Antiinflamatuar ajanlar
Bu konu başlığı altında 110 tez
Çocukluk çağı atopik dermatit hastalığının çinko düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Çinko eksikliğinin atopik dermatit immünopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılarak değerlendirilmesi ve atopik dermatit tanılı çocuklarda çinko düzeyinin hastalık şiddeti, klinik bulgular ve laboratuvar parametreleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır. Ayrıca çinko eksikliğini öngörmede maliyeti düşük olan ve rutinde bakılan laboratuvar parametrelerinin kullanımının klinikte yardımcı olacağı düşüncesindeyiz. Çalışmamız prospektif bir olgu-kontrol çalışmasıdır. Atopik dermatit tanısıyla izlenen 72 olgu hasta grubu olarak alındı. Benzer yaş ve cinsiyette çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğinde izlenen 42 olgu da kontrol grubu olarak alındı. Hasta grubu ve kontrol grubundaki olguların özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri hasta dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Eritrosit içi çinko değerlerine bakabilmek için EDTA'lı tüpe kan alındı. Tüm olguların yaş ve cinsiyet verileri karşılaştırıldı. AD'li hasta grubundaki olguların eritrosit içi çinko düzeyleri ile PDW değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi. Çalışmaya katılan AD'li hastalardan çinko eksikliği olanlarda PDW ve WBC değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların NLR değerleri ise çinko eksikliği olmayan grupta daha yüksekti. Çalışmamızdaki olguların yaşı büyüdükçe çinko düzeyinin arttığı görüldü. Sonuç olarak çinko eksikliği sıklığının yaş ile azaldığı saptandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında İEZn seviyeleri #©karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu ancak İEZn ortalaması AD'li hasta grubunda sayısal anlamda kontrol grubuna oranla daha düşük saptandı. Sonuç olarak çinko düzeyi AD'li hastalarda daha düşük saptandığı için atopik dermatit tanısıyla izlenen olgularda bu elementi değerlendirmek faydalı olabilir. Ancak çinkonun atopik dermatit gelişimindeki ve sürecindeki rolü için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, çinko, enflamatuar belirteç
Türkiye'de yetişen bazı acanthus L. türlerinden ilaç adayı bileşiklerin izolasyonu
Dünyada 30 türü bulunan Acanthus L. (Acanthaceae) cinsi Türkiye florasında 3'ü endemik, 8 takson ile temsil edilmektedir. Acanthus L. türleri Türkiye'de yara iyi edici, balgam söktürücü olarak ve ishale karşı kullanılırken, farklı ülkelerde göğüs ağrılarında, gastrointestinal sistem problemlerinde, üriner sistem hastalıklarında, hepatitte, lenfomalarda ve romatizma ağrılarını dindirmede kullanılmaktadır. Çalışmamızda A. dioscoridis L. var. dioscoridis L. ve A. spinosus L. türlerinin toprak üstü kısımlarından elde edilen sulu ekstreler üzerinde fitokimyasal çalışmalar ile türlerin etki ve kullanımlarından yola çıkılarak, bazı biyolojik etki çalışmaları yapılmıştır. Fitokimyasal çalışmalar sonucunda iki bitkiden toplam 14 bileşik izole edilmiş ve yapıları ileri spektroskopik yöntemlerle aydınlatılmıştır. Bunların 4 tanesi feniletanoit glikoziti (akteozit [AD-12=AS-2], β-hidroksi akteozit [AS-1], lökoseptozit A [AD-6], martinozit [AD-1]), 4'ü benzoksazinoit (benzoksazol-2(3H)-on [AD-4], 2,4-dihidroksi-1,4-benzoksazin-3 (2H)-on [AD-7=AS-5], 2-O-β-glukopiranoz-4-hidroksi-1,4-benzoksazin-3(2H)-on [AD-14=AS-7], akantaminozit [AD-16]), 2'si ester flavanon glukoziti (naringenin 7-(3"-asetil-6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-2]), naringenin 7-(6"-E- p-kumaroil) glukozit [AD-3]) ve 1 tanesi lignan glukoziti (pinorezinol-4-O-β-glukopiranozit [AD-8]) yapısındadır. Ekstre, fraksiyon ve elde edilen saf bileşiklerden ikisinin ([AD-4] ve [AD-6]) biyolojik etkileri; DPPH, NO ve SO radikali süpürücü etkinliklerinin, kanser hücreleri (HEp-2 ve HeLa) ile sağlıklı hücrelere (FHs 74, RAW 264.7 ve L929) karşı sitotoksik, FHs 74 hücrelerine karşı genotoksik etkilerinin araştırılması ile izlenmiştir. Ayrıca, LPS ile uyarılmış RAW 264.7 hücrelerinde NO ve PGE2 sitokin düzeyleri üzerinden antienflamatuvar etkileri ile L929 hücreleri üzerinde yara iyi edici etkileri tayin edilmiştir. Sonuç olarak, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus sulu ekstreleri DPPH radikaline karşı % 90 inhibisyon göstermiş, genotoksik ve sitotoksik etki gözlenmemiştir. Ekstreler 800 μg/ml konsantrasyonda sırasıyla % 38.2 ve % 47.9 oranlarında orta derecede NO inhibisyonu yapmıştır. Denenen tüm örnekler PGE2 üretimini yüksek oranda inhibe etmiştir. Pozitif kontrol LPS (+)'de 1837 pg/ml olan PGE2 üretimi, A. dioscoridis var. dioscoridis ve A. spinosus ekstrelerinin 10 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 466 ve 728 pg/ml, A. dioscoridis var. dioscoridis'in % 35 metanolle alınan poliamit kolon fraksiyonunun (Fr. C) 5 μg/ml konsantrasyonunda 165 pg/ml, [AD-4] ve [AD-6] bileşiklerinin 20 μg/ml konsantrasyonunda sırasıyla 304 ve 347 pg/ml olarak bulunmuştur. Her iki ekstre de L929 hücrelerindeki hücre hasarını 48 saat içinde onarmıştır. Tez çalışmamız, ülkemizde yetişen iki Acanthus türü üzerinde yürütülen ayrıntılı fitokimyasal ve biyolojik etki araştırmalarıyla Acanthus türlerinin geleneksel kullanımını destekleyici çalışmaların literatüre kazandırılması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler:Acanthus türleri, fitokimya, izolasyon, yapı tayini, antioksidan etki, sitotoksik etki, genotoksik etki, antienflamatuvar etki, yara iyi edici etki.
