önkabülleri sorunsallaştırarak bu sorunun altını oymaya çalışır. Canlı bir varlık olmak için bedenlenmiş otonom bir organizasyona sahip olmayı bir kriter olarak ortaya koyan enaktif yaklaşım, bu organizasyonun ortaya çıkması ve sürdürülmesi için ondan ayrı olarak düşünülemeyecek ve ancak fenomenolojik bir kavrayışla ortaya çıkarılabilecek deneyimsel yapıların zorunluluğunu öne sürer. Evan Thompson tarafından yaşam-zihin sürekliliği olarak adlandırılan bu kavrayışın sonucunda, bilincin zor sorunu, ontolojik boşluğun olmadığı beden-beden sorunu olarak yeniden formüle edilir. Francisco Varela, bu çalışmanın araştırma konusu olan nörofenomenolojinin bilincin zor sorununa getirdiği metodolojik çare önerisinde, vurguladığı "çare" kavramıyla, nörofenomenoloji ve enaktif yaklaşımın alternatif bedenlenmiş bilinç kavrayışı arasında süreklilik olduğuna örtük olarak işaret eder. Bu düşünce doğrultusunda, nörofenomenolojinin, bilincin zor sorununa karşı metodolojik olarak öne sürdüğü karşılıklı kısıtlamalar kavramının işaret ettiği nörobilim ve fenomenoloji entegrasyonunun, Chalmers'ın formüle ettiği bilinçli deneyim ve onun fiziksel temeli arasındaki ontolojik boşluğu kapamak için iki alan arasında köprü kurma amacı taşımadığı; daha ziyade enaktif yaklaşımın bedenlenmiş bilinç kavrayışının metodolojik olarak zorunlu bir sonucu olduğu ortaya çıkar. Nörofenomenolojinin merkezine yerleştirilen bedenlenmiş bilinç kavrayışı, onu sorunsuz bir metodoloji statüsüne yükseltmese de onun kuruluş amacı bağlamında sahip olduğu yapısının korunmasına ve sürdürülmesine olanak tanır.

Özgür Demirci
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kant'ta ve Adorno'da özgürlük sorunu

Bu çalışmanın amacı Kant'ın muğlak bıraktığı özgürlük türleri ile isteme ve seçim arasındaki ilişkiyi özgür seçim merkezinde tartışmaktır. İsteme ve özgür seçim arasındaki ayrım Kant'ta ahlak dışı eylemlerin faile isnat edilebilirliği ile ilgili tartışmaya çözüm olarak sunulur. Kant'ın özgürlük düşüncesini özgür seçimi merkeze alma önerimiz isteme ve özgür seçim ayrımıyla birleştirilerek ele alınacaktır. Özgür seçim maksimlerin kaynağı olduğundan Adorno'nun Kant'a yönelik mizaç etiği eleştirisinin nedenleri karakter, kişilik, mizaç, maksim ve orijinal maksim (Gesinnung) ayrımları üzerinde durularak araştırılacaktır. "Kant etiği mizaç etiği olarak görülebilir mi?" ve "özgür seçimi merkeze alan bakış açısı Adorno'nun mizaç etiği eleştirisine cevap verebilir mi?" sorularına cevap aranacaktır. Son olarak Kant'ın seçimi ön plana çıkaran bakış açısına karşı birlikte acı çekme duygusunu temel alan Adorno'nun özgürlük görüşü direniş ve duygudaşlık üzerinden ele alınarak Adorno'nun hem bireysel hem de toplumsal özgürlüğün olanağı hakkında yeni bir düşünme biçimi sunup sunmadığı üzerine tartışılacaktır. Bu bağlamda bu çalışma Kant ve Adorno'da özgürlüğün olanağını seçim, mizaç ve birlikte acı çekme odağında göstermeye odaklanmaktadır.

Berdan Kaya
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kant ve Hobbes'ta ortak iyi kavramı

Çalışmamız Immanuel Kant ve Thomas Hobbes'un etik ve politik felsefelerine odaklanarak bu iki düşünürün politik sistemlerini ortak iyi kavramı özelinde ve eleştirel bir biçimde karşılaştırmalı olarak ele almayı, bu yolla politik anlamda ortak iyinin imkanının bulunup bulunmadığı sorusunu araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızın ilk bölümünde Hobbes'un düşüncesinin temellerini teşkil eden epistemolojisi ile bağı çerçevesinde felsefi antropolojisi ele alınarak ortak iyi ile ilişkisinde modern egemenlik sisteminin nasıl inşa edildiği insan doğası, mülkiyet, toplumsal sözleşme ve egemenlik kavramları çerçevesinde araştırılacaktır. İkinci bölümde ise Kant'ın, onun felsefi sistemini kuran epistemolojik temellerden başlayarak özgürlük, ahlaklılık, tarih ve insan, toplumsal sözleşme, mülkiyet ve hukuk kavramları eşliğinde etik ve politik tavrı incelenecek, egemenlik ve kamusallık temaları çerçevesinde ortak iyinin imkânı ele alınacaktır. Buradan hareketle, söz konusu düşünürlerin hem ortaklaşan hem de ayrışan yanlarının her iki bölüm içerisinde de görünür kılınması çabası ortaya konulacaktır. Böylece, bir arada yaşama dair ortak iyi kurgusunun hangi biçimlerde tasarlandığı sorusuna verdikleri yanıtlar tartışılacaktır.

Tuğberk Korkut
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Khaosmos'un ontolojisi: Spinoza, Saussure ve Deleuze'ün kesişiminde felsefe için yeni olanaklar üretmek

Bu çalışmada, düşünceyi mutlak kosmos'a ya da mutlak khaos'a ulaştırmaya yönelik felsefi arzuların yarattığı iki uçlu problemin karşısında, khaos ve kosmos'u mutlaklıklarından kurtararak, onları farklı derecelerde simbiyotik ilişkilere sokacak olan khaosmos'un ontolojisi'ni geliştireceğiz. Böylelikle aralıkları göremeyen felsefi eğilimlerin karşısında, tam da bu aralıklarda kalarak, felsefe için yeni semantik olanaklar üreteceğiz. Çalışmanın giriş bölümünde, bahsi geçen iki uçlu problemi felsefe tarihinde somutlaştırmak adına, öncelikle mutlak kosmos'a ulaşma arzusunu temsil eden Hegel'i, ardından da mutlak khaos'a ulaşma arzusunu temsil eden Nietzsche'yi inceleyeceğiz. Devamında, khaos ve kosmos'u farklı derecelerde simbiyotik ilişkilere sokarak söz konusu problem karşısında nasıl bir çözüm üretebileceğimizi özetleyeceğiz. Çalışmanın birinci bölümünde, yorumcuları tarafından çoğunlukla mutlak kosmos'un eşsiz bir örneğini ortaya koymuş gibi değerlendirilen Spinoza'nın dizgesini nasıl hafifletebileceğimizi ortaya koyacağız. Bu bölümde Spinoza'nın kosmos tasarımı, onda barınan khaos anlarının açığa çıkarılışıyla hafifleyecek ve bu da bizi khaosmos'un ontolojisi'nin ilk görünümüne, yani kosmos'tan khaos'a yönelen görünümüne ulaştıracak. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Saussure ve ardıllarının üretip geliştirdiği yapısalcılık yöntemi aracılığıyla, khaos'u mutlaklığından uzaklaştıracak olan hafif kosmos mekânlarını üretmenin bir yolunu bulacağız. Bunun için ilkin, yapısalcılığın hasımlarının cevapsız bıraktığı "Yapısalcılık nedir?" ve "Farklı yapısalcı kuramlar birbirinden nasıl ayırt edilir?" gibi sorulara cevaplar üreteceğiz. Bu cevaplar bizi khaosmos'un ontolojisi'nin ikinci görünümüne, yani khaos'tan kosmos'a yönelen görünümüne ulaştıracak. Çalışmanın üçüncü bölümünde, ilk iki bölümde sadece birbirine yönelen unsurlar olarak değerlendirdiğimiz khaos ve kosmos'u, birbiriyle eşzamanlı olarak ilişkiye giren, böylelikle de hem birleştiren hem de ayıran bir khaosmos olarak yakalayacağız. Yapısalcılığa olan yakınlığını belirgin kılarak ağırlaştıracağımız ve Guattari'yle aralarındaki farklara işaret ederek hafifleteceğimiz Deleuze'le birlikte, khaosmos'un ontolojisi'nin bu üçüncü görünümüne, yani birleştiren ve ayıran khaosmos görünümüne ulaşacağız. Sonuç bölümünde ise, khaosmos'un ontolojisi'nin üç görünümünün felsefe için nasıl olanaklar yarattığı üzerinde duracağız. Onunla birlikte katılaşmış yapıları gevşetebileceğimizi, uçurumlaşan düşünce mekânlarını mutlak derinliklerinden kurtarabileceğimizi ve farklı düşünce modellerini, onlarda yakalayacağımız anlam ve anlamsızlık serileriyle birbirinden ayırabileceğimizi ya da birbiriyle ilişkiye sokabileceğimizi göreceğiz.

