Van Yüzüncü Yıl Üniversity
Discipline

Veterinerlik Cerrahisi Anabilim Dalı

Van Yüzüncü Yıl Üniversity

187

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

İzmit ve çevresinde ruminantlarda görülen göz hastalıklarının insidansı

Bu çalışmada Kocaeli ilinin merkez ilçeleri olan Başiskele, İzmit ve Kandıra'nın toplam 51 mahallesinde değişik yaş, cinsiyet ve ırklardaki sığır, koyun ve keçiler göz hastalıkları açısından muayene edildi. Toplamda 13.672 (sığır 8.451, koyun-keçi 5.221) hayvan göz hastalıkları yönünden taramadan geçirilmiştir. Gözün muayenesi yapılmadan önce anemnez alınan bilgiler doğrultusunda buzağı, kuzu ve oğlaklar göz küresi, göz kapağı, kornea ve sklera anomalileri açısından muayene edilmiştir. Yetişkin hayvanlarda ise göz kapağı lezyonları, konjunktiva, kornea, sklera ve lens lezyonları, pupilla refleksinin durumu, amorozis varlığında hayvanın anormal yürüyüş ve davranışlarının değerlendirmesi şeklinde olmuştur. Yapılan çalışmada koyun, keçi ve sığırlarda ırk, cinsiyet ve yaş ayrımına gidilmeksizin tüm göz hastalıkları açısından tarama yapılmıştır. Göz hastalıkları tespit edilen tüm hayvanlar fotoğraflandırılmıştır. Çalışmada kullanılan 8451 Sığırın 180 tanesinde, 5221 Koyun-keçinin 158 tanesinde olmak üzere 338 hayvanda herhangi bir göz hastalığı tespit edilmiş olup bu hayvanlarda 21 çeşit göz hastalığı belirlenmiştir. Sığır, koyun ve keçileri kapsayan toplam 13.672 hayvan arasında hastalık görülme oranı % 2.58 olarak belirlenmiştir. Sığırlarda toplam populasyon içinde herhangi bir göz hastalığı görülme oranı % 2.13, koyun-keçi de ise % 3.31 oranında ortaya çıkmıştır. Konjunktivitis kataralis % 58.36 oranıyla hastalık tespit edilen sığır ve koyun-keçi grubunda en fazla karşılaşılan göz hastalığı olarak belirlenmiştir. Bu oran sığırlarda % 56.67, koyun-keçide ise % 60.12 miktarında bulunmuştur. Sığır ırkları arasında ilk sırada holştayn ırkında %1.30, ikinci sırada ise simental ırkında %1.01 oranında bir veya birden fazla hastalık görüldü. Aberden-Angus, Anadolu Mandası ve Hereford ırkı sığırlarda ve kuzu ile oğlaklarda herhangi bir göz hastalığı belirlenememiştir. Hasta hayvanlar arasında enfeksiyöz göz hastalıklarına yakalanma oranı % 91.50, nonenfeksiyöz göz hastalığına yakalanma oranı ise % 8.50 olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak çalışmanın yapıldığı bölgede iklime bağlı olarak uzun süreli rüzgarların esmemesi, hava sıcaklıklarının yüksek olmaması, köylerde otlakların uzun süreli yeşil kalması bölgesel avantaj olarak gözlemlenmiştir. Ayrıca, rüzgarlar nedeniyle taşınan yabancı maddelerin gözlerde soruna yol açmaması, barınak şartlarının iyi olması, bakım ve besleme şartlarının uygunluğu, işletme sahiplerinin bilinçli sayılabilecek şekilde hayvancılık yapması da göz hastalıkları insidansının düşük saptanmasında etkili olmuştur.

Göz hastalıklarıKeçilerKocaeli-İzmit+5
Elif Gökçe
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda ksilazin'in sedatif, analjezik ve bazı karaciğer enzimleri üzerine etkisi

Bu çalışma ratlarda Ksilazin iki değişik dozda kullanıldıktan sonra şekillenen sedasyonun derecelendirmesi, karaciğerde oluşabilecek hasarın ölçülmesi ve sedasyona bağlı olarak ağrı tepkisinin değişme durumunun belirlenmesi amacıyla yapıldı. Ağrı kontrolü çalışmalarında analjezik madde kullanılması en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Sedatif amaçla kullanılan ilaçlarda da analjezik etki söz konusudur. Ksilazin'in, ağrı hafifletilmesi, sakinleştirmesi (sedatif), uykuya yol açması (hipnotik), çizgili kasları gevşetmesi gibi etkilerinden yararlanılmaktadır. Ayrıca farklı anestezik ilaçların kullanımının öncesinde premedikasyon gayesi ile kullanılmaktadır. Çalışmada kullanılan 24 adet rat rastgele seçilip üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki (KO) ratlara sadece FTS verildi. Oluşturulan ikinci gruba Ksilazin (K10) 10 mg/kg intraperitonal verilip diğer üçüncü gruba ise Ksilazin (K15) 15 mg/kg/ip verildi. Sedatif ilaç uygulanan ratların uyaranlara karşı davranışlarına göre sedasyon değerlendirmesi yapıldı. Sedasyon hafif, orta ve ileri derecede olmak üzere sınıflandırıldı. Ratlarda ağrı kesici özelliğinin ne derecede olduğunu tespit etmek amacıyla Ksilazin'in etkinliği ağrı deneyi ile ölçüldü. Ağrı deneyi, hotplate testi ve hotplate aparatı ile yapıldı. Ağrı deneylerinden sonra sakrifiye edilen hayvanlardan kan alınarak AST, ALT ve kortikosteroid değerlerine kan serumunda bakıldı. Sonuç olarak AST ve ALT'nin kontrol ve deneme gruplarındaki serum değerlerinin değişmemiş olması küçük girişimler yapmak için gerekli olacak sedasyon sonrasında karaciğerde bu iki parametrenin değişikliğe uğramayacağının bilinmesi açısından önemli bulunmuştur. Ayrıca ratlarda ksilazinin ağrıyı azaltıcı özelliğinin bulunduğu ve kısa süreli tam hareketsizliğe ihtiyaç duyulması durumunda 15 mg/kg dozunda ksilazin uygulanmasının tercih edilmesinin daha iyi olacağı sonucuna varıldı Anahtar Kelimeler: Rat, Sedasyon derecesi, Ksilazin

AnesteziBilinçli sedasyonEnzimler+3
Nazlı Halitoğulları
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Van Muradiye ilçesinde ruminantlarda görülen ekstremite ve ayak hastalıklarının insidansı

Bu çalışmada; Van ili Muradiye ilçesindeki sığır, koyun ve keçilerde ekstremite ve ayak hastalıklarının insidansının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada farklı ırk, cinsiyet ve yaştaki 2000 baş sığır, 4500 baş koyun ve 500 baş keçi olmak üzere toplam 7000 baş hayvan ekstremite ve ayak hastalıkları ile tırnak deformasyonları yönünden incelendi. Taranan 7000 baş hayvanın 688'inde ekstremite ve ayak hastalıkları ile tırnak deformasyonu belirlendi. Bu hastalıkların 629 tanesi ayak hastalığı ve tırnak deformasyonu, 59 tanesi ekstremite hastalığı olarak tespit edildi. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonu oranı sırasıyla sığırlarda %8,1 (162 olgu), koyunlarda %9,71 (437 olgu), keçilerde %6 (30 olgu) olarak görüldü. Ekstremite hastalıkları oranı sığırlarda %1,7 (34 olgu), koyunlarda %0,48 (22 olgu) ve keçilerde ise %0,6 (3 olgu) olarak gözlemlendi. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonlarının daha çok arka ayaklarda şekillendiği görüldü. Ayak hastalıkları ve tırnak deformasyonlarının sığırlarda %44,44'ünün ön, %55,56'sının arka, koyunlarda %38,44'ünün ön, %61,56'sının arka, keçilerde ise %40'ının ön, %60'ının arka ayaklarda şekillendiği tespit edildi. Hayvanlarda en fazla tırnak deformiteleri görülürken bunu sırasıyla ayak ve ekstremite hastalıklarının takip ettiği saptandı. Sonuç olarak; Van ili Muradiye ilçesindeki sığır, koyun ve keçilerde ayak hastalıkları ve tırnak deformitelerinin insidansı %8,98, ekstremite hastalıklarının insidansı %0,84 olarak belirlendi.

Ayak hastalıklarıEkstremitelerRuminantlar+1
Deniz Tutuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde distal femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatör ile sağaltımı

Bu araştırmada, kedilerde distal femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatörü ile sağaltımının klinik ve radyolojik bulguları değerlendirildi. Bu amaçla Siirt Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen ve femur kırığı tanısı konan, değişik yaş, ırk ve cinsiyette toplam 10 adet kedi kullanıldı. Çalışmada, osteosentez materyali olarak sirküler ve linear fiksatörden meydana gelen hibrid eksternal fiksatörler kullanıldı. Kapalı kırık tanısı konulan iki olguda şekillenen kapalı redüksiyon ve eksternal fikzasyon yöntemi, açık kırık veya aşırı dislokasyon teşhisi konulan 8 olguda ise sınırlı açık redüksiyon ve eksternal fikzasyon yöntemi uygulandı. Hastaların tamamında post-operatif bakım için hospitalize edildi. Radyolojik muayene bulgularında kırık konsolidasyonun 9 olguda post-operatif 7. günde, 1 olguda ise 10. günde başladığı belirlendi. Olguların 2'sinde 4 haftada, 2'sinde 5 haftada, 6'sında ise 6 haftada kırık iyileşmesi tamamlandı (osseoz kallus tesbit edildi). Hastaların tamamında iyileşme tamamlandıktan 1 hafta sonra fiksatörler çıkartıldı. Çalışmada 3 olguda ilgili ekstremitede ödem, 3 olguda hafif pin dibi enfeksiyonu ve 4 olguda açık yara gibi yumuşak dokuya ilişkin komplikasyonlara rastlanıldı. Fakat bu komplikasyonların iyileşme süresini olumsuz yönde etkilemediği gözlendi. Sonuç olarak bu araştırmadan elde edilen veriler ile çalışma kapsamındaki yaş ve ağırlık skalasında bulunan kedilerde femur kırıklarının hibrid eksternal fiksatör sistemi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceği kanısına varıldı.

Ali Gülaydın
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Van Erciş ilçesinde ruminantlarda görülen ayak hastalıklarının insidansı

Ayak hastalıkları ve deforme olmuş tırnaklar sığır yetiştiriciliği ve ekonomisinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde sığırlarda gözlenen ayak hastalıklarının insidansını belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmanın materyalini 1560 adet sığır oluşturdu. Bu hayvanlarda tırnak deformasyonu, deformasyonla birlikte ayak hastalığı ve yalnız ayak hastalığı olarak 215 olgu saptandı (%13,78). Bu çalışmada saptanan lezyonların %45.58' i Holştayn, %21,39' u Simental, %16,74' ü Montofon, %6,04' ü yerli, %10,23' ü melez ırklarda gözlendi. En sık gözlenen ayak hastalığı sırasıyla interdigital flegmon (%14,78), interdigital hiperplasi ile rusterholz ülseri (%10,49) en az rastlanan ayak lezyonu ise sırasıyla tırnak çatlağı (%4,76) ve ökçe apsesi (% 3,80) olmuştur. Bu çalışmada 30 (%27,27) sivri tırnak, 39 (%35,45) çift taban tırnak, 16 (%14.54) gaga tırnak ve 25 (%22,72) küt tırnak saptandı. Ayak lezyonlarının %63,81'inin tırnak deformasyonlarıyla birlikte oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak, Erciş ilçesi merkez ve bağlı köylerinde gözlenen sığır ayak hastalıklarının Eylül-Aralık 2020 insidansı %13,78 olarak tespit edilmiştir.

AyakAyak hastalıklarıSığırlar+3
Sevim Arıkan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel siyatik sinir hasarında Çinko L-karnosinin farklı dozlarının iyileşme üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Uysal S, Ratlarda Deneysel Siyatik Sinir Hasarında Çinko L-Karnosinin Farklı Dozlarının İyileşme Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik Cerrahisi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025. Çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir üzerinde aksonetmezis tipi hasar modelinin sağaltımında oral olarak Çinko L_karnosinin farklı uygulama dozlarının sinir iyileşmesi üzerine olan etkinliğinin klinik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla çalışmada 28 adet Wister albino cinsi dişi rat kullanıldı. Genel anesteziye alınan ratlarda sinir hasarı oluşturmak üzere arka sağ ekstremiteleri aseptik hale getirildi. Kas diseksiyonu ardından 30 saniye süreyle pens ile sıkıştırılarak aksonetmezis tipi hasar verildi. Ratlar her grupta yedi adet olacak şekilde (GrpK, Grp10, Grp20, Grp40) dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu olarak ayrılan (GrpK) ratlara %10 tween-80 oral yolla 2 cc verildi. Çinko L-Karnosin %10 tween-80 içerisinde çözündürülerek 30 gün boyunca günde bir kez Grp10' a 10 mg/kg, Grp20'ye 20 mg/kg, Grp 40'a 40 mg/kg dozunda olacak şekilde verildi. Verilen dozlar ratlar üzerinde klinik olarak toksikasyona sebep olmadı. 1. 14. ve 30. günlerde Siyatik Fonksiyon Indeksi (SFI) testi uygulandı. En belirgin ayak izlerinin fotoğrafları çekilerek ImageJ programı ile ölçümleri gerçekleştirildi. Ratların ağırlık artışları haftalık ölçülerek doz ayarlaması yapıldı. 30. günde ratlar genel anestezi altında yüksek miktarda kan alınarak sakrifiye edildi. Ensizyon hattı ve sinir adezyonları makroskobik inceleme ile değerlendirildi. Siyatik sinir örnekleri histopatolojik inceleme için alındı. Klinik olarak SFI analizinde gruplar arasında istatiksel olarak fark yokken (p>0.05), grup içinde anlamlı fark vardı (p>0.05). Kan çinko analizinde ve makroskobik incelemede kontrol ve diğer gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Histopatolojik inceleme rejenerasyon, fibrozis, inflamasyon, vakuolizasyon ve neovaskülerizasyonun yönünden yapıldı. GrpK ve Grp10'da rejenerasyon ve neovaskülerizasyonun çok az olduğu fibrozis, inflamasyon ve vakuolizasyon ileri derecede olduğu belirlendi. Grp20 ve Grp40'ta rejenerasyonun en çok, fibrozis ve vakuolizasyonun ise en düşük olduğu belirlendi. Grp40'ta inflamasyon en az, neovaskülerizasyon ise en çoktu. Bu nedenle sinir rejenerasyonunda 40mg/kg dozunun en optimal sonucu verdiği kanaatine varılmıştır. Bu çalışmanın klinik ve histopatolojik sonuçlarına göre aksonetmezis tipi perifer sinir hasarında Çinko L-Karnosin'in inflamasyonu baskıladığı ve rejenerasyonu hızlandırdığı kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aksonetmezis, Çinko L-Karnosin, Rejenerasyon, Siyatik sinir.

Periferik sinir sistemi hastalıklarıSinir rejenerasyonu
Selime Nur Uysal
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında kuersetin' in etkilerinin araştırılması

ÖZET Ekin M. Ratlarda Deneysel Oluşturulan Kornea Alkali Yanıklarının Sağaltımında Kuersetin' in Etkilerinin Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Van, 2025. Çalışmada ratlarda sodyum hidroksitle deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında damla formundaki kuersetin' in farklı uygulama dozlarının korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik, biyokimyasal, histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 64 adet Wister albino ırkı erkek rat kullanıldı. Genel anesteziye alınan ratların alkali yanık oluşturulacak sağ gözlerine lokal anestezi uygulandıktan sonra korneanın merkezinde 25 µl 1 N NaOH emdirilmiş 3 mm çaplı Whatman filtre kağıdı ile alkali yanık modeli oluşturuldu. Sağ kornealarında alkali yanık oluşturulan ratlar rastgele her bir grupta 16 rat olacak şekilde 4 ana gruba ayrıldı. Bu ana gruplardaki hayvanlar 7. ve 14. günlerde sakrifiye edilmek üzere kendi arasında her bir grupta 8 hayvan olacak şekilde rast gele 2 alt gruba ayrıldı. K (kontrol) grubuna kuersetin' in çözdürüldüğü taşıt madde olarak kullanılan %5' lik DMSO, D grubuna %0,1' lik kuersetin, O grubuna %0,5' lik kuersetin ve Y grubuna ise %1' lik kuersetin içeren damlalar, çalışma süresince günde 3 defa birer damla olarak ratların gözlerine damlatıldı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 0, 3, 7, ve 14. günlerde fotoğrafları çekilerek, korneal neovaskülarizasyon ve epitel defekt alanının ölçümü yapıldı. 7. ve 14. günün sonunda sakrifiye edilen ratların kornealarından biyokimyasal olarak VEGF ve TGF-β düzeyleri, histopatolojik olarak neovaskülarizasyon, epitel ve kollajen kaybı, immunohistokimyasal olarak ise kaspaz-3, TNF-α ve IL-6 ekpresyonları değerlendirildi. Klinik olarak neovaskülarizasyon skoru kontrol grubuna göre 7. gün de D grubunda anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0.05). Epitel rejenerasyon ölçümlerinde ise 7. ve 14. günlerde korneal reepitelizasyon D ve O gruplarında kontrol grubuna göre kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0.05). VEGF düzeyi sadece 7. ve 14. günlerde D grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenirken TGF-β düzeyi ise sadece 14. günde Y ve O grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu gözlendi (p<0.05). Histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgularda ise D ve O grubunun kontrol grubuna göre kornea iyileşmesinde daha iyi sonuç gösterdiği ortaya konuldu. Sonuç olarak, düşük dozlarda kuersetin neovaskülarizasyonu, kollajen lif kaybını, TNF-α ve IL-6 ekspresyonunu baskılayarak inflamasyonu, kaspaz-3 ekspresyonunu baskılayarak apoptozisi azaltarak, kornea epitelizasyonunu arttırarak kornea alkali yanıklarının tedavisinde kornea iyileşmesine katkı sağladığı ancak etkinliğini ve güvenilirliğini daha net ortaya koyabilmek için, farklı çözücülerde, farklı dozajlarda özellikle %0,5-0,1 aralığı dozlar olmak üzere ve daha düşük dozlarda ileri düzeyde kapsamlı araştırmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Göz, Kornea Alkali Yanığı, Kuersetin, Rat

Müslüm Ekin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Spor atlarında torakolomber ağrı sağaltımında medikal ozon tedavisinin yürüyüş kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada çeşitli disiplinlerde çalışan farklı ırk (7 Alman, 3 İngiliz, 22 Arap), cinsiyet (14 kısrak, 8 aygır, 10 iğdiş) ve yaşta (4-20 yaş aralığı) torakolomber ağrı saptanan 32 spor atına farklı yöntemlerle ozon tedavisi uygulandı. Bu yöntemler kendi aralarında ve kontrollü istirahat verilen kontrol grubuyla etkinlik açısından karşılaştırıldı. Karşılaştırmalar klinik muayene temelinde ağrı ve yürüyüş kalitesi derecelendirmesiyle ve infrared termografik görüntüleme ile gerçekleştirildi. Olgular 8'er bireyden oluşan 4 gruba ayrıldı. İlk olarak hastaların torakolomber bölgelerinin uygun koşullarda termogramları alındı. Sonrasında torakolomber ağrı muayenesi yapılarak palpasyonda ağrı derecelendirmeleri, torakolomber eklem sertliği, yürüyüş bozukluğu ve binici/eyer ağırlığı altında fiziksel işlev bozukluğu değerlendirildi. Grup 1'e paravertebral infiltrasyon ve rektal insuflasyon yöntemleri birlikte, Grup 2'ye sadece paravertebral infiltrasyon yöntemiyle, Grup 3'e sadece rektal insuflasyon yöntemiyle ozon gazı uygulandı. Grup 4'e ise sabah-akşam iki kez 15 dakika yedekte gezinti ve kontrollü ahır istirahati uygulandı. Uygulamalar 3 gün arayla toplamda kez yapıldı. Her uygulamadan önce ve son uygulamadan 3 gün sonra klinik muayeneler tekrarlandı. İnfrared termografik görüntüleme ise sadece ilk tedavi öncesi ve son tedaviden 3 gün sonrasında gerçekleştirildi. Bulgular istatistik olarak değerlendirildikten sonra paravertebral infiltrasyon ve rektal insuflasyon yöntemleri bir arada kullanıldığında ve paravertebral infiltrasyon yöntemi tek başına uygulandığında atlarda torakolomber ağrıya bağlı yürüyüş kalitesinde anlamlı bir iyileşme gözlendiği görüldü.

