Apoptosis

433 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Tümör immünitesinde WWOX proteininin rolü

WWOX protein ifadesi çoğu insan kanserlerinde sıklıkla kaybolur veya azalır. WWOX protein ifadesi kaybı üçlü negatif meme kanserlerinde sık görülmektedir. İmmün sistem meme kanseri gelişiminde, ilerlemesinde ve kontrolünde aktif rol oynamaktadır. Programlanmış hücre ölüm ligandı 1 (PD-L1), immün sistemden kaçışa katılan önemli immün kontrol noktası molekülüdür. PD-L1 çeşitli immün hücrelerde ve meme kanseri de dâhil olmak üzere birçok farklı tümör tiplerinde ifade edilir. STAT3, PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde önemli rol oynar. PD-L1'in, JAK aracılı STAT3 fosforilasyonu ve aktivasyonu nedeniyle meme kanseri hücre hatlarında ifadesi yüksektir. Kanser hücrelerinde STAT3 sinyal yolağı, IFN-γ'nın atipik bir sinyal ileticisi olarak aktive edilir. WWOX proteini IL-6 / JAK2 / STAT3 sinyal iletim yolağı üzerinden kanser hücrelerinin büyümesini ve metastazını STAT3'e bağlı olarak baskılamaktadır. WWOX'un aşırı ifadesi bazal meme kanseri hücrelerinde STAT3 aktivitesini inhibe eder. Tüm bu bulgular, WWOX'un PD-L1 ifadesinin düzenlenmesinde olası bir rol oynayacağını ve böylece meme kanserinin ilerlemesinde ve metastazında potansiyel bir baskılayıcı olarak görev yapacağını göstermektedir. Bu tezin amacı WWOX'un MDA-MB-231 insan üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde bazal düzeyde ve/veya IFN-γ ile uyarılmış PD-L1 ifadesi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX'u aşırı ifade etmek için geçici transfeksiyonlar gerçekleştirildi. Wwox proteininin aşırı ifadesi western blot ile değerlendirildi. PD-L1 ifadesi flow sitometri sistemi ile analiz edildi. IFN-γ uygulanmamış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Bu bulgulara ek olarak, IFN-γ uygulanmış, WWOX ifade eden hücrelerde WWOX ifade etmeyen hücrelere göre istatistiksel olarak anlamlı artmış PD-L1 ifadesi saptandı (p=0,05). Sonuç olarak, WWOX ifade etmeyen MDA-MB-231 hücreleri ile karşılaştırıldığında MDA-MB-231 hücrelerinde WWOX ifadesinin arttırılması IFN-γ varlığında veya yokluğunda PD-L1 ifadesini anlamlı olarak azaltmaktadır.

ApoptozisHücre ölümüNeoplazmlar+3
Elif Serdal
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bovine herpesvirüs-1'in farklı kanser hücre hatlarında apoptotik ve otofajik etkilerinin araştırılması

Kanser tedavisinde viroterapi olarak adlandırılan, onkolitik virüslerin kanser hücrelerin yıkımı için kullanımı kanser tedavisinde alternatif bir yol olarak önerilmektedir. Onkolitik virüs, seçici olarak kanser hücrelerinde lizise, apoptozise neden olmakta ve immun sistem hücrelerini uyararak immünoterapiye katkı de sunmaktadır. Çok sayıda virüs bu amaçla aday gösterilirken avantaj ve dezavantajları tüm detaylarıyla yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Yapılan araştırmalarda farklı türlerde patojen olan hastalık etkeni vahşi virüs adaylarının seçilmesi, genetik yapıları üzerinde değişiklikler yapılarak rekombinant formlarının oluşturulması ve kullanımı süreçleri sonrasında bazı virüsleri onkolitik etkisinin önemli olduğunu göstermiştir. Projede önerilen BHV-1 patojen olarak hastalık meydana getirdiği konağı sığırdır. İnsanlarda herhangi bir hastalık etkeni olarak tanımlanmamıştır. Son yıllarda BHV-1 üzerine yapılan bazı araştırmalarda onkolitik potansiyelinin olabileceği önerilmektedir. Bu çalışmada, sığırlarda patojen olan Bovine herpesvirus-1 (BHV-1) 'in farklı kanser hücre hatlarında neden olabileceği ölüm yolaklarından apoptotik ve otofajik onkolitik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, meme kanseri hücre hattı (MDA-MB-231), akciğer hücre hattı (A549), prostat kanseri hücre hatları (DU145 ve PC3) ve servix kanseri hücre hattı (Hela)'nda yapılacak apoptotik ve otofajik yolaklar araştırıldı. Hücre hatları farklı titrelerideki birüs enfeksiyonuna ve zamana bağlı değişiklikler değerlendirildi. Virüsü enfeksiyonuna bağlı miktar ve zamana bağlı hücre kayıplarının arttığı, apoptotik hücre sayısının artığı tespit edildi. Enfekte hücrelerde bazı markırların (BCL-2, ATG7, p62, kaspaz-8 ve kaspaz-9) ekspresyon seviyesinin zamana ve doza bağlı olarak değiştiği değerlendirildi. Bu kanser hücrelerindeki ölüm mekanizmalarının aydınlatılması amacıyla daha fazla apoptotik markırların ve otofajik markırların kullanılması ihtiyaç duyulmaktadır.

Alerji ve immünolojiApoptozisHerpesvirüs 1-sığır+6
Melisa Beyhan Yılmaz
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Myxoma virüslerin multipl myelomda otofajik etkilerinin incelenmesi