Deleuze, GillesHegel, Georg Wilhelm FriedrichNietzsche, Friedrich Wilhem+3
Barışcan Demir
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Rüşd'ün maddi aklının plastik bir okuması

Bu çalışmada, yaptığı akıl ayrımıyla Ortaçağ Latin dünyasında tartışmalı bir konuma yerleşmiş olan İbn Rüşd'ün maddi akıl ve imgelem gücüne dair söyledikleri, İbn Rüşd çalışmalarıyla bilinen Jean-Baptiste Brenet'nin bu imgelem gücünün düşünmeyi şekillendirdiğine dair iddiası kapsamında araştırılacaktır. Bu iddianın araştırılması için önce İbn Rüşd'ün akıl ayrımını ortaya koyduğu ve aslında bir yorum olan metninin kaynağı yani Aristoteles'in Ruh Üzerine (Peri Psukhes) metni incelenecektir. Nous araştırmasında Aristoteles'i farklı kılanın kendinden öncekilerden, bilhassa da hocası Platon'dan ayrılmak olduğu düşünüldüğünden araştırmamız Platon ile başlayacaktır.

Aristotelesİbn Rüşd
Janset Nas Kılınç
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Levinas ile Ettinger'da ben ve başkası sorunu

Bu tezin amacı, Bracha L. Ettinger'ın feminist ve psikanalitik kuramları sonucunda oluşturduğu etik görüşünü Emmanuel Levinas'ın başka kavramıyla birlikte okumaktır. Levinas'ın etik temelli teolojik kuramı, feminist bir bakış açısıyla ele alınacaktır. İki filozofun ben ve ben- olmayan arasındaki ontolojik yarığı nasıl çözebildiği incelenecektir. Bu tez, Ettinger'ın sanat ve sanat eseriyle olan bağlantısını da ele alacak ve sanatın etik kuramlarında nasıl bir rol oynadığını tartışacaktır. Tez, Ettinger ve Levinas'ın kuramlarını ayrı ayrı inceleyecek ve sonrasında ortak kavramlar çerçevesinde karşılaştırmalı bir okuma yapacaktır. Bu çalışmada, Ettinger ve Levinas'ın ontolojik yarığın üstesinden gelmek için sundukları alternatiflerin feminist etik teoriler için ne tür fırsatlar sağlayabileceğini inceleyecek ve ben'den çıkışın sanat yoluyla mümkün olup olmayacağını yorumlanacaktır.

Doğum travmasıEstetikFeminist sanat+1
Melis Altay
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Felsefede sanat yapıtının değerlendirilmesi: Platon, Aristoteles, Heidegger ve Collingwood

"Sanat nedir?", "Güzel nedir?", "Sanat yapıtı nedir?" soruları felsefe tarihi boyunca sorulmuş sorulardır. Bu çalışmada "güzel"in, "sanat"ın, "sanat yapıtı"nın neliği üzerine dört filozofun (Platon, Aristoteles, Heidegger ve Collingwood) görüşleri ele alınacaktır.

AristotelesCollingwood, Rabin GeorgeEstetik+5
Emre Alptekin
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Estetiğin özüne ilişkin fenomenolojik bir araştırma

Bu tez, estetiğin ontolojik temellerini araştırarak, birçok farklı bağlamda kendini gösteren estetiğin krizine karşı bir çözüm geliştirmeyi amaçlar. Fenomenolojik yöntem ile, estetik deneyimin, bilincin temel ve zorunlu bir parçası olduğu varsayımıyla, estetiğin varoluşsal yapısını belirlemeyi hedefler. Bu kapsamda fenomenolojinin öz araştırması misyonunu estetik adına yüklenerek, bütüncül bir estetik teori için altyapı oluşturma çabası taşır. Tez, üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, fenomenolojik yaklaşım ve yöntem aktarılırken, ikinci bölümde estetik ve sanat kavramlarının tarihsel gelişimi, Batı estetik söylemindeki önyargılar incelenmekte ve önyargıların kökeni saptanarak araştırmaya yeni bir başlangıç noktası belirlenmektedir. Üçüncü bölümde ise belirlenen bu başlangıç noktasından itibaren estetiğin fenomenolojik eşikleri araştırılmakta ve tezin sonucunda estetiğin ontolojik anlamına dair bir tablo ortaya konulmaktadır.

Beste Balı Üner
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Klasik ve kuantum mekanik paradigma bağlamında nedensellik kavrayışının incelenmesi

Doğa araştırmasının salt bir theoria etkinliğinden yöntemli ve sistematik bir etkinliğe evrilmesiyle, doğaya ilişkin bilgimizin mahiyeti de dönüşüme uğramıştır. Bilimsel etkinliğin yöntemi, doğaya bakışın ufkunu belirleyen bir sınırlama olarak iş görür. Araştırmanın yöntemi tarafından sınırlanan bilgimiz gerçeklik anlayışımızı belirlerken, her yeni bilimsel kuramla, doğa hep yeniden tasarlanır. Fizik bilimi, Antik Çağ'dan günümüze, doğa ve bilgi kavrayışımızı kökten bir şekilde dönüştüren iki büyük kuramsal devrime tanıklık etmiştir. Bu tez çalışması, Aristoteles fiziğinden, Newton fiziğine ve buradan kuantum fiziğine doğru gerçekleşen bu devrim hattını takip ederek, fizik biliminde neden kavramı ve nedensellik kavrayışlarının dönüşümünü incelemektedir. Tezin amacı, nedensellik düşüncesinin fizik teorilerinde nasıl yer bulduğunun ve teorilerde temel alınan doğa, bilgi ve bilim tasarımlarının nedensellik kavrayışlarına olan etkisinin incelenmesi; ayrıca kuantum fiziğindeki nedensellik tartışmalarının, kuantum mekaniğinin standart yorumu ve David Bohm'un geliştirdiği alternatif nedensel yorum üzerinden bilim felsefesi ışığında değerlendirilmesidir. Tezin ilk iki bölümü Aristoteles felsefesinde ve klasik fizikte nedenselliğin ele alınış biçimini ortaya sererken, son bölüm kuantum mekaniğinde söz konusu iki yorum kapsamında nedensellik tartışmalarına odaklanır; ardından, bu yorumlardan birinin ötekine yeğlenmesinin sebeplerini açıklamayı dener. Sonuç bölümünde nedensellik kavrayışının fizik teorilerinin temel aldığı doğa ve bilgi tasarımlarına bağlı olarak değişime uğradığı, bu bağlamda kuantum mekaniğinin nedensel bir yorumunun mümkün olup olmadığı iddiasının deneysel ya da tanıtlamalı bir yolda değil, ama felsefi bir temelde gerekçelendirilebileceği ileri sürülmüştür.