Ziynet Dila Ateşpare
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Flamingolarda (Phoenicopteriformes) ayak lezyonlarının klinik olarak değerlendirilmesi

Flamingolar, dünyanın dört bir yanındaki hayvanat bahçelerinde en yaygın olarak tutulan kuş türlerinden biridir ve benzersiz morfolojileri nedeniyle yıllardır insanların ilgisini çekmeye devam etmektedir. Narin olan görüntülerinin altında son derece güçlü bir savaşçı yatmaktadır. Yıllardır zoologlar ve ornitologların popüler çalışma konusu olan, dünya genelinde ve özellikle de Avrupa'daki hayvanat bahçelerinde yüksek sayılarda barındırılan bu kuşlarda bakım koşulları standardize edilmiş olmasına rağmen birçok merkezin, zemin seçimi (barınak dizaynı), beslenme, hijyen koşulları gibi temel bakım şartlarını suboptimal düzeyde yapması sebebiyle ayak sağlığı hala yaygın ve önemli bir refah sorunudur. Ayrıca artan kuş gribi vakalarına karşı önlem olarak hükümetler tarafından uygulanan zorunlu kapalı alanda barındırma şartları nedeniyle uzun süre kapalı alanda kaldıklarından, ayak sağlığı sorunları son yıllarda artış göstermektedir. Flamingo ötenazi vakalarının %95'inde ayak lezyonlarını birincil veya ikincil neden olduğunu bildirmişlerdir. Bu çalışmada, Kocaeli bölgesinde bulunan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi'nde, 20 yılı aşkın süredir yaşayan, büyük flamingo (Phoenicopterus roseus), Amerikan flamingosu (Phoenicopterus ruber) ve küçük flamingodan (Phoeniconaias minor) oluşan bir koloni muayene edilerek, mevcut bakım koşullarının ayak sağlığı üzerindeki etkileri incelenmiş ve görülen lezyonlar daha önce tanımlanmış ve standardize edilmiş yöntemlerle sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma sırasında ayak tabanı muayenesi, fotoğraf, infrared termografik görüntüleme ve radyografik görüntüleme yöntemleri kullanılmıştır. Bu çalışma Türkiye'deki hayvanat bahçelerinde yaşayan flamingoların sağlığı üzerine yapılan ilk çalışma olup amacı; insan bakımı altında tutulan flamingolarda bakım koşullarının en uygun seviyede tutulmasının, ayak sağlığının düzenli olarak izlenmesinin önemini vurgulamaktadır. Elde edilen bulgular Avrupa ve ABD'de yapılan çalışmalardan elde edilen veri havuzuna eklenecek ve gelecekte bu hayvanların refahı için yapılabilecek pozitif gelişimlere katkı sağlayacaktır.

Ezgi Can Vatansever Çelik
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde idiopatik jeneralize epilepsilerin manyetik rezonans spektroskopisi ile incelenmesi

İdiopatik jeneralize epilepsi (İJE), manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile incelendiğinde herhangi bir yapısal anomali saptanmaz. Yeni manyetik rezonans (MR) tekniklerinin geliştirilmesi bu hastalarda çeşitli fonksiyonel ve yapısal değişikliklerin tanımlanmasına olanak sağlamıştır. MR spektroskopi (MRS) beynin kimyasal bileşimi ile ilgili noninvaziv in vivo bilgi sağlar. N-asetil aspartat (NAA), kreatin (Kr) ve kolin (Kho) epileptik hastalarda MRS ile ölçümleri yapılan ana metabolitlerdir. Biz bu çalışmamızda, köpeklerde İJE vakalarını MRS kullanarak talamusun etkilenmesine bağlı biyokimyasal değişiklik oluşturduğu hipotezini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Hayvan hastanesi Cerrahi Kliniğine başvuran International Veterinary Epilepsy Task Force (IVETF) 2015 kriterlerine göre 'İdiopatik Jeneralize Epilepsi' tanısı almış 6 ay ile 6 yaş arasındaki 20 köpek hasta grubu ve epilepsisi olmayan 10 köpek üzerinde yürütülmüş. Çalışmaya alınan tüm İJE hastalarının elektroensefalografisi (EEG) yapılmıştır. Çalışma grubu ve kontrol grubunun kranial MR incelemeleri 1.5 T (Magnetom Avanto; Siemens Healthineers, 2013, Germany) cihazda 12 kanallı kafa koili kullanılarak yapısal lezyonları dışlamak için T2 A görüntülerde sagittal sekans, dorsal ve transversal sekans, FLAIR'de dorsal sekans, T1A dorsal sekans uygulandı. İJE'li hastalar ve kontrol grubuna iki taraflı talamuslarda NAA/Kr, Kho/Kr, NAA/Kr, Ins/Kr değerleri ölçüldü. IJE'li hastaların sağ ve sol talamik NAA/Kr, Kho/Kr, NAA/Kr oranlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. EEG'de tek hemisfere lokalize olmuş epileptojenik odağı bulunan köpeklerin epileptojenik odağı olmayan hemisfer ile aralarında anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışma grubunda Ins/Kr değerlerinde anlamlı bir azalış saptandı. Çalışmamızın sonucunda MRS bulguları bize nöronal disfonksiyon ya da hasar olabileceğini gösteren bir bulgu vermedi. NAA/Kr, Kho/Kr oranlarında anlamlı bir değişimin olmaması, vakaların az nöbet geçirmesi ve MRS ölçümlerinin klinik şikâyetlerin başlamasından kısa süre sonra yapılması ile ilişkilendirilmiştir. Bu durum, daha geniş çalışma gruplarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.

Yağmur Koçak
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde distal ekstremite lezyonlarının tanı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi

Kedi ve köpeklerde distal ekstremitelerin travmatik yaralanmaları tendoları, ligamentleri, kemikleri ve eklem yapılarını etkiler. Distal ekstremitelerdeki bu çoklu yaralanmalar ile çok fazla karşılaşılmaktadır. Bu çalışmada distal ekstremite lezyonu tespit edilen 308 hasta muayene edildi. Karpal ve tarsal eklem lezyonu olan hastaların %36 (49 olgu)' sında MRG ve BT kullanılarak lezyonların tümü sınıflandırıldı. Özellikle karpal ve tarsal eklemlerinin lezyonlarınn tanısında MRG ve BT' in kullanımının hastalardaki en ideal tekniğin seçimini sağladığı, operasyon süresini kısalttığı ve başarı oranının arttığını tespit ettik. Kırık ve eklemlerdeki luksasyonlarda Im pin uygulaması, Lineer tip II eksternal fiksatör, vida ve plaka uygulamaları kullanıldı. Tüm hastalarda operasyondan sonraki 0. Gün 15. 30, 60 ve 90. günlerde klinik ve radyografik muayeneleri yapıldı. Aşil tendo yaralanmalarında primer tendo tamirinde %55 oranında 3- loop pulley dikişi kullanıldı. tedo tamiri yapılmadan eklem stabilizasyonu yaptığımız olgularda da fonksiyonel başarılı sonuçlar sağlandı. Kırık olgularında ortalama 9 haftada mineralize kallus tespit edildi. Eksternal fiksasyon olgularımızda ortalama 8 hafta sonra materyal çıkarıldı. Karpal ve tarsal eklem lezyonlarında Im pin, eksternal fiksasyon ve plaka kullanarak eklemin stabilizasyonu gerçekleştirildi. Stabilizasyondaki sonuçlarımızda artrodeze göre hastaların iyileşme süreçlerinde önemli bir fark görülmedi. Eklem stabilizasyonu komplikasyon yönünden yapılan karşılaştırmada uyguladığımız stabilizasyon uygulamalarının komplikasyon oranı artrodeze göre daha düşüktü

Yusuf Altundağ
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde merkezi sinir sistemi lezyonlarına ilişkin manyetik rezonans görüntüleme ile elde edilen bulguların değerlendirilmesi

Günümüzde veteriner hekimlik uygulamalarında ileri görüntüleme tekniklerinin tanısal amaçla kullanımı yaygınlaşmış olup, özellikle üstün teknoloji manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi teknikler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu tekniklerden MRG, merkezi sinir sistemi lezyonlarının belirlenmesinde, diğer görüntüleme yöntemlerinden daha üstün bulunmuştur. Sunulan bu doktora tez çalışmasında İ.Ü.-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniklerine getirilen ve nörolojik bulguları nedeniyle MRG görüntülemeleri yapılan 50 kedi ve 50 köpek olgu değerlendirilmiştir. Lezyon nörolokalizasyonları kranial ve spinal genel iki, beyin beyincik beyin sapı ve 5 spinal segment bölümünden biri olarak belirlendi. Buna uygun olarak olguların görüntüleme sonucunda 72 kranial, 19 servikal, 27 torakal, 29 lumbal olmak üzere toplamda 147 bölgesi görüntülenmiş olup, elde edilen görüntülerin her biri ayrı ayrı değerlendirildi. Olgular elde edilen MRG bulgularına göre tanısı koyulan hastalığa uygun olarak ViTAMiN D sistematiğine göre vasküler, infeksiyöz-inflamatuar, travmatik, toksik, anamoli, metabolik, idiopatik, nutrisyonel, neoplazik ve dejeneratif olmak üzere merkezi sinir sistemi hastalık gruplarına dâhil edildi. Çalışma sonrası elde edilen veriler nörolojik disfonksiyon gösteren hastaların kesin tanısında nörolökalizasyon ve MRG'nin veteriner diyagnostikteki önemini vurgulanmıştır. Bu doktora çalışması ile MRG'nin veteriner pratikte kullanımının yaygınlaştırılması, nöroradyodiyagnostikteki öneminin vurgulanması, sağaltım öncesi ve sonrası süreçlerin başarısının artırılması ve böylelikle hastaların bu süreci daha refah içerisinde geçirmelerinin sağlanması amaçlanmıştır. Aynı zamanda dünyada beşeri ve veteriner hekimlikte etkili biçimde kullanılan MRG teknolojisinin sağladığı avantajlar ve sağaltım seçeneklerinin, ülkemizde de aktif bir şekilde kullanılması ile veteriner hekimliği eğitimine ve uygulama sahasına katkı sağlanması hedeflenmiştir.

CerrahiKedilerKöpekler+5
Burcu Ezgi Eregar
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Küçük ırk köpeklerde tibial plato düzeltme osteotomi cerrahisi ile ön çapraz bağ kopuklarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi

Ön çapraz bağ (Lig. cruciatum craniale) kopuğu, köpeklerde arka ekstremiteyi etkileyen en yaygın ortopedik sorunlardan biridir. Bu lezyon, diz ekleminde (Articulatio genus) instabiliteye yol açarak osteoartrit gelişimini hızlandırır ve köpeğin hareket yeteneğini önemli ölçüde kısıtlar. Çalışmanın amacı, küçük ırk köpeklerde ön çapraz bağ kopuğu tedavisinde tibial plato düzeltme osteotomisi (TPLO) cerrahisinin etkinliğini değerlendirmektir. Bu çalışma, ön çapraz bağ kopuğu bulunan 31 küçük ırk köpeğin 34 diz eklemini kapsamaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların tamamı, 10 kg veya daha düşük ağırlığa sahip köpeklerden seçilmiştir. Tüm olgularda TPLO cerrahisi uygulanmış, operasyon öncesi ve sonrası tibial plato açıları ölçülerek osteotomi iyileşmesi radyografik olarak değerlendirilmiştir. Operasyon süreci, operasyon sonrası komplikasyonlar ve fonksiyonel iyileşme sonuçları detaylı bir şekilde kaydedilmiştir. Sonuçlara göre, TPA değerleri, önceki çalışmalarda önerilen aralıklarda kalmış; bu aralığı aşan hastalarda bile fonksiyonel iyileşmenin etkili olduğu görülmüştür. Postoperatif dönemde görülen komplikasyonlar, osteotomi hattında yavaş iyileşme ve yumuşak doku irritasyonu gibi minör komplikasyonlarla sınırlı kalmıştır. Çalışmada herhangi bir majör komplikasyon gözlenmemiştir. Cerrahi sonrasında hastaların tamamında yürüme fonksiyonlarında belirgin iyileşme sağlanmıştır. Veteriner cerrahide TPLO, rijit stabilizasyon sağlayan ve yüksek başarı oranıyla dikkat çeken bir tekniktir. Bu çalışma, küçük ırk köpeklerde ön çapraz bağ kopuğu tedavisi için TPLO'nun etkili bir yöntem olduğunu ortaya koymuş ve klinik uygulamalara katkı sağlamayı hedeflemiştir. Ayrıca, çalışmanın bulguları, küçük ırk köpeklerde TPLO'nun diğer stabilizasyon yöntemleriyle karşılaştırıldığında güvenilir ve etkili bir seçenek olduğunu doğrulamaktadır.

Melek Ece Bekdeşer
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde toraks hastalıklarında radyodiyagnostik görüntülerin intraoperatif bulgularla değerlendirilmesi

Bu çalışma, toraks hastalıklarının tanısında kullanılan görüntüleme yöntemlerinin tanısal değerini ve intraoperatif bulgularla uyumunu değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada cerrahi müdahale gerektiren 50 olgu (40 kedi, 10 köpek) incelenmiştir. Olguların yaş aralığı 1,5 ay ile 11 yaş arasında değişmekte olup, erkek hayvanların (%62) dişilere (%38) oranla daha fazla etkilendiği tespit edilmiştir. En sık görülen klinik bulgular abdominal solunum (%19.6), dispne (%17.8) ve taşipne (%8.4) olarak belirlenmiştir. En sık karşılaşılan patoloji diyafragmatik herni (%30) olup, bunu peritoneoperikardiyal diyaframatik herni (%20) ve torakal neoplaziler (%16) takip etmiştir. Görüntüleme yöntemleri ile elde edilen tanıların intraoperatif bulgularla uyumu %88 oranında tam, %12 oranında kısmi olarak gerçekleşmiştir. Radyografi tüm vakalarda ilk tanı aracı olarak kullanılmış ve vakaların %22'sinde tek başına yeterli tanısal bilgi sağlamıştır. En sık tercih edilen ve en yüksek tanısal doğruluğu sağlayan görüntüleme protokolü radyografi-ultrasonografi-BT kombinasyonu (%24) olmuştur. Bu üçlü kombinasyonun kullanıldığı vakalarda intraoperatif bulgularla uyum oranı %91.7'ye ulaşmıştır. Cerrahi tedavide en sık tercih edilen yaklaşım median laparotomi (%50) olup, bunu interkostal torakotomi (%18) takip etmiştir. Postoperatif dönemde olguların %50'sinde herhangi bir komplikasyon gelişmemiştir. Sağkalım açısından değerlendirildiğinde, olguların %66'ında tam iyileşme sağlanmıştır. Sonuç olarak, toraks hastalıklarının tanısında görüntüleme yöntemlerinin kombinasyonu, tek bir modaliteye göre daha yüksek tanısal doğruluk sağlamaktadır. Görüntüleme bulgularının intraoperatif bulgularla yüksek oranda uyum göstermesi, preoperatif tanı ve cerrahi planlama açısından görüntüleme yöntemlerinin güvenilirliğini desteklemektedir. Bu çalışmanın sonuçları doğrultusunda, toraks hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir görüntüleme yöntemine bağlı kalınmaması, hastanın klinik durumu ve şüpheli patolojiye göre uygun modalite kombinasyonlarının tercih edilmesi önerilmektedir. Ayrıca, standardize edilmiş görüntüleme protokollerinin oluşturulması, detaylı görüntüleme arşivi tutulması ve özellikle kompleks vakalarda alternatif cerrahi yaklaşımlara hazırlıklı olunması önem taşımaktadır. Gelecek araştırmalarda, farklı görüntüleme modalitelerinin maliyet-etkinlik analizlerinin yapılması ve optimal tanı protokollerinin belirlenmesi yararlı olacaktır.

Nihan Dikbaş Tsatsaronis
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu anestezisinde kullanılan medetomidin, ketamin, isofluran ve medetomidin, butorfanol, isofluran kombinasyonlarının postoperatif analjezik etki yönünden karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, kedilerin sağlıklı yaşam sürelerini uzatmak için yapılan ovariyohisterektomi işleminde kullanılan farklı analjezik ve anestezik madde kombinaslarının operasyon sonrası analjezik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Kedilerin ovariohisterektomi operasyonu sıklıkla yapılan bir operasyondur. Bu operasyon sonucunda hayvanlarda hafif-orta şiddetli ağrı oluşmaktadır. Hayvanların ağrıya karşı verdiği tepkiler ve davranışlar değişkenlik göstermektedir. Bu tepkileri ve davranışları gözlemlemek uzmanlık gerektirir. Ağrı kesici ilaç kombinasyonlarının karşılaştırılabilmesi için hayvanların post operatif olarak çok iyi gözlemlenmesi gerekmektedir. Ağrı mutlaka sağaltılması gereken bir durumdur. Günümüzde operasyon öncesi ve sonrası kullanılabilecek birçok ağrı kesici ajan mevcuttur. Bu ağrı kesiciler tek başlarına kullanılabileceği gibi birbirleri ile kombine olarak kullanıldıklarında daha etkili sonuçlar elde edilmektedir. Yapılan tez çalışmasının amacı, ovariohisterektomi operasyonu uygulanan kedilerde medetomidin, ketamin, isofluran, meloxicam ve medetomidin, butorfanol, isofluran, meloxicam ilaçlarının kombinasyonlarının postoperatif ağrı kesici etkileri yönünden karşılaştırılmasıdır. Çalışma materyalini Edrevet Veteriner Hekim Muayenehanesi' ne kısırlaştırılmak üzere getirilen farklı ırk ve en az 6 aylık yaşa sahip sağlıklı dişi kediler (n=20) oluşturmuştur. Operasyon için uygun olan kedilerin kiloları ölçülerek tüm kedilere preanestezik olarak 80μg/kg dozda medetomidin kas içi, analjezik olarak ilk gruba ketamin 0.5mg/kg dozda deri altı olarak, ikinci gruba ise 0.4mg/kg deri altı butorfanol uygulanacak ve anestezinin indüksiyon (%5) ve idamesi (%2) inhalasyon anestezisi(isofluran) ile sağlanmıştır. Göbek deliği ve pubis arasındaki mesafe üçe bölünerek bölgenin orta üçte birinden ensizyon yapılarak operasyonlar gerçekleştirildi. Operasyon sonrasında oluşturulan gruplar arasındaki ağrı farklılıklarını ölçmek amacıyla kedilerin postoperatif 0, 1, 2, 3, 4, 6 ve 12. saatlerde kalp atımı, solunum sayısı ve vücut ısıları ölçülerek ayrıca vücut dilleri 'Colorado State Universitesi Kedilerin Akut Ağrı Skalası'na göre değerlendirildi. Ağrı skorları butorfanol grubunda post operatif birinci ve ikinci saatlerde ketamin grubuna göre daha yüksek bulundu. Gruplar arası nabız ve vücut sıcaklıkları benzer değerlerdeyken solunum sayıları gruplar arasında farklılık gösterdi. Ketamin deri altı subanestezik ve analjezik dozunun butorfanolun analjezik dozuna kıyasla daha etkilidir.

AnaljeziAnestetiklerAğrı-postoperatif+7
Yalım Uzel
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde tibia kırıklarında, internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması

Trafik kazaları, başka hayvanlar tarafından gerçekleşen saldırılar ya da ateşli silah yaralanmaları gibi travmatik nedenler; köpeklerin uzun kemiklerinde kırıklara neden olmaktadır. Bir kemiğin eski işlevinin tekrar kazandırılabilmesi için geçen süre, hayvanın hayat refahı açısından büyük önem taşır. Bu tezin amacı; köpeklerde tibia kırıklarında internal plak uygulaması ile birlikte PRP kullanımının, erken dönem iyileşmeye olan etkisinin araştırılması, klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma materyalini; Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği'ne ve Çanakkale Anka Veteriner Kliniği'ne arka ekstremitelerde topallık şikâyeti ile getirilen, klinik ve radyolojik değerlendirmeler sonucunda tibia kemiğinde kırığı bulunan; değişik ırk, yaş, cinsiyet ve ağırlığa sahip 12 köpek oluşturmaktadır. Yaş ortalamaları; 24.92 ay, ağırlık ortalamaları ise 23.08 kg olarak belirlenmiştir. Hasta yakınlarının verdiği bilgiler ışığında, köpeklerde oluşan kırıkların tamamının (%100'ü) trafik kazası sonucu şekillendiği tespit edilmiştir. Getirilen 12 köpeğin tibia kırıklarının internal plak yöntemi ile stabilizasyonu sağlanmış, kemik boy ve kalınlığına uygun DCP, LC-DCP ve Rekonstrüksiyon plakları kullanılarak kırık fiksasyonu sağlanmıştır. Hayvanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grupta olan 6 köpeğe operasyon sonrası, ensizyon hattı kapatılmadan, plağın üzerine gelecek şekilde, Easy PRP Kit ile hazırlanan PRP (Trombositten zengin plazma) solüsyonu dökülmüştür. İkinci grupta bulunan 6 köpeğe ise PRP uygulanmamıştır. Hastaların; operasyon öncesi, sonrası ve devamında (10.gün, 20.gün, 30.gün) toplamda 5 defa, iki pozisyon olacak şekilde (A/P ve M/L) röntgenleri çekilmiştir. Bu röntgenler üzerinden, oluşan kallus gri alanları ölçülerek kayıt altına alınmıştır ve ortaya çıkan veriler Mann Whitney-U Testi ile karşılaştırılmıştır. Radyolojik incelemede gözlemlediğimiz ve yapılan ölçümlerde sayısal veri olarak elde ettiğimiz kallus gri alanlarının; PRP uygulananlarda, PRP uygulanmayanlara kıyasla 10. ve 20. günlerdeki radyografilerinde daha yaygın olduğu görülmüştür. 30. günde ise elde edilen verilerde önemli bir fark oluşmamıştır. Hayvanlarda plak uygulaması sonrası ve PRP kullanımı sonrası, lokal ya da sistemik bir enfeksiyon görülmemiştir. Klinik tabloda ise tüm hayvanlar topallık olmaksızın sağlıklı taburcu edilmişlerdir. Çalışmada elde edilen veriler ışığında; köpeklerde tibia kemiklerinde internal plak uygulamasının etkin bir yöntem olduğu, kemiğin anatomik yapısından dolayı kolay uygulanabilir olduğu düşünülmüştür. PRP kullanımının kırık iyileşmesi, erken kallus oluşumu üzerine olumlu etkileri olduğu düşünülmüş ve otolog bir solüsyon olmasından kaynaklı, dokular üzerinde herhangi bir komplikasyona neden olmadığı görülmüştür. Bu sebeplerden yola çıkarak, tibia kırıklarında internal plak uygulaması yanında PRP kullanmanın, erken dönemde iyileşmeyi hızlandırmak için kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Kemik plaklarıKöpeklerKırıklar-kemik+5
Aliye Bozkurt
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Domestik güvercinlerde (Columba Livia Domestica) iç organların tanısında standart radyografik pozisyonlar ile ayakta çekim pozisyonlarının karşılaştırılması.

Klinik olarak sağlıklı 25 güvercinde (Columba Livia Domestica) alternatif bir radyografik pozisyonu tanımlamak için metodolojik bir çalışma yapılmıştır. Tüm vücut radyografileri, dorso-ventral ayakta, ventro-dorsal yatış, sağ latero-lateral yatış, sağ latero-lateral ayakta pozisyonlarda elde edildi. Çekilen radyografiler eşleştirilerek organ görünürlükleri karşılaştırıldı. Her pozisyonda çeşitli anatomik öğelerin görüntülenmesi puanlandı ve radyografik ortalamaları oluşturmak amacıyla, kuşlarda standart koşullar altında çekilen radyografilerde kalp, karaciğer, böbrekler, dalak, proventrikülüs, gonad ve ilgili yapıların radyografik silüetleri ölçüldü. Gözlemciler arası uyum değerlendirildi. Kalp, karaciğer ve proventrikülüsün sölomik yapılarla oranları hesaplanarak ortalama indeks değerleri belirlendi. Solunum yolu yapılarının değerlendirilmesi ayakta alınan pozisyonlarda yatış halinde alınan pozisyonlara kıyasla sınırlı olarak değerlendirilmiş ve hava keselerinin yüzey alanları önemli ölçüde daha küçük bulunmuştur. Proventrikülüs dorso-ventral ayakta pozisyonunda böbreklerin gastrointestinal sistem sınırlandırması ise sağ latero-lateral ayakta pozisyonunda daha görünürdü. Kalbin görselleştirilmesi iki görünüm arasında anlamlı derecede farklı değildi. Ayakta elde edilen pozisyonlarda organ ölçümleri yatış pozisyonlarına kıyasla anlamlı derecede daha büyüktü. Sonuç olarak, dorso-ventral ayakta pozisyonu kalbi ve üst sindirim sistemini değerlendirmek için yeterli olabilir. Sağ latero-lateral ayakta pozisyonunda ise böbreklerin değerlendirilmesi için yeterli kabul edilebilir. Bu pozisyonların, genel anestezi veya dorsal yatış pozisyonu kontrendike olduğu vakalarda klinik açıdan önemli bilgiler sağlaması muhtemeldir.

Zühre Aleyna Ede
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde Timpanik bulla, Temporomandibular eklem ve ilgili yapıların radyografik değerlendirilmesi

Çalışma materyalini Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine getirilen, üst solunum yolu enfeksiyonu ve orta kulağı etkileyen hastalık bulguları olan on adet hasta kedi ile kafa travması, kulak hastalığı, solunum sistemi hastalığı veya diş hastalığına dair herhangi bir klinik bulgusu bulunmayan kontrol grubunu oluşturan sağlıklı on adet kedi olmak üzere toplam yirmi adet kedi oluşturdu. Çalışmada kullanılan hayvanların 5 farklı pozisyonda (ventrodorsal (VD) veya dorsoventral (DV), çift taraflı lateral ve çift taraflı oblik) olacak şekilde radyografileri alındı. Hayvanların çift taraflı oblik pozisyonlu röntgen çekimlerinde 10°'lik süngerden yapılmış bir rampa kullanıldı. Ventrodorsal veya dorsoventral pozisyon, hastanın durumuna, stresine ve klinik tablosuna göre rahat edeceği pozisyon seçilerek gerçekleştirildi. Skorlamalar ve ölçümler iki gözlemci tarafından gerçekleştirilerek gözlemciler arası ortak bir karara varıldı. Çekilen radyografiler üzerinden 2 puanlı (0-1) bir ölçek sistemi kullanılarak görüntüler değerlendirildi ve ölçümler yapıldı. Bu ölçümlerde kontrol grubu olan sağlıklı kedilerin ölçümleri baz alınarak hasta olan kedilerin radyografik ölçümleriyle kıyaslanıp herhangi bir farklı radyolojik bulgu varlığının tespit edilmesi amaçlandı. Otitis media teşhisi konan kedilerin radyografik değerlendirmesinde, %75'inde TB'da radyoopasite artışı, %100'ünde ise timpanik bulla duvar kalınlığının arttığı tespit edildi. Radyoopasite artışı bulunan bir TB'nın duvarının havayla dolu TB'nın duvarından daha kalın olduğu görüldü. Sinonazal hastalığı bulunan kedilerin hepsinde duvar kalınlığının arttığı görüldü. Radyografide sağ TB duvar kalınlığının ölçülmesinin anlamlı olduğu sonucuna varıldı. Polip teşhisi konan kedilerin TB duvar ölçümlerinde kalınlığın arttığı ve TB'da opasite artışı varlığı gözlemlenmiştir. Temporomandibular eklemin (TME) değerlendirilmesinde procesus coronoideus'ta dışa doğru dönme incelenirken, çekimler anestezi altında gerçekleştirilmediği için simetrinin hafif kaydığı bazı olgular yanlış pozitif sonuç verdi.

Elif Arıcan
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde üç boyutlu bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile vertebral implant konumunun belirlenmesinin cerrahi öncesi planlama üzerine etkileri

Bu çalışma, kedilerde üç boyutlu bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri kullanılarak vertebral implant konumunun cerrahi öncesi planlama üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada kullanılan kadavralar üzerinde vertebral stabilizasyon amacıyla pediküllü vida yerleştirme işlemleri gerçekleştirilmiştir. Klavuz yöntemi ve serbest el tekniği karşılaştırılarak cerrahi doğruluk ve komplikasyon oranları değerlendirilmiştir. Klavuz tasarımı, BT görüntüleme verileri ile belirlenen güvenli implantasyon koridorlarına dayanılarak hazırlanmış, vidaların ideal yerleştirme açıları ve mesafeleri göz önünde bulundurulmuştur. Klavuz yöntemi kullanılarak yapılan vidalamalarda herhangi bir komplikasyona rastlanmazken, serbest el tekniği ile yapılan uygulamalar sonrası, özellikle T12, T13, L4 ve L5 vertebralarında ciddi anatomik sapmalar ve spinal kanal invazyonları gözlemlenmiştir. Sağ taraftan yerleştirilen vidalarda medulla spinalis invazyonu (%40 oranında) daha sık görülmüş, sol tarafta ise spinal kanal invazyonunun (%30 oranında) daha yaygın olduğu tespit edilmiştir. Klavuz kullanılarak yapılan vidalamalarda, alfa açıları ve vidaların yerleştirme doğruluğu arasında tam uyum sağlanmıştır; ancak serbest el yönteminde T12 ve L5 arasında ölçülen açılar arasındaki farkların belirgin olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, BT verilerinin cerrahi öncesi planlamada kullanımının doğruluğu artırabileceğini ve klavuz kullanılarak yapılan girişimin cerrahi komplikasyonları en aza indirme potansiyeline sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Çetin Bozkurt
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde toraksta görülen cerrahi hastalıklarının radyografik değerlendirilmesi

Torasik radyografi, hem solunum hemde dolaşım sisteminin önemli yapılarını içinde barındıran toraksta oluşabilecek değişikliklerin tanımlanmasında bizlere bilgi sağlar. Çeşitli travmalarla getirilen kedilerin çoğunun toraks bölgesinde önemli patolojiler gerçekleşebilmektedir. Stabil hale gelen ve klinik muayeneleri gerçekleştirilen hastaların radyografilerinin alınması, tanı ve onu izleyen tedavinin planlanması için yapılabilecek en hızlı yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma materyalini; 1 Haziran 2024 – 1 Aralık 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim dalı kliniğine ve özel bir kliniğe getirilen, yapılan klinik ve radyografik muayeneler ile toraks bölgesinde cerrahi bir hastalığı tespit edilen 24 kedi oluşturdu. İncelenen bu 24 vakada; 8 diyaframatik hernia, 7 pnömotoraks, 4 pleural efüzyon, 2 akciğer tümörü, 1 trakeal ruptur, 1 megaözafagus ve 1 sternum kırığı tespit edildi. Getirilen hastaların büyük çoğunluğunda, torakstaki patolojinin tespitinde kullanılan radyolojik muayenenin yeterli olduğu kanısına varıldı. Toraksın radyolojik değerlendirmesi; görülen cerrahi hastalığa özgü birden fazla radyolojik bulgunun varlığı dikkate alınarak yapıldı. Diyaframatik hernia ve megaözafagus gibi vakalarda direkt radyografinin yanı sıra kontrast radyografinin kullanılması teşhisin doğrulanmasına oldukça katkı sağladığı gözlendi. Pulmoner neoplazi şüphesi bulunan vakaların ayırıcı tanısında birden fazla hastalık varsa bilgisayarlı tomografi (BT) gibi ileri tanı görüntüleme tekniklerinin; pnömotoraks, pleural efüzyon gibi hastalıklarda altta yatan sebebin belirlenmesi için ek tanı yöntemlerinin kullanılması gerekliliğine vurgu yapıldı. Genel olarak şiddetli dispne ile getirilen hastalarda bulunan toraks cerrahi hastalıkların tespitinde radyolojik görüntülemenin vazgeçilemeyecek en hızlı ve en güvenilir tanı yöntemi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, toraks, radyografi, cerrahi hastalık

Serap Barut
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde odontoklastik rezorptif lezyonların klinik değerlendirmesi

Bu çalışma 1 Haziran 2024 – 1 Aralık 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'ne ve Bursa'da özel bir hastane olan Akademi Hayvan Hastanesine getirilen fiziksel ve radyolojik muayeneler sonucunda odontoklastik rezorptif lezyon tanısı konulmuş farklı ırk, yaş, cinsiyetteki kedilerin değerlendirilmesi sonucunda yapıldı. Çalışmanın materyalini 24 adet kedi oluşturdu. Belirtilen tarihler arasında Cerrahi Anabilim Dalı kliniği ve özel hastaneye getirilen 24 adet hastada toplam 325 adet dişte rezorptif lezyon tanısı konuldu ve kedi başına ortalama 13.54 dişte lezyon tespit edildi. Bu çalışmanın sonucunda, cinsiyet olarak erkeklerde dişilerden, yaş aralığı olarak >6 yaş ve 4-6 yaş aralığında en fazla olmakla birlikte artan yaş ile prevelansın arttığı, kısırlık durumuna göre kısır olmayan kedilerde kısır olan kedilere kıyasla ve melez kedilerde saf ırk kedilerden daha fazla rezorptif lezyon tanısı konulduğu görülmüştür. Hastalara kesin tanı radyolojik bulgular eşliğinde konulmuştur ve tüm hastalara tam ağız röntgenler çekilmiştir. Tomografi, röntgene göre dezavantajlı olmasından dolayı tercih edilmemiştir. Hastaların hepsinde tercih edilen tedavi yöntemi diş ekstraksiyonu olmuştur ve hastalarda etkilenen tüm dişlere uygulanmıştır. Anahtar kelimeler: Kedi, Odontoklast, Rezorptif lezyon, diş

Gökhan Özarkun
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı Alman çoban köpeklerinde pelvis geometrisinin ventro-dorsal pozisyonda röntgen çekimlerinde incelenmesi

Bu çalışma, sağlıklı Alman Çoban köpeklerinde pelvis geometrisinin ventro-dorsal pozisyonda röntgen çekimleriyle incelenmesini amaçlamaktadır. Çalışmada, 12 dişi ve 12 erkek olmak üzere toplam 24 köpeğin pelvik ve femoral morfometrik ölçümleri değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, cinsiyetler arasında özellikle iliak uzunluk, işium uzunluğu, tuber işium uzunluğu, koksa kemiği uzunluğu ve sol femur eğim açısı gibi parametrelerde anlamlı farklılıklar olduğunu göstermiştir. Erkek bireylerde bu ölçümlerin dişilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Buna karşın, Norberg açıları ve pelvis iç açısı gibi kalça displazisi ile ilişkili parametrelerde cinsiyetler arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışma, pelvik morfometrik ölçümlerin cinsiyete bağlı farklılıklarını ortaya koyarken, bu verilerin kalça displazisinin değerlendirilmesinde tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabileceğini desteklemektedir. Radyografik görüntüleme ve dijital ölçüm teknikleri, pelvik yapıların değerlendirilmesinde güvenilir ve tekrarlanabilir sonuçlar sunmuştur. Ancak, çalışmanın sınırlı sayıda birey ve tek bir ırk üzerinde yapılması, sonuçların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pelvis geometrisi, Ventro-Dorsal röntgen, Morfometri, Kalça displazisi.

Fuat Gözütok
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Anestezi altındaki kedilerde kullanılan farklı tip göz kremlerinin gözyaşı sekresyonu üzerine olan etkilerinin araştırılması

Sunulan tez çalışması ile, operasyona uygun kedilerde anestezinin neden olduğu göz kuruluğunun önlenmesi için göze uygulanan farklı ilaçların karşılaştırılması, ayrıca tez sonuçlarının ileride yapılacak çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Çalışma materyali olarak Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniği ve Pati Beurre Veteriner Hekim Muayenehanesine getirilen operasyona uygun 12 adet kedi kullanıldı. Öncelikle hayvan sahiplerinden anamnez bilgileri alınmıştır ve ardından genel ve göz muayenesine gerçekleştirilmiştir. Muayeneler sonunda gözleri sağlıklı olan hayvanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen kedilerin operasyondan önce her iki gözüne Schirmer gözyaşı testi (STT) 2 dakika uygulanmıştır. Elde edilen veriler kayıt edilmiştir. Ölçümleri yapılan kediler rutin cerrahi prosedür için anesteziye alınmıştır. Anestezi için 2mg/kg ksilazin hidroklorür, 15 dakika sonra 6mg/kg ketamin uygulanmış ve hayvanlar anesteziye girdikten sonra anestezinin idamesi entübe edilen kedilerde %2 lik isofluran ile yapılmıştır. Kediler entübe edildikten sonra sağ göze hiyalüronik asidin sodyum tuzu olan sodyum hiyalüronat ve dekspantenol içeren göz damlası (Bepanthol Eye), sol göze ise karbomer (Viscotears) içeren göz jeli uygulanmıştır. Bu çalışmada rutin anestezi uygulaması yapılan kedilerde anesteziye bağlı oluşabilecek göz kurumaları için kullanılan dekspentenol-hyaluronik asid içeren göz damlası ve karbomer içeren göz jelinin anesteziye bağlı oluşabilecek göz kuruluğunu önlemesinde ki etkinliğini araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda grup içi zaman aralıkları değerlendirildiğinde Bepanthol Eye' ın kullanıldığı gözde anesteziden sonra 15. dakikalarda gözyaşı salgısı artmışken, Viscotears' ın kullanıldığı gözde 30. dakikalarda olmaktadır. Sonuç olarak Bephantol eye' ın daha hızlı gözyaşı salgısı gelmesini sağladığı söylenebilir, bunun yanında farklı anestezik kombinasyonlar ile çalışmalar devam ettirilmedir.

Celil Kük
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi karaciğer ultrasonografi görüntülerinde histogram analizi ve karaciğer enzim değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Hepatobilier hastalıklar, veteriner hekimliğinde küçük morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasında yer almaktadır. Spesifik olmayan klinik bulguları ve standart biyokimyasal anormalliklerin yaygınlığı göz önüne alındığında, bu hastaların ileri tanısal değerlendirmesi, etkili bir sağaltım planı oluşturmak için önemlidir. Özellikle yüksek karaciğer enzim değerleri, genellikle karaciğer hastalıklarının varlığını gösteren ilk parametrelerdendir. Kalitatif ultrasonografik anormallikler, organ ve dokuların şekil, boyut, ekojenite ve anatomik ve ekojenik ilişkilerindeki değişiklikler olarak saptanmaktadır. Aslında insan gözünün gri tonları ayırt etme hassasiyeti sınırlıdır. Bu nedenle bakılan organın ekojenitenin sübjektif değerlendirmesi operatörler arasında bir farklılığa sahip olabilmektedir. Histogram analizi, bir görüntüdeki her bir piksel değerinin dağılımını değerlendirerek görüntü heterojenliği hakkında nicel bilgi sağlayan kullanışlı bir doku analizi yöntemidir. Gri skala histogram ile birleştirilmiş ultrasonografik görüntüleme, nicel bilgi sağlayarak gri seviyelerin sıklığının, miktarının ve dağılımının ölçülmesine olanak tanımaktadır. Bu çalışmada, karaciğer hasarını gösteren karaciğer enzim değerleri ile karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri arasındaki ilişkiyi incelemek üzere 1-6 yaş aralığında farklı ırk ve cinsiyette olan 90 kedi kullanıldı. Tüm olguların L/L radyografileri üzerinde karaciğer boyutlarının ölçümü yapıldı. Tüm olguların karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri sonucu elde edilen ortalama piksel değerleri bir örneklik oluşturması açısından ALT seviyelerindeki değişkenlik ile kıyaslandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç olarak bu çalışma serum ALT değer artışının karaciğer paranşimine etkisini nicel olarak gösterdi. Histogram analiz tekniğinin kan parametreleri ile birlikte değerlendirildiğinde hastalıkların başlangıç aşamasında, prognozunda, sağaltımın etkinliğinin değerlendirilmesinde önemli veriler sunduğu, karaciğer ultrasonografik görüntülerinin ekojenitesini kantitatif olarak belirlemek için kullanılabileceğini gösterdi.

EnzimlerHistogramKaraciğer+4
Hacer Merve Tuna
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi görüntülerinin yarı-otomatik segmentasyon ile hacim ölçümü ve üç boyutlu yapılandırılması

Kedilerde sıklıkla izlenen sinonazal hastalıkların klinik bulgularının benzer olması ve bölgenin karışık anatomik yapısına bağlı olarak tanısı zordur. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda kedi paranazal sinüsleri bilgisayarlı tomografik olarak 2 boyutlu değerlendirilmiştir. İnsanlarda paranazal sinüs değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi (BT) bazlı segmentasyon altın standarttır. Beşeri hekimlikte yapılan güncel çalışmalarda paranazal sinüslerin 3 boyutlu değerlendirilmesinin ve hacim ölçümlerinin önemini vurgulanmakta ve sinonazal hastalıkların tanısında ve sağaltımında yardımı olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı BT görüntüleri kullanılarak kedi paranazal sinüslerinin değerlendirilmesi, morfometrik yapısının 3 boyutlu olarak ortaya koyulması, elde edilen bulgular ile kedilerde referans sinüs hacmi bulunarak hastalıkların rutin tanısında kullanılmasıdır. Çalışmada BT bazlı segmentasyonun kedi paranazal sinsülerinin değerlendrilmesinde rutin kullanım kazanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada paranazal sinüs patolojisi olmayan 20 kediye ait BT görüntüleri kullanıldı. Kullanılan BT görüntüleri Fujifilm marka 32 kesit Supria model bilgisayarlı tomografi cihazı kullanılarak elde edildi. Kafatası uzunluk ölçümü sagittal kesit, kafatası genişlik ölçümü ise dorsal 2 boyutlu BT görüntüleri üzerinden yapıldı. Paranazal sinüslerin 3 boyutlu görünümleri ve hacim değerleri 3D Doctor programı kullanılarak BT bazlı segmentasyon ile elde edildi. Paranazal sinüslerin morfometrik yapıları ve anatomik varyasyonları, 2 boyutlu ve 3 boyutlu görünümler üzerinde değerlendirildi. Çalışma süresince elde edilmiş olan ağırlık, yaş, kafatası genişliği, kafatası uzunluğu, frontal sinüs hacmi ve sfenoid sinüs hacmi verilerine ait tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart hata, medyan, birinci çeyrek, üçüncü çeyrek, minimum ve maksimum ölçütleri ile özetlendi. Pearson korelasyon analizi ile sürekli değişkenler arasında olası ilişkiler incelendi. Kullanılan tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık kriteri olarak p<0,05 kabul edildi. Çalışmada farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 20 kediye ait bilgisayarlı tomografi görüntüsü kullanıldı. Kedilerin ortalama yaşı 69,7±11,16 ay, ortalama ağırlıkları 3,96±0,21 kg'dır. Çalışmayı oluşturan görüntülerin %55'i dişi, %45'i erkek kediye aittir. Çalışmada tüm olguların 3 boyutlu değerlendirilmesinde frontal ve sfenoid sinüslerde anatomik varyasyon tespit edildi. Frontal sinüslerin %10'unda sağ ve sol kavite arasında asimetri gözlendi. Frontal sinüslerin 12'sinde hafif derecede septal deviasyon tespit edildi. Tüm frontal sinüslerde vertikal septa tespit edildi. Frontal sinüslerde oranında%65 horizontal septa izlendi. Sfenoid sinsülerin %90'ında eksantrik yerleşim gösteren oblik septum ve buna bağlı olarak sfenoid sinüs sağ ve sol kaviteleri arasında asimetri tespit edilidi. Sfenoid sinüste 1 septa %5 oranında tespit edildi. BT görüntülerinde yapılan 2 boyutlu ölçümlerde ortalama kafatası genişliği 40,08±0,25 mm, ortalama kafatası uzunluğu ise 88,58±1,29 mm'dir. Ortalama frontal sinüs hacmi 2579,23±211,3 mm3, ortalama sfenoid sinüs hacmi ise 330,25±31,74 mm3'tür. Dişi ve erkek olguların frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında anlamlı yüksek korelasyon bulundu (p<0,05). Olguların kafatası uzunlukları ile sinüs hacimleri değerlendirildiğinde; frontal sinüs hacmi ile kafatası uzunluğunda anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Frontal sinüslerin %15'i hipoplazik, %70'i normal pnömatize, %15'i ise hiperplaziktir. Sfenoid sinüslerin %20'si hipoplazik, %65'i orta büyüklükte pnömatize %15'i ise hiperplaziktir. Kedilerde paranazal sinüslerin karışık anatomik yapısı, 3 boyutlu düzlemde düzensiz uzanımları ve anatomilerinde bireysel farklılıkları yüksek oranda görülmesi nedeni ile bölgenin değerlendirilmesinde; 3 boyutlu hacim ve görünümlerin kullanılması önemlidir. Paranazal sinüsler değerlendirilmelerinde BT bazlı segmentasyonun veteriner hekimliğinde kullanımının sinonazal hastalıkların tanısına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

HacimKedilerParanazal sinüsler+3
Gonca Sönmez
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

İdiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistemin ileri manyetik rezonans görüntüleme analizleri ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı idiyopatik epilepsili köpeklerde limbik sistem yapılarının ileri manyetik rezonans analizi ile değerlendirilmesidir. Çalışmada toplam 20 adet köpek kullanıldı. Bunlardan 10 adet köpek idiyopatik epilepsi tanısı doğrulandıktan sonra çalışmaya dahil edildi ve çalışmanın deney grubunu oluşturdu. Geriye kalan 10 köpek ise nöroloji kliniğine çeşitli şikayetlerle başvuran ancak epilepsi almamış ve çalışmanın kontrol grubunu oluşturdu. Çalışmada köpekleri çalışmaya dahil etmek amacıyla öncelikle hastaların genel muayeneleri ve nörolojik muayaneleri yapıldı. Bunun ardından, tam kan ve biyokimya analizleri yapıldı. Hasta grubunu oluşturan köpeklerin öncelikle epilepsi tanılarını doğrulamak amacıyla EEG kayıtları alındı. EEG analizlerinde diken ve diken dalga komplekslerinin belirlenmesi sonucunda epilepsi tanıları doğrulandı. Devamında bütün hastalara öncelikle konvansiyonel manyetik rezonans kayıtları 3T Siemens cihaz ile kaydedildi. Eğer beyinde yapısal değişiklikler belirlenmediyse, çalışmaya devam edilerek difüzyon ağırlıklı görüntüler elde edildi. Bu aşamaya kadar herhangi patoloji belirlenen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Elde edilen bütün veriler daha sonrasında analiz yapılması amacıyla kaydedildi. Öncelikle hastaların voksel tabanlı görüntü analizleri yapıldı. Bu amaçla OsisriX analiz programı kullanıldı. Elde edilen veriler değerlendirilerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Elde edilen analiz sonuçlarına göre hasta gurubu ile kontrol gurubu arasında anlamlı bir fark belirlendi. Elde edilen difüzyon görüntüleme analizleri kontrol grubu ile değerlendirdi. Bu amaçla FSL yazılım programı kullanıldı. FSL programı ile görüntülerin fraksiyonel anizotropi (FA) analizleri yapıldı. Analiz sonucunda özellikle limbik sistem yapılarında p<0.05 olacak şekilde anlamlı olarak kontrol grubuna göre farklılık belirlendi. Yapılan bu çalışma ile özellikle ilaç dirençli epilepsilerde ilerleyen dönemlerde preoperatif değerlendirme anlamında faydalı olacağı ve bu çalışmaların artması gerektiği sonucuna varıldı.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeEEGEpilepsi+3
Eren Uslu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde diyafizer oblik tibia kırıklarının sirküler-semisirküler eksternal fiksasyon sistemleri ile stabilizasyonunun makaslama kuvveti üzerine etkilerinin biyomekanik karşılaştırılması

Kedilerde tibia kırıkları genellikle yüksekten düşme ve trafik kazası sonucu şekillenmektedir. Bu kırıkların sağaltımında intramedullar pin, plak, eksternal fiksasyon, kilitli çivileme, tie-in konfigürasyonu ve bu sağaltım seçeneklerinin kombinasyonu gibi çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Eksternal fiksasyon yöntemi, beşeri ve veteriner hekimlikte osteosentez, eklem stabilizasyonu ve anguler deformitelerin sağaltımında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yöntem diğer yöntemlere göre, konfigürasyonun çok yönlü montajının yapılabilmesi, açık kırıklarda etkin yara sağaltımına olanak sağlaması, uygulanan ekstremitedeki vasküler yapının az düzeyde hasar görmesi nedeniyle daha avantajlı sayılmaktadır. Bu yöntemin değişik kullanım şekilleri tanımlanmış olsa da sıklıkla linear, sirküler ve hibrit eksternal fiksasyon sistemleri kullanılmaktadır. Klasik ilizarov sistemi ile yapılan osteosentez operasyonlarından olumlu sonuçlar alındığı bildirilse de insan temelli biyomekanik analizler 30° den daha oblik kırıklarda klasik ilizarov sisteminin makaslama kuvvetini önlemede diğer yöntemlere göre yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan bu analizler sonucu 30° den daha oblik kırıklarda makaslama kuvvetini en iyi şekilde önleyebilmek için parallelogram yapıyı oluşturmak gerektiği bildirilmektedir. Bu tez çalışmasında, çalışmayla ilişkilendirilmeyen, farklı nedenlerle ex olan veya tıbbi gerekçelerle ötenazi yapılan 1-5 yaş aralığında, iskelet sisteminde metabolik bozukluğu olmayan, tibia kemiklerinde kırık veya çatlak bulunmayan, 3-6 kg aralığında 20 kediden alınan 40 adet tibia kemiğine 4 farklı eksternal fiksasyon konfigürasyonu yerleştirilerek biyomekanik testler uygulandı. Daha sonra tibia kemiklerinin koronal yüzeyine, kemik testeresi ile orta 1/3 diyafizer bölgeden 45° oblik osteotomi yapıldı. 4 gruptaki toplam 40 kemik, basınç kontrollü hidrolik pres cihazına vertikal olarak yerleştirildi ve sırasıyla 0 N, 5 N, 10 N, 20 N, 40 N, 60 N, 100 N ve 150 N aksiyal kompresyon uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, kedilerin 45° lik oblik tibia kırıklarında sirküler ve semisirküler eksternal fiksatör sistemleri ile yapılan stabilizasyonların, makaslama kuvvetini önleme derecelerini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvveti üzerine etkilerini biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Sonuç olarak bu çalışma, sirküler İlizarov halkalarının oluşturduğu konfigürasyonun, 135° semisirküler arkların oluşturduğu konfigürasyona göre makaslama kuvvetini daha iyi önlediğini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvvetini önlemede konfigürasyon stabilitesini arttırdığını ortaya çıkardı. Aynı zamanda parallelogram yapının konfigürasyonlara eklenmesinin oldukça pratik olması ve konfigürasyon dayanıklılığını arttırmasından dolayı tüm oblik kırıklarda uygulanabileceğini gösterdi.

BiyomekanikFiksasyonKayma kuvveti+3
Sencer Uygur
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Brakiosefalik köpek ırklarında oküler biyometri ve oftalmik parametrelerin belirlenmesi

Amaç: Bu araştırmada, oftalmolojik açıdan sağlıklı brakiosefalik köpeklerde oküler biyometri ve oftalmik parametrelerin belirlenmesi ve elde edilen veriler arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğine tedavi amacıyla getirilen ancak oftalmolojik açıdan sağlıklı 8 dişi, 22 erkek toplam 30 brakiosefalik köpek oluşturdu. Çalışma kapsamında brakiosefalik köpeklerde refleks muayeneleri, schirmer gözyaşı testi, göz içi basıncı, merkezi kornea kalınlığı ve gözün ultrasonografik muayenesi yapıldı. Ultrason muayenesi sonrasında köpeklerin göz aksiyel uzunluk, ön kamara derinliği, lens kalınlığı, lens uzunluğu ve vitreus derinliği ölçüldü. Elde edilen ölçümler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Köpeklerden elden edilen verilerde ırk, yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan kümülatif ortalamaları alındı. Bu ortalamaya göre schirmer gözyaşı test I değerleri 19,80 ± 0,77 mm/dk, göz içi basınç değerleri 19,46 ± 0,74 mmHg ve merkezi kornea kalınlığı 586, 66 ± 5,37 µm olarak bulundu. Yapılan ultrasonografik muayenelerde kornea hiperekoik bir çizgi şeklinde, lens anterior ve posterior kapsülü hiperekoik olarak, korteksi anekoik bir yapı olarak belirlendi. Korpus vitreus ise lensin arkasında anekoik bir alan olarak görüldü. Yapılan ölçümlerde aksiyel uzunluk 17,0 ± 0,15 mm, ön kamara derinliği, 2,01 ± 0,05 mm, lens kalınlığı 6,59 ± 0,10 mm, lens uzunluğu 15,01 ± 0,42 mm ve vitreus derinliği 8,52 ± 0,15 mm olarak belirlendi. Sonuç: Bu çalışmada elde edile veriler normal referans aralığındaydı. Göz içi basıncı ile aksiyel uzunluk ve lens kalınlığı arasında orta düzeyde, ayrıca aksiyel uzunluk ile korpus vitreus derinliği arasında pozitif yönde korelasyonlar tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Brakiosefalik köpek, Oftalmik parametreler, Oküler biyometri

Berk Güler
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Brakisefalik köpeklerde kolumna vertebralis ve medulla spinalis'in bilgisayarlı tomografi ile görüntülenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında, brakisefalik özellikler gösteren küçük ırk köpeklerde (Fransız Bulldog, Pekinez ve Pug) servikal, torakal ve lumbal vertebra segmentlerine ait çok sayıda morfometrik parametre üç düzlemde (sagittal, transversal, dorsal) detaylı biçimde değerlendirilmiş ve segmental düzeyde karşılaştırılmıştır. Ölçümler; vertebra korpus uzunluğu, vertebra yüksekliği, dorsal ve ventral paraspinal kas yükseklikleri, insersiyon açısı ve insersiyon noktasına olan uzaklık gibi daha birçok parametreyi kapsamakta olup, elde edilen veriler kolumna vertebralisin yapısal, fonksiyonel ve kliniksel çeşitliliği açısından anlamlı sonuçlar ortaya koymuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini bilgisayarlı tomografi (BT) ile görüntülenmiş, 23 birey oluşturmuş; veriler multiplanar reformat (MPR) teknikleriyle ve DICOM tabanlı analiz yazılımlarıyla ölçülmüştür. SPSS ile yapılan istatistiksel değerlendirmelerde ANOVA ve post-hoc analizler sonucunda, hem segmentler arası hem de ırklar arası anlamlı morfometrik farklılıklar belirlenmiştir. Bulgular: Servikal vertebralarda fleksibilitenin yüksek olmasıyla uyumlu olarak insersiyon açılarında ve paraspinal kas yapılarında artış eğilimi gözlenmiştir. Torakal segmentlerde ise kranialden kaudale doğru uzanan progresif morfometrik değişim, yük aktarımı ve postüral denge açısından önem taşımaktadır. Lumbal vertebra segmentleri arasında gözlenen yükseklik ve insersiyon açıları gibi morfometrik varyasyonlar, bölgesel mobilite ihtiyacı ve mekanik yüklenmeye bağlı olarak oluşmuş yapısal adaptasyonları yansıtmakta; bu durumun, özellikle stabilizasyon kapasitesi ve hareket açıklığı üzerinde belirleyici bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Irklar bazında değerlendirildiğinde, Fransız Bulldog ırkı genellikle daha gelişmiş paraspinal kas yapıları ve yüksek insersiyon açıları ile öne çıkarken; Pekinez ve Pug ırkları daha kompakt ve kısa segmental morfoloji göstermiştir. Segmental düzeyde değişkenlik gösteren paraspinal kas yükseklik oranları, insersiyon açısı ve vertebral morfometri farklılıkları, intervertebral disk hastalıkları açısından potansiyel risk faktörleri olabileceği gibi; implantasyon, stabilizasyon ve cerrahi planlama açısından bireyselleştirilmiş yaklaşımların önemini de ortaya koymaktadır. Bu bulgular, literatürde tanımlanan ırk içi ve ırklar arası morfolojik farklılıklarla örtüşmekte ve radyolojik ve klinik değerlendirmelerde bu varyasyonların dikkate alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Sonuç: Bu tez tez, küçük ırk köpeklerde vertebral morfometrinin hem ırksal hem de segmental düzeyde anlamlı değişkenlik gösterdiğini ortaya koymuş; özellikle brakisefalik ırklarda spinal cerrahi müdahalelerde dikkatli ve bireyselleştirilmiş planlamaların kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır.

Bilgisayarlı tomografiCerrahi-veteriner hekimlikCorpus vertebrae+7
Ali Hazal Lenger
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan osteoartritis tedavisinde intraartiküler kitosan uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada osteoartritis tedavisinde eklem içi kitosan enjeksiyonunun etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini 10-12 haftalık yaşta 30 adet erişkin erkek Sprague-Dawley ırkı rat oluşturdu. Ratlar rastgele olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara 2 haftalık adaptasyon sürecinden sonra OA oluşturmak için 50 mikrolitre serum fizyolojik içerisinde 3mg monosodyum iodoasetat (MİA) çözeltisi enjekte edildi. Kronik osteoartrit şekillenmesi için 2 hafta beklendi. Birinci gruba eklem içi kitosan, ikinci gruba eklem içi hiyaluronik asit (HA), üçüncü gruba ise eklem içi izotonik NaCl uygulandı. Her gruptaki ratların kontralateral diz eklemi kontrol grubu olarak kabul edildi. Tüm gruplarda hayvanların ilgili diz eklemlerinin, sodyum iodoasetat enjeksiyonu öncesi, uygulama öncesi ve sonrasındaki 7. ve 14. günlerde klinik ve radyolojik değerlendirmeleri yapıldı. Bulgular: Bacak postür skorlaması, subkondral kemikteki skleroz skorlaması, osteofit skorlaması değerlendirmelerinde gruplar arası değerlendirmede birbirleri üzerine herhangi bir üstünlük bulunmamıştır. Eklem içi enjeksiyondan 14 gün sonra ötenazi uygulandı. Ötenazi uygulamasının ardından bütün gruplardaki ratların eklemleri açılarak makroskopik bulgu skorlaması açısından değerlendirildi ve diğer skorlamalardaki elde edilen sonuçların makroskopik bulgu skorlaması için de geçerli olduğu görüldü. Sonuç: OA şekillendirilen ratlarda tedavi amaçlı intraartiküler kitosan ve HA uygulamalarının ayrı ayrı etkin bir sağaltım olarak kullanılabileceği kanısına varıldı.

KitosanOsteoartrit
Fatma Yiğit Gök
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalis'in bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans ile görüntülenmesi

Amaç: İnsan hekimliğinde BTG ve MRG birçok hastalığın teşhisinde konvansiyonel radyografinin yetersiz kaldığı noktada başvurulan ileri görüntüleme yöntemleridir. Kolumna vertebralis ve medulla spinalise ait insan hekimliğinde referans değerleri ve patolojileri gösteren sayısız kitap ve literatürler yer almaktadır. 1990'lı yılların sonlarından itibaren veteriner hekimliğinde de kullanılmaya başlanan BTG ve MRG yöntemleri ile ülkemizde yapılan çalışmalar henüz sınırlı düzeydedir. Genel olarak veteriner literatür ve kitaplara bakıldığında çalışmaların çoğunluğu köpek ağırlıklı olup kedi ile ilgili çalışmalar sınırlı düzeydedir. Bununla birlikte kedilerde yüksekten düşme, trafik kazası ve benzeri nedenlerle kolumna vertebralis ve medulla spinalise ilgili lezyonlarla veteriner kliniklerine intikal eden çok sayıda vaka bulunmaktadır. Bu nedenle sunulan çalışmada kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalisin BT ve MR ile anatomisinin detaylı olarak ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini kliniğimize farklı şikayetlerle getirilen ancak kolumna vertebralis ve medulla spinalise ilişkin herhangi bir klinik şikâyeti olmayan 10 adet kedi oluşturmuştur. Çalışmamızda 1 ila 5 yaş arasında, vücut ağırlıkları 4,22±0,96 kg olan erişkin melez ırk kediler kullanılmıştır. Kedilerin kolumna vertebralisine ait kontrastsız sagittal ve transversal bilgisayarlı tomografi görüntülerinde, anatomik yapılar tanımlanmış, boyutsal ölçümler gerçekleştirilmiş ve çeşitli morfometrik indeksler hesaplanmıştır. BT görüntülerinde, sagittal ve transversal kesitlerde kolumna vertebralis servikal, torakal ve lumbal olarak üç bölüme ayrıldı. BT çalışmasında, sagittal ve transversal kesitlerde her bir vertebra seviyesinde; corpus vertebra uzunluğu, intervertebral aralık yüksekliği ve genişliği, canalis vertebralis yüksekliği ve genişliği, medulla spinalis yüksekliği ve genişliği, corpus vertebra yüksekliği ve genişliği, pedikül genişliği ve uzunluğu, transversal pedikül açısı, vertebra yüksekliği, Foramen transversum sagittal ve transversal genişlikleri ölçülmüştür. Ayrıca corpus vertebra yuvarlaklık indeksi ile medulla spinalis ve canalis vertebralis yuvarlaklık indeksleri hesaplanmıştır. MR çalışmasında ise sagittal ve transversal kesitlerde, her bir disk seviyesinde; canalis vertebralis yüksekliği ve genişliği, medulla spinalis yüksekliği ve genişliği, nükleus pulposus yüksekliği ve genişliği ölçülmüş; ayrıca medulla spinalisin canalis vertebralise oranı hesaplanmıştır. Bulgular: BT çalışmamızda; sagittal kesitlerde, kolumna vertebralis boyunca en yüksek CVU değeri servikal bölgedeki C2 vertebrada 20,45 mm olarak kaydedilmiştir. CVU en düşük T3 seviyesinde 8,06 mm olarak belirlenmiştir. IVAY, tüm kolumna vertebralis boyunca en düşük değerini T3–T4 aralığında (3,65 mm), en yüksek değerini L6–L7 aralığında (6,25 mm) almıştır. IVAG değerleri ise tüm kolumna vertebralis boyunca homojen bir şekilde seyretmiştir. Transversal BT görüntüleri değerlendirildiğinde, CVY, kolumna vertebralis boyunca en düşük düzeyine C4 seviyesinde (3,53 mm), en yüksek değerine L7 seviyesinde (5,91 mm) ulaşmıştır. CVG, kolumna vertebralis boyunca en düşük T2 seviyesinde 5,71 mm, en yüksek L7 seviyesinde 10,39 mm olarak belirlenmiştir. CVY/CVG oranı (yuvarlaklık indeksi) en yüksek C2'de (1,12) ve en düşük L6 (0,43) seviyesinde belirlenmiştir. Torakal bölgede, T3–T5 seviyelerinde yuvarlaklık indeksinde belirgin bir düşüş gözlenmiş; en düşük değer ise T5 seviyesinde tespit edilmiştir. Lumbal bölgede, yuvarlaklık indeks değerleri En düşük değer lumbal bölgede L6 vertebrasında 0,43 olarak belirlendi. Servikal bölgedeki C1 ve C2 vertebra seviyelerinde hem medulla spinalis hem de canalis vertebralis değerlerinde belirgin bir yükseklik ve genişlik farkı gözlemlenmiştir. Torakal bölge boyunca, medulla spinalis ve canalis vertebralis parametreleri en yüksek düzeyine C1 seviyesinde, en düşük değerlere ise torakal bölgede ulaşmıştır. Medulla spinalis ve canalis vertebralis'in yuvarlaklık indeksi incelendiğinde özellikle C2 seviyesinde belirgin bir artış gözlemlendi. Alan oranlamasında, servikal bölgede MS/Cv alanına oranının genel olarak yüksek seyrettiği, özellikle kolumna vertebralis boyunca en yüksek değerine C5–C6 düzeyinde %24.82 ile ulaştığı görülmektedir. Bu oran kolumna vertebralis boyunca en düşük değere Th13–L1 aralığında (%6.66) ulaşmıştır. Lumbal bölgeye geçişle birlikte MS/Cv oranında yeniden bir artış eğilimi gözlenmiş, L5–L6 düzeyinde oran %15 civarına yükselmiştir. Hem medulla spinalis hem de canalis vertebralis yuvarlaklık indeksi C6-C7 seviyelerinde yaklaşık 0.8 değerine inmesi medulla spinalisin daha silindirik bir forma geçtiğini, beraberinde torakal bölgede, değerlerin birbirine yakın seyretmesi medulla spinalisin bu bölgede silindirik bir yapı sergilediğini, lumbal bölgede her iki yuvarlaklık indeks değerlerinin azalması ise, medulla spinalisin bu bölgede daha dikdörtgenimsi bir yapı haline geldiğini gösterir. Kolumna vertebralisin tamamında PU en düşük T10 seviyesinde (4,19 mm), en yüksek değer L5 seviyesinde (7,33 mm) tespit edilmiştir. Kolumna vertebralis boyunca TPG'nin en düşük olduğu nokta T4 seviyesinde (1,17 mm), en yüksek olduğu nokta L7 seviyesinde (2,36 mm) belirlenmiştir. Kolumna vertebralis boyunca en yüksek TPA değeri C6 seviyesinde 42.81°, en düşük TPA değeri L3 seviyesinde 21.54° tespit edilmiştir. For. transversarium transversal genişlik değerleri, en yüksek değer C5 seviyesinde (1,12 mm), en düşük değer C4 seviyesinde (0,98 mm) tespit edilmiştir. For. transversarium sagittal genişlik değerleri en yüksek değer C6 seviyesinde (1,2 mm), en düşük değer ise C4 seviyesinde (1,03 mm) belirlenmiştir. MR çalışmamızda, sagittal kesit MR görüntüleri değerlendirildiğinde, SCvY'nin doğal olarak her bölgede SMsY'den daha fazla olduğu gözlemlenmektedir. SCvY ve SMsY değerleri servikal bölgede torakal ve lumbal bölgeye göre daha yüksek seyretmektedir. Servikal bölgede, MS/Cv oranı, C2-C6 arasında oldukça yüksek bulunmuştur. Torakal bölgede bu oran iyice düşmüş, lumbal bölgeye geçiş ile bu oran yükselişe geçmiştir. SNpY, kolumna vertebralis boyunca en düşük T1-T2 aralığında (2,35 mm), en yüksek L2-L3 aralığında (3,67 mm) belirlenmiştir. SNpG ise, en düşük T1-T2 aralığında 1,32 mm, en yüksek L7-S1 aralığında 2,31 mm olarak ölçüldü. Transversal MR görüntüleri değerlendirildiğinde, TCvY'nin kolumna vertebralis boyunca en yüksek değeri servikal bölgede C5-C6 aralığında 9,75 mm olarak ölçüldü. TCvY'inin, kolumna vertebralis boyunca en düşük değeri lumbal bölgede L6-L7 aralığında 6,85 mm olarak ölçüldü. TCvG'nin, kolumna vertebralis boyunca en yüksek değeri C1-C2 aralığında 12,78 mm ve en düşük olduğu seviye T6-T7 aralığında 7,63 olarak ölçüldü. TMsY ve TMsG değerleri servikal bölgede diğer bölgelerden daha yüksek bulunmuştur. Her iki değer en yüksek C5-C6 aralığında, TMsY (4,33 mm) ve TMsG (6,68 mm) aralığında ölçüldü. TMsY ve TMsG'nin her ikisinin de en düşük olduğu bölge Torakal bölgedir. TMsY, T12-T13 aralığında 1,76 mm; TMsG, T10-T11 aralığında 2,18 mm olarak ölçüldü. TNpY'nin, kolumna vertebralis boyunca en düşük değeri T7-T8 aralığında 3,29 mm ve en yüksek değeri, L7-S1 aralığında 9,70 mm olarak ölçüldü. TNpG, en düşük C3-C4 aralığında 2,25 mm, en yüksek L5-L6 aralığında 3,41 mm olarak ölçüldü. Sonuç: Bu tez çalışmasında kedilerde kolumna vertebralis ve medulla spinalisin BT ve MR anatomisine ile ilgili önemli veriler elde edilmiştir ki bulguların bir bölümü kedilerde ilk kez bu çalışma ile ortaya konmuştur. Dolayısıyla bu çalışmanın literatüre büyük katkı sağlayacağı, kedi hekimliği ile uğraşan veteriner hekimler için önemli bir kılavuz olacağı ve yeni çalışmalara da rehberlik edeceği kanaatindeyiz.

Bilgisayarlı mikrotomografiCerrahi-veteriner hekimlikCorpus vertebrae+7
Didem Eren
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde medetomidin- ketamin- izofluran anestezi protokolünde roküronyum bromür ve butorfanol kullanımının karaciğer ile safra kesesi üzerine olan etkisinin biyokimyasal ve ultrasonografik olarak değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında medetomidin, ketamin, izofluran anestezisine kas gevşetici ajan olan roküronyum bromür ve agonist-antagonist etkili bir opioid olan butorfanol eklenerek anestezi protokolü oluşturuldu. Çalışmanın amacı, oluşturulan bu anestezi protokolünün biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerine etkilerini değerlendirmek ve aynı zamanda hepatobilier sistemin ultrasonografik muayenesi sırasında, özellikle safra kesesi duvar kalınlığına, kullanılan anestezik kombinasyonlarının etkilerini belirlemektir. Çalışmanın materyalini, değişik ırk, yaş ve ağırlığa sahip toplam 21 adet dişi köpek oluşturdu. Köpekler rastgele olarak yedişerli üç gruba ayrıldı. Bütün gruplara preanestezik olarak medetomidin 0,04 mg/kg IM, indüksiyon ajanı olarak ketamin 10 mg/kg IM uygulandı. İndüksiyonu takiben tüm hayvanlar uygun çaptaki endotrakeal tüpler ile entübe edilerek, anestezi cihazına bağlandı ve hayvanlara %100 oksijen ile birlikte anestezinin idamesi için gaz anesteziği olarak izofluran verildi. Tüm hayvanlar monitörize edildi. İkinci gruptaki hayvanlara 0,6 mg/kg IV roküronyum bromür, üçüncü gruptaki hayvanlara 0,4 mg/kg SC butorfanol ve 0,6 mg/kg IV roküronyum bromür uygulandı. Anesteziye alınan hayvanlarda solunum sayısı, kalp atım sayısı, vücut sıcaklığı, noninvaziv kan basıncı (NIBP), oksijen saturasyonu (SpO2), end tidal karbondioksit (EtCO2) parametreleri kaydedildi. Anestezi öncesi ve anestezi sırasında tam kan ve biyokimyasal parametreleri (ALP, ALT, BUN, CRE, GLU, TP) değerlendirildi. Hayvanların ultrasonografik muayeneleri anestezi öncesi ve anestezi sırasında yapıldı. Safra kesesinin boyutlandırılması için gerekli olan yükseklik, genişlik, uzunluk ve kese duvar kalınlığı ölçülerek kaydedildi. Tüm gruplarda solunum sayısında azalma görülmekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Anestezi süresince tüm gruplarda vücut sıcaklığının anlamlı düzeyde azaldığı görüldü. Kalp atım sayısı roküronyum bromür grubunda artarken, butorfanol grubunda anlamlı azalma belirlendi. Bütün gruplarda hematoloji ve biyokimya parametreleri değişiklik göstermekle birlikte, değişikliklerin tamamının referans aralığında olduğu görüldü. Safra kesesi duvar kalınlığı değerleri arasında anestezi öncesi ve anestezi sırasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç olarak, bu çalışmada medetomidin, ketamin ve izofluran ile oluşturulan anestezi protokolüne roküronyum bromür ve butorfanol eklenmesinin, özellikle izofluran gereksinimini azaltıcı bir etkiye sahip olduğu görüldü. Tüm gruplarda fizyolojik parametreler ile tam kan sayımı ve biyokimyasal değerlerde klinik açıdan anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi.

Cerrahi-veteriner hekimlik
Gencer Çelik
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda farklı detomidin kombinasyonlarının klinik olarak karşılaştırılması

Amaç: Ratlarda detomidin, detomidin-ketamin, detomidin-ketamin-butorfanol ve detomidin-ketamin-diazepam kombinasyonlarının kalp frekansı, solunum frekansı, vücut sıcaklığı, perifer oksijen satürasyonu; pedal refleks, palpebral refleks, korneal refleks ve ayak parmak arası refleksindeki değişimleri gözlemlemek. Gereç ve Yöntem: Araştırmada dört farklı detomidin kombinasyonu karşılaştırıldığından her anestezi grubunda 4'ü erkek, 4'ü dişi rat olmak üzere 8'er rat bulundurulmuş toplamda 32 rat kullanılmıştır. Birinci rat grubuna tek başına detomidin (100 µg/kg), ikinci rat grubuna detomidin (100 µg/kg) - ketamin (75 mg/kg), üçüncü rat grubuna Detomidin (100 µg/kg) - Ketamin (75 mg/kg) - Butorfanol (5 mg/kg) ve dördüncü rat grubuna Detomidin (100 µg/kg) - Ketamin (75 mg/kg) - Diazepam (5 mg/kg) anestezi kombinasyonları uygulanmıştır. Anestezi takibince kalp frekansı, solunum frekansı, vücut sıcaklığı, perifer oksijen satürasyonu; pedal refleks, palpebral refleks, korneal refleks ve ayak parmak arası refleks parametreleri 5, 10, 15, 20, 25, 30, 45, 60, 90 ve 120. dakikalarda ratların fiziksel muayenesi yapılarak hasta başı monitörü eşliğinde değerler kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmada kalp frekansı parametresi bakımından detomidin grubuna göre 30. dakikada detomidin-ketamin-butorfanol grubu (P=0,007); 90. dakikada detomidin-ketamin, detomidin-ketamin-butorfanol ve detomidin-ketamin-diazepam grupları (P=0,006); 120. dakikada detomidin-ketamin ve detomidin-ketamin-butorfanol grupları (P=0,037) istatisel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. Vücut sıcaklığı parametresi bakımından detomidin grubuna göre 15. dakikada (P=0,002) ve 20. dakikada (P=0,013) detomidin-ketamin ve detomidin-ketamin-diazepam grupları; 25. dakikada (P=0,022), 30. dakikada (P=0,007) ve 45. dakikada (P=0,038) detomidin-ketamin, detomidin-ketamin-butorfanol ve detomidin-ketamin-diazepam grupları istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. Refleks parametreleri bakımından detomidin grubuna göre pedal, palpebral ve korneal refleks kaybolma süreleri detomidin-ketamin-diazepam grubu (P=0,035), ayak parmak arası refleksi kaybolma süresi detomidin-ketamin-diazepam grubu (P=0,023) bulundu. Cerrahi anestezi süresi ve toplam anestezi süresi değerlendirildiğinde detomidin grubuna göre detomidin-ketamin, detomidin-ketamin-butorfanol ve detomidin-ketamin-diazepam grupları anlamlı düzeyde düşük (P=0,000) bulundu. Sonuç: Detomidin grubu, ratlarda tek başına kullanıldığında yeterli sedasyon ve anestezi oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Detomidin-ketamin-butorfanol grubu iyi bir analjezi sağladığından ağrılı özellikle ortopedik cerrahi operasyonlarda, detomidin-ketamin-diazepam grubu ise uzun süreli anestezi sağladığından cerrahi operasyonlarda kullanımı önerilmektedir.

İlay Öztürk
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sarı kantaron (hypericum perforatum) yağı ve Çörek otu (Nigella sativa) yağının ratlarda intraperitoneal yapışmalar üzerineetkinliğinin araştırılması

SARI KANTARON (hypericum perforatum) YAĞI VE ÇÖREK OTU (nigella sativa) YAĞININ RATLARDA İNTRAPERİTONEAL YAPIŞMALAR ÜZERİNE ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI Tekin S. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik Cerrahisi Programı, Doktora Tezi, Aydın, 2025. Amaç: Bu çalışmanın amacı, sarı kantaron yağı (Hypericum perforatum) ve çörek otu yağının (Nigella sativa) anti-inflamatuar, antioksidan, antibakteriyel ve immunomodülatör etkilerinden yola çıkarak, deneysel olarak oluşturulan intraperitoneal yapışıklık modelinde bu ajanların yapışıklık önleyici potansiyelini makroskobik, histopatolojik ve immünohistokimyasal düzeylerde değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmada, 50 adet erkek Sprague-Dawley sıçan beş gruba ayrılarak intraperitoneal yapışıklık modeli oluşturulmuştur. Kontrol, serum fizyolojik, zeytinyağı, sarı kantaron yağı ve çörek otu yağı gruplarına ait uygulamalar sonrası, postoperatif 14. günde relaparotomi yapılmıştır. Yapışıklık skorları Nair'in skalasına göre makroskobik olarak değerlendirilmiş; histopatolojik olarak fibrozis ve inflamasyon düzeyleri semikantitatif olarak analiz edilmiştir. Ayrıca, TGF-β1 ve iNOS sitokin ekspresyonları immunohistokimyasal yöntemle incelenmiştir. İstatistiksel analizlerde Kruskal-Wallis testi ve ki-kare testi kullanılmış, anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Makroskobik incelemelerde, çörek otu yağı ve serum fizyolojik gruplarında diffüz adhezyon gelişiminin en az düzeyde olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p = 0,006). Zeytinyağı grubunda ise diffüz adhezyon oranı en yüksek düzeydedir. Histopatolojik değerlendirmelerde, fibröz doku proliferasyonu ve yangısal infiltrasyonun sarı kantaron yağı ve çörek otu yağı gruplarında daha sınırlı olduğu gözlemlenmiştir. İmmünohistokimyasal bulgular, TGF-β1 salınımının özellikle fibröz bantların bulunduğu alanlarda yoğunlaştığını, iNOS ekspresyonunun ise tüm gruplarda düşük düzeyde gerçekleştiğini göstermiştir. Sonuç: Çörek otu yağı ve serum fizyolojik uygulamalarının intraperitoneal yapışıklıkların önlenmesinde etkili olduğu saptanmıştır. Zeytinyağı ise bu süreçte etkisiz kalmıştır. Sarı kantaron yağı ise orta düzeyde bir koruyucu etki göstermiştir. TGF-β1 salınımının artışı, fibrozis şiddetiyle doğrudan ilişkili bulunmuş; bu da TGF-β1'in adezyon patofizyolojisinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Elde edilen veriler, yapışıklık gelişiminin sadece inflamatuar süreçlere değil, aynı zamanda fibroblast aktivitesine bağlı olduğunu ve gelecekte immünomodülatör temelli tedavi stratejilerinin geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Adhezyon, fibrozis, sarı kantaron yağı, çörekotu yağı, rat

Selim Tekin
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Honamlı ve Saanen keçi ırklarında retina varyasyonlarının funduskopik muayene ile belirlenmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışma, sağlıklı Honamlı ve Saanen ırkı keçilerin retina varyasyonlarının funduskopik muayene ile belirlenmesi ve elde edilen bulguların karşılaştırılması amacıyla gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Materyali, toplam 60 baş, 1 yaşlı dişi Honamlı ve Saanen ırkı keçi (30 Honamlı-30 Saanen) oluşturdu. Fiziksel ve oftalmik muayene sonrası retina varyasyonları fundus kamerası ile belirlendi. Alınan anlık görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldı. Elde edilen görüntüler üzerinde tapetal ve non-tapetal alan rengi ve deseni, optik diskin şekli, rengi ve konumu, Bergmeister papillası varlığı, optik diskten çıkan arter ve vena sayısı, optik diskten çıkan rostral ve ventral yönlü arter ve venaların dağılımı belirlendi. Tapetal ve non-tapetal alan ölçümü, optik diskin alanı ve çap ölçümü piksel bazında değerlendirildi. Bulgular: Tapetal alan rengi ağırlıklı olarak Honamlı ve Saanen keçi ırklarında mavi-sarı-yeşil olarak belirlendi. Non-tapetal alan rengi her iki ırkta da siyah renkte görüldü. Optik diskin şekli her iki ırkta da oval veya yuvarlak şeklinde saptandı. Optik diskin rengi; her iki ırkta da ağırlıklı olarak açık turuncu renkte gözlendi. Optik disk her iki ırkta da büyük çoğunluğu tapetal bölgede olmak üzere tapetal-nontapetal sınırda görüldü. Bergmeister papillası her iki ırkta da yüksek oranda gözlendi. Her iki ırkta da optik diskten çıkan arter sayısı 3 ile 6 arasında, vena sayısı ise 2 ile 3 arasında dağılım gösterdi. Her iki keçi ırkında da 2 ile 4 arasında dağılım gösteren rostral arter, 1 ile 3 arasında dağılım gösteren ventral arter yanısra ağırlıklı olarak 1 adet rostral ve ventral vena tespit edildi. İki ırkın retinalarında tapetal alan, non-tapetal alan ve optik disk alanı ve optik diskin çap ölçüm değerlerinin karşılaştırmasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Honamlı ve Saanen keçi ırklarında oftalmik, ultrasonografik ve fundus muayeneleri sonucunda elde edilen verilerin birbirine yakın olduğu dikkati çekti. Anahtar kelimeler: Fundus, Görüntüleme, Göz, Keçi, Retina.

Rojda Yiğit
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı ve ulkus kornealı tek hörgüçlü develerde gözden alınan swaplarda mikrobiyolojik incelemeler ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırma sağlıklı ve ulkus kornealı develerde mikrobiyolojik incelemeler ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amacı ile yapıldı. Gereç ve Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Büyük Hayvan Kliniklerine getirilen ve İncirliova ilçesinde bulunan deve çiftliklerine yapılan ziyaretler sonucunda farklı yaş, kilo ve cinsiyette 10 adet ulkus kornealı, 20 adet sağlıklı deve kayıt altına alındı. Develerin zapt-ı raptı sağlandıktan sonra göz kapakları kuru selüloz kağıtla dikkatlice silinip ayrıldı. Ardından steril pamuklu çubuklarla alt konjuktival keseden örnek alındı. Steril çubuklar, içerisinde besiyeri bulunan kaba yerleştirildi. Tekniğe uygun şekilde alınan swap örnekleri uygun koşullarda ilgili birime gönderildi. Bulgular: Alınan anamnez bilgilerine göre hastaların eşgali ve klinik belirtilerin ortaya çıkış sebebi belirlendi. Etiyolojik faktörlerin en başında güreşe bağlı travma yer aldı. İnspeksiyonda hayvanların genel durumları, gözde şekillenen belirtiler değerlendirildi. Hastalarda şiddetli blefarospazm, epifora, konjunktivitis, konjunktival ödem, korneal opasite artışı, mukopurulent akıntı, konjuktival hiperemi, fotofobi ve iris prolapsusu saptandı. Vakaların 9'unda epifora; 8'inde blefarospazm; 6'sında konjuktival hiperemi, korneal opasite artışı, konjuktivitis ve fotofobi; 4'ünde konjuktival ödem ve vaskülarizasyon; 1'inde mukopurulent akıntı ve 1'inde iris prolapsusu ile karşılaşıldı. Diğer hayvan türlerinde de görüldüğü gibi develerde de ulkus kornea vakalarının klinik belirtilerinin benzer olduğu kanısına varıldı. Hasta develerin %40'ında derin ulkus kornea, %60'ında ise yüzlek ulkus korneaya saptandı. Çalışmamızda kullanılan 20 adet sağlıklı deve için normal mikrobiyal flora; 10 adet ulkus korneaya sahip deve için ise hastalığa sebep olan bakterilerin araştırılması amaçlandı. Bu sebeple toplam 30 adet deve için sağ ve sol göz olmak üzere herhangi bir ilaç uygulanmadan besiyerli swap kullanılarak numuneler toplandı. Toplanan numuneler saklama koşullarına uygun bir şekilde ilgili birimlere gönderildi. Normal oküler florada, Corynebacterium spp., Koagülaz Pozitif Staphilococcus, Bacillus spp., Koagülaz Negatif Staphilococcus ve Moraxella spp. gibi bakteri türleri yaygın olarak tanımlandı. Ulkus korneaya sahip develerden toplanan numunelerden elde edilen en yaygın bakteri türü ise Koagülaz Negatif Staphilococcus oldu. 1 adet devede spesifik bir tür olarak Plesiomonas Shigelloides tanımlandı. Ayrıca 1 adet devede ise mantar türü olan Candida spp. tanımlandı. Sonuç: Sonuç olarak yöremizdeki sağlıklı develere ait göz mikroflorası ve hem de patojen mikroorganizmalar izole ve identifiye edilerek çıkan sonuçların meslek pratiğine katkı sağlaması ümit edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Bakteriyel identifikasyon, kornea, mikrobiyal flora, tek hörgüçlü deve, ulkus kornea.

Cerrahi-veteriner hekimlikDevelerKornea+3
Mehmet Tokalı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde bazı anestezik kombinasyonlarının gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı kedilerde farklı anestezik kombinasyonlarının gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı üzerine etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğine tedavi amacıyla getirilen ancak oftalmolojik açıdan sağlıklı olan değişik ırk, yaş, ağırlık ve cinsiyetteki toplam 28 kedi oluşturdu. Operasyona alınması gereken kediler rastgele olarak yedişerli dört gruba ayrıldı. Birinci ve ikinci gruptaki hayvanlara preanestezik olarak medetomidine, üçüncü ve dördüncü gruptaki hayvanlara preanestezik olarak midazolam uygulandı. İndüksiyon ajanı olarak bütün gruplarda ketamin uygulandı. Daha sonra hayvanlar için uygun çaptaki endotrakeal tüplerle entübasyon yapıldı. Hayvanlar entübe edildikten sonra I. ve III. gruba isofluran, II. ve IV. gruba ise sevofluran uygulandı. Taşıyıcı gaz olarak %100 oksijen verildi. Tüm hayvanlarda anestezi öncesi, indüksiyon sonrası, genel anestezinin 15, 30 dakikalarında, ekstübe edildikten sonra ve anestezi bitiminden 60 dakika sonra gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı ölçüldü. Bulgular: Bütün gruplarda ve her iki gözde intraanestezik dönemde SGT I ölçüm değerleri (T1) bazal değere göre (T0) azaldı. Bu azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu azalma en düşük I grupta sağ gözde 1,00±0,00 mm/dk, sol gözde 1,57±1,13 mm/dk olarak belirlendi. Kedilerde indüksiyon sonrası ve intraanestezik dönemdeki GİB değerleri normal sınırları içerisinde artma ve azalma şekillendi. GİB değerlerinde değişimler sevofluran gruplarında (II-IV) istatiksel olarak fark belirlendi. Sonuç: Kedilerde uygulanan anestezi kombinasyonlarında anestezi sırasında herhangi bir komplikasyon oluşmadı. Kullanılan anestezik kombinasyonlarında göz içi basıncı normal sınırlar içerisinde değişirken, gözyaşı miktarı önemli oranda azaldı. Anahtar kelimeler: Kedi, anestezi, gözyaşı miktarı, göz içi basıncı

AnesteziCerrahi-veteriner hekimlikGözyaşları+3
Salih Bilgen
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Trombositten zengin fibrinin ratlarda farklı siyatik sinir hasarı modellerinin iyileştirilmesinde tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Periferik sinir yaralanmaları, miyelin kaybı, aksonal bütünlüğün bozulması ve lezyonun distalinde sinir liflerinin dejenerasyonu gibi sebeplerle parsiyel veya total motor, sensorik ve otonomik fonksiyon kaybı ile sonuçlanır. Sinir rejenerasyonu ile ilgili uzun yıllardır çalışmalar yapılmakta ve trombositten zengin plazma (TZP) gibi trombositten zengin fibrin (TZF) de sinir rejenerasyonu için destekleyici tedavi olarak bir süredir kullanılmaktadır. Bu çalışmada ratlar üzerinde TZF'nin farklı siyatik sinir hasarı modellerinin iyileştirilmesinde tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 220-275 gram ağırlıkta ve 5-7 aylık olacak şekilde 30 adet erişkin erkek Sprague Dawley cinsi rat kullanılmıştır. İki rat TZF hazırlamak için ayrılmış diğerleri kalan ratların yarısının (n:14) sağ siyatik sinirinde (N. ishiadicus) ezik yarası oluşturulmuş diğer yarısında ise (n:14) mikromakas ile siyatik sinire kesi yapılıp sonrasında da USP 7/0 Prolen (polipropilen) ile hemen primer anastomoz yapılmıştır. Lezyon oluşturulan ratlar rastgele 7 şerli gruplara, kesi yarası TZF ve kontrol grubu ile ezik yarası TZF ve kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Bulgular: Bacak postür skorunun 30. günde TZF uygulanan gruplarda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulunmuştur (p < .001). Kontrol gruplarında 30. Günde SFI skoru yükselirken TZF uygulanan gruplarda önemli derecede düşmüştür (p < .001). Deneme sonunda elektromiyografi ile sinir iletim parametreleri kontrol grubundaki hiçbir rattan alınamamıştır ancak TZF uygulanan gruplarda çoğu rattan (n:5) alınabilmiş ve sağlıklı verilere göre önemli düzeyde daha düşük olduğu görülmüştür (p < .001). Makroskopik değerlendirme skorlamasında ezik yarası için kontrol gruplarının anlamlı şekilde olarak daha yüksek skora sahip olduğu belirlenmiştir (p < .05). Sonuç: Bu bulgular ışığında TZF uygulamasının travmatik sinir hasarları sonrasında destekleyici tedavi olarak kullanımın umut vaat eden bir seçenek olabileceği kanısında varılmıştır. Anahtar kelimeler: Elektromiyografi, Rat, Siyatik Sinir Hasarı, Tedavi, Trombositten Zengin Plazma

ElektromiyografiPeriferik sinir hasarlarıSiyatik sinir+4
Caner Beyter
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kliniğimize gelen kedi ve köpeklerde karşılaşılan ekstremite uzun kemik kırık olgularının radyolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında 2020-2022 yılları içerisinde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Radyoloji Ünitesi kayıtları 2020-2022 tarihleri arasında retrospektif olarak incelenerek kedi ve köpeklerde görülen uzun ekstremite kırık olgularının ırk, yaş ve cinsiyeti ile kırıkların radyolojik olarak sınıflandırılmasının yapılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın materyalini, 1 Ocak 2020-31 Aralık 2022 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine getirilen ve radyografik olarak muayenesi yapılan 112 kedi ve 141 köpek olmak üzere toplam 253 (n=253) adet hayvan oluşturdu. Radyografisi alınan uzun ekstremite kırığı bulunan hayvanın türü, ırkı, cinsiyeti, yaşı göz önünde bulundurularak; kırıkların radyolojik olarak sınıflandırılması için röntgen filmleri değerlendirildi. Bulgular: Yapılan istatistiksel analizlerde hayvanların kırıklarının kemiklere göre dağılımında; kedilerde 51 olguda (%46) femur kırığı, 25 olguda (%22) tibia ve fibula kırığı, 20 olguda (%18) humerus kırığı ve 16 olguda (%14) antebrachium kırığı belirlendi. Köpeklerde ise 58 olguda (%41) femur kırığı, 37 olguda (%26) tibia ve fibula kırığı, 29 olguda (%21) antebrachium kırığı ve 17 olguda (%12) humerus kırığı gözlendi Sonuç: Uzun ekstremite kırık olguları, kırık dağılımına bakıldığında arka ekstremite kırıklarının daha fazla oluştuğu, kırıkların anatomik yerleşim yerine göre diafizer kırıkların fazla görüldüğü, kırık çizgisi şekline göre transversal (enine) kırıklar daha fazla oluştuğu, deri yaralanması ve dış ortamla ilişkisine göre kapalı kırıkların fazla şekillendiği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Kırık dağılımı, Uzun ekstiremite kırıkları, Veteriner radyoloji

Şamil Koç
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Sakız ve Çine Çaparı koyun ırklarında retina varyasyonlarının funduskopik muayene ile belirlenmesi ve karşılaştırılması

Amaç: Çalışmada, sağlıklı Sakız ve Çine Çaparı koyun ırklarının fundus görüntüleri üzerinde retina varyasyonlarının belirlenmesi ve elde edilen verilerin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Materyali, 2 yaşında gelişimini tamamlamış, alınan anamnez bilgileri, yapılan fizik ve göz muayeneleri sonucu sağlıklı olduğu belirlenen 30 adet Sakız ve 30 adet Çine Çaparı koyun ırkı oluşturdu. Fundus kamerası ile fundus görüntüleri elde edildi. Alınan görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldı ve kaydedildi. Görüntüler üzerinde fundusun normal varyasyonları, tapetum rengi, tapetumun yansıması, tapetumun homojenliği, optik diskin, optik sinir başı ve retinal endotelinin yeri, rengi, şekli, çapı ve sınırları incelendi. Kıl örtüsü rengi ile tapetal bölgenin pigmentasyonu arasındaki ilişki incelendi, retina damarlarının seyri ve çap oranları belirlendi. Bulgular: Sakız ırkı koyunlarda tapetal alanın renk dağılımı sağ gözde mavi-yeşil 19 (%63,3) mavi 11 (%36,7) ve sol gözde mavi-yeşil 21 (%70) ve mavi 9 (%30) şeklinde dağılım gösterdi. Çine Çaparı ırkı koyunlarda tapetal bölge epitelinin pigment yapısının sağ gözlerin 23 (%76,7)'ünde mavi-yeşil, 7 (%23,3)'sinde yeşil; sol gözlerin 21 (%70)'inde mavi-yeşil, 9 (%30)'unda ise yeşil renkli olduğu belirlendi. Çine Çaparı ırkı koyunlarda nontapetal bölge epitel renginin sağ gözlerin 27 (%90)'sinde kahverengi, 3 (%10)'ünde siyah renkli olduğu görüldü. Sol gözlerde nontapetal bölgenin 22 (%73,3) koyunda kahverengi, 8 (%26,7) koyunda siyah renkli olduğu belirlendi. Sakız ırkı koyunlarda nontapetal bölge epitelinin pigment yapısının tamamında (60) siyah (%100) olduğu görüldü.Optik diskin şekli, Sakız ırkı koyunların sağ ve sol gözlerinin 29 (%96,7)'unda oval, 1 (%3,3)'inde yuvarlak görüldü. Çine Çaparı ırkı koyunlarda sağ gözlerin 28 (%93,3)'inde oval, 2 (%6,7)'sinde yuvarlak; sol gözlerin 27 (%90)'sinde oval, 3 (%10)'ünde yuvarlak olarak saptandı. Bergmeister papillası, Sakız ırkı koyunların sağ gözlerinin 24 (%80)'ünde; sol gözlerinin 26 (%86,7)'sında görüldü; sağ gözlerin 6 (%20)'sında, sol gözlerin 4 (%13,3)'ünde görülmedi. Bergmeister papillasının varlığı sağ ve sol gözler arasında birbirine yakın sayıda idi. Çine Çaparı ırkı koyunların sağ gözlerinin 20 (%66,7)'sinde görüldü, 10 (%33,3)'unda ise görülmedi. Sol gözlerin 17 (%56,7)'sinde görüldü, 13 (%43,3)'ünde ise görülmedi. Sakız ırkı koyunların sağ gözlerinde nontapetal bölgedeki arter sayısının 6 koyunda 1, 23 koyunda 2, 1 koyunda 3; sol gözlerde 5 koyunda 1, 25 koyunda 2 adet olduğu tespit edildi. Nontapetal bölgedeki vena sayısının sağ gözlerin 19'unda 1, 11'inde 2; sol gözlerin 21'inde 1, 9'unda 2 adet olduğu görüldü. Sakız ırkı koyunların sağ ve sol gözlerindeki arter ve vena sayılarının birbirine yakın olduğu dikkati çekti. Çine Çaparı ırkı koyunların sağ gözlerinde nontapetal bölgede 11 koyunda 1, 19 koyunda 2, 2 koyunda 3 arter; sol gözlerde 11 koyunda 1, 19 koyunda 2 arter tespit edildi. Nontapetal bölgedeki vena sayısının sağ gözlerin 19'unda 1, 11'inde 2; sol gözlerin 17'sinde 1, 13 'ünde 2 adet olduğu görüldü. Çine Çaparı ırkı koyunların sağ ve sol gözlerindeki vena sayısının birbirine yakın olduğu dikkati çekti. Sonuç: Sakız ve Çine Çaparı ırkı koyunların fundus muayene bulgularının küçük farklılıklarla birlikte birbirine benzer olduğu görüldü. Diğer koyun ırkları ile yapılan kıyaslamalarda ırk ve coğrafi konum kaynaklı olduğu düşünülen farklılıklar dikkati çekti.

Cerrahi-veteriner hekimlik
Eser Çakmakçı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan osteoartrit tedavisinde intraartiküler botulinum toksin tip-a uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu araştırma botulinum toksin tip A'nın deneysel olarak oluşturulan osteoartritte etkinliğinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, 30 adet erkek sprague-dawley cinsi erkek rat üzerinde gerçekleştirildi. Eklem içi 3 mg/rat dozunda uygulanan MIA enjeksiyonu ile osteoartrit oluşturuldu. Eklem içi 10 U BoNT-A ve 20 U BoNT-A uygulamalarının etkinliği canlı ağırlık takibi, diz çevresi ölçümü, bacak postür skorlaması, röntgen, mikro tomografi ve histopatolojik inceleme kullanılarak değerlendirildi. Verilerin analizinde Tekrarlı ölçümlerde varyans analizi, genelleştirilmiş doğrusal model, varyans analizi, Kruskal Wallis testi, bağımsız örneklem T testi ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Araştırmamızda BoNT-A uygulamaları sonrası canlı ağırlık üzerinde anlamlı bir düşüş, topallık skorlamasında anlamlı bir artış meydana geldi. Diz çevresi ölçümlerinde ise çalışma sonunda anlamlı bir değişiklik meydana gelmedi. Röntgen skorlamalarında anlamlı bir fark ortaya çıkmadı, mikro tomografi değerlendirmelerinde ise istatistiksel açıdan önemli değişiklikler bulundu. Sonuç: Bu çalışmada BoNT-A'nın ağrı ve kemik parametreleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olsa da klinik açıdan anlamlı olmayan değişiklikler oluşturduğu, yüksek dozda uygulanan BoNT-A'nın ise istenmeyen etkiler meydana getirdiği sonucuna ulaşıldı.

Tolga Meriç Dümbek
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde görülen diş ve diş eti hastalıklarının dağılımı

Amaç: Köpeklerde diş ve diş eti hastalıklarının, en fazla görülen hastalıklar arasında yer aldığı bilinmektedir. Sunulan tez çalışmasında köpeklerde ağız boşluğunun inspeksiyon muayenesinde görülebilecek diş ve diş eti hastalıkları ve bunlara bağlı bazı klinik bulguların varlığı araştırılmış ve incelenmiştir. Bununla birlikte köpek sahiplerinin, köpeklerinin ağız sağlığı ile ilgili farkındalıkları da değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Sunulan tez çalışmasında farklı ırk, cinsiyet ve yaş grubundan 1082 adet köpekte toplam 2581 hastalık ve bulgu kayıt altına alınmıştır. Farklı ırk, cinsiyet ve yaş grubundan 1082 adet köpekte toplam 2581 hastalık ve bulgu kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen hayvanların tanımlayıcı istatistikleri cinsiyet, yaş, ırk, hasta sahiplerinin farkındalıkları ve maloklüzyon varlığına göre sınıflandırılmış ve sunulmuştur. Hastalık ve klinik bulgular ile yaş, beslenme, cinsiyet, ırk, diş grupları, hasta sahiplerinin farkındalıkları ve maloklüzyon varlığı arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizinde Pearson Ki-Kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Sunulan tez çalışmasında; 645 erkek ve 437 dişi olmak üzere toplam 1082 köpek değerlendirildi. Yaş olarak en fazla 19-108 aylık (n=669) ve en az 0-9 aylık (n=55) köpek kayıt edilirken, büyük ırk köpeklerin en fazla (n=457), küçük ırk köpeklerin ise en az (n=259) olarak kayıt edildiği tespit edildi. Beslenme grupları arasında en çok karışık beslenmenin tercih edildiği görülürken (n=499) yaş mamanın en az (n=22) tercih edildiği belirlendi. Çalışmaya katılan köpek sahiplerinden 367'sının (n=367) köpeğinin diş ve diş eti hastalığı ile ilgili bilgi sahibi olduğu tespit edilmiştir. Toplam 2581 diş ve diş eti problemi tespit edilmiştir. En çok karşılaşılan diş ve diş eti sorunları anormal diş yönü (n=483) ve eksik diş (n=467) olarak bulunurken, bunu sırasıyla diş eti çekilmesi (n=297), periodontal cep (n=266), kırık diş (n=243), enemal hipoplazi (n=226), çürük diş (n=188), gingival hiperplazi (n=150), çatallanma (n=75), tümör (n=56), ülser (n=55), fazla diş (n=55) ve gingival kanama (n=20) izlemiştir. Çalışmaya katılan 109 aylık ve daha büyük köpeklerde tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenden yüksek (P<0,001) olarak tespit edilmiştir. Yaş mama ile beslenen köpeklerin tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenin üzerinde (P<0,001) bulunmuştur. Dişi köpeklerde insisiv, kanin, premolar dişlerde beklenenin üzerinde hastalık varlığı (P<0,001) tespit edilmiştir. Küçük ırk köpeklerin tüm diş gruplarında hastalık varlığı beklenenin üzerinde (P<0,001) saptanmıştır. Maloklüzyon varlığı küçük ırk köpeklere kıyasla (n=59) en fazla büyük ırk (n=96) köpeklerde rastlanmıştır. Maloklüzyon yokluğu orta ırk ve hastalık var olan köpeklerin (n=149) sadece insisiv diş grubunda beklenenden düşük (P<0,001) sayıda hastalık olduğu, büyük ırk ve hastalık var olan köpeklerde de kanin (n=148) ve premolar (n=104) diş gruplarında beklenenden düşük (P<0,001) sayıda hastalık tespit edilmiştir. Sonuç: Sunulan tez çalışmasından elde edilen çıktılara göre köpek sahiplerinin köpeklerinin ağız sağlığı durumlarının farkında olmadıkları söylenebilir Küçük ırk köpeklerde, yaşın ilerlemesi diş ve diş eti problemleri için predispoze faktör olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada en fazla tespit edilen sorunun diş anomalisi olduğu belirlenirken bu hastalıktan en fazla etkilenen diş grubunun insisiv diş grubu olduğu tespit edilmiştir. Dişi köpeklerin erkeklere göre diş ve diş eti hastalıklarına yatkın olabileceği kanısına varılmıştır. Maloklüzyonun tek başına hastalıklara sebebiyet veremeyeceği ve ileriye yönelik daha detaylı çalışma modellerinin oluşturulması gerektiği düşünülmüştür. Sunulan tez çalışması bütün olarak değerlendirildiğinde, köpeklerin ağız, diş ve diş eti sağlığı ile ilgili daha spesifik olarak yapılacak belirli hastalıklara yönelik ırk, yaş ve beslenme gruplarını inceleyen çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

DişlerGingivaGingival hastalıklar+2
Melike Kübra Adak
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde görülen dış kulak yolu hastalıklarının etiyoloji, klinik görünümü ve sağaltım seçeneklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2020-2022 yılları içerisinde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine muayene ve tedavi amacıyla getirilen köpeklerde görülen dış kulak yolu hastalıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini kliniğimize başını sallama, başını eğme, kulağını kaşıma, kulak akıntısı, kulakta kötü koku, şişlik ve ağrı gibi şikâyetleri ile getirilen farklı ırk, yaş ve cinsiyette sahip toplam 70 (n=70) köpek oluşturdu. Otitis eksterna tanısı konan 30 köpekten svap örneği alındı. Bulgular: Kliniğimize gelen köpeklerde görülen dış kulak yolu hastalıklarının görülme oranı %4,07 olarak bulundu. Köpeklerde dış kulak yolu hastalıkları en fazla sonbahar ayında ve 4-7 yaş aralığındaki hayvanlarda görüldü. Dış kulak yolu hastalıkları içerisinde %77,4 oranında otitis eksterna, %17,14 oranında yabancı cisim ve %5,72 oranında kitle saplandı. Otitis eksterna olgularının en fazla bakteriyel kaynaklı olduğu ve bakteri türleri içerisinde en fazla Corynebacterium spp. ve Koagulaz negatif staphylococcus yer aldığı belirlendi. En duyarlı antibiyotiklerin Gentamisin ve Siprofloksasin, en dirençli antibiyotiklerin ise Penisilin ve Linkomisin Spektinomisin olduğu bulundu. Sonuç: Köpeklerde dış kulak yolu hastalıkları içerisinde ne fazla otitis eksterna görüldüğü, otitis eksterna nedeninin bakteriyel kökenli olduğu ve ilk tercih edilecek antibiyotikler içerisinde gentamisin ve siprofloksasin olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Kulak hastalıkları, köpek, tedavi.

EtyolojiHayvan hastalıklarıKulak hastalıkları+2
İsmet Melih Demirhan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedi ve köpeklerde kanser yönetimi; tanıdan tedaviye klinik çalışma

Amaç: Sunulan tez çalışmasında, ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na getirilen kedi ve köpeklerde kanser görülme sıklığı, tipleri, güncel tedavi yöntemlerinin uygulanabilirliği ve tedavi protokollerinin başarı oranları araştırılmıştır. Böylece, kanser konusunda bakış açısının genişletilmesi, güncel ve başarı vadeden tedavi protokolleri ile hastaların refah düzeyinin arttırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında getirilen 3682 kayıtlı hastadan 19 kedi ve 90 köpek olmak üzere toplam 109 kanser hastası değerlendirilmiştir. Klinik muayene sonrası, her hastanın 3 yönlü akciğer grafisi çekilip göğüs boşluğu organları görüntülenmiştir. Metastaz şüpheli olan veya tümör lokasyonundan ötürü röntgen ile görüntüleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine (MR ve BT) başvurulmuştur. Hastanın öyküsü ve klinik durumuna göre belirlenen en uygun yöntemle tümörden örnekleme (biyopsi veya total rezeksiyon) yapılmıştır. Tüm cerrahi uygulamalarda tek tip anestezi protokolü; ksilazin HCL 1 mg/kg, ketamin HCL 10 mg/kg, izofluran %2 kullanılmıştır. Tümör tip tayini yapıldıktan sonra, her tümör tipine uygun en güncel ve etkin tedavi protokolü hızlıca planlanmış ve uygulanmıştır. Olguların %5,5'inde EKT, %30,2'sinde sadece cerrahi, %31,1'inde sadece kemoterapi ve %33'ünde hem cerrahi hem kemoterapi uygulaması, sağaltım yöntemi olarak kullanılmıştır. Bulgular: Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında başvuran 3682 kayıtlı hastadan %2,9'unda (109/3682) çeşitli türde kanser belirlenmiştir. Bu 109 hastadan %82,5'inin (90/109) köpek ve %17,4'ünün (19/109) kedi olduğu belirlenmiştir. Kanser hastalarının tümör tiplerine göre dağılım; %5,5 (6/109) adenokarsinom, %22,9 (25/109) fibrom, %11,9 (13/109) hemanjiosarkom, %0,91 (1/109) kondrosarkom, %10 (11/109) lenfoma, %7,33 (8/109) enjeksiyon yeri sarkomu, %5,5 (6/109) mast hücre tümörü, %11 (12/109) osteosarkom, %17,4 (19/109) TVT, %7,33 (8/109) yassı hücreli karsinom olarak belirlenmiştir. Cinsiyet dağılımları köpeklerde; %65,5 (59/90) erkek ve %34,4 (31/90) dişi olarak belirlenirken, kedilerde; %52,6 (10/19) erkek ve %47,3 (9/19) dişi olarak belirlenmiştir. Yaş aralığı köpeklerde ortalama 7, kedilerde 6,5 yıl olarak belirlenmiştir. Köpeklerde ırk dağılımı; 2 Sibirya Kurdu (%2,2), 1 Terrier melezi (%1,1), 29 melez köpek (%32,3), 3 Pointer (%3,3), 13 Golden Retriever (%14,4), 7 Alman Çoban Köpeği (%7,7), 3 Presa Canario (%3,3), 9 Sivas Kangalı (%10), 2 Staffordshire Bull Terrier (%2,2), 3 Terrier (%3,3), 3 Pitbull (%3,3), 2 Bull Terrier (%2,2), 3 Rottweiler (%3,3), 4 Labrador Retriever (%4,4), 1 Boxer (%1,1), 1 Minyatür Pincher (%1,1), 1 Kopay av köpeği (%1,1), 2 Dogo Argentiono (%2,2), 1 Maltese Terrier (%1,1) şeklinde görülmüştür. Kedilerde ırk dağılımı ise; 14 melez kedi (%73,6), 4 Van kedisi (%21) ve 1 Scottish Fold (%5,2) olarak saptanmıştır. Sonuç: Adenokarsinom sağaltımında elektrokemoterapi tedavisinin literatür verilerle karşılaştırıldığında diğer yöntemlerden üstün olduğu; fibrom sağaltımında geniş marjinli rezeksiyonun tedavide yeterli olduğu; viseral hemanjiosarkom olgularında kombine tedavi de uygulansa sağ kalım sürelerinde önemli bir değişim yaşanmadığı; lenfoma, mast hücre tümörü ve yassı hücreli karsinomda inovatif kemoterapötik sağaltımının fark yarattığı; osteosarkomda kombine tedavinin daha uzun sağ kalım süresi sağladığı; TVT sağaltımında kemoterapinin tek başına yeterli olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokemoterapi, Kanser, Kedi, Kemoterapi, Köpek

Cerrahi-veteriner hekimlikKedilerKöpekler+4
Cansu Uraz
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde Aynısefa çiçeği (Calendula officinalis) ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Sunulan çalışmada BALB/c ırkı farelerde aynısefa bitkisi çiçeği ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada yaşları 6-8 hafta arasında değişen, 72 adet BALB/c ırkı erkek fare her grupta 24 fare olacak şekilde 3 çalışma grubuna [AYSEF (aynısefa bitkisi çiçeği ekstraktı, FTS (fizyolojik tuzlu su) ve NEGKON (tedavi uygulanmayan)] ayrıldı. Farelerin sırt bölgesine 4 adet simetrik yara açıldı ve tedaviler topikal olarak her gün uygulandı. Yara alanları milimetrik kağıt ile ölçüldü ve çalışmanın 1., 3., 5., 7. ve 14. günlerinde immünohistokimyasal, biyokimyasal ve genomik analizler için yara dokuları toplandı. Bulgular: Çalışmanın 3., 7. ve 14. gününde çalışma gruplarının yara alanları arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu. Fibroblast sayım değerlerinde çalışmanın 3., 5., 7. ve 14. gününde, makrofaj sayım değerlerinde 5., 7. ve 14. gününde gruplar arası istatistiksel anlamlı farklar bulundu. Çalışmanın 3., 5. ve 7. günlerinde çalışma gruplarının hidroksiprolin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu. MDA ve TAS düzeylerinde 14. günde, TOS ve OSİ düzeylerinde 3. günde, GPx düzeylerinde 3. ve 14. günde, FGF düzeylerinde ise 7. ve 14. günde çalışma grupları arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu. MPO, IL-6, GM-CSF, MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde çalışmanın 3., 5., 7. ve 14. gününde, TNF-α düzeylerinde 7. ve 14. gününde, IL-1 düzeylerinde ise 3., 5., 7. gününde çalışma grupları arasında farklar bulundu. MMP-2 ve MMP-9 gen ekspresyonunda çalışmanın 3., 5., 7. ve 14. gününde çalışma grupları arasında istatistiksel anlamlı farklar bulundu. Sonuç: Ekstraktının yara iyileşmesinde planimetrik, immünohistokimyasal, biyokimyasal ve genomik bulgulara göre alternatif bir tedavi olduğu kanaatine varılmıştır.

Genel cerrahiTopikal tedaviTıbbi bitkiler+2
Yalçın Alper Özturan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde tükürük pH'sı ile diş ve diş eti hastalıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi

edilmiştir. Kediler yaş gruplarına, yavru (n= 61) genç (n= 149) yetişkin (n= 97) ve yaşlı (n=20) olarak ayrılmış ve incelenmiştir. Kuru mama ile beslenmenin (n=191) karışık mama (n= 136) ile beslenmeye göre daha fazla tercih edildiği belirlenmiştir. İçme suyu tüketen kedilerin (n=183), çeşme suyu tüketen kedilerden (n=144) daha fazla olduğu belirlenmiştir. Çalışmada kedilerde sırası ile en fazla gingivitis (n=620), periodontitis (n= 230), plak oluşumu (n=)173), kalkulus (n=84) ve diş aşınması (n= 36) olduğu tespit edilmiştir ve toplamda 1143 hastalık tanısı konmuştur. Hastalıkların yaş ilerledikçe arttığı belirlenmiştir. Hastalık tespit edilen kedilerde klinik bulgu olarak halitozis ve yeme güçlüğü olması dikkat çekmektedir. Halitozis tüm hastalıklarda beklenenin üzerinde görülmüştür, yeme güçlüğü ise stomatitis hariç tüm hastalıklarda beklenenin üstündedir. Diş aşınması (n=17) ve plak oluşumu (n=89) kanin dişte, gingivitis (n=268) premolar dişte, kalkulus (n=41) ve periodontitis (n=117) en fazla molar dişte tespit edilmiştir. Yaş gruplarına göre tükürük pH ortalaması erkek yavru kedilerde düşük bulunmuştur. Erkek ve dişi kedilerin tükürük pH'sı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Hastaların beslenme şekline bağlı tükürük pH'sı incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Kuru mama tüketen erkek yaşlı kedilerin tükürük pH'sı karışık mama tüketen erkek yaşlı kedilere göre düşük bulunmuştur. Karışık mama ile beslenen erkek yaşlı kedilerin tükürük pH'sı yüksek bulunmuştur. İleri yaştaki kedilerin tükettikleri suyun, bu kedilerin tükürük pH değerlerine daha fazla etkisi olabileceği belirlenmiştir. İçme suyu tüketen yetişkin kedilerin tükürük pH'sı, çeşme suyu tüketen yetişkin kedilere göre yüksek bulunmuştur. Çalışmaya dahil edilen tüm kediler dikkate alındığında sedasyon ve/veya anesteziye alınan kedilerin tükürük pH değerleri alınmayanlara kıyasla daha düşük bulunmuştur. Hastalık olan ve olmayan kedilerin tükürük pH değerleri karşılaştırıldığında, aralarında bir farklılık tespit edilmemiştir. Sunulan tez çalışmasında erkek yavru kedilerin, erkek genç ve erkek yaşlı kedilere göre daha düşük tükürük pH değerine sahip olduğu belirlendi. Hastalık varlığında erkek yavru kedilerin tükürük pH'sı diğer yaş gruplarına göre düşük, erkek genç kedilerin ise hastalık olamayan yaşıtlarına göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kedi sahiplerinin, kedilerin ağız diş ve diş eti sağlığı ile ilgili verdiği cevaplar ile klinik bulgular arasında düşük düzeyde bir uyumluluk bulunmuştur. Sonuçlar: Sedasyon ve/veya anestezi uygulanan kedilerde tükürük pH değeri düşük bulunmuştur. Cinsiyetler arasında tükürük pH'sında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Hastalık tespit edilen kedilerin tükürük pH değeri ile hastalık bulunmayan kedilerin tükürük pH değeri arasında bir fark bulunmamıştır. Kalkulus tanısı konulan kedilerin tükürük pH değeri daha yüksek bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Kedi, Ağız, Diş, Diş eti, Tükürük, pH

Onur Halıcıoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kestane balının yara iyileşmesi üzerine etkilerininaraştırılması

Apiterapi, arı ürünlerinin tamamlayıcı tedavi olarak kullanılmasıdır. Gün geçtikçe artan antibiyotik direnci göz önünde bulundurulduğunda yara iyileşmesinde antibakteriyel, antiviral ve antifungal özellikleri bildirilen balın yara iyileşmesinde olumlu katkısı olabileceği kanısına varılmıştır. Sunulan çalışmada kestane balının açık yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Yara iyileşme süresi göz önünde bulundurularak çalışma süresi 5 gün olarak belirlenmiştir. Onbeş farenin sırt bölgesinde her farede 2 yara olacak şekilde toplam 30 yara oluşturulmuştur. Onbeş fare rastgele 5' er fare içeren 3 gruba ayrılmıştır. Gruplardan birinde her bir farenin sırtında sol tarafta yer alan yaraya bal jeli, sağ tarafındakine ise kitosan uygulanmıştır. Diğer grupta yer alan her bir farenin sırtında sol taraftaki yaraya bal jeli uygulanırken sağ tarafa herhangi bir uygulama yapılmamış ve kontrol olarak bırakıllmıştır. Son gruptaki farelerin sırtında sol taraftaki yaralara kitosan uygulandı, sağ taraftakilere ise herhangi bir uygulama yapılmamış ve kontrol olarak bırakılmıştır. Böylece bal uygulanan deneme grubunda, kitosan uygulanan grupta ve uygulama yapılmayan kontrol grubunda 10'ar adet yara oluşturulmuştur. Böylece 1 hayvanda Bal jeli/Kitosan, Bal jeli/Kontrol veya Kitosan/Kontrol yaraları elde edilmiştir Bulgular: Yara ölçüm alanları yönünden gruplar arasında 1. gün anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. İkinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerde ise tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (P<0,001). Kestane balı jelinin uygulandığı grupta yara iyileşmesi en hızlı tespit edilmiştir. Kitosan grubunun ise kontrol grubuna oranla daha hızlı iyileştiği belirlenmiştir.

Ömer Kurt
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Rosmarinik asidin yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu araştırma, rosmarinik asit ve kitosanın belirli formülasyonla bir araya getirilerek ortaya çıkan biyoaktif bir kompozit sistem olan jel formunun yara iyileşmesi üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Materyali Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları biriminden temin edilmiş 20–24 haftalık 210-380 g ağırlığında Sprague Dawley ırkı 27 dişi rat oluşturmuştur. Her bir ratın sırt bölgesinde iki adet tam katlı yara oluşturulmuş toplam 54 yara incelenmiştir. Yara iyileşmesinin fizyolojik süreci göz önünde bulundurularak çalışma süresi 6 gün olarak belirlendi. Deney hayvanları üç gruba ayrıldı. Birinci grupta sol yara bölgesine rosmarinik asit – kitosan karışımı (RAC), sağ yara bölgesine kitosan uygulandı. İkinci grupta sol yara bölgesine RAC uygulanırken sağ yara kontrol olarak bırakıldı. Üçüncü grupta sol yara bölgesine kitosan uygulanırken sağ yara kontrol olarak bırakıldı. Tüm ratlar, 10 mg/kg ksilazin ve 70 mg/kg ketamin kombinasyonu ile intraperitoneal (İP) yolla genel anestezi altına alındı. Anestezi sonrası sırt bölgesi tıraş edilerek aseptik koşullar altında hazırlandı ve 6 mm çaplı punch biyopsi aleti kullanılarak tam kat simetrik yaralar oluşturuldu. Deri büzülmesine bağlı ölçüm hatalarını önlemek amacıyla yara çevresine sabitleyici süturlar atıldı. Yara alanlarının, oluşturulduğu andan itibaren belirlenen zamanlarda fotoğrafları çekildi. Elde edilen görüntüler ImageJ programına aktarıldı ve yara alanları poligon yöntemi ile ölçülerek mm² cinsinden kaydedildi. Histopatolojik değerlendirme amacıyla, deneyin 3. ve 6. gününde yara bölgelerinden alınan deri örnekleri formaldehit ile fikse edilerek parafine gömüldü, 4–5 µm kalınlığında kesitler hazırlanarak Hematoksilen-eozin (H&E) ile boyandı ve ışık mikroskobunda incelendi. İstatistiksel analizlerde, gruplar arası ve zamana bağlı değişimlerin değerlendirilmesi amacıyla tekrarlı ölçümlerde varyans analizi kullanıldı; normal dağılım ve küresellik varsayımları ilgili testlerle doğrulandı ve anlamlı farklılıklar için post-hoc analizler uygulandı. Bulgular: Yara bölgelerinde erken dönemde minimal eritem (kızarıklık) ve ödem saptanmış olup, bu bulgular yara iyileşmesinin fizyolojik inflamatuar evresi ile uyumlu değerlendirilmiştir. Topikal uygulamalar süresince hiçbir deney hayvanında belirgin rahatsızlık, ağrı veya ciddi komplikasyona işaret eden davranışsal değişiklikler gözlenmemiştir. Makroskobik değerlendirmelerde, yara iyileşmesinin inflamatuar ve proliferatif evrelerinde gruplar arasında belirgin farklılıklar ortaya çıkmıştır. Kontrol grubunda yara bölgesinde eksüdasyon (akıntı), renk değişiklikleri ve yara alanında genişleme gözlenmiştir. Kitosan uygulanan grupta sınırlı kontraksiyon (büzülme) ve ilerleyen dönemde kapanma hızında azalma belirlenmiştir. RAC uygulanan grupta ise enfeksiyon veya belirgin eksüdasyon bulgularına rastlanmamış; granülasyon dokusunun erken ve düzenli oluşumu ile birlikte çalışmanın 2. gününden itibaren yara alanlarının daha hızlı kapanma eğilimi gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç: Rosmarinik asitin yara iyileşmesini hızlandırdığı ve iyileşme evrelerini olumlu etkilediği gözlemlenmiştir. Yara iyileşmesinde jel olarak kullanımının umut vadeden bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Biberiye, Biyopolimer, Kitin, Yenilenme

BiberiyeBiyopolimerlerKitin+1
Abdulsamet Bilgiç
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hatay bölgesi yabani ve göçmen kuşlarda rehabilite edilen vakaların değerlendirilmesi

Bu klinik retrospektif çalışmada, 2020-2021 yılları arasında Hatay bölgesinde yaralı, hasta ve bakıma muhtaç 54 farklı türde 500 adet yabani kuşa ait tedavi ve rehabilitasyon merkezi demografik verileri değerlendirilmiştir. Demografik Veriler: Yabani kuşların tür bilgileri, mevsime göre geliş dönemleri, kabul nedenleri ve teşhis edilen hastalık dağılımları belirlendi. Ayrıca, tedavi ve rehabilite edilen, doğaya bırakılan, hayvanat bahçesine gönderilen ve ölen kuş sayılarının dağılımları tür gruplarına göre yıl bazında ve iki yıllık olarak değerlendirilmiştir. Yaralı yabani kuşların gerekli klinik ve radyolojik muayeneleri yapıldıktan sonra genel durumlarının düzeltilmesi için tedavilerine başlanıldı. Anamnez, klinik bulgular, radyografik bulgular ve hemogram sonuçlarına göre hastalık tanıları konuldu ve kuşlardaki kırık olgularının dağılımı değerlendirildi. Tür Dağılımları: Tüm gelen yabani kuşların 330 adet (%66)'ini yırtıcı kuşlar, 125 (%25)'ini göçmen kuşlar ve 45 adet (%9)'ini de diğer yabani yerel kuş türleri oluşturdu. Yabani kuşların mevsimsel geliş durumları değerledirildiğinde; 2020 yılı içerisinde 78 (%35,5)' inin yaz, 54 (%24,5)'ünün ilkbahar, 45 (%20,5)' inin sonbahar ve 43 (%19,5)' ünün de kış mevsimlerinde geldiği belirlendi. 2021 yılında ise 92 (%32,8)' sinin ilkbahar, 77 (%27,5)' sinin sonbahar, 59 (%21,1)' unun yaz ve 52 (%18,6)'sinin kış mevsimlerinde geldiği belirlenmiştir. Tüm vakaların geliş sebepleri değerledirildiğinde; vaka sıklığına göre ateşli silah yaralanması (%41,4), göç yorgunluğu/halsizlik (%38,2), öksüz yavru (%7,8), sebebi bilinmeyen nedenler (%4,6), elektrik çarpması (%3), diğer hayvan saldırıları (%2,6), kanat ve kuyruk tüneklerinin kesilmesi (%1,8) ve trafik kazası (% 0,6) olduğu belirlenmiştir. Teşhis edilen hastalıklara göre söylendiği sıra ile vaka sayısı ve % oranları iki yıllık sürede değerlendirildiğinde; 184 (%36,8) kırık, 152 (%30,4) göç yorgunluğu, 44 (%8,8) diğer durumlar (yetim/öksüz kalma vb diğer bilinmeyen), 38 (%7,6) enfeksiyon, 21 (%4,2) paraziter enfestasyon, 15 (% 3,0) yumuşak doku hasarı, 15 (3,0) elektrik çarpması, 9 (%1,8) miyazis, 3 (%0,6) omurga hasarı, 3 (%0,6) kafa travması, 3 (%0,6) kanat ucu ödemi, 2 (%0,4) keratit, 1 (% 0,2) aspirasyon pnömonisi ve 1 (%0,2) artritis olarak belirlenmiştir. Kırıkların kemiklere göre dağılımı söylendiği sıra ile vaka sayısı ve % oranları iki yıllık sürede değerlendirildiğinde en fazla radius ve ulna %57,06 (radius %7,06, ulna %22,28, radius-ulna %27,71) kırıkları, humerus (%21,74), metakarp (%8,69), tibia (%5,43), femur (%2,71), tarsometatarsus (%1,08), phalanx (%1,08), alt gaga (%0,54) ve üst gaga (%0,54) olarak belirlenmiştir. Tedavi yöntemleri değerledirildiğinde 283 (%57) medikal tedavi, 203 (%40) ortopedi ve 14 (%3) yumuşak doku cerrahisi yapıldığı belirleniştir. Toplam 217 vakada uygulanan cerrahi ve ortopedik tedavilerin söylendiği sıra ile vaka sayısı ve % oranları tedavi yöntemlerine göre değerlendirildiğinde; 69 amputasyon (%31,8), 51 bandaj (%23,5), 72 kafes istirahati (%33,18), 6 intramedüller (İM) pin (%2,8), 3 İM pin ve serklaj (%1,4), 2 eksternal fiksasyon (%0,9) ve 14 yara revizyonu (%6,45) olarak tespit edildi. 2020 yılında 220 vakadan 128 (%58,18)'i tekrar doğaya bırakılırken, 6 (%2,72) sı hayvanat bahçesine gönderildi ve 86 (%39,09)'sı ise ölüm ile sonuçlanmıştır. 2021 yılında ise 280 vakadan 144 (%51,42)'ü tekrar doğaya, 5 (%1,78)' i hayvanat bahçesine bırakılırken 131 (%46,78)'i ise ölümle sonuçlanmıştır. Sonuç olarak; Toplam iki yıl boyunca 500 vakadan 272 (%54,4) si doğaya salındı, 11 (%2,2) vaka hayvanat bahçesine bırakıldı ve 217 (%43.4) vakada ölüm şekillenmiştir.

Göçmen kuşlarHatayKuşlar+6
Eren Ceylan
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

İn vivo staphylococcus aureus kaynaklı osteomiyelit modelinde hesperidin'in biyoetkinliğinin araştırılması

Osteomiyelit, tedavisi güç ve ciddi sosyoekonomik problemlere neden olan kemik sağlığını ilgilendiren önemli bir hastalıktır. Çalışmada, in vivo Staphylococcus aureus ilişkili osteomiyelit modelinde hesperidinin biyo-etkinliğinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Erkek Wistar Albino ratlar, rastgele 4 eşit gruba ayrıldı (n=7). Gruplar, Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Sham grubu, Grup 3: Osteomiyelit grubu, Grup 4: Tedavi grubu (Hesperidin+Osteomiyelit) olarak belirlendi. Çalışmada tibial osteomiyelit, tibial krestten açılan bir delikten araşidonik asit ve 1×106CFU-1 bakteri süspansiyonu verilerek oluşturuldu. Tedavi grubundaki ratlara 28 gün boyunca günde 1 kez hesperidin oral gavaj yolla içirildi. Uygulama sonunda tedavinin etkinliği radyografik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik olarak intraosseöz akut inflamasyon, intraosseöz kronik inflamasyon, periosteal elevasyon ve kemik nekrozunun ortalama skorları alınarak değerlendirildi. Kontrol grubunda skor 0, sham grubunda 0-2, osteomiyelit grubunda 9-14, tedavi grubunda ise 2-6 arasındaydı. Biyokimyasal olarak, osteomiyelit deneme modelinde oksidatif stres anlamlı düzeyde arttmış bununla birlikte tedavi amacıyla kullanılan hesperidin uygulanan grupta oksidatif stres anlamlı düzeyde azaldı. Nrf-2 translasyon düzeyleri sham grubunda kontrol grubuna göre % 0,2 oranında artarken, OM grubunda % 26 oranında azaldı, bununla birlikte bu değer, tedavi grubunda osteomiyelit grubuna göre % 42 oranında arttı. NF-κB translasyon düzeyleri sham ve OM gruplarında kontrol grubuna göre sırasıyla % 6 ve % 21 oranında arttı. Bununla birlikte bu değer tedavi grubunda osteomiyelit grubuna göre % 9 oranında azaldı. Radyografik olarak, OM grubu, sham ve kontrol grubu ile kıyaslandığında bileşik skor arttı. Sonuç olarak; Hesperidinin inflamatuar yolaklarda rol alan NF-κB'yi baskılayarak antinflamatuar, Nrf-2'yi arttırarak ise antioksidan etkinlik gösterdi. Aynı zamanda histomorfolojik bulgularda hesperidinin antiinflamatuvar etkinlik gösterdiği de görüldü.Tüm bu bulguların ışığında hesperidinin osteomiyelit tedavisinde potansiyel bir tedavi edici veya hali hazırda tedaviye katkı sağlayabilecek bir ajan olarak kullanılabileceği söylenebilir. Ancak konunun tam aydınlatılabilmesi için daha ileri yöntemlerle araştırmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Hesperidin, Nrf-2,NF-κB, Osteomiyelit, Rat

Hayvan deneyleriHesperidinNRF2+4
Halil İsmail Önal
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00