
659
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Urartu Krallığı'nın Van Gölü Havzası'ndaki tarımsal faaliyetleri ve ürünlerinin depolanması
Urartu Krallığı, MÖ 9-7. yüzyıllar arasında Van Gölü Havzası merkez olmak üzere Anadolu'da kurulmuş olan önemli krallıklardan biridir. Urartu krallarının izlemiş olduğu genişleme politikaları gereği çok fazla seferler düzenlemiş ve krallığın sınırlarını batıda Fırat Irmağı, doğuda İran Azerbaycan'ı, kuzeyde Ermenistan'a kadar genişletmişlerdir. Urartu Devleti hüküm sürdüğü bölgelerde insanların her türlü ihtiyacını karşılamak için önemli yatırımlar yapmıştır. Bunların başında verimli ovaların yakınına kaleler inşa edilmesi gelmektedir. Kale yakınlarındaki ovaları daha verimli hale getirmek için de su kanalları inşa etmişlerdir. Bu sayede ovalarda tarımsal ve hayvansal faaliyetler daha verimli yapılabilmiştir. Urartu Devleti'nin merkezini oluşturan Van Gölü Havzası, oldukça dağlık bir coğrafyaya ve sınırlı sayıda tarım arazisine sahipti. Van Gölü Havzası'nın bu özelliği tarımsal faaliyetler için olumsuz bir koşul oluşturmaktaydı. Bu nedenle, Urartu Devleti tarımsal faaliyetlerini artırmak için önemli politikalar izlemiştir. Bu politikaların başında kısa ve kurak geçen yaz aylarında tarım arazilerini sulamak için su bentleri, göletler ve kanalların inşası gelmektedir. Bu politikalar sayesinde Urartular, kurak arazileri sulu hale getirerek verimli hasat dönemleri yaşamışlardır. Bu tarım arazilerine, seferlerde esir alınarak göç ettirilen insanlar, tarımsal faaliyetlerde çalıştırılmak üzere yerleştirilmiş olmalıdır. Böylelikle bu insanların öncelikle barınma sorunu ortadan kaldırılmış, daha sonra da tarım arazilerinin yakınlarında istihdam edilerek gerekli insan gücünün karşılanmış olduğu tahmin edilmektedir. Urartular tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere tarım aletlerinin üretimine de ayrıca önem vermişlerdir. Tarım aletlerinin büyük çoğunluğu demirden yapılmıştır. Ancak demirin çabuk korozyona uğraması nedeniyle, çok az sayıda tarım aleti günümüze kadar gelebilmiştir. Bel küreği, orak, dirgen (şene), saban ve çapalar Urartuların kullanmış oldukları tarım aletlerinden bazılarıdır. Bu tarım aletleri incelendiğinde Urartular tarlanın sürülmesinden, hasatın yapılmasına kadar olan süreçte kullanılacak bütün tarım aletlerini belirli bir düzen içerisinde kullanmış oldukları anlaşılmaktadır. Çivi yazılı belgelerden edinilen bilgilere göre söz konusu Urartu tarım aletleri devlet tarafından çiftçilere dağıtılmıştır. Urartuların tarımsal faaliyetlerden elde ettikleri ürünlerin büyük bölümünü tahıllar (buğday, arpa, akdarı vs.) oluşturmaktaydı. Bu ürünleri baklagiller (Nohut, mercimek vs) izlemekteydi. Ayrıca çeşitli meyveler (elma, armut, üzüm, kiraz vs) de yetiştirilmekteydi. Urartular bunların içiresinde özellikle üzüme önem vermişlerdir. Üzüm bağları ve meyve bahçeleri kurduklarına dair yazıtlar bulunmaktadır. Urartu Krallığı, sulu tarımın yapılabileceği arazilere kanallar yardımı ile su taşımışlardır. Yapmış oldukları kanalların bazılarının günümüzde de kullanıldığı görülmektedir. Bunlardan en önemlisi Minua Kanalı'dır. Gürpınar'dan Tuşpa'ya su taşıyan bu kanal Van Ovası'nın güney kesiminin su ihtiyacını büyük ölçüde karşılamıştır. Urartular sulama faaliyetleri için kanallar, bentler ve göletlerden yararlanmalarının yanında, doğal su kaynaklarını da ustaca kullanmışlardır. Urartular, tarımsal faaliyetlerde elde edilen tarım ürünlerini inşa ettikleri depolarda muhafaza etmişlerdir. Urartu Devleti kaleler kurarken alt yapının içerisinde saray, tapınak vb. kamusal binalarla beraber depo yapılarının inşasını da planlamışlardır. Urartuların Van Gölü Havzası'nda Çavuştepe, Ayanis, Yukarı ve Aşağı Anzaf, Yoncatepe, Toprakkale gibi kalelerin ovaların yakınlarına kurulması tarımsal faaliyetlere önem verdiklerini göstermektedir.
Urartu yazıtları ile tasvir sanatında kale ve tapınaklar
Bu çalışmada, bugüne değin ortaya çıkarılmış Urartu yazıtları ile Urartu tasvirli eserler üzerinde karşılaşılan Urartu kale ve tapınakları değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda yer alan yazıtlarda genel olarak yapıların inşası ve hangi kral döneminde yapıldığı dile getirilmiştir. Fakat ne yapının inşasında kullanılan malzemeden ne de mimari yapının detayları hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir. Tasvirli eserlerde kale tasvirline en ince ayrıntısına kadar yer verilmiştir. Tasvirli eserlerin bazılarında taş temelin uygulandığı görülmektedir. Genel olarak kale tasvirlerinde koruma kuleleri betimlenmiş ancak bazı örneklerde ise betimlenmemiştir. Kale kapıları çift kanatlı olarak işlenmiş, bunu belirtmek için de bir taraf çizgilerle taranmıştır. Kapının hemen üzerinde yer alan kuşakta süs amaçlı zikzaklar yer almaktadır. Genel olarak kale duvarları üzerinde koruma amaçlı yapılmış dendaneler yer almaktadır. Bazı örneklerde dendanelerin alt kısımlarına gözetlemek için pencere açıklığına yer verilmiştir. Ön cephe tasvirlerinin bazılarında pencere açıklığına rastlanılmaktadır. Tespit edilebilen tapınak tasvirleri iki örnekle sınırlıdır. Kale tasvirlerine oranla daha sade bir şekilde işlenmişlerdir. Kule tipli olarak yapılmış tapınak tasvirlerinde kapı, çift kanatlı olarak işlenmiştir. Urartu devletiyle çağdaş olan Asur devletinin sanatına yansımış Urartu kaleleri ile Urartu tasvir sanatına yansımış kale tasvirlerine bakıldığında ortak özellikler taşıdığı göze çarpmaktadır. Ancak Asur örneklerinde Urartu tasvirlerine oranla daha az ayrıntı yer almaktadır.
Urartu Dönemi kemik eserleri
Paleolitik Dönem'den Orta Çağ'a kadar takı, dokuma aletleri, silahlar, tarım aletleri, kozmetik kutuları gibi çoğu ürünün vazgeçilmez malzemesi olan kemik/boynuz, tarihsel süreçteki gelişim aşamasının tespit edilebildiği hammaddeler arasındadır. Eski Çağ insanlarının avladıkları hayvanlardan ve doğadaki leşlerden topladıkları kemik ve boynuzları birçok alanda değerlendirilmiştir. MÖ 9-7. yy.'da başkent Tuşba merkez olmak üzere kurulan Urartu Krallığı maden, taş, fildişi ve kemik işlemeciliğinde oldukça önemli sanat eserleri bırakmıştır. Bu hammeddeler arasında özellikle kemik ve boynuz Urartu Dönemi'nde kullandıkları el aletleri ve geliştirdikleri tekniksel verileri hakkında bilgi vermektedir. Kemik ve boynuzun yarı organik bir madde olması nedeni ile işlenmesi sırasında geliştirilen tekniklerin tespiti oldukça önemlidir. Urartu Dönemi'ne ait incelenen 120 eser tipolojik çeşitlilik, işleme teknikleri gerekse çevre kültürlerle olan sanatsal etkileşimin gözlemlendiği önemli eserlerdir. Kemik ve boynuzdan boncuklar, dokuma aletleri, gemler, figürinler, kakmalar, mühürler, sürmelikler gibi çok sayıda eser üretilmiştir. Ancak şimdiye kadar kemik eserler ile ilgili kapsayıcı bir çalışmanın yapılmamasına karşın, kemik ve boynuzun Urartu Dönemi'nin sıkça kullanılan hammaddeleri arasında yer aldığı açıkça görülmektedir. Urartu Dönemi kemik eserleri tipolojik, teknik özellikler ve çevre kültürlerle olan benzer örnekler açısından değerlendirilmiştir. İncelenen eserler, Urartu Dönemi'nin farklı bir zanaat kolu olan kemik ve boynuz işlemeciliğinde ileri bir seviyede olduklarını göstermektedir. Hatta Anadolu'da MÖ 4. Binden itibaren süregelen bazı eserlerin Urartulu zanaatkârlar tarafından hala kullanılması son derece ilginç veriler arasıdnadır. Orta Çağ'dan günümüze kadar kullanımı süren bu maddeler, günümüzde hala tarak, baston kakmacılığında sıkça kullanılan bir hammaddedir.
Yazılı belgeler ve tasvirli eserler ışığında Yeni Assur Krallığı'nda libasyon
Libasyon, tanrı veya tanrıçaya adanmış bir sıvının zemine veya belirli bir noktaya dökülmesi ile yapılan içki sunumu anlamına gelir. Libasyon, törenin yapıldığı mekânda kutsal kabul edilen bir takım yerlerin önüne, yanına veya üzerine uygulanmaktadır. Yeni Assur dini yaşamında birçok dinsel tören ile birlikte libasyonun da önemli bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Assur görsel sanatında kabartmalar ve mühürler üzerinde işlenmiş sahnelerde libasyon törenleri de işlenmiştir. Bu tasvirlerde libasyon erkekler (kral ve veliaht) tarafından uygulanmaktadır. Söz konusu bu figürler aynı zamanada libasyondan sorumlu din görevlileri olmalıdır. Libasyon ritüellerinde kâse ve çömlek gibi kaplar kullanılmıştır. Bu kaplar kendi içinde malzeme, üslup ve yapım tekniği olarak farklılıklar göstermektedir. Kaplardaki bu durum libasyon ritüelinin yapılma amacının çeşitliliğini bağlanabilir. Arkeolojik verilerden Yeni Assurluların libasyon törenlerini, av sonrası, askeri seferler sonrası ve tapınak inşası gibi özel durumlarda düzenledikleri anlaşılmaktadır. Ancak şimdilik elde her ne kadar bu konu ile ilgili arkeolojik veri bulunmasa da Yeni Assurlular'ın çağdaşı Urartu'da olduğu gibi libasyonu muhtemelen baharın gelişi, tarımsal faaliyetler ve ölü gömme törenlerinde de düzenlemiş olmalıdırlar. Yeni Assur'da libasyon üzerine cevaplanmayı bekleyen birçok soru vardır. Bu sorulara açıklık getirebilmek ancak bu konu ile ilgili bilgi veren arkeolojik kaynakların ortaya çıkarılması ile mümkün olacaktır. Yeni Assur'un egemenlik kurduğu coğrafyada bilimsel çalışmalar devam etmektedir. Nitekim bu çalışmalar neticesinde elde edilecek verilerin Yeni Assur'da libasyon ritüeli konusuna da açıklık ve yeni öneriler getireceği düşüncesindeyiz.
Urartu Döneminde Gürpınar Ovası sulama sistemleri
Urartular, M.Ö. 9.-7. Yüzyıllar arasında Doğu Anadolu, Transkafkasya ve Kuzeybatı İran'da egemenlik sürmüşlerdir. İlk başlarda göçebe olan halk yerleşik hayata geçip kentler inşa etmişlerdir. Urartu Devletinin kurulduğu bölgenin büyük bir bölümü sıradağlar ve vadilerle birbirinden ayrılmış yaylalarla kaplıdır. Buralarda kışlar soğuk ve uzun, yazlar ise kurak ve kısa geçmektedir. Besin ihtiyaçlarını karşılamak için ise tarımsal faaliyetlere önem vermişlerdir. Urartu merkezlerinde yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen tarım aletleri, tarım ürünleri, tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere inşa edilen bentler ve sulama kanalları tarımsal faaliyetlere verdikleri önemi ortaya koymaktadır. Urartu coğrafyasında yağışın azlığı ve su kaynaklarının kısıtlı olmasından dolayı tarımsal arazilerin daha verimli olabilmesi için devlet eliyle bentler, göletler ve kanallar inşa ederek tarım arazilerinin daha iyi sulanabilmesi sağlanmıştır. Söz konusu bu tarım arazilerinin en önemlilerinden biri de Gürpınar Ovası'dır. Gürpınar Ovası, başkent Tuşpa'nın 22 km. güneybatısında yer almaktadır. Bu ova etrafında birçok Urartu yerleşim alanları bulunmaktadır. Bunlar içinde en önemlisi olan Çavuştepe Kalesi, Gürpınar Ovası içinde bulunan Bol Dağı silsilesinin batı ucunda kurulmuştur. Kale üzerinde görülen büyük depo odaları buranın bir tarım merkezi olduğunu göstermektedir. Çavuştepe Kalesinde bulunan İrmuşini Tapınağı'nın doğu yüzünde yer alan inşa yazıtında, Kral II. Sarduri tarafından Gürpınar Ovası'nın ortasından geçen Hoşap (Gugunai) Çayı'ndan bir kanal açtığından bahsetmektedir. Söz konusu yazıttan yola çıkarak kalenin güney tarafında iki adet kanal yapısı tespit edilmiştir. Bu kanallardan bir tanesi kalenin hemen güney yamacından, diğeri ise ovanın güneyinden geçmektedir. Bu kanalların inşa yazıtında da belirtildiği gibi oldukça kurak olan bölgenin sulanması için yapıldığı bilinmektedir. Bu ovadan yürütülen tarımsal faaliyetler sonucunda elde edilen tarım ürünleri Çavuştepe Kalesindeki depolarda muhafaza edilmiştir. Günümüzde bile Gürpınar Ovası bir tarım merkezi durumundadır. Anahtar Kelimeler : Çavuştepe, Gürpınar, Urartu, Sulama, Tarım Sayfa Sayısı :93 Tez Danışmanı : Prof. Dr. Rafet ÇAVUŞOĞLU
Çavuştepe Kalesi'nin malzeme teknik ve mimari açıdan günümüz Çavuştepe Köyü'ne yansımaları
Van Gölü Havzasında kurulan ve yaklaşık 250 yıl kadar hüküm süren Urartu Krallığı, Doğu Anadolu'ya adeta altın çağı yaşatmıştır. Yapılan çeşitli kazılar ve yüzey araştırmalarından yola çıkarak Prehistorik Çağ'da Doğu Anadolu Bölgesi'nde bir kısım göçebe halk topluluklarının yaşamış olduğu saptanmıştır. Bu dönem içerisinde yerleşimin varlığı bilinse de kalıntıların ulaşılması zor yüksek yaylalarda yer alması, arkeolojik bulguların yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Van, arkeolojik bulgulara göre Kalkolitik Çağ'dan (M.Ö. 5500-3000) başlayarak tarih dönemlerinin tümünde çeşitli ırk, kültür ve inanışlara sahip kavimlerin tek tek veya topluca yaşadıkları bir merkez olmuştur. Urartu kalelerinden günümüze en iyi durumda kalmış olan örnek ise hiç kuşkusuz Çavuştepe Kalesi'dir. Çavuştepe Kalesi'nde arkeolojik ve bilimsel çevrelerce tarihi değeri olan aşağı ve yukarı kale, saray, tapınak, depo alanları gibi kalıcı ve büyük ölçekli şehir yapıları incelenmiştir. Ancak Çavuştepe Kalesi mimarisi ve günümüz Çavuştepe Köyü konut mimarisine yansımaları araştırılmamıştır. Bölgenin olumsuz doğa koşulları, felaketler, savaşlar Çavuştepe mimarisinde kullanılan kerpiç ve ahşap malzemenin direncini azaltmıştır. Bu nedenle toplumların sosyo - kültürel yapısı ve gelişimi konusunda çok sağlıklı ipuçları veren küçük ölçekli yaşam birimleri olan evlerin incelenmesine önem ve öncelik verilmiştir. Çalışma içerisinde Çavuştepe Kalesi ve Çavuştepe Köyü'nün mimari (yapı malzemeleri, kullanılan aletler, mimari işçilik, konutlar, tandırlar, depo yapıları, hayvan barınakları) açıdan karşılaştırılması yapılmıştır.