Bilim felsefesiDeterminizmFizik+5
İlayda Başpınar
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Foucault ve Heıdegger'de iktidar ve varlık

Bu çalışma, Foucault'nun iktidar kavramının bir teknoloji olarak "biyo-iktidar"a dönüşümüyle Heidegger'in Varlığın metafizik çağda kendisini "çerçeveleme" olarak açması arasında bağ kurarak Heidegger'in politik "yanılgısının" zeminini "her Varlık kavrayışı bir iktidar anlayışına dayanır" varsayımından hareketle anlaşılabileceğini bir düşünme deneyi olarak ortaya koyar. Ontolojik olanı hakikat olarak tarihsel bir şekilde ortaya koyan bir düşünme, bunu yeni bir başlangıç adına, politik bir tutumla desteklediğinde faşizm tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Çünkü felsefi tutumumuz, belirli yönleriyle politik tercihlerimizle ilişkilidir. Dünyanın düzeninin Varlığın kendini açtığı Varlık Tarihine, devletin yapısının liderin önderliğinde kendi yazgısını halkın yazgısıyla bütünleştirmeye, toplumsal ilişkilerin biçimin üç hizmete ve bireysel davranışların biçiminin sorumluluk alarak gerektiğinde fedakârlık yapmaya indirgendiği bir düşünme biçimi, felsefe ve siyaset arasında tehlikeli bir yazgının içinde debelenip durmaya mahkûmdur. Buradan hareketle, Heidegger'in Varlık Tarihini metapolitik ontolojisinin felsefi temelleri olarak okunabileceği ve Nazizm'in pratikteki uygulamalarıyla bunun başarısızlığa uğradığı söylenebilir. Çünkü Nazizm, iktidarın "devlet ırkçılığı" biçiminde bir araya gelen öldürme, disipline etme ve yaşatma teknolojilerinin tezahürüdür. Foucault'nun hükümran iktidar, disiplinci iktidar ve biyo-iktidarın tüm teknolojilerini kuşanmış olarak Nasyonal Sosyalist hareket, güvenlik teknolojileri aracılığıyla "biyo-düzenleme"nin tüm olanaklarını tüketmektedir. Güvenlik teknolojileri bir taraftan yaşamı düzenlerken diğer taraftan hükümran iktidarın ölümü kuşanan kılıcını ırkçılık adına kınından çıkarır. Dolayısıyla, Foucault ve Heidegger'i buluşturan nokta, faşizmin metafizik temelleri hakkında yapılacak bir sorunsallaştırmaya çeşitli yönleriyle olanak sağlamasıdır. Sonuç olarak, Heidegger'in faşizmle ilişkilenen metapolitik ontolojisinin iktidarla bağını anlamanın yolu, kendisini tarihin bütüncül penceresinden uzak tutmaya özen gösteren Foucaultcu iktidar anlayışıdır.

Varlık (Felsefe)Çerçevelemeİktidar
Yıldırım Ortaoğlan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Zihin felsefesinde qualia problemi: Anti-indirgemeci bir analiz

Zihin felsefesinde bilincin zor problemi olarak da bilinen qualia problemi kısaca, bilincin fenomenal yönlerinin fiziksel yapıdaki beynin işlevsel yapısıyla nasıl ilişkilendirileceğinin belirsiz olması sorunudur. Şimdiye kadar bu soruna yönelik olarak başta materyalist ve düalist teoriler olmak üzere pek çok teorik yaklaşım geliştirilmiştir. Bunların büyük bir bölümünü oluşturan indirgemeci yaklaşımlar, genel olarak bilinci beyne ve beyinde gerçekleşen fiziksel süreçlere indirgemeye çalışmışlardır. Ancak doğası gereği öznel olan bilinçli durumları bilimin nesnel yöntemleriyle açıklamaya çalışmak şimdiye kadar olumlu bir sonuç vermemiştir. Öte yandan zihinsel olanla fiziksel olanı ontolojik olarak iki ayrı alana hapseden düalist teoriler ise bu ikisinin nasıl etkileşime girdiği konusunda mantıklı bir açıklama sunamamışlardır. Bu nedenle son zamanlarda panpsişist teorilere yönelimde bir artış meydana gelmiştir. Kabaca bilinçli fenomenlerin temelini mikrofiziksel yapıların içerisine yerleştirmeye çalışan panpsişizme göre bilinç sonradan ortaya çıkan bir olgu değil, evrene içkin bir şeydir. Bu sayede panpsişizm, materyalist teorilerin karşılaştığı radikal ortaya çıkış sorunundan ve düalizmin karşılaştığı etkileşim sorunundan kurtulmayı başarmıştır. Bununla birlikte kombinasyon problemi olarak bilinen, mikrofiziksel yapılardaki bilinçli fenomenlerin nasıl oluyor da birleşerek insani türden bilinçli deneyimleri ortaya çıkardığı sorunu panpsişizme önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Atomistik panpsişizme alternatif olarak ortaya çıkan ve bilincin temelini kozmosa atfeden kozmopsişizm ise bu sorunun üstesinden gelmektedir. Öte yandan kozmopsişizm, kombinasyon probleminin tersi olan türetme problemiyle karşı karşıyadır. Ancak bize göre bu sorun kozmosun bir deneyim öznesi olduğu kabulünden vazgeçilerek aşılabilir. Dolayısıyla kozmopsişizm, panpsişizme kıyasla teorik avantajlara sahip olduğundan iyi bir alternatif bilinç teorisi olarak ön plana çıkmaktadır.

BilinçFizikalizmKozmopsişizm+3
Ahmet Kadir Uslu
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Antropojenik iklim değişikliğinin bilim felsefesinin Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend ekseninde felsefî bir yaklaşımla değerlendirilmesi ve antroposantrizm eleştirisi

Felsefe, hayatta bir problem görme ve sorunun neden ortaya çıktığını, problem olarak ele alınan konunun asıl mahiyetinin ne olduğunu ve bunu çözmek için konuyu iyi bir şekilde anlamaya çalışmaktan ileri gelir. İnsanlığın ve medeniyetinin devamı adına iklim son derece elzem bir unsurdur. Bu tezin problemi de günümüzde yaşanan antropojenik iklim değişikliğinin insan toplumları ve Dünya üzerine olan etkilerinin ve sonuçlarının bilimsel temelleri ve gelecek projeksiyonlarındaki kesinliktir. İklimin felsefe tarafından ele alınırken ilk önce bilim felsefesinin soruşturulması mühimdir çünkü antropojenik iklim değişikliğinin Dünya'yı götürdüğü sonuçlardan emin olunması ve buna uygun, insan yaşamını düzenleyici plan ve politikaların oluşturulması esasında bir "bilme problemini" ortaya çıkarmaktadır. Bir diğer deyişle bilim, yapısıyla ve mahiyetiyle iklim değişikliğinin sonuçlarını gerçekten bilebilir mi; bilim gelecekle ilgili projeksiyonlarda bulunabilir mi ve bu projeksiyonlar ne derece tutarlıdır sorularına cevap aranacaktır. Fakat bundan önce tezin tartışılmasına bir zemin sağlaması açısından evrimsel ve tarihsel süreçlere dayanan biyolojik bir insan görüşü temellendirilecektir. Daha sonrasında iklimin ne olduğu ve tarihsel süreç içerisinde insanların iklime ve iklim değişikliğine yönelik anlamlarının ne şekilde değiştiği anlatılacaktır. Bilim felsefesi kısmında, bilimin yapısı ve mahiyetiyle ilgili olan soruşturma, 20. yüzyılın iki önemli bilim felsefecisi olan Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend'in felsefeleri üzerinden ilerleyecektir. Tezin geleceği son noktada ise bir Hümanizm ve antroposantrizm problemi ortaya çıkmakta ve bu problem de tezin insan görüşüne uygun bir biçimde incelenecektir ve böylece tezin giriş ve sonuç kısımları birbiriyle tutarlı bir şekilde tamamlanmış olacaktır.

