Forensic medicine
232 theses under this subject heading
Dünya'da ve Türkiye'de kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer (KBRN)-toksikolojik afetlere karşı oluşturulmuş kurumsal yapılanmaların mevzuat ve uygulamalar bağlamında karşılaştırılması
Afetler geçmişten günümüze tarihin her döneminde yaşanmıştır. 21. yüzyıldan itibaren özellikle nüfusun hızla artması ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte küresel çapta doğal ve insan (teknolojik) kaynaklı afetlerin sayısı da geçmişten günümüze kadar artarak devam etmiştir. İnsanlığın ihtiyaçları doğrultusunda yaptığı faaliyetler, doğal ve insan kaynaklı afetlerin artmasına neden olmuştur. KBRN ajanları, verdikleri zararlar ile toplumlar üzerinde derin izler bırakan olaylar olup hava, su ve toprak yolu ile çevreye yayılarak ekosistemde yol açtıkları tahribatın yanı sıra insan sağlığı üzerinde uzun vadeli zararlara neden olmaktadır. Özellikle savaş ve terör olaylarında KBRN ajanlarının potansiyel tehlikelerinden korunmak için her geçen gün KBRN olaylarına karşı alınacak tedbirler ve bilinmesi gereken güncel bilgiler afet yönetiminin önemini artırmaktadır. KBRN kaynaklı zararlar meydana geldiğinde günlük yaşamı olumsuz etkileyeceğinden afet yönetimi içerisinde değerlendirilmektedir. Bu maddeler için afet öncesinde, esnasında ve sonrasında yapılması gereken çalışmalar, canlıların yaşamlarını ve çevreyi korumada oldukça önemlidir. KBRN olayının başladığı andan itibaren yapılacak olan tüm müdahale faaliyetleri etkin bir planlama ile mümkündür. Bu nedenle ülkemiz ve dünya ülkeleri, yaşamış oldukları acı deneyimlerden yola çıkarak kendi afet yönetim sistemlerini oluşturmuştur. Dolayısıyla alınacak tedbirler bölgeden bölgeye farklılık göstermektedir. KBRN olaylarına müdahale edebilmesi beklenen ve istenen ilk ekipler, kamu kurumları ve paydaşlarıdır. KBRN tehlikesi içeren ve oldukça fazla yaşanan bu olaylar, çok kurumlu bir müdahale gerektirmektedir. Bu çalışmada herhangi bir KBRN ajanından kaynaklanan tehlikelerle mücadelede yer alabilecek gerek ulusal gerekse uluslararası oluşturulmuş olan yapılanmalar ve faaliyetleri ile bu kapsamda oluşturulmuş mevzuatların gelişimi incelenmiştir. İncelenen literatür çalışmalarında; KBRN ve toksikolojik afetler ile ilgili oluşturulmuş yapılanmalar konusunda ulaşılan çalışmaların çoğunda genel olarak varılan sonuç; KBRN ajanları, bu maddelere maruz kalma, kontaminasyon ve KBRN olaylarına özel hazırlık ve müdahale gereksinimlerine vurgu yapılmaktadır. Ülkemizde ve dünya ülkelerinde kurumsal yapılanmalar ile ilgili çalışmalara çok az rastlanmakta ve çoğu çalışmada afet yönetimi sistemi ile ilgili çalışmalara ağırlık verildiği dikkat çekmektedir. Tez çalışmamızda olduğu gibi, adli tıp ve adli bilimler öncülüğünde alan çalışmaları yapılarak, uygulamalara ve literatürlere büyük katkı sunulacağını düşünmekteyiz.
Sağlık çalışanlarının hukuki sorumluluğu bağlamında, 2015-2021 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Danıştay Başkanlığı'nda karara bağlanan tıbbi malpraktis (Tıbbi uygulama hatası) davalarının değerlendirilmesi
Tıbbi malpraktis, tüm dünyada birçok sağlık çalışanı için en büyük kaygı nedenlerinden biridir. Yapılan çalışmalar, tıpta uzmanlık alanı ve çalışma sahası seçiminde tıbbi malpraktis kaygısının önemli bir etken olduğunu ve tıbbi malpraktis riski yüksek bölümlerde çalışan sağlık çalışanlarında defansif tıp uygulamalarını daha sık gerçekleştirdiğini göstermektedir. Çalışmamızda Danıştay'ın resmi karar arama sitesi üzerinden arama yaparak, 2015-2021 yılları arasında T.C. Danıştay Başkanlığı'nda karara bağlanan 601 tıbbi malpraktis dava dosyasına ulaşılmıştır. Verileri incelediğimizde; en fazla dava dosyasının 2021 yılında olduğu görülmüştür. Olay tarihi ile davanın Danıştay'a yansıma süresi arasında geçen zaman ortalamasının 9,2 yıl olduğu ve bunun yargıda davanın tamamlanması için öngörülen hedef sürenin çok üstünde olduğu görülmüştür. Şikayet konusu branşları incelediğimizde sırasıyla; kadın hastalıkları ve doğum (%24,3), acil tıp (%15,4) ve genel cerrahi (%11,2) branşlarının ilk üç sırayı aldığı görülmüştür. Bu branşların, hekimler tarafından tercih edilirliğinin azaldığının en önemli göstergesi Tıpta Uzmanlık Sınavlarında azalan puanları ve boş kalan kontenjanları olmaktadır. En fazla tıbbi malpraktis şikayeti gerçekleşen sağlık hizmet sunucusu, Devlet Hastaneleri (%44,3) olarak saptanmıştır. Devlet Hastanelerini, %21,4 ile Eğitim Araştırma Hastaneleri ve %19 ile üniversite hastanelerinin takip ettiği görülmüştür. Danıştay tarafından bozma kararı verilen olgular incelendiğinde en sık bozma kararının, bilirkişi raporundaki eksiklikler / yetersizlikler olduğu görülmüştür. Bilirkişi raporları talep edilen kurumları değerlendirdiğimizde, tüm raporların %80,6'sının Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlendiği tespit edilmiştir. Adli tıp uzmanlarının birçoğunun üniversitelerde istihdam edilmesine ve bu üniversitelerimizin birçoğu diğer branşlarda da son derece başarılı akademisyeni bünyesinde barındırmasına rağmen mahkemelerin, bilirkişi raporlarını ATK'dan talep etme eğiliminde olduğunu gördük. Akademik anlamda yetişmiş insan gücünün verimli kullanılması adına, mahkemelerin üniversitelerden talep ettiği bilirkişi rapor sayıları artırılmalıdır.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine başvuran iş kazalarının demografik özellikleri
İş sağlığı ve güvenliği ve iş kazaları uzun zamandır bilinen tanımlardır. Buna rağmen ülkemizde meydana gelen ölümlü iş kazası oranları gelişmiş ülkelere göre daha fazla görünmektedir. Bunun yanı sıra iş kazaları adli süreçlerdir ve hekimlere de tuttukları adli rapor ile önemli bir görev düşmektedir. Çalışmamızın amacı Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine 01.01.2020 ile 01.01.2021 tarihleri arasında başvuran 235 iş kazası vakasının demografik özelliklerini, kazaların oluş mekanizmalarını, klinik süreçlerini ve adli rapor sonlanımlarını inceleyerek iş sağlığı ve güvenliği için önerilerde bulunmak ve acil hekimlerinin dahil oldukları bu klinik ve adli süreçler hakkında bilgi verebilmektir. Çalışmamıza dahil olan 235 vakanın yaş ortalaması 33,910,9 şeklindedir. Erkeklerin sayısı 192 (%81,7), kadınları sayısı 43'tür (%18,3). En çok iş kazası gelişen vardiya 125 vaka (%53,2) ile gündüz vardiyasıdır. İş kazası mekanizmalarından en sık görüleni %47,2 (n=111) oran ile iş makinesi/aleti sebebiyle olan yaralanmalardır. Acil servise iş kazası nedeniyle başvuran vakaların en sık yaralanma bölgesi %38,2 (n=90) oran ile üst ekstremitedir. İş kazası sebebiyle acil servise başvuran vakalara en sık konulan tanı %34,9 (n=82) oran ile basit yumuşak doku travmasıdır. Vakaların 213'ünde (%90,6) hayati tehlike yokken sadece 3'ünde (%1,2) hayati tehlike vardır. Vakaların 145'inin (%61,7) travmalarının BTM ile giderilebileceği, 42'sinin (%17,9) BTM ile giderilemeyeceği belirtilmiştir. Acil servise iş kazası ile başvuran 235 vakanın %92,3'ü (n=217) taburcu edilmişken, %4,3'ü (n=10) ilgili servislere yatırılmış, %0,4 hasta (n=1) hasta ise hayatını kaybetmiştir. Çalışanların yaptıkları işin riskleri hakkında belli aralıklar ile eğitimler alması ve koruyucu önlemler alınması iş kazalarının önüne geçebilir. Hekimler basit tıbbi müdahale ile giderilemez durumları ilgili branşlara konsülte etmeye daha yatkındırlar. Adli süreçler için mevcut durumdaki hayati tehlike durumu, mevcut BTM ile giderilme durumu ve rapor sonlanımı oldukça önemlidir. Acil servis hekimleri ve adli tıp uzmanlarının beraber yapacakları eğitimler ile adli rapor yazım standardı oluşturulması gereklidir.
Adli bilimlerin adli toksikoloji alanında yapılan çalışmalarında iş sağlığı ve güvenliği açısından risklerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi
Adli bilimlerin alt dallarından biri olan adli toksikoloji; toksikoloji biliminin ve esaslarının hukuki alanlarda kullanılmasıyla davaların aydınlatılmasında önemli rol oynamaktadır. Yargıya intikal etmiş çoğu vakada canlı veya ölü şahıslardan alınan biyolojik materyaller ile delil niteliğinde olan diğer materyallerin toksikolojik analizlerinin yapılması soruşturmanın seyri açısından oldukça önem arz etmektedir. Soruşturmanın başından sonuna kadarki süreçte, birçok çalışan delil niteliğinde olan materyallerden ve toksikolojik analizlerin gerçekleştirildiği çalışma ortamından kaynaklanan biyolojik, kimyasal, fiziksel, psikososyal ve ergonomik risk etmenleri ile karşı karşıya kalmaktadır. Adli toksikoloji alanındaki risklerin iş sağlığı ve güvenliği açısından değerlendirildiği bir çalışmanın literatürde yer almaması, çok tehlikeli sınıfta yer alan adli toksikoloji laboratuvarlarına kılavuzluk edecek, iş sağlığı ve güvenliğinin önemini belirten ve alınması gereken önlemleri içeren bir kaynak oluşturmak yapılan bu tez çalışması ile hedeflenmiştir. Bu çalışmanın amacı; adli toksikoloji laboratuvarlarında iş sağlığı ve güvenliği açısından karşılaşılabilecek tehlikeleri belirlemek ve bu alanda çalışanların daha sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışabilmesi adına adli toksikoloji laboratuvarlarında yapılan çalışmalara özgü riskleri değerlendirmektir. Bu kapsamda Adana Adli Tıp Grup Başkanlığı Kimya İhtisas Dairesinde yer alan adli toksikoloji laboratuvarlarının Fine-Kinney yöntemiyle risk değerlendirmesi yapılmıştır. Ayrıca Adana ve Mersin illerinde adli toksikoloji alanındaki çalışmalara yaptığı iş ile katkı sağlayan otopsi teknikerleri, laborantlar, biyologlar, kimya teknikerleri, kimyagerler, kimya mühendisleri, doktorlar, evrak işleri sorumluları, temizlik personelleri gibi meslek gruplarından oluşan 60 kişi ile yarı yapılandırılmış soru formu kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle gönüllülük esasına uygun şekilde görüşülmüş, iş sağlığı ve güvenliği hakkındaki tutum, görüş ve önerileri alınmıştır. Anahtar kelimeler: İş sağlığı ve güvenliği, Adli toksikoloji, Risk değerlendirmesi
Adli bilimlerde, vakaların aydınlatılmasında önemli olan bazı biyolojik sıvıların tür ve özelliklerinin analizinde nanopartikül kullanılması ve raman spektroskopinin etkinliğinin araştırılması
Adli bilimlerin önemli yönlerinden biri de olay yerinden sağlıklı bir şekilde kanıt elde edilmesidir. Bunlar çok çeşitli olup özellikle vücut sıvıları (kan, ter, idrar, semen, saliva vb), adli tıp araştırmaları için en önemli kanıtları oluşturmaktadır. İncelenen alanda bulunan lekenin meyve/sebze suları dahil herhangi bir organik/biyolojik sıvı mı yoksa bir canlıya ve en nihayetinde de bir insana ait vücut sıvısı olup olmadığının belirlenmesi, ardından bunun tanımlanması ve niteliklerinin belirlenmesi çok değerlidir. Vücut sıvılarının kanıt teşkil edecek aşamaya getirilmesi ve bunun çok kısa sürede yapılması hem olayın çözümlenmesinde hem de adaletin doğru işlemesinde ve sonuçlandırmasında önemli bir yer tutmaktadır. Adli tıpta yapılan testlerin numuneyi tahrip etme durumu, test sürelerinin uzun zaman alması, olay yerinde bilinmeyen bir lekenin karakterizasyonunda zorlukların olması, kısacası konvansiyonel yöntemlerin çoğu kez yetersiz kalması bilinen bir durumdur. Doktora tez çalışması kapsamında vücut sıvılarının analizinde yetersiz görülen konvansiyonel yöntemlerin yerine, farklı nanoteknolojik analiz yöntemlerinden yararlanılarak Raman ve Yüzey Zenginleştirilmiş Raman Spektroskopi (SERS) ile çok küçük miktarlardaki kanıt materyallerinden, kısa sürede, sağlıklı tespit ve teşhis yapılmasının sağlanması amaçlanmıştır. Literatürde vücut sıvılarının ve benzer fiziksel özellikteki sıvıların Raman ve SERS spektrumlarının ayrı ayrı incelendiği çalışmalar bulunmakla birlikte, bu sıvıların karmaşık bir halde olduğu durumları gösteren bir çalışma görülmemiştir. Bu tez çalışmasında idrar, kan, saliva ve semen numuneleri ile bunlara benzer fiziksel özelliklere sahip sebze/meyve sularının karıştırıldığı durumlarda tespit edilebilirliği için SERS yöntemi geliştirilmesi hedeflenmiştir. Raman ve SERS analizleri 785 nm dalga boyunda lazer kaynağa sahip Raman mikroskobu ile gerçekleştirilmiştir. Sinyal zenginleştirme için altın nanoçubuk (AuNR) ve gümüş nanopartikül (AgNP) kullanılmış, güçlendirme seviyeleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, biyolojik sıvıların kendilerine benzer fiziksel özellikteki sıvılarla karıştıklarında SERS ile tespit edilebileceğini göstermiştir. Ayrıca, AuNR ve AgNP'nin SERS spektrumlarında sinyal şiddetlerini önemli ölçüde arttırdığı ortaya koyulmuştur. Geliştirilen yöntem sayesinde karmaşık bir olay yeri incelemesinde biyolojik sıvıların tespiti için doğru sonuç veren, hızlı, tahribatsız ve maliyet etkin bir yöntem geliştirilmiştir. Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından desteklenmiştir.
Farklı yüzeyler üzerindeki semen lekesi yaşının ATR-FTIR spektroskopisi ile tespiti
Adli tıp pratiğinde cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlarda olay yerlerinde tespit edilen semen lekesi soruşturmanın çözümlenmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Semen lekesi analizleri, suçlunun kimliği ve olayın gerçekleşme zamanı hakkında bilgi vermektedir. Özellikle semen lekesi yaşının tayinine dair literatürde mevcut olsa da bu çalışmalar adli tıp pratiğinde rutin uygulamaya girmemiştir. Bu çalışmalarda pratik-yöntemsel zorluklar ve fiyat-fayda dengesizliği dikkati çekmektedir. Mevcut yöntemlerin hemen hepsi olay yerlerinden elde edilen materyale zarar verip ileri incelemeye engel olmaktadır. Bu çalışmamızda hem pratik, ucuz, uygulaması kolay, hem numuneye zarar vermeyen bir yöntem geliştirmek adına; olay yerlerinde bulunması muhtemel 7 farklı solid yüzey (ahşap, cam, deri, fayans, karton, metal ve plastik) üzerinde semen lekesi oluşturarak 2 aylık süreç boyunca farklı zaman aralıklarında ATR-FTIR Spektroskopisi ve kemometrik analizler (PLS-DA) ile ölçümler gerçekleştirdik. Tüm yüzeylerde zaman aralıkları 0-24. saat, 2-6. gün ve 1-8. haftalar olmak üzere 3 farklı gruba ayrılmıştır. Elde edilen spektral verilerin "PLS-DA" kemometrik yöntemiyle değerlendirilmesi sonucunda yönteminin başarısı "EFR" oranı ile belirlenmiş olup bu oran; yöntemin doğruluğunu test etmek amacıyla metoda sunulan bir validasyon verisinin ne kadar başarı oranı ile doğru gruplandırılabildiğini göstermektedir. "EFR" değeri ahşap, cam, karton, metal ve plastik yüzeyler için oluşturulan yukarıda bahsedilen her üç zaman aralığında da %100 olarak bulunurken, deri ve fayans için sırasıyla en düşük %99,94 ve %99,95 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak ATR-FTIR spektroskopisinin kemometrik yöntemler eşliğinde farklı yüzeyler üzerinde bulunan semen lekesinin tanınması ve lekenin yaşının tayininde uygun bir yöntem olarak kullanılabileceği gösterilmiştir
Ani bebek ölümü sendromu şüphesi olan olgularda akciğer dokusunda bulunan megakaryosit sayılarının değerlendirilmesi
Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), 8 ila 365 günlük bebeklerin ani ve açıklanamayan ölümü olarak tanımlanmakta olup gelişmiş ülkelerde yaşamın postneonatal ölümlerin en yaygın nedenidir. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, altta yatan kardiyak aritmojenik mekanizmalar predispozan faktörler olarak son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Akciğer dokusunda alveol kapiller lümeninde bulunan megakaryositler (MK) şok durumlarında nihai emboli olarak kabul edilmektedir. Şok durumunda ölen erişkinlerdeki ölüm sonrası bulgulara ilişkin olarak, sadece uzun süreli şok durumunda akciğer dokusunda artan sayıda MK bulunacağı bilinmektedir. Genel patolojide yaygın kabul gören bu bilgiden hareketle, çalışmamızda ABÖS şüphesi olan olguların alveoler kılcal damarlarında bulunan MK sayısını tespit ederek, şok tablosu meydana gelip gelmediği ve ne ölçüde meydana geldiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. ABÖS şüphesi olan 35 vaka (kız=10; erkek=25; ortalama yaş=3,11 ay) akciğerlerin alveolar kapillerlerinde MK varlığı açısından retrospektif olarak araştırıldı. ABÖS şüphesi olan vakalardan alınan akciğer örnekleri mikroskobik olarak incelendi ve toplam 25 alanda (200x) alveoler kılcal damarların lümeninde bulunan MK'ler sayıldı. Suffokasyon yoluyla öldüğü bilinen 3 kontrol vakası ile ABÖS harici doğal sebeplerle öldüğü bilinen 24 kontrol vakası da karşılaştırma amacıyla incelendi. Şüpheli ABÖS vakaları arasında örneklerin %57'sinde (20 vaka) MK bulunmadı. Vakaların %17'sinde (6 vaka) yalnızca 1 MK, vakaların %17'sinde ise (6 vaka) 2 MK görüldü. Örneklerin %8,5'inde MK sayısı 2'den fazlaydı. ABÖS ve kontrol grubundaki vakaların MK varlığı oranları ve MK sayıları arasında istatistiksel fark bulunmadı. Çalışmamızdaki bulgular, akciğer dokusunda megakaryosit eksikliğinin, ABÖS'ün kardiyak aritmi nedeniyle ölüm gibi agonal dönemin çok kısa olduğu ani bir ölümden kaynaklandığı hipoteziyle tutarlı bulunmuştur. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu ilişkinin net bir şekilde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır.
Türk ve Fin popülasyonlarında farklı diş yaşı tahmini yöntemlerinin doğruluğunun karşılaştırılması
Çocuklarda yaş tayini çocuk diş hekimliği, ortodonti, endokrinoloji gibi alanlarda çok sık kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı Demirjian ve Cameriere yöntemlerinin Türk ve Fin çocuklarda doruluğunu karşılaştırmaktır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ve Oulu Üniversitesi Endodonti, Karyoloji ve Pedodonti bölümüne tedavi amacıyla başvurmuş olan, 1 Haziran 2019 ve 31 Aralık 2019 Tarihleri arasında teşhis ve tedavi amacıyla panoramik grafisi alınmış 6-15 yaş aralığındaki çocuklar dahil edilmiştir. İki popülasyon için Demirjian ve Cameriere yöntemleriyle ölçümler yapılmıştır. Tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki ortalama farkın karşılaştırılması için bağımlı örneklem t testi kullanılmıştır ve iki ortalama arasındaki fark %95 güven aralığı kullanılarak analiz edilmiştir. Gruplar arasındaki fark p <0.05 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kronolojik yaş ile tahmini yaş arasındaki korelasyonu tahmin etmek için korelasyon katsayıları kullanılmıştır. Türk ve Fin çocukların toplam verileri karşılaştırıldığında Demirjian Yöntemi ile elde edilen tahmini yaş ve kronolojik yaş arası farklar Türk çocuklarda; Cameriere Yöntemi ile elde edilen tahmini yaş ve kronolojik yaş arası farklar Fin çocuklarda daha çok bulunmuştur. Fin çocuklarda kronolojik yaş ve tahmini yaş arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunduğundan, Fin popülasyonuna özgü regresyon modeli oluşturulmuştur. Yeni formül ile erkek çocukların %78.1'inde, kız çocukların %81.4'ünde tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki fark 1'den az bulunmuştur. Türk popülasyonunda Cameriere ile Demirjian yöntemleri karşılaştırılmış, iki cinsiyet için de Cameriere Yöntemi daha başarılı bulunmuştur.
İntihar vakalarında kan örneklerinde ağır metal ve element düzeylerinin değerlendirilmesi
İntihar girişimi ve intihar eylemi sonucunda ölüm adli tıp uygulamalarında sıkça karşımıza çıkmaktadır. İntihar davranışı, son yıllarda gelişmiş ülkelerde azalma eğiliminde olsa da küresel bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle intiharın patofizyolojisi ile ilgili birçok çalışma yapılmaktadır. Yapılan bazı çalışmalarda intihar davranışı ve intihar davranışına yol açabilecek patolojiler ile genetik, toksikolojik, edinsel ve nörobiyolojik nedenler arasında ilişki olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada, nörobiyolojik mekanizmalar üzerinden etki ederek inflamasyona yol açan ve birçok hastalığın patogenezinde rol oynayan ağır ve esansiyel metaller ile intihar davranışı arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi, postmortem kan ağır metal düzeyinin prediktör faktör olarak kullanılıp kullanılamayacağının tespiti amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 2016-2017 yıllarında otopsileri yapılmış; imha edilme aşamasındaki şahit numuneleri arasından; 18 yaşından büyük, Evre II ve üzeri çürüme bulguları gösteren vakalar ile fethi kabir vakaları örneklem grubu dışı bırakılarak; ve savcılık dosyalarında ölüm nedeni intihar olarak belirlenmiş 75 vaka ile, kontrol grubu olarak yine savcılık dosyalarında ölüm nedeni intihar dışı nedenlere bağlanmış ve çalışma grubu ile eşlenmiş demografik ve postmortem evreleme özellikleri olan 45 vaka çalışmaya dahil edilmiştir. Her bir vaka için ayrı ayrı mor kapaklı ve kırmızı kapaklı tüplerde yer alan kan örnekleri kullanılmıştır. ICP-MS cihazı kullanılarak kan ve plazma örneklerinde Krom (Cr), mangan (Mn), kadminyum (Cd), antimon (Sb), kurşun (Pb), bakır (Cu), çinko (Zn), selenyum (Se), molibden (Mo), kobalt (Co), arsenik (As), nikel (Ni), civa (Hg) metal düzeyleri değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, çalışmaya dahil edilmiş tüm bireylerde şehir merkezinde yaşayan kişilerin daha yüksek düzeyde ağır metale maruz kaldıklarını, kadminyum ve civa değerlerinin kırsal bölgede yaşayan kişilere göre daha anlamlı düzeyde yüksek olduğunu ve intihar ederek öldüğü belirlenen vakaların analiz sonuçlarında Cu, Zn, Mo, Co, As değerlerinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu göstermiştir. Literatürde, çoğunlukla vaka sunumu şeklindeki çalışmalarda, birçok ağır metal ve intihar davranışına neden olan psikiyatrik hastalık arasında ilişki olduğu belirtilmekle birlikte çalışmamızda Cu, Zn, Mo, Co ve As düzeylerinin intihar vakalarında anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda, intihar açısından orijin tespitinde sorun yaşanan olgularda, postmortem kan ağır metal düzeylerinin bir ikincil gösterge/prediktör olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Kan ağır metal düzeyleri ile intihar arasındaki ilişkinin net şekilde ortaya konabilmesi için daha yüksek sayıda, değişken havuzu genişletilmiş vaka serisi çalışmalarına ihtiyaç olduğu değerlendirilmiştir.
Cameriere yaş tayini metotları kullanılarak tahmin edilen yaşın kronolojik yaş ile karşılaştırılması
Adli tıpta, radyografiler üzerinden dental ve iskeletsel yaş tespiti için çeşitli yöntemler mevcuttur. Ancak bu teknikler farklı coğrafyalar ve ırklarda değişken oranlarda başarılı sonuçlar sunabilir. Bu çalışmanın amacı, Cameriere ve ark.' nın yaş tespiti metotlarının, Uşak ili'nde dört farklı grup için uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Açık apeks yöntemi için 5-15 yaş arası bireylere ait 200, üçüncü molar için 14-22 yaş arası bireylere ait 200 panoramik radyografi; kanin için 22-78 yaş arası bireylere ait 200 periapikal radyografi ve servikal vertebra için 7-18 yaş arası bireylere ait 200 sefalometrik radyografi retrospektif olarak incelenmiş ve regresyon modeli oluşturulmuştur. Açık apeks tekniği için oluşturulan yeni formülün açıklayıcılık katsayısı %61,7 (R 2 = %61,7) olarak hesaplanmıştır. Üçüncü molar tekniği için elde edilen formülün açıklayıcılık katsayısı %45,9 ' dur. Kanin dişlere ait olan teknik için oluşturulan formülün kronolojik yaşı tahmin etmede, kadınlar ve erkekler için değerlendirildiğinde yetersiz olduğu sonucuna ulaşılmıştır. (P> 0, 05). Servikal vertebra yöntemi için elde edilen formül, ortalama 1,97' lik bir tahmin hatası ve %21,5 oranında açıklayıcılık katsayısı ile başarılı kabul edilmiştir. (R 2 = %21,5). Sonuç olarak Cameriere ve ark.'nın açık apeks yöntemi Türk popülasyonu için uygulanabilir bir yöntemdir. Üçüncü molar diş üzerinden yapılan ölçümlere dayanan ikinci teknik, yaş tespiti için geçerlidir; ancak kesin sonuçlar için farklı metotlar ile kombine edilmesi önerilir. Üçüncü teknik Türk popülasyonu için, yazarlar tarafından önerilen biçimde uygulandığında yaş tahmininde yetersiz bulunmuştur. Dördüncü grup için, dördüncü servikal vertebralar üzerinden yapılan ölçümlere dayanan teknik geçerli bir metottur; fakat istatistiksel analiz regresyon analizi yerine yazarların önerdiği biçimde yapılırsa daha doğru sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.
Olay yeri incelemelerinde bulunan sakızdan alkol analizi ve değerlendirilmesi
Adli olaya karışan bir kişinin olay sırasında alkollü olup olmadığının tespiti adli tıp uygulamalarında sıklıkla karşılaşılan ve güncelliğini en çok koruyan konuların başında gelmektedir. Bir kişinin alkollü olup olmadığının tespitinde kan, tükürük, idrar ve saç gibi materyaller halihazırda kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında alkollü bir kişinin çiğnediği sakızdan alkol tespiti ile geçmişe yönelik kan ve tükürük alkol miktarının tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 21 erişkin ve sağlıklı gönüllü, alkol miktarı 1 g/kg olacak şekilde alkollü içeceği 15 dakika içerisinde tüketmiş ve belirli zaman aralıklarında kan, tükürük, idrar ve çiğnedikleri sakızlar analiz için alınmıştır. Örnekler alınır alınmaz analiz için hazırlanmış, aynı gün analiz edilmeye çalışılmış, aynı gün analiz edilemeyen örnekler +4 °C'de en fazla 1 gün saklanmış ve sonrasında analiz edilmiştir. Alkol tespiti için Headspace-Gaz Kromatografisi cihazı kullanılmıştır. Yapılan analiz sonucunda 1.,2, 4., 6., ve 8. saatlerde sakızdan alkol tespiti yapılabildiği, 2. saat hariç olmak üzere tüm bu saatlerde sakızdaki alkol miktarları ile aynı saatlerdeki kan ve tükürük alkol miktarlarının korele olduğu bu korelasyon kullanılarak sakızdaki alkol miktarından kan ve tükürükteki alkol miktarının tespit edilebileceği gösterilmiştir. Alanında ilk olan bu çalışma ile olay yerinde bulunan ya da olay yerinde mevcut olan kişilerden elde edilen sakızın da alkol analizinde alternatif bir numune olarak kullanılabileceği, sakızdan geçmişe dönük kan ve tükürük alkol seviyelerinin tahmin edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Torasik vertebralardaki dejeneratif değişikliklerin değerlendirilmesi ile erişkinlerde yaş tayini
Yaş tayini kimlik tespitinin önemli bir parçasıdır. Yaşayan bireylerde, ölmüş kişilerin kimliklendirilmesinde ve iskelet kalıntılarında yaş tayini gerçekleştirilmektedir. Adli nedenlerle, tıbbi endikasyon dahilinde veya arkeolojik çalışmalarda yaş tayini gerekmektedir. Adli bilimler ve tıp bilimleri alanında özellikle adli tıpta yaş tayini işlemi gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada yaşayan erişkin bireylerde, torasik omurganın çeşitli dejeneratif özellikleri incelenerek yaş tayini yapılması amaçlanmaktadır. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Radyoloji Anabilim Dalı tarafından 01/01/2022 ile 16/05/2022 tarihleri arasında Toraks BT (Bilgisayarlı Tomografi)'si çekilen olguların görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Tetkik sırasında yaşı 20-79 arasında olan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Vertebrada patolojik lezyon, vertebra travma öyküsü veya cerrahisi, konjenital anomali, kalça, pelvis, alt ekstremite deformiteleri, komorbid nörolojik patolojisi (SVO, nöropati), lipodistrofi varlığı, malignansi öyküsü, romatolojik hastalık öyküsü, immün yetmezlik tanısı, uzun dönem steroid kullanım öyküsü, sistemde kayıtlı obezite veya osteoporoz tanısı olanlar çalışma dışında bırakılmıştır. Olguların BT görüntülerinden osteofit dejenerasyonu, faset eklem dejenerasyonu, disk dejenerasyonu, vertebra yükseklik kaybı, vertebra dansitesi, paraspinal kasların kesit alanı ve paraspinal kas dansitesi, bağ (ligament) ossifikasyonu ve kifoz açısı incelendi. İfade edilen parametrelerden otuz iki değişken elde edilmiş olup değişkenler cinsiyetler ve yaş grupları arasında incelenmiştir. İşlem karakteristik eğrisi analizi ile anlamlı değişkenler için eşik değerler belirlendi. Değişkenler Tek değişkenli ve Çok Değişkenli Lineer regresyon modeli ile değerlendirilmiştir. Regresyon modelini değerlendirmek için Standart Hatası (SEE), Determinasyon Katsayısı (R2 ) ve Ortalama Mutlak Hata (MAE) hesaplandı. Olguların yaş ortalaması 49,50±17,35 olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde osteofitin maksimum evresi (L maks), ileri osteofit evrelerinin toplamı (L2-5) ve köprüleşme (M3) daha fazla bulunmuş, diğer değişkenlerden ise disk dejenerasyonu sayısı, bağ ossifikasyonu, paraspinal kas hacmi ve genel olarak kas dansitesi erkeklerde yüksek bulunmuştur. Kadınlarda ise ileri faset artroz değeri (Faset2-3) daha yüksek bulunmuştur. Her iki cinsiyette de değişkenler yaş grupları arasında anlamlı farklılık göstermiştir. Yaşla birlikte dejeneratif değişikliklerin arttığı bulunmuş, yaşla korelasyonu en yüksek erkeklerde L Toplam (r: 0.846), kadınlarda ise M toplam (r: 0.819) olduğu saptanmıştır. Tek değişkenli regresyon analizinde; erkeklerde L0 değişkenin R2 değerinin 0,714 olduğu ve SEE 9,33 yıl olduğu, kadınlarda ise L0 ve Faset 0 için 0,655 olduğu ve SEE 10,26 yıl olduğu saptanmıştır. Çok değişkenli regresyon analizi Step wise yöntemi ile oluşturulmuş olup erkeklerde çok değişkenli denklemin daha az hataya sahip olduğu tespit edilmiştir. 5 farklı değişkenden oluşan çok değişkenli regresyon denkleminde r2 değeri 0,844 ve SEE 6,91 yıl olarak bulunmuştur. Sonuçlara göre yaşayan erişkin bireylerde osteofit ve diğer değişkenler yaş tayininde geleneksel yöntemlere ek olarak kullanılabilir. Dejenerasyon ile yaş tayini için geniş örneklemlerle yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sosyal çalışmacı ve adli tıp uzmanları gözlemlerine göre çocuk cinsel istismarında ikincil mağduriyetin sebeplerini inceleme
Çocuk cinsel istismarı geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan hayatını etkileyen en önemli hususlardan biri olmaya devam etmektedir. İstismara uğrayan çocukların mağduriyetlerini azaltmak amacıyla kurulan kurumların da mağdur çocuklarda ikincil mağduriyete neden olduğu gözlemlenmektedir. Cinsel istismara uğramış çocukların adli süreç içerisinde deneyimledikleri ikincil mağduriyetin sebeplerini belirlemek ve analiz etmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Araştırmanın özneleri, çocuk izlem merkezleri, adli görüşme odaları, adliye ve Adli Tıp Kurumu'nda cinsel istismara uğramış çocuklarla direkt görüşme sağlayan 110 adet sosyal çalışmacı ve 100 adet adli tıp hekiminden oluşmaktadır. Tez çalışmasına sosyal çalışmacılardan 65 kadın (%59,1) 45 erkek (%40,9) olmak üzere yaşları en az 24 ve en çok 65 olan toplamda 110 kişi katılmıştır. Adli tıp hekimlerinde ise yaşları en düşük 27 en yüksek 59 olan 50'si kadın 50'si erkek olmak üzere 100 kişi katılmıştır. Veri toplama aracı olarak bilgilendirilmiş onam formunun ardından her iki grup için de ayrı ayrı hazırlanmış kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Ayrıca araştırmacı tarafından literatür doğrultusunda ikincil mağduriyet oluşturabilecek risk faktörleri belirlenerek sosyal çalışmacılar ve adli tıp uzmanlarının deneyimlerinden yararlanarak bir kısmının 5'li likert tipi, bir kısmının evet/hayır, çoktan seçmeli ve açık uçlu soruların oluşturduğu anket formu kullanılmıştır. Örnekleme gönüllülük esasına dayalı oluşturulmuş, online ve çevrimiçi şekilde gelişigüzel örnekleme yöntemi veriler toplanmıştır. Katılımcıların bilgileri doğrultusunda frekans analizi, bağımsız örneklem t testi ve chi-square testleri ile analizler tamamlanmış olup, açık uçlu sorular da nitel kapsamda değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kadın ve erkek katılımcılar arasında genel olarak anlamlı farklılıklar sıklıkla bulunamamış olsa da belirlenen ikincil mağduriyet nedenlerinin birçoğunun günümüzde devam ettiği görülmüştür.
Alkol etkisi altındaki bireyin yazısındaki biyometrik verilerin değişimi
Alkolün merkezi sinir sistemine etki ederek harf boyutlarında artışa, şekil bozulmalarına, kelime ve harf aralıklarında dengesizliğe ve okunaklılıkta azalma gibi değişikliklere yol açtığı yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu araştırmanın temel amacı, dijital ortamda alınan el yazısı örneklerinin biyometrik verileri ve statik görünümüne alkol kullanımının etkilerini incelemektir. Bu bağlamda tüm örneklem grubunda, kan alkol düzeyine göre ve cinsiyete göre ayrılmış alt gruplarda da alkol alımı öncesi ve sonrası verilerinin ortalama ve standart sapma değerleri hesaplanmıştır. Wilcoxon Signed-Rank testi ile alkol alımı öncesi ve alkol alımı sonrasına ait biyometrik verilerin istatistiksel analizi yapılmıştır. Ayrıca kadın ve erkek gönüllülerin alkol alımı öncesi ve sonrası alınan yazılarına ait verilerin farkı alınarak Mann Whitney U testi ile aralarında anlamlı bir farklılık olup olmadığının analizi yapılmıştır. Biyometrik veriler ile yapılan tüm bu analizlere ek olarak statik incelemeler çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm örneklem grubunun biyometrik verileri 80 mg/100 dl'nin altında ve üstünde kan alkol düzeyine sahip bireylerin el yazılarını içerecek şekilde ve ayrıca cinsiyete göre gruplara ayrılarak incelendiğinde biyometrik verilerden alkol alımı hakkında en bilgi verici olanların "Temas Halindeki Toplam Yazma Süresi" ve "Temas Halindeki Yazma Uzunluğu" verileri olduğu belirlenmiştir. Bunun alkolün etkisiyle motor koordinasyondan sorumlu beyincik üzerindeki oluşan sorunların serebellar bozukluklulara yol açarak yazıda yassılaşma, harf yüksekliklerinin artışı, yazı kalitesinde bozulma ve yazı aralıklarındaki artışa bağlı olarak gerçekleştiği düşünülmektedir. Genel olarak literatürde alkolün motor performans üzerindeki olumsuz etkilerinin 50 mg/100 ml üzerindeki kan alkol seviyelerinde başladığı ve 80 mg/100 dl'de belirgin şekilde bozulduğu bilinse de bu çalışmanın sonucunda özellikle 80 mg/100 dl alkol seviyesi baz alındığında yazıdaki bozulmaların sadece kan alkol düzeyine bağlı olmadığı aynı zamanda tolerans düzeyi, cinsiyet gibi bireysel faktörlere bağlı olarak da değişebildiğini destekleyen veriler de elde edilmiştir.
Sıçanlarda postmortem kan ve doku örneklerinde etil klorid düzeylerinin araştırılması
Uçucu madde olan etil klorid (kloroetan, C2H5Cl) geçmişte genel anestezik olarak da kullanılmış olup günümüzde ise soğuk sprey formunda lokal anestezik olarak tıbbın birçok alanında (diş hekimliği, ortopedi, spor hekimliği vb..) yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu spreylerin ucuz olması ve kolaylıkla satın alınabilmesi, kötüye kullanımını kolaylaştırmaktadır. Poşetin içindeki gazın solunması yolu ile kötüye kullanımı en yaygın kullanım şeklidir. Çalışmamızda; sıçanlarda inhaler olarak etil klorid içeren soğutucu sprey kullanımına bağlı postmortem dönemde, kan ve doku örneklerinin Gaz Kromatografisi-HeadSpace (GC-HS) yöntemi kullanılarak, etil klorid düzeylerinin toksikolojik açıdan araştırılması amaçlanmakta olup, çalışmamız bu alanda yapılmış literatürdeki ilk çalışma olması bakımından önem taşımaktadır. Deney protokolüne uygun kabin içine yerleştirilen 30 adet sıçan, 13650 ppm'lik etil klorid solutularak sakrifiye edilmiştir. Postmortem 0, 2, 4, 6 ve 12. saatler olmak üzere 5 zaman noktasında 30 adet sıçanın otopsisi yapılmıştır. Deneklerden sırasıyla kalp kanı, akciğer, karaciğer, böbrek üstü yağ doku, böbrek, kas ve beyin dokuları toplanmıştır. Sıçanlarda doku farkı gözetmeksizin ölçülen etil klorid düzeylerinin postmortem saatlerdeki ortalama düzeyinin; 2. saatte en üst seviyeye ulaştığı, sonrasında 6. saatte oldukça azalarak 0. saatte yapılan ölçüm seviyesine gerilediği tespit edilmiştir. Postmortem etil klorid seviyesi 0, 2, 6 ve 12. saatlerde en fazla akciğer dokusunda tespit edilmiştir. Dokularda ve kanda postmortem etil klorid düzeylerinin zamana bağlı değişimi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ancak, her bir zamanda postmortem örnekler ayrı ayrı karşılaştırıldığında akciğer dokusundaki etil klorid seviyesinin, sadece 4. saatteki karaciğer dokusu hariç diğer tüm örneklerde en yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Ayrıca akciğer dokusunda 2-4 saat aralığında etil klorid düzeyinde farklılık olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma, etil klorid inhalasyonuna bağlı meydana gelen ölümlerde, otopside etil klorid tespiti için akciğer dokusunun en iyi örnek alınabilecek doku olduğunu ve etil kloridin dokuda tespit edebilmek için 6. saatin sonuna kadar analiz yapılmasının gerektiğini göstermiştir.
Doğal ve yapay yaşlandırılmış belgelerdeki tükenmez ve jel kalem mürekkeplerinin yaş tayininin kimyasal yöntemlerle yapılması ve adli belge incelemeleri açısından değerlendirilmesi
Belge üzerine tatbik edilmiş bir yazı veya imzanın yaş tayinini yapabilmek için mürekkep bileşenlerinden olan fenoksietanolün zamana bağlı miktar değişim eğrisi belirlenerek mürekkep yaş tayini çalışmalarına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda; 12 ay boyunca her ay, aynı özellikteki A4 kâğıtlara, aynı kişi tarafından, farklı marka ve modellerde 10 adet mavi ve 10 adet siyah tükenmez, 5 adet mavi ve 5 adet siyah jel kalem ile çizgiler çizilmiştir. Çizgi çizilen kâğıtlar iklimlendirme kabininde %45-55 nem ve 20-23°C'de saklanmıştır. 0-12 aylık arşiv belgelerimiz, fenoksietanol miktar tayini için Gaz Kromatografisi Kütle Spektrometresi (GC-MS) cihazı ile analiz edilmiş olup fenoksietanol miktarlarına göre konsantrasyon-zaman grafiği çizilmiştir. Fenoksietanol miktarının 0 günlük belgelerde diğer aylardan daha yüksek düzeyde olduğu, 1 aylık belgelerde ise fenoksietanol kayıp oranının %90'lara ulaştığı, bu dönemin "hızlı kuruma" evresi olduğu, 2-6 aylık belgelerde ise fenoksietanol kayıp oranının giderek azaldığı, bu dönemin ise "yavaş kuruma" evresi olduğu tespit edilmiştir. Jel kalem mürekkep içeriklerinde ise fenoksietanol tespit edilememiş olup, çözücü olarak farklı bir madde kullanıldığı anlaşılmıştır. Deneyin 2. aşamasında sahtecilik simülasyonu amacıyla 0. gün belgelerimiz, gün ışığını simüle eden 300 watt ampul ile 50 saat ışık, iklimlendirme kabininde 60°C'de 10 saat ve 95°C'de ütü ile 20 saniye ısı ile yapay yaşlandırılmıştır. Işık ile yapay yaşlandırılan belgelerin 6-9 aylık, iklimlendirme kabininde ısı ile yapay yaşlandırılan belgelerin 5-6 aylık, ütü ile yapay yaşlandırılan belgelerin ise 6-7 aylık doğal yaşlandırılmış belgelerdeki fenoksietanol miktarları ile uyumlu olduğu sonucuna varılmıştır. Doğal ve yapay olarak yaşlandırılmış belgelerin oluşturulma tarihi için kesin zaman dilimi belirtmek yerine tahmini zaman aralıkları verilebileceği, fenoksietanol miktarının bir belgedeki yazı ve imzaların oluşturulma zamanının kıyaslamasında kullanılabileceği görülmüş, mürekkep yaş tayini konusunda uçucu bileşenleri, boyar maddeleri ve reçineleri de içeren daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülmüştür.
Geç Osmanlı'dan Erken Cumhuriyet'e adlî tıp ve bilirkişilik
Osmanlı Devleti XVII. yüzyıldan itibaren geleneksel yapıdan kaynaklanan sorunlardan dolayı, bilim ve teknoloji başta olmak üzere birçok alanda Batı'nın gerisinde kalmıştır. Bu durum aynı zamanda değişim ve dönüşüm ihtiyacını ortaya çıkarmış ve kapsamlı bir modernleşme hareketini de beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda Osmanlı modernleşmesinin iki önemli kolu olan tıp ve hukuk alanındaki değişim ve dönüşümler, adlî tıbbın doğuşunu da sağlamıştır. 1841 yılında Sultan Abdülmecid'in izniyle ilk otopsi gerçekleştirilmiş ve buna müteakiben Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliyye-i Şâhâne'de tıbb-ı kanuni dersleri verilmeye başlanmıştır. Modern tıp eğitimiyle eş zamanlı olarak İslam hukukundan bağımsız yeni ceza kanunnameleri yürürlüğe girmiş ve bu kanunnamelerin uygulanacağı Nizamiye Mahkemeleri kurulmuştur. Gerekli tıbbi ve hukuki altyapının oluşmasıyla birlikte adlî tabipler, tıbbi bilirkişi olarak mahkemelerde rol almaya başlamışlardır. Tıbbi bilirkişilerin bilimsel yollarla elde ettikleri deliller mahkemenin gidişatında önemli bir unsur olduğundan dolayı, adlî tıp pratikleri daima denetime tâbi tutulmuş ve iktidarın yönetim araçlarından birisi haline gelmiştir. Bu çalışma kapsamında 1839 ile 1926 yılları arasında adlî tıp ve tıbbi bilirkişiliğin oluşumu, gelişimi ve dönüşümü nitel araştırma yöntemleriyle incelenmiştir. Bu alanda ilk defa adlî tıp, adlî psikiyatri, adlî bilimler ve tıbbi bilirkişilik kapsamlı olarak ele alınmış ve bütüncül bir bakış açısı oluşturulmuştur. Mezkûr dönemde tabipler ve hakimler için kaleme alınan eserler, arşiv belgeleri, mecmualar ve anılardan yola çıkılarak adlî tıp uygulamalarının merkezde ve periferide günlük hayata yansımaları ele alınmıştır. Bununla birlikte adlî psikiyatrinin, adlî tıptan sıyrılması ve ayrı bir uzmanlık alanı olarak ortaya çıkışı örneklerle incelenmiştir. Ayrıca devletin kontrol mekanizmasında önemli bir yer edinen kriminalistik uygulamalarının gelişimi ve adlî bilimlerdeki rolü ele alınmıştır. Araştırmamızın sonucunda ise; adli tıp uygulamaları ilk başlarda tepkiyle karşılaşırken zaman içerisinde halkın kendi lehine kullandığı bir enstrüman haline geldiği, adli tıp tarihinin başarıları olduğu kadar başarısızlıkları da olduğu ama bunun kurumsal tarih yazımına yansımadığı ve tıbbi bilirkişiler mahkemelerde rol almaya başlasalar da söylemlerini kabul ettirmekte zorluk yaşadıkları tespit edilmiştir
Farklı bakteri türlerinin farklı ortam koşullarında kan alkol stabilitesine etkisi
Alkol, uzun yıllardır birçok farklı toplumda yaygın olarak kullanılan ve bağımlılık yapan bir maddedir. Alkolün vücut sıvılarında özellikle de kanda doğru ve hassas olarak analizi adli tıp uygulamalarında önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu analizin doğru ve standardize olması için kan numunelerin alınması ve muhafaza edilmesiyle ilgili yönetmelikler yayınlanmıştır. Ancak zaman zaman kan alma personelinin numune alımı sırasında yeterli özeni göstermemesinden ya da numunelerin hazırlanması esnasındaki özen eksikliğinden dolayı kan numuneleri farklı mikroorganizmalar ile kontamine olabilmekte ya da kan numuneleri uygun sıcaklık ve/veya saklama koşullarında muhafaza edilememektedir. Bu gibi nedenlerden dolayı adli makamlara itirazlar olabilmektedir. Çalışmamızda; kan numunelerini kontamine etme riski yüksek olan ve fermentasyon yapan 3 farklı bakterinin kan alkol konsantrasyonu üzerine etkisi ve ayrıca farklı tüp ve sıcaklık şartları altında bu etkinin nasıl değiştiğinin tespiti amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda gönüllü sağlıklı bir yetişkinden alınan 1 ünite tam kan numunesi, EDTA (Etilendiamintetra-asetat) içeren mor kapaklı ve NaF (Sodyum florür) içeren gri kapaklı tüplere doldurulmuş, sonrasında kan tüplerinin yarısına son etil alkol konsantrasyonu 20 mg/dL ve diğer yarısına son etil alkol konsantrasyonu 50 mg/dL olacak şekilde saf etil alkol ilave edilmiştir. Sonrasında bu tüplere son derişimi 106 CFU/ml olacak şekilde ayrı ayrı Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus, Escherichia coli bakterileri eklenmiştir. Tüplerin bir kısmına ise herhangi bir bakteri eklenmemiştir. İçindeki kan etil alkol konsantrasyonu, bakteri çeşit ve derişimleri bilinen kan numuneleri 3 farklı (4, 22 ve 32°C) sıcaklık altında ve 1, 3, 7, 14, 28. günlerde analiz edilmek üzere muhafaza edilmiştir. Analiz günü gelen numunelerin etanol konsantrasyonları HS-GC (Headspace-Gaz Kromatografisi) cihazında analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, 4°C'de muhafaza edilen kan numunelerinin bakteriler ile kontamine olsun ya da olmasın, içerisinde NaF bulunan tüplere alınsın ya da alınmasın, kan etil alkol konsantrasyonunun uzunca bir süre sabit olarak kaldığı; ortam sıcaklığının artığı (22 ve 32°C) durumlarda, özellikle de Escherichia coli bakterisi ile kontamine numunelerde kan etanol konsantrasyonunun ilk günlerde artma, sonrasında azalma ya da sabit kalma eğiliminde olduğu; Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus ile kontamine olmuş ya da steril numunelerde ise sıcaklığın artığı durumlarda kan etanol konsantrasyonunun azalma eğiliminde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sıcaklık artışıyla orantılı olarak da kan etanol konsantrasyonundaki azalmanın da arttığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızda tespit edilen bulguların doğrultusunda etanol konsantrasyonu çalışılacak kan numunelerinin NaF içeren gri kapaklı kan tüplerine alınması gerektiği, transfer sürecinde kesinlikle düşük sıcaklıklarda muhafaza edilmesi ve olabildiğince hızlı bir şekilde analiz edilmesinin doğru olacağı, kan etil alkol düzeyi analiz edilen vakalarda bakteriyel kontaminasyon iddiası var ise; numunelerdeki muhtemel bakteri türünün tespitinin yapılması gerektiği, bu numuneler Escherichia coli ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilmez olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılmasından kaçınılması gerektiği, ancak Staphylococcus Aureus veya Staphylococcus Epidermidis ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilir olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılabileceği düşünülmüştür.
Farklı kumaş türleri üzerindeki semen lekesi yaşının FT-IR spektroskopi ile tayini
Olay yerinde sıklıkla kan, semen, vajinal sekresyon ve tükürük gibi vücut sıvılarıyla karşılaşılmaktadır. Cinsel saldırı suçlarında ise en güvenilir biyolojik kanıtlardan biri semen lekesidir. Semen lekesinin yaş tayini hem cinsel saldırıyı doğrulamak, hem şüphelileri tespit etmek, hem de suçun meydana geldiği zaman çerçevesini tahmin etmek için önemli bir rol oynamaktadır. Beş farklı kumaş türü üzerine damlatılan semen lekelerinde 8 haftaya kadar Azaltılmış Toplam Yansıtma-Fourier Dönüşümlü Kızılötesi (ATR-FTIR) Spektroskopisi kullanılarak oluştuğu zamanı belirleyebilmek için bir yöntem geliştirmek amaçlanmıştır. Temel bileşen analizi (PCA) ve kısmi en küçük kareler regresyonu (PLSR) kullanılarak oluşturulan modellerde yüksek R2 değerleri ve düşük kök-ortalama-kare hatası (RMSE) elde edilmiştir. Modellemede kumaş türlerine göre değişmekle birlikte 0-3 gün aralığında 0,18-0,32 gün arasında, 3-7 gün aralığında 0,56-1 gün arasında, 1-4 hafta aralığında 2,66-3,96 gün arasında, 4-8 hafta aralığında 4,74-6,56 gün arasında bir aralık ile yaş tahmininde bulunabildiği görülmüştür. Bu tez çalışmasında, kemometri ile birleştirilen ATR-FTIR spektroskopisinin, spektrumdaki zamana bağlı değişikliklere dayalı olarak farklı kumaş türlerinde insan semen lekelerinin yaşını tahmin etmek için etkili bir yöntem olabileceği gösterilmiştir.
Ülkemizde yasadışı madde analizi yapan adli laboratuvarların kalite ve standardizasyonun değerlendirilmesi
Adli toksikolojide kalite güvenliğinin arttırılması, adalet sistemi içerisinde verilecek olan kararların daha güvenilir kılınması bakımından büyük önem taşımaktadır. Biyolojik örneklerde yasadışı madde tayini, belirli moleküler yapıların nitel ve nicel olarak belirlenmesi adli toksikologlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Avrupa'da, Amerika'da ve tüm dünyada çeşitli profesyonel kuruluşlar yapılan analizlerin güvenilirliğini arttırmak için belirlenen zamanlarda güncellenen kılavuzlar hazırlayarak doğru sonuçların alınmasına yardımcı olmaktadırlar. Bu kılavuzlar hali hazırda birçok konuda başarılı olsalar da, bazı eksiklikler olabilmektedir. Bu çalışma ile adli toksikoloji laboratuvarı için var olan standartlar ve kılavuzların ülkemizde ve dünyadaki durumu hakkında genel bir değerlendirme sağlamak üzere hazırlanmıştır. Dünya'daki önemli adli toksikoloji dernekleri tarafından hazırlanan mevcut yönergeler, rehberler incelenmiş ve ülkemizdeki uygulamalar değerlendirilmiştir. Kılavuzlarda, maddelerin tanımlanma süreci ile ilgili temel bilgiler mevcut iken uygulanması gereken zorunlu standartlar olmadığı görülmektedir. Hâli hazırda var olan sistemler nitel analiz yapmak için genel omurgayı sağladığını, ancak bilimsel, istatistiksel temelde eksiklikler olduğunu ortaya koymaktadır. Kılavuzlarda, personel, numune, laboratuvar organizasyonu, laboratuvar analiz prosedürleri, kalite güvencesi/kontrolü ve sonuçların yorumlanması gibi bölümler mevcuttur. Bu kılavuzlarda yer alan bilgiler, adli toksikoloji alanında çalışan laboratuvarlara yardımcı olmaktadır. Fakat bu kılavuzlar, yanlış tanımlamanın yapılmaması için yetersizdir. Bu sorunları anlamak ve öncelik vermek, adli toksikoloji laboratuvarları hizmeti için gereken değişiklikleri yapmak için kanıtlanmış kalite geliştirme araçları ve teknikleri kullanılmalı, akredite programlarına dâhil olunmalıdır. Verdiği hizmet alanları doğrultusunda (denetimli serbestlik, trafikte madde testi, cinsel saldırılarda madde testi gibi) toksikoloji laboratuvarları arasında farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda özel yaklaşım ve uygulamaların gerekliliği ortaya konmuştur. Adli bilimlerde hizmet alanının yükselen beklentileri, artan iletişim ve bilinçlenme, insan/hasta hakları, maliyet baskıları, özel sigortalar, adalet reformları, teknolojik ve bilimsel ilerlemeler, rekabette artış potansiyeli kalite standartlarının benimsenmesini zorunlu hale getirmiştir. Adli toksikoloji ile ilgili özel yaklaşımlar doğrultusunda, ilgili alt alanlara yönelik rehberlerin ülkemiz koşullarına uygun olarak geliştirilerek uygulamaya konması gerekmektedir.
Yasadışı madde tarama ve idrar bütünlüğü testlerine hile katma yöntemlerinin etkisinin incelenmesi
Yasadışı madde analizi yapan laboratuvarlara başvuran olguların, madde kullanımını gizlemek ya da negatif sonuç elde edebilmek için çeşitli hilesel girişimlere başvurdukları bilinmektedir. Örneğe müdahale; örneği seyreltme, örneği değiştirme veya hile amacıyla madde katma şeklinde olabilmektedir. Çalışmamızda 2015 yılında laboratuvarımıza başvuran 5709 olgunun yasadışı madde tarama sonuçları değerlendirilmiştir. Kreatinin değeri <20 mg/dl olan olguların madde/kreatinin değerleri normalize edilerek tekrar değerlendirilmiştir. Örnek değiştirmeye teşebbüs eden kişilerin izledikleri yollar ve tutanakları incelenmiştir. Hile katma yöntemlerinin incelenmesi amacıyla ise 11-nor-9-karboksi-Δ9-tetrahidrokannabinol (Δ9-THC-COOH), amfetamin (AMP) ve 3,4-metilendioksi-metamfetamin (MDMA) pozitif olan yasal sınırlara yakın bir idrar havuzu hazırlanmıştır. Havuzdan alınan idrar örneğine evsel hile katma ajanlarından çamaşır suyu, sirke, lavabo açıcı ve göz damlası değişen miktarlarda eklenmiş ve örneklerin fiziksel özellikleri incelenip, idrar bütünlüğünü testleri uygulanmış, iki farklı ticari marka kart test ve immunoassay tekniği ile analizler yapılmıştır. Olguların (n=5709) %2,15'inin (n=123) <20 mg/dl kreatinin değerine sahip olduğu ve bu olgular içerisinde 11 olgunun örneği seyreltmiş olduğu belirlenmiştir. Örnek toplama aşamasında yapılan gözetimlerde olguların (n=5709) %0.17'sinin (n=10) sahte idrar verme girişiminde bulunduğu tespit edilmiştir. %10 (v/v) çamaşır suyu katılan örneklerde immunoassay sonuçları incelendiğinde Δ9-THC-COOH yanlış negatif sonuç verdiği, MDMA'nın eklenen sirke hacmi artıkça negatif sonuç verdiği gözlenmiştir. Eklenen lavabo açıcı, cihazda analiz testlerinin çalışmasını engellerken, göz damlası immunosassay sistemlerinde hiçbir değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır. Yasadışı madde analizi yapan laboratuvarlarda, emniyet&gözetim zincirine uygun olarak yapılan, pre analitik, analitik ve post analitik aşamaların birlikte yapılmasının önemi ve gerekliliği ortaya konmuştur. Kreatinin değerinin toplumlara göre farklılık göstermesi nedeniyle her toplumun laboratuvarların bulundukları bölgeye ait kreatinin değeri hesaplanarak normalizasyon yapılması gerekmektedir.
Metamfetamin ve MDMA (EKSTAZİ)'nın idrar ve saçta kromatografik yöntemlerle tayini
Günümüzde amfetamin türevi stimülantların (metamfetamin, MDMA vb.) kolay ulaşılması ve düşük maliyetli olması nedeniyle gençler ve yetişkinler arasında kullanımı ve kullanıma bağlı ortaya çıkan ekonomik, sosyal ve sağlık sorunları gittikçe artmaktadır. Bu nedenle bu maddelerin biyolojik örneklerde doğru, hızlı, güvenilir yöntemlerle yapılan toksikolojik analizleri büyük önem kazanmıştır. Bu çalışmada amfetamin tipi stimülantlardan metamfamin ve MDMA'nın GC-MS ile idrarda ve LC-MS/MS ile saçta tayini için yöntem geliştirilmiştir. Bu maddelerin toksikolojik analizlerde sık kullanılan biyolojik materyallerden olan idrarda GC-MS ile tayini için sıvı-sıvı ekstraksiyon (Toxi Tube A) yöntemi kullanılmış ve yöntem optimize edilmiştir. Optimum değerler 2 ml idrar hacmi, 60 °C hidroliz sıcaklığı ve 30 dk. hidroliz süresi, 70 °C türevlendirme sıcaklığı ve 30 dk. türevlendirme süresinde elde edilmiştir. Optimize edilen yöntem seçimlilik, geri kazanım (metamfetamin=% 87,7- % 113,1; MDMA=% 88,2- % 99,7), gün-içi ve günler arası tekrarlanabilirlik (100 µg/L derişimde 5 gün, 3 paralel, metamfetamin= % RSD 5,8; MDMA=% RSD 3,1), linearite ( metamfetamin 25- 1000 µg/L, MDMA 50-2000 µg/L arasında lineer), LOD (metamfetamin=5,6 µg/L, MDMA=8,33 µg/L), LOQ (metamfetamin=18,5 µg/L, MDMA=27,8 µg/L), stabilite (4 saat stabil) ve matriks etkisi parametreleri incelenerek valide edilmiştir. Çalışmada 10 mg saç örneği kullanılarak katı-faz ekstraksiyon yöntemiyle LC-MS/MS'de metamfetamin ve MDMA'nın tayini için yöntem geliştirilmiştir. Yöntem seçimlilik, geri kazanım (metamfetamin=% 71,8, MDMA=% 75,0), LOD (metamfetamin=1,3 pg/mg, MDMA= 40,9 pg/mg), LOQ (metamfetamin=4,0 pg/mg, MDMA=123,8 pg/mg), linearite (her ikisi de 25-2000 pg/mg arasında doğrusal) ve matriks etkisi parametreleri incelenerek valide edilmiştir. Çalışma ile geliştirilen yöntemler birçok gönüllü madde kullanıcısından alınan idrar ve saç örneklerine başarı ile uygulanmıştır.
Kokain ve metabolitlerinin insan idrarında analizi
Ülkemizde postmortem ve/veya yaşayan canlının biyolojik materyalinde kötüye kullanılabilen maddelerin saptanabilmesine yönelik uygun adli toksikolojik yöntemlerin geliştirilmesi hem tıbbi hem de hukuki açıdan oldukça önemlidir. Çalışmamızda gaz kromatografisi/kütle spektrometresi(GC/MS) kullanılarak kokain ile birlikte onun metabolitleri olan kokaetilen ve benzoilekgoninin insan idrarında analizini gerçekleştirebilmek için kromatografik analiz öncesinde yer alan ekstraksiyon ve türevlendirme basamaklarına yönelik üç farklı metot (Metot A, B ve C) geliştirilmiştir. Metot A'da kromatografik analiz öncesinde türevlendirme uygulanmadan; kokain, kokaetilen ve benzoilekgoninin insan idrarından izole edilebilmesi için hızlı, basit bir sıvı-sıvı ekstraksiyon(LLE) tekniği uygulanmıştır. Uygulanan ekstraksiyon tekniğinde örnekler, petrol eteri ile ekstrakte edilmiştir. Tek aşamalı bir ön hazırlık basamağı sonrası GC/MS ile analiz edilen örneklerde kokain ve kokaetilen saptanabilirken; benzoilekgonin saptanamamıştır. Metot B'de ise Metot A ile aynı olan LLE tekniği örneklere uygulanmış ve ardından örnekler farklı türevlendirme ajanlarıyla (BSTFA+ %1TMCS: N-O-Bis(trimetilsilil)trifloroasetamid+ %1trimetilklorsilan veya PFPA: Pentafloropropiyonik anhidrit) farklı türevlendirme mekanizmaları(sililleme veya açilleme) üzerinden ayrı ayrı türevlendirilmiştir. Ancak GC/MS ile analiz edilen örneklerde benzoilekgonin saptanamamıştır. Metot C'de örnekler, karma modlu katı faz ekstraksiyon(SPE) kartuşu ile ekstrakte edildikten sonra BSTFA:TMCS(99:1) ile türevlendirilmiştir. Örnekler, GC/MS ile analiz edildiğinde benzoilekgonin saptanabilmiştir. LLE ile non-polar ve bazik maddeler olan kokain ve kokaetilen idrardan kolayca izole edilebilirken; polar ve amfoterik madde olan benzoilekgonin izole edilememiştir. Karma modlu SPE kartuş ile farklı polaritede davranış gösteren analitlerin idrardan eş zamanlı ve tek seferde ekstraksiyonunun mümkün olması sebebiyle SPE'nin LLE'ye göre daha avantajlı olduğu düşünülmüştür. Polar yapısı nedeniyle benzoilekgoninin GC/MS analizi öncesinde türevlendirilmesi gerekmektedir. Benzoilekgoninin türevlendirilmesinde BSTFA:TMCS(99:1)'nın, tek başına PFPA'ya kıyasla, daha uygun bir ajan olduğu görülmüştür.
Cinsel istismar mağduru çocuk olgularda kriter bazlı ifade analizi'ne medikolegal yaklaşım
Çocuğun cinsel istismarı olgularında, çoğunda cinsel istismarı gösterir fiziksel bulgu saptanamadığı durumlarda elimizdeki tek kanıt çocuğun ifadesidir. Çocuğun ifadesinin güvenilirliğini göstermeyi amaçlayan yöntemlerden biri de İfade Geçerlilik Analizidir. Çalışmamızda; cinsel istismara uğradığı iddiası edilen çocukların alınan öykülerine, İfade Geçerlilik Analizinin ana taşı olan Kriter Bazlı İfade Analizinin uygulanabilir olup olmadığının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda örneklememizi; cinsel istismara uğradığı iddiası ile adli makamlar tarafından Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine 15.01.2022-30.10.2022 tarihleri arasında gönderilen 111 çocuk oluşturmaktadır. Prospektif ve kesitsel olan çalışmamızda, çocukların alınan öyküleri Kriter Bazlı İfade Analizi ile değerlendirme sonuçları, çocukların adli tıbbi ve adli psikiyatrik muayene bulguları ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda; fizik muayene, anogenital muayene, laboratuvar tetkiklerinde bulgu olmaksızın Kriter Bazlı İfade Analizinin adli psikiyatrik muayene bulguları ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu, her iki cinsiyette, 7 yaş ve üzeri tüm çocuklarda yüksek doğruluk ve özgüllükle kullanılabilir olduğu sonucuna varıldı.