MM (Multipl Myelom) tüm hematolojik maligniteler içinde ikinci sıklıkta rastlanan ve plazma hücrelerini etkileyen malign bir hastalıktır. MM un tedavisinde son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler, yeni ilaç ve tedavi protokollerine yol açarak MM da küre yönelik tedavi araştırmaları son yıllarda hız kazanmıştır. Bu amaçla Multipl Myelomda etkinliği bilinen bir onkolitik virüs olan Myxomavirüslerin antimyelom etkinliklerinde Otofajin etkileri araştırılması amaçlanmıştır. Bununla birlikte özellikle kanserde birbirlerine etkileyen yolaklar olan otofaji ve Apoptoz ilişkisini değerlendirmek için apoptoz göstergesi olan Bcl-2 de yine farklı virüs dozlarında analiz edildi. Bu amaçla İnsan kökenli U-266 ve fare kökenli MOPC 315 Myelom hücre hatlarında MYXV'nin farklı dozları kullanılarak otofaji göstergeleri olarak Atg-5, p-62, Beclin-1, LC-IIIB kullanılırken ,apoptoz amacı ile Bcl-2'i inceledik. Bu tez çalışmasında hem U266 hem de MPOC hücre hatları kullanıldı. Analizler ELİZA ile değerlendirildi. Otofajide otofogozomların görüntülenmesi için Elektron Mikroskobu kullanıldı. Çalışmanın sonucunda özellikle 15 MOI gibi yüksek virüs içeren gruplarda ATG 5 ve Beclin-1 artışlarının otofajinin erken aşaması olan ilk 24 saatte U-266 ve MOPC-315 hücre hatlarında arttığını saptadık.Otofajiyi Elektron Mikroskobunda otofogozomlar olarak gösterdik. Otofajinin geç dönem göstergesi oln LCIIIB artışını da 48 saatte saptadık yine Elektron Mikroskopla geç otofaji döneminde otofogozomları tespit ettik. Apoptoz markeri olarak kullanılan Bcl-2 artışını hatlarda saptamadık. Bu marker apaptoz otofaji ilişkisi açısından incelendi. Ancak daha fazla apoptoz göstergesi kullanılarak bu ilişkinin farklı çalışmalarala değerlendirilmesi gerekebilir. Sonuç olarak MM da antimyelom etkinliği bilinen MYXV ile otofaji ilişkisi açısından yapılmış ilk çalışma olan bu tezde virüsün otofajiyi etkin şekilde kullandığını saptadık

ApoptozisBeclin 1Genler+3
Alpay Yeşilaltay
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cisplatin kullanımına bağlı oluşan böbrek hasarında kannabidiolün etkisinin araştırılması

Cisplatin (CIS), kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır, ancak böbrek fonksiyonlarında ciddi hasarlara yol açmaktadır. Kannabidiol (CBD), hint kenevirinden elde edilen nonpsikoaktif bir bileşen olup anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkilerle doku koruyucu özelliğe sahiptir. Bu çalışmada yüksek doz CIS uygulamasına bağlı gelişen nefrotoksisitede CBD'nin koruyucu özelliklerinin moleküler olarak detaylandırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 32 adet erkek Wistar Albino sıçan rastgele olacak şekilde 4 gruba ayrılmıştır (n=8). Gruplar: Kontrol, CIS (7.5 mg/kg, intraperitoneal tek doz), CBD (5 mg/kg/gün, intraperitoneal 5 doz) ve (CIS+CBD) şeklinde oluşturulmuştur. 5.günün sonunda abdominal insizyonu takiben cerrahi eksanguinasyon yapılarak sıçanlar sakrifiye edilmiştir. Alınan böbrek dokularında histopatolojik, immünohistokimyasal (tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa), kaspaz-3 (Cas-3), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS)), biyokimyasal [total oksidan durum, total antioksidan durum, oksidatif stres indeksi (OSİ), üre, kreatinin] ve genetik [Sirtun1 (SIRT1), p53, Bcl2 ilişkili X protein (Bax), B-Hücre Lenfoma geni 2 (Bcl2), Kelch-benzeri ECH-ilişkili protein 1 (Keap-1), (Nrf2), Hem oksijenaz(HO-1)] analiz yapılmıştır. Hasar grubunda histopatolojik bulgularda, TNF-alfa, Cas-3, iNOS immün ekspresyonlarında, biyokimyasal olarak OSİ, üre, kreatinin seviyelerinde, genetik olarak p53, Bax mRNA ekspresyonlarında artış gözlenirken SIRT1, Bcl2, Keap-1, Nrf2, HO-1 mRNA ekspresyonlarında azalma gözlenmiş. CBD tedavisi ile tüm bulgular tersine çevrilmiştir. Bu sonuçlar ışığında CBD'nin farklı mekanizmalar üzerinden direk ve indirek anti-inflamatuar, antioksidan, antiapoptotik etkiler gösterdiği bulunmuştur. CBD'nin bu özellikleri sayesinde CIS nefrotoksisitesini azaltabileceği ve kemoterapi alan hastalarda tedavi rejimine eklenebilir bir ajan olabileceği düşünülmektedir.

ApoptozisFarmakolojiKannabidiol+4
Mehmet Abdulkadir Sevük
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüm vücut titreşiminin immobil sıçanlarda testis morfolojisi ve oksidatif stres üzerine etkisi

İnfertilite, cinsel aktif bir çiftin bir yıl korunmasız, düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır. Çiftlerin yaklaşık %15'i infertil olup, bunların %50'sinden tek başına ve ya kadın faktörü ile beraber erkek faktörü sorumludur. Varikosel, kemoterapotik ilaçlar, Klinefelter sendromu gibi iyi tanımlanmış faktörlerin yanı sıra çeşitli yaşam tarzı faktörlerinin de (örneğin sigara içme, alkol tüketimi, ilaç kullanımı, obezite, sedanter yaşam ve psikolojik stres) erkek infertilitesine neden olabileceği ortaya konmuştur. Sedanter yaşam tarzı, günlük hayat rutininde düzenli hareket aktivitelerinin olmaması ile karakterize olup, fertilite üzerindeki olumsuz etkileri antioksidan/oksidan dengesinin bozulması ve enflamatuar süreçler ile açıklanmaktadır. Oksidatif stres(OS), DNA hasarı ile sonuçlanan bir dizi hücresel reaksiyona neden olmaktadır, testis ve germ hücreleri oksidatif strese oldukça duyarlıdır. Bunun en önemli nedeni testis hücrelerinin yüksek oranda poliansature doymamış yağ asitlerini içermeleridir. Sedanter yaşamın bu olumsuz etkilerini önlemek için antioksidan terapiler ve ya daha ucuz ve kullanışlı olan egzersizler önerilmektedir. Literatürde düşük ve orta şiddetli egzersizlerin OS dengesini olumlu yönde etkilediğini gösteren çeşitli çalışmalar mevcut. Tüm Vücut Titreşimi (TVT), özellikle düzenli egzersiz yapamayan sedanter bireyler için alternatif bir egzersiz modalitesi olarak düşünülmektedir.Bu çalışmamızda immobilizasyonu, sedanter yaşamı taklit edebilecek uygun, fizyolojik bir model olarak değerlendirerek sedanter yaşamın etkilerini testis dokusunda görmeyi hedefledik. Böylece TVT'nin düşük ve ya orta yoğunlukta egzersiz gibi etki göstereceğini ve üreme sistemi ve testis dokusu üzerine olumlu etki edeceğini ve böylece sedanter yaşamın testis dokusunda yol açacağı olası olumsuz etkilerin tüm vücut titreşiminin eklenmesi ile önlenebileceğini öngördük. Bu çalışmada immobilizasyonun testis dokusunda histomorfolojik ve Oksidatif stress üzerine etkilerini araştırmak primer amaç olarak belirlenmiştir. Aynı zamanda literatürde bir ilk olarak TVT'nin immobil sıçanlarda testis dokusunda OS, apoptozis ve serumda hormon düzeylerine etkisi araştırılmıştır. Dört farklı grupta toplam 32 sıçan çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol(K), İmmobilizasyon(İ), İmmobilizasyon/Titreşim(İT) ve Titreşim(T) olarak belirlendi. Sıçanlar deney prosedürlerinin sonunda derin anestezi altında iken ötenazi edilmiş ve her iki testis izole edilerek 80 ̊C dondurucuda saklanmıştır. İmmobilizasyon grubunda histomorfolojik değişiklikler ve apoptozis , OS ve hormon düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark görülmese de, immobilizasyonun antioksidan dengeyi bozarak germinal epitel kalınlığını azalttığı, apoptotik tübül sayısını arttırdığı, ve sonuç olarak hormon düzeylerini azalttığı görüldü. Aynı zamanda TVT uygulamasının İmmobilizasyon /Titreşim gurubunda istatistiksel olmasa dahi klinik olarak bu olumsuz etkileri önleyebileceği gösterildi.