AntroposentrizmBilim felsefesiFeyerabend, Paul+3
Enver Alper Demirci
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Olanak kavramı üzerine bir tartışma: Aristoteles ve Martin Heidegger

Bu çalışmada, gerçekliği hesaba katmasına rağmen ona göre belirlenmeyen bir olanağın, yani "olanak olarak olanak"ın yerinin ontolojik bakımdan belirlenmesinin mümkün olup olmadığını araştıracağım. Her ontoloji araştırmasında söz konusu olduğu gibi bu araştırmada da, araştırma konusunun araştırılma gerekliliği, yapılacak felsefe tarihi çalışması sonucunda, tarihte konuyla ilgili belirlenecek olan aporia'lar üzerinden ortaya koyulacaktır. Çalışmanın giriş bölümünde ilkin, dynamis kavramının Aristoteles'le birlikte kazandığı "olanak" anlamına sahip olmadan önceki ilerleyişi; ardından, Aristoteles'in ona yüklediği olanak anlamının yarattığı güç ve "olanak"ın neden çoğunlukla gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak Aristoteles'ten tarihe miras kalmış olduğu konuları üzerinde duracağım. Bunun ardından, söz konusu mirasın, Descartes, Spinoza, Hume, Kant, Hegel ve Hartmann tarafından nasıl üstlenilmiş olduğundan bahsedip tarihte, Heidegger'e gelene dek olanağın daima gerçekliğe göre belirlenen bir unsur olarak söz konusu edilmiş olmasından doğan aporia'yı açıklığa kavuşturacağım. Çalışmanın birinci bölümünde, Aristoteles'in tarihe bıraktığı olanak kavrayışı mirasını, üç katmanlı bir yer belirleme denemesi üzerinden ortaya koyacağım. İlk katmanı, Aristoteles'in aporia'larına işaret ederek sınırlarını çizdiği felsefe tarihinin topos'u; ikincisini, tarihteki aporia'ları tekrar üretmeyecek şekilde oluşturulmuş olan Aristoteles'in ortaya koyduğu yeni dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, Aristoteles'in bu dizgeye yerleştirdiği haliyle açığa çıkarılacak olan "olanak" kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, Aristoteles'in tarihe bıraktığı mirasa ilk kez sırt çeviren bir figür olarak belirmekte olan Heidegger'in, yeni olanak kavrayışını, yine üç katmanlı bir yer belirleme denemesi aracılığıyla ortaya koyacağım. İlk katmanı, Heidegger'in onlarda beliren aporia şeritleri üzerinden sınırlarını çizdiği felsefe ve bilimlerin tarihinin topos'u; ikinci katmanı, tarihin topos'unda beliren aporia şeritlerini euporia'ya ulaştıracak şekilde kurgulanmış olan Heidegger'in ortaya koyduğu önontolojik dizgenin topos'u; üçüncüsünü ise, bu dizgede kendini göstermekte olan olanak kavrayışının topos'u oluşturacaktır. Sonuç bölümünde ise, ilkin, mevcut-olana işaret eden gerçekliği tek ölçüt olarak kabul eden ontoloji geleneğinin "olanak olarak olanak"ı yakalama denemelerinin başarısız olmaya yazgılı oluşunun nedenlerine işaret edeceğim. Ardından, böylesi bir olanağın, ancak gerçekliğin zemini (olanak koşulu) olan bir unsur olarak açığa çıkan "yer olmayan yer"inin ontolojik açıdan nasıl belirlenebileceği üzerinde duracağım.

AristotelesFelsefeGerçeklik+4
Barışcan Demir
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Yurttaşlık düşüncesi bağlamında ulus devlet ve sorunları

Araştırmanın konusu tarihsel geçmişine bakıldığında hemen her zaman bir imtiyaz ve var olma aracı olarak düşünülmüş olan yurttaşlık düşüncesinin ve pratiğinin ulus devletler gibi homojen yapılarda uğradığı kırılmadır. Antik Yunan'da devlet ve yurttaşlık kavramı daha çok ideal alanın bir nesnesi olarak tartışılmışken, Roma İmparatorluğu'nda bu durum farklı bir boyuta taşınarak somut ilişkilerin belirlediği, belirli yasaların rehberliği ve gözetiminde hukuki bir statü kendisini ortaya koymuştur. Her iki kültürün, hem düşünsel hem de pratik anlamda, -Ortaçağ'ı da kapsayan ve uzun süren bir sessizlikten sonra- tekrardan ortaya çıkan Avrupa kent devletleri ve buna bağlı olarak yeniden tartışılmaya başlanan yurttaşlık düşüncesine olan etkileri oldukça önemlidir. Bütün bu geçmişe bağlı olarak, modern düşünce ile birlikte tarihinden farklılaşarak yeniden şekillenmeye başlayan yurttaşlık düşüncesi, bugün hala etkisinde olduğu Fransız Devrimi özelinde büsbütün başka bir konuma yerleşmiştir. Bu bağlamda tarihsel mirasın yeniden işlenmesiyle ortaya çıkan millet, milliyetçilik ve cumhuriyet düşüncesi, yurttaş ve devlet ilişkisinin bürokrasi çerçevesinde giderek belirginleşmesi ile de harmanlanarak yepyeni bir yurttaş ve devlet anlayışı ortaya koymuştur. Tezin konusunun da üzerine inşa edildiği asıl kırılma noktası burasıdır. Tebaa olmaktan çıkan her tek insan artık yurttaş olarak ulusun en önemli parçası ve meşruiyetin dayanağı olarak tarihsel bir konum elde etmiştir. Söz konusu olan bu yeni yurttaş, artık başka bir düzlemde başka anlamlara gelmektedir. Tam da bu noktada ulus devletler, bir sözleşme ile toplumu oluşturan her tek bireye diğeri ile aynı düzlemde eşitlik sağlayan, aynı zamanda hukuk veya yasalar karşısında eşitliği temel alan politik birliktelikler olarak bu yeni yurttaşın inşasında önemli bir rol oynamıştır. Ancak ulus devletler gibi üniter yapılar içerisinde yurttaşlık, tekil, saf ve rafine bir özne olarak şekillenip her tek bireyi yurttaşa dönüştürerek siyasal yapı içerisinde bir yerde konumlandırırken diğer taraftan güçlü bir birleşme adına ulus ve onu oluşturan yurttaşı bölgesel kültür ve iç çeşitliliğin bastırılmasının bir aracı olarak kullanmıştır. Bu yurttaş, artık tarihsel geçmişinde olduğu gibi imtiyaz sahibi yurttaştan farklı olarak ulus devletin inşasında hemen herkesin zorunlu olarak elde ettiği biçimsel yurttaş olarak tekleşme, aynılaşma ve homojenize etmenin enstrümanına dönüşmüştür. Bu türden bir kırılmanın sonucu olarak, inşa sürecindeki ulus devletlerin kurucu unsuru olarak yurttaş, homojen bir birliktelik tasavvuru olarak ulus düşüncesinin ulusal kimlikle bütünleştiği hayali birlikteliğin temel unsuru olarak merkeze yerleşmiş ya da öyle olduğu iddia edilmiştir.