Elektroeğirme tekniği ile yeşil nanoteknoloji temelli nanofiberlerin üretimi ve tıbbi uygulama alanlarının incelenmesi
Çoğu hastalığın tedavisinde bitkilerin kullanımı eski çağlardan beri araştırılmakta ve uygulanmaktadır. Günümüzde kullanılan yüzlerce ilacın temelinde bitki özütleri yer almaktadır. Ancak, bu ekstraktların medikal alanda farklı formlarda kullanılması ile ilgili fazla çalışma bulunmamaktadır. Pek çok bitki mikroorganizmalar için toksik etkisi olan kendisine özgü biyoaktif bileşenler içermektedir. Bitkilerin sahip oldukları fenol bileşikleri, alkaloidler ve terpenoidler gibi çeşitli fitokimyasalların antimikrobiyal özellikleri sayesinde nanoteknoloji alanında kendilerine yer edinmişlerdir. Elektroeğirme ile nanofiber üretiminde bitkilerin kullanılması yeni gelişen bir alandır. Bu yöntemle bitkilerin daha stabil bir yapıya katılması sağlanarak daha fazla etki kazanıldığı görülmüştür. Nanofiberlerin diğer tüm nanomalzemeler gibi yüksek yüzey alanı/hacim oranına, poroziteye, elastisiteye ve mekanik dayanıma sahip olması ve işlenebilirliği gibi özellikleri nanotıp alanında doku mühendisliği ve ilaç taşıma sistemleri için uygun bir malzeme olmasına yol açmaktadır. Sunulan doktora tezinde, antimikrobiyal ve antiinflamatuvar etki gösteren ve bu konuda fazla çalışması olmayan bitki özütlerinin nanofiber yapısındaki etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla farklı derişimlerdeki soğan ekstraktları elektroeğirme yöntemi ile nanofiber haline getirilmiştir. Üretilen nanofiberlerin karakterizasyon (FTIR, EDX ve SEM) testleri yapılmış ve bunların sonucuna göre en iyi nanofiber davranışı gösteren üç derişim (1:50, 1:25 ve 1:12.5) seçilmiştir. SEM analizlerinde soğan ekstraktı derişimi arttıkça fiber çaplarının küçüldüğü (ort. 694,24 nm, 529,23 nm, 525,38 nm, 422,4 nm ve 377,7 nm) ve fiber morfolojisinin bozulduğu görülmüştür. Seçilen derişimlerdeki soğan ekstraktı örneklerine antibakteriyel etkileri bilinen bitkisel malzemelerden olan Baicalein ve propolis eklenmiş ve nanofiber üretimi yapılmıştır. Ayrıca bitki ekstraktında AgNP çöktürülmesi sağlanarak, AgNP içeren nanofiberler de üretilmiştir. Elektroeğirme ile üretilen soğan ekstraktı ve Baicalein, propolis, AgNP içeren nanofiberlerin FTIR, EDX ve SEM testleri yapılmıştır. Üretilen AgNP nanofiberlerinde soğan ekstrakt derişimi arttıkça yapıda yassılaşma görülmüş ve fiber çaplarında artış meydana gelmiştir (ort. 315,37 nm, 389,01 nm ve 481,92 nm). Baicalein içeren nanofiberlerde ise soğan ekstrakt derişimi arttıkça ortalama fiber çaplarında düşüş meydana gelmiştir (ort. 611,25 nm, 583,57 nm ve 476,47 nm). Propolis içeren nanofiberlerde de benzer şekilde gittikçe nanofiber çapında azalma görülmüştür (ort. 1179,01 nm, 731,87 nm ve 729,03 nm). Üretilen tüm nanofiberlerin VRE ve MRSA'ya karşı antibakteriyel testleri de gerçekleştirilmiştir. Soğan ekstrakt örneklerinde en yüksek derişimde (1:5) %100lük bir canlılık kaybı görülmüştür. AgNP, Baicalein ve propolis örneklerinde ise soğan ekstrakt derişimi arttıkça canlılıkta belirgin düşüşler gözlenmiştir. AgNP içeren nanofiber örneklerinde soğan ekstrakt derişimi max. iken VRE için %97,33 ve MRSA için %95,17 oranlarında bakteri giderimi sağlanmıştır. Baicalein içeren nanofiber örneklerinde ise soğan ekstrakt derişimi max. iken VRE için %98,50 ve MRSA için %99,67, propolis örneklerinde ise VRE için %70,83 ve MRSA için %71,83 oranlarında canlılık kaybı görülmüştür. Dolayısıyla soğan ekstraktının nanofiber formunda ilk defa antibakteriyel analizleri gerçekleştirilerek başarılı sonuçlar elde edilmiş olup Baicalein, propolis ve AgNP gibi malzemelerin de mevcut antibakteriyel etkisini arttırdığı görülmüştür. Elde edilen sonuçlar, özellikle medikal alanda, soğan ekstraktının tek başına veya bitkisel malzemeler ile birlikte yara örtüsü veya greft gibi nanofiber formunda kullanılabileceğini göstermiştir. Yapılan bu tez çalışması ile yeşil nanoteknoloji üretim yöntemleri ve bitkisel malzemelerin nanoteknolojide kullanımı konularında literatüre katkı sağlanacağı düşünülmektedir. Bu çalışma YÖK'ün 100/2000 Doktora Burs Programı tarafından desteklenmiştir.
Lokal anestezik olarak kullanılan lidokainin yeni bir inovatif formülasyonunun geliştirilmesi üzerine çalışmalar
Bu çalışmanın amacı ağrı ve inflamasyona sabep olan mezoterapi, botoks, dolgu, lazer epilasyon, leke ve selülit tedavisi, lazerle akne ve çatlak tedavisi, kater ve radyofrekans lifting gibi dermatolojik uygulamalarda kullanılmak üzere lidokain ve arnika montana içeren, penetrasyon artırıcı olarak oleik asitin kullanıldığı bir yarı katı preparat geliştirmek; optimize edilen formülasyonun fizikokimyasal özelliklerini incelemek, in vitro geçiş çalışmaları ile değerlendirmektir. Tez çalışması kapsamında yağ/su (Y/S) emülsiyonu olarak hazırlanan formülasyonlarda yağ fazı olarak kayısı çekirdeği yağı, üzüm çekirdeği yağı, arlatone 289, oleik asit; su fazı olarak su ve karbopol 940; pH ayarlamak için NaOH çözeltisi, esans olarak da lavanta yağı kullanılmıştır. Hazırlanan formülasyonların organoleptik kontrolü, yapı analizi, pH, viskozite, etkin madde miktar tayini ve stabiliteleri değerlendirilmiştir. Fizikokimyasal özellikleri ve fiziksel stabiliteleri değerlendirilerek formülasyon optimizasyonu gerçekleştirilmiştir. Optimum formülasyon ve oleik asit içermeyen formülasyonlar hazırlanmış ve oleik asitin formülasyonda lidokainin salım ve in vitro permeasyon karakteristiği üzerine etkileri Franz difüzyon hücreleri ile incelenmiştir. Nihai formülasyon üzerine; 25 ± 2ºC %60±5 bağıl nemde ve 40 ± 2 ºC % 75±5 bağıl nemde altı ay boyunca stabilite çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Lokal anestezik etki; Antiinflamatuvar etki; Lidokain; Arnika montana; Oleik asit; Topikal anestezi
Mersin (Myrtus Communis l.) bitkisinin farklı ekstraktlarının fenolik içeriğinin belirlenmesi ve hücre kültüründe antioksidan – antiinflamatuar etkilerinin araştırılması
Mersin bitkisi (Myrtus communis L.), kırmızı meyveli üzümsü bir bitki olup, içerdiği fenolik bileşikler ve antosiyanidin bileşenlerinden dolayı güçlü antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, mersin bitkisinin farklı ekstraktlarının antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerini invitro belirlemek ve iyi bilinen bir antiinflamatuvar molekül olan ferulik asit içeriği en yüksek olan mersin ekstraktının invitro antiinflamatuvar etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada mersin bitkisi yaprağı, kurutulmuş, kurutulmuş parçalanmış, ham mersin meyvesi, mersin çekirdeği ve çekirdeksiz mersin meyvesi kullanılmış, farklı zaman periyotlarında (1 dak., 3 dak., 5 dak., 10 dak.) demleme ve kaynama teknikleri ile ekstraktlar elde edilmiştir. Bu ekstraktlarda LC-MS/MS ile kateşin, etil ferrulat, gentisik asit, p-koumarik asit, sirinsik asit, kaempferol, epikateşin, rutin, kafeik asit ve ferulik asit gibi fenolik bileşiklerin miktarları belirlenmiş in-vitro antioksidan (FRAP, TEAC ve DPPH yöntemleri ile) ve antiinflamatuvar (hyaluronidaz inhibisyon miktar tayini ve WST-1 testi ile) aktivite testleri spektrofotometrik yöntemler ile gerçekleştirilmiştir. Ferulik asit içeriği ile antioksidan ve antiinflamatuvar aktiviteleri en fazla çıkan mersin bitkisi ekstraktlarının, makrofaj hücre kültüründe (human monocytic cell line, THP-1) sitokin seviyelerine (IL-1𝛼, IL-1𝛽, NF-κB, IL-6, IL-10, TNF-𝛼 ve IFN-𝛾) etkisi belirlenmiştir. Bu çalışma mersin bitkisinin demleme ve kaynama ekstraktlarının THP-1 hücre hattında antiinflamatuvar potansiyelini değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmanın ilk aşamasında demleme ve kaynama sonucu elde edilen mersin bitkisi ekstraktların LC-MS/MS analizlerinde en yüksek konsantrasyonlara genel olarak demleme ekstraktlarında 5. dakikada ulaşıldığı tespit edilmiş ve bu dakikadan sonra düşme veya artış yüzdelerinde azalmalar olduğu gözlenmiştir. Bu dakikalarda en yüksek konsantrasyonlara ferulik asit ve kaempferolün sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle çalışmada 5. dakika süre seçilmiştir. Kurutulup parçalanmış meyvenin kaynaması ile elde edilen ekstrakttaki fenolik bileşiklerin konsantrasyonlarının diğer ekstraktlara oranlara daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu ekstraktlarin TEAC, FRAP ve DHPP aktivitelerinin, LC-MS/MS sonuçlarına paralel olarak demleme ve kaynama süresi ile antioksidan aktivitelerde değişkenlik olduğu ve çoğunlukla artan zaman ile birlikte antioksidan aktivitelerde artış olduğu tespit edilmiştir. En yüksek aktivite gösteren mersin fraksiyonunun, kurutulup parçalanmış meyve ekstraktı olduğu ( TEAC (10,90 ± 0,36 - 18,53 ± 2,78), FRAP (0,67 ±0,05 - 3,45 ± 0,41) ve DHPP (22,32 ± 1,21 - 109,86 ± 0,52 ) tespit edilmiştir. Hyaluronidaz aktivitesinin inhibisyonu yüzdesinin demleme ve kaynama ekstraktlarının LC-MS/MS ve antioksidan sonuçları ile korelasyon gösterdiği ve bu korelasyonun en fazla kurutulup parçalanmış meyvenin 5. dakika ekstraktında olduğu tespit edilmiştir. WST-1 demleme ve kaynama ekstraktlarının inhibisyon yüzdelerinin LC-MS/MS ve antioksidan sonuçları ile korelasyon gösterdiği, çoğunlukla en yüksek inhibisyonların 5. dak ve 10. dakikalarda gözlendiği tespit edilmiştir. Çalışmanın 3. aşamasında in vitro antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri en yüksek tespit edilen mersin bitkisi ekstraktı olan kurutulup parçalanmış ham meyvenin kaynama ve demleme ekstraktı ile ferulik asit'in; lenfosit hücre kültüründe inflamasyon üzerine etkileri belirlenmiştir. IL-1𝛽, TNF-𝛼 ve IFN-𝛾 sonuçları istatistiksel anlamlı olurken, NF-κB, IL-6, ve IL-1𝛼 düzeylerindeki düşüşler ile IL-10 düzeyindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu projeden elde edilen veriler mersin bitkisi ekstraktlarının antioksidan ve antiinflamatuvar etkili olup, kansere ve otoimmun hastalıklara karşı koruyucu olabileceğini işaret eder niteliktedir.