ApoptozisHayvan deneyleriKısırlık+5
Turan Mammadalıyev
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Karyojenik bakterilerin dental pulpa hücresinde oluşturduğu oksidatif stresin incelenmesi

Çürük yapıcı patojen mikroorganizmalar (karyojenik mikroorganizmalar) pulpal inflamasyon ve enfeksiyonun majör kaynağıdır ve salgıladıkları hücre zarı komponentleri ile reaktif oksijen moleküllerinin (ROS) oluşumuna dolayısıyla da oksidatif hasarın artmasına neden olurlar. Bu çalışmada sağlıklı insan diş pulpasından hazırlanan primer hücre kültüründe karyojenik mikroorganizmaların oluşturduğu oksidatif stres parametreleri olan ROS, Glutatyon (GSH), Glutatyon S-Transferaz (GST) ve oksidatif hasarın elimine edilmesinde etkin bir antioksidan molekül olan N-asetilsistein'in (NAC) etkisi incelendi. Bu amaçla sağlıklı genç bireylerden gömülü yirmi yaş dişlerinden elde edilen sağlıklı diş pulpaları ile primer hücre kültürü hazırlandı. 4.-7. Pasaj aralığındaki dental pulpa hücreleri 40 g/ml lipopolisakkarit (LPS), 40 g/ml lipoteik asit (LTA) ve 0,3 mM hidrojen peroksit (H2O2) ile tek başına ve 10 mM NAC preinkübasyonu ile inkübe edildi. Dental pulpa hücrelerinde ROS, GSH ve GST protein düzeyleri ve immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Ayrıca akım sitometri ile hücre canlılığı ve nekroz-apoptoz düzeyleri incelendi. Gruplar arası istatistiksel farklılıklar Kruskal Wallis analiziyle, ikili karşılaştırmalar da Mann-Whitney-U analiziyle =0,05 güven aralığında değerlendirildi. Hücre canlılığının LPS, LTA ve H2O2 uygulamalarında istatistiksel olarak fark yaratmayacak düzeyde azaldığı, NAC preinkübasyonunun önemli bir değişiklik oluşturmadığı gözlendi (p>0.05). NAC preinkübasyonunun LPS, LTA ve H2O2 uygulanan dental pulpa hücrelerindeki ROS düzeylerini önemli derecede azalttığı hem biyokimyasal analizlerle hemde immünfloresans yöntemiyle gözlenmiştir (p<0.05). Biyokimyasal analiz sonuçları LPS, LTA ve H2O2 inkübasyonunun dental pulpa hücrelerinin hücre içi GSH değerlerini düşürürken, NAC preinkübasyonunun hücre içi GSH'u rejenere etmede yetersiz kaldığını gösterdi. Diğer taraftan immün boyama sonuçlarına göre NAC+ H2O2 kontrole göre hücre içi GSH'u önemli derecede artırmıştır (p<0.05). Deney grupları arasında GST enzim aktivite değerleri açısından önemli bir fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak LPS, LTA ve H2O2 dental pulpa hücrelerinde oksidatif stresi farklı düzeylerde etkilerken, NAC molekülü ROS düzeylerini azaltmasına rağmen hücre içi GSH düzeyleri üzerine belirgin bir etki gösterememiştir. Anahtar kelimeler: Apoptoz, dental pulpa, GSH, GST, inflamasyon, oksidatif stres, ROS.

ApoptozisBakterilerDental pulpa+4
Hatice Doğan Buzoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-VEGF ilaçların (aflibercept, ranibizumab, brolucizumab) insan retina pigment epiteli (ARPE-19) ve insan umblikal ven endotel hücreleri (HUVEC) üzerindeki antiproliferatif ve apoptotik etkisi

Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu (YBMD) görme kaybı ile karakterize, esas olarak arka kutbu etkileyen, yaşla birlikte görülme sıklığı artan, ilerleyici bir hastalıktır. YBMD patogenezi retina pigment epiteli (RPE), koroid ve fotoreseptörler arasındaki etkileşime ve oksidatif hasar, immün sistem aktivasyonu, inflamasyon gibi çeşitli mekanizmalara bağlıdır. YBMD patogenezinde anjiyojenik yolaklar ile vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) öneminin anlaşılması ile anti-VEGF ajanlar tedavide ilk basamak halini almıştır. Bu çalışma ile Aflibercept, Ranibizumab ve Brolucizumab'ın ARPE-19 ve HUVEC kültürlerindeki antiproliferatif ve oksidatif stres kaynaklı apoptotik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda MTT testi ile ilaç-doz seçimi yapılmış, Flow Sitometri ve DAPI boyama yöntemi ile apoptotik ve nekrotik etki değerlendirilmiş, VEGF-A gen ekspresyonu ve protein düzeyi bakılmış, kolorimetrik test ile total oksidan ve antioksidan seviye (TOS ve TAS) belirlenmiş, ELISA testi ile Nrf2 ve NF-κB ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda anti-VEGF ilaçlar hem HUVEC hem de ARPE-19 hücre kültürlerinde apoptozu arttırıp hücre proliferasyonunu azaltmıştır. Total oksidan seviye artıp, antioksidan seviye azalmış, bu durum azalmış Nrf2 ve artmış NF-κB düzeyleriyle de uyumlu bulunmuştur. Her üç ilaç da VEGF-A gen ve protein ekspresyonunu azaltmıştır. Anti-VEGF ilaçlar anatomik iyileşme sağlasa bile RPE atrofisi, inflamasyon ve oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Bu nedenle minimum ve etkin dozda en az sıklıkla kullanılmaları ve yan etkisi azaltılmış yeni tedavi ajanlarının veya kombinasyon tedavilerinin bulunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Ranibizumab, Brolucizumab, Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu, oksidatif stres

AfliberseptApoptozisBrolucizumab+7
Yasemin Kapucu Yatağanbaba
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Doksorubisin uygulanan üçlü negatif meme kanserinde taurin in tümör büyüklüğü ve metastaz üzerine etkisi

Üçlü Negatif Meme Kanseri (TNBC) östrojen, progesteron reseptörü ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 eksikliğiyle karakterizedir. Yüksek metastatik potansiyele ve kötü prognoza sahiptir ve bundan dolayı tedavisi diğer meme kanseri türlerine göre daha zordur. Kemoterapi temel tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Doksorubisin (Dox) meme kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ajanlarından biridir. Ancak çeşitli dokularda toksik etkilere neden olmaktadır. Bundan dolayı oluşacak toksik etkileri minimuma indirebilecek ve tedaviye yanıtı artırabilecek ajanların kullanımı büyük önem taşımaktadır. Taurin (Tau) birçok memeli dokusunda bulunan anti-oksidan, anti-kanser işlevlere sahip hücre içi serbest β aminoasitidir. Kanser hücrelerinde apoptoza neden olduğu, tümör büyümesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Çalışmamızda TNBC'de taurinin doksorubisinin apoptotik ve anti-metastatik rolü üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Bu araştırmada 6-8 haftalık 34 adet BALB/c dişi fareler kullanıldı. TNBC hücreleri (4T1) subkutan sol meme içerisine enjekte edilerek solid tümörler oluşturuldu. 21 gün boyunca, Taurin (100 mg/kg i.p.) günlük uygulanırken, Dox (4 mg/kg i.p.) 5 günde bir uygulandı ve 22. gün hayvanlar sakrifiye edildi. Hayvan ağırlıkları her gün, tümör çapı ve hacmi 3 günde bir ölçüldü. Deney sonunda akciğer ve tümör dokuları tartıldı. ELISA ile tümör dokularında apoptotik ve metastatik protein düzeyleri belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Protein düzeylerinde değişiklik olmamakla birlikte Dox'un akciğer dokusunda tümör hücre yayılımını, mikrovaskülarizasyonu ve nodül oluşumunu azalttığı, tümör dokularında ise apoptozu indüklediği gözlendi. Sonuç olarak taurinin Dox'un anti-kanser rolüne etkisi sınırlı olmakla birlikte Dox'un normal dokular üzerindeki toksik etkilerini azaltması açısından taurin faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: Taurin, Doksorubisin, Üçlü Negatif Meme Kanseri, Apoptoz, Metastaz Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir (Proje no: THD-2021-19181).

ApoptozisDoksorubisinMeme hastalıkları+4
Esra Gedikli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Aşı formülasyonlarında kullanılan herpes simpleks virüs 1 glikoprotein D ve/veya alüminyum adjuvanının nöroblastoma hücrelerinde apoptoz üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Herpes simpleks virüsü (HSV), insanlarda çeşitli ciddi enfeksiyonlara neden olan ve önemli küresel sağlık sorunu oluşturan bir virüstür. Mevcut antiviral tedaviler sınırlıdır ve hiçbir tedavi virüsün tamamen elimine olmasını sağlamamaktadır. Etkili bir aşı oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar yetersiz kalmıştır ve henüz etkili bir aşı geliştirilememiştir. Bu tez çalışması, aşı geliştirme stratejilerinde sıklıkla kullanılan oldukça önemli bir viral yüzey proteini olan HSV-1 gD'nin ve immün yanıtı arttırmak için aşı formülasyonlarında yaygın olarak kullanılan bir adjuvan olan alüminyum hidroksitin SH-SY5Y hücrelerinde apoptoz üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Alüminyum hidroksitin beyinde alüminyum birikmesi nedeniyle potansiyel nörotoksik etkileri hakkında ciddi endişeler bulunmaktadır. Bu çalışmada, ilgili moleküler yolları aydınlatmak için HSV-1 gD ve alüminyum hidroksite maruz bırakılan nöroblastoma hücrelerde anahtar apoptotik moleküller ve reaktif oksijen bileşikleri (ROS)'un düzeyleri değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar alüminyum hidroksit ve HSV-1 gD'nin tek başlarına ve kombine halinde uygulanması sonucunda artan ROS ve apoptoza yol açabileceklerine işaret etmektedir. Bu yönüyle bulgular, aşı geliştirmede aşı bileşenleri arasındaki etkileşimleri dikkate almanın önemini vurgulayarak, ROS üretimi ve apoptoz hakkında yeni bilgiler sunmaktadır. Çalışmadan elde edilen HSV-1 gD'nin anti-apoptotik bir viral protein olduğu yönündeki görüş ile çelişmektedir. HSV-1 gD ve alüminyum hidroksitin apoptoz yolakları üzerindeki gözlemlenen etkilerinin altında yatan moleküler mekanizmaların daha detaylı incelenmesi gereklidir ve bunların aşı gelişimi ve etkililiği üzerindeki etkilerini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Alüminyum hidroksitApoptozisAşılama+5
Deniz Arca Çakır
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Heterosiklik schiff bazı ligandları ve metal komplekslerinin lösemi hücreleri üzerindeki antikanser etkileri