DemokrasiKimlikUlus-devlet+2
Hasan Demir
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Hume ve Kant'ın nedensellik anlayışı itibariyle nesnenin kuruluşu ve a priori olumsal nedensellik

Nedensellik felsefenin en temel problemlerinden biri olup felsefenin bütün dalları ile ilgilidir. Özellikle bilim ve fizik felsefesinde nedensellik en merkezi problemdir. Bu tezde Hume ve Kant'ın nedensellik hakkındaki görüşlerini karşılaştırmayı amaçladık ve Kant'ın nedensellik kavramının tecrübeye öncelikli olarak belirlediğimiz sentetik a priori koşullardan biri olduğunu savunarak Hume'a cevap verdiğini açıkladık. Bununla birlikte, nesnenin dilde var olmasından önce, bir nedensellik senaryosuna sahip olmamız gerektiğini ve Kant'ın nedensellik hakkındaki görüşlerinin aksine bu senaryo fikrinin kuantum fiziğindeki nesnelerle uyumlu olduğunu iddia ettik. Anahtar Sözcükler: nedensellik, nesne, a priori, zorunlu, Hume, Kant, Kripke, Bohm

FelsefeHume, DavidKant, Immanuel+2
İbrahim Türkmen
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Alain Badiou'nun varlık felsefesinde matematik-hakikat ilişkisinin eleştirel bir değerlendirmesi

Düşünce tarihinin en asli sorusu; "ne var ne yok?" etrafında gelişen ontoloji yaklaşımlarına baktığımızda, Parmenides'ten bu yana birçok filozofun, varlıksal anlamda bir ile çok tartışmasına açıklama getirme çabasını görürüz. Bu bağlamda varlık alanında Bir'in aksine çokluk ortamının hakim olduğunu savunan, çağdaş felsefenin önde gelen filozofu Alain Badiou'un ontoloji yaklaşımı bu tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Özellikle Badiou'nun "matematik = ontoloji" derken neyi ifade ettiği ve iki kategori altında topladığı -aşkın ve inşacı- düşünce oryantasyonlarına karşılık, küme kuramının gelişimiyle jenerik düşünce sistemini nasıl kurduğu ele alınmıştır. Ayrıca jenerik düşünce oryantasyonun, özneyi nasıl hakikatin yaratıcısı olma yolunda etkin bir noktaya taşıdığı meselesi de detaylandırılmıştır. Anahtar Sözcükler:Felsefe, Matematik, Ontoloji, Küme Kuramı, Badiou, Model Kavramı, Özne Teorisi

Badiou, AlainFelsefeHakikat+2
İlknur Çelikel
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Levinas'ta fenomenoloji ve başkalık

İnsanın dünyada başka insanlarla bir arada olmasının anlamı nedir? Ben, kendine yabancı olan başkasını nasıl kavrar ve onunla nasıl bir ilişkiye girer? Bu ilişkiler ağı sonucunda oluşan toplumsallığının etik ve metafizik açıdan bir incelemesi mümkün müdür? Emmanuel Levinas, 20. yüz yılın en çalkantılı dönemi olan İkinci Dünya Savaşı sırasında bu meseleleri ele almış Yahudi kökenli Fransız filozoftur. Fenomenolojik gelenekten miras aldığı düşünceyi, bu soruları cevaplamak için bir yol olarak benimsemiş ve etik temelli felsefesine doğru yol almıştır. Bu çalışmada Edmund Husserl'le başlayan fenomenolojik yöntemin, Martin Heidegger tarafından potansiyellerinin keşfedilmesiyle Levinas'ın önüne açılan etik alanın imkanı meselesi ele alınmıştır. Bunu yaparken kavramlar fenomenolojinin etik dönüşümü sorunsalı bağlamında incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: fenomenoloji, yönelimsellik, Levinas, başkalık, başkası, arzu, sonsuzluk, etik, yüz.

EtikFelsefeFenomenoloji+2
Hatice Turan
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hans-Georg Gadamer'in Hakikat ve Yöntem isimli eserinde fenomenolojik yöntem

Gadamer'e gelinceye kadar fenomenolojik yöntemin geçirdiği dönüşüm ve değişimler, Hakikat ve Yöntem'de yeni bir şekle bürünmüştür. Çalışmamızda fenomenolojik yöntemin yaşadığı dönüşüm ve değişim irdelenmekle birlikte, Gadamer'in Hakikat ve Yöntem'de bu yöntemle irtibatı ve nasıl uyguladığı gösterilmiştir. Hakikat tecrübesine maruz kalan insanın yaşadığı hâl(ler)in fenomenolojik yöntemi kullanarak betimleyen Gadamer'in Hakikat ve Yöntem eserine de fenomenolojik projeksiyondan yaklaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: fenomenoloji, hermeneutik, anlama, hakikat, yöntem, tecrübe.

FenomenolojiGadamer, Hans GeorgHakikat+2
Khayyam Jalılzada
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hans-Georg Gadamer'de dil ve gelenek

Gadamer göre dil, modern dönemin araçsal yaklaşımının aksine bütün bir varlık aleminin temelini oluşturan bir ortam olarak asli bir konumda bulunur. Bununla birlikte insanın dışına çıkamayacağı bir tarihsellik içerisinde bulunması onun daima gelenek içerisinde yaşadığı anlamına gelir. Her ikisi de varlık aleminin zemini olarak görülen dil ve gelenek arasında dilin daima bir gelenek içerisinde yaşadığı ve aynı şekilde geleneğin de daima dilsel bir ortamda varlığını sürdürdüğü karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Dilin iletişimi sağlayıp varlığını sürdürmesi sabit, değişmeyen bir dil geleneğine dayalıdır. Aynı şekilde gelenek de en temel anlamı itibariyle otoriteyi yani sabitliği betimler. Diğer yandan Gadamer'de dilin yalnızca insanlar arasında iletişimi sağlayan bir araç olmaktan öte yaşayan bir dil olması onun değişmekte olduğunu ifade eder. Gelenek de sabit bir otoriteye işaret etmekle beraber aktarıldığı ortamdaki insanlar tarafından yeniden yorumlanıp değiştirilmeye müsaittir. Bu açıdan dil ile geleneğin bu münasebeti sabitlik ve değişkenlik diyalektiği içerisinde gerçekleşmektedir. Anahtar Kelimeler: Dil felsefesi, dil, gelenek, varlık, hermeneutik, anlama, yorum.

AnlamaDilDil felsefesi+4
Hanife Kutgi
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

David Kaplan'da bağlam duyarlı terimlerin anlambilimi

İnsan ilişkilerinden felsefeye kadar birçok alanda, terimlerin anlamının belirsizliğinden kaynaklanan problemler mevcuttur. Bu problemlerin çözümü için herhangi bir terimin, cümlenin veya ifadenin anlamının neliğini belirlemek gerekmektedir. Söz konusu neliği sorgulamak ise, dildeki her bir terimin anlamını belirlemekle mümkündür. Anlamı belirlenmesi gereken terimlerin çoğu, dış dünyada var olan nesnelerle ilgili bilgi vermek için kullanılır. Bu durum söz konusu nesnelerin anlamının yanında ayrıca gönderimlerinin nasıl belirleneceği sorusunu da cevaplamayı gerektirir. Frege, Russell gibi birçok düşünür bu amaçla dilde bulunan adların, betimlemelerin, bağlaçların anlambilimini yaparak dildeki muğlaklıkları ortadan kaldırmaya ve nesnel bir dil oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak söz konusu düşünürler dilin büyük bir kısmını kaplayan bağlam duyarlı terimlerin anlamının ne olduğuna dair çalışmalarda bulunmamışlardır. Bağlam bağımlı olan bu terimlerin anlambilimi yapılmaksızın nesnel bir dilden söz etmek mümkün değildir. Bu doğrultuda çalışmamızda anlambilimin bu eksikliğini gidermek adına David Kaplan'ın ortaya koyduğu Bağlam Duyarlı Terimler kuramını ele almakta ve kuramın bu sorunu tamamen çözüp çözemediğinin bir değerlendirmesini sunmaya çalışmaktayız. Anahtar Sözcükler: Anlambilim, dil felsefesi, Frege, Russell, David Benjamin Kaplan,bağlam duyarlı terimler, saf bağlamsal terimler, belirtici işaretler, "bu", "şimdi", "dthat"

Anlam bilimBağlam duyarlı terimlerDil felsefesi+4
Zeynep Düzen
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Graham Priest'te dialetik mantık ve zaman metafiziği bakımından sonuçları

Felsefe tarihine baktığımızda Aristoteles'in ortaya koyduğu haliyle çelişmezlik ilkesinin, düşüncenin ve hatta varlığın temel ilkesi olarak kabul edilip bu anlamda ortodoksiyi oluşturduğunu görürüz. Aristoteles, varlığın en temel ilkesi olarak gördüğü çelişmezlik ilkesinden hareketle kuvve-fiil, fiil-tamamlanmış fiil gibi ayrımlar yaparak değişim içerisindeki nesnenin varoluşunu incelemiştir. Çelişmezlik ilkesi de nesnenin belirleniminin temel ilkesi olmuştur. Ancak bu ilkeye bağlı olarak zaman, özellikle de zamanın kesiti olarak ân düşünülmeye çalışıldığında çelişkilerle karşılaşıldığı görülür. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalınan çerçevede zamanın kavramsal düzeyde açıklanamadığı tespit edilmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan –klasik olmayan mantıklardan olan–tutarlı-ötesi mantıklar çelişmezlik ilkesinin belirli durumlarda geçerli olmadığını iddia etmektedir. Tutarlı-ötesi mantıklardan en radikal olanı ise düşüncenin sınır durumlarında ortaya çıkan bazı çelişkilerin doğru ve gerçek olduğunu savunan dialetik mantıktır. 1970'lerde Graham Priest ve Richard Routley'in ortaya koyduğu, Priest tarafından geliştirilen dialetik mantık son yıllarda akademide hem mantık düzeyinde hem de metafiziksel imaları itibariyle etkisini göstermektedir. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalındığı için klasik mantıkta kavramsallaştırılamayan zamanın dialetik mantık içerisinde kavram düzeyinde açıklanıp açıklanamadığı tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu konu incelenirken öncelikle Aristoteles düşüncesinden hareketle klasik mantıkta zaman konusunda karşılaşılan güçlükler ortaya konulmuş, ardından dialetik mantığın gerekçelendirilmesine ve temellendirilmesine yer verilmiştir. Nihayetinde ise dialetik mantığın zaman metafiziğini nasıl ele aldığı aktarılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda, dialetik mantığın önemli imkânlar barındırdığı ama zaman metafiziği konusunda henüz bu imkânları kullanmadığı, dialetik mantıktan metafiziğe geçiş sürecinin Priest'te yeterince hazırlanmadığını ve dialetik mantıktan metafiziğe geçişin transandantal bir bakış açısı gerektirdiği tespit edilmiştir.

DiyalektikFelsefeMantık+3
Ebubekir Muhammed Deniz
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Rıza Tevfik'in sübjektivizm anlayışı ve estetik alanına etkisi

Rıza Tevfik Felsefe alanında Sübjektivizm mesleğini kabul etmektedir. Onun sübjektivizm anlayışının etkisiyle Estetik ve Sanat felsefesi ile ilgili yazılarında ortaya koyduğu argüman, varlığın hakikatinin duyu verileriyle bilinemeyeceği fikridir. Rıza Tevfik'e göre hakikat bilgisi ancak insanın şahsî hissiyatlarından doğan, sübjektif bir bilgidir. Tabiat ise sembolik bir yapıdır. Estetik ve Sanat, bu sembolik yapıda hakikat bilgisine erişebilmek kabiliyetine ve bu bilgiyi diğer insanlara aktarabilme kudretine sahiptir. Estetik ilminin unsurları ve sanatların menşei meselelerinin Sübjektivizm doğrultusunda ele alınmasıyla görülmektedir ki, sanatın gayesi şahsi hissiyatın ifade edilmesidir. İfade biçimi olarak estetik bir bilgi türü olarak temellendirilmektedir.

EstetikFelsefeSanat felsefesi+3
Memduh Yasin Özyalvaç
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Nagarcuna düşüncesinin mantık ve metafizik eleştirisi

Eski Hindistan'da mantık ilkeleri, örneğin çelişmezlik ilkesi, konu hâline getirilmese bile bilinmekteydi. Ancak mantığın konu kılınması ve o zamana kadarki bilgilerin derlenip toparlanması işini MS ikinci yüzyılda yaşamış Hint filozoflarından Nagarcuna üstlenmiştir. Nagarcuna, mantığı kullanarak, gerçekliği belli bir şekilde ve kendindeliğe sahip göstermenin bir aracı olan mantıkla, svabhava, şunya, nirvana ve çatuşkoti kavramları üzerinden bu aracın imkânlarıyla bir şeylere töz atfedilmesini bir yanılsamadan ibaret görmüştür. Geç dönem Wittgenstein'da da buna benzer bir eleştiri sözkonusudur. O da dilin bir mantığı olduğu, o mantığın bize bir gerçeklik resmi sunduğu ve bizim ancak bu yolla felsefe yapabileceğimiz gibi düşüncelerden kurtulmaya çalışmıştır. Metafiziğe karşı bu tutum 20. yüzyılın ikinci yarısında modal mantığın klâsik olmayan mantıkların modellere sahip olmasına izin verecek biçimde gelişmesiyle bir değişim geçirme eğilimine girmiştir. Bazı yeni dönem mantıkçılar, örneğin İngiliz filozof Graham Priest, çelişkilerin gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaya başlamışlardır. Doğal dilin çelişkiler içermesi düşüncesinden hareketle, dilin resmettiği gerçekliğin de bu anlamda çelişkiler içermesi gerektiği düşüncesine bir geçiş yapmış, bu düşünüş biçiminin Batı metafiziğini Hint metafiziğine yakınlaştırdığı görüşünü öne sürmüştür. Priest'in temellendirmeye çalıştığı bu görüş, Nagarcuna'nın yaklaşık iki bin yıl önce, yazdığı kitaplarda ortaya koyduğu Orta Yol düşüncesinin bir yorumu olarak ele alınabilir. Tezimizde bu bağlamda Nagarcuna düşüncesi, kavramları ve bu düşüncenin yankıları değerlendirilerek, metafiziğin geldiği nokta açısından Priest'in ileri sürdüğü gerekçeler gözönüne alınarak, Batı metafiziğinin Hint metafiziğine yakınsayıp yakınsamadığı, Hint metafiziğinin felsefe için bir açılım sağlayıp sağlamayacağı sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır.

BudizmFelsefeHindistan+4
Ayşe Yılmaz
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Kripke semantiğinin Kantçı metafizik bakımından sonuçları

Felsefe'nin en temel özelliklerinden birisi düşünme üzerine katlanmaktır. Bu sayede düşünen varlık olarak insan hem kendisini hem de kendisi dışındaki şeyleri düşünme-nin nesnesi kılabilmektedir. Felsefe'nin yetkin bir biçimde gerçekleşmesi için düşünme faaliyetindeki bu söz konusu katlanmanın bahsettiğimiz her iki yönde de gerçekleşmesi gerekir. Bu sayede bir şeyin varlığı söz konusu olduğunda varlık felsefesi (İng. Ontology), bilgisi söz konusu olduğunda da bilgi felsefesi (İng. Epistemology) alanları ortaya çıkmaktadır. Biz de tezin konusunu seçerken felsefenin en önemli bu iki alanını içerecek bir konu seçmeyi tercih ettik. Bütün bir tezde işlenen problem genel olarak dil (algı) ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir varlık felsefe-si sorunu olarak varlığın zorunlu ilkelerini ele alması bakımından Kantçı metafizik ile klasik metafizik mukayeseli olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Kant'ın bilmenin sınırlarını nasıl çizdiği ve neyin bilinebilir olduğu yönündeki görüşleri de tezde ifade edil-miştir. Aynı zamanda klasik metafiziğin nesne anlayışını büyük oranda yıkıma uğratan Kantçı metafizik ile dil felsefesinin önemli filozofları olan Frege, Russell ve Kripke'nin nesne anlayışları mukayese edilmiştir. Bu doğrultuda analitik felsefenin, özellikle de Frege ve Russell'ın nesne anlayışlarının Kantçı metafizik çizgiyi nasıl devam ettirdikleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Kantçı metafiziğin felsefe tarihinde ne kadar etkili olduğu ve günümüze kadar da etkisini sürdürdüğü dile getirilmiştir. Günümüzün yaşayan filozoflarından birisi olan Saul A. Kripke mümkün dünyalar semantiği fikri üzerinden modal mantığın tamlığı gibi önemli bir çalışmayı felsefi düşünmeye dahil etmiştir. Bu doğrultuda Kripke hem Kantçı metafiziği hem de Frege ve Russell'ın devam ettirdikleri nesnenin mekanının yargı olması görüşünü karşı olgusal önermeler üzerinden çürütmüştür. Böylece Kripke yargı üzerinden gönderimde bulunan dolaylı gönderim kuramı yerine doğrudan gönderimi mümkün kılan nedensel gönderim kuramını geliştirmiştir. Bu semantik kuram, Kantçı metafiziğin dolaylı gön-derim fikrine karşı doğrudan gönderimi savunduğu gibi bir çeşit özcülüğün de felsefi anlamda savunulabilir olduğunu göstermiştir. Tezin nihayetinde ise Kripke'nin seman-tik görüşlerinin Kantçı metafiziğin altını oyacak büyük bir potansiyele sahip olduğu tespit edilmiştir. Fakat aynı zamanda da Kripke semantiğinin mümkün kıldığı özcülük biçiminin Kantçı metafizikten ne anlamda esintiler taşıdığına da dikkat çekilmiştir.

AnlamAnlam bilimDil+4
Ümit Taştan
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kant estetiği bağlamında sanat-ahlak bağıntısı ve kavramsal sanatın zemini

Bu tezin amacı, sanatın ahlaktan özerkleştiği söyleminin arkasında gözlemlenen ahlaki duruşu çalışmaktır. Bu duruş muhatabından da aynısını bekler. Son yüzyıllara damgasını vuran "fikir olarak sanat"ın ardında yer alan sanat ve ahlak arasında kurulan ilişkinin zemini üzerine düşündüğümüzde Kant'ın "Güzel ahlaki iyinin sembolüdür" (Das Schöne ist das Symbol des Sittlich-Guten) kavramıyla karşılaştık. Bu bağlamda Kant'ın felsefesinde "iyi"nin ve "güzel"in anlamını bulmak önemliydi. Günümüze etkisi babında "yüce" de ele alındı. Çağdaş Sanat temelinde sanat ve ahlak arasındaki bağıntının yansımasını açığa çıkarmak için sanat çalışmaları ve sanat kuramlarından örnekler de sunuldu. Manet'den Duchamp'a yol alındı. Kant'ın izini takip ederek anti-retinal, düşünce pratiğine dönüşmüş kavramsal sanatı anlamak için "Neden Kant?" sorusunu cevaplamanın önemi ortaya çıktı. Kant'la başlayan bu çalışma, nihai varış noktası olarak da Kant'a ulaştı. Anahtar Kelimeler: Kant, Özgürlük, İyi, Güzel, Yüce, "Güzel İyinin sembolüdür", Kavramsal Sanat, Manet, Duchamp.

AhlakGüzelKant, Immanuel+4
Zeynep Gökgöz
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Sînâ'da Aşk ve Schopenhauer'da irade: Ontolojik bir araştırma

İbn Sînâ açısından aşk, Zorunlu Varlık tarafından var oldukça var olarak kalmak isteyen canlı, cansız bütün bir tabiata varlıklarını koruma adına bahşedilen, aynı zamanda Varlığın bizâtihî kendisine işaret eden önemli bir kavramdır. Aşkın tecellî etmesi ile varoluş bir ve aynı anlama gelmektedir ve aşk varlığın garantörü durumundadır. İbn Sînâ bir iç muharrik olarak kabul ettiği; ontolojik, epistemolojik, kozmogonik ve psikolojik olmak üzere çeşitli formülasyonlarına yer verdiği aşkı, Mutlak İyilik ile özdeş kabul etmekte ve bireysel varlıkların tamamının fıtrî bir aşk ile Tanrı'ya bağlı olduğunu ortaya koyma amacını taşımaktadır. Bu amaç dahilinde İbn Sînâ, cansız varlıklardan başlayarak ilâhî nefislere varana kadar varlık dairesinin her aşamasında tecellî eden aşkın tüm görünüşlerine rağmen küllî olduğunun altını çizmektedir. Öte yandan Schopenhauer'da bütün bir evrenin itici gücü olarak nitelendirilebilecek irade, temel gerçeklik olmakla birlikte, yaşamın sürekliliğini temin eden ve yeni yaşam formlarının açığa çıkmasını sağlayan merkezî bir kavramdır. Schopenhauer iradeyi insanın kendi varlığına ilişkin dolaysız farkındalığı/bilgisi üzerinden temellendirmektedir. "İrade (Alm. Wille) bedenin a priori bilgisi ve beden de iradenin a posteriori bilgisi"dir. Buradan çıkarılacak sonuç insanın, aynı zamanda irade olarak tezahür ettiği ve dolayısıyla iradenin her bir ediminin aynı zamanda bedenin de bir edimi olmak durumunda olduğudur. İrade bir bütün halinde ve doğanın bütününde aktif bir güç olarak kendisini göstermektedir. Schopenhauer nedensellik ilkesinden bağımsız bir biçimde işleyen iradeyi, diğer her şeyin kendisinden türediği, varlığın en temel ilkesi olarak kabul etmekle birlikte, tezahürlerinin çeşitliliği içerisinde değişmeksizin kaldığı ve birliğini daima koruduğunu düşünmüştür.

AşkNesnelleştirmeSchopenhauer, Arthur+5
Emine Aslan
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İbn Hazm ve Levinas'ta 'Benlik' ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar

Ahlâkî bir varlık olan insan için benlik hem vazgeçilmez hem de tuzaklarla doludur. Bu tuzaklar, bazen insanın kendinden kaynaklanan bazen de dışarıdan gelen bir etkenle kendini göstermektedir. İnsan bu tuzaklara karşı kendini koruma altına alabilmek, yani ahlâk sahibi bir birey olabilmek için genellikle iki tür kaynağa başvurmaktadır ki bunlar vahiy ve akıldır. Her ikisi de insanın mutluluğunu ve nefsin ıslahını amaçlamaktadır. Bu, bir süreç içinde, yoğun bir çaba sonucunda elde edilecek sonuç olup, her insan bundan dolayı kaygılanır. Kaygı ise iki yönlü olup biri geçici olanın kaygısı, diğeri ise hakikate yaklaşma kaygısıdır. Burada benin başkası ile olan ilişkisi, benin Tanrı ile olan ilişkisi ve benin kendisiyle olan ilişkisi belirleyici olup, bu üç tür ilişki benliği inşa etmektedir. İnsanın Tanrı ile olan ilişkisi önemli ölçüde metafizik, başkası ile olan ilişkisi ahlâkî ve kendisiyle olan ilişkisi hem metafizik hem de ahlâkidir. Bu ilişkiler bir birine bağlı olup, ahlâkî bir varlık olan insana bir mana ve sorumluluk yüklemektedir. İslam düşünürlerinden İbn Hazm ile Fransız filozofu Levinas'ın bu meseleye yaklaşımını ve fikirlerini dikkate alarak, araştırmamızda benlik ve benlikten kaynaklanan ahlâkî sorunlar hakkında mukayeseli bir çalışma yapılmıştır.

AhlakAkılBenlik+4
Merdan Hanıyev
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Max Scheler'de değer ve öznelerarasılık

Max Scheler'in erken dönem fenomenologlar arasında en önemli ahlak felsefecilerinden birisi olduğunu söylemek mümkündür. Bu çalışmada öncelikle Scheler fenomenolojisinin temel özellikleri, Husserl fenomenolojisiyle karşılaştırmak ve Kant felsefesiyle ilişkisi üzerinden gösterilmek suretiyle ortaya konulmaya çalışıldı. Ardından kendi etiği için nesnel bir zemin oluşturma aracı olarak Scheler'in değer teorisi incelemeye konu edildi. Son olarak onun öznelerarasılık ve sosyal alanın deneyimi üzerine görüşleri incelendi. Böylece Scheler'in etikte öznellik iddiası ve solipsizmle nasıl yüzleştiği meselesi gün yüzüne çıkartılmaya çalışıldı.

Değer teorisiEtikFelsefe+3
Yekta Münib Hatiboğlu
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Platon'da logos-mitos diyalektiği

Platon felsefesinin amacı alêtheia'nın açığa çıkartılarak, psukhe'nin mağaranın karanlığından güneşin aydınlığına çevrilmesidir. Platon mitosu bu süreçte engel teşkil ettiği gerekçesiyle eleştirmektedir. Logos ise, felsefenin temel dayanağı olarak kabul edilmektedir. Ancak Platon'un diyaloglarda logos ile birlikte sıklıkla mitosa müracaat etmesi, mitos eleştirisinin bazı kayıtlarla sınırlı olduğu; logos ve mitosun alêtheia'nın açığa çıkartılması bağlamında bazı imkânlara sahip olduğu sonucunu doğurmaktadır. Alêtheia'nın açığa çıkması bağlamında philosophia faaliyetin "diyalektik yöntem", "eros", "anamnesis" boyutları üzerinden logos ve mitosun sahip olduğu imkânların, logos-mitos arası ilişkinin mahiyetinin anlaşılması mümkün gözükmektedir.

DiyalektikFelsefeLogos+2
Hediye Yaşar
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Saf bağlamsal terimlerin transandantal zemini

Günümüz dil felsefesi çalışmaları bakımından saf bağlamsal terimlerin semantiğinin nasıl yapılacağı tartışması güncel bir meseledir. Saf bağlamsal terimlerin doğal dildeki ayrıcalıklı kullanım özellikleri bu tartışma içerisinde tespit edilmekle beraber bu ayrıcalıklı kullanımın kaynağı konusunda bir açıklama getirilmemiştir. Bu çalışma saf bağlamsal terimleri kaynağı bakımından soruşturmayı amaçlar. Çağdaş semantik anlayışına hakim olan paradigmanın kökeninde bulunan bir filozof olarak Kant'ın düşüncesi aynı zamanda bu çalışmanın da teorik zeminidir. Çalışmamız saf bağlamsal terimlerin ayrıcalıklı kullanım özelliklerinin kaynağını Kant düşüncesinde tecrübenin kuruluşunda araştırır. Bu araştırma Kant'ta tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığı eleştirel bir bakış açısıyla ele alır. Tecrübenin kuruluşuna dair araştırma sonucunda çalışmamız tecrübenin kuruluşundaki katmanlılığın dildeki bağlam duyarlı terimler arasındaki hiyerarşi ile ilişkisini tartışır.

Dil felsefesiFelsefeKant, Immanuel+1
Elif Erdemir
İstanbul 29 MayIs University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kant'ın yargı anlayışı itibarıyla Gödel tamamlanamazlık teoremlerinin bir yorumu ve bu yorumun analitik önermelerin zemini bakımından sonuçları

Kant'ın metafiziği eleme projesi semantik gelenek tarafından bir adım öteye taşınarak tüm metafiziği felsefe yapmanın zemininden çıkartarak matematiğin önermelerinin ispatının biçimsel bir dizgeler içerisinde verilebilir olduğu düşünülmektedir. İlk olarak Frege, aritmetiği mantığa indirgeme projesini geliştirmiş ve bu bağlamda dilin mantıksal olarak çözümlenmesi ile nesnel bir semantiğin kurulabileceği fikrini geliştirmiştir. Eğer aritmetik mantığa indirgenebilir ise analitik olan da mantığın kuralları tarafından gösterilebilir olacaktır. Başka bir ifade ile analitik önermelerin belirlenmesi Kant'ın iddia ettiği gibi sentez temelli olmaktan çıkartılmış olunacaktır. İşte bu sebeple Frege'nin temellerini attığı bu düşünüş biçimi temelde Kant'ın klasik metafiziği yıkıma uğratmasını Kant'ın kendi metafiziğine yöneltmiştir. Frege ve sonrasındaki semantik gelenek için bu adım ile metafiziği düşünmenin dışında tutarak metafizikten kaynaklı tüm muğlaklıkların çözebileceği düşüncesine götürmüştür. Benzer biçimde Hilbert doğru olan matematiksel önermelerin ispatlayabilmenin imkânı üzerine düşünmektedir. Başka bir deyişle Hilbert'in amacı matematiksel ispatın güvencesini sağlamaktır. Hilbert'in söz konusu amacının çıkış noktası Frege'nin matematiği mantığa indirgeme projesi olmakla birlikte Frege'den farkı matematiği mantığa indirgeme çabası değil, matematiğin simgesel aksiyomatik bir dizge içerisinde temellendirilme uğraşısıdır. Bu biçimselleştirme de dizgedeki deyimlerin semantiğinden arındırmayı gerektirir. Yani dizgedeki işaretlerin ve deyimlerin bir araya geleceği kurallar olan sentaksın kurulmasıdır. Semantik geleneğin bu felsefe yapma zemini düşünüldüğünde "her şey mantıksal bir dizge içerisinde ispatlanabilir mi ya da doğruluk ile biçimsel dizge içerisinde ispat edilebilirlik arasında bir fark var mıdır?" sorularının cevaplandırılması gerekmektedir. Söz konusu sorular Gödel'in tamamlanamazlık teoremleri dikkate alındığında doğruluk ile biçimsel ispat edilebilirlik arasında kapanmaz bir farkın olduğu görülmektedir. Gödel'in ispatını verdiği iki teori bu anlamıyla semantik geleneğin zeminini ortadan kaldırmaktadır. Bu iddianın anlaşılabilmesi için Gödel teoremlerinin bir açıklamasının verilmesi gerekmektedir. Kant'ın transandantal felsefesinde ortaya koymuş olduğu düşünsel zemin tam da bu noktada söz konusu olup Gödel teoremlerinin açıklanması için düşünsel zemini teşkil etmektedir. Gödel ile birlikte semantik geleneğin projesi nihayetlendiği için de analitik önermelerin mahiyetinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir.

Analitik felsefeBilim felsefesiDil felsefesi+6
Gökhan Şener
İstanbul 29 MayIs University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00