Antienflamatuvar etkili propolis yüklü lipozomal formülasyonların hazırlanması ve karakterizasyonu
Yara enfeksiyonları tüm dünyada milyonlarca insanı etkilemektedir. Özellikle kronik yaralarda uzun süren tedavi sürecinde gelişen enfeksiyonu önlemek amacıyla, antimikrobiyal ve antifungal etkiye sahip etkin maddeler kullanılmaktadır. Ayrıca, yara bölgesinde oluşan doku hasarının onarım sürecinde oksijen radikalleri oluşmaktadır. Antioksidan maddeler, yara bölgesini serbest radikal hasarlarına karşı korurlar ve böylece yara iyileşmesini hızlandırırlar. Doğal bir arı ürünü olan propolis, içeriği nedeniyle hem antimikrobiyal/antifungal hem de antioksidan özelliğe sahiptir. Bu nedenle, yara tedavisi için topikal formülasyonlar tasarlamak amacıyla kullanılmıştır. Konvansiyonel yaklaşımlara kıyasla daha etkili ve daha az yan etkili olması bakımından, nanotaşıyıcı sistemler, terapötik maddelerin uygulanması için önemli potansiyel uygulamalara sahiptir. Bu sistemler arasında lipozomlar, deri lipitlerine benzer yapıda olması nedeniyle etkin madde geçişini arttıran, veziküler yapıda ilaç taşıyıcı sistemler olarak dikkat çekmektedirler. Bu amaçla tez çalışmamızda ilk olarak propolis yüklü lipozom formülasyonları hazırlanmış, karakterizasyon (partikül boyutu dağılımı, polidispersite indeksi, zeta potansiyel, morfoloji, pH, yükleme kapasitesi, enkapsülasyon etkinliği) ve stabilite çalışmaları yapılmıştır. İn-vitro salım çalışmalarının ardından, optimize edilen formülasyonlar in-vitro antioksidan aktivite (serbest radikal süpürme kapasitesi ve troloks eşdeğer antioksidan kapasite tayini yöntemi) ve antimikrobiyal/antifungal aktivite çalışmaları ile değerlendirilmiştir. İdeal lipozom formülasyonu belirlenmiş ve topikal uygulamaya elverişli viskoziteyi sağlamak için, hidroksipropilmetilselüloz (HPMC) jel içinde dağıtılmıştır. Hazırlanan lipozomal jel formülasyonları; pH, reoloji, mekanik özellikler ve stabilite açısından değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bu tez çalışmasında hem antioksidan hem de antimikrobiyal etkiye sahip propolis yüklü lipozomal jel formülasyonları ile, yara tedavisinde topikal uygulamaya yönelik etkin ve yenilikçi bir alternatif geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Propolis, lipozom, jel antioksidan aktivite, antimikrobiyal/antifungal aktivite
Endemik centaurea goeksunense aytaç & H. Duman bitkisinin kimyasal içeriğinin ve biyoaktivite potansiyelinin araştırılması
Centaurea L. (Asteraceae) cinsi, Türkiye florasında 94'ü endemik olmak üzere 158 tür ile temsil edilmektedir. Centaurea türleri halk arasında iştah açıcı, ishal kesici, adet getirici, yara iyileştirici gibi birçok tıbbi amaçla kullanılmaktadır. Yapılan fitokimyasal çalışmalarda Centaurea türlerinde genellikle seskiterpen laktonların, flavonoidlerin, lignanların ve bunların glikozitlerinin bulunduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, Güney Anadolu endemiği Centaurea goeksunense Aytaç & H. Duman bitkisinin toprak üstü kısımlarından hazırlanan hekzan, kloroform, metanol ve bütanol ekstrelerinin içerdiği kimyasal bileşikler YBSK (yüksek baınçlı sıvı kromatografisi) ve İTK (ince tabaka kromatografisi) ile belirlenmiştir. Ayrıca çeşitli yöntemlerle ekstrelerin antimikrobiyal, sitotoksik, antioksidan ve antienflamatuvar aktiviteleri araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda; kloroform, metanol ve bütanol ekstrelerinde 1 flavon (luteolin); metanol ekstresinde 1 fenolik asit (klorojenik asit) ve bütanol esktresinde de 1 flavon (apigenin) ve 1 fitosterol glikoziti (β-sitosterol-3-O-D- glikozit) elde edilmiştir. MTT yöntemiyle yapılan sitotoksisite testine göre en yüksek sitotoksik aktivite PC-3 (prostat kanseri) hücre hattında gözlenmiştir. PC-3 hücreleri üzerinde en etkili hekzan ve kloroform ekstrelerinin olduğu belirlenmiştir (IC50 değerleri sırasıyla 7,052 ve 8,861 µg/ml). Metanol ekstresi ise herhangi bir hücre hattında etkili olmamıştır. Çalışmalarda maksimum 50 µg/ml konsantrasyon kullanılmıştır. Dolayısıyla 50 µg/ml üzerindeki aktivite tespiti hedeflenmiştir. Elde edilen sonuçlar farmasötik botanik kullanım potansiyeli dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Antioksidan aktiviteleri araştırılan ekstrelerin; total fenolik ve flavonoid içerikleri, DCFH ve OH.- radikali süpürücü etkileri ile total antioksidan kapasiteleri belirlenmiştir. En yüksek fenolik içerik sırasıyla metanol, kloroform ve hekzan ekstrelerinde; en yüksek toplam flavonoid içerik sırasıyla kloroform, hekzan ve metanol ekstrelerinde gözlenmiştir. Tüm konsantrasyonlarda metanol ekstresi en yüksek OH.- radikal süpürücü aktiviteye sahip bulunmuş, bunu sırasıyla hekzan ve kloroform ekstreleri takip etmiştir. DCFH yönteminde ise, en yüksek radikal süpürücü aktivite sırasıyla kloroform, metanol ve hekzan ekstrelerine aittir (IC50 değerleri sıasıyla 1,434; 1,242 ve 5,97 µg/ml). TEAK yönteminde tüm konsantrasyonlarda metanol ekstresinin en yüksek antioksidan kapasiteye sahip bulunmuş; onu sırasıyla, kloroform ve hekzan ekstreleri takip etmiştir. Tüm ekstrelerin en yüksek etkiyi gösterdiği konsantrasyon 1 mg/ml olarak saptanmıştır. Antienflamatuvar aktivite denemeleri ise iNOS ve NF-ƘB inhibisyon yöntemleri ile yapılmıştır. Hekzan ekstresi hücrelere sitotoksik etki göstermemiş (IC50:>50 µg/ml); fakat iNOS aktivitesi inhibisyonunda yüksek etki sağlamıştır (IC50:4.887 µg/ml). Kloroform ekstresi iNOS inhibisyon IC50 değeri 11,33 µg/ml olarak belirlenmiştir. Stabil olarak NF-ƘB gen reporter sistemine sahip HeLa hücrelerinde NF-ƘB aktivitesini en fazla inhibe eden yine hekzan ekstresi olmuş, bunu kloroform ekstresi izlemiştir. Ayrıca tüm ekstreler antimikrobiyal aktivite açısından değerlendirilmiş ve hiçbir ekstrede aktivite tespit edilmemiştir. Bu tez, C. goeksunense Aytaç & H. Duman bitkisinin kimyasal içeriği ve biyolojik aktiviteleri ile ilgili ilk çalışmadır.
Klinik stafilokok izolatlarının transkriptomları ve proteinleri üzerine çeşitli antimikrobiyallerin ve anti-enflamatuvar maddelerin etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, stafilokok kökenlerinin etken olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antimikrobiyallerin ve anti-enflamatuvar ilaçların tek başlarına ve kombine halde in vitro etkinliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, gen ekspresyonu çalışmaları öncesinde, üç klinik metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) izolatı ile S. aureus ATCC kökeninin antimikrobiyallere (moksifloksasin, vankomisin, siprofloksasin, klindamisin ve gentamisin) ve anti-enflamatuvar ilaçlara (diklofenak, naproksen, ibuprofen, asetilsalisilik asit ve asetaminofen) duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ve mikrodilüsyon yöntemi ile belirlendikten sonra, sinerji çalışmaları (dama tahtası yöntemi) ve minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değişimi çalışmaları yapılmıştır. Staphylococcus aureus kökenlerinde virülans faktörlerini kodlayan genler ile düzenleyici genlerdeki (spa, sarA, RNAIII, sigB, mepA, mgrA ve srtA) ekspresyon değişimlerini belirlemek amacıyla, bakteriler etken maddelere maruz bırakıldıktan sonra RNA düzeyinde gen ekspresyon oranları kantitatif gerçek zamanlı ters transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu (RT-qPCR) yöntemi ile araştırılmıştır. RNA düzeyinde baskılayıcı veya indükleyici etki saptanan etken madde konsantrasyonları değerlendirilerek, protein miktar tayini, bakteriyel proteinlerin izolasyonu yapılmıştır ve stafilokokal protein A (spa) ekspresyon düzeyleri Western blot yöntemi ile araştırılmıştır. Disk difüzyon yöntemi sonuçlarına göre, beş anti-enflamatuvar ilaç arasında inhibisyon zon çapı en yüksek olan ilacın diklofenak olduğu saptanmıştır. İbuprofenin inhibisyon zon çapının diklofenaka oranla daha düşük olduğu belirlenmiştir. Mikrodilüsyon yöntemi sonuçları değerlendirildiğinde; diklofenak, 195,31 ve 390,63 µg/ml konsantrasyonlarda ikişer kökene karşı inhibe edici etki göstermiştir. Asetilsalisilik asitin ATCC kökenine karşı MİK değerinin 390,63 µg/ml olduğu saptanmıştır. Dama tahtası yöntemi bulgularına göre; gentamisin+asetaminofen kombinasyonunun üç kökene karşı, gentamisin+diklofenak, gentamisin+ibuprofen, vankomisin+asetilsalisilik asit, siprofloksasin+diklofenak ve vankomisin+naproksen kombinasyonlarının iki kökene karşı sinerjistik etkili oldukları saptanmıştır. MİK değişimi deneyleri bulguları değerlendirildiğinde, tüm klinik izolatlara ve standart kökene karşı en etkili kombinasyonların, gentamisinin diklofenak, ibuprofen ve naproksen ile olan kombinasyonları ve klindamisinin diklofenak ile olan kombinasyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca siprofloksasin+diklofenak kombinasyonunun iki klinik izolatta ve ATCC kökeninde siprofloksasin MİK değerini belirgin şekilde düşürdüğü görülmüştür. Klinik izolatlar ve ATCC kökeninde MİK düzeyindeki tüm anti-enflamatuvar ilaçlarla 4 ve 16 saatlik inkübasyon sonucunda bakterilerin üremesi üzerine inhibe edici etki saptanmıştır. Farklı konsantrasyonlarda antibiyotiklerin ve anti-enflamatuvar ilaçların bakterilerin virülans faktörlerinde ve düzenleyici genlerde neden oldukları değişimin antibiyotiklere ve virülans faktörlerine/düzenleyici genlere bağlı olarak farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Çalışmamızda, mepA geninin ekspresyonunun artmasına rağmen, siprofloksasin ve gentamisin MİK değerlerinin düştüğü, bu değişimin mepA geninden bağımsız olduğu düşünülmektedir. İmmunoblotlama deneyi bulguları ile spa proteininin ekspresyonunun, MİK düzeylerindeki anti-enflamatuvar ilaçlar ve kombinasyonlar ile azaldığı, sub-MİK düzeylerindeki gentamisin, vankomisin, asetilsalisilik asit, diklofenak ve naproksen ile indüklenebildiği gösterilmiştir. Bu çalışma ile anti-enflamatuvar ilaçların tek başlarına veya antibiyotiklerle kombinasyonları sonucunda bakteriyel virülans faktörlerinde neden oldukları değişim ile stafilokokal enfeksiyonlara karşı etkili olabilecekleri düşünülmüştür. Antimikrobiyal direnç ve ilaçlar arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlayan ve anti-enflamatuvar ilaçların etki mekanizmalarının anlaşılmasına katkı sağlayan daha fazla sayıda fenotipik, transkripsiyonel ve protein analizi çalışmalarının yapılması bu alana önemli katkılar sağlayacaktır.
OZF2 fenotiyazin türevinin anti-kanser ve anti-inflamatuar aktivitelerinin incelenmesi
Kanser, diğer hastalık gruplarındaki ölüm oranları ile karşılaştırıldığında en büyük orana sahip hastalık gruplarından biridir. Bu tür hastalıklarda en büyük problem hücrelerin hızlı şekilde büyümesi, çoğalması ve çeşitli dokulara metastaz yaparak tehdit oluşturmasıdır. Kanser hastalarını iyileştirebilmek için uygulanan teknikler ve ilaçların yan etkileri çok ağır olduğundan, daha güçlü ve daha etkili antikanser ilaç adayı olarak çalışmamızda yeni OZF2 fenotiyazin türevi sentezlendi. Fenotiyazin türevleri hem tıp alanında hem de endüstriyel alanlarda sıklıkla kullanılmaktadır. Bu türevlerin biyolojik etkinlikleri oldukça geniş olmakla birlikte, birçok hastalık grubunda tercih edilen ilaçlar arasında yer alır. Bu çalışmada sentezlenen N-substitue fenotiyazin türevi sentezlendikten sonra, molekül yapısı 1H NMR ve 13C NMR ile doğrulanmıştır. Molekül, fenotiyazin halkasındaki azot atomuna bağlı uzun alkil zincirinde elektronegatif oksijen ve klor atomu içermektedir. OZF2 fenotiyazin türevinin, dünya genelinde insidansı en yüksek kanser türleri arasında yer alan kolon kanseri hücre hattında MTT testi ile anti-kanser aktivitesi test edildi. MTT testi, tetrazolyum tuzunun (3(4,5-dimetiltiyazol-2-il)-2,5-difenil tetrazolyum bromür) mor formazana dönüşümü ile hücre canlılığı ölçülmektedir. Çalışmamızda çeşitli yoğunluklarda (1,2,4,8 ve 10 ug/ml) OZF2 fenotiyazin türevi, 24-48-72 saat inkübe edildi. Daha sonra makrofaj hücreleri ile fenotiyazin türevini farklı konsantrasyonlarda (0.5- 1-3 ug/ml), 24 saat inkübe ettik. LPS ile muamele edilen ve edilmeyen makrofaj hücrelerinde, pro-inflamatuar sitokin olan TNF-α ve IL-6 sitokinlerin salınım seviyeleri sandviç ELISA yöntemi kullanılarak ölçülüp, değerlendirilerek anti-inflamatuar aktivitesi test edildi.
Farelerde oluşturulan enflamatuvar hiperaljezi modelinde çözünebilir epoksit hidrolaz inhibisyonunun etkisinin NLRC4 inflamazomu ve antienflamatuvar NLRC3 ile ilişkilendirilerek araştırılması
Bu tezde, lipopolisakkarit (LPS) ile farelerde oluşturulan enflamatuvar hiperaljezi modelinde çözünebilir epoksit hidrolaz (çEH) inhibisyonunun etkisinin mekanizmasının pro-enflamatuvar klasik nükleotit bağlayıcı oligomerizasyon alanı reseptör C (nucleotide binding oligomerization domain-like receptor C; NLRC) 4/apopitozla ilişkili nokta benzeri protein içeren bir kaspaz biriktirici alan (apoptosis-associated speck-like protein containing a caspase recruitment domain; ASC)/pro-kaspaz-1 inflamazomu ile klasik olmayan kaspaz-11 inflamazomu ve antienflamatuvar NLRC3 ile ilişkilendirilerek araştırılması amaçlanmıştır. Deneyler 9 gruba ayrılan fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir: (1) Serum fizyolojik (SF), (2) LPS, (3) SF+dimetil sülfoksit, (4) LPS+triflorometoksifenil-3-(1-propiyonilpiperidin-4-il)üre (trifluoromethoxy-phenyl-3-(1-propionylpiperidin-4-yl)urea; TPPU) (0.3 mg/kg), (5) SF+TPPU (0.5 mg/kg), (6) LPS+TPPU (0.5 mg/kg) ve (7) LPS+TPPU (1 mg/kg). TPPU (4 ml/kg) SF (10 ml/kg) veya LPS (10 mg/kg; 10 ml/kg) ile aynı anda intraperitoneal yoldan uygulanmıştır. Farelerin 30 saniye içinde termal uyarıya tepki verme süreleri SF veya LPS enjeksiyonundan 6 saat sonra değerlendirilmiştir. Deneyler sonunda öldürülen farelerin beyinleri ve omurilikleri alınmıştır. Beyinler ve omuriliklerden hazırlanan doku homojenatı süpernatantlarında β-tübülin, NLRC4, ASC, kaspaz-1 p20, kaspaz-11 p20, interlökin (interleukin; IL)-1β ve NLRC3 ekspresyonu immunoblotting yöntemiyle, 14,15-dihidroksieikozatrienoik asit (14,15-DHET) ve IL-1β düzeyleri ise uygun enzyme-linked immunosorbent assay kitleri kullanılarak ölçülmüştür. Farelerin termal uyarıya yanıt verme sürelerinde LPS'nin neden olduğu azalma yalnızca 0.5 ve 1 mg/kg dozlarda çEH inhibitörü TPPU ile önlenmiştir. TPPU etkili olan en düşük dozunda (0.5 mg/kg) uygulandığında, LPS'nin neden olduğu 14,15-DHET ve IL-1β düzeyleri ile NLRC4, ASC, kaspaz-1 p20, kaspaz-11 p20 ve IL-1β ekspresyonundaki artmanın yanı sıra, NLRC3 ekspresyonundaki azalma önlenmiştir. Bu bulgular, TPPU ile çEH inhibisyonunun LPS'nin neden olduğu enflamatuvar hiperaljeziyi önleyici etkisine santral sinir sisteminde pro-enflamatuvar klasik NLRC4/ASC/pro-kaspaz-1 ile klasik olmayan kaspaz-11 inflamazomunun oluşumundaki/etkinliğindeki azalmanın yanı sıra, antienflamatuvar NLRC3'ün ekspresyonundaki artmanın katkıda bulunabileceğini düşündürmüştür.
Kardiyak cerrahide ketaminin antiinflamatuar etkisinin araştırılması
Amaç: Ketamin antiinflamatuar etkisi bilinen bir anestezik ajandır. Çalışmamızda kardiyak cerrahi hasta popülasyonunda intraoperatif ketamin infüzyonu ile bu özelliğin rutin immün-inflamatuar laboratuvar veri analizleri ile doğrulanıp doğrulanamayacağı test edildi. İntraoperatif parametreler, postoperatif ağrı skorları, analjezi gereksinimi ve hasta sonuçları üzerine etkileri araştırıldı. Yöntem: Toplam 160 hasta kontrol grubu (n=80) ve ketamin grubu (n=80) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ketamin grubunda indüksiyonda (1 mg/kg bolus) ve operasyon boyunca (idamede) (2,4 mg/kg/saat infüzyon) ketamin verildi. Operasyon odasına alındıktan sonra sedoanaljezi yapıldı. Standart noninvaziv (elektrokardiyogram, periferik oksijen satürasyonu) ve lokal anestezi altında invaziv arteriyel kan basınç monitörizasyonları uygulandı. Düzeltilmiş vücut ağırlığına göre intravenöz anestezik ajanlar midazolam (0,1 mg/kg), fentanil (3 µg/kg), rokuronyum (0,6 mg/kg) indüksiyon ve remifentanil (0,1-0,3 µg/kg/dk) ve sevoflurane (0,5-1 minimal alveolar konsantrasyonda) idamede kullanıldı. Hemodinamik takipler bazal değerlerin %20 altında ya da üstünde olmasına göre yapıldı. Postoperatif analjezi için operasyonun sonunda morfin (0,1 mg/kg) ve yoğun bakımda sedoanaljezi için ekstübasyona kadar remifentanil (0,05-0,1 µg/kg/dk) ve deksmedetomidin (0,5-1 µg/kg/saat) infüzyonu uygulandı. Yoğun bakımda parasetamol (3x1 g) ve kurtarma (ek) analjezisi olarak tramadol (1 mg/kg) verildi. İntraoperatif hemodinamikleri değerlendirmek için vazoaktif inotropik skor (VIS) hesaplandı. Preoperatif ve postoperatif 1. gün rutin kan tetkikleri değerlendirilerek immün-inflamatuar parametreler [lökosit, nötrofil, lenfosit ve trombosit sayıları, C reaktif protein (CRP)] ve bunlardan hesaplanan parametreler [(nötrofil/lenfosit oranı (NLR), NLR-indeksi, delta-NLR, trombosit/lenfosit oranı (PLR), PRL-indeksi, delta-PLR, SIRI (sistemik inflamasyon yanıt indeksi) ve SII (sistemik immün-inflamasyon indeksi)] kaydedildi. Postoperatif ekstübasyondan sonra ilk 24 saatte ağrı şiddeti [nümerik rating skala (NRS) ve Prince Henry Hospital Ağrı Skoru (PHHS)], analjezi gereksinimi, ekstübasyon zamanı, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ve ilk 28 günlük mortalite oranları değerlendirildi. Bulgular: Preoperatif immün-inflamatuar parametreler, gruplar arasında benzerdi. Postoperatif CRP, nötrofil, NLR, NLR-indeksi, delta-NLR, PLR, delta-PLR, PLR-indeksi, SIRI ve SII ketamin grubunda anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Postoperatif lenfosit, ketamin grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Bununla birlikte lökosit, trombosit, delta-CRP ve CRP-indeksi gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Ketamin grubunda yoğun bakım ve hastane kalış süreleri anlamlı derecede daha kısa bulunmuş ve 28 günlük mortalite görülmemiştir (p<0,05). Postoperatif ağrı şiddeti ketamin grubunda daha düşük olmasına rağmen (p<0,05) ek analjezi ihtiyacı gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Ketamin grubunda entübasyondan sonra ilk 5 dakikada ölçülen sistolik ve ortalama arter basınçları kontrol grubuna göre daha yüksekti (p>0,05). Bununla birlikte intraoperatif VIS gruplar arasında benzer bulundu (p>0,05). Sonuç: Kardiyak cerrahide ketaminin antiinflamatuar etkinliği NLR ve PLR hesaplamaları ile de gösterildi. Bu hasta hastalarda operasyon boyunca ketamin infüzyonu inflamatuar yanıtı azaltmakta etkin bulundu. Ayrıca ketamin postoperatif akut ağrı, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ve mortalite üzerine olumlu etkilere sahip gibi gözükmektedir. Anahtar kelimeler: immün-inflamatuar biyobelirteçler, kardiyak cerrahi, ketamin, nötrofil lenfosit oranı, perioperatif inflamasyon, trombosit lenfosit oranı
İnterlökin-1 reseptörünü hedefleyen nanokorların üretimi
IL-1R1, IL-1 ailesi reseptörlerinin bir üyesi olup, doğal bağışıklık ve enflamasyonun düzenlenmesinde önemli roller oynar. IL-1α ve IL-1ꞵ , IL-1R1'in ligandları olup, ateşin indüklenmesi, lenfositlerin proliferasyonunun uyarılması ve pro-inflamatuar sitokinlerinin salgılanması gibi çeşitli enflamatuar tepkilerde rol oynarlar. IL-1 sinyalindeki düzensizlikler enflamatuar hastalıklara yol açar ve genellikle Canakinumab, Anakinra ve Rilonacept gibi IL-1 inhibitörleri tedavi amaçlı kullanılır. Bu tedaviler hastalık belirtilerinin hafifletilmesinde etkili olmakla beraber bazı sınırlamalara sahiptir. Nanokorlar, sadece ağır zincirden oluşan antikorların değişken fragmanlarından elde edilir. Küçük boyutları, yüksek afiniteleri, stabiliteleri ve çözünürlükleri gibi özellikleri nedeniyle diğer IL-1 inhibitörlerine alternatif olabilirler. Bu yüzden bu çalışma anti-enflamatuar ajanlar olarak anti-IL-1R1 nanokorları üretmeyi amaçlamıştır. Bu doğrultuda iki farklı strateji izlenmiştir: IL-1R1'e yüksek affinite ile bağlandığı tahmin edilen bir nanokorun gen sentezinin yapılması ve immünize edilmiş lamalardan elde edilen nanokorların üretimi. Gen sentezi başarılı olmasına rağmen, bakteride nanokorun ifadesi sağlanamamıştır. Ancak, immünize edilen lamalardan elde edilmiş olan nanokorlar başarılı bir şekilde saflaştırılmış ve karakterize edilmiştir. IL-1R1'e yüksek affinite ile bağlanan ondan fazla nanokor tespit edilmiş ve içlerinden 3WEB23 ve 2TED12 nanokorlarının hücre kültüründe IL-1R1'i etkili bir şekilde inhibe ettiği gözlemlenmiştir. Bu nanokorlar, enflamatuar hastalıklara karşı umut verici terapötik adaylardır, ancak in vivo fonsiyonelliklerinin daha fazla araştırılması gerekmektedir. Epitop gruplaması (epitope binning) deneylerinde, bu iki aday nanokorların bağlanma kapasitelerinin diğer yüksek affiniteli nanokorlar tarafından engellenmediği gözlemlenmiştir. Bu yüzden epitop gruplaması deneyleri nanokorların multivalent nanokor üretiminde kullanılmasını desteklemektedir. Genel olarak, bu çalışma inflamatuar hastalıklar için alternatif terapötik adaylar olarak iki anti-IL-1R1 nanokoru belirlemiştir.
Yeni sentezlenen Benzotiyofen türevlerinin anti-karsinojenik ve anti-inflamatuar etkilerinin belirlenmesi
Heterosiklik bileşikler, ilaç keşfi ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Benzotiyofenler, kükürt içeren heterosiklik bileşiklerdir. Bu bileşikler birçok temel doğal ve sentetik bileşiğin temel yapısal iskeletlerinde yer almaktadır. Benzotiyofen ve benzotiyofen bazlı bileşikler anti-mikrobiyal, anti-kanser, anti-anjiyojenik anti-inflamatuar, anti-oksidan gibi çeşitli biyolojik aktiviteler sergilemektedir. Bu çalışma, yeni sentezlenen benzotiyofen bileşiklerin sitotoksisite, apoptoz ve anti-inflamatuar etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu bileşiklerin A549, LnCaP ve MCF-7 hücre hatlarında sitotoksisite ve apoptoz etkilerini incelemek üzere kullanılmış ve kontrol olarak sağlıklı embriyonik hücre hattı (HEK293) kullanılmıştır. Bu hücre hatlarında EC50 veren bileşiklerin apoptoz analizleri, Annexin FITC/PI boyaması ile yapılmış, apoptoz ilişkili genlerin (Bax, Bcl2, Casp3, Casp8 ve Casp9) seviyelerini ölçmek üzere mRNA izole edilmiş ve qRT-PCR ile gerçekleştirmiştir. Ayrıca anti-inflamatuar etkilerini ortaya çıkarmak için RAW264.7 hücre hattı LPS ile indüklenerek nitrik oksiti, Griess yöntemiyle; inflamasyonda rol oynayan genlerin ekspresyon seviyeleri ise qRT-PCR kullanarak değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, AD3 ve AD5 bileşikleri kanser hücre hatlarında (A549, LnCaP ve MCF-7) önemli sitotoksisite etkileri olmadığı, AD1, AD7 ve AD3S1 bileşikleri ise iyi sitotoksisite sergilediği ve Bax, Casp3, Casp8 ve Casp9 genleri aktifleşerek apoptozu indüklediği saptanmıştır. Ayrıca kullanılan AD1, AD3, AD5, AD7 ve AD3S1 bileşiklerinin proinflamatuar genleri (TNF-a, COX-2, iNOS, IL-6) inhibe ettiği ve anti-inflamatuar geni (IL-10) teşvik ettiği ayrica anti-inflamatuar etkiye sahip olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; benzotiyofen türevlerinin, akciğer kanseri, prostat kanseri ve meme kanseri tedavileri için gelecek vaadeden ilaçların tasarlanması ve sentezlenmesinde önemli rol oynayacağı ve anti-inflamatuar ilacı olarak da potansiyele sahip olabileceği düşünülmektedir.
An investigation of the protective effect of berberine on vancomycin-induced nephrotoxicity in rats
Title: An Investigation of The Protective Effect of Berberine on Vancomycin-Induced Nephrotoxicity in Rats Introduction: One limitation of vancomycin use is its nephrotoxicity due to the high doses of vancomycin used to treat resistant infections. Berberine is a natural product with a broad pharmacological activity including anti-inflammatory and antioxidant potential effects. The reno-protective effect of BBR has been investigated against nephrotoxicity induced by VCM. Objective: biomarkers including Cr, BUN, KIM-1, SOD, MDA, IL-6, TNF-α, Bcl-2 and CAS-9 have been evaluated. Additionally, histological methods have been used. In this investigation, we have aimed to study the potential reno-protective effect of BBR against nephrotoxicity induced by VCM in wistar albino rats. Methods: In this study, 35 adult male Wistar Albino rats were randomly assigned into five groups, each containing seven rats. The control group received oral normal saline SF for eight days and SF intraperitoneally for seven days. The other groups were administered VCM dissolved in SF for seven days intraperitoneally. BBR was given by oral gavage for eight days, starting one day before the VCM administration. Three different doses of BBR (50mg/kg, 100mg/kg, and 200mg/kg) were used in the other groups. Result: The findings of the current investigation indicate that the administration of VCM has led to nephrotoxicity, as evidenced by elevated levels of inflammation and oxidative stress biomarkers, as well as significant histological damage. In addition, a minor increase of apoptosis biomarkers has been noted. However, VCM has showed insignificant apoptotic related kidney damage. The administration of BBR has shown the potential improvement of the oxidative stress and inflammation significantly and the reduction of apoptosis has not been significant. Conclusion: Our results have showed that BBR might has the potential to reduce the nephrotoxicity induced by the intraperitoneal administration of VCM at the dose of 400 mg/kg for seven days in male rats. Keywords: Vancomycin (VCM), Berberine (BBR), Nephrotoxicity, Rat
HPLC method development and validation for the simultaneous determination of flurbiprofen and chlorhexidine gluconate
Flurbiprofen (FBP) is a strong nonsteroidal antiinflammatory drug, which has analgesic, antipyretic and antiinflammatory effects. Chlorhexidine gluconate (CHG) is a potent antibacterial agent. Nowadays, FBP and CHG in combination are used in some commercial preparations. Thereby, there is a need for a method that analyzes these two drugs together. In this study, an analysis method was developed for simultaneous determination of FBP and CHG by using high performance liquid chromatography (HPLC) technique. During analyses, Agilent Poroshell 120 EC-C18 column was used as stationary phase. Phosphate buffer solution (100 mM, pH 2.5) and acetonitrile were used as mobile phase. The chromatography was performed by gradient elution at a flow rate of 0.5 ml/min. The column temperature was set at 30˚C and the injection volume was 20 μl. Analytes were detected at 248 nm with using a diode array detector (DAD). The developed method was validated according to United States Pharmacopoeia guideline. The method was found to be linear in the concentrations range between 1–25 ppm. Correlation coefficient value was calculated as 0.9999 for FBP and CHG. The method was found suitable in terms of specificity, linearity, accuracy, and precision. It was applied successfully for HPLC analysis of commercial samples that includes FBP and CHG.
Synthesis and biologic activity studies of some substitued n-(1,3-dioxohexahydro-2h-isoindol-2-yl)benzenesulfonamide derivatives
In the course of this study five out of ten novels substitued N-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)benzenesulfonamide (compound 1-10) were synthesized byusing two different methods. In the first method, the cis-1,2-cyclohexanecarboxylic anhydride and sulfa derivatives were conventionally heated in acetic acid for 4 hours In the second method, the cis-1,2-cyclohexanecarboxylic anhydride and sulfa derivatives were dissolved in DMF and radiated by microwave. Structure elucidation of the synthesized compounds were confirmed by UV, IR 1H-NMR,13C-NMR with mass spectral methods. Anticancer activities of the compounds were studied on human breast cancer (MCF7) cell lines by MTT assay. Anti-inflammatory activities of the compounds were examined by measuring nitrite concentrations by using a colorimetric method based on the Griess reaction on RAW 264.7 macrophage cells. Synthesized compounds generally showed moderate or no cytotoxic activity against MCF7 cell line. Among them, 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)-N-(1,3-thiazol-2-yl)benzenesulfonamide (compound 3), 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)-N-(4,5-dimethoxypyrimidin-2-yl)benzenesulfonamide (compound 7), and 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)-N-(4,6-dimethylpyrimidin-2-yl)benzenesulfonamide (compound 10) presented activity against MCF7 cancer cell lines with IC50 values of 87.9 2.34 μM, 71.5 3.01 μM, and 89.3 2.05 μM, respectively. Proposed compounds were also analyzed for their anti-inflammatory activity on RAW 264.7 macrophage cells. Among them, 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)-N-(6-mmethoxypyridazin-3-yl)benzenesulfonamide (compound 4), 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)-N-(5-methyl-1,2-oxazol-3-yl)benzenesulfonamide (compound 1) and 4-(1,3-dioxohexahydro-2H-isoindol-2-yl)benzenesulfonamide (compound 9) presented activity against RAW 264.7 macrophages with NO inhibition (% of control) values of 24.43 3.16 μM, 9.73 1.04 μM and 6.44 2.48 μM, respectively. No significant cytotoxic activities on RAW 264.7 macrophage cells were observed under all tested concentrations and IC50 values of the tested compounds were higher than 500 μM. Compounds 1-10 Figure 1: Structures of the synthesized compounds (1-10)
Design, synthesis and evaluation of the biological activity of novel coumarin derivatives
Coumarins, (2H-1-benzopiran-2-one) derivatives that can be isolated from several plants, have been reported for their anticoagulant, antimicrobial, anti-inflammatory or anticancer activity. Some of these structures are currently approved for the treatment of cardiovascular diseases (warfarin), as antibiotics (novobiocin or chlorobiocin) or as an anticancer drug (geiparvarin). Given the great potential of this structure and the limited number of studies that focus on molecules that derive from the 8th carbon of the benzopiranone heterocycle, we synthesized in this project thirty eight coumarin derivatives (2 - 50), twenty two of them being novel, by substituting to the 8th carbon of the benzopiran ring some aromatic and aliphatically subtituted piperidine and piperazines. Synthesized derivatives were evaluated for their anti-inflammatory activity, analgesic activity and cytotoxicity. Targeted molecules were synthesized in two steps. The first step consisted on the synthesis of the 7-hydroxy-4-methyl-chromen-2-one coumarin scaffold via the Pechmann reaction. In the second step, the 7-hydroxy-4-methyl-chromen-2-one coumarin scaffold, (compound 1), was derivatized with aromatic and aliphatic substituted piperazine and piperidine groups. Structures of synthesized compounds were elucidated with 1H-NMR, 13C-NMR, LC-MS, FT-IR. The anti-inflammatory and analgesic activities and cytotoxicity were performed in vitro. Cytotoxicity assays were carried out with the MTT test on RAW264.7 macrophage and MCF-7 breast cancer cells. The nitrite inhibition test was applied for evaluating the anti-inflammatory activity on RAW264.7 macrophage cells. Indomethacin (IND) and L-NAME were used as reference drugs for both anti-inflammatory and cytotoxicity tests. For the analgesic activity, PGE2 production was monitored. According to the results, compound 11, 23 and 31 revealed promising anti-inflammatory activity. Their results were better than the reference drugs and compound 11 was three times more active than IND. Additionally, compound 11 demonstrated some analgesic activity with low cytotoxicity. Keywords: Coumarin, piperazine, piperidine, anti-inflammatory activity, analgesic activity, cytotoxicity.
The analysis of the structural similarity of some antidepressants and anti-inflammatory molecules
Currently many studies link depression to inflammation and mechanism that underlie this connection are being elucidated. Also new treatment strategies for these comorbid diseases that combine the use of antidepressants (AD) with anti-inflammatory agents (AI) are being suggested. However, to the best of our knowledge, no study yet investigated the structural similarity of the compounds used to treat these two diseases. Thus, in this study we examined whether there is any structural similarity between AD and AI molecules in silico. We gathered from the literature the AI and AD derivatives using Clarivates Analytics database (Web of Science) and we covered the period from 2008-2017. Then we did a manual search and obtained the most similar structures. In order to be able to discuss our results we also used computational methods and measured the similarity of the compounds using the cosine and Tanimoto similarity coefficients. By this method, we found 12 similar structures two of these, which are 7-{2-[4-(2-chlorophenyl)piperazin-1-yl]ethyl}-1,3-dimethylpurine-2,6-dione known as (KMUP-1) (AI8), and 7-{4-[4-(3-chlorophenyl)piperazin-1-yl]butyl}-1,3-dimethylpurine-2,6-dione (AD10), their similarity was 96%. We found also that the coumarin derivatives AD16 and AD17 are 80% similar to the compound AI12. Keywords: antidepressant, anti-inflammatory, structure, similarity, comorbid diseases
Türkiye'de romatizma tedavisinde kullanilan bazi halk i̇laçlarinin enflamasyon parametreleri üzerindeki in vitro etkileri
The leaves of Sambucus ebulus L, S. nigra L. (Caprifoliaceae) and Cistus laurifolius L. (Cistaceae) were used against inflammatory problems in Turkish folk medicine. Previous investigations have proven their in vivo potent anti-inflammatory activity. The aim of the present study was to investigate their effects on various inflammatory parameters by using in vitro methods to provide evidences on their activity mechanisms and to isolate the active ingredients through activity-guided procedures. Active components were isolated from extracts by using an in vitro bioassay model based on the inhibition of nuclear factor-kappa B [NF-κB] in Lipopolysaccharide (LPS)-induced Raw 264.7 macrophages and their chemical structures were elucidated by spectroscopic techniques. Flavonoids; Isorhamnetin-3-O-β-D-glucopyranoside, isorhamnetin-3-O-rutinoside, quercetin-3-O-β-D-glucopyranoside, quercetin-3-O-β-D-galactopyranoside and two new iridoids; Sambulin A, Sambulin B were identified from S. ebulus , a sterol mixture (SNH-1) and remaining water subextract (CL-R-H2O) were determined to be active components of S. nigra and C. laurifolius, respectively. These active molecules or fractions were further investigated for their effects on several inflammatory mediators [i.e. TNFα, IL-1α, IL-1β, IL-2 ,IL-6, PGE2 (ELISA)], nitric oxide (Griess Assay). Effects on the protein levels (iNOS/COX-2) or phosphorylations [Mitogen-Activated Protein Kinases (MAPK) and inhibitor of kappa-B protein (IκBα)] were studied by Western Blot. As conclusion, among the isolated flavonoids; isorhamnetin-3-O-β-D-glucopyranoside and isorhamnetin-3-O-β-rutinoside inhibited NO, iNOS, TNFα, isorhamnetin-3-O-β-rutinoside inhibited PGE2/COX-2. Both flavonoids inhibited p38/IκBα phosphorylations. Iridoid type constituents suppressed iNOS/COX-2, NO/PGE2 and TNFα as well as JNK/IκBα phosphorylations. The active fractions, SNH-1 and CL-R-H2O, decreased the levels of NO/PGE2 and inhibited JNK/IκBα phosphorylations.
S. Hastifolia bitkisi üzerinde fitokimya ve biyolojik aktivite araştırmaları
PHYTOCHEMICAL AND BIOLOGICAL INVESTIGATIONS ON SCUTELLARIA HASTIFOLIA L. Scutellaria L. (Lamiaceae) species have long been the subject of many phytochemical, analytical and biological studies. In the context of this thesis, four Scutellaria taxa, S. hastifolia L., S. velenovskyi Rech., S. orientalis L. subsp. pinnatifida and S. albida L. subsp. albida from Turkey were screened for their antioxidant profiles by calculating their total antioxidant capacities as well as total phenol and total flavonoid contents. Based on the preliminary data, S. hastifolia was selected for the detailed phytochemical and biological investigations. From the acetone and MeOH extracts, 17 compounds were isolated, including a new one, by using several chromatographic techniques. Isolated compounds were categorized as ethylcyclohexane derivatives (isorengyol, isorengyoside, cleroindicin B, cleroindicin F), phenylethanoid glycosides (cornoside, calceolarioside D, hastifolioside, neocalceolarioside D, calceolarioside B, verbascoside), flavonoids (apigenin 7-O-β-D-glucopyranoside, scutellarein 7-O-β-D-glucopyranoside, hispidulin 7-O-β-D-glucopyranoside, hispidulin 7-O-β-D-glucuronopyranoside), sugar ester (6-O-caffeoylglucopyranose) and sugar molecules (glucose, saccharose). The pure compounds were then investigated for their effects on DPPH, LP and LOX inhibition similarly as crude extracts of S. hastifolia. All crude extracts of S. hastifolia, highly interacted with DPPH, while in LP inhibition assay the acetone extract showed remarkable activity. In LOX inhibition assay, only MeOH extract showed significant inhibition while other extracts did not. Furthermore, all of the isolates highly reacted with DPPH while only glycosides of apigenin and scutellarein along with calceolarioside D showed moderate LP inhibition. Moreover, all of the isolates showed weak soybean LOX inhibition at the tested concentration. Additionally, the qualitative and quantitative analysis of several phenylethanoid glycosides and flavonoids in all Scutellaria species were performed comparatively by using HPLC-DAD in order to characterize their main phenolic constituents. Keywords: Scutellaria hastifolia, antioxidant and antiinflammatory activities, secondary metabolites, hastifolioside, HPLC-DAD
Determination of acid dissociation constant values of some benzoxazolinone derivatives by using spectrophotometric, potentiometric, and capillary electrophoretic methods in aqueous buffered solution
Acid dissociation constant (pKa) values of fourteen structurally related 3-(2/4-pyridylethyl) benzoxazolinone derivatives have been found by using UV-Vis spectroscopy, and the results have been verified by using potentiometry and capillary electrophoresis methods. The position of the equilibrium reaction was suggested based on the experimental results. Under the light of data, the electro with-drawing groups (chlorine atom) on 6-benzoyl derivatives or on the main structure of benzoxazolinone ring showed more basic character in comparison with electron donating groups. Our results suggest that analgesic/anti-inflammatory activities of benzoxazolinones decreased when the pKa values and / or solubility of the compounds increased. Advantages and limitations of using UV-Vis spectroscopic, potentiometric, and capillary zone electrophoretic methods for determination of acid dissociation constants were discussed.
The effect of anti-oxidant (vitamin E and C) acting as anti-inflammatory in osteoarthritis patient treated with diclofenac sodium
Background OA it's a common disease that occur in elderly people and it its most come in the female under age 49 than a male above 50 because of the hormonal changes and for the men for aging and other chronic disease. Objective Our objective was directed to determine the beneficial effect of the antioxidants (vitamin E and C) as anti-inflammatory in OA patients treated with diclofenac sodium. There is a reality that oxidative stress give a good progression and incidence of osteoarthritis (OA), increased production of reactive oxygen species (ROS) and decreased bioavailability of antioxidants have been checked by experimental and human OA, where increased ROS production may contribute to the elevation in OA incidence. and we use in this study different ages with OA patient to can determind the best reslu and effect we can get from this study. Patients and methods The ESR, Hgb, and serum (CRP, RF, MDA, and GSH) level were measured for each patient before treatment (at the baseline) and after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with documentation of symptoms and pain score before and after treatment (the treatment were continue for 2 months). Results There was significant (p 0.05) elevation in serum MDA level and significant reduction in serum GSH level in OA patients as compared to the healthy control subjects. The addition of vitamin E to diclofenac sodium (group B) had resulted in a significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and signs score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of treatment, likewise the addition of vitamin C to diclofenac sodium (group C) with less positive effect than vitamin E, while the use of combined antioxidants vitamin E and C (group D) resulted in significant lowering in serum MDA level with significant elevation in serum GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) after 3, 5, 7, and 8 weeks of the treatment with great positive effect than the use of single antioxidant (vitamin E or C) due to synergistic effect. Conclusion The oxidative stress give a progression of OA and the addition of antioxidants (vitamin E or C) to diclofenac sodium treatment give a good lowering in MDA level, and elevation in GSH level and OA outcome score (symptoms and pain score) with improving the patients compliance but all the result that I got it gave a negative result with African races . Note. that test and that laboratory data I got it from the patient directly or from their physician after I get from them official agreement that was a proved by their physician so I got a full agreement to get a full excess for their laboratory data.
Omega-3 yağ asitlerinin ortodontik diş hareketi üzerine etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç:Çalışmamızdasistemik olarak uygulanan omega-3 yağ asitlerinin, ortodontik diş hareketi hızı üzerine etkilerini genetik, biyokimyasal, histolojik ve immunohistokimyasal tekniklerle değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem:56 adet, 3 aylık erişkin erkek Wistar Albino cinsi ratlar rasgele olarak 3 gruba ayrılmıştır: aparey yerleştirilmeyen kontrol grubu (n=8), diş hareketi grubu (n=24) ve omega grubu (n=24). Maksiller 1. molarlarda diş hareketi oluşturmak için, tek taraflı 1. molar ve keser dişler arasına aktif kapalı yaylar yerleştirilmiştir. Omega grubu ratlara ortodontik diş hareketi süresince sistemik olarak omega-3 yağ asitleri verilmiştir. Diş hareketi ve omega grupları 3 alt gruba ayrılarak; ortodontik kuvvet uygulandıktan 3 gün sonra (1. alt grup), 7 gün sonra (2. alt grup) ve 14 gün sonra (3. alt grup) olacak şekilde sakrifiye edilmiş ve genetik, biyokimyasal, histolojik ve immunohistokimyasal incelemeler yapılmıştır. Diş hareketleri dijital kumpas ile ölçülmüştür. Bulgular:14. deney gününde diş hareketi miktarı, omega grubunda diş hareketi grubuna göreistatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,012). Biyokimyasal incelemeler, 14. deney gününde omega grubunun diş hareketi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük total oksidan seviye ve daha yüksek total antioksidan seviyeye sahip olduğunu göstermiştir (p=0,001). İncelenen tüm deney günlerinde omega grubu RANKL, IL-6 ve IL-1β seviyeleri, diş hareketi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Omega grubu VEGF ve BMP-2 seviyeleri diş hareketi grubuna göre 3. deney gününde istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken, 7. deney gününde düşük bulunmuştur (p<0,05). Omega grubu osteoklast sayısı, 14. deney gününde diş hareketi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,042). Sonuç:Sistemik olarak uygulanan omega-3 yağ asitleri, antioksidan ve antiinflamatuar etkiler göstermiş ve ortodontik diş hareketini yavaşlatmıştır.
TNBS ile oluşturulmuş deneysel kolit modelinde beta glukanın etkisi
İnflamatuar barsak hastalığı (İBH) patogenezinde, inflamasyon ile beraber oksidatif stres önemli risk faktörlerindendir. Beta-glukan immün sistem üzerine etkileri bilinen, toksik ve yan etkisi olmayan güçlü immünostimülatördür ve bu konu üzerine çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiştir. Trinitrobenzen Sülfonik Asid (TNBS) kolit modeli üzerine beta glukanın etkilerinin araştırılması şeklinde gerçekleştirilmiş bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu bilgiler ışığında, çalışmamızda antioksidan ve anti-inflamatuar mekanizmalar aracılığıyla, beta glukanın (BG) TNBS koliti üzerindeki etkileri araştırıldı. Araştırmada, ağırlıkları 250-300g arasında değişen toplam 32 Wistar türü sıçan, sham kontrol (n=8), TNBS (n=8), TNBS-BG+3 (n=8), TNBS-BG+10 (n=8) olmak üzere 4 deney grubuna ayrıldı. Sham grubuna serum fizyolojik, TNBS grubuna da TNBS kanülle intrarektal olarak anestezi altında verildi. Sham kontrol grubuna kolit yapılmadı. TNBS-BG+3 grubuna kolit sonrası 3 gün boyunca 100 mg/kg dozunda, TNBS-BG+10 grubuna ise kolit öncesi 7 gün, kolit sonrası ise 3 gün boyunca 100 mg/kg dozunda oral gavaj yoluyla intragastrik olarak BG verildi. Kolit, 24 saat aç bırakılmış ve barsakları boşaltılmış sıçanlara, 8 cm uzunluğındaki bir kanülle anal orifisten % 37'lik etanol içinde çözünmüş olan 25 mg 2,4,6- trinitrobenzen sülfonik asid (TNBS) verilmesiyle gerçekleştirildi. Kolit oluşturulduktan sonraki 3. Günün tamamlanmasıyla hayvanlar sakrifiye edildi ve 10 cm'lik kolon segmenti çıkartıldı. Longitudinal olarak ikiye ayrılan kolon segmentleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Sonuçların istatiksel analizi GraphPad programı kullanılarak yapıldı. Beta Glukan, biyokimyasal sonuçlar ve histolojik skorlama ile belirlendiği gibi kolon doku hasarında belirgin azalmaya neden oldu (p<0,05). Doku malondialdehid (MDA) seviyeleri TNBS grubunda, Sham Kontrol ve TNBS –BG+3 ve TNBS –BG+10 grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Bu değerler, BG ile tedavi edilen sıçanlarda anlamlı derecede azaldı (p<0,05). Glutatyon (GSH) enzim aktivitesi TNBS grubunda sham kontrol ve TNBS+BG gruplarına göre düşüktü. Myeloperoksidaz (MPO) enzim aktivitesi ise TNBS grubunda Sham kontrol ve TNBS-BG+3 ve TNBS-BG+10 gruplarına göre yüksekti. BG tedavisi ile antioksidan enzim aktivitesi de TNBS grubuna göre artış gösterdi. Bu artış GSH'de anlamlı iken (p<0,05), Katalaz (CAT) enzim aktivisinde gruplar arasında anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Ayrıca BG tedavisi, kolit sonrası kolon dokusunda meydana gelen myeloperoksidaz (MPO) aktivite artışını da azalttı. Profilaktik BG etkisi ile kolit oluşumunun ardından hem histolojik hem de biyokimyasal sonuçlarda olumlu yönde değişiklikler saptanmıştır. Beta Glukan antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip gözükmektedir. BG ile tedavi, sıçanlarda TNBS ile oluşturulan kolitte kolon doku hasarını azaltma potansiyeli taşımaktadır.