Kemoterapi, lösemilerin tedavisinde en önemli tedavi seçeneklerinden biridir, ancak çoklu ilaç direnci (MDR) genellikle bu tedavinin başarısına engel olmaktadır. Çalışmada, heterosiklik salisilaldiminlerin ve bunların Cu(II) komplekslerinin K562 miyelomonositik lösemi hücreleri üzerindeki antikanser özellikleri araştırıldı. Pozitif kontrol olarak Doksorubisin (DOX) ve Etoposide (ETO) kullanıldı. Bileşikler (C1-8 ve DOX, ETO), 1, 10, 100, 1000 µM dozlarda triple düzende 96 kuyucuklu kültür plaklarına aktarıldıktan sonra üzerine K562 hücreleri 105/ml dozunda eklendi. 72 saatlik inkübasyondan sonra, her bir bileşiğin IC50 değerlerini belirlemek için kolorimetrik MTT testi uygulandı. Her bir bileşiğin değerlerine göre akış sitometrisinde CFSE analizi kullanılarak bileşiklerin antiproliferatif etkileri belirlendi. Her bir bileşiğin apoptoz indüksiyon potansiyeli, akış sitometrisinde mitokondriyal membran potansiyeli analizi (Rho123), ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyon analizi ve immunfloresan boyama ile, hücre morfolojisi analizleri giemza, H&E ve PAP protokolleri ile belirlendi. Bileşiklerin metal kompleksleri, ligandlarından daha güçlü sitotoksik etkilere ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyonuna sahipti. Schiff bazı bileşikleri ve DOX ile tedavi edilen hücrelerde mitokondriyal membran potansiyeli düşük seviyelerde bulundu. Hücre morfolojisi analizlerinde, apoptoz oluşumunun kanıtı olarak kromatin yoğunlaşması ve kenarda birikimi, hücre zarında kabarcıklanmalar ve çıkıntılar, hayalet hücreler ve apoptotik cisimcikler gözlendi. Daha ileri in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte test edilen heterosiklik Schiff bazı bileşikleri arasında, 1,1,7,7-tetra-metil-jululidin-N-heptil-salisildimin Cu(II) kompleksinin güçlü sitotoksik ve apoptoz indükleme potansiyeli umut verici olarak dikkat çekmektedir.

ApoptozisHeterosiklik sistemlerKemoterapi+3
Bestoon Shekhany
Harran University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

In-vitro investigation of anticancer activity of 2-bromo-n-(4-sulfamoyl phenyl) propane amide in combination with different chemotherapeutic drugs

Breast cancer is a prevalent and potentially life-threatening disease that affects women globally. The diversity of breast cancer subtypes contributes to variations in disease progression, treatment response, and metastasis risk factors. Carbonic anhydrase IX (CA IX) is an enzyme that plays a significant role in regulating pH levels in cancer cells, including breast cancer. It is known to be highly expressed in various tumor types, including breast cancer, and is believed to play a role in cancer cell survival, invasion, and metastasis promotion. Targeting CA IX has emerged as a promising therapeutic strategy to disrupt vital functions of cancer cells and potentially hinder tumor progression. The aim of this study was to evaluate the therapeutic potential of the newly synthesized sulfonamide derivative MMH-1 in breast cancer cells and its combination with chemotherapy drugs. The study focused on understanding the cytotoxic and apoptotic effects of MMH-1 on cancer cells, investigating its binding ability to carbonic anhydrase IX (CA IX), and exploring its synergistic effects with other chemotherapy drugs. Breast cancer cells (4T1) were cultured and treated with MMH-1, Epirubicin, and their combinations. Cell viability analyses, morphological staining, flow cytometry analysis, cell cycle analysis, measurement of reactive oxygen species (ROS) levels, and mitochondrial membrane potential analysis were performed to assess the effects of the treatments. Statistical analyses demonstrated that MMH-1 exhibited significant cytotoxic effects, leading to decreased cell viability and morphological changes in breast cancer cells. Furthermore, when used in combination with other chemotherapy drugs, MMH-1 showed significant cytotoxic effects on breast cancer cells. The conducted study revealed the potential binding ability of MMH-1 to CA IX, as evidenced by molecular docking analysis, indicating its potential to disrupt the enzyme's function. Additionally, the combination treatment of MMH-1 with Epirubicin resulted in enhanced cytotoxicity, with further decrease in cell viability and increased apoptotic cell population. Moreover, the combination treatment led to cell cycle arrest, mitochondrial dysfunction, and increased oxidative stress in breast cancer cells. These findings underscore the therapeutic potential of MMH-1 in breast cancer treatment. The combination therapy of MMH-1 with Epirubicin exhibited improved efficacy and synergistic effects. These findings support the development of MMH-1 and combination therapies to enhance breast cancer treatment outcomes.

Antineoplastic agentsApoptosisEpirubicin+5
Yazan Samir Awad
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda ultraviyole a ve b ile indüklenmiş deri hasarında ellajik asit ve silibininin doku koruyucu, antiapoptotik ve antioksidan etkilerinin moleküler ve stereolojik yöntemlerle araştırılması

Keskin S. Sıçanlarda Ultraviyole A ve B ile İndüklenmiş Deri Hasarında Ellajik asit ve Silibininin Doku Koruyucu, Antiapoptotik ve Antioksidan Etkilerinin Moleküler ve Stereolojik Yöntemlerle Araştırılması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Çalışmalar Ultraviyole A ve B (UVAB) radyasyonunun oksidatif stres ve DNA hasarına neden olduğu, ellajik asit (EA) ve silibininin (SB) antioksidan özellik gösterdiğini bildirmektedir. Bu çalışmada, deneysel olarak sıçan sırt derisinde oluşturulan UVAB hasarına karşı EA ve SB'nin tedavi etkinliği biyokimyasal, immünohistokimyasal (TUNEL) ve stereolojik yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla, oksidatif stres ve apoptozda meydana gelen değişiklikler, stereolojik inceleme ile birlikte değerlendirildi. Her biri 7 Wistar albino dişi sıçandan oluşan 6 grup oluşturuldu. Gruplar; Kontrol (K), Ultraviyole A ve B grubu (UVAB), Ellajik asit (EA) grubu, Silibinin (SB) grubu, UVAB+EA (Ultraviyole AB grubu+Ellajik asit) grubu ve UVAB+SB (Ultraviyole AB grubu+Silibinin) grubu olarak adlandırıldı. UVAB, UVAB+EA ve UVB+SB grubundaki hayvanlar 30 gün boyunca günde 2 saat süreyle UVAB ışınına maruz bırakıldı. UVAB+EA ve UVAB+SB gruplarına her UVAB uygulamasından 30 dk önce 50 mg/kg/gün EA ve 50 mg/kg/gün SB gavaj yoluyla verildi. UVAB uygulanmayan EA ve SB gruplarına ise aynı dozlarda 50 mg/kg/gün EA ve SB gavaj yoluyla verildi. Bütün hayvanlar 30. günde sakrifiye edildi. Analizler için sırt deri dokuları alındı. Araştırma sonuçlarına göre; UVAB grubu ile Kontrol grubu kıyaslandığında Total Antioksidan Seviyesindeki (TAS) azalma ve SB ve EA verilen tedavi grupları ile UVAB grubu kıyaslandığında TAS seviyesindeki artış anlamlı değildi (p>0.05). UVAB grubu kontrol grubu ile kıyaslandığında Total Oksidan Seviyeleri (TOS) ve Oksidatif Stres İnseksi (OSİ) seviyelerinde anlamlı bir artış olduğu saptandı (p<0.05). Ancak TOS ve OSİ seviyelerindeki bu artışların tedavi gruplarında anlamı derecede azaldığı gözlendi (p < 0.05). Çalışmada elde edilen stereolojik bulgular değerlendirildiğinde UVAB grubunda epidermis hacim oranında kontrol grubuna göre anlamlı bir artış olduğu gözlendi (p<0.05). Tedavi gruplarındaki sıçanların dorsal deri epidermis kalınlıklarında ise UVAB grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (p<0.05). EA ve SB'nin UVAB'nin birlikte uygulandığı gruplarda, mast hücre sayısı UVAB grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Çalışmada UVAB+EA ve UVAB+SB tedavi gruplarında TUNEL pozitif hücre sayısı, UVAB grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Bu çalışma, ellajik asit ve silibininin UVAB hasarı tedavisinde faydalı olabildiğini ortaya çıkarmıştır. Burada elde edilen bulguların desteklenmesi için ellajik asit ve silibininin farklı dozlarının oral olarak verilmesi veya topikal olarak denenmesi ile yapılacak in vitro ve in vivo daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Deri, Ellajik asit, Apoptoz, Oksidatif stres, Silibinin, Stereoloji, UVAB.

AntioksidanlarApoptozisDeri+7
Seda Keskin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattinda apoptotik, sitotoksik ve DNA hasari üzerine etkisi

Sodyum Deoksikolat Maddesinin Meme Kanser Hücre Hattında Apoptotik, Sitotoksik ve DNA Hasarı Üzerine Etkisi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve dünya çapında kanser ölümlerinin önde gelen nedenidir. Kemoterapi genellikle metastaz azaltmak ve tümörün küçülmesi için uygulanan antineoplastik ilaçlar ile yapılan bir tedavidir. Bu çalışmanın amacı Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattında (MCF-7) sitotoksik, apoptotik ve DNA hasarının moleküler mekanizmaları üzerine etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada kanser hücrelerini etkileme potansiyeline sahip olduğu hipotezine dayanarak Sodyum deoksikolatın meme kanser hücre hattında farklı dozları kullanılmıştır. Antikanser özellik tespiti için Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 meme kanser hücreleri ile kontrol grubu olarak sağlıklı normal meme hücreleri (CRL- 4010) üzerindeki sitotoksik etkisi MTT yöntemiyle incelendi. Sitotoksik etkinin belirlenmesinden sonra, Sodyum deoksikolatın aktif dozunun apoptoz ve DNA hasarı üzerindeki etkinliği apoptotik DNA ladder ve Western Blot metodu ile incelenmiştir. Bunu yanı sıra oksidetif stres indeksi ve hücre göçü testleri yapıldı. Sonuç olarak Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 ve CRL-4010 hücreleri üzerinde sitotoksik etkisi gösterdiği ama hücrelerin DNA'larına zarar vermediği tespit edildi ve apoptozise yol açan birkaç proApoptotik proteinlerin varlığı tespit edildi. Sodyum deoksikolatın MCF-7 kanser hücrelerinde, kanser için bir prediktif risk faktörü olarak değerlendirebileceğimiz paraoksonaz ve arilesteraz enzim aktivitesini önemli ölçüde azalttığı tespit edildi. Ayrıca Sodyum deoksikolatın hücre göçünü zamana bağlı olarak geciktirdiği belirlendi. Sonuçlar, Sodyum deoksikolatın meme kanseri hücrelerinde antimetastatik bir etkiye sahip olduğunu ve daha ileri kanser çalışmaları için potansiyel bir ajan olduğunu göstermiştir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisArilesteraz+7
Huda Alhammud
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Florozisli koyunların karaciğer ve böbrek dokularındaki apoptotik ve oksidatif mekanizmaların araştırılması

Bu tez çalışması, kronik olarak flora maruz kalan koyunlarda en çok etkilenen dokular olan böbrek ve karaciğerde oluşan hasarın, moleküler temeli ve nedenlerini apoptotik ve oksidatif yolaklar üzerinden belirlemek amacıyla planlandı. Bu amaçla, endemik florozis gözlenen Van ili Çaldıran İlçesine bağlı köylerde kesime gönderilmiş 4-6 yaş aralığında, klinik olarak florozis tanısı konulan koyunlardan karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Kontrol grubu ise özel bir et kesim yerinden, florozis gözlenmeyen köylerden gelen klinik olarak sağlıklı koyunlardan oluşturuldu. Hedef genlerin apoptotik ve oksidatif gen ekspresyonları gerçek zamanlı-PZR yöntemi ile belirlendi. Apoptotik genlerin 2-ΔCtsonuçlarının göre, karaciğer dokusundaki, kaspaz 3 ve Bak değerlerinin florozis grubunda azaldığı (p≤0.05), kaspaz-9 değerlerinin ise arttığı (p≤0.05), böbrek dokusunda ise kaspaz 3 değerlerinde florozisli grupta önemli bir artış olduğu, kaspaz 9 ve Bak dışındaki bütün genlerin ise istatistiksel olarak önemli oranda azaldığı tespit edildi. Kontrol genine göre (GAPDH) ise; karaciğerde apoptotik genlerden kaspaz-8, kaspaz-9 ve Bim arttığı, kaspaz-3, Bcl-2, Bak azaldığı, böbrekte ise kaspaz-3, ve Bax'ta artış, kaspaz-8, Bcl-2, Bcl2l-1, Bim ve Bak'ta ise azalma gösterdiği tespit edildi.Oksidatif stres genlerinin 2-ΔCtdeğerlerine göre ise karaciğer dokusunda, CYGBc, GST1 ve NCF genlerinin florozisli grupta önemli oranda arttığı, GPx1, SOD1 ve SOD2 genlerinin ise önemli derecede azaldığı belirlendi. Böbrek dokusunda; florozili grupta CYGBc ve GPx1 artarken, SOD1, SOD2, GST1, NCF ve CCS ve NOS2 istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı tespit edildi. Sonuç olarak; florozisli koyunların karaciğer ve böbrek dokularında apoptozis ve oksidatif mekanizmaların aktifleştiği ve florozis hastalığında doku hasarının moleküler temelinin anlaşılmasındabu parametrelerin önemli rolünün olduğu ortaya konulmuştur.

ApoptozisFlorozisFlorürler+2
Uğur Efe
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Glukokortikoid uygulanan ratlarda kinoanın (chenepodium quinoa willd) apoptotik, otofajik, antioksidan ve inflamasyon markırları üzerine etkisi

Bu çalışma, glukoırtikoid uygulanarak deneysel insülün direnci oluşturulan ratlarda kinoa uygulanmasının apoptotik, otofajik, antioksidan ve inflamasyon markırları üzerine etkisinin araştırılması amacıyla planlandı. Bu amaçla, 42 adet 200–250 g ağırlığında Wistar-Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Denekler rastgele her biri 7 rattan oluşan; kontrol (K), kinoa verilen (Q), insülin direnci oluşturulan (İ), insülin direnci oluşturulup kinoa verilen (İQ), insülin direnci oluşturulup metformin verilen (İM), kinoa verilip insülin direnci oluşturulan (Qİ) grup olmak üzere altı deneme grubu olarak ayrıldı. İ, İQ, İM, Qİ gruplarındaki ratlara 7 gün boyunca intraperitonal olarak deksametazon (1mg / kg / gün) enjekte edilerek insülin direnci oluşturuldu. İ grubu 7 gün sonunda sakrifiye edildi. Daha sonra 6 gün İQ'ya kinoa yemi verildi, İM'ye 6 gün 40 mg/kg/gün metformin verildi. Qİ grubuna ise önce 6 gün kinoa yemi, sonra deksametazon verilip insülin direnci (7 gün) oluşturuldu. Kontrol grubuna 7 gün fizyolojik serum, kinoa grubuna 6 gün kinoa yemi verildi. Deney süresinin sonunda i.p. 50 g/kg/tek doz ketamin (Ketalar, Eczacıbaşı, Türkiye) tüm hayvanlara uygulandı ve hayvanlardan kan ve doku numuneleri alındı. Serum örneklerinde kan glukoz, ALT, AST, ALP, total kolesterol, total protein, üre, kreatinin, insülin tayinleri yapıldı. Karaciğer dokuları çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Bu amaçla; tüm gruplarda rat karaciğerinden elde edilen RNA izolasyon ürünlerinde, oksidatif stres (Gpx1, sod1), inflamasyon markırları (IL1-β, TNF-α),apoptotik (Bax, Bcl-2, kaspaz-3), otofajik (Atg5, Sqstm1), yolaklarda görev alan önemli genlerin ekspresyonu real time-PCR ile belirlendi. Real time-PCR'da internal kontrol geni olarak gliseraldehit-3-Fosfat dehidrojenaz (GAPDH) kullanıldı. Sonuç olarak, deksametazon ile oluşturulan deneysel insülin direncinde artan glukozla oluşan karaciğer ve böbrek hasar göstergelerinde kinoa uygulaması ile bir azalma olduğu tespit edildi. Kinoanın hem biyokimyasal parametreler ve apoptotik, otofajik, antioksidan, inflamasyon markırları üzerinde kayda değer yararlı etkilerinin olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Chenopodium Quinoa Willd, İnflamasyon, İnsülin direnci, Oksidatif stres, Rat.

AntioksidanlarApoptozisFitoterapi+7
Siber Erfidan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kafeik asit fenetil esterin tiroit kanseri hücre hattında sitotoksisite, antimetastaz, antiproliferatif aktivite, apoptoz, oksidatif stres ve mitokondriyal membran potansiyeli üzerindeki etkileri

Küresel kanser insidans verilerinin kapsamlı bir analizi, tüm ırk ve cinsiyet gruplarında tiroit kanseri vakalarında önemli bir artış olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle tiroit kanseri insidansı artarak kadınlar arasında en sık görülen beşinci kanser haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, hücresel penetrasyonu kolaylaştıran lipofilik bir moleküler yapıya sahip Apis mellifera bal arılarından elde edilen doğal bir bileşik olan Kafeik Asit Fenetil Ester'in (CAPE) mitokondriyal membran potansiyeli (MMP, Δψm) yolu üzerinden TPC-1 insan papiller tiroit kanseri hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisini incelemektir. CAPE'nin TPC-1 hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisi MTT ve kristal viyole deneyleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Apoptotik aktivitenin derecesi, Bax, Bcl-2, Kaspaz-3, Kaspaz-8, Kaspaz-9 ve Apaf-1 seviyelerini analiz etmek için kullanılan bir yöntem olan ELISA ile belirlenmiştir. Tiroit kanseri hücre mitokondrisi üzerindeki etki, JC-1 floresan problu-MMP, ROMO-1 ve mitokondriyal ATP-sentaz aktivitelerinin analizi yoluyla araştırılmıştır. Oksidatif stres ve DNA hasarının derecesini değerlendirmek için ROS ve 8-OHdG analizi yapılmıştır. Laktat dehidrojenaz (LDH) analizi hem sitotoksisite hem de hücresel membran hasarının bir belirteci olarak kullanılmıştır. Anti-metastatik aktiviteyi tespit etmek için hücre göçü ve koloni oluşumu deneyleri yapılmıştır. Sitomorfolojik analiz için Giemsa boyama yöntemi seçilmiştir. CAPE uygulamasının 48 saatlik bir süre boyunca değişen dozlarda TPC-1 hücrelerinde sitotoksik aktivite gösterdiğini belirten bulgular ışığında, 25 µM IC50 değeri sonraki deneyler için etkili doz olarak seçilmiştir. Bcl-2 seviyelerinde azalma ve Bax, Kaspaz-3, -8, -9 ve Apaf-1 anahtar bileşenlerinin aktivasyonunda istatistiksel olarak anlamlı bir artış, CAPE kaynaklı hücre ölümünün apoptoza bağımlı olduğunu göstermiştir. Bu çalışma CAPE'nin erken apoptozun bir belirteci olan mitokondriyal membran potansiyelinde (Δψm) mitokondriyal depolarizasyona ve mitokondriyal ATP-sentazda önemli bir düşüşe neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca, CAPE hücre içi ROS, ROMO-1 seviyeleri ve 8-OHdG DNA hasarında önemli bir artışa neden olmuş, buna hücresel membranlardan sızan hücre dışı LDH konsantrasyonunda önemli bir artış eşlik etmiştir. Özellikle hücre göçü ve koloni oluşumu üzerinde belirgin bir inhibitör etki göstererek anti-metastatik özellikler sergileyen CAPE, sitomorfolojik değişikliklere de neden olmuştur. Sonuç olarak, bulgular CAPE'nin TPC-1 hücrelerinde MMP depolarizasyonu ve ATP sentaz blokajı ile ilişkili mitokondriyal yolakların modülasyonu yoluyla artan ROS, ROMO-1 ve hücre dışı LDH tarafından tetiklenen hem intrinsik hem de ekstrinsik apoptotik yolaklarda aktivite gösterdiğini ortaya koymuştur. Bununla birlikte, insan papiller tiroit karsinom hücrelerinde sitomorfolojik değişikliklere neden olduğu gözlemlenen CAPE'nin potansiyel etkileşimlerini ve güvenliğini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için daha fazla in vivo araştırma yapılması gerekmektedir.

ApoptozisSitotoksisite
Hümeyra Bucak
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Yeni indol-artesunat hibrit moleküllerinin biyolojik aktivitelerinin ve farmakolojik özelliklerinin kapsamlı araştırılması

Tüm dünyada en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser hastalığının vakaları dünya çapında sürekli olarak artmaktadır. Bu sebeple kanser tedavisi için güçlü farmasötiklerin geliştirilmesine olan ihtiyaç da artmaktadır. Bu çalışmada, indol halkası ve artesunat maddesinin birleştirilmesiyle elde edilen 11 adet indol-artesunat hibrit molekülünün biyolojik ve farmakolojik özellikleri kapsamlı bir şekilde araştırılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda bileşiklerin antioksidan potansiyelleri beş farklı yöntemle (DPPH, ABTS, Galvinoksil, Fosfomolibden ve FRAP) test edildi. Bileşiklerin farklı kanser hücre hatlarında ve sağlıklı bir hücre hattındaki sitotoksik özellikleri MTT yöntemiyle belirlendi. Sitotoksik potansiyelleri belirlenen bileşiklerin, kanser hücreleri üzerindeki koloni oluşturma ve invazyon kapasiteleri, yara iyileştirme potansiyelleri ve apoptotik etkileri ile apoptotik yolaktaki genlerin mRNA ifadesin üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmanın sonucunda, fosfomolibden yöntemi hariç diğer antioksidan kapasite yöntemlerinde bileşiklerin antioksidan kapasite tespit edilmedi. MTT yöntemiyle sitotoksik özellikleri test edilen bileşiklerin sekizinin çeşitli hücre hatlarında etkili olduğu tespit edildi. Ishikawa hücre hattında D1 ve D6 bileşiklerinin EC50 değerleri (20.22 μM ve 22.90 μM) pozitif kontrol olarak kullanılan paklitaksel maddesinin EC50 değerine (19.3 μM) oldukça yakın değerdeydi. HepG2 hücre hattında, D1 ve D2 bileşiklerinin EC50 değerleri (5.43 μM, 5.63 μM) pozitif kontrol olarak kullanılan paklitaksel maddesinin EC50 değerine (4.5 μM) oldukça yakın ve D3 bileşiği (2.75 μM) pozitif kontrolden daha iyi aktivite sergiledi. Koloni oluşturma potansiyelleri test edilen bileşiklerin; kontrol grubuna göre genel olarak %90'dan daha fazla koloni oluşumunu engellediği tespit edildi. İnvazyon özellikleri araştırılan D1 ve D2 bileşiklerinin HepG2, Ht-29 ve Panc-1 kanser hücre hatlarında invazyonu belirgin düzeyde inhibe ettiği tespit edildi. Yara iyileştirme yönteminde test edilen tüm maddelerin kontrol grubuna göre hücre göçünü engellediği görüldü. Hem Annexin-V/PI yöntemiyle hemde apoptotik yolaktaki genlerin mRNA ifadelerinin Real-Time PCR ile analizi sonucunda bileşiklerin apoptozu indüklediği tespit edildi. Tüm bu sonuçlara bakıldığında, bu çalışmada kullanılan bir yada birden fazla bileşiğin daha ileri çalışmalarla kanser ilacı olma potansiyeli bulunmaktadır. Bu yüzden çalışmada kullanılan bileşiklerin in vitro ve in vivo uygulamalarda detaylı analizleri yapılmalıdır.

Antioksidan aktiviteApoptozisArtesunat+1
Doğan Çetin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Graduate Studies in Science
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

İmidakloprid ve asetamipridin in vitro sistemler üzerindeki toksik etkilerinin değerlendirilmesi

Neonikotinoidler son yıllarda başta arılar olmak üzere hedef olmayan organizmalar üzerindeki toksik etkileri nedeniyle dikkatleri üzerine çekmiş, bazı ülkelerde kullanımları kısıtlansa da, Türkiye dahil pek çok ülkede yaygın olarak kullanılan nikotin türevi bir insektisit grubudur. Bu çalışmada, grubun önemli temsilcilerinden olan imidakloprid ve asetamipridin saf formları ve ticari formülasyonlarının HT-29 insan kolorektal adenokarsinoma hücre hattı üzerindeki olası toksik etkileri tek başına ve karışım halinde uygulamalar ile araştırılmıştır. Bu amaçla MTT ve nötral kırmızısı deneyleri ile doz ve zamana bağımlı hücre canlılığı değerlendirilmiş; spektrofotometrik yöntemler ile oksidatif stresin değerlendirilmesi için glutatyon, süperoksit dismutaz, katalaz ve malondialdehit düzeyleri ölçülmüş; akış sitometrisi ile annexin V bağlanma durumu, kaspaz 3/7 aktivitesi ve mitokondriyal membran potansiyeli ölçümü ile apopitoz süreci belirlenmiş; comet yöntemi ile DNA hasarı tespit edilmiştir. Sonuçlara göre, bu deneysel koşullar altında imidakloprid ve asetamipridin HT-29 hücrelerinde kaspaz aracılı apopitoz, mitokondriyal membran depolarizasyonu, DNA hasarı ve oksidatif stres aracılığıyla sitotoksisiteyi indüklemiş olabileceği belirlenmiştir. Sonuçlarda düşük dozlarda belirlenen DNA hasarı, bileşiklerin karışım halinde daha düşük konsantrasyonlarda toksik etkilere neden olması ve toksisite oluşumunda formülasyonların ön planda olması dikkat çekici bulunmuştur.

ApoptozisAsetamipridinDNA+4
Merve Baysal
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Androktonus crassicauda zehirinin apoptoz üzerine etkilerinin araştırılması

Hücre ölümü, gelişim esnasında organların oluşmasında ve istenmeyen hücrelerin yok edilmesi ile doku homeostazının düzenlenmesinde önemli role sahip olan hücresel bir tepkimedir. Apoptoz ