İnönü University
Discipline

Sociology

İnönü University

2,450

Archived Theses

5

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

TOFAŞ araç sahipliği üzerinden benlik sunumu: TR21 örneği

Modern dönem ve sonrasında tüketimin sadece tüketim olmadığı anlaşılmaya başlanmıştır. Toplumu oluşturan bireylerin, nesneleri sadece üretim amacına yönelik tüketmediği ondan ilave ve çoğu zaman sanal faydalar elde ettiği görülmektedir. Tüketimin kendisinin dahi tüketildiği bu yeni toplum, tüketim toplumu olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Tüketim toplumunda bireyler benliklerini tükettikleri nesneler üzerinden tanımlama eğiliminde olabilmektedir. Tüketimi arttırmaya yönelik yapılan pazarlama çalışmaları da sıklıkla bireylerin kendi olmalarına ve benliklerini pazarlanan ürünler üzerinden sunmalarına yoğunlaşmaktadır. Bu noktada tüketilen nesnelerin benlik sunumundaki rolü gözle görünür hale gelmeye başlamıştır. Günümüzde önemli tüketim nesnelerinden birisi olan otomobilin de erkek birey üzerindeki etkisi benze kapsamda değerlendirilebilmektedir. Erkek bireylerin satın aldıkları ve kullandıkları otomobil markaları ve modelleri üzerinden bir benlik sunumuna gittiğini gösteren işaretlerle karşılaşılmaktadır. Otomobil birçok erkek için bir güç, statü göstergesi ve topluma verilen doğrudan ve dolaylı mesajlar kümesi olarak algılanmakta ve yansıtılmaktadır. Bu çalışmada Trakya Bölgesinde (TR21) ikamet eden TOFAŞ marka otomobil sahibi erkek bireylerin otomobilleri ile kurdukları ilişki ve bu ilişkinin benlik sunumları üzerindeki etkileri irdelenmiştir.

Tüketim
Yasin Akkuş
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Erken Cumhuriyet döneminde beden politikaları ve spor

Spor, insan yaşamında sanıldığından daha fazla etkilidir. Sporun sahip olduğu dinamikler ve toplum ile ilişkisi insan yaşamında belirleyici bir role sahiptir. Sporun toplumsal hayattaki etkisi iktidar ile kurduğu ilişki bakımından değerlendirilmelidir. Çünkü iktidarlar sporu bir araç olarak değerlendirir. Sporun bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılması sporu olduğundan daha fazla karmaşık bir duruma sokar. Dolayısıyla bu noktada spor ve iktidar ilişkisini iyi analiz etmek gerekir. Öte yandan spor, insanların bedensel olarak gösterdiği bir faaliyet olduğundan doğrudan beden çalışmalarının da konusunu oluşturur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren toplumu zihinsel ve fiziksel olarak dönüştürme amacı içinde olduğu görülür. Bu dönüşüm toplumun her alanında olduğu gibi spor alanında da kendisini gösterir. Türkiye Cumhuriyeti'nin erken dönemi bürokratlarında da sporu kullanarak yurttaşların bedenini arzu edilen bir forma sokma amacı güdüldüğü görülür. Böylelikle kalkınmanın en temel faktörü olan nüfus niceliksel ve niteliksel olarak arttırılacaktı. Bu sebeple bürokratlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllardan itibaren yurttaşların bedenine oldukça ilgi göstermiş, bu bedenleri spor vasıtasıyla ve iktidarın talepleri doğrultusunda şekillendirmek istemiştir. Dolayısıyla beden, spor ve siyaset arasında sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir alan ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada Türkiye Cumhuriyeti'nin erken döneminde spor, beden ve siyaset ilişkisi incelenmektedir. Bu ilişki ele alınırken konu ile ilgili olarak yazılan tezlere, makalelere, kitaplara ve dönemin gazete yazılarına başvurulmuştur. Bu bakımdan çalışma daha önce atıf yapılmayan kaynakları da içermektedir. Erken Türkiye Cumhuriyet'inin erken dönemlerindeki spor, beden ve siyaset arasındaki ilişki zengin bir bilgi ağına sahiptir. Dolayısıyla çalışma iç içe geçen spor, beden ve siyaset ilişkilerini aydınlatması bakımından önem taşımaktadır.

Spor politikasıSpor sosyolojisi
Enes Atakan Çakır
Tekirdağ Namık Kemal University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de afet sonrası psikososyal destek uygulamalarının afet sosyolojisi bağlamında değerlendirilmesi

Bu çalışma ile Türkiye'de afet sonrası yapılan psikososyal destek uygulamalarını afet sosyolojisi bağlamında değerlendirmek amaç edinilmiştir. Bu amaca bağlı kalınarak elde edilecek bulgular ve sonuçlar ışığında, Türkiye'de uygulanan afet sonrası psikososyal destek uygulamalarının niteliği, verimliliği ve uygulanabilirliğinin artırılması hedeflenirken afet sosyolojisi literatürüne katkı sunmak alt amaç olarak belirlenmiştir. Modern insan kendi eliyle riskler yaratmış, risklerin ve afetlerin öngörülemezliği nedeniyle olası risk ve afetlere karşı önlemler alma ihtiyacı hissetmiştir. Önlemlerden arasında olan Afet yönetim planlarının modernleşmesi gerekliğinden dolayı Türkiye'de afet sonrası uygulanan psikososyal destek uygulamalarının dahil edildiği bütüncül afet yönetimi uygulanmaktadır. 1999 Marmara depreminden sonra afetlerde psikososyal destek uygulamanın; afetzedelerin sosyal ve psikolojik uyumsuzluklarını/bozukluklarını önemle ve giderme konusunda etkin olduğu, bireylerin afet öncesi rutinlerine dönüş kapasitelerini artırdığını söylemek mümkündür. Çalışmanın amacına ve önemine bağlı kalınarak, nitel araştırma desenlerinden biri olan fenomenoloji deseni kullanılmış, kartopu yönetimi aracılığıyla katılımcılara ulaşılarak derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Sonuç olarak, uygulayıcıların uygulama hedefleri ile literatürde bulunan amaçların uyumlu olduğu ancak uygulama sonucunda hedeflere ulaşım konusunda doyum yaşanmadığı, uygulayıcılarının yeterli eğitim ve tecrübelerinin olmaması, afet sahasında yaşanan iletişimsizlik-koordinasyon eksikliği ve akut dönemde uygulamanın başlatması nedenlerinden dolayı uygulamanın yeterli nitelikte olmadığı düşünülmekte olup elde edilen sonuçlarla uygulamanın geliştirilmesi için önerilere yer verilmiştir.

AfetlerPsikososyal destek
Baran Kaya
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Gençlerin dijital teknolojiyi kullanma biçimleri ve dijital şiddet üzerine nitel bir çalışma

Şiddet, yaşanılan çağın özelliklerini alarak varlığını sürdüren ve toplumsal hayatın neredeyse her döneminde var olan bir olgudur. Nitekim dijitalleşmenin etkileriyle birlikte gündelik yaşam pratiklerinin dijital ortamlara taşınması gibi şiddetin de artık dijital bir yönünden bahsetmek mümkün hale gelmiştir. Bugün teknolojik araçlar ve özellikle internet en çok gençler tarafından yaygın kullanılmaktadır. Dijital teknoloji araçları, gençlerin gündelik yaşamında öğrenme, bilgiye ulaşma, arkadaş edinme, haberleşme ve sosyalleşme gibi birçok imkân sunması ile birlikte bu imkânların kötü amaçlı kullanımları sonucunda yeni bir şiddet türü olan dijital şiddetin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Araştırma, gençlerin dijital teknoloji araçlarını kullanırken sanal ortamlarda karşılaştıkları dijital şiddet deneyimlerini ve dijital şiddet farkındalıklarını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu çerçevede araştırma verileri, 10 kadın genç ve 10 erkek genç olmak üzere toplam 20 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak, derinlemesine görüşme tekniği ile yüz yüze gerçekleştirilen görüşmelerden elde edilmiştir. Araştırma verileri analiz edilirken oluşturulan kategorilendirmeler sonucunda araştırmaya uygun temalar belirlenerek bulgular betimsel analiz tekniğiyle açıklanmıştır. Elde edilen verilerden hareketle çalışma sonucunda gençlerin dijital teknoloji araçları kullanımı ve dijital ortamlarda kurdukları etkileşimlere bağlı olarak dijital şiddet eylemlerini deneyimledikleri saptanmıştır.

Saime Akın
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Aile çiftçiliği ve sürdürülebilir tarım: Çilek yetiştiricileri üzerine bir araştırma Hüyük ilçesi örneği

Aile çiftçiliği, aile üyelerinin tarımsal üretim süreçlerine doğrudan katılımını ve bu süreçlerdeki rollerini ifade etmektedir. Bu kavram, aile bireylerinin tarım işlerine aktif katılımı, üretim süreçlerindeki iş bölümü ve bu faaliyetlerin aile ekonomisine olan katkısını içermektedir. Ayrıca, aile çiftçiliği, yerel gıda güvenliği ve sürdürülebilir tarım uygulamalarıyla da ilişkilendirilmektedir. Sürdürülebilir tarım kavramı, çevresel etkileri azaltan, doğal kaynakları koruyan ve uzun vadeli tarımsal verimliliği destekleyen tarım uygulamalarını ifade etmektedir. Bu tanım, ekolojik dengeyi gözeterek yapılan tarım faaliyetlerini, toprağın ve su kaynaklarının korunmasını, biyoçeşitliliğin sürdürülmesini ve tarımın sosyo-ekonomik sürdürülebilirliğini kapsamaktadır. Bu çalışmada, Konya'nın Hüyük ilçesindeki aile çiftçilerinin tarımsal üretim ve sürdürülebilir tarım konularındaki farkındalıklarını araştırılmaktadır. Kır sosyolojisi, tarım ve gıda sosyolojisi ve kapitalizmin tarım üzerindeki etkileri üzerine yoğunlaşırken, tarımın tarihsel gelişimini ve modernleşme sürecini incelemektedir. Araştırma, tarımın sosyal, ekonomik ve politik boyutlarıyla kırsal yaşamın dinamiklerini ve değişimlerini ele almakta ve kırsal toplumların tanımı, dinamikleri, kalkınma politikaları üzerine derinlemesine bir bakış sunmaktadır. Ayrıca, tarımın gelişimi ve toplum üzerindeki etkileri tartışılırken, aile çiftçilerinin tarımsal üretim ve sürdürülebilir tarım konusundaki farkındalığının anlaşılması amaçlanmaktadır. Bu kapsamda araştırma beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde tarım ve tarımsal üretime yönelik kavramsal ve kuramsal çerçeveye yer verilmiştir. İkinci bölümde aile çiftçiliği ile ilgili kavramlara odaklanılmıştır. Üçüncü bölümde, sürdürülebilir tarım kavramı özellikle gıda güvencesi ve gıda güvenliği bağlamında değerlendirilmiş ve ayrıca bu kavramlar sosyolojik kuramlar çerçevesinde ele alınmıştır. Dördüncü bölümde araştırmanın amacı, kapsamı ve önemine yer verilmiştir. Son bölümde ise saha araştırmasından elde edilen veriler, çalışmanın teorik bölümleri kapsamında yorumlanmıştır.

Sürdürülebilir tarım
Mustafa Özcan Taşkesen
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Batı Akdeniz'in yaşlılık ritmi; fiziksel engelli yaşlıların gündelik yaşam pratikleri ve toplumsal yaşama katılımları

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de yaşlanmanın hızla ilerlediği gözlemlenmektedir. Demografik olarak ülkemizin yaşlı oranı giderek artarken bu oran içerisinde dezavantajları ile yer alan yaşlıların oranı da her geçen yıl büyümekte ve projeksiyonlar büyümenin devam edeceğini öngörmektedir. Bu nitel araştırma, demografik değişimlerin etkisini vurgulayarak Batı Akdeniz'de yaşlanan fiziksel engelli bireylerin gündelik yaşam pratikleri ve sosyal katılımları hakkında derin bir anlayış sağlamayı amaçlamaktadır. Fiziksel engelli yaşlı bireylerin yaşadığı zorlukları ve bu zorlukların günlük yaşam pratikleri ve sosyal katılımlar üzerindeki etkilerine odaklanarak, yaşlılık ve engellilik kesişimini derinlemesine ele alan bakış açısı araştırmanın özgünlüğünü göstermektedir. Dört bölümden oluşan bu araştırmanın birinci bölümünde araştırmanın konusu, amacı, önemi, çalışma grubu, yöntem ve teknikleri yer almaktadır. İkinci bölümde ise yaşlılık, yaşlanma ve engellilik ile ilgili kavramsal çerçeve yer almaktadır. Gündelik yaşam ve mekâna ilişkin kuramsal temeller ise üçüncü bölümde bulunmaktadır. Dördüncü bölümde ise "yarı yapılandırılmış" soru formu ile gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerin içerik analiz yöntemiyle çözümlenerek yorumlanması yer almaktadır. Araştırmanın sonuçları, fiziksel engellerin yaşlı yetişkinlerin günlük rutinlerini ve sosyal yaşamlarını önemli ölçüde etkilediğini göstermiştir. Çok sayıda engelle karşılaşmalarına rağmen, birçok katılımcı günlük faaliyetlerini bağımsızlıklarını destekleyecek şekilde ayarlamaktadır. Günlük rutinleri ve sosyal etkileşimleri belirli temalar etrafında dönmekte, bu da daha huzurlu ve yapılandırılmış bir şekilde yaşamalarına olanak sağlamaktadır.

Sultan Kılıç
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İranlı göçmenlerin Türkiye'ye yönelik yeni göç eğilimleri: Antalya örneği

Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla farklı kökenlerden gelen göçmenler için hem geçiş hem de varış ülkesi konumundadır. 1979 İran İslam Devrimi ile kurumsallaşan şeriat yönetimi ve dini baskılar, İran'da siyasal ve toplumsal sorunlara yol açarak önemli itici göç faktörleri oluşturmuştur. Türkiye ise 1951 Cenevre Sözleşmesi'nin imzacıları arasında yer almakla birlikte, coğrafi kısıtlama nedeniyle yalnızca Avrupa kökenli göçmenleri mülteci statüsünde kabul etmektedir. Bu nedenle İranlı göçmenler, Türkiye'yi çoğunlukla geçici bir durak olarak kullanmakta ya da bu düşünce ile göç ederek kalıcı hale gelmektedir. Araştırmanın amacı, şeriat rejimin bireyler üzerindeki etkisiyle 1980 yılından itibaren Türkiye'ye yönelik gerçekleştirilen göçlerin yeni göç eğilimlerini incelemektedir. Everett Lee'nin itme-çekme kuramı temel alınarak, İran'daki dini ve siyasal baskılar "itici faktörler", Türkiye'deki görece özgür yaşam koşulları ise "çekici faktörler", göç kararının alınması "kişisel faktörler" olarak ele alınmaktadır. Çalışma süresi boyunca katılımcıların eğitim seviyesi, varış noktasına ilişkin bilgileri nedeniyle ara engellerin açığa çıkmaması da çalışma içerisinde yer alan önemli bulguların başında gelmektedir. 2024 yılında Antalya'da yaşayan İranlı göçmenlerle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen veriler tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Dini baskılar, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılıklar, cinsel yönelim ihlalleri ve siyasal muhalefetin bastırılmasının göçü tetiklediğini göstermektedir. Aynı zamanda bu nedenlerle gerçekleştirilen göçler tarih boyunca gerçekleştirilenler ile benzer özellikler taşımaktadır. Buna rağmen son yıllarda İran'dan Türkiye'ye siyasi nedenler ile gelen İranlılar yeni göç eğilimlerini açığa çıkarmıştır. Bu yeni eğilimlerin temel belirleyicileri ise eğitim seviyesi, varış noktasına daha öncesinde yapılan turistik ziyaretler ve ekonomik refah seviyesinin yüksek olmasıdır.

Uluslararası göçZorunlu göç
Hidayet Çiçek
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Toplumsal hafıza mekânı olarak çarşılar: Antalya çarşıları örneği

Genel tanımıyla hafıza, bireylerin ve toplumların, geçmişi ve geçmişin tezahürlerini, bilgi ve pratiklerini, kültürel kodlarını ve sembolik temsillerini, sözlü veya yazılı sanatlarını bilinçli olarak ya da farkına varmadan koruması, sürdürmesi ve aktarmasıdır. Bu süreç, bireysel veya toplumsal düzeyde zihinlerinde, bedenlerinde, ritüellerinde, anmalarında, kutlamalarında, mekânsal çerçevelerinde, anıt mekânlarında veya sembolik ögelerinde gerçekleşir. Hafızanın inşasında rol oynayan bu dinamikler aynı zamanda hatırlama sürecinin referans ögelerine işaret eder. Toplumsal hafızanın inşasında rol oynayan kent, kentsel mekân ve mekânsal dokular, toplumsal hafızanın konumlandığı ve muhafaza edildiği yerlerdir. Hafıza ve mekânsal çerçeveler birbirini etkileyen ve üretendir. Bu doğrultuda hafıza, toplumsal hafıza ve mekân ilişkisinin anlaşılması önemlidir. Kentsel mekânsal dokular içinde olan çarşılar, mimari yapı olmasının ötesinde tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamları açısından kentin ayrılmaz unsurlarındadır. Söz konusu mekânlar, konumlandığı bölgede/kentte ticari, kültürel, ekonomik ve toplumsal yaşam alanlarını, kentin kimliğini ve dokusunu temsil eder. Çarşı mekânlarının kendisi hafızanın hem nesnesi hem de öznesidir. Çarşı mekânları birer hafıza mekânı olduğu gibi toplumsal hafızayı da inşa etmektedir. Bu anlamda bireylerin, çarşı mekânlarıyla olan ilişkileri, etkileşimleri, deneyimleri ve algılamaları mekânlar üzerinde inşa edilen hafızanın anlaşılması açısından önemlidir. Bu çalışma, hafıza, toplumsal hafıza ve mekân ilişkisi çerçevesinde çarşıların toplumsal hafızadaki yerini incelemektedir. Çarşı mekânlarının hafızayı nasıl inşa ettiği, bu süreçte hatırlama ve unutma biçimlerinin nasıl şekillendiği ile çarşı mekânlarının dönüşümünün hafıza olgusu, hatırlama ve unutma biçimleri üzerindeki etkisi araştırmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Bu araştırma Antalya'da bulunan Demirciler İçi Çarşısı, İki Kapılı Han, Tek Kapılı Han, Pazar Hamamı, Zincirli Han, Kalekapısı-Kapalıyol, Dönerciler Çarşısı ve Kaleiçi çarşılarında yürütülmüştür. Tez kapsamında, araştırma alanını oluşturan tarihi çarşı mekânlarından yola çıkarak; çarşı kültürü ve mekânını şekillendiren unsurlar, tarihsel, ekonomik ve toplumsal bağlamları, önem ve işlevleri, kentteki temsilleri ile toplumsal hafızada nasıl yer aldıkları ve toplumsal hafızayı nasıl inşa ettikleri incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın yöntemsel yaklaşımı fenomenolojik araştırma yaklaşımına dayanmaktadır. Araştırmanın niteliksel verileri, çarşı esnafları veya zanaatkarları olan 58 (7 Kadın-51 Erkek) katılımcı ile yapılan derinlemesine mülakatlarla elde edilmiştir. Alan araştırması Nisan-Ekim 2022-Ocak 2024 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular, sekiz ana tema ve bunlara bağlı alt temaları çerçevesinde analiz edilmiştir.

Salih Aktin
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Tüketim toplumunun eylem alanlarından biri olarak medikal tüketim olgusu (Batı Akdeniz uygulaması)

Modern toplumda toplumsal değişmeye yönelik bir kavrayışa sahip olmak için referans alınacak iki temel kavramdan biri "üretim" diğeri ise "tüketim"dir. Zira toplumsal değişme üzerine yapılmış kavramsal/kuramsal ve uygulamalı çalışmalar da bunu doğrular niteliktedir. Liberal ekonomi başlangıçta üretim üzerinden tasarrufu vurgulayarak sağladığı kâr ve kazancını, tüketim toplumunda tüketim üzerinden israfı vurgulayarak sürdürür. Bu süreçte sabit, kesin ve sürekli kimliğiyle kurumların etkisindeki rasyonel birey, akışkan, belirsiz ve değişken kimliğiyle kırılgan bireye dönüşür. Ekonomi temelli bir toplumsal değişme toplum ve bireyin yanı sıra onların içinde bulundukları kurumları da değiştirir. "Paradigma değişimi" olarak ifade edilen bu değişme teoride değişen bakış açısıyla ilişkilidir. Bu çalışmada tıptaki paradigma değişimi ve bu değişimin etkileri teori ve uygulamada ortaya konmaktadır. Tüketim toplumunda hastalık/sağlık/fiziksel görünüm bireylerin tüketime yönelmesinde en etkili araçlardan biri haline gelmiş durumdadır. Teoride tüketim toplumu temelinde bireylerin beden sağlığı ve fiziksel görünüşlerine yönelik tüketimlerine işaret eden "medikal tüketim" kavramı geliştirilmiş ve bu kavramın tanımı, kapsam ve sınırları, birey ve toplum açısından etkileri tartışılmıştır. Uygulamada ise öncelikle medikal tüketimin gündelik toplumsal yaşamdaki görünümü betimlenmiştir. Sonrasında ise bu çalışmada bireylerin, medikal tüketimle ilişkilerini etkilediği iddia edilen demografik, sosyal ve sağlıkla ilişkili olarak bireyi kırılgan yapan özellikler açısından medikal tüketim eğilimleri analiz edilmiştir. Bu amaçla Antalya, Burdur ve Isparta illerini kapsayan Batı Akdeniz bölgesinde medikal tüketim pratiklerine başvuran 18 yaş ve üzeri 400 katılımcıya ulaşılmıştır. Tüketim toplumunda tüketici rolünü üstlenen bireyin, sağlık ve fiziksel görünümüyle ilişkili olarak sık sık medikal tüketim pratiklerine başvurduğu gözlemlenmiştir. Bireylerin medikal tüketimle ilişkilerinin; demografik ve sosyal özelliklerine göre değişkenlik gösterdiği, sağlıkla ilgili kırılgan özelliklerine göre ise çoğunlukla değişkenlik göstermediği tespit edilmiştir.

Amine Aydın
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kadına yönelik şiddetle mücadele aktörlerinin 6284 sayılı yasaya bakışı: Erzurum örneği

Kadına yönelik şiddetin sadece "kadının sorunu" olmaktan çıkarak toplumun bütününü ilgilendiren bir sorun olduğunun kabul edilmesi uzun çabaların bir sonucudur. Süreç, kadına yönelik şiddet sorununun kamuoyunun ve devletin gündemine taşımasıyla başlamış; şiddeti önlemek için koruyucu ve önleyici tedbirler alınması, kadınların insan olmaktan kaynaklanan hak ihlallerinin sonlandırılması, gerek kamusal alanda gerekse özel alanda kadınların haklarını kullanması sağlanarak kadının görünürlüğünün artırılması gibi birçok alanda sürmüştür. Sonuçta kadına yönelik şiddet sorunun çözümüne yönelik uygulamalar geliştirilmiş, tedbirler alınmış ve yasal düzenlemeler yapılmıştır. Türkiye'de de bu doğrultuda kadına yönelik şiddeti önlemek, şiddet mağduru kadınları korumak, kadınları güçlendirmek için gerekli adımları atmak ve şiddet uygulayanı rehabilite etmeye yönelik uygulamalar geliştirmek amacıyla 6284 sayılı kanun yürürlüğe girmiştir. Ancak 6284 sayılı yasanın, kadına yönelik şiddeti önlemede yetersiz kaldığı, günümüzde bu sorunun medyanın ve kamuoyunun gündeminde kapsamlı bir yer tuttuğu ve önemli güncel sorunlardan biri olarak devam ettiği açıktır. Şiddetin boyutlarının gün geçtikçe artarak devam ediyor olması 6284 sayılı yasanın amacını gerçekleştirme yeterliliğini ve yasa kapsamında uygulanan koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkinliği ile cezaların caydırıcılığını sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Yapılan bu çalışma ile kadına yönelik şiddeti önlemek ve şiddet ile mücadele etmek için uygulamaya konulan 6284 sayılı yasanın neden etkili olmadığı/olamadığı, şiddetle mücadelede aktif rol alan aktörlerin bakış açılarıyla sorgulanmıştır. 6284 sayılı yasa kapsamında uygulanan koruyucu-önleyici tedbirler ve cezalar ile yasanın tümünün şiddeti önlemedeki etkinliği, şiddetin toplumsal kaynağı, şiddetin neden önlenemediği, yasanın uygulanma aşamasındaki eksikliklerin ve yanlışların neler olduğu, şiddetin tekrar etmesinin sebepleri, şiddetle mücadele aktörlerinden olan, Kolluk (Emniyet ve Jandarma), Aile Mahkemesi, Baro (Avukatlar), Üniversite (Erzurum Atatürk Üniversitesi), Belediye (E.B.B.) ve Sivil Toplum Kuruluşlarının (KADEM) bakış açısından ele alınarak sorgulanmış ve değerlendirilmiştir.

Enes Keleş
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'deki mülteci kadınların göçmenlik ve kadınlık deneyimleri: Eskişehir'de Afgan göçmen kadınlar

Uluslararası göç hareketinde Afganistan, 7 milyon göçmenle dünyanın en fazla göç veren 10. ülkesidir. İran ve Pakistan başta olmak üzere çeşitli ülkeler ve Türkiye Afgan göçüne ev sahipliği yapmaktadır. Türkiye'deki Afganlar, 118 bin 079 kişiyle Suriyelilerden sonra ikinci en büyük yabancı uyruklu grup olarak sığınmacı statüsünde uydu kentlere yerleştirilmektedir. Eskişehir, 8 binden fazla Afgan sığınmacının yaşadığı bir uydu kenttir. Afgan göçünün yarısını oluşturan farklı kimliklere sahip Afgan kadınların göç deneyimi, toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıfsallık ilişkileri bağlamında ele alınmaktadır. Peştun, Tacik, Özbek ve Hazara olmak üzere toplamda 20 Afgan sığınmacı kadınla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği çalışmada temalar ve kategorilerin oluşturulmasında Crenshaw'ın farklı kesişimsellik modellemesi temel alınmıştır. Tüm etnik ve farklı gelir gruplarından gelen kadın katılımcılar için kadın olmak ve erken yaşta evlenmek geleneksel kadınlık kimliğinin ön kabulüdür. Kadın göçü bağlamında göçün öznesi olarak Tacik kadınlar bağımsız katılımda karar verici konumlarıyla diğerlerinden ayrışmaktadır. Patriyarka egemenliğinde kadınlığı inşa eden Peştun, Tacik ve Hazara kadınlar kendi yerel ve etnik kimliklerine eleştirel bakarken, Özbek kadınlar genellikle geleneksel kadınlık rolleri ve iş bölümünde daha muhafazakâr ve kabullenicidirler. Kamusal alan deneyimleri bağlamında ise Şia Hazara kadınların kültürel değişimleri özellikle eğitim ve istihdama katılımlarını artırarak, geleneksel rollere ve baskılara dirençlerini artırmaktadır. Sığınmacı Afgan kadınların yerel geleneksel cinsiyetçi kodlara kısmen eleştirel bakabilseler de cinsiyetçi kodlar etnik, geleneksel ve kültürel patriyarkal değerlerle çevrelenmeye devam etmektedir. Sığınmacılık statüsünün belirsizliğinde Türkiye'de kalış süresi uzadıkça cinsiyete dayalı baskılar ve sınıfsal kesişimsellikler yoksul yaşamla birlikte tüm katılımcı Afgan kadınların üzerindeki patriyarkal baskıları ve gelecek kaygısını farklı düzlemlerde daha da artacak gibi görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Afgan Göçü, Afgan Kadınlar, Sığınmacılık, Kesişimsellik Yaklaşımı, Crenshaw Modeli, Türkiye, Eskişehir.

Emine Türkmen Er
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Aile içinde kadına yönelik şiddet: Isparta'da yaşayan Suriyeli kadınlar üzerine bir alan araştırması

Toplumsallaşma süreci ile erkek otoritesi arasında aile içinde kadına yönelik şiddet konusunu ele alan araştırmamızda bu olgusunun tarihsel, kültürel ve toplumsal boyutlu bir olgu olduğunu görüyoruz. Bu olgu zaman ve mekânla sınırlı değil, insanın varlığıyla ve aile içindeki kadın ve erkek arasındaki karşılıklı ilişkilerle bağlantılıdır. Bu araştırma, dört bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde tarihsel süreçte kadına yönelik şiddeti, şiddetin aşamalarını, yaşadıkları çevreden maruz kaldıkları en önemli şiddet biçimlerini ele alarak kadına yönelik şiddetin en önemli nedenlerini, kadına yönelik şiddetin bireysel düzeyde ve toplum üzerinde yarattığı en önemli etkilerin neler olduğunu araştırarak belirttim. İkinci bölümde aile ve erkek otoritesi kavramı; bu kavram aracılığıyla otoritenin tarih boyunca geçirdiği aşamalar, bireyler arasındaki şiddetin oluşumuna dair en yaygın teorileri belirttim. Özne ile nesne arasında şiddet rolünün nasıl oluştuğu, şiddet uygulayan kişinin karakteristik nitelikleri ile şiddete maruz kalan kişiyi karakterize eden özellikler de bu bölümün konusudur. Üçüncü bölümde saha araştırmasıyla ilgili olarak araştırmanın amacından, araştırmada kullanılan yöntem ve araçlardan, araştırma hipotezlerinden de bahsettim. Dördüncü bölüm saha araştırmasını ve ankete katılanlara ilişkin olgusal ve yargısal verileri içermektedir. Bu araştırmayı Türkiye'nin Isparta ilinde istismara uğrayan yirmi göçmen kadın örneğine uyguladım ve nitel araştırmayı kullanarak vaka çalışması yaklaşımını kullandım. Görüşme ve gözlem araçlarını yöntem olarak kullandım. Daha sonra bu vakaları analiz ettim ve araştırmanın amacına uygun sonuçlar elde ettim.

Sosyoloji
Emine Hufni
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sembolik etkileşimcilik perspektifinden boşanmanın tek ebeveynli aile deneyimlerine etkisi: Eskişehir örneği

Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de boşanma oranları giderek artmakta ve yeni bir aile türü olan tek ebeveynli ailelerin sayısı da her geçen gün çoğalmaktadır. Aile tiplerinin çeşitlendiği günümüzde Türkiye'de en görünür olan yeni aile tipi ise tek ebeveynli ailedir. Bu yeni aile türü, ailenin dönüşümünün kaynaklarının ve yeni aile türlerinin ortaya çıkış dinamiklerinin neler olduğu ve sonraki süreçlerde işlevlerini nasıl yerine getirdiği vb. birçok soruyu da beraberinde getirmektedir. Bu tez çalışmasında söz edilen gelişmelerden yola çıkarak tek ebeveynli aile türünü ortaya çıkaran koşullar ve süreç, boşanmış kadınların deneyimleri üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel amacı evlilik kararının alınmasından tek ebeveynliğe kadar giden süreci ve boşanma sonrası deneyimleri aileye ilişkin çeşitli toplumsal sembollerin (aşk, evlilik, cinsiyet rolleri, çocuk, ebeveynlik, boşanma vb.) dönüşümü ekseninde ortaya koymaktır. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği araştırma kapsamında 12 tek ebeveyn kadın ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler tematik analiz tekniği ile analiz edilmiş ve dört ana tema altında bulgular değerlendirilmiştir. Sembolik etkileşimciliği kuramsal arka plan olarak benimseyen araştırmanın sonuçları, söz edilen sembollerin anlamının değişmesi ile birlikte, kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin de yeniden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Tek ebeveynli ailelerin hane reisinin ağırlıklı olarak kadınlardan oluşması ise toplumsal cinsiyet rol ve sorumlulukları bağlamında farklılaşan deneyimlere işaret etmektedir. Toplumda baskın olan geleneksel aile algısının, tek ebeveynli aile yapılarını görünmez kıldığı ve bu durumun kadınların karşılaştığı zorlukları daha da derinleştirdiği anlaşılmaktadır. Bu çalışma boşanma deneyimini kadınların eğitim seviyelerinin yükselmesi ve çalışma yaşamına girmesi gibi makro etkenlerle sınırlandırmak yerine tek ebeveynlerin deneyimlerinden yola çıkarak anlamanın ve değişen toplumsal semboller göz önünde bulundurularak aile politikalarını şekillendirmenin önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Boşanmış ailelerParçalanmış ailelerTek ebeveynli aile+1
Esma Dere Turmuş
Süleyman Demirel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İdeal annelik miti ve erken dönem annelik deneyimi: Toplumsal beklentilerin anneler üzerindeki etkisi

Bu çalışma modern toplum tarafından idealize edilen "annelik miti" ile kadınların erken dönem annelik deneyimleri arasındaki çatışmayı ve bu sürecin anneler üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Çalışmanın temel amacı bu mitin annelerin duygu durumlarına, kendi anneliklerini inşa süreçlerine ve günlük yaşam pratiklerine yansımalarını kendi anlatıları üzerinden derinlemesine anlamaktır. Bu amaçla nitel araştırma deseni benimsenmiş, Türkiye'nin farklı illerinde yaşayan ve 0-12 aylık bebeği olan 15 anneyle yapılan derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler betimsel analiz yöntemiyle çözümlenmiştir. Araştırmanın bulguları annelerin idealize edilmiş beklentileriyle, deneyimlenen anneliğin arasında derin bir çatışma olduğunu ortaya koymaktadır. Bu süreçte anneler yoğun bir kaygı, suçluluk ve yalnızlık hissetmektedir. Toplumsal baskı; emzirme süreçlerinde, sosyal medyadaki ideal annelik performanslarında ve geleneksel beklentilerde kendini göstermektedir. Annelerden çalışma durumu, maddi koşullar ve kuşaklar arası değişen annelik rollerinden bağımsız mükemmel annelik beklenmektedir. Buna karşın anneler bu baskılar karşısında pasif kalmamakta, kendi otoritelerini kurma çabası göstermekte, dayanışmakta ve aktif başa çıkma stratejileri geliştirmektedir. Anahtar Kelimeler: İdeal Annelik Miti, Erken Dönem Annelik, Toplumsal Baskı, Annelik Deneyimi, Toplumsal Cinsiyet.

AileAnnelik
İlkay Uysal
Süleyman Demirel University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolombiya'da kapitalizm ve depresyon: Şirket çalışanlarındaki depresyon deneyimleri üzerine bir araştırma

Bu doktora araştırması, çağdaş kapitalizm ile depresyon arasındaki ilişkiyi sosyolojik, fenomenolojik ve sömürgecilik karşıtı bir bakış açısıyla incelemektedir. Psikolojik acıyı tıbbileştiren ve bağlamından kopuk farmakolojik çözümleri teşvik eden biyomedikal hegemonyaya karşı çıkan çalışma, egemen psikiyatri söylemini ve bunun neoliberal mantıkla olan bağlarını eleştirel bir şekilde sorgulamaktadır. Kolombiya örneğinden yola çıkarak, depresyonun sömürgecilik tarihi, ekonomik bağımlılık ve piyasaya uyumlu öznelik üretimi çerçevesi dışında anlaşılamayacağı öne sürülmektedir. Araştırma, acının yaşanmış deneyimini görünür kılmak ve Batı bilimi tarafından dayatılan evrensel modellere meydan okumak için fenomenolojiden yararlanmaktadır. Amaç, depresyonu tanımlamak değil; onu belirli bir sosyokültürel bağlamda, siyasi, tarihsel ve simgesel boyutlarıyla birlikte nasıl yaşandığını anlamaktır. Yarı yapılandırılmış görüşmelere dayalı niteliksel bir yaklaşımla, kendini depresyonda hisseden bireylerin tanıklıkları toplanarak bu kişilerin akademik söylemdeki sesleri yeniden duyurulmak istenmiştir. Bu görüşmelerin fenomenolojik analizi sonucunda iş güvencesizliği, kurumsal yabancılaşma, kişisel zamanın kaybı ve baskıcı güç ilişkileri gibi temel temalar ortaya çıkmıştır. Araştırma, depresyonun yalnızca bireysel bir patoloji olmadığını, aksine, küreselleşmiş kapitalizmin eşitsizlik ve süregelen sömürgeci tahakküm koşullarında ürettiği yapısal bir huzursuzluk biçimi olduğunu ortaya koymaktadır.

Julıan Davıd Rodrıguez Camacho
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Dini içerikli popüler romanlarda dindarlığın dönüşümü

Bu tez çalışmasında, 1980'li yıllardan bugüne dindarlığın dönüşümü analiz edilmiştir. Çalışmanın amacı, dini içerikli popüler romanlarda, kahramanlar aracılığıyla gösterilen dindarlıkların gündelik hayatın dönüşümü bağlamında incelenmesidir. Bu bağlamda çalışmada İslami bilginin ve kültürün görünürlüğü konusunda bireylerin inşa ettiği mesafelerin oluşum ve dönüşümü detaylı bir şekilde incelenmiştir. Tezin kuramsal arka planında, roman kahramanları deneyimini yapı ve fail etkileşimi bağlamında okumayı mümkün kılan bir çerçeve ön plana çıkarılmıştır. Çalışmada, gündelik hayatın değişen alan ve pratiklerini; dindarlık algısının oluşumu ve algının etkileme potansiyelini gösteren çevresel-toplumsal faktörler, toplumsal ilişkiler, benlik sunumu, gündelik pratikler ve mekânsal bulunma oluşturmuştur. Çalışma nitel araştırma yöntemiyle kurgulanmış, içerik analizi tekniğiyle çözümlenmiştir. Analizlerin kodlanmasında MAXQDA (2022) programı kullanılarak 655 kod elde edilmiştir. Analizler doğrultusunda dini bilgiyi uygulama konusundaki deneyimlerin, kuşatıcı etkiden bireyselleşme etkisine bir dönüşüme uğradığı sonucu elde edilmiştir. Ayrıca roman kahramanları deneyimleri, bireyselleşme etkisinin insanın dini bilgiyle gündelik yönelimini çerçevelendiren toplumsal koşullardan (tarihten, siyasetten, kültürden vs.) arınma, pozitif dini algı ve kendiliğindenliğe ulaşarak rasyonel bir insan-tanrı ilişkisi kurma, kendini gerçekleştirme şeklinde yansıdığını göstermiştir. Anahtar kelimeler: Dini içerikli popüler roman, din, dindarlık, dindarlık dönüşümü, gündelik hayat.

Rukiye Geçer
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Aşiret yapısı bağlamında yaşlılığın inşası ve yaşlıların sosyal statüleri üzerine bir araştırma: Ağrı-Doğubayazıt örneği

Bu çalışmada, aşiret bağlamında yaşlılığın inşası ve yaşlıların sosyal statü durumları ele alınmaktadır. Çalışmanın amacı, gelenekselden modernliğe geçişle birlikte aşirette yaşlılık olgusunun nasıl inşa edildiğini, aşiret yapısının nasıl değişime uğradığını ve buna bağlı olarak yaşlıların sosyal statülerinin zaman içinde nasıl şekillendiğini ortaya koymaktır. Her toplumda olduğu gibi aşiretlerde de yaşlılığın inşası ve yaşlıların sosyal statüleri, aşirete özgü olan dinamikler ve değerler bağlamında şekillenmektedir. Yaşlılık, yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bağlamda belirlenen bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu doğrultuda, aşirette yaşlıların statüsü; kır-kent, cinsiyet, sosyal roller, bakım ve kuşaklararası ilişkiler gibi temel alanlar üzerinden belirlenmeye çalışılmaktadır. Çalışmanın bu amaçları doğrultusunda, Doğubayazıt ilçe merkezinde yaşayan 40 aşiret mensubu bireyle nitel araştırma kapsamında görüşmeler geçekleştirilmiştir. Aşiret mensuplarıyla yapılan görüşmelerden elde edilen veriler, gözleme dayanan bulgularla da desteklenmiş ve tematik analiz tekniğiyle analiz edilmiştir. Bu analiz sonucunda, aşiretle ilgili olarak "Aşiretin sosyal ve kültürel kodları: atfedilen anlamlar ve tanımlar" ile "Geleneksellik ve modernlik karşıtlığında aşiret" olmak üzere 2 ana temaya; yaşlıların statüsü ile ilgili olarak ise "Aşirette yaşlılığın inşası", "Kır-kent bağlamında yaşlıların sosyal statüsü ve rolleri", "Sosyal statü bağlamında yaşlıların konumu", "Aşirette roller bağlamında yaşlıların statüleri" ve "Kuşak ilişkileri bağlamında yaşlıların sosyal statü durumları" olmak üzere 5 ana temaya ulaşılmıştır. Bu temalardan ulaşılan bulgulara göre aşiretler yapı ve değerler bağlamında dönüşüme uğrayarak modern formlara bürünmüşlerdir. Aşiretteki bu dönüşümle beraber yaşlıların sosyal statüleri de zaman içinde değişime uğramıştır. Modernleşmeyle doğrusal olarak değişen yaşlıların statüleri, geleneksel aşiretlerde yüksekken modern aşiretlerde azalma eğilimine geçmiştir. Geleneksel aşiretlerde yaşlıların statüleri bilgi, tecrübe, soy, onur ve arabuluculuk gibi karizmatik özellikler tarafından belirlenmiştir. Bu özellikleri haiz olan yaşlılar, aşirette daha yüksek statülere sahip olmuşlardır. Modernleşmeyle artan kentleşme ve teknoloji, aşirette yaşlıların sahip oldukları otoriteyi kısıtlamıştır. Kırsal aşiretlerde geniş ailenin sunduğu destek, yaşlıların bakımını kolaylaştırıp statülerini güçlendirirken kentteki çekirdek aile yaşlıların konumu zayıflatmıştır. Aşirette cinsiyet bağlamında yaşlı erkeklerin yaşlı kadından daha yüksek statüye sahip olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, aşiret bağlamında yaşlıların statüleri zaman içinde azalsa da yaşlılar günümüzde hâlâ kolektif hafızanın taşıyıcıları olarak görülmekte ve buna bağlı olarak aşiret içinde merkezi konumlarını korumaktadırlar.

Erhat Yalçın
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sosyopati (Anti-sosyal kişilik bozukluğu) ve aile ile ilişkisi: Selçuk Üniversitesi öğrencileri üzerine bir uygulama

Sosyopati (anti-sosyal kişilik bozukluğu), gün geçtikçe hem ülkemizde hem de diğer toplumlarda artış gösteren sosyal-psikolojik bir kişilik bozukluğudur. Bu bozukluğu taşıyan bireylerde vicdan azlığı, şiddet, empati yoksunluğu, otoriteye karşı sorun, yalan söyleme ve vandalizm gibi belirtiler gözlemlenmektedir. Dolayısıyla anti-sosyal kişilik bozukluğu, toplum tarafından kabul edilmiş normları, davranışları ve değerleri ihlal ederek sosyal uyumu zedeleyebilir ve suç ile sapkın davranışlara yol açabilir. Antisosyal kişilik bozukluğunun psikolojik alt yapısının dışında sosyal etkileşimle ortaya çıktığına dair teorik ve uygulamalı çalışmalar bulunmaktadır. Bu bağlamda, bireylerin sosyopatik davranış eğilimlerinde anne-baba ve sosyal çevrenin etkisi söz konusudur. Bu araştırma, Selçuk Üniversitesi öğrencileri arasında sosyopatik davranış eğilimlerini belirlemeyi ve bu eğilimlerin aileden kaynaklanıp kaynaklanmadığını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında, öğrencilerin sosyopatik davranış eğilimleri ile aileleri arasındaki ilişkiyi incelemek üzere hipotezler oluşturulmuştur. Tezin kuramsal temeli, suç ve sapkın davranışların oluşumunu ve toplum üzerindeki etkilerini inceleyen sosyoloji ve kriminoloji kuramlarına dayanmaktadır. Ayrıca, bireylerin sosyalizasyon sürecinde çevrelerini gözlemleyip taklit ederek suç ve sapkın davranışları öğrendiğini öne süren Gabriel Tarde'in "Taklit" teorisi çerçevesinde geliştirilen "Sosyal Öğrenme ve Davranış Teorisi" ana kuram olarak benimsenmiştir. Araştırmada, anne-baba tutumlarını ölçmek için 12 maddelik Anne-Baba Tutum (ABT) Ölçeği, bireylerin sosyopatik davranış eğilimlerini ölçmek için ise 16 maddelik Sosyopatik Davranış Eğilimi (SDE) Ölçeği geliştirilmiştir. Selçuk Üniversitesi öğrencilerinin anne-baba tutumları, kural ihlalleri, aile ve yakın çevrelerinde şiddete maruz kalma durumları ile sosyopatik davranış eğilimlerini belirlemek amacıyla 728 öğrencinin katılımıyla saha çalışması gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulguları, öğrencilerin sosyopatik davranış eğilimlerini etkileyen çeşitli ailevi ve çevresel faktörleri ortaya koymaktadır. Tutarsız, izin verici ve koruyucu anne-baba tutumlarının sosyopatik eğilimlerle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca aile içinde şiddet, ruhsal hastalık öyküsü, alkol ve madde kullanımı ile suç işlemiş bireylerin varlığının, öğrencilerin sosyopatik davranışlar sergileme olasılığını artırdığı görülmüştür. Aile içi iletişim düzeyinin bu davranışlarla anlamlı bir ilişkisi bulunmazken, akrabalarla kurulan iletişimin sosyopatik eğilimlerle bağlantılı olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, eğitim sürecinde disiplin cezası alan öğrencilerin, kamusal alanlarda kurallara uymayanların ve aile bireylerinin kuralları çiğnediği durumların da sosyopatik davranış eğilimlerini güçlendirdiği sonucuna ulaşılmıştır.

Nur Özdemir
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Konya'da ikamet eden Afganistan uyruklu göçmenlerin sosyo-ekonomik özellikleri

Bu tez çalışmasında, Afganistanlı göçmenlerin Türkiye'ye göç süreçleri, göç deneyimleri, yaşam koşulları, iş hayatları, aile içi ilişkileri ve toplumsal uyum süreçleri derinlemesine incelemeye alınmıştır. Bu araştırma, Konya ilinin Selçuklu, Meram ve Karatay ilçelerinde ikamet eden Afganistan uyruklu göçmenleri kapsamaktadır. Göç, bireylerin hayatının tüm boyutlarında kaçınılmaz olarak olumlu ve olumsuz etkilere yol açmaktadır. Ayrıca, göç süreci, bireylerin yeniden sosyalleşmesi olarak da değerlendirilebilir. Ancak, bu sosyalleşme süreci bazı dezavantajlar da barındırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, göçün bu olumsuz etkilerini ve dezavantajlarını incelemektir. Bu çalışmada, nitel araştırma yöntemlerinden en yaygın olarak kullanılan yarı yapılandırılmış mülakat tekniğiyle, Konya merkez ilçelerinde yaşayan 30 kadın ve erkek Afganistan uyruklu göçmenle mülakat gerçekleştirilmiştir. Mülakatlar tamamlandıktan sonra, Afganistanlı göçmenlerden elde edilen veriler, araştırma bulguları çerçevesinde 'Göç Süreci ve Göç Deneyimi', 'Aile ve İlişkiler', 'İş Hayatı ve Mesleki Uyumluluk', 'Toplumsal Uyum ve Sosyal Entegrasyon Süreçleri' başlıkları altında toplanmıştır. Araştırma bulguları, göçmenlerin büyük çoğunluğunun düzensiz göç yollarıyla Türkiye'ye ulaştığını ve bu süreçte ciddi güvenlik, ekonomik ve psikolojik sorunlar yaşadıklarını ortaya koymuştur. Göçmenlerin ekonomik zorluklar ve güvenlik kaygılarıyla Türkiye'ye geldikleri, geçici ve güvencesiz işlerde çalıştıkları, dil ve kültürel uyumda zorluklar yaşadıkları, kadınların daha kırılgan koşullarda yaşadığı ve entegrasyon sürecinde yapısal desteklere ihtiyaç duydukları tespit edilmiştir. Araştırma, göçün bireysel, toplumsal ve kültürel etkilerini gözler önüne sererek, insan odaklı ve kapsayıcı göç politikalarının gerekliliğini vurgulamaktadır.

Rahmatullah Rasuly
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

6 Şubat depremleri sonrasında afetzedelerin sosyal hayatlarını yeniden inşası: Kent, mahalle ve ev bağlamında sosyolojik bir araştırma

Afetler, bireylerin sosyal hayatlarında da köklü değişimlere yol açan olağanüstü durumlardır. 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen depremler, çok sayıda insanın yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalmasına neden olmuş, bu durum ise gündelik yaşam pratiklerinde, sosyal ilişkilerde ve mekânsal aidiyetlerde ciddi dönüşümler yaratmıştır. Afet sonrası yeniden yerleşim süreçleri, bireylerin sosyal çevreleriyle kurdukları ilişkilerin niteliğini de yeniden şekillendirmiştir. Sosyal hayatın yeniden inşa süreci, çok katmanlı bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda kent, mahalle ve ev gibi mekânsal birimler, bireylerin gündelik yaşam düzenlerini sürdürme, sosyal bağ kurma ve aidiyet hissetme açısından merkezi öneme sahiptir. Ancak afet sonrası yer değiştirme, bu mekânsal birimlerle kurulan ilişki biçimlerini dönüştürmekte, sosyal uyum, dayanışma ve aidiyet gibi unsurlar yeni biçimler kazanmaktadır. Yerinden edilme, belirsizlik ve geçicilik gibi durumlar bireylerin gündelik hayat ritimlerinde kesintilere yol açmaktadır. Bu durum ise sosyal bağların yeniden inşa edilmesini hem zorunlu hem de kırılgan hâle getirmektedir. Bu bağlamda, afet sonrası sosyal yaşama dair yapılan analizler toplumsal dayanışma biçimlerinin, güven ilişkilerinin ve yeni aidiyet formlarının izlerini sürmek açısından da önem arz etmektedir. Bu çalışmada afet sonrası sosyal yaşamın üç temel düzlemde nasıl yeniden kurgulandığı ele alınacaktır. Kent, mahalle ve ev; afetin ardından insanların hayata yeniden tutunmaya çalıştığı üç temel alandır. Kent, ortak yaşamın yeniden kurulduğu büyük çerçeveyi; mahalle, insanların dayanışma ve aidiyet duygusunu yeniden inşa ettiği sosyal çevreyi; ev ise en kişisel kayıpların hissedildiği, ama aynı zamanda yeniden başlama umudunun filizlendiği yeri temsil eder. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş, afetzedelerle gerçekleştirilen derinlemesine görüşmeler aracılığıyla yeni yaşam alanlarında deneyimledikleri sosyal değişimler incelenmiştir. Araştırma kapsamında özellikle komşuluk ilişkilerindeki dönüşüm, gündelik yaşam pratikleri, sosyal çevreyle kurulan etkileşim biçimleri ve evin 'yuva' olma işlevi ele alınmıştır. Deprem sonrası süreçte sosyal hayatın yeniden inşası hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yeni anlamlandırmalar üretmiş, bu da sosyal ilişkilerin yapısında hem süreklilik hem de kırılma noktaları doğurmuştur. Bu bağlamda çalışma, afet sonrası sosyal hayatın değişen doğasını anlamaya yönelik bir çözümleme sunmayı amaçlamaktadır.

Hande Şaziye Suata
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de sembolik iktidarın entelektüel görünümü: Sosyal bilim yayıncılığı üzerine bir araştırma

Bu çalışmada, Türkiye'deki sosyal bilim yayıncılığı alanında; üniversitelerin, okur ve entelektüel ilgilerinin, yayın-dağıtım süreçlerinin katkısıyla şekillenen bilgi üretimi ve bu bilginin alımlanması sonucunda ortaya çıkan hiyerarşik yapılar ve güç ilişkileri incelenmiştir. Sosyal bilim yayıncılığına özgü hiyerarşik yapıları ve güç ilişkilerini, yayınevlerinin farklılaşan pratikleri ve diğer yapısal örüntüler üzerinden daha somut biçimde analiz edebilmek için Bourdieu'nün "alan teorisi" kullanılmıştır. Yayınevlerinin bilimsel üretimleri ve diğer pratikleri bağlamında, sosyal bilim yayıncılık alanında sembolik iktidarın ve bu iktidar gücüyle hiyerarşik yapının nasıl somutlaştığı resmedilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda Ankara, İstanbul ve Konya'daki dokuz üniversitede sosyoloji alanında öğrenim gören 53 doktora öğrencisi, 22 akademisyen, ayrıca 10 sahaf/kitabevi ve 10 yayınevi sahibi ya da editörle derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Ayrıca, dokuz üniversitede tamamlanan sosyoloji doktora tezleri incelenmiş; bu tezlerin kaynakçalarında en çok hangi yayınevlerine atıf yapıldığı, hangi yayınevlerinde kitap hâline getirildiği ve Batılı sosyologların çeviri eserlerinin en çok hangi yayınevlerinde yayımlandığı belirlenmiştir. Tüm mülakat verileri MAXQDA programı yardımıyla analiz edilmiştir. Sosyal bilim yayıncılık alanındaki sembolik iktidarın üretimi, alana özgü kurallara ve mücadele şekline bağlıdır. Bu alandaki sembolik iktidar, alana bağlı kurallara ve mücadele şekliyle anlam kazanır. Editoryal sürece bağlılık, çeviri faaliyeti ve niteliği, nitelikli yazarlara sahip olmak ve netameli konuları bünyesinde toplamak gibi faktörler sembolik iktidarın üretimini ve öznesini doğrudan belirler. Çalışmada genel olarak, sol ideolojiye yakın görülen yayınevlerinin bu faktörlerle alandaki sembolik iktidara sahip olduğu görüşü hakimdir. Belli pratikler açısından yayıncılık alanının akademik ve politik alanlarla kurduğu ilişkiler, bu alanın özerklik düzeyini önemli ölçüde sorunlu hale getirmiştir. Akademik alandaki birtakım değişim ve çıkar ilişkileri, yayıncılık alanını doğrudan etkilemiş; bu da nitelikli bilimsel üretimin azalmasına neden olmuştur. Bununla birlikte, akademik, yayıncılık ve politik alanlardaki konumlanmaların "eş mantığı" ilkesine göre, bu üç alanda da 'sol' ve 'sağ' ideolojik konumlanmaların yerleşik hâle geldiği; yayıncılık alanındaki bilimsel üretimlerin, ilişki biçimlerinin ve değerlendirme ölçütlerinin oluşumunda politik alana ait yansımalar tespit edilmiştir. Bu alanın kendisine ait birtakım kurallar ve ilkelerle özerkliğini koruma ve sembolik gücünü yukarı çekme gayretinin olduğu da belirtilmelidir. Yayıncılık alanını bu iki gerçeklik üzerinden düşünmek gerekir.

SosyolojiYayıncılık
İlhami Aydın
Selçuk University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Dul kadınlarda aktif yaşlanma sürecinin sosyolojik analizi: Seydişehir örneği

Bu çalışma, Konya ili Seydişehir ilçesinde yaşayan 60 yaş ve üzeri dul (eşi vefat etmiş ve/veya boşanmış) kadınların aktif yaşlanma süreçlerini anlamaya odaklanan nitel bir incelemedir. Seydişehir'in kırsal–kentsel geçiş niteliği (ilçe merkezi ile çevredeki mahalle/kırsal yerleşimlerin iç içe geçtiği mekânsal yapı) dul kadınların gündelik pratiklerini, hizmetlere erişimini ve toplumsal görünümlerini belirgin biçimde etkilediğinden, saha bu yerel bağlam gözetilerek tasarlanmıştır. Çalışmanın katılımcı grubu 60–82 yaş aralığındaki 25 dul kadından oluşmaktadır. Katılımcılar ilçe merkezinde ve mahalle/kırsal yerleşimlerde ikamet etmektedir. Araştırma, olgubilim (fenomenoloji) deseniyle yürütülmüştür. Zira amaç, dul kadınlık deneyiminin anlam dünyasını katılımcıların kendi anlatıları üzerinden görünür kılmaktır. Bu nedenle veri toplamada, deneyimin dilsel ifadesini birincil veri olarak kabul eden yarı yapılandırılmış mülakatlar tercih edilmiştir. Elde edilen veriler içerik analizi ile çözümlenmiş, kod-tema aşamalarında ikinci bir araştırmacıyla görüş birliği sağlanarak güvenilirlik güçlendirilmiştir. Bulgular, aktif yaşlanmanın sağlık–katılım–güvenlik eksenlerinde eşzamanlı ve yerel kültürel kodlarla iç içe deneyimlendiğini göstermektedir. Geçim çoğunlukla dul/emekli aylıkları ve sınırlı mülkiyet gelirleriyle sürdürülmekte; kronik hastalık yönetimi, ilaç ve ulaşım kaynaklı cepten ödemeler ile bakım yükümlülükleri toplumsal katılımı daraltmaktadır. Düşük yoğunluklu fiziksel etkinlikler, komşuluk ve aile ritüelleri ile Halk Eğitim ve belediye kursları psiko-sosyal dayanıklılığı güçlendirmektedir. Dini ritüeller yalnızlık ve kaygıyı düzenleyen sembolik dayanaklar sunmakta; dulluk çoğu kez özerklik, yük olmama, mahremiyet ve saygın yaşam değerleriyle anlamlandırılmaktadır. Sonuçlar, gelir güvencesinin, sağlık ve evde bakım erişiminin, düşük maliyetli katılım kanallarının ve dijital/ulaşım desteklerinin güçlendirilmesi gereğine işaret etmektedir.

Şerife Koyuncu Günaydın
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de siyasal kimliklerin sosyal inşası: Siyasal muhafazakâr ve siyasal seküler kimlikler üzerine bir anlatı analizi

Türkiye'de tarihsel süreç boyunca merkezileşmiş ve siyasal kutuplaşmanın kaynağı haline gelmiş siyasal seküler ve siyasal muhafazakâr kimliklere odaklanan bu çalışma, Berger ve Luckmann'ın "Gerçekliğin Sosyal İnşası" kuramından hareketle, bu kimliklerin aslî ve talî sosyalizasyon dönemlerindeki tecrübe ve toplumsal etkileşimler üzerinden nasıl inşa edildiğini ortaya koymayı amaçlamıştır. Çalışma kapsamında Konya'da yaşayan 12 siyasal muhafazakâr ve 10 siyasal seküler bireyle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilmiş bu çalışma, nitel araştırma desenlerinden anlatı analizini kullanmıştır. Elde edilen verilerin sonucunda siyasal kimliğin aile, eğitim, medya ve sosyal çevre gibi pek çok faktör aracılığıyla oluşan dinamik bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Siyasal seküler kimlikler ve siyasal muhafazakâr kimliklerin inşa sürecinde ailenin önemli bir etkiye sahip olduğu belirlenirken; iki kimlik arasındaki en belirgin ayrışmanın, din üzerinden gerçekleştiği görülmüştür. Siyasal muhafazakâr kimlik ekseninde din, siyasal tercihleri doğrudan etkileyen bir referans noktası olurken; siyasal seküler kimlik açısından ise hem bir baskı mekanizması hem de siyasetten ayrı düşünülmesi gereken kültürel bir olgu olarak kabul edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Siyasal Kimlik, Sekülerlik, Muhafazakârlık, Luckmann ve Berger, Gerçekliğin Sosyal İnşası.

Feyza Bedir
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Duygu sosyolojisi bağlamında başörtüsü takma ve çıkarma deneyimlerinin incelenmesi

Bu çalışma günümüzde bireylerin başörtüsünü takma ve çıkarma pratiklerine yönelik tutum ve davranışlarını değiştirirken onları bu sürece götüren duyguların yerini anlamaya ve açıklamaya çalışmaktadır. Bu değişiminin bir anda gerçekleşmediği başka bir deyişle bireyin birtakım süreçler sonunda başörtüsüne yönelik tutum ve davranış değiştirdiği öngörüsü ile bu çalışmanın incelenebilmesine imkân sağlamaktadır. Nitel araştırma yöntemi ile ele alınan bu çalışmada fenomonolojik desenden yararlanılmıştır. Çalışma grubunu 19-59 yaş aralığında başörtüsünü kullanan 12 katılımcı ve başörtüsünü bırakma kararı almış 13 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırma bulgularında, katılımcıların başörtüsüne yönelik tutum ve davranışlarında duyguların önemli bir yer kapladığı görülmüştür. Toplumsal olarak uygun görülen duygu kalıpları bireysel duygu kalıplarını dönüştürerek başörtüsünü takma ya da çıkarma davranışlarında etkili olduğu, başörtüsüne ilişkin algılarda sadece dini kurallar değil aynı zamanda kültürel duygular üzerinden de anlam üretilip ve bu doğrultuda başörtüsü pratiklerini yönlendirdiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Duygu, Duygu Sosyolojisi, Başörtüsü, Başörtüsünden Vazgeçme, Örtünme

Zeynep Keskin
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'deki dindar feministlerin toplumsal cinsiyet hakkındaki görüşleri

Bu çalışmada Türkiye'deki Dindar feministlerin toplumsal cinsiyet hakkındaki görüşleri belirlenmeye çalışılmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden olgubilim desenine uygun olarak yapılan çalışmada, veri toplama aracı olarak literatür ve uzman görüşleri doğrultusunda oluşturulan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Çalışmanın katılımcılarını, kendisini Dindar/Müslüman Feminist olarak tanımlayan sekiz aktivist ve yazar kadın oluşturmaktadır. Çalışmada elde edilen veriler, içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Çalışma neticesinde önemli bulgular elde edilmiştir. Katılımcılar bulgulara göre "feminizm" kavramını "Haksızlığa ve eşitsizliğe karşı mücadele, eşitlik, hak ve özgürlük hareketi, ataerkil sisteme direnmek" gibi ifadelerle tanımladıkları, Dindar feminist kavramını ise "hem Müslüman hem feminist, kadınların taleplerini İslam'a uygun şekillendirme, feminist bakış açısıyla Kur'an-ı Kerim'in yorumlanması" olarak tanımladıkları görülür. Çalışmada Dindar feministlerin özellikle İslam'a temel oluşturan kaynakların, ataerkil bakış açısıyla yorumlanmasından kaynaklı kadının değersizleştirildiğini, ancak Kur'an-ı Kerim ve Hadislerin kadın bakış açısıyla yeniden yorumlanması halinde kadının İslam dinindeki gerçek değerinin anlaşılabileceğini savundukları görülmüştür. Katılımcıların çoğunun aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini savundukları, LGBTİ+ gibi farklı cinsel yönelime sahip bireylerin haklarını insan hakları ve özgürlük mücadelesi bağlamında savundukları, cinsel yönelime uygun yaşamanın kişisel tercih olduğunu ve buna müdahale edilmemesi gerektiğini belirttikleri görülmüştür. Ayrıca LGBTİ+'lı bireylerin hak ve özgürlükler bakımından diğer bireylerle eşit görülmesi gerektiğini, dolayısıyla onlarında aile kurma ve tercihlerini özgürce yaşama haklarının olduğunu vurguladıkları görülmüştür. Çalışmanın neticesinde, bazı İslami meselelerin yorumunda geleneksel İslam'dan kopuşların olduğu, yine bazı İslami meselelere bakışta marjinal bir dönüşümün yaşandığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Feminizm, Dindar feminizm, Toplumsal cinsiyet.

LGBTİPostmodern feminizmToplumsal cinsiyet+2
Tuğba Şahin
Samsun Üniversity · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Erkeklik ideallerinin şiddet davranışları üzerindeki etkisi ve şiddetin toplumsal kabulünde erkeklik algısının rolü

Bu çalışma, Samsun ilinde yaşayan 30 erkek katılımcıyla yürütülen nitel bir araştırmadır. Araştırmanın amacı, erkeklik ideallerinin şiddet davranışları üzerindeki etkisini ve bu şiddetin toplumsal düzeyde nasıl meşrulaştırıldığını anlamaktır. Bu doğrultuda elde edilen veriler, içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Araştırmada, toplumsal cinsiyet rollerinin inşasında erkekliğe atfedilen güç, kontrol ve otorite gibi niteliklerin şiddetle ilişkisi hem kuramsal hem de ampirik düzeyde ele alınmıştır. Çalışmanın kuramsal çerçevesini, hegemonik erkeklik kuramı, toksik erkeklik, kırılgan erkeklik ve sosyal öğrenme kuramı oluşturmaktadır. Bu yaklaşımlar aracılığıyla, erkekliğin kültürel olarak nasıl inşa edildiği ve medya, aile, eğitim, askerlik gibi kurumsal yapılar üzerinden nasıl yeniden üretildiği irdelenmiştir. Görüşmelerden elde edilen bulgular, erkeklik ideallerinin yalnızca bireysel tercihlerle değil; sosyal, kültürel ve kurumsal dinamiklerin etkisiyle şekillendiğini göstermektedir. Katılımcıların büyük bir bölümü, erkekliği fiziksel ve ekonomik güçle özdeşleştirirken; şiddeti bu gücün bir ifadesi ya da kontrol aracı olarak değerlendirmiştir. Bununla birlikte, bazı katılımcılar erkekliğin dönüşümüne dair farkındalık geliştirdiklerini ifade etmiş; duygularını açıkça dile getirebilmenin, empati kurabilmenin ve şiddetten uzak durmanın da erkeklik kimliğinin bir parçası olabileceğini belirtmişlerdir. Özellikle genç kuşak bireylerde bu yönelimin daha belirgin olduğu gözlemlenmiştir. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından umut verici bir dönüşüm potansiyeline işaret etmektedir. Genel olarak araştırma bulguları, erkeklerin şiddeti büyük ölçüde öğrenilmiş bir davranış kalıbı olarak içselleştirdiklerini, ancak bu kalıplara karşı direnç geliştirme kapasitesine de sahip olduklarını ortaya koymaktadır.

Dilara Koç
Samsun Üniversity · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Öğretmenlerin gözünden sınıfsal habitusun yeniden üretimi ve eğitim eşitsizlikleri

Bu tez, öğretmenlerin gözünden sınıfsal habitusun eğitimdeki yeniden üretimi ve eğitimdeki eşitsizlikleri incelemeyi amaçlamaktadır. Eğitimdeki fırsat eşitsizliklerinin, özellikle öğrencilerin sosyoekonomik durumu ve aile yapıları gibi faktörler tarafından nasıl şekillendirildiği araştırılmıştır. Öğrencilerin ailevi ve çevresel koşulları, eğitim süreçlerinde belirleyici bir rol oynamakta ve bu durum, öğrencilerin okulda gösterdikleri başarı ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı, öğretmenlerin, sınıfsal eşitsizliklerin eğitimde nasıl yeniden üretildiğini ve bu eşitsizliklerin öğrencilerin eğitim sürecine etkilerini nasıl algıladıklarını anlamaktır. Araştırma, 15 öğretmenle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde, öğretmenlerin öğrencilerinin sosyoekonomik durumları ve aile yapılarına göre yaşadıkları zorluklar ile bu durumların eğitimdeki fırsat eşitsizlikleri üzerindeki etkileri sorgulanmıştır. Öğretmenler, düşük gelirli öğrencilerin çoğunlukla eğitim materyallerine ve aile desteğine erişimde sıkıntı yaşadığını, bunun da öğrencilerin başarıları üzerinde önemli bir engel oluşturduğunu belirtmişlerdir. Öğrencilerin ailelerinin eğitim sürecine katılımı, genellikle sınıfsal farklılıklarla paralel bir şekilde sınırlı kalmakta, bu da öğrencilerin eğitim yolculuklarını olumsuz bir biçimde etkilemektedir. Bununla birlikte, öğretmenler, öğrencilerin eğitimde karşılaştıkları eşitsizliklerin yalnızca maddi koşullarla sınırlı olmadığını, aynı zamanda öğrencilerin psikolojik ve sosyal durumlarının da bu süreçte önemli bir rol oynadığını vurgulamışlardır. Özellikle düşük sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin, sınıf içindeki etkileşimlerde daha fazla dışlanma ve ötekileşme yaşadıkları gözlemlenmiştir. Öğrencilerin özgüven eksiklikleri ve okula karşı duydukları güvensizlik, eğitimdeki başarılarını olumsuz yönde etkileyen bir diğer faktör olarak öne çıkmaktadır. Araştırmanın bulguları, öğretmenlerin sınıfsal habitusun eğitimdeki etkilerini nasıl gözlemlediklerini ve bu eşitsizlikleri nasıl deneyimlediklerini anlamaya yönelik önemli bilgiler sunmaktadır. Öğretmenler, sınıfsal farklılıkların eğitimdeki fırsat eşitsizliklerini artırdığı ve bu durumun öğrencilerin öğrenme süreçlerini derinden etkilediği konusunda hemfikir olmuşlardır. Bununla birlikte, öğretmenler, öğrencilerin başarıları üzerinde aile desteği ve okul içindeki sosyal dinamiklerin önemli bir dengeleyici faktör oluşturduğunu belirtmişlerdir. Eğitimde eşitsizliklerin azaltılması için okulda daha fazla kaynak ve destek mekanizmalarının oluşturulması gerektiği, öğretmenler tarafından vurgulanan bir diğer önemli bulgudur. Sonuç olarak, bu tez, eğitimde fırsat eşitsizliğini şekillendiren temel faktörlerin, sınıfsal habitus ve sosyoekonomik durum gibi yapısal unsurlar olduğunu göstermektedir. Eğitimde eşitsizliklerin önlenmesi için öğretmenlerin sınıfsal farkları göz önünde bulundurarak, her öğrenciye eşit fırsatlar sunmayı amaçlayan stratejiler geliştirmeleri gerektiği ortaya çıkmıştır. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, sadece bireysel başarıların değil, aynı zamanda toplumun genel refahı için de kritik öneme sahiptir.

Sibel Üçüncü
Samsun Üniversity · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Spor salonları ve güzellik merkezleri bağlamında ideal beden ve güzellik algısı

Bu tez, spor salonları ve güzellik merkezi kullanıcılarının ideal beden ve beden güzelliği arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. İdeal beden ve güzel beden normlarının gelişme sürecinde etkisi bulunan etmenlerin bireylerin beden algısını nasıl şekillendirildiği ve estetik ideal güzellik normlarının bireyler üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı, spor salonu ve güzellik merkezi kullanıcılarının ideal beden anlayışını ve algılarını etkileyen faktörleri anlayarak; bu mekanlara yönlendiren nedenler ve deneyimleri sonucunda kendi beden algılarındaki değişim düzeylerini anlamlandırmaktır. Araştırma, 30 kullanıcı ile yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde katılımcıların hem kendi bedenlerine ilişkin ideal beden anlayışları hem de başkasının bedenine yönelik ideal beden anlayışları cinsiyet temelinde incelenmiş ve ideal beden algısının cinsiyete göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Başka bireylerden beklenilen ideal estetik normların daha çeşitlilik gösterdiği ve sosyal ortamlarda bu normlara sahip kişilerin daha şanslı olduğu yönünde vurgu yapılmıştır. Bununla birlikte, ideal beden ve güzel beden algısının sosyal çevre ve medyanın etkisiyle şekillendiği; bireyin benlik algısının toplumsal etkileşimler aracılığıyla biçimlendiği ve medyada sunulan kusuruz ideal beden görselleri bireyler üzerinde özendirici bir etki yaratmaktadır. Bu durum, bireyin kendisini yetersiz görmesine veya kendi bedeninden memnuniyet düzeyinin etkilenmesine neden olabilmektedir. Dolayısıyla, bireyler kendilerinde beğenmedikleri özellikleri değiştirme isteği ve amacıyla bedensel dönüşüm pratiklerine yönelmektedir. Spor salonları ve güzellik merkezleri gibi bedeni iyileştirmeye odaklanan mekanlar, bu süreçte bireylerin tercih ettiği alanlar haline gelmiştir. Araştırmanın bulguları, spor salonu ve güzellik merkezi kullanıcılarının ideal beden ve beden güzelliği algılarının hangi temalar üzerinden ilerlediği konusunda önemli bilgiler sunmaktadır. Sonuç olarak, Spor salonu ve güzellik merkezi kullanıcıları deneyimlerinin sonucundan memnun oldukları ve bu mekanların kendini beğenme, kendini iyi hissetme gibi olumlu etkilerinin olunduğu gözlemlenmiştir.

Beden sosyolojisiGüzellik
Rana Gedikoğlu
Samsun Üniversity · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Erken yaşta evlenen bireylerin evlilik ve aile deneyimleri: Çubuk örneği

Bu tez çalışması, erken yaşta evlenen bireylerin evlilik ve aile deneyimlerini "çocuk gelin" ve "çocuk damat" kavramları üzerinden anlamlandırmayı amaçlamaktadır. Erken evlilik, hem bireysel hem de toplumsal düzlemde birçok problemin başlangıç noktasıdır. Toplumun dinamik bir parçası olan normlar, değerler ve beklentiler, erken evlilik olgusunun günümüzde de devam etmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu araştırmada, erken yaşta evliliğe neden olan faktörler, evlilik süreci ve bu sürecin sonuçları; deneyimlerin cinsiyet bağlamında nasıl farklılaştığını ortaya koymayı ve literatüre katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş; 9 kadın ve 8 erkek katılımcı ile yarı yapılandırılmış soru formuyla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler, fenomenolojik yaklaşımla içerik analizi yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda, kız ve erkek çocuklarının evlilik kararlarında ve evlilik süreçlerinde temel motivasyonun aile ve toplum etrafında şekillenen düşüncelerin ve zorunlulukların olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, evliliklerin teşvikinde kız ve erkek çocukları açısından farklılaşmada, ataerkil düşünce yapısı ve cinsiyet temelli ayrımcılıklar rol oynamaktadır. Kız çocuklarının erken evlilik deneyimlerini zorlaştıran parametreler temel olarak duygusal istismar, rol dayatmaları ve toplumsal evlilik beklentileri üzerinden; erkek çocukları için ise ataerkil yapının ışığında öne sürülen ekonomik gerekliliklerin yüklediği sorumluluklar üzerinden şekillenmektedir. Ancak farklılaşmalara rağmen iki cinsiyetin de evlilik deneyimleri bireysel ve toplumsal olarak zorlayıcı ve yıpratıcıdır. Çocuk gelin, çocuk damat, aile, evlilik

AileErken evlililkEvlilik
Edanur Adem
Samsun Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Hayvan çalışmaları ve kullanımı üzerine bilimsel, etik ve sosyolojik düşüncelerin biyopolitika kapsamında karşılaştırılması

Bu çalışmada hayvanların, insan yaşamındaki yeri, insan tarafından algılanışı ve konumlandırılması, değerlendirmesi, kültürel, dini ve bilimsel açıdan ele alınışı ve aralarındaki ilişkinin biyopolitik çerçevede incelenmesi amaçlanmıştır. Elde edilen verilerle insan-hayvan arasındaki ilişkinin daha çok insan yaşamına dair yapılan biyopolitika kapsamındaki açıklamalarla ne kadar uyum içinde olabileceği irdelenmiştir. İnsan-hayvan ilişkilerindeki etkileşimler için, alanda profesyonel olarak çalışan bireylerle diğerlerinin tutumları arasında bir fark olup olmadığı ve bu konudaki saptamaların mevcut biyopolitika kapsamında tartışılmasının olasılığı araştırmanın temel problemidir. Araştırmanın nitel değerlendirme kısmında çalışma grubunu Samsun İlinde yaşayan profesyonel olarak hayvanla ilişkisi olan ve diğer profesyonel anlamda ilişkisi olmayan yetişkin erkek ve kadın bireyler oluşturmuştur. Nitel çalışmada yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Araştırmada geniş kapsamlı bilgi almayı hedefleyen on bir (11) soru sorulmuştur. Araştırmada görüşmeler amaca yönelik örneklem seçimi ile belirlenen 20 kişi ile yapılmıştır. Araştırma sonunda elde edilen bulgulara göre insan hayvan ilişkilerine çoğunlukla ekolojik düzen, vazgeçilmez ve sürekli artan olarak tanımlanan ihtiyaçlar ve sağlık kapsamında yaklaşımların olduğu, sosyal ve psikolojik bağ gereksiniminin ise bu değerlerin arkasından geldiği görülmektedir. Teknik ve daha çok sahaya ilişkin sorunlarla ilgili, profesyonel anlamda hayvanla ilişkisi olan bireylerin daha mesleki bazda ve derinlemesine yorumlar yaptığı, bunun dışında genel olarak diğer temalarda birbirine yakın cevapların ve yaklaşımların olduğu görülmektedir. Profesyonel anlamda hayvanla ilişkisi olmayan bireyler, insan-hayvan ilişkisine daha duygusal ve yaşadıkları pratiklerden yola çıkarak yorum getirmektedir. Biyopolitka alanında düşünürler tarafından günümüze kadar bildirilen açıklama ve yapılan saptamaların, insan–hayvan ilişkilerine dair bulguların değerlendirilmesinde açıklayıcı ve yol gösterici olabileceği kanısına varılmıştır.

Biyopolitika
Buğra Genç
Samsun Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnfaz koruma memurlarının emeklilikte yaşam doyumu ve sosyal hayata uyum süreçleri

Bu araştırmanın amacı, infaz koruma memurlarının emeklilik döneminde yaşam doyumu ve sosyal uyum deneyimlerini çok boyutlu olarak anlamlandırmak ve süreci etkileyen bireysel/kurumsal etmenleri ortaya koymaktır. Nitel desende yürütülen çalışmada farklı illerden 19 emekli infaz koruma memuru ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yapılmış; veriler tematik analiz ile çözümlenmiştir. Bulgular, emeklilik geçişinin doğrusal olmayan ve bağlama duyarlı bir seyir izlediğini göstermektedir. Öne çıkan temalar; (i) mesleki kimlik/aidiyet kaybı ve buna eşlik eden anlam boşluğu, (ii) yalnızlık/izolasyon ve çalışma arkadaşlığı ağlarının zayıflaması, (iii) ekonomik kısıtlar ve sürdürülebilir geçim stratejileri, (iv) kronik sağlık sorunlarının günlük işlevselliğe etkisi, (v) aile/sosyal destek, hobi–aktivite ve ikinci iş pratiklerinin uyumu kolaylaştırıcı rolü, (vi) kurumla ilişkinin kopukluğu ve emekliliğe hazırlık eksikliğidir. Önceden planlama, psikososyal destek ve akran temelli paylaşımın geçişi yumuşattığı; finansal okuryazarlık ve sağlık yönetiminin yaşam doyumuyla ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışma, emekliliğe hazırlık eğitimlerinin yapılandırılması, kademeli geçiş ve danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesine yönelik somut öneriler sunmaktadır.

Reyhan Karadağ
Samsun Üniversity · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sivil toplumda aktif gençlerin evrensel değerler çerçevesinde sosyal sermaye birikimleri ve özneleşme süreçleri

Bu çalışma, gençleri özne olarak ele alarak, sosyal sermaye birikimleri ve değer dönüşüm süreçleri aracılığıyla evrensel değerlerin nasıl içselleştirildiğini ve bu sürecin gençlerin toplumsal katılımını nasıl şekillendirdiğini anlamayı amaçlamaktadır. Araştırmada, gençlerin kendilik oluşum süreçlerinde ve toplumsal kimliklerinin şekillenmesinde etkili olan sosyal sermaye birikimleri, aktif yurttaşlık rolleri ve sivil katılım pratikleri hak temelli sivil toplum örgütleriyle kurulan ilişkiler çerçevesinde incelenmiştir. Niteliksel araştırma deseni kullanılan bu çalışma, hak temelli gençlik sivil toplum örgütlerinde aktif olan genç bireyler üzerinden yürütülmüş, yarı yapılandırılmış mülakatlar ve tematik analiz yöntemleri kullanılarak fenomenolojik bir metodoloji benimsenmiştir. Ana bulgular, gençlerin hak temelli sivil toplum örgütlerindeki etkileşimleri sayesinde demokratik değerleri ve aktif yurttaşlığı pekiştirdiklerini ortaya koymaktadır. Bu etkileşimler, sadece sosyal ağlarını genişletmekle kalmamakta, aynı zamanda özneleşme süreçlerini derinden etkileyerek gençlerin toplum içinde daha aktif ve etkili bireyler olarak konumlanmalarına katkıda bulunmaktadır. Sonuç olarak, bu tez sivil toplum ağlarının evrensel değerler çerçevesinde gençlerin özneleşme süreçlerini ve sosyal sermayelerini şekillendirmede sahip olduğu dönüştürücü gücü vurgulamaktadır. Sivil toplumun aktif katılımının, gençleri güçlendirerek toplumsal barış, adalet, eşitlik ve sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde etkin toplumsal katılımlarını sağlamada nasıl bir rol oynayabileceğini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Bu perspektif, gençlerin sivil, sosyal ve politik haklarını koruyarak özneler olarak etkin rol almalarının gerekliliğini vurgulamakta ve gençlerin sivil toplum faaliyetleriyle şekillenen sosyal sermayelerinin daha demokratik, adil ve sürdürülebilir toplumsal yaşamı mümkün kılabileceğini öne sürmektedir.

Gençlik
Can Ercebe
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Sporun cinsiyetlendirilmesi bağlamında kadın futbolunun medyada temsili

Kadınlar tarih boyunca çeşitli bahanelere sığınılarak sistematik bir şekilde kamusal alandan dışlanmıştır. Ev ve aileye dair özel alan kadınlara atfedilirken, siyaset ve spor gibi alanları içeren kamusal alan erkekler için ayrılmıştır. Bu durum, sporun da erkeklerin hakimiyetindeki bir alan olarak algılanmasına ve kadınların bu alandan dışlanmasına yol açmıştır. Futbol özelinde bu ayrımcılık daha da belirgin bir şekilde kendini göstermiştir. Erkek futbolu, atletik beceri, güç ve dayanıklılık gibi erkeklikle özdeşleştirilen özelliklere dayanan bir spor olarak kurgulanmıştır. Bu durum, kadınların bu spora katılma ve başarılı olma yeteneğini sorgulamaya ve onları bu alandan uzaklaştırmaya zemin hazırlamıştır. Medya, bu ayrımcı bakış açısını yeniden üreten ve pekiştiren önemli bir rol oynamıştır. Spor medyasında bulunan futbol haberleri ve yorumları genellikle erkek futboluna odaklanırken, kadın futbolu ötekileştirilmekte ve önemsizleştirilmektedir. Bu durum, kadın futbola olan ilginin azalmasına ve kadınların bu alandaki potansiyellerinin gelişmesine engel teşkil etmektedir. Bu araştırma, sporun cinsiyetlendirilmesi kavramı bağlamında kadın futbolunun medyadaki temsiline odaklanarak Yeni Şafak Gazetesi, Milliyet Gazetesi ve Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan haberlerin incelenmesini amaçlamaktadır. Bu açıdan 1 Temmuz 2019 ve 15 Mart 2024 tarihi arasındaki kadın futboluyla ilgili yayımlanan haber ve köşe yazıları nitel içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Bu analiz, medyanın kadın futbolunu temsil etme biçiminin toplumsal cinsiyet algılarına nasıl katkı sağladığı ve sporun cinsiyetlendirilmesi kavramının nasıl şekillendirildiğinin anlaşılmasında yardımcı olacaktır.

Spor sosyolojisi
Yağmur Arı
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Bale üzerine mesleki kariyer planlamada ebeveynlerin toplumsal, ekonomik, kültürel sermayelerinin etkisi

Araştırma, erken yaşta yönlendirmeye dayalı olan bale sanat alanını konu edinmektedir. Bu bağlamda sanatsal meslek olarak balenin seçilmesinde ebeveynlerin fiziksel, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerinin etkisini anlamayı amaçlamaktadır. Araştırma problemini anlama, yorumlama bakımından yapı–fail etkileşimi araştırmanın hareket noktasını oluşturmuştur. Ebeveynlerin etkisini anlayabilmek amacıyla nitel araştırma yöntemlerinden tekli durum çalışması benimsenmiştir. Bu amaçla katılımcı grubu olarak Devlet Opera ve Balesi Müdürlükleri'nde çalışmış ve hâlen çalışmakta olanlar hedeflenmiş, kartopu tekniği ile 31 bale dansçısına ulaşılmıştır. Katılımcılarla yarı yapılandırılmış açık uçlu sorular üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırmanın temel soruları şöyle formülize edilmiştir: 1) Ebeveynlerin bireyleri meslek olarak baleye yönlendirme kararlarında alanın yapısal özelliklerinin etkisi nedir? 2) Ebeveynlerin kararlarına fiziksel, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerinin etkisi nedir? Araştırma bulguları neticesinde demografik özellikler ve ekonomik düzeyin önemli bir rol oynadığı saptanmıştır. Bu bağlamda edinilen kültürel ve sosyal sermaye hacimlerinin de fonksiyonel olduğu görülmüştür. Ancak ebeveynlerin sermaye hacimlerinin etkileşim matriksinin sosyo–ekonomik düzeye göre farklılaştığı izlenmektedir. Yapı–fail ilişkiselliğinde "mesleğin çalışma koşulları" temasının ekonomik sıkıntı çeken alt gelir grupları için daha öncelikli kabul edildiği, orta–üst gelir gruplarında ise bireysel yetenek, balenin sanatsal aurası ve prestiji gibi temaların ağırlıklı olarak etkili olduğu bulgulanmıştır.

AileMeslek seçimiSosyokültürel durum+2
Burcu Gedikli
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Almanya'da eğitim düzeyi yüksek ikinci ve üçüncü kuşak Türklerde entegrasyon ve Türkiye'ye dönüş motivasyonu

Bu araştırmada Almanya'da doğmuş ve büyümüş, eğitim düzeyi yüksek ikinci ve üçüncü kuşak Türklerin entegrasyon durumları ve Türkiye'ye tersine göç etme motivasyonları incelenmiştir. Çalışmanın amacı ise Türkiye'ye geri dönme niyetleri ve bu niyeti şekillendiren süreci anlamaktır. Vaka çalışması olarak tasarlanan çalışma nitel desenle gerçekleştirilmiştir. Almanya'da yaşayan 20 eğitim düzeyi yüksek ikinci ve üçüncü kuşak Türk ile derinlemesine yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Veriler MAXQDA nitel analiz programında tema analizi ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda, katılımcıların duruma bağlı olarak tersine göç etme düşünceleri olduğu ve bunu belirleyen faktörler arasında entegrasyon düzeylerinin (yapısal, kültürel, sosyal ve kimlik) yer aldığı görülmüştür. Katılımcıların Almanya'ya entegrasyon sağlamış oldukları ve her iki ülkenin kimliğine de ait hissettikleri, bunun da her iki ülkede yaşama isteği üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Bir başka ifade ile tersine göç düşüncesine olumlu yaklaşan katılımcıların bu düşüncelerinde asimile olmadan ve segre yaşamadan, yaşadıkları ülkeye entegre oldukları için her iki ülkede de yaşayabilecekleri yönündeki düşüncelerinin ön plana çıktığı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma kapsamında tersine göç düşüncesi ile bağlantılı bulunan bir başka değişken ise ülkenin ve kişilerin ekonomik koşullarıdır. Ayrıca son dönemdeki olumsuz sosyal medya paylaşımlarının katılımcıların tersine göç kararlarını olumsuz etkilediği görülmüştür.

Özge Güvenç
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Pandemi sürecinde Türkiye'deki müzisyenlerin deneyimleri

Bu araştırma, toplumsal bir kriz anı olan pandemi döneminde Türkiye'deki müzisyenlerin deneyimlerini konu edinmektedir. Bu bağlamda dijitalleşme, risk ve güven kavramları çerçevesinde müzisyenlerin bu süreçteki üretim ve icra pratiklerinden nasıl etkilendiklerini, yüzleştikleri riskleri ve onlar için güven teşkil eden unsurları ortaya çıkarmak ve yorumlamak amaçlanmıştır. Aynı zamanda müzisyenler için risk unsurlarını ortaya koyarak çözüm önerileri sunmak da hedeflenmiştir. Bu doğrultuda Ankara'da 11, İstanbul'da 11 olmak üzere toplam 22 katılımcı ile derinlemesine görüşme gerçekleştirilerek müzisyenlerin süreçteki deneyimlerine dair sonuçlara ulaşılmıştır. Dijital üretim ve icra pratiklerinin, müzisyenin deneyim dünyasına hem olumlu hem olumsuz yansımaları ve bunların sebepleri ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Dijital pratiklere dâhil olmak ancak dijitalleşen araçlara uyum ve ulaşım sağlanabildiğinde mümkün olduğundan, eşitsizlikleri derinleştiren bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Müzisyenlerin ontolojik güvenlik hissiyatlarının dinamikleri yorumlanarak; sigortalanma, yetkililerin rolleri, sivil toplum kuruluşları ve müzisyenlerin örgütlenme becerileri gibi unsurların bu süreçteki rolleri tartışılmıştır. Giddens ve Beck'in risk toplumu değerlendirmelerine teorik çerçevesini yaslayan bu çalışmada; pandemi sürecinde karşılaşılan riskler incelenirken, müzisyenlerin pandemi haricinde de zaten yüzleştikleri risklerin derinleştiği sonucuna varılmıştır. Süreçteki kırılganlıklarını derinleştiren istihdam alanlarına hâkim olan esnekleşmiş piyasa koşullarının meydana getirdiği risk unsurları da tartışılarak, müzisyenlerin risklere karşı önerileri ortaya koyulmuştur. Bütün bunların ışığında müzisyenlerin pandemi koşullarından en derin şekilde etkilenen meslek gruplarından biri olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

DijitalleşmeMesleki riskMüzisyenler+2
Işıl Işık
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Duygular sosyolojisi çerçevesinde gençlerin utanca dair anlamları ve tüketim davranışlarında utancın izleri

Duygular sosyolojisi, 1970'li yıllardan itibaren kavramsal ve kuramsal çerçevesini çizerek sosyolojinin bir alanı haline gelmiştir. Duygulara ilişkin sosyolojik yaklaşım, duyguların sosyal ilişkiler, yapılar ve normlarda nasıl inşa edildiği, anlam kazandığı, öğrenildiği, yeniden üretildiği ve gündelik yaşamda nasıl deneyimlendiği sorularını konu edinmektedir. Duygular sosyolojisinin perspektifini ve kavramlarını kullanan bu çalışmada utanç, sosyal bir duygu olarak ele alınmıştır. Utancın belirleyici olabileceği bir saha olarak ise tüketim önerilmiştir. Tüketim, nesnelerin sahip olduğu ve yansıttığı anlamların satın alınması bağlamında değerlendirilmiştir. Araştırmanın aktörleri, utanç duygusunun edinildiği ve deneyimlendiği bir sosyal dünyaya dahil olabilecekleri düşüncesiyle, hareketliliğiyle karakterize edilen ve kendine özgü sosyal süreçleriyle tanımlanan konumun mensuplarıdır: Gençler. Bu çalışmada utanç duygusunun sosyal boyutlarının, gençlerin deneyim ve anlam dünyalarında ortaya konulması amaçlanmıştır. Utancın bir uzantısı olarak gençlerin karşılaştıkları toplumsal utandırma biçimleri betimlenmiştir. Bu doğrultuda utandırmanın ve utanç duygusunun izleri, genç aktörlerin tüketim davranışlarında aranmıştır. Nihayetinde nitel araştırma yöntemi çerçevesinde kurgulanan bu çalışma kapsamında, yaşları 20 ile 24 arasında değişen, tamamı Ankara'da yaşayan 16 gençle online ve yüz yüze derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Verilerin analizi, tematik analiz tekniği çerçevesinde, MAXQDA programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Analiz edilen veriler neticesinde, araştırmanın temel sorunsallarını ifade eden problem cümleleri doğrultusunda temalara ulaşılmıştır. Temalar, gençlerin utanca dair anlam dünyalarını, utanç etrafında şekillenen deneyimlerini, karşılaştıkları utandırma biçimlerini ve tüketim davranışlarında utancın izlerini ortaya koymaktadır.

Tüketim duygularıUtanma duygusu
Ekin Coşkuner
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılmasında eşitlik kurumlarının rolü

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik bir strateji ve politika olan toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılması, toplumsal cinsiyet perspektifinin tüm plan, program ve politika yapım süreçlerinde yer alması olarak tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği direktifleriyle üye ülkeler açısından kurulması zorunlu olan eşitlik kurumlarının toplumsal cinsiyet ana akımlaştırılması açısından önemli aktörlerden biri olduğu kabul görmektedir. Ayrımcılıkla mücadele etmek ve eşit muamele ilkesini yerleştirip geliştirmek üzere kurulan eşitlik kurumlarının toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılmasına yönelik katkılarını ortaya koymak tezin amacını oluşturmaktadır. Tezde Birleşik Krallık Eşitlik ve İnsan Hakları Komisyonu, Danimarka İnsan Hakları Enstitüsü ile Portekiz Vatandaşlık ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun faaliyetleri içerik/doküman analizi yöntemiyle toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılması araçları bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda toplumsal cinsiyetin ana akımlaştırılmasının başarısının ülkenin toplumsal cinsiyet konusundaki bakış açısı, yasal eşitlik çerçevesi ve eşitlik kurumlarının kapasitesi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Eşitlik kurumları, toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin sorunların tespitinde ve yeni stratejiler geliştirmede etkin rol oynayabilmektedir. Özellikle farkındalık artırmaya yönelik faaliyetleri ile toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında önemli bir rol üstlenebilirler. Sorun alanlarını tespit ederek ellerindeki kaynak ve imkânlarla kapsamlı raporlar hazırlayabilirler. Devletlerin toplumsal cinsiyet ilişkilerini düzeltmedeki temel rolü üzerinde düşünen kurumlar oldukları için devletlerin toplumsal cinsiyetin anakımlaştırılmasına dönük stratejilerini güçlendirecek ve bunu harekete geçirecek kritik kurumlardan birisi olabilirler.

Esra Yakar
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Zorunlu göç: Suriye'den Türkiye'ye göç eden Filistinli kadınların deneyimleri

1948 yılında İsrail'in Filistin'i işgal etmesiyle pek çok Filistinli Suriye'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Filistin'e geri döneceklerini düşünen pek çok Filistinli, anavatanlarına geri dönememiş ve Suriye'de nesiller boyu vatansız olarak yaşamıştır. Bu çalışma zorunlu göçü ikinci ve üçüncü kuşak olarak deneyimleyen Suriye doğumlu Filistinli kadınları konu edinmektedir. Bu kadınlar, 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşından dolayı Suriye'den Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmışlardır. Suriye'den göç eden Filistinli kadınların edindikleri göç deneyimleri, zorunlu göç ve toplumsal cinsiyet bağlamında, kadınların yeniden inşa ettikleri kimlik ve aidiyet ilişkisiyle ele alınmıştır. Feminist bakış açısını benimseyen bu çalışma, Suriye doğumlu Filistinli kadınların göç deneyimlerini ve yaşam mücadelelerini görünür kılmayı amaçlamaktadır. Çalışma Suriye doğumlu Filistinli kadınların hayatlarının üç dönemine odaklanmıştır: İkinci, üçüncü kuşak kadınların Suriye'deki yaşamı ve kamp deneyimleri; Suriye iç savaşına tanıklıkları ve Türkiye'ye zorunlu göç süreci; Türkiye'de yaşam deneyimleri.

Esma Nur Kaşram
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Romantik ilişkilerde kıskanan heteroseksüel erkek olmak

Duygular toplumbilimsel araştırmanın yöneldiği araştırma alanlarından biridir. Toplumsal etkileşimler gerek kişilerarası gerekse kitleler düzeyinde her zaman bir duygu alışverişine de tekabül etmektedir. Dolayısıyla duygular, toplumsal olanın esas öğelerinden biri olarak kabul edilebilir. Ancak toplumbilim için taşıdığı önem ve değere rağmen duygulara gösterilen akademik ilgi sınırlı kalmıştır. Bu çalışma, söz konusu sınırlılığın ve duyguların bir toplumbilimci için yeni bakış açıları geliştirmeye sunacağı muhtemel katkının farkındalığını taşımakta ve duyguları toplumbilimsel bir analiz birimi olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Nitel araştırma desenine sahip betimsel fenomenolojik bir saha araştırması olan bu çalışmada, katılımcılar 18 yaşından büyük, en az bir yıllık romantik birlikteliği olan heteroseksüel erkeklerden seçilmiştir. Toplam 15 erkekle yüz yüze, yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen katılımcı beyanları fenomenolojik araştırmaya uygun biçimde katılımcı deneyimlerine odaklanarak gruplandırılmak suretiyle tematik analize tabi tutulmuştur. Analiz neticesinde, kıskançlık duygusunun heteroseksüel erkek öznede hangi deneyim ve algılarca temsil edildiği, bu deneyim ve algıların farklı erkeklerde nasıl çeşitlilik gösterdiği ve hangi deneyim ve algıların birbirleriyle ilişkilendiği ortaya koyularak heteroseksüel erkeklik ve kıskançlığın ilişkisel bir haritası oluşturulmuştur. Bu yolla romantik ilişkilerde kıskanan heteroseksüel erkek olmak fenomeninin çeşitli yönlerini içeren bir betime ulaşılmıştır. Katılımcılar tarafından kıskançlık, bir sevgi göstergesi olarak tanımlanmakta, sahiplenme ve koruyuculuk ile ilişkilendirilmektedir. Sürekli tetikte olma hali ve beraberinde getirdiği yaşamın geneline yayılmış süreğen şüphe kıskançlığın temel nedeni olarak ön plana çıkmaktadır. Kıskançlığın partneri kaybetme tehlikesi kadar başka bir erkekle girilen mücadeleyi kaybedecek olma tehdidini de içerdiği görülmüştür. Bu sebeple kıskançlığın temel psikolojik motivasyonların yanında toplumsal cinsiyet kimliğinin tutarlılığını sağlamaktan kaynaklanan motivasyonları da içerdiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık dolayımıyla betimlenen erkeklik deneyimlerinde hegemonik erkekliğin duygular bağlamındaki temsillerine ulaşılmıştır. Kırılgan erkek öznenin erkekliğini tekrar tekrar kanıtlama çabasının yanında içsel ve dışsal hegemonyayı sürdürmek için oluşturduğu stratejilere ve aynı öznenin kendi tarihinde kıskançlık yaşantılarının oluşturduğu mozaik örüntülere rastlanmıştır.

Ahmet Arslan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Tümellerden yapılara: Felsefi ve sosyolojik düşüncede bütün-parça ilişkisi

Bu çalışmada, en yalın biçimiyle aktif eyleyenlerle yapısal etkenler arasındaki çelişki olarak ifade edilebilecek olan yapı-eylem ikiliği, tümeller problemi çerçevesinde tartışılmaktadır. Her iki araştırma alanına yönelik kuramların analiz edilmesine dayanan bu çalışmada, yapı-eylem ikiliği ile tümeller problemi arasındaki benzerliğin gösterilmesi ve bu benzerlik temelinde toplumla birey arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması amaçlanmıştır. Çalışmada, parça-bütün (tikel-tümel) ilişkisinin ele alınış biçimine göre tümeller konusundaki realist ve nominalist geleneklerin sırasıyla yapı yönelimi ve eylem yönelimli sosyolojik teorilerle benzer olduğu ve toplumun bir tümel olarak bireylerden ayrı ve onlara dışsal bir varlık olduğu sonucuna varılmıştır. Toplumla birey ya da yapıyla eylem arasında gerçek bir ikiliğin var olduğu kabul edilmiş ve topluma birey karşısında ontolojik bir öncelik tanınmıştır. Bu doğrultuda, sosyolojik teorinin söz konusu ikiliğe dayanması gerektiği ileri sürülmüştür.

Berkan Koçaş
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Anneliğe ilişkin karar, deneyim ve mücadele süreçlerine dair Türkiye'den feministlerin görüşleri

Feminizm içinde annelik neredeyse her zaman tartışmalı bir niteliğe sahip olmuştur. Ataerkil toplumsal örgütlenme içinde bu tartışmalı niteliğin kaynağını oluşturan birinci boyut; anne olma veya olmama kararının kadınların özgür iradelerinin bir ürünü olamamasıdır. İkinci boyut ise anneliğin kadınların kişisel özgürlük alanlarına sızmasıdır. Öte yandan annelik bir güçlenme ve mücadele alanı olarak da deneyimlenebilir. Bu nedenle, annelik ve feminizm arasında çok boyutlu ve dinamik bir ilişki bulunur. Bu araştırmanın amacı, Türkiye'deki feministlerin anneliğe ilişkin karar ve deneyimlerini feminist yorumsamacı perspektifle anlamaktadır. Bu doğrultuda 14 anne ve 14 anne olmayan toplam 28 feminist ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular 6 tema etrafında analiz edilmiştir: (1) anneliğin tanımlanması, (2) anneliğe ilişkin kararda rol oynayan dinamikler, (3) annelik ve feminizm ilişkisi, (4) anne olmayan feministlerin deneyimi, (5) annelik yaklaşımları ve (6) feminist annelik deneyimi. Araştırmada araştırma öznelerinin anneliği ele alış biçimlerinde, anneliğe ilişkin kararlarında, anne olmayanların annelik baskısına karşı duruşlarında ve anne olanların annelik deneyimlerinde feminist kimliklerinin çeşitli yansımaları olduğu görülmüştür. Anne olmayan feministler, annelik dışında bir alternatif deneyimlerken feminist değerlerden beslenirken; anne olan feministler ise annelik pratiklerinde feminist değerleri uygulamakta ve feminizmlerini bu deneyimler doğrultusunda yeniden şekillendirmektedirler. Bu bağlamda feministler için annelik bir mücadele alanı olarak öne çıkmaktadır. Araştırmanın sonuçları, feminist düşüncenin ve hareketin annelik konusundaki çeşitliliğini ortaya koymaktadır.

AnnelikFeminizmTürkiye+1
Hatice Uysal
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Covid-19 pandemisinde değişen çalışma koşullarının gözetim pratiklerinde yarattığı etki: Bilişim sektörü örneği

Bu araştırma COVİD-19 pandemisinde değişen çalışma koşullarının gözetim pratiklerinde yarattığı etki hakkındadır. Araştırmanın verileri bilişim sektöründe istihdam edilen ve COVİD-19 pandemi döneminde evden çalışma deneyimine sahip olan 30 kişi ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılarak elde edilmiştir. Araştırma bilişim sektörü çalışanlarının evden çalışmaya bağlı olarak deneyimlediği gözetim pratiklerinde nasıl değişikliklerin meydana geldiğini ortaya koymak ve bu değişikleri üreten mekanizmaların neler olduğunu saptamayı amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda pandemi döneminde gözetim pratiklerinde görülen farklılaşmalar merkeze alınmış ve bu farklılıklar temelinde gözetimin değişen doğası keşfedilmek istenmiştir. Bilişim sektörü çalışanlarının pandemi boyunca hangi gözetim pratikleri ile denetlendiklerine; bu denetimlerin bireyler üzerinde nasıl bir etki yarattığına ve çalışanların kendilerinden beklenenlere odaklanılarak değişim yaratan nedensel süreçlerin gösterilmesi hedeflenmiştir. Araştırma verilerinin analizi ile gözetimi yoğunlaştıran dört temel mekanizma keşfedilmiştir. Bunlar değişen çalışma koşulları, dijital gözetim araçları, öz gözetim ve çelişik gözetim konumudur. Araştırmanın sonuçları katılımcıların evden çalışma sürecinde daha yoğun gözetlendikleri ortaya konmuştur. Pandemiyle birlikte elektronik panoptikon, çalışanların tüm çalışma süreçlerini etkisi altına almıştır. Panoptikonun günümüz gözetim çalışmalarında hala önemini koruduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler COVİD-19 Pandemisi, Evden Çalışma, Gözetim, Panoptikon

Duygu Kırıkçıoğlu
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Eşi cezaevinde bulunan kadınların toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında yaşadıkları görünmez mağduriyet

Cezaevi, yalnızca cezaevine giren kişiyi değil onun ailesini de etkileyen kümülatif etkiye sahip bir süreçtir. Cezaevine giren kişinin kamusal alanda kadına oranla daha fazla söz hakkı olan bir erkek olması durumunda ise, tüm aile birçok açıdan etkilenmektedir. Bu çalışmada eşi cezaevinde bulunan kadınların yaşadıkları sorunlar, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Araştırmanın katılımcıları, eşleri cezaevinde bulunan 12 kadın katılımcıdır. Kartopu örneklemesi ile ulaşılan katılımcılar ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yapılarak kadınlara söz hakkı verilmiş ve deneyimlerini aktarmaları için olanak sağlanmıştır. Katılımcıların deneyimleri ile elde edilen bulgulara; demografik bilgiler, eş ile ilişkilerine dair bulgular, eşin cezaevine girmesi ile yaşananlara ilişkin bulgular (eşin cezaevine girmesine ilişkin ve atılı suça ilişkin tepkiler ile cezaevi ile yeniden sosyalizasyon), eşlerinin cezaevine girmesi sonrası yaşam deneyimleri, yaşanan sıkıntılarla başa çıkma yöntemleri, katılımcıların tahliye sonrası beklentilerine ve endişelerine dair bulgular, eşi tahliye olan katılımcıların deneyimleri adlı temel başlıklar altında yer verilmiştir. Ataerki ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle ikincil konuma itilen kadınlar, eşlerinin cezaevine girmesi ile katlanan dezavantaja maruz kalmaktadır. Araştırmanın sonuçları; yaşanan sıkıntıların ataerki, toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsiyetler arası eşitsizlik ile yakından bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur.

Rümeysa Gül Ateş
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Türk köyünde yeni modernleşme eğilimleri ve kültürel değişim: Polatlı/ Kabak köyü örneği

Bu çalışma Türk köyünde yeni modernleşme eğilimleri ve kültürel değişme hakkındadır. Bu konu Ankara ilinin Polatlı ilçesine bağlı Kabak Köyü'nde yapılmış olan bir alan araştırması vasıtasıyla üç konu ekseninde incelenmektedir. Bunlar: (i) Ailenin kuruluş ve işleyişine yön veren değerler, normlar, algılar ve ilişkilerdeki biçimsel ve özsel değişmeler, (ii) benzer şekilde köy cemaatinin üyeleri ve bu kapsamda hanehalkları arasındaki yardımlaşma ve dayanışma ilişkileri ve uygulamalarındaki değişmeler ve (iii) üretim-tüketim, sosyal, iktisadi refah ve yaşam tarzındaki değişmeler. Çalışmada, değişim sürecinin nasıl değerlendirildiği aynı hane içinde yaşayan farklı kuşaklara mensup bireylerle yapılmış olan derinlemesine mülakat verilerine dayalı olarak ele alınmaktadır. Bu yolla değişim sürecinin belli bir vaka bağlamında nasıl işlediği ve köyün kendisini kuşatan dış dünya ile temas ve ilişkilerinde geleneksel-modern ikiliğini nasıl yeniden konumlandırdığı, yorumladığı ve yeni bir kırsal varoluş biçimi ortaya koyduğu aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Araştırma kapsamında köy cemaatinin üyesi olan 23 kadın ve 37 erkek ile derinlemesine mülakat yapılmıştır. Araştırma bulguları farklı kuşaklar arasında ailenin biçimsel ve özsel niteliklerinde, komşuluk ilişkilerinde ve köyün iktisadi yapısında birçok değişim olduğunu ortaya koymaktadır. Bu değişmeler bazı hallerde modernleşme kuramlarının hanehalkı/aile biçimlerinin değişmesi, hane içi otorite yapısının değişmesi, bireyselleşme, hane ve cemaat içi dayanışma bağlarının çözülmesi ve özgürleşme iddiaları ile uyumlu bir yönde iken bazı hallerde kişilerin değişimlere direnç gösterdikleri, eski durumu sürdürdükleri veya değişme sürecini kendi durumlarına uyarlama yönüne gittikleri görülmektedir. Dolayısıyla, köyde aile ve komşuluk ilişkilerindeki eski saygı ve otorite biçimleri kaybolmaya, bireyselleşme ve özgürleşme artmaya ve komşular arasındaki yardımlaşma/dayanışma eskiye göre zayıflamaya başlamış olmakla birlikte niteliksel olarak bu durumun aşırı boyutlara ulaşmadığı aksine "biz bilinci" ve dayanışma ilişkilerinde zayıflama olarak görülen birçok hususun, dayanışmanın eski biçimleri ile sürdürülmesine gerek olmaması ile de alakalı olduğu görülmektedir.

Sosyal değişmeSosyokültürel değişme
Ömer Demir
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Dijitalleşmenin meslek üzerindeki etkisi: Diyetisyenler örneği

Bu araştırma dijitalleşme sürecinin meslek ve çalışma hayatında nasıl deneyimlendiğini, bu süreçte diyetisyenlik mesleğinin ve çalışma koşullarının nasıl bir dönüşüm yaşadığını anlamayı amaçlamaktadır. Diyetisyenlerin meslek ve çalışma hayatlarında dijital araçların ve dijital platformların nasıl bir rol oynadığı araştırılmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılmış, meslek ve çalışma hayatlarında dijital araçları ve dijital platformları aktif bir şekilde kullanan 23 diyetisyenle yarı yapılandırılmış soru formu eşliğinde derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. MAXQDA 2024 analiz programı kullanılan araştırmada, veriler tematik analiz tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Dijital sosyolojinin kavramsal ve kuramsal çerçevesi kullanılarak araştırmanın teorik çerçevesi inşa edilmiştir. Araştırma sonucunda iki ana temaya ulaşılmıştır. Mesleki kimliğin inşası ve dijitalleşme süreci temasında, diyetisyenlik mesleği ve mesleki kimliğin inşasında dijital araçların ve dijital platformların önemli bir rol oynadığı ve meslek hayatında dijital becerilerin kazanımı ve sürdürülmesinin iş piyasasında avantajlara yol açtığı görülmüştür. Çalışma koşullarının dijitalleşmesi temasında ise dijitalleşmenin diyetisyenlerin çalışma koşullarını dönüştürdüğü; dijital emek, duygusal emek süreçlerinin çalışma hayatında deneyimlendiği ve çalışmanın, emek sürecinin dijitalleştiği sonucuna varılmıştır. Araştırmada ulaşılan temalar çerçevesinde dijital araçların ve dijital platformların diyetisyenlik mesleğinin ve çalışma hayatının önemli bir parçasına dönüştüğü; mesleki kimliğin inşasında ve çalışma koşullarının dijitalleşmesinde önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra görüşme gerçekleştirilen katılımcıların deneyimlerinden hareketle dijitalleşme sürecinin meslek ve çalışma hayatına avantajlarının yanı sıra dezavantajlarının da olduğu gözlemlenmiştir. Araştırma sonuçları dijital dönüşümü meslek ve çalışma hayatlarında deneyimleyen diyetisyenlerin, mesleğin bugünkü konumunda dijital araçların ve dijital platformların aktif bir rol oynadığını ve mesleğin geleceğinde de bu rolün devam edebileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Dijitalleşme, Diyetisyenlik, Dijital dönüşüm, Meslek

Hilal Kaşık
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Iraklı göçmenlerin hane geçim stratejileri: Ankara ili örneği

Bu tez çalışmasında Irak'ta yaygınlaşan terörize faaliyetler sonucu 2014 yılı itibarıyla ülkesini terk ederek Ankara'ya yerleşmek zorunda kalan Iraklı göçmenlerin hane geçim stratejilerinin belirlenmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda sosyal ağlar ve sosyal sermaye literatürüne başvurularak hem göç sürecinin hem geçim yollarının tayin edilmesinde rol oynayan etkenler belirlenmiştir. Bu bağlamda, Iraklı göçmenleri Ankara'ya göç etmeye zorlayan tarihsel ve sosyo-kültürel süreçler aktarılarak araştırma kapsamında görüşme yapılan 18 Iraklı göçmenin ifadelerinin bağlam içerisinde anlamlandırılması sağlanmıştır. Yıllar içerisinde farklılaşan göçmenlik deneyimindeki değişiminin neden meydana geldiği, Iraklı göçmenlerin Türkiye'de sahip olduğu hukuki statülerin gündelik yaşamlarına ve geçim stratejilerine etkisi, sosyal sermayenin istihdama erişim yollarını nasıl biçimlendirdiği araştırmanın amacına ulaşma yolunda elde edilen alt bulguları oluşturmaktadır. Yapılan saha araştırması neticesinde, zorunlu göçün dinamikleri dolayısıyla geçim varlıklarında kayıplar yaşayan Iraklı göçmenlerin Ankara'nın sosyo-politik bağlamında yaşamlarını yeniden kurmaya çalışırken yedi farklı geçim stratejisi belirlediği tespit edilmiştir: kayıt dışı piyasaya eklemlenme, kadın emeğine yönelme, tüketimden kısma ve sosyal harcamalardan kaçınma, göçmen dövizi transferleri, sosyal yardımlardan faydalanma, Irak'a geri dönmek. Hane geçim stratejilerinin yanı sıra Iraklı kadınların istihdama katılmasının ve kamusal alandaki görünürlüğünün artmasının toplumsal cinsiyet deneyiminde değişim yarattığı ve Irak'a geri dönüş fikrini olumsuz etkilediği araştırma bulgularına yansımıştır. Ek olarak, en az hedef ülkenin koşulları kadar gönderen ülke olarak Irak'ın siyasi tavır alışının göçmenlerin gönüllü/zorunlu dönüş eylemlerini tetiklediği ve ülkelerine geri dönüş fikrinin oluşmasını engellediği etkenler olduğu görülerek özgün bulgulara ulaşılmıştır.

Merve Ilgaz
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Öğretmenlerin meslek kültürünün inşası üzerine sosyolojik bir çalışma

Bu araştırma, öğretmenlerin meslek kültürlerini şekillendiren dinamikleri, sınıf ve okul içi etkileşimler bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Öğretmenlerin çalışma koşullarını etkileyen sosyal ve kültürel dinamiklerin, öğretmenlik mesleğinin anlamını ve uygulanma biçimini nasıl dönüştürdüğünü analiz etmektedir. Bu bağlamda, okul içindeki etkileşimler, öğretmenlerin duygu, düşünce ve eylem stratejileri açısından ele alınmıştır. Araştırma, etnografik bir saha çalışması olarak yapılandırılmış ve vaka incelemesi yaklaşımı çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Bu yöntem, vakalar üzerinden geniş toplumsal koşulları ya da fenomenleri dikkate alarak yerel özgüllükleri araştırmayı mümkün kılmaktadır. Araştırma, Ankara'nın Mamak ilçesindeki bir ortaokulda yürütülmüştür. Katılımcılar, bu okulda görev yapan Matematik, Fen ve Teknoloji, Türkçe, İngilizce, Sosyal Bilgiler, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Müzik branşlarından toplam 14 öğretmen, bir müdür yardımcısı ile PİKTES kapsamında görev yapan Rehber ve Türkçe öğretmeninden oluşmaktadır. Saha çalışması süresince veri, okul ve sınıf içi gözlemler, saha notları, günlükler, yapılandırılmamış ve yarı yapılandırılmış bireysel görüşmeler aracılığıyla toplanmıştır. Araştırma bulgularına göre okulun fiziksel yapısı, sosyal çevresi ve öğrenci profili, öğretmenlerin mesleki yaşamlarını doğrudan etkilemektedir. Araştırma, öğretmenlerin meslek kültürlerinin, zorluklar ve çıkmazlar karşısında geliştirdikleri stratejilerle biçimlendiğini gösteriyor. Sosyal koşullar zorlaştıkça, öğretmenler sınıf içinde ve dışında kontrolü artırmak zorunda kalıyor, kariyer hedefleri ise bu zorlu koşullara göre yeniden şekilleniyor. Araştırmanın yapıldığı okulda gözlemlendiği gibi, deneyimli öğretmenlerin "zor" veya "olumsuz" olarak tanımladıkları sınıfları yeni öğretmenlere devretme stratejisine başvurması, kıdeme dayalı görece bir hiyerarşinin varlığını ortaya koymaktadır. Öğretmenler odası gibi sosyal mekânlar, öğretmenler arasında hem dayanışmayı besleyen hem de "yalnızlaşmaya" zemin hazırlayan bir alan olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca öğretmenler odasının sınıfta olup bitenlerle yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Öğretmenlerin meslek kültürlerinde "ideal öğrenci" tanımı önemli bir yer tutmaktadır. Araştırma sahasında da gözlemlendiği gibi, öğretmenler öğrencileri başarı ve uyum düzeylerine göre kategorize etmekte, orta sınıf normlarına uyan öğrenciler kabul görürken, sosyal ve kültürel normlardan uzak göçmen veya düşük sosyoekonomik geçmişe sahip öğrenciler "uyumsuz" veya "problemli" olarak etiketlenmektedir. Bu sınıflandırmalar, öğrencilerin okul içindeki konumlarını ve öğretmenlerin onlara yönelik tutumlarını şekillendirmektedir. Öğretmenler, yalnızca bilgi aktarmakla kalmamakta, aynı zamanda ahlaki değerleri de öğrenciler arasında yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Pedagojik ve düzenleyici söylemler, öğretmenlerin uygulamalarında birleşerek öğrencilerin davranışlarına yönelik ahlaki ve öğretimsel beklentileri belirlemektedir. Bu durum, öğretmenlerin meslek kültürlerinde ahlaki normların bilgi aktarımından önce geldiğini ve bu normların sınıf düzeni açısından öncelikli olduğunu göstermektedir. Araştırma, öğretmenlerin sınıf içinde düzen sağlamak için çeşitli stratejiler geliştirdiklerini ve öğrencileri belirli davranış kalıplarına göre kategorize ettiklerini göstermektedir.

Eğitim sosyolojisiİlişkisel sosyoloji
Serdar Malkoç
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Algoritmik sanatın hibrit kamusal alan inşasındaki rolüne ilişkin bir model: Refik Anadol projeleri örneği

Dijitalleşmenin sanat alanındaki etkilerine bağlı olarak ortaya çıkan yeni sanat formlarından birisi olan algoritmik sanat, son yıllarda hem sanatsal yaratım alanı hem de akademik araştırmalar bakımından dikkat çekici bir hale gelmiştir. Her ne kadar algoritma benzeri uygulamalar geleneksel sanat biçimleriyle de ilişkilendirilebiliyor olsa da günümüzde algoritmik sanat denilince algoritmalar, yapay zekâ ve makine öğrenmesi eşliğinde gerçekleştirilen dijital sanat akla gelmektedir. Bu teknolojilerle birlikte sanatsal üretimde ortaya çıkan dönüşüm, sanata ilişkin tartışmaları, sanatın algılanış biçimini ve sanatın toplumsal fonksiyonunu da değiştirmektedir. Sanat sosyolojisi literatüründe imajların ve sembollerin önem kazandığı teknoloji toplumlarında dijital sanat formlarının ortaya çıkışı ile birlikte sanatın sunduğu deneyimlerin çoğullaşmasına ve küresel ölçekteki iletişim ve paylaşım platformları ile de sosyo-sanatsal düzlemde yeni bir kamusal alan inşaa edildiğine dair yapılan vurgular dikkat çekmektedir. Algoritmik sanatın fiziksel mekân ve sanal mekanları hibritleştiren yapısının bu vurgularda önemli bir rolü vardır. Bu bağlamda hibrit kamusal alanları, kamusallığın ölçütlerini belirleme çabalarıyla birlikte değerlendirmek ve hibrit kamusal alanlarla gündeme gelen algoritmik sanat formlarının ne tür vaatler içerdiğini tartışmak sanatın demokratikleşmesi çerçevesinde önemli hale gelmektedir. Bu çalışmada, algoritmik sanat formları ve hibrit kamusal alan kavramı arasındaki ilişki değerlendirilmekte ve Refik Anadol'un projelerinden örneklerle algoritmik sanat pratiklerinin hibrit kamusal alan inşası bağlamındaki potansiyel nitelikleri incelenmektedir. Nitel araştırma yöntemi ve durum çalışması temelinde gerçekleştirilen incelemede sanatçının projelerine yönelik içeriksel bir analiz gerçekleştirilmiştir. Analizde, Benn ve Gauss, Nemeth ve Schmidt, Varna ve Tiesdell, Langstraat ve Van Melik gibi yazarların ortaya koyduğu kamusallık ölçütlerinden, kamusallığı prosedürel olarak ele alan yaklaşımlardan, hibrit kamusal alan ve "ilişkisel estetik" kavramı çerçevesinde öne çıkan tartışmalardan yararlanılmıştır.

Etkileşimli sanatSanat sosyolojisiÇağdaş sanat
Kevser Akyol Oktan
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Medyada toplumsal cinsiyet temsillerinin sosyoloji öğrencileri tarafından değerlendirilmesi üzerine nitel bir çalışma

Araştırmada medya ile izleyici arasındaki ilişkiye odaklanılmış ve toplumsal cinsiyet farkındalığına sahip olduğu düşünülen lisans düzeyindeki sosyoloji öğrencilerinin medyadaki toplumsal cinsiyet temsilleri hakkındaki düşünceleri incelenmiştir. Bu şekilde, sosyoloji öğrencilerinin topluma yönelik açıklamalarda toplumsal cinsiyet perspektifini dikkate alıp almadıkları anlaşılabilecektir. Feminist metodolojik yaklaşım rehberliğinde cinsiyetler arası eşitsizliğe yol açan normların açığa çıkarılması ve sosyoloji öğrencilerinin medyadaki toplumsal cinsiyet temsillerini ne şekilde anlamlandırdıklarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu doğrultuda Ankara'daki devlet üniversitelerinde öğrenim gören 10 lisans düzeyi 3. ve 4. sınıf öğrenci ile derinlemesine görüşmeler yapılmış, öğrencilerin medyadaki kadın erkek temsillerini olumsuz olarak değerlendirdiği ve klişe tiplemelerin medyada yeniden yaratılarak eşitliğe zarar verdiklerini düşündükleri bulunmuştur. Sansasyon ve reyting uğruna toplumsal cinsiyet rol ve normlarının suiistimal edildiği belirtilirken meseleye farklı açılardan bakan öğrenciler de bulunmaktadır. Sosyoloji lisans müfredatındaki zorunlu veya seçmeli toplumsal cinsiyet derslerinin etkisinin nasıl yorumlanması gerektiği katılımcıların görüşleriyle ortaya konmaktadır.

Onur Yılmaz
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00