MÖ 1.Binde Guzana (Bit Bahiyani) Krallığı
Assur kralı Tiglath-Pileser'in ölümünden sonra, bazı Arami kabileler, Levant ve Mezopotamya'nın birçok yerinde pek çok bağımsız krallıklar kurabilmiştir. Levant Bölgesi'nin bu krallıklarından biri, Bit-Bahiyani krallığı'dır. Krallığın başkenti Guzana'dır. Tez, Türkiye-Suriye siyasi sınırının yakınında, Habur Nehri'nin batı kıyısındaki Haseke ilinin idari sınırları içinde ve Rasüleyn kasabasının 3 kilometre güneybatısında yer alan M.O 1. Binde Guzana (Bit-Bahiyani) Krallığı'nı ele almaktadır. Çalışmamız, MÖ II binyılın sonlarından MÖ 9.yüzyılın sonuna kadar devem eden süreçte Arami egemenliğinin altında kalmış en önemli ve güçlü krallıklardan biri kabul edilen Guzana Krallığı'nın, hem bölgede oynadığı rol ve hem de arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan zengin buluntularının değerlendirilmesi yönüyle önem arz etmektedir. Buna ek olarak Guzana Krallığı hakında fazla araştırmalar ve çalışmalar yoktur. Bu güne kadar yapılmış olan araştırma ve çalışmalar daha çok Aramiler'in tarihi ya da Aramice üzerine yapılmıştır. Bu düşünceden hareketle Guzana Krallığı'nın arkeolojik açıdan tüm yönleriyle incelenmeye çalışıldığı bu tez önemli görülmektedir. Bu tez beş bölüme ayrılmıştır. Tezin 1.Bölümünde Guzana Krallığı'nın coğrafyası ana hatlarıyla tanıtılmaktadır. Guzana Krallığı'nın sınırları ve coğrafyası verilmektedir. 2.Bölümde Guzana Krallığı'nın arkeolojik keşif çalışmaları hakkında bilgiler verilmektedir. Sonraki 3.Bölümde Krallığı'n tarihi ele alınmıştır. Bu bölüm Guzana Krallığı'nın tarihi sürecini ve bu krallığı yöneten önemli kralların listesini içermektedir. Buna ek olarak krallığın Arami krallıkları ve Assurlar ile ilişkisini de içermektedir. Daha sonraki 4.Bölümde Guzana şehri hakkında bilgiler verilmektedir. Bu bölüm, şehrin planı ve bölgede keşfedilen en önemli askeri ve sivil yapılarını kapsayan, krallığının en önemli mimari yönlerinin incelemesine ayrılmıştır.5.Bölüme gelince, bu bölüm ,Guzana'da ortaya çıkarılmış tüm yontma eserlerini ve bu sanat eserlerini yontmak için kullanılan yöntemleri içermektedir. 6.bölum ise Guzana Kralığı ve çevresindaki krallıklar arasında karşılaştırma hakında bilgiler içermektedir . 7.Bölümde elde edilen en önemli sonuçları ışığında değerlendirmeler yer almaktadır.
Hakkari'de Urartu izleri
Doğu Anadolu'da MÖ 1. Binyılın ilk yarısında güçlü bir uygarlık kuran Urartu Krallığı, batıda Fırat Nehri, kuzeyde Aras vadisi, doğuda Urmiye Gölü'nün doğu kıyıları güneyde ise Güney Torosları içerisine alan coğrafyada hüküm sürmüştür. Belirli özelliklere sahip krali yerleşimler ile eyalet merkezi olabilecek yerel karakterli yerleşimlerle ifade edilebilen Urartu izlerine Hakkâri'de diğer bölgeler kadar sık rastlanmamaktadır. Bunda Hakkâri'nin araştırmaya uygun olmayan ortamı rol oynamaktadır. Çalışmamızda Hakkâri'de ortaya çıkarılan kaleler, kaya mezarları ve küçük buluntu tipleri üzerinde Urartu izleri araştırılmıştır. Kaya mezarlarının Hakkâri bölgesinde görülmesi buranın eyalet merkezi olarak var olduğunun açık delillerindendir. Çalışmamız boyunca Hakkâri ve çevresinde yapılan yüzey araştırmaları ve köylülerden edinilen veriler sayesinde Urartu Krallığı'nın bölgedeki konumu belirlenmeye çalışılmıştır. Zengin bir kültür birikimi bulunan Hakkâri'nin yerleşim tarihini 5000 yıl geriye götürmek mümkündür. Birçok medeniyete ve topluma ev sahipliği yapmış olan Hakkâri'nin bu eski tarihinden günümüze önemli kalıntılar kalmıştır. Hakkâri Bölgesi'nde bugüne kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda tespit edilen Kaya üstü resimleri, Erken Demir Çağı'na tarihlenen oda mezarlar ve Hakkâri Stelleri bölgenin Arkeolojik geçmişine ışık tutmaktadır. Ancak bölgede sınırlı sayıda yapılmış olan bilimsel çalışmalarda Urartu izlerine dair bir bilgi verilmemiştir. MÖ 2000'lerin başında, içine Hakkâri Bölgesi'ni de alan Doğu Anadolu'nun yüksek rakımlı yaylalarında yaşayan topluluklar ile ilgili ilk bilgiler, Asur yazıtlarında yer almaktadır. Asur kralı I.Salmanassar'ın MÖ XIII. yüzyıla tarihlenen (MÖ 1274-1244) bir yazıtında bazı ülkelerin Asur krallığıyla savaştığından söz edilmektedir ve bu yazıtta Uriatri kelimesi etnik bir insan topluluğunun adı olmayıp Asurların dilinde " dağlık bölge" anlamına gelmekte ve bu bölge içinde Hakkâri yer almaktadır.
Yeni Assur Krallığı'nda haremağaları
Tez çalışmamızda buluntularına rastlanan Haremağalarıyla ilgili betimlemelerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Haremağaları ile ilgili bilgileri yazılı kaynaklardan ve tasvirli sanat eserlerinden edinmekteyiz. Bu bilgiler ışığında haremağalarının birçok görevinin olduğunu da anlamaktayız. Haremağalarının işlendiği konular, çoğunlukla saray kabartmaları ve mühürler üzerinde gösterilmiştir. İşlenen konular bütünlüğüne bakıldığı zaman Haremağaları kimi zaman kral ile beraber görülürken kimi zaman tek başına görülmektedir. Yeni Assur döneminde Haremağalarının gösterildiği betimlemeler genellikle III. Şulmanu- aşerid (MÖ 858-824), III. Tiglat- Pileser (MÖ 745-727), Şarrukin (MÖ 721-705), Sin-ahhe- riba (MÖ704-681) dönemine aittir. Assur görsel sanatları dışında Haremağaları birçok yazılı metinde karşımıza çıkmıştır. Bu yazılı metinlerde Haremağalarının Assur Krallığı içindeki önemleri de anlaşılmaktadır. Urartu ve Geç Hitit dönemlerine ait mühürlerde Yeni Assur özellikli görsel verilere ve benzer sahnelere bakıldığında Yeni Assur, Urartu ve Geç Hitit arasındaki ilişkiyi görmek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Haremağaları, Baş Hadım, Harem, Yeni Assur, Urartu, Geç Hitit. Sayfa Sayısı: 151 Tez Danışmanı: Dr. Ögr. Üyesi İsmail COŞKUN
Van Gölü havzası ve kültür çevresinde Post-Urartu dönemi
Urartular'ın, MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru ortadan kalkmasıyla hem Doğu Anadolu'nun hem de krallığın yayılım alanları içerisinde yer alan kuzeybatı İran, Azerbaycan, Ermenistan gibi yerlerdeki merkezlerinde eş zamanlı yeni bir dönem sözkonusudur. Urartu sonrasında ortaya çıkan bu yeni dönem Akhaimenidler döneminin başlangıcına kadar kapsayan bir süreci kapsamaktadır. Bu dönem, mimari ve seramiğinin etki alanı ve karakteristik özellikleri açısından başta İran'ın birçok yerinde ve Anadolu'nun içlerine kadar yayılım göstermiş Med kültürüyle bağlantılı görünmektedir. Ortaya çıkan bu yeni kültürel durum, Urartu döneminden izler taşımakla birlikte seramik ve mimarisindeki farklılıklarla Urartu döneminden ayrılmaktadır. Post-Urartu/ Med olarak adlandırılan bu dönem MÖ 600-550 yıllarını kapsamaktadır. Van Gölü Havzası'nda kazısı yapılmış Van Kalesi Höyüğü (IIa-1), Karagündüz (IVc) ve Çavuştepe Kalesi'ndeki (IIa) post Urartu/ Med dönemine ait kültür tabakaları birbirleriyle benzer olduğu gibi kültür çevresinde yer alan merkezlerle de uyum içindedirler. Arkeolojik araştırmalar sonucunda, Van Gölü Havzası başta olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesi, İran, Azerbaycan ve Ermenistan'ın bu döneme ait bulguları, stratigrafik verilerle desteklenebilmektedir. Van Gölü Havzası ve yakın çevresinde yapılan yüzey araştırmalarından gelen sonuçlarla da desteklenen post Urartu/ Med Dönemi (MÖ 600-550), yeni bir kültürel oluşumu göstermektedir. Bu çalışmamızda Urartular'ın ortadan kalkmasının ardından mimari ve seramik olarak ortaya çıkan post Urartu/ Med tabakalarının son çalışmalarla birlikte toplu bir şekilde incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma konumuzu oluşturan post Urartu/Med dönemini yansıtan coğrafyanın kısmen antik kaynaklarla birlikte daha çok son dönem kazı ve araştırmalar sayesinde yayılım alanları detaylandırılmış ve bu döneme ait bulgular sunulmuştur. Bu dönemin seramik formları Urartu ve daha sonra ortaya çıkacak Akhaimenid dönem seramikleriyle karşılaştırılmış bulunduğu bölgeler ayrı ayrı ele alınmış form renk ve hamur özellikleri birbirleriyle eşlenerek çalışmalarımıza eklenmiştir. Bu çalışma bu ara dönemde karşımıza çıkan yeni kültürel sürece ilişkin bulgulara ayrıntılı bir şekilde bir bakış açısı sağlamak açısından yararlı görünmüştür.
Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde 2016-2019 kazılarında ele geçen çanak çömleklerin değerlendirilmesi
Urartu Devleti, MÖ 9-7. yüzyılları içerisinde, Van Gölü Havzası merkez olmak üzere günümüz Doğu Anadolu Bölgesi'nde kurulmuş ve yayılım göstermiştir. Urartu Devleti genişleme politikası gereği çok fazla seferler düzenlemiş ve sınırlarını batıda Fırat, doğuda Urmiye Gölü Havzası, kuzeyde Kars Platosu - Sevan Gölü Havzası ve güneyde Toros Dağları'nın çevrelediği bölgeye kadar genişletmiştir. Urartu Devleti'nin bu dağlık coğrafyada 250 yıl kadar varlık sürdürdüğü de bilinmektedir. Bahsedilen coğrafyada önemli yerleşimler kurulmuştur. Bu yerleşim yerlerinden biride Urartu kralı II Sarduri tarafından yaptırıldığı arkeolojik verilerle kanıtlanan Çavuştepe (Sardurihilini) dir. Çavuştepe Kalesi, Urartu Devleti'nin önemli dini ve ekonomi merkezlerinden biridir. Tezimizin konusunu Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü kazılarının 2016-2019 yıllarına ait olan çanak çömlekler oluşturmaktadır. Bu çanak çömlekler de pembe mal, kahve mal, devetüyü mal, bianili mal, gri mal, pembe açkılı mal, kahve açkılı mal, krem astarlı mal, kiremit astarlı mal, krem mal ve kiremit mallar olmak üzere gruplandırılmaktadır. İncelediğimiz bu çanak çömlekler içerisinde dipler, gövdeler, kulplar ve bardaklar yer almaktadır. Bu çanak çömlekler arasında kaba yapılanlar kadar özenle yapılan çanak çömleklerde görülmektedir. Bu çanak çömlek parçaları da kendi aralarında farklı form ve profil örnekleri göstermektedir. İncelenen çanak çömlek parçaları içinde nokta, bitkisel, örgü ve yıldız ile işaretli olanlarında varlığı bilinmektedir. Bu işaretlerin genelde çanak çömleklere özgü olduğu görülmektedir. Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde 2016-2019 yılı çanak çömleklerinin hem mal grupları hem de tipolojik özellikleri değerlendirildiğinde bölgesel benzerliklerin olduğu da saptanmıştır. Bu yüzden Çavuştepe çanak çömleklerinin benzerlerinin bulunduğu kültür bölgeleri Van, Elazığ-Malatya-Bingöl, Ağrı, Iğdır, Muş, Kuzeybatı İran ve Ermenistan olduğu tespit edilmiştir. Değerlendirmeye aldığımız Çavuştepe Kalesi ve Nekropolü'nde ele geçen çanak çömleklerin günlük ve dini yaşamlarında farklı amaçlar için kullanıldığı belirlenmiştir. Bahsedilen bu çanak çömlekler, Urartular tarafından yiyeceklerin hazırlanması, tüketilmesi ve depolanmasında, dini ayinlerde ve son olarak da toplumsal statünün gösterilmesinde kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çavuştepe, Urartu, Çanak Çömlek, Mal Grubu, Demir Çağ
Urartu'da hayvanlar ve karışık yaratıklar üzerinde duran Tanrı tasvirleri
Bu çalışmada, bugüne değin ortaya çıkarılmış Urartu tasvirli sanat eserleri üzerinde görülen Hayvanlar ve Karışık Yaratıklar Üzerindeki Tanrı Tasvirleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda yer alan tanrı tasvirleri, bu tasvirli eserlerin üzerindeki tanrının ikonografyası ve yapıldığı malzemenin cinsi hakkında bilgi verilmiştir. Urartu tasvirli sanat eserleri üzerindeki tanrı tasvirleri detaylandırılarak ayrıntıya inilmiştir. Urartu Tanrı tasvirlerinde Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba ve Tanrı Şivini en sık işlenen tanrılardandır. Tanrılar genellikle aslan ve boğa, üzerinde gösterilmiştir. Hangi tanrıyı temsil ettiğini kesin olarak bilmediğimiz bir grup tanrı karışık yaratıklar üzerinde tasvir edilmiştir. İşlenen tanrılar genellikle ya savaş pozisyonunda ya da selamlama jest pozisyonunda gösterilmiş. Tanrıların başlarında farklı şekillerde mertebeye göre polos başlıklarda çıkınılar gösterilmiş olup ellerinde çeşitli nesneler tutarken tasvir edilmiştir. Yaptığımız bu çalışmada genel itibarıyla Urartu kemerleri, kalkanları, adak levhaları, mühürler ve mimari yapılar üzerinde işlenmiş hayvan veya karışık yaratıklar üzerinde duran tanrı tasvirleri işlenmiştir. Yaptığımız çalışmada Urartu sanatının farklı eserler üzerindeki tanrı tasvirlerinin işlenişi, analizi, ikonografyası uygun olarak ele alınıp değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda Urartuların sanatsal faaliyetler içerisinde kayda değer gelişmeler görülmektedir.
Doğu Anadolu Bölgesi'nde Urartu yerleşim arkeolojisi
Ünlü coğrafyacı Yi-Fu Tuan'ın da belirttiği gibi "Coğrafya, insanın evrenle olan ilişkisini anlamasının anahtarıdır". Türkiye'nin 7 bölgesi arasında en zorlu coğrafyaya sahip olan Doğu Anadolu topraklarında ilk politik güç olan Urartular varlıklarını MÖ 9-7. yy arasında sürdürmüştür. Birbirinden yüksek dağ silsileleri ile ayrılan bu engebeli coğrafyada kalıcı olabilmenin anahtarı coğrafyaya hükmedebilmekten geçmektedir. Bunu oldukça iyi başaran Urartu Krallığı, gerisinde ünik mimari eserlerin yanı sıra kendilerine özgü çok sayıda materyal, kültür kalıntısı bırakmıştır. Bölgenin coğrafyasının getirisi olarak özellikle taşların mimaride akılcı sistemlerle kullanılması sonucu depreme dayanıklı yapılan kaleler, kentler ve yerleşim birimleri bizlere Urartu Krallığı'nın doğaya bakış açısı ile ilgili de ipuçları vermektedir. Şimdiye kadar Urartu Krallığı ile ilgili yapılan çalışmaların pek çoğu bu önemli mimari eserlerin gerek hammadde kullanımı gerekse inşa teknikleri açısından değerlendirilmesinin yapılması ile ilgili olmuştur. Bu mimari kalıntılar genellikle büyüklükleri, kullanım amaçları ve konumlarına göre eyalet merkezleri, yerel yönetim merkezleri, garnizonlar ve/veya geçici kalıcı konutlar olarak değerlendirilmiştir. Az sayıda çalışma ise bu kalıntıların coğrafya ile ilişkisini irdeleyerek aktarmıştır. Hâlbuki Urartu Krallığı bölgenin ilk politik gücü olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bir devlet politikası olarak geliştirdiği iskân uygulamalarında coğrafyayı dikkate almıştır. Kalelerin konumlarını, bu kaleler ile birlikte planlanan aşağı kentleri, tarım ve hayvancılık için uygun ortamları ve bu uygun ortamı sağlayacak sulama sistemlerini bir bütün olarak coğrafyanın imkanlarına göre planlamış, eksik yönlerinin ıslahını sağlamıştır. Krallık; varlık gösterdiği 250 yıllık süreçte Doğu Anadolu topraklarında şimdiye kadar yapılan kazılar, yüzey araştırmaları ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulları tarafından tescillenen üç yüzü aşkın kale, iki yüze yakın höyük, yüz kadar da düz yerleşim alanı bırakmıştır. Bu yerleşim birimleri ile ilişkili olarak seksen dokuz sulama sistemi ve çok sayıda maden-taş ocakları ile bütüncül bir iskân sistemi oluşturdukları görülmektedir. Bizi bu çalışmanın gerçekleştirilmesine iten de bu bütüncül iskân politikasının coğrafya ile olan ilişkini tüme varım yöntemi ile irdelemek olmuştur. Çalışmada amaç, Urartu Krallığı'nın yaşadığı coğrafyayla olan ilişkisi ve bu ilişkinin yerleşim birimlerine olan yansımalarının yeniden canlandırılmasını gerçekleştirebilmektedir. Bu ilişkinin ortaya koyulabilmesi için Coğrafi Bilgi Sistemleri alt yapısından destek alınmıştır. Çalışma, Coğrafi Bilgi Sistemleri yardımı ile gerçekleştirilen çeşitli analizler sayesinde coğrafya ile yerleşim birimleri arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya yardımcı olmuştur. Bu sayede Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki Urartu yerleşimleri kuruldukları coğrafyanın jeolojik, iklimsel özellikleri; su kaynakları ve yol ağlarına yakınlık; hammadde kaynaklarına erişilebilirlik gibi kriterlere göre irdelenmiştir. ArcGIS programında hazırlanan haritalar ile desteklenen çalışmada Urartu Krallığı'na ait şimdiye kadar tespiti sağlanan tüm yerleşim birimleri bir bütün halinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda ise yerleşimlerin kullanım amaçları, gerekçeleri ile bilim dünyasına aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Urartu Krallığı, Yerleşim Arkeolojisi, Kentsel Arkeoloji, Coğrafi Bilgi Sistemleri, Urartu mimarisi. Sayfa Sayısı: xxiv+500 Tez Danışmanı: Prof. Dr. Rafet ÇAVUŞOĞLU, 2. Danışman: Doç. Dr. Ayşegül KELEŞ ERİÇOK
Urartu açık hava tapınım alanları
Tezimiz "Urartu Açık Hava Tapınım Alanlarını konu almaktadır. Konuyla alakalı çok sayıda araĢtırma, makale olmasına karĢın genel olarak Urartu dini, tapınım Ģekilleri ve açık hava tapınım merkezlerini tek bir baĢlık altında toplayan çalıĢma yoktur. Bu çalıĢmayla söz konusu eksikliğin giderilmesine katkı sunulması amaçlanmıĢtır. Bu çalıĢmada Urartu Açık Hava Tapınım Alanları alt baĢlıklar halinde incelenecektir. Bunlar; Analıkız, Meherkapı, YeĢilalıç, Erzincan-Altıntepe, Bostankaya, Madavank, Mazgirt ve Harput Açık Hava Tapınım Alanlarıdır. ÇalıĢmada kullanılan yöntem, öncelikle konuyla alakalı daha önceden çalıĢılmıĢ Urartu dini, tapınım sistemleri, tapınak türleri incelenip değerlendirmeye alınmıĢtır. Daha sonra konu üzerine bilgiler geçici hatlar ile tematik baĢlıklar halinde günümüz çalıĢma prensiplerine uygun hale getirilmiĢtir. ÇalıĢma kapsamına giren merkezler daha önce yapılan çalıĢmalar yardımı ile incelenerek fotoğraflar belgeler eklenerek yorumlanmıĢtır.
Urartu Krallığı'nda urne gömü geleneği: Sosyo-kültürel bir yaklaşım
Urartu Krallık Dönemi'ne ait merkezlerde yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalar sonucunda, Urartu mezar tipleri ve gömü gelenekleri ile ilgili çok sayıda bilgiye ulaşılmıştır. Bu veriler, Urartuluların ölülerini ya inhumasyon ya da kremasyon (yakarak) biçiminde gömdüğünü göstermiştir. Kremasyon, bireyin belirli bir derecede yakılması uygulamasıdır. Urartu Krallık Dönemi'ndeki kremasyon uygulamasının tümü urne olarak isimlendirilen çanak-çömlekler içerisine yapılmıştır. Bu gelenek farklı mezar tiplerinde karşımıza çıkmaktadır. Bunlar basit toprak mezarlarda, taş-sandık mezarlarda, kaya yarıklarına ve oda mezarlarında (niş ya da tabanlarına açılmış oyuklara) görülmektedir. Urartu Krallık döneminde urneler çeşitli kap formlarından oluşmakla birlikte yaygın olarak çömlek kullanılmıştır. Urnelerin ağız kısımlarının genellikle kase veya taş ile kapatıldığı belgelenmiştir. Çömlekler üzerine sayıları 1 ile 5 arasında değişen delikler açıldığı görülmüştür. Urne gömülerde, her iki cinsten ve yaştan bireylere ait gömüler söz konusudur. Urartu Krallığı'nda urne gömü geleneğinin tespit edildiği bazı merkezler şunlardır: Arin Berd, Armavir Blur, Karmir Blur, Çavuştepe, Ayanis, Van Kalesi, Kayalıdere, Dilkaya, Van-Altıntepe, Erzincan-Altıntepe, Liç, Palu, Kefir Kale, Melekli, Bastam, Şirinkale, Sangar, Kalecik, Karnıyarık, Hasanova, Dedeli, Atabindi, Adilcevaz'dır. Urne gömü geleneğinde urne içinde ya da çevresinde ele geçen buluntuların içerisinde takılar (küpe, yüzük, bilezik, pazubent, iğne, kemer, cımbız, boncuklar vb.), silahlar (kılıç, bıçak, hançer ucu, mızrak ve ok uçları) ile metal ve pişmiş topraktan kaplar yer almaktadır. Söz konusu buluntular ölen kişinin ve dolayısıyla da Urartuluların sosyal ve kültürel durumları, refah düzeyleri, teknolojik gelişmişlik, çevre kültürler ile olan etkileşimler ve sosyal statü gibi konular hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Urnelerin içerisinden ele geçen kemik ve kül kalıntıları ise; ölen kişinin yaşı, cinsiyeti ve sosyo-ekonomik refah düzeyine ilişkin bilgiler sunmaktadır. Bazı urne gömülerde tespit edilen ve çanaklar içerisinde yer alan kemik kalıntıları da; ölü yemeği, kurban ve libasyon törenleri ile ilgili bilgiler ortaya koymakla beraber Urartu dini inancını da ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Urartu, Mezar, Kremasyon, Urne, Kültürel
Yeni veriler ışığında Van Gölü ve çevresi Demir Çağı ölü gömme gelenekleri
Son dönemler de Van Bölgesi ve çevresinde gerçekleştirilen kazılar da ölü gömme gelenekleriyle ilgili yeni veriler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Van Gölü ve Çevresi Demir Çağları mezar tipleri ve gömü gelenekleri yeni veriler ışığında yeniden değerlendirilmiştir. Körzüt Kalesi Nekropolü, Çatak Kaniya Bekan Nekropolü, Çavuştepe Nekropolü ve Babacan Nekropolü güncel verileri bu tezin ana başlıklarını oluşturmaktadır. Babacan mezarlarında Erken Demir Çağına tarihlendirilen seramikler ortaya çıkarılmış ancak iskeletler üzerinde yapılan radyokarbon analizleri bu mezarlığın yaklaşık M.Ö. 1300 yıllarına tarihlendiğini belirtmektedir. Bu tez çalışması Demir Çağı mezarlarında, buluntular ve mimari açıdan yapılan değerlendirmelerin yeterli olmadığını mezarlık alanlarının radyokarbon tarihlendirmeleriyle desteklenmesi gerektiğini göstermektedir.
Ahlat Çifte Hamam ve koruma önerileri
Bu tez çalışması, Ahlat Çifte Hamam'ın tarihsel, kültürel ve mimari özellikleri ışığında mevcut koruma durumunu değerlendirmek ve koruma amaçlı ve sürdürülebilir restorasyon stratejileri geliştirmek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmanın temelinde, hamamın tarihsel gelişimi, mimari yapısı, kullanılan malzemeler ve ortaya çıkan yapısal bozulmalar detaylı saha çalışmaları, dokümantasyon ve kapsamlı literatür taraması yöntemleri bulunmaktadır. Saha çalışmaları aşamasında LASER SCANNER- FARO SCENE yöntemi kullanılarak arazi alımları yapılmış ve rölöve çizimleri bu doğrultuda oluşturulmuştur. Rölöve çalışmalarında Ahlat Çifte Hamam yapısının mevcut durumunu gösteren; rölöveler, malzeme analiz paftaları, hasar analiz paftaları ve mimari parça envanterleri hazırlanmıştır. Restitüsyon çalışmaları, Ahlat Çifte Hamam'ın orijinal durumunu tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Restitüsyon değerlendirmesi, mimari izlere, yapılan arkeolojik kazı çalışmalarına, yapıya ait eski tarihli fotoğraflara, yakın dönemlerde, benzer tipolojideki yapılarla yapılan karşılaştırmalı çalışmalara ve belgelere dayandırılarak yapılmıştır. Restorasyon çalışmalarında ise, Ahlat Çifte Hamam'a ait arkeolojik kazılar henüz neticelendirilmediği için Ahlat Çifte Hamam'ın mevcut kalıntılarının yatay eksende yönünde sağlamlaştırılarak, dikey eksende olduğu boyutta korunması hedeflenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, hamamın korunması için bütün veriler mimari çizim yöntemleri ve raporlamalarla belgelenmiştir. Tezin sonuçları, Ahlat Çifte Hamam'ın özgün dokusunun korunması ve yapısal bütünlüğünün sağlanması yönünde kapsamlı bir koruma modeli ortaya koymaktadır. Bu model, yerel düzeyde tarihi yapıların restorasyonuna katkı sağlamanın yanı sıra, benzer tarihi eserlerin korunmasında örnek teşkil edecek yenilikçi yaklaşımların geliştirilmesine de zemin hazırlamaktadır.
Kef Kalesi savunma sistemleri
Urartu Krallığı, özellikle II. Rusa döneminde askerî ve idari yapılanmasını güçlendirmek amacıyla merkez ile taşra arasında bütüncül bir denetim mekanizması geliştirmiştir. Bu bağlamda Van Gölü Havzası başta olmak üzere Kuzeybatı İran ve çevre bölgelerde inşa edilen kaleler, savunmanın yanı sıra ticaret yollarının kontrolünde de belirleyici olmuştur. Urartu sur mimarisi, kurtinler ve bastiyonlarla desteklenmiş güçlü savunma sistemleriyle öne çıkmaktadır ve Assur, İskit ve Kimmer gibi dış tehditlere karşı direnci artıran temel unsur olarak değerlendirilmiştir. Uygulanan mimari teknikler coğrafi koşullara göre çeşitlenmiş, kiklopik ve klasik yöntemlerin birlikte kullanımı devletin gelişmiş mimari anlayışını ortaya koymuştur. Bu çerçevede Kef Kalesi hem stratejik konumu hem de mimari özellikleriyle Urartu savunma sisteminin merkezî örneklerinden biridir. Yukarı şehirde saray komplekslerinin, aşağı şehirde ise halk yerleşiminin bulunması, kalenin idari ve toplumsal işlevlerini göstermektedir. Araştırmada Kef Kalesi'nin savunma sistemi yalnız başına ele alınmamış; Bastam, Karmir Blur, Toprakkale ve Ayanis gibi çağdaş kalelerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Literatür incelemeleri, yüzey araştırmaları ve mimari karşılaştırmalar bu çalışmanın temel yöntemlerini oluşturmuştur. Bulgular, Kef Kalesi'nin Süphan Dağı eteklerinde Kefir, Arınçküs, Küçükören, Adilcevaz ve Karakol kaleleriyle birlikte savunma zincirine dâhil olduğunu; ayrıca diğer büyük Urartu kaleleriyle benzer şekilde idari ve askeri işlevler üstlendiğini ortaya koymaktadır. v Kef Kalesi'nin surlarında bazalt ve kireç taşının yanı sıra kiklopik ve klasik tekniklerin birlikte uygulanmış olması, Urartu devletinde gelişmiş bir mimari bilincin göstergesidir. Arkeolojik veriler, kalenin Urartular tarafından son kez iskân edildiğini ve sonrasında kullanılmadığını göstermektedir. Bu yönüyle Kef Kalesi, Urartu Krallığı'nın çöküş sürecini anlamada Ayanis, Bastam, Karmir Blur ve Toprakkale ile birlikte kritik bir örnek olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Urartu, Kef Kalesi, Savunma Mimarisi, Kale, Sur Sistemi Sayfa Sayısı: xiii+104 Tez Danışmanı: Doç. Dr. İsmail Coşkun
Van Müzesi'nde bulunan Urartu küpeleri
Anadolu'daki pek çok yerleşim yerinden Neolitik, Kalkolitik, Bronz ve Demir Çağlarında kullanılan takılarla ilgili veriler elde edilmiştir. Orta Demir Çağı'nda, Doğu Anadolu'nun güçlü krallığı olan Urartular, bölgelerinde bulunan maden yataklarını kullanarak çeşitli takılar, silahlar ve aletler üretmişlerdir. Urartuların kemer, bilezik, iğne, küpe, fibula, yüzük, kolye, saç spirali, pektoral ve pandantiften oluşan geniş bir takı repertuarı bulunmaktadır. Takılar Urartu Krallığı'nın maden işçiliğindeki ustalığını göstermektedir. Urartu Krallığı'nda takılar hem bürokratlar hem de halk tarafından kullanılmıştır. Takılarında özellikle bronzun yoğun olarak tercih edildiği, bunun yanı sıra demir, gümüş, altın, elektrum gibi metallerin yanı sıra cam, fayans ve yarı değerli taşların da kullanıldığı gözlemlenmektedir. Van Müzesi'nde bulunan Urartu küpeleri, Urartu takı gruplarının yalnızca bir kısmını temsil etmektedir. Çalışmamızda Van Müzesi'ndeki Urartu küpeleri madde, form, bezeme ve kullanış şekli açısından incelenmiştir. İncelenen 105 adet küpenin çoğunluğu bronzdan üretilmiştir. Van Müzesi'ndeki küpeler Urartu'da kullanılan küpe formları ve bezemelerinin güzel örneklerini temsil etmektedir. Küpe bezemelerinin teknikleri arasında ajur, kabartma, kaplama, çökertme, kazıma, granülasyon ve telkâri yer almaktadır. Geç Hitit Beylikleri, Frig, Lidya ve Asur, Urartuların çağdaşı uygarlıklardır. Bu uygarlıkların kullandığı takılar, form ve bezeme açısından incelenmiştir. Urartular ile çağdaş uygarlıklar arasındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya konmuştur. Urartuların maden işçiliğindeki başarısının Erken Demir Çağı'nda Urartu'yu kuran toplulukların öncüllerine dayandığı düşünülmektedir. Bölgede görülen yoğun metal işçiliği izleri, metallerin Urartular döneminde ve öncesinde kullanıldığını göstermektedir. Araştırmada tüm bu verilere ulaşmak için kitap, makale, doktora ve yüksek lisans tezleri, kazı raporları ve Van Müzesi'ndeki Urartu küpelerinin fotoğraf, çizim, ölçü ve envanter bilgileri kullanılmıştır. Urartular, takı üretiminde hem çağdaş uygarlıklardan etkilenmiş hem de kendilerine özgü bir üslup geliştirmişlerdir. Van Müzesi'ndeki Urartu küpeleri, form özelliklerine göre sınıflandırılarak incelenmiştir. Bu inceleme Urartu'ya özgü küpe tiplerinin belirlenmesini sağlamıştır; söz konusu küpeler çalışmada "tek yassı sarkaçlı" olarak adlandırılmıştır. Urartular, küpe bezemelerinde granülasyon, kaplama ve çökertme tekniklerini büyük bir ustalıkla uygulamışlardır. Urartular İskit ve Med saldırılarıyla yıkılana dek, kendilerine özgü takı üretimini sürdürmüşlerdir. Anahtar Kelimler: Van Müzesi, Eski Çağ Takıları, Küpe, Urartu, Madenler Sayfa Sayısı: xxvi+269 Tez Danışmanı: Prof. Dr. Rafet Çavuşoğlu
Urartu Krallığı ve Geç Hitit Devletleri'nin kültürel etkileşimleri ve karşılaştırmalı analizi
Urartu Krallığı, Doğu Anadolu Bölgesi'nde kurulan ilk devlettir. Sınırları oldukça geniş bir alana yayılan ve coğrafi engebelere rağmen iletişim halinde olan Urartu halkı gerisinde, Demir Çağı'na damga vuracak eserler bırakmıştır. Son derece elverişsiz bir coğrafyada bulunmasına rağmen kentlerde oluşturulan idari, dini ve askeri yapılar binyıllar sonra mimari kalıntıları bulan arkeologlar tarafından "Urartu tipi" olarak değerlendirilecek kadar özneldir. Kendi ülkesi sınırlarında bulunan maden yataklarının yanı sıra Geç Hitit Kent Devletleri'ne ait bölgelerden getirdiği hammaddeler ile oluşturulan metal eserler ise Urartu sanatının temelini oluşturmaktadır. Geç Hitit Kent Devletleri'nden bazıları Hitit İmparatorluğu'nun 400 yıllık egemenliğinin ardından MÖ 1200 yılında yıkılması ile Hattuşa'dan güneye doğru inen prensler tarafından kurulmuştur. Hititli Prensler, Geleneksel Hitit sanat özelliklerini devam ettirirken Kuzey Suriye'de Arami halkı ile kaynaşarak kültürel açıdan etkileşim yaşamıştır. Aynı zamanda bölgede bulunan hammadde ihtiyacı dolayısıyla Yeni Assur krallarının seferleri ile bölge Arami-Assur-Hitit sanat anlayışlarının etkisi altında kalmıştır. Bu sanatın etkileri Geç Hitit kentlerinin duvarlarını süsleyen ortotstatlarda açıkça görülmektedir. Urartu Krallığı ile Geç Hitit Kentlerinin yolu, Urartu krallarının Fırat Nehri'nin batı kıyılarına düzenlediği seferler ile kesişmiştir. Gerek hammadde ihtiyacı gerekse asker temini için çıkılan her sefer Urartu kültürünü oluşturan özelliklerin Geç Hitit sanatına, Geç Hitit sanat anlayışının Urartu kültürüne aktarımına neden olmuştur.
İlk seri üretim seramikler: Yumuktepe'de Kalkolitik dönem coba kâseleri
Yumuktepe, Ubeyd kültür alanının kuzeybatı sınırında yer alan, MÖ 4900- 4200'lü yıllara tarihlendirilen yapı katmanlarıyla Kilikya'nın beşinci binyıl dinamiklerine dair önemli veriler sunan ve sistematik olarak kazı çalışmalarının yapıldığı önemli merkezlerdendir. XVI. Tabaka, ergitilmiş bakır üretimiyle bağlantılı etkinliklerin gerçekleştirildiği büyük bir yapıyla karakterize edilirken, XV. Tabaka, dağıtım faaliyetlerinin yapıldığı ya da toplu etkinliklerin düzenlendiği geniş bir mimari kompleksle tanımlanmaktadır. Yumuktepe'nin kültürel dizisi, yalnızca anıtsal yapıların işlevinde değil, aynı zamanda üretim ve toplumsal örgütlenme üzerinde etkili olan yeni politik ve kültürel stratejilerde de köklü değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu değişiklikler, özellikle seri üretilmiş "coba" kâselerinin çok sayıda ortaya çıkışıyla somutlaşmaktadır. İlk Seri Üretim Seramikler: Yumuktepe'de Kalkolitik Dönem Coba Kâseleri" başlıklı bu tez çalışmasında, Yumuktepe XV. tabakasında ortaya çıkan ve literatürde ilk seri üretim seramikler olarak tanımlanan "coba" kâselerinin fonksiyonu incelenmektedir. Çalışma kapsamında, kâselerin farklı coğrafi bölgelerdeki dağılımı ve benzer yerleşimlerde bulunma durumları değerlendirilmekte; tipolojik ve fonksiyonel özellikler doğrultusunda karşılaşılan benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulmaktadır. Araştırma, bölgesel bir perspektif doğrultusunda coba kâselerinin işlevlerini ve bulundukları arkeolojik bağlamları değerlendirmeyi amaçlamakta; bu kapların toplumsal, ekonomik ve gündelik pratiklerdeki rollerini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, coba kâselerini yalnızca bireysel günlük kullanım nesneleri olarak değil, aynı zamanda topluluk düzeyinde gerçekleşen işgücü organizasyonu, gıda dağıtımı ve toplu tüketim etkinlikleri gibi toplumsal pratiklerde üstlendikleri merkezi rol açısından da analiz edilmektedir. İncelemeler, kâselerin teknik özellikleri, mal grupları, tipolojik özellikleri ve nicel verileri temel alınarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın özellikle A302 olarak tanımlanan oda/depo kontekstinde ele geçen coba kâseleri üzerine odaklanması, üretim teknikleri, form çeşitliliği ve kullanım amaçlarına ilişkin daha ayrıntılı ve karşılaştırılabilir değerlendirmelerin yapılmasına olanak tanımaktadır. Bu yaklaşım, Geç Kalkolitik Dönem'de bulunduğu bağlamda nicel olarak üstünlük gösteren coba tipli kâselerin üretim ve kullanım karakteristiklerini sınırlı bir bağlam üzerinden sistematik biçimde ortaya koymakta ve önceki çalışmalara anlamlı katkılar sunmaktadır.
Arkeoloji veriler ışığında Demir Çağ'da Muradiye Ovası
Muradiye Ovası'nın Demir Çağı yerleşim sistemi, yüzey araştırmaları sonucunda elde edilen mimari ve seramik buluntular ile epigrafik veriler çerçevesinde bu çalışmanın temel konusunu oluşturmaktadır. Van Gölü Havzası'nın kuzeyinde yer alan ovanın yerleşim düzeni; Erken, Orta ve Geç Demir Çağı başlıkları altında, höyük, kale ve nekropol alanları merkezli bir kronoloji içinde ele alınmıştır. Araştırma kapsamında tespit edilen yerleşim birimleri; coğrafi dağılım, doğal çevre koşulları ve dönemin idari ve işlevsel yapıları açısından bütüncül bir yaklaşımla incelenmiştir. Özellikle Orta Demir Çağı'na (Urartu Dönemi) tarihlenen yazıtlar, yerleşimlerin idari statüsü ve stratejik öneminin anlaşılmasına katkı sağlayan veriler olarak değerlendirilmiştir. Muradiye Ovası'nın Erken Demir Çağı'ndan itibaren önemli bir geçiş güzergâhı olduğunu, Orta Demir Çağı'nda ise Urartu Krallığı'nın askerî ve ekonomik organizasyonu içinde stratejik bir konuma sahip bulunduğunu göstermektedir. Yerleşimlerin topoğrafya, su kaynakları ve tarıma elverişli alanlarla olan ilişkisi, ovadaki yerleşim ağının savunma, denetim ve bölgesel kontrol amaçlı planlandığını ortaya koymaktadır. Buna karşın arkeolojik veriler, Geç Demir Çağı'na gelindiğinde bölgedeki yerleşim sayısının önceki dönemlere oranla belirgin biçimde azaldığını göstermektedir. Yüzey araştırmaları sonucunda literatürde daha önce yer almayan yeni kale yerleşimleri, T-nişleri ve kaya işaretlerinin tespit edilmesi, Muradiye Ovası'ndaki Demir Çağı yerleşim yoğunluğunun öngörülenden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda çalışma, elde edilen yeni arkeolojik bulgular ışığında Muradiye Ovası'nın Demir Çağı yerleşim sistemi ve bölgesel rolünün yeniden değerlendirilmesine katkı sağlamaktadır.
Sebaste antik kenti yüzey araştırmaları'nda ele geçen terra sigillata ve Geç Roma kırmızı astarlı seramikleri (2016-2019)
Geç Neolitik Dönem'den itibaren kültür ögelerine rastlanan ancak Batı Anadolu'nun Romalılaştırılma sürecinde adı anılmaya başlanan Sebaste kenti, bulunduğu konum ve verimli toprakları ile binlerce yıl ayakta kalmayı başarmıştır. Kentin lokalizasyonu ilk defa 19. yüzyılda Anadolu topraklarına gelen Avrupalı gezgin araştırmacılar tarafından çevrede bulunan yazıtların okunması ile yapılmıştır. 1966-1978 yılları arasında ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri adına Dr. Nezih Fıratlı tarafından 13 sezon boyunca höyükler, kiliseler ve tümülüslerde kazılar gerçekleştirilmiştir. Bu kazılar neticesinde kiliselerin altında Roma hamamına ait mimari temeller olduğu ve kentin merkezinin de kiliselerin bulunduğu bölge olduğu anlaşılmıştır. 2016 yılından itibaren yapılan yoğun yüzey araştırmalarıyla birlikte Sebaste'nin merkezi olan Selçikler ve çevresindeki tüm alanlar taranmıştır. Bu bağlamda tespit edilen mimari parçalar ile küçük buluntuların ele geçtiği alanlarda, kronolojik sınıflandırmalar yapılarak yerleşimin tarihsel süreçlerine ışık tutulmaya çalışılmıştır. Küçük buluntular arasında yer alan ve bu çalışmanın temelini oluşturan Roma seramikleri ise yüzey araştırmasında, yerleşke ve buluntu paralelliği ile toprağın altındaki yapılar hakkında ipucu göstermesi açısından önem kazanmaktadır. Ayrıca, yüzey araştırmalarında ele geçen kırmızı astarlı seramiklerin çalışmamız dahilinde ilk defa değerlendirilmesi, kentin ticaret ve pazar hakimiyetini görebilmemiz açısından önemlidir.
Aslan protomlu bilezikler
MÖ 14. yüzyıl ile MÖ 6. yüzyıl arasına denk gelen süreçte aslan protomlu bileziklerin Eski Yakındoğu'da nasıl bir gelişim gösterdiği incelenmektedir. Bu doğrultuda Marlık Mezar 36'dan aslan protomlu bilezik, Nimrud Mezar II ve Mezar III Tabut I'den aslan protomlu bilezik çifti, Van Müzesi'nden aslan protomlu tunç-altın bilezik, Ziwiye'den aslan motifli ve aslan protomlu bilezik, Gordion A Tümülüsü'nden aslan protomlu bilezik ile Toptepe Tümülüsü'nden aslan protomlu cam-altın bilezik çifti tespit edilmiştir. Birbirinden farklı olan bu yedi bileziğin hangi döneme tarihlendiği, kime ait oldukları, buluntu yerleri, yapım teknikleri ve aslan protomlarının stil özellikleri gibi konular karşımıza çıkmaktadır. Çalışma da özellikle stil özellikleriyle birlikte aralarındaki etkileşime bakılarak bir sonuca gidilmektedir. Tüm bunlar göz önüne alınarak yapılan bu çalışmada, Marlık, Mezar II, Mezar III Tabut I, Van Müzesi, Ziwiye, Gordion A Tümülüsü ve Toptepe Tümülüsü aslan protomlu bilezikleri incelenerek Eski Yakındoğu'da aslan protomlu bileziklerin tipolojisi ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Aslan, Stil, Bilezik
Eski Mezopotamya'da tıp (Asûtu)
Eski Mezopotamya toplumunda teknolojik yetersizliklere rağmen gözlem gücü ve nesilden nesile aktarılan bilgiler sayesinde pek çok hastalık tanınmış, tanınan bu hastalıkların tedavilerinde de doğadan yararlanılmıştır. Çivi yazısı sayesinde hastalıklara ait bilgiler, tedavileri için hazırlanan ilaçların yapımında kullanılan droglar ve ilaç hazırlama yöntemleri günümüze aktarılabilmiştir. Aslında Mezopotamya dillerinin günümüzde kullanılmıyor olması, bilgilerin herkesçe anlaşılabilmesi konusunda büyük bir engel oluşturmaktadır. Ancak tabletler üzerinde yapılan çalışmalar sayesinde Eski Mezopotamya toplumunun tıp konusunda ne kadar ileride olduğu kanıtlanmıştır. Günümüze kadar yapılan tercümelerden elde edilen bilgiler sonucunda aslında Eski Mezopotamya‟dan tanınan tedavi yöntemlerinin binlerce yıldır geçerliliklerini korudukları görülmüştür. Ayrıca aynı droglar, birebir aynı ölçülerde ve aynı hastalıkların tedavilerinde olmasa da, günümüzde de hâlâ kullanılmaktadır. Hatta bazı hastalıkların tedavisinde 4 bin yıldan fazla süredir aynı drogların kullanılmaya devam edildiği görülmüştür. Aslında günümüzde hastalıkların tedavileri için büyük oranda modern tıp yöntemlerinden yararlanılmaktadır. Ancak her ne kadar modern ilaçlar, teknolojik cihazlar ve hastane koşullarında tedaviler tercih edilse de geleneksel tedaviden tamamen vazgeçilmemiş ve destekleyici tedavi olarak bitkisel ilaçlardan ya da dinsel-büyüsel yöntemlerle tedaviden yararlanılmaya devam edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Arkeoloji, Büyü, Cerrahi, Din, Kehanet, Mezopotamya, Tıp
Sürmecik (Banaz-Uşak) Paleolitik açıkhava yerleşimi iki yüzeyli alet tekno-tipolojisi
Sürmecik (Banaz-UŞAK) Paleolitik açık hava yerleşiminden ele geçen toplam 312 adet iki yüzeyli alet teknolojik açıdan analiz edilmiştir. İki yüzeyli aletler, kalın (%58,27) el baltaları, yassı/düz (%4,89) el baltaları, nacaklar (%6,12) ve kazmalar (%0,72) şeklinde gruplandırılarak tip listeleri oluşturulmuştur. Kalın el baltaları içerisinde %53,70 oranıyla Badem biçimliler baskın tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Yassı/düz el baltaları içerisinde ise %34,02 oranıyla Yürek biçimliler ön sırada yer almaktadır. Yonga ve blok üzerine üretilen nacaklar ile birlikte oldukça düşük oranda temsil edilen kazmalar, farklı biçimlendirme tekniklerinin uygulanmış olmasına yönelik kanıt oluşturmaktadır. Acheulèen tekno-kültürün fosil direktörü olarak bilinen iki yüzeyli aletler, Sürmecik'te baskın bir şekilde Moustèrien kültürün Acheulèen gelenekli Moustèrien evresine ait iki yüzeyli alet teknolojisi ile karakterizedir. Bu çalışma Uşak Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince Desteklenmiştir. Proje Numarası: 2018/TP012 Anahtar Kelimeler: Sürmecik, Paleolitik, Açık Hava Yerleşimi, İki Yüzeyli Alet, El baltası, Nacak, Kazma, Batı Anadolu, Moustèrien, Acheulèen Gelenekli Moustèrien
Mozaiklerde antik dönem onarımları
Mozaikler ilk oluşturulduklarından bu yana önemli bir süsleme öğesi olmuşlardır. Bulundukları mekanlarda görsel şölen etkisi veren mozaikler, kullanıldıkları dönem içinde çeşitli nedenlerle tahrip olmuşlar, bu tahribatın ardından da çeşitli tekniklerle onarılarak kullanıma yeniden kazandırılmışlardır. Mozaiklerdeki onarım izleri, sadece uygulanan teknik hakkında bilgi vermemekte, mozaik sanatının dönemsel ya da bölgesel gelişimine dair ipuçları da barındırmaktadır. Bunlar dönem insanlarının günlük yaşamları ve toplum düşüncesini yansıtan etkilerdir. Antik dönem mozaik onarımları incelendiğinde, herhangi bir kural ya da disiplin çerçevesinde yapılmadıkları fakat bir anlayış ve düşünce tarzıyla uygulandıkları anlaşılmaktadır. Kullanımdan kaynaklı, bir felaket sonucu ve kasıtlı tahribatlar sonucu hasara uğrayan mozaik döşemeler, farklı anlayışlar doğrultusunda onarılmıştır. Onarımın boyutu, niteliği (uyumluluğu/uyumsuzluğu), çevre koşulları, yapının niteliği, mozaiğin konumu, dönemin şartları gibi etkenler, onarımın niteliğini belirleyen unsurlardır. Bunlar dışında özgün malzeme kullanımı, uygulanan yöntem ve uygulama şekli de onarımın kalitesine doğrudan etki etmiştir. Bu onarım uygulamaları, tercih ediliş nedenleri ve uygulama biçimlerindeki farklılıklarla birlikte antik dönem restorasyon çalışmaları hakkında da önemli bilgiler verir. Bu tez çalışması, erken dönem mozaiklerden geç dönem mozaiklere kadar, onarım uygulamalarında bir bütünlüğün, stilin olup olmadığını anlamaya yönelik bilgiler edilmesini amaçlamıştır. Anahtar Kelimeler: Antik Onarım, Mozaik, Tahribat, Tessera, Restorasyon
Anadolu'da Hellenistik ve Roma dönemi tapınak alınlıklarındaki kalkan kabartmaları
Savaş tarihi neredeyse insanlık tarihi ile aynı yaştadır. Her savaş bir saldırı olduğu kadar aynı zamanda savunmadır. İnsanlar savaşlarda kendilerini korumak amacıyla kalkan kullanmaya başlamış, zamanla ekonomik ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak kalkanı da geliştirmiştir. Neolitik dönemden itibaren mağaralarda, sivil, kamusal ve dini yapılarda, duvar resimlerinde, mozaiklerde, seramiklerde, metal kaplarda, sikkelerde, heykeltıraşlık eserlerinde, mezar stellerinde ve lahitler üzerinde çok çeşitli tiplerde karşılaşılan kalkan motifi, insan yaşamında gerek işlevsel gerekse ikonografik açıdan önemli bir yere sahip olmuştur. Dikdörtgen, yuvarlak, pelta gibi tiplerde betimlenen kalkanların, bunlar dışında çeşitli alt tipleri de mevcuttur. Farklı uygarlıklarda farklı tiplerde uygulanan kalkan motifi, bazen sembolik hale gelmiş, kültürler arası etkileşimlerden de etkilenmiştir. Bununla birlikte, özellikle kabartmalar üzerinde, tarihsel süreç içerisinde stilistik bir gelişim izlediği de anlaşılmaktadır. Kalkan motifinin işlendiği yerlerden biri de tapınak alınlıklarıdır. Çoğunluğu Anadolu'da bulunan, Hellenistik ve Roma dönemlerine ait toplam 12 tapınağın alınlıkları, bu motifin bir süsleme ögesi olarak kullanılmasının yanında apotropeik anlamının da olduğunu gösterir. Alınlıklarında kalkan motifi yer alan tapınakların yer aldığı yerleşimler incelendiğinde, bu motifin tercih edilmesindeki nedenler, kültürel etkileşimler ve tarihsel bağlantılar hakkında da ipuçlarına varmak mümkün olmaktadır. Bu yerleşimler genel olarak Seleukoslar, Antigonoslar, Ptolemaioslar gibi Makedon kökenli krallıkların etkisi altında kalmıştır. Adı geçen krallıkların askeri yönleri düşünülünce bahsettiğimiz yerleşimlerde karşımıza çıkan kalkan motifini tapınağın yanı sıra daha birçok mimari yapı üzerinde uyguladıkları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kalkan, Alınlık, Tapınak, Anadolu, Makedon
Uşak Merkez ve Banaz ilçelerindeki Erken Tunç Çağı yerleşimlerinden ele geçen çanak çömlekler
Uşak Protohistorik Dönem Yüzey Araştırmaları Projesi (UPDAP) ışığında gerçekleştirilen çalışmalar ile elde edilen bulgular bölgenin protohistoryası hakkında önemli veriler elde etmemizi sağlamaktadır. Bu çalışmanın konusunu ise UPDAP araştırmalarında ele geçen Erken Tunç Çağı çanak çömlekleri oluşturmaktadır. Batı Anadolu bölgesine bakıldığı zaman ETÇ'ye ait farklı kültürlerin olduğunu görmekteyiz. Bölgede benzer özellikler gösteren ve bir bütünlük oluşturan kültürler, yerel farklılıklardan dolayı birbirinden ayrılmaktadır. Batı Anadolu'da ilk olarak Geç Kalkolitik Çağ'da görülmeye başlanan kültür bölgeleri, ETÇ'de değişerek ve gelişerek varlığını devam ettirmiştir. ETÇ III'de yerel grupların artık ortadan kalkmaya başladığını ve çanak çömleklerde yavaş yavaş bir bütünlük oluştuğunu görüyoruz. Bununla birlikte önceki dönem çanak çömlekleri özelliklerini devam ettirirken artık yeni formlarda karşımıza çıkmaya başlamıştır. Bunun en büyük etkeninin ETÇ II'nin sonlarından itibaren çanak çömlek teknolojisinde kullanılmaya başlanan çömlekçi çarkının olduğu düşünülmektedir.
Uşak ilindeki Geç Neolitik ve Kalkolitik dönem yerleşmelerinden ele geçen çanak çömlekler
Uşak Protohistorik Dönem Yüzey Araştırmaları Projesi (UPDAP) ışığında yapılan araştırmalar sonucu elde edilen bulgular Uşak ili içerisindeki Merkez ve Banaz ilçelerini kapsayan bölge için Protohistorik dönem açısından oldukça önemli bilgiler edinilmesine sebep olmuştur. Bu tez çalışmasındaki temel konu ise UPDAP Neolitik ve Kalkolitik Çağ çanak çömlekleridir. İçbatı Anadolu Bölgesi içerisinde önemli merkezlerden biri olan Uşak ili, Neolitik ve Kalkolitik Çağ'a ait bilgilerden oldukça yoksundur. Komşu bölgelerde özellikle Batı Anadolu ve Göller bölgesi başta olacak şekilde aynı dönem için yoğunlukla çalışmalar gerçekleştirilmeye devam ederken, İçbatı Anadolu bölgesi için gerçekleştirilen az orandaki çalışmalar ile söz konusu dönem hakkında elde edilen bulgular ile bilgi edinilmeye çalışılmaktadır. Teze göre belirlenen Neolitik ve Kalkolitik Çağ çanak çömlekleri hakkında verilebilecek genel bilgiler, el yapımı, kırmızı hamurlu kırmızı astarlı, koyu renk yüzeyli, krem astarlı ve kaba halde olan mal grupları mevcuttur. Buna göre açık kaplar, kapalı kaplar ve diğer kaplar şeklinde tipolojiye ayrılmışlardır. Genellikle monokrom ve organik katkının seyrek görüldüğü, inorganik katkılarında seyrek-orta-yoğun yoğunlukta görüldüğü belirtilebilmektedir. Kendi içerisinde değerlendirmesi yapılmasının ardından komşu bölgeler ile ilişiği aranmış, benzer ve farklı özellikler harmanlanarak bölgedeki bahsi geçen dönem aralığına dair cevaplar aranmıştır.
Uşak Müzesi'nde yer alan Geç Helenistik ve Roma dönemi süstaşları ve kuyumculuk eserleri
Bu çalışma, "Uşak Müzesi'nde Yer Alan Geç Helenistik ve Roma Dönemi Süstaşları ve Kuyumculuk Eserleri"ni özellikle gemolojik açıdan incelemeyi, gemoloji biliminin arkeoloji bilimi için önemini ortaya koymayı ve burada incelenen süstaşlı eserlerin yapım tekniklerini hem kuyumculuk hem de süstaşı açısından antik ve modern kaynaklardan elde edilen bilgilerle açıklamayı amaçlamaktadır. Gerek gemolojinin gerekse kuyumculuk ve süstaşı işleme tekniklerinin Antik Çağ'daki gelişiminden bugüne geldiği noktanın araştırıldığı bu tez çalışmasında, günümüz gemoloji biliminin yeni bir alt disiplini olan arkeo-gemolojinin tanımı yapılarak, arkeoloji için önemli olan yanları ve katkısı da araştırılmıştır. Ayrıca Uşak Müzesi'nde çoğunluğu müze deposunda bulunan süstaşlı eserler konu bağlamında incelenmiştir. Araştırma sonucunda; süstaşlarının şekillendirilmesi ve süstaşları ile oluşturulan kuyumculuk ürünlerinde kullanılan tekniklerin günümüz teknikleri ile aslen benzer olduğu, değişen tek şeyin kullanılan teknoloji olduğu görülmüştür. Gemolojik incelemeler neticesinde süstaşı olanların bir kısmının cam olduğu, bazı cam eserlerin ise süstaşı olduğu tespit edilmiş, malzemelerin grup/sınıf ayrımları gemolojik aletler yardımıyla, yeniden tanımları yapılmıştır. Daha ileri analiz çalışmaları ile desteklendiğinde bu çalışma başka arkeogemolojik çalışmalara katkı sağlayacaktır.
Uşak Protohistorik Dönem Yüzey Araştırmaları Projesi'nde ele geçen sürtmetaş aletler
Uşak Protohistorik Dönem Yüzey Araştırmaları Projesi [UDPAP] kapsamında ele geçen sürtmetaş alet niteliği taşıdığı düşünülen yüzey buluntularının incelendiği bu çalışmada, Uşak ilinin Protohistorik dönem insan yaşayışı hakkında fikir sunacak verilere ulaşmak hedeflenmiştir. Proje bölgesel olarak Uşak ilinin doğu, orta ve kuzeyini kapsayan Banaz ve Merkez ilçelerini, tarihsel olarak ise Neolitik Çağ‟dan Geç Demir Çağ sonuna kadar olan kronolojiyi kapsamaktadır. Bu tez çalışmasında sürtmetaş aletlerin üretim süreci, yapımında kullanılan hammaddeler, tipolojisi ve teknolojisi yorumlanmıştır. Böylece aletlerin işlevlerine dair bazı çıkarımlarla bölge protohistoryasındaki gündelik hayat ve sürtmetaş teknolojisi ile harmanlanan iş gücü aydınlatılmaya çalışılmıştır
Eski Yakındoğu ışığında Neolitik Çağ'dan Demir Çağ'aAnadolu'da tütsü ve tütsü formları
Tütsü, insanlarla tanrılar arasında görünmez bir bağ kurduğuna inanılması sebebiyle, açıklanamayan doğa olayları, tekrarlaması istenmeyen afetler ya da hastalıklar, kötü varlıklara karşı koruma, ölen kişinin ruhunun tanrılaşması vb. durumlar için yapılan dini ritüellerde kullanılması zorunlu hale gelmiş bir kült gerecidir. Aynı zamanda hoş kokusu sayesinde festivallerde, ziyafetlerde ve düğün törenlerinde yer edinmiştir. Tütsü malzemelerinin zor ulaşılabilir olması ise önemli bir prestij ürünü ve ticareti yapılan emtia olmasını sağlamıştır. Bu sebeplerden ötürü en erken yazılı kayıtlarda bile tütsüyle ilgili kayıtlara ulaşılabilmektedir. Mühür baskıları, duvar resimleri, duvar kabartmaları, metal kapı bantları vb. görsel kaynaklarda ise MÖ 3. binyıldan itibaren görülebilmektedir. Betimlemelerde görülen formların gerçekte taş, seramik ve metalden yapılmış örnekleri binlerce yıl insanlığa hizmet etmiştir. Bu bağlamda Anadolu'da yapılan incelemelerde, özellikle MÖ 2. binyıl yazılı ve görsel kayıtlarında tütsüyle ilgili verilere ulaşılmıştır ancak, tütsüyle ilgili az sayıda araştırma vardır. Bu nedenle Boğazköy, Ortaköy, Oymaağaç Höyük ve Beycesultan Höyük'ten örnekler alınmış ve ORA analizleri yapılmıştır. Aynı zamanda çivi yazılı metinlere uygun yapılan deneysel çalışmalarla, Tunç Çağı'nda kullanılan tütsü malzemelerinin etkileri anlaşılmaya çalışılmıştır. Tüm bunların yanı sıra yürütülen etnoarkeolojik araştırmalarda, Anadolu'nun farklı noktalarında yapılan yüz yüze görüşmelerde, tütsünün benzer şekilde kötü varlıklara ya da kötü göze karşı korunma, ölüm ve güzel koku amaçlı kullanımın devam ettiği saptanmıştır. Tüm çalışmalar tütsü geleneğinin uygulama yöntemlerinde ve malzemeler açısından bazı değişikliklere rağmen binlerce yıl geçerliliğini ve altında yatan düşünceyi koruduğunu göstermiştir.
Çanak çömlek öncesi Neolitik Dönem'den Demir Çağı sonuna kadar dikilitaşlar ve steller
Tez çalışmamızın ana amacı Trakya Bölgesi ve adalar haricinde, günümüz Türkiye sınırları içerisindeki dikilitaş ve stellerin ilk ortaya çıkışları, dikilmiş oldukları yerler, gelişimleri, benzerlikleri ve farklılıklarının ortaya konmasıdır. ÇÇÖN Dönemden Demir Çağı sonuna kadar olan süreç oldukça geniş bir zaman aralığını kapsamaktadır. Bu nedenle kronolojik bir sıralamayla günümüz coğrafi bölgeleri başlığı altında, arkeolojik kazı çalışmaları ve tekil buluntu yerlerine göre tüm dikilitaşlar ve steller incelenmiştir. Ham maddesi sadece taş olan dikilitaşlar Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Dicle Vadisi ve Fırat Havzası'nda, ÇÇÖN Dönemde öncülleri olmadan yaklaşık eş zamanlı olarak birdenbire ortaya çıkmıştır. Bunlar form ve yüzeylerinin işlenişleri açısından farklılıklar göstermektedir. ÇÇN Dönem, ETÇ ve OTÇ'de de varlıklarını sürdüren dikilitaşların en geç örnekleri GTÇ'de tespit edilmiştir. ÇÇÖN Dönemden sonra dikilitaşların yüzeylerinde herhangi bir tasvir olmaksızın anikonik olarak işlendikleri anlaşılmaktadır. Stellerin en erken örnekleri ETÇ'de görülmektedir. Ham maddesi kil ve taş olmak üzere iki gruptadır. Kilden şekillendirilen steller sadece İç Ege Bölgesi'nde mevcuttur ve ETÇ ile sınırlı kalmaktadır. Ham maddesi taş olan ve çeşitli formlarda şekillendirilen steller ETÇ'den Demir Çağı sonuna kadar varlıklarını sürdürmüştür. Steller anikonik ve ikonik olmak üzere iki ana grupta değerlendirilmektedir. Ayrıca yüzeyleri yazıtlı olanlar da mevcuttur. Dikilitaşlar ve steller ataların, tanrı ve tanrıçaların ruhlarının yaşamış olduğu ebedi ikametgâhlar olduğu gibi, kimi durumda da tanrı ve tanrıçaları temsil etmektedir. Ayrıca steller kralların kahramanlıklarının anlatıldığı, propagandalarının yapıldığı anıtlar olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte sadece mezar taşı işlevine sahip dikilitaş ve steller de mevcuttur. Bu amaç için hazırlanan dikilitaşlar sadece anikoniktir. Steller ise hem ikonik hem de yazıtlı olmak üzere ayrılmaktadır. Stellerin yüzeyindeki tasvirler sayesinde farklı kültürler arasındaki etkileşimler anlaşılmaktadır. Ayrıca yazıtlarla da diplomatik ilişkilerin ortaya konduğu gibi, savaş ve barış zamanları ve imar faaliyetleri belirlenebilmektedir. Tüm bu veriler Türkiye'nin zengin kültür mozaiğini ÇÇÖN Dönemden Demir Çağı sonuna kadar dikilitaşlar ve steller aracılığıyla bize yansıtmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dikilitaş / Stel, Neolitik Çağ, Kalkolitik Çağ, Erken-Orta ve Geç Tunç Çağı, Demir Çağı.
Hierapolis Arkeoloji Müzesi'nden bir grup mezar steli
Ölümsüzlüğü sembolize eden mezar taşları, ilk olarak mezarların yerini belirleyebilmek için dikilmişlerdir. Zaman içerisinde sanattaki yeri farklılaşarak, adeta bir heykeltıraşlık eserine dönüştürülmüştür. Çeşitli dönemlerde büyük harcamaların önüne geçebilmek için bazı kısıtlamalar getirilmiş, bir süre sonra ise bu uygulamalar ortadan kaldırılarak eski görkemli üretim süreçlerine geri dönülmüştür. Mezar stellerinin genel gelişimi öncelikli olarak anlatılmıştır. Burada Hellenistik ve Roma öncesi geleneklerde yaşanan süreçleri ve Anadolu üretim grubunu süreç içerisinde anlayabileceğiz. Arkaik ve Klasik Dönem'in zengin tapınak mimarisini yansıtan eserler, Hellenistik Dönem boyunca da devam ettirilmiştir. Roma Dönemi'ne gelindiğinde ise tapınak görünümü terk edilerek az bezeme unsurlu ve mimari açıdan daha sade ve basit üretimler tercih edilmiştir. Genel olarak mimari açıdan ve tipolojik açıdan incelenen eserler, buna göre başlıklar altında ele alınıp değerlendirilmiştir. İlk grubu alınlıklı, alınlıksız ve katlı olmak üzere incelenen mezar stelleri oluşturmaktadır. Alınlıklı steller, üçgen formlu olup olmadığına göre değerlendirilerek ele alınmıştır. Diğer mimari ayrımlarda bu nokta üzerinden yapılmıştır. Bu başlıkların altında ise, kemerli nişli mi düzenlendiği yoksa naiskos alanıyla mı çevrildiği ele alınmıştır. Diğer bir ana başlık olan figür türlerinde ise kadın ve erkek tipleri, çocuk ve hizmetçi örnekleri ele alınmıştır. Bu figüratif inceleme alanında kadın ve erkek tipleri üzerlerindeki kıyafetlerden, vücut şekillerine ve duruş pozisyonlarına kadar incelenip ait olduğu alt grupta incelenmiştir.
Batı Anadolu'daki Terra sigillata ve kırmızı astarlı seramikler: Terminoloji, üretim merkezleri ve kronoloji
Anadolu, sahip olduğu coğrafi ve jeopolitik konumuyla her zaman önemli bir yere sahip olmuştur. Batı Anadolu ise, coğrafi pozisyonuyla birçok avantaja sahiptir. Batı Anadolu konumu itibarıyla Akdeniz dünyasında kilit noktalardan biri haline gelmiştir. Anadolu erken dönemlerden itibaren seramik üretiminde önemli bir bölge olmuştur. Bölgede yüzyıllar boyunca süregelen seramik üretimi sonucunda köklü bir gelenek meydana gelmiştir. Bu noktada Batı Anadolu'da Geç Hellenistik ve Roma İmparatorluk Dönemlerindeki kaliteli seramik gruplarından doğu sigillatalar ve kırmızı astarlı seramikler ön plana çıkmaktadır. Tarihsel süreçte önemli bir konuma sahip olan Küçük Asya'nın Roma Dönemiyle birlikte önemli bir eyalet haline gelmesi, bölgenin seramik üretiminde büyük rol oynamıştır. Küçük Asya topraklarında Geç Hellenistik Dönem'den itibaren, imparatorluk topraklarına ve ötesine yayılım göstermiş kaliteli seramikler üretilmiştir. Roma Dönemiyle birlikte büyük bir endüstri haline gelmiş olan seramik üretimi, dönem ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle, dönemin kaliteli seramikleri, Batı Anadolu'daki bölgelerin ticari ilişkileri hakkında bilgiler sunmaktadır.
Arkeolojik buluntular ışığında Kıbrıs'ta Pers Dönemi
Kıbrıs adası, Anadolu'da olduğu gibi yaklaşık iki yüz yıl Pers İmparatorluğu'nun egemenliğinde kalır. Persler, Kıbrıs'ta, dini, idari ve askeri nitelikte mimarlık yapıları inşa etmiştir. Kıbrıs, Pers İmparatorluğu'nun beşinci satraplığı içerisinde yer almaktaydı. Adada bu döneme ait çeşitli ziynet eşyaları, sikkeler, kaseler ve heykel gibi Pers etkili eserler tanımlanmıştır. Kıbrıs'ın, çeşitli bölgelerinde ele geçen sikke buluntuları, imparatorluk tarafından resmen tanındığını gösteren kanıtlardandır. Perslerin dini mimarlık yapılarına ilişkin Pigadhes'te yapılan inceleme sırasında, zemin üzerinde veya altına ele geçen seramikler, V. Katmanı Pers Dönemi'ne tarihlemektedir. Bu katmana ait altar, Perslerle ilişkili ateş altarıdır. Çift boynuzlu bloğa sahip Pigadhes altarı, Paphos ve Kition'daki altar/altara ilişkin bloklar ile benzerlik göstermektedir. Perslerin yönetimsel mimarisine ilişkin olarak incelenen Vouni Sarayı'nın, kazıcıları tarafından yanlış tarihlendirilmiş olabileceği göz önünde bulundurularak ele alınmıştır. Sarayın, yapım evresinin tarihi, erken dönem heykelleriyle İ.Ö. 520 veya az sonrasına, terk tarihi ise zemin üzerinde ele geçen geç dönem seramikleriyle İ.Ö. 330 civarına ait olduğu anlaşılmıştır. Vouni Sarayı'nın, Perslerin İran'daki saray yapıları ile karşılaştırması sonucunda, Darius zamanında yapılmış saraylar ile benzerliği gözlemlenmiştir. Antik yazarların aktardığı gibi, Perslerin askeri yapılanmasıyla ilişkili olarak Paphos'taki Garnizon Evi'ne yer verilmiştir. Kıbrıs'ın Pers Dönemi'ni aydınlatmak amacıyla yapılan bu çalışmada, Kıbrıs'ta yapılan bazı kazı sonuçlarının yanlış değerlendirildiği anlaşılmıştır. Modern kaynaklara göre yapılan yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Perslerin Kıbrıs'taki mimari ve diğer buluntular ile birlikte antik kaynaklara dayanarak, Kıbrıs'ın Pers Dönemi'ne ilişkin boşluklar doldurulmaya çalışılmıştır. Yapılan çalışma sonucuda yeni bir kronoloji önerilmiştir.
Ayanis Kalesi'nde IX No.lu alan'da ortaya çıkarılan çanak çömlek deposunun değerlendirilmesi
"Ayanis Kalesi'nde IX No.lu Alan'da Ortaya Çıkarılan Çanak Çömlek Deposu'nun Değerlendirilmesi" başlıklı tez çalışmasının konusu Ayanis Kalesi'nde tapınak kompleksinin hemen doğusunda tespit edilen "Çanak Çömlek Deposu" dur. IX No.lu Alan olarak adlandırılan alandaki arkeolojik kazılarda, Payeli bir salon açığa çıkarılmış olup, bu salonun güney taraftaki zemin odasının tümüyle çanak çömlekle doldurulduğu tespit edilmiştir. Urartu arkeolojisinde çanak çömlek depolarının benzer örneklerine Karmir Blur ve Bastam gibi merkezlerde rastlansa da, Ayanis Kalesi'ndeki bu depo odası nitelikleri açısından hem sözü edilen yerleşimlerden hem de Ayanis sitadeli içinde yer alan diğer çanak çömlek depolarından ayrılmaktadır. Gerek Karmir Blur gerekse Ayanis'teki diğer depo odalarında dikkati çeken en belirgin özellik, çanak çömlek depolarının belli bir mal grubuna göre doldurulmuş olmalarıdır. Tez konumuzu oluşturan mekanda binlerce keramik parçası ele geçmiş olup bunların çeşitli mal gruplarından ve kap formlarından oluştuğu tespit edilmiştir. Urartu Çanak Çömleği üzerine yapılmış olan çalışmalar göz önüne alındığında, az sayıdaki istisnai yayın dışında, genellikle "Kırmızı Perdahlı Mallar" ın ağırlıklı olarak değerlendirildiği dikkati çeker. Buna karşın, tez konumuzu oluşturan çanak çömlek deposundan ele geçen keramiklerin yalnızca %1'lik kısmının söz konusu bu mal grubuna dahil olduğu anlaşılır. Dolayısıyla kapalı bir paket niteliğinde olan bu depo, Urartu çanak çömlek repertuvarının genelinin değerlendirilmesi adına büyük bir önem taşımaktadır. Tezin anlatımı sırasında öncelikle Ayanis Kalesi IX No.lu Alan'daki Çanak Çömlek Deposu'nun mimarisi, ardından bu mekanda ortaya çıkarılan buluntulara yer verilmiştir. Depo odasında ele geçen bu çanak çömlekler, mal grubu ve tipoloji ayrımı gözetilerek alt gruplara ayrılmış, paralelleri tespit edilmiş ve son olarak bu malların Urartu arkeolojisindeki yerine ve önemine değinilmiştir.
Kanlıtaş Höyük 2015-2018 yılları arasında ele geçen kalkolitik dönem bezemeli çanak çömleği
Yukarı Porsuk Vadisi içinde yer alan Kanlıtaş Höyük, Erken Kalkolitik Döneme tarihlenen, vadi içinde yer alan kaya üstü bir yerleşmedir. Tez çalışmamız kapsamında 2015-2018 yılları arasında çalışılan alanlarda ele geçen bir grup bezemeli çanak çömlek teknik ve tipolojik olarak incelenmiştir. Höyük'te ilk yapılan çalışmalarda bezemeli çanak çömlekler hem yüzeyden hem de, yerleşmenin en derin yeri olan sondajlardan geldiği saptanmıştır. Ele geçen bezemeli malzemenin, birimler arasında birbirini takip ettiği görülürken boya bezeme türü en erken tabakalarda ele geçmemiştir. Böylelikle kardeş yerleşim olan Orman Fidanlığı I-IV. tabakalar arasında azalan boya bezemeli grubun Kanlıtaş yerleşmesinde farklı bir yol çizdiği görülmüştür. Tez kapsamında ele alınan malzemenin çok büyük bir kısmı profil vermeyen parçalardan oluşmaktadır. Açık kaplar içinde yer alan derin kaselerin ve kapalı formlar olan çömleklerin üzerinde baskı, kazıma, boya, kakma ve kabartma gibi kapların üzerinde görülen dekoratif unsurlarının varlığı, bunları yaparken kullandığı aletler ve yapım teknikleri kendi kültür bölgesi içinde oldukça tutarlı olduğunu gösterirken, bunun yanında yerleşim güney ve kuzey kültürleriyle aralarında olan organik ilişkiyide ortaya koymuştur.
M.Ö. 1. Binde Anadolu'da ölüm ritüelleri ve kadın
Ölüm, insanın kendine özgü niteliği olan kültürü ile birlikte, zaman içinde farklı bir şekilde değerlendirilen ve tepki verilen bir olay haline gelmiştir. Kültürü oluşturan, elbette ki çevre koşulları aracılığıyla uyum sağlanan doğa ve insandır. Ancak içinde kültürün şekillendiği toplumu oluşturan bugünün insanıyken, kültürü oluşturan tarafın her zaman önceki nesiller olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla yemek, giyim, ya da ölü gömme olsun, herhangi bir kültürün oluşumu sırasında devreye giren faktörlerin ortaya çıkarılması için, bugünün değil, geçmişin insanlarının davranışlarının neden ve sonuçları anlaşılmalıdır. Bu nedenle bu çalışmada, arkeolojik çalışmaların yapıldığı yerleşimlerde yaşayan toplumun genelinde, özel olarak kadının ölüm olgusu içinde nasıl bir yerde durduğunun araştırılması yoluyla, Anadolu'daki kadının yaşadığı süreç, ölü gömme gelenekleri üzerinden anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla ölüm olgusunun M.Ö. 1. bin yıl içinde kadının üzerinden değerlendirilmesi sürecinde ikonografik, etnografik, antropolojik, epigrafik, mitolojik ve arkeolojik veriler kullanılmıştır. Kültürün oluşum serüveni içinde uzun bir süre rol almış yerlerden biri olan ve dünyada doğrudan doğu ve batı kültürleri arasındaki birleştirici konumuyla kimlik kazanmış Anadolu'da, kadına ilişkin yapılmış bilimsel araştırmaların azlığı, dikkat çekicidir. Yunanistan ile Mezopotamya olarak da değerlendirilen Yakın Doğu kültürleri içinde kadına yönelik yapılmış olan araştırmaların çeşitliliği, Anadolu'daki kadınlara ilişkin çalışmaların yetersizliği ile büyük bir tezat oluşturmaktadır. Anadolu'nun da bir parçası olduğu coğrafyanın bir bütün olarak algılanmasında büyük bir boşluk yaratan bir eksikliğin doldurulmaya çalışılması amacıyla bu tez oluşturulmuştur. Çalışmanın Giriş bölümünde öncelikle takip edilen yol aktarılmış; Arkeoloji biliminde takip edilen geleneksel yöntemlere yöneltilen temel eleştirel yaklaşımlara değinilmiş; bu eleştirel yorumlar üzerinden, çalışmanın yordamınca konunun işleyişine katkısı olacağı düşünülen yaklaşımlar paylaşılmıştır. Bu konu irdelenirken, 1980'lerde gelişmeye başlayan Yeni Arkeoloji akımının izlediği yolun, eldeki mevcut çalışmanın izleyeceği yolu en kapsamlı şekilde açıkladığı görülmüş, bu akımın aydınlatmayı amaçladığı konuları ele alış tarzı, bu araştırmanın yazarı tarafından da takip edilmiştir. Sonraki bölümde ise ölüm kavramı ve insanlardaki ölüm algısı üzerinde durulmuştur. Gömülerde yaş, cinsiyet ve sosyal kimliğe dair ipuçlarının birlikte değerlendirildiği demografik özelliklerle mezara ilişkin maddi ölçütler dikkate alınmıştır.
Eski Smyrna'da konut mimarisi ve gelişimi
Günümüzde İzmir'in Bayraklı ilçesinde yer alan Eski Smyrna antik kenti Tunç Çağı'ndan Klasik dönem sonuna kadar yerleşim gören bir kenttir. Eski Smyrna'nın Konut Mimarisi ve Gelişimi adlı çalışma da, Eski Smyrna'nın Tunç Çağından Klasik dönem sonuna kadar geçen süreç içerisinde konut mimarisinin gelişimi ve Ege Dünyasındaki antik kentler ile plan, yapı tekniği ve fonksiyon açısından karşılaştırmalar yapılarak konutlar incelenmiştir. Çalışmanın amacı, Eski Smyrna'nın Tunç Çağı'ndan Klasik dönem sonuna kadar konut mimarisine ışık tutabilmek ve Ege Dünyası içerisindeki yeri ve diğer antik kentler ile karşılaştırmasını yapabilmektir. Bu amaçlar doğrultusunda yapılan çalışma Eski Smyrna Konut Mimarisi ile ilgili yapılan kazı çalışmaları ile bilimsel yayınlar ve güncel veriler neticesinde yeni ortaya çıkarılan öneri ve görüşleri tarafsız bir bakış açısıyla ele almaktadır. Kentin konut mimarisi incelendiğinde Oval Ev ve Çifte Megaron gibi döneme öncelik yapmış örneklerin mevcut olmasının dışında genel hatlarıyla tüm dönemler incelendiğinde dönemlerin genel özellikleri ve diğer antik kentlerin mimarisi ile uyum göstermektedir. Deniz Kavimleri göçü ile birlikte Ege Havzasının iki yakası arasında kültürel etkileşim kaçınılmaz olmuştur. Bu durumun sivil mimariye de yansıdığını net bir şekilde görmekteyiz. Eski Smyrna kent planına bakıldığında Hippodamik bir kent planı görülmemektedir fakat Kuzey-güney doğrultulu bir Ana Cadde ve o caddeye dik gelen sokaklar sistemi olduğunu net bir şekilde görmekteyiz bununla birlikte konutlarında belli bir sistemde parsellere ayrılarak inşa edildiği düşünülmektedir
Klazomenai ağaçlı yol nekropolisi
On iki İon kentinden biri olan Klazomenai, bugünkü adıyla İzmir'in bir ilçesi olan Urla'nın 20 pafta, 66 ada, 65 parselinde kayıtlı taşınmazda, İzmir Müze Müdürlüğü'nde görevli bir grup arkeolog tarafından iklim şartları sebebiyle 3 aşamada gerçekleştirilen sondaj ve sonrasındaki kurtarma kazıları sonucunda açığa çıkarılan bir nekropolis alanıdır. Sondaj kazılarında ele geçen ilgili buluntuları Klazomenai Ağaçlı Yol Nekropolisi başlığı altında eldeki tez çalışması kapsamında değerlendirilmiştir. Üçüncü derece arkeolojik sit sınırı içinde bulunan, 5423 m2'lik parselde arazinin topografyasına uygun olacak şekilde 3 x 4 m ölçülerinde toplamda 67 adet sondaj çukuru açılmıştır. Açılan sondaj çukurlarından bazıları buluntu durumlarına göre genişletilerek birleştirilmiş bazen de derinleştirilmiştir. Sondajlarda yaklaşık olarak 2 m. derinlikten itibaren ortaya çıkan birkaç mezara kısaca değinecek olursam; içinde bulunan pişmiş toprak kotylenin tarihlendirmesinden yola çıkarak şimdiye kadar Klazomenai nekropolis alanlarında bulunan erken gömülerden biri olarak tarihlendirebileceğimiz, MÖ 7. yüzyılın başlarına tarihlenen pişmiş toprak banyo teknesi biçimli mezar ve Orta Evre Klazomenai Lahitleri Erken Albertinum Grubuna tarihlenen 2 adet pişmiş toprak lahit mezar oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca yine aynı parselde bulunan 1 adet pişmiş toprak lahit başucu pervaz parçası da Geç Evre Klazomenai lahdi olarak tarihlendirilmektedir. Arkaik döneme tarihlenen taştan yapılmış yekpare kapaklı mezar ve bir tanesinin içinden bronz bir Klazomenai sikkesi ele geçen Helenistik döneme tarihlenen urne kapları tezimin mezar yapıları açısından önem taşımaktadır. Toynak şeklinde yapılmış 4 adet bronz obje, 1 çift cam obje ve üzerinde Grekçe yazı bulunan 1 adet astragalos kemiği ele geçen mezar hediyeleri arasında farklı bir konumdadır. Nekropolis alanında bazı mezarların etrafında yer alan çevirme duvarı temelleri, ayrıca farklı yön ve derinliklerde yer yer izlenen Osmanlı dönemine(?) tarihleyebileceğimiz pişmiş toprak künk sıraları da tespit edilmiştir. Kazı çalışması tamamlanmamış olan parselde, daha sonraki yıllarda devam niteliğinde yapılacak kazı çalışmalarının burada sunulan mevcut verilerin daha detaylı bir şekilde değerlendirilmesi ve yeni buluntular ışığında Klazomenai'de mevcut mezar geleneklerine yeni bakış açıları ve yorumlar kazandırılması bakımından önemli olacağı kanaatindeyim.
Antik Yunan'da polisin ortaya çıkışı
Polis birçok araştırmada hatalı bir şekilde kent-devleti olarak tanımlanmıştır. Ancak polis konusu, devlet olduğu kavramından başlayarak her noktasında tartışmaya açık bir konudur. Devlet olarak kabul edildiğinde, polisin Yakın Doğu'daki benzerleriyle olan karşılaştırmaları sonucu, bu yapının kent-devleti olarak nitelendirilmesi tartışma konusu yaratmaktadır. Gerçekten de polisi sadece kent-devleti olarak adlandırmak onun tüm dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Polisin anlamına dair bahsedilen tartışmalardan sonra bu kavramın Yunan bölgesinde ne zaman ortaya çıkmış olabileceği önem teşkil etmektedir. Bu amaç doğrultusunda da polisin en temelinde ikili bir anlamı olduğunun bilinmesi gerekir. Bu anlamlar: Kentsel anlamda polis ve politik anlamda polistir. Kentsel anlam tek başına ele alındığında Zagora, Herakleion gibi erken yerleşimler bu başlangıca kanıt olarak gösterilebilir. Ancak politik birliktelik ele alındığında, bu ideolojik yapılanmanın M.Ö. 8. yüzyılda başlamış olabileceği düşünülmektedir. Bunun sebebi olarak da M.Ö. 8. yüzyılda yaşanan yoğun sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik değişimler gösterilmektedir. Bu noktada polisin ortaya çıkışını, genel kanı olarak, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlemek doğru olacaktır. Polisin bahsedilen bu dualistik anlamını kavramak onun içsel dinamiklerini tanımaktan geçmektedir. Polisin içsel dinamikleri de kendisi gibi somut ve soyut kavramlardan oluşur. Bu oluşumlar polisi yaratan toplumun yapısı hakkında bize bilgi vermesi bakımından önemlidir. Bu yapıların incelemesiyle polisin, ortaya çıkmasına sebep olmuş, daha sonra yarattıkları bu yapının vatandaşları olan toplum ile ilişkisi de anlaşılmış olacaktır. Polisin bu bahsedilen anlamları anlaşıldığında da onun ortaya çıkmasına sebep olan dinamikleri ve süreci fark etmemiz daha kolay olacaktır.
Beycesultan ve Laodikeia örneklerinden hareketle kazı alanlarındaki arkeolojik koruma olgusunun değerlendirilmesi
Arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan kalıntılar gömü ortamındaki stabil koşulların aksine açık havadaki atmosferik şartlardan hızla etkilenerek bozulmaya başlarlar. Bu noktada ortaya çıkan bozulma reaksiyonlarının tamamı suyun varlığında kendini göstermektedir. Su atmosferik gazlarla etkileşime geçtiğinde meydana gelen asit formdaki ikincil ürünler yağışlarla kalıntı yüzeylerine taşınarak kimyasal bozulmalara neden olurken, artan sıcaklığın etkisiyle suyun buharlaşması veya soğuk havada donması sonucunda ise kalıntılarda geri dönüşü mümkün olmayan fiziksel bozulmalar kendini göstermektedir. Beycesultan Höyüğü ve Laodikeia Antik Kenti'nde bunun gibi hızla gelişen bozulma mekanizmalarına karşı "Basit Koruma" veya "Önleyici Koruma" adını verdiğimiz oldukça etkili koruma çözümleri geliştirilmiştir. Ana materyal olarak kazı toprağının kullanıldığı uygulamalar sayesinde kalıntılar özellikle donma-çözünme, ıslanma-kuruma ve tuz kristalizasyonu gibi döngüsel devam eden bozulma hadiselerden etkilenmeden geçici olarak korunabilmektedir. Arkeolojik alanlarda açığa çıkarılan kompleks nitelikli yapıların kalıcı ve sürdürülebilir biçimde korunması ise daha kapsamlı bir çabayı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Laodikeia Kilisesi örneğinde olduğu gibi anıtı oluşturan yapısal unsurların belgelenerek kayıt altına alınması ve özgün malzeme özelliklerinin ayrıntılı analizlerle ortaya koyulması oldukça önemlidir. Onarımlarda özgün yapıyla uyumlu geleneksel malzemelerin kullanılması ve yapılan uygulamaların tersinir olması gereklidir. Yıkıntı vaziyetteki mimari öğelerin ayağa kaldırılmasında anastylosis esasına bağlı kalınması ve zorunlu haller dışında yeni malzeme kullanımının tercih edilmemesi büyük önem arz etmektedir. Statik noksanlıkların tamamlanmasında çimento veya sentetik imitasyonlar yerine doğal taş uygulamalarından faydalanılmasına ve fikirsel sunum kaygısıyla gerçekleştirilen tümlemelerde ise uygulama alanının sınırlı tutulmasına özen gösterilmelidir. Çalışmalarda ayrıca anıtın tarihi kimliği ile farklı evre ve olaylara ilişkin izlere zarar verecek müdahalelerden kaçınılmalıdır. Anıt üzerinde kalıcı koruma örtüsü gibi sürdürülebilir koruma önlemlerinin alınması durumunda yalın strüktürdeki tasarımlar tercih edilerek ziyaretçilerin ve kalıntı grubunun arkeolojik sahadan soyutlanmasının önüne geçilmelidir.
Geç Antik Çağ'da (M.S. 4.-7. yüzyıl) Doğu Akdeniz'de üretilen ticari amphoralarda dipinti, graffiti ve mühür kullanımı
Geçtiğimiz yirmi yılda Doğu Akdeniz'in Geç Roma – Erken Bizans dönemiamphoraları, araştırmacılar tarafından merak edilen ve ilgi çekenkonular arasında yer almakta ve bu ilgi ile her geçen gün yeni araştırmalar ortaya çıkmaktadır.Özellikle, yaklaşık üç/dört yüz yıllık bir dönemi kapsayan Geç Roma – Erken Bizans dönemine ait amphoraların üretim ve kullanımını anlamaya dönük çalışmaların son yıllarda oldukça arttığını görmekteyiz.Söz konusu çalışmalar sayesinde artık, Doğu Akdeniz Havzasında üretilmiş ve yaygın dolaşıma sahip amphoralara dair daha detaylı verilere ulaşılmıştır. Ancak, söz konusu amphoraların üzerindeki yazıt ve mühürlere ilişkin çalışmaların, Batı Akdeniz amphoralarının araştırma seviyesine ulaşacak aşamada olmadığı görülmektedir. Bahsi geçen, Doğu Akdeniz Havzası kökenli amphoralar üzerinde görülen yazıt ve mühürler, burada hazırlanan tez çalışmasının esas konusunu oluşturmaktadır. Tezin odak noktası, Doğu Akdeniz'de özellikle Küçük Asya merkezli, büyük ölçekli üretim yapılan ve Doğu Roma İmparatorluğu içinde ekonomik ve ticari açıdan bir yeri olduğu öngörülen başlıca amphora formlarıdır: LRA 1, LRA 2, LRA 3 ve Zeest 80. Öncelikle, amphoralar üzerindeki yazıt ve mühürlerin bir korpusu oluşturulmuş ve bu korpus üzerinden, anlam çözümlemelerinin yanı sıra, yazıt geleneği ve amphora tipolojisi açısından değerlendirilmeleri yapılmaya çalışılmıştır. Tez araştırmasının ikincil kısmında ise, ilk bölümünden elde edilen verilerin dönemin ekonomik ve ticari hayatı içindeki konumu değerlendirilmiştir. Buna göre, amphora tipleri ve kataloglanan yazıt ve mühürlerin ışığında; Roma Döneminde var olduğu bilinen annona civicia ve annona militaris sistemleri, Doğu Roma imparatorluğu özelinde sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu inceleme, amphora tipolojileri ve buluntu yerlerini esas aldığı kadar, yazıt ve mühürlerin anlamları, içerikleri ve kimi temsil ettikleri temelinde de yürütülmeye çalışılmıştır.
Kültür varlıklarının ören yerinde sergilenmesi
"Kültür Varlıklarının Ören Yerinde Sergilenmesi" başlıklı tez çalışmam içerisinde amaç, kültürel mirasın korunarak gelecek nesillerle aktarılmasında, bu sergilemenin etkili bir yöntem olduğunu anlatmaktır. Bunu yanı sıra insanlık tarihine ışık tutan kültür varlıklarına ilişkin kapsamlı ve doğru bilgi verme yöntemi olarak yerinde sergileme yönteminin önemini göstermektir. Tezin ilk bölümünde, kültür varlıklarını koruma ve yerinde sergileme yönteminde başvurulması gereken ulusal ve uluslararası kanun, yönetmelik ve tüzükler incelenmektedir. İkinci bölüm, ören yerinde sergileme tekniğine ilişkin ulusal ve uluslararası sergileme örneklerini içermektedir. Speyer'de Bulunan Orta Çağ Sinagogu, Yeşilova Höyüğü, Ephesos Yamaç Evleri, Haleplibahçe mozaik müzesi ve Göbeklitepe kazı alanları örnek olarak incelenmiştir. Kazısı süren alanlarda sergileme ve çatı korumalarına da örnekler verilerek tezin içeriğine eklenmiştir. Ören yerlerinin en az hasar ve en yüksek koruma ile sergilenmesi ve sergilemede hangi hususlara dikkat edilmesi gerektiği ele alınmıştır.
Phokaia Maltepe Tümülüsü erken Hellenistik dönem seramiği
Phokaia antik kenti kazı ve araştırmaları çerçevesinde Maltepe Tümülüsü'nde 1992 ve 1994 yıllarında gerçekleştirilen kazılarda önemli sayıda erken Hellenistik döneme tarihlenen boyalı seramik ele geçmiştir. Kentin atölyelerine ait üretimler olduğu düşünülen söz konusu boyalı seramikler Batı Yamacı Seramikleri ve Basit Firnisli Seramiklerden oluşmaktadır. Söz konusu seramikler üzerinde yapılan tipolojik analizler, başta Pergamon, Ephesos ve Sardes olmak üzere, Hellenistik dönemin diğer Küçük Asya kentlerindeki yaygın form repertuarı ile yakın benzerlikler sergilemektedir. Bununla birlikte, Atina Agorası, Korinth ve Yunan adaları olmak üzere, Karadeniz ve İtalya'ya kadar bu benzerlikler takip edilmektedir. Küçük Asya tipi kantharoslar, yarı küresel kaseler, kraterler, dışa ve içe dönük ağızlı kaseler, yuvarlatılmış ve düz uzanan ağızlı tabaklar ve balık tabakları en yaygın formlardır. Bu kap formları arasında kantharoslar, yarı küresel kaseler ve kraterler üzerinde Batı Yamacı bezemesi dikkati çeker. Batı Yamacı Tekniği'nde beyaz ve pembemsi renk kullanılarak yapılan kolye motifi, zeytin yaprağı, sarmaşık veya kalp yapraklarından oluşan bezeme dizileri yoğun olarak kullanılan süslemelerdir. Çalışılan seramikler 4. yüzyıl ile 1. yüzyıla kadar bir kronoloji sergiler; ancak, yoğunluk 3. yüzyıldadır. Anahtar Sözcükler: Phokaia, Maltepe Tümülüsü, Boyalı Seramik, Erken Hellenistik Dönem
Antik kaynaklar ve arkeolojik buluntular ışığında Mylasa
"Antik Kaynaklar ve Arkeolojik Buluntular Işığında Mylasa" adlı bu tez çalışmasında, günümüzde Muğla Milas ilçesi sınırları içerisinde kalan Mylasa kenti arkeolojik verileri tek bir başlık altında toplanmıştır. Öncelikle okuyucunun genel bir fikir sahibi olabilmesi için antik çağda Karia bölgesi, tarihi ve coğrafyası Mylasa'dan önce ele alınmış sonrasında antik çağda Mylasa tarihine ve coğrafyasına değinilmiştir. Antik yazarların Mylasa'dan bahsettiği bölümler üzerinde durulmuştur. Sonrasında Mylasa kenti, günümüzde hala görülebilen veya tahrip olmuş olsa da yayınlarda yer alan arkeolojik verileri ile anlatılmıştır. Bu veriler tapınaklar, surlar, nekropolisler, anıt mezarlar, su yapıları, tiyatro, gymnasium, hamam, Mylasa sikkeleri ve Mylasa çevresindeki diğer yapılar olarak kategorilere ayrılmış ve kategoriler içerisinde zamansal sıralama ile okuyucuya aktarılmıştır ve Mylasa kenti üzerinde bilinen arkeolojik veriler kent planı üzerinde verilmiştir. Olası kent yerleşimi üzerine öneriler sunulmuştur. Tezdeki temel amaç Mylasa kentinin kültür varlıklarını tek bir kaynak altında toplayıp, bu kültürel zenginliği genel olarak yorumlamak ve kentin önemini vurgulamaktır.
Roma İmparatorluk Dönemi'nde Anadolu'da yollar ve yol ağları
Roma İmparatorluğu'nu büyük kılan siyasi, mimari, ticari etmenlerin yanı sıra hiç kuşkusuz imparatorluk boyunca yürüttüğü yol politikası büyük rol oynamıştır. Bu yol politikasının Anadolu'daki yansımasının incelendiği bu tez çalışması, bölgeler bazında iletişim hatlarını göz önünde bulundurarak, Roma İmparatorluğu'nun Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü işlevi gören Anadolu topraklarındaki egemenliğini kurması ve yüzyıllarca sürdürmesi için bazen sıfırdan yaptığı, bazen halihazırda bulunanların tamiri ile yeniden yapılması ve düzenli olarak bakım/onarım çalışmalarının yapılmasını sağladığı yolların, imparatorluk ve bölge açısından büyük öneme sahip olması nedeniyle ele alınmıştır.
Antandros kazısı yamaç ev Roma Dönemi seramikleri
Antandros antik kentinin Geç Roma yerleşimine ait Yamaç Ev'in ortaya çıkarılması, kuruluş ve kullanım evrelerinin belirlenebilmesi adına yapılan çalışmalarda ele geçen Roma dönemine ait seramik malzeme bu tezin kapsamını oluşturmaktadır. Bu kapsamda incelenen 771 adet malzeme öncelikli olarak form gruplarına göre değerlendirilmiştir. Formlarına göre yapılan sınıflandırmada terra sigillatalar içinde İtalyan Sigillata, Doğu Sigillata A, B, C, Pergamon Sigillata grupları, Kırmızı Astarlı seramik grupları içinde Afrika Kırmızı Astarlı Seramikleri, Phokaia Kırmızı Astarlı Seramikleri, Light Colored Ware grupları belirlenmiştir. Bu gruplar dışında kandil, oinophoros, matara, pyksis, gri seramik, thin walled ware, unguentarium, servis kapları, amphoralar, pişirme kapları, lekane, situla, depolama kapları, kapaklar diğer görülen formlar arasında yer alır. Söz konusu örnekler içinde yoğun olarak görülen Küçük Asya üretimlerinin yanı sıra İtalya, Afrika, Attika ve Pontus üretimleri de tespit edilmişidir. Ayrıca, çok sayıda yerel üretim seramik tespit edilmiştir. Bu yerel üretimlerin bir kısmının dominant seramik üretimlerini taklit etmesine karşın özgün formlar da görülmektedir. Yamaç Ev Sektörü'nde ele geçen ve tez kapsamına alınan malzeme, tarihsel olarak değerlendirildiğinde, en erken örnekler İ.Ö. 2. yüzyılın sonu-İ.Ö. 1. yüzyıla ait Doğu Sigillata A örnekleri içinde yer alır. En geç örnekler ise İ.S. 7. yüzyıla ait olan Afrika ve Phokaia Kırmızı seramiklerinin geç üretimleri arasında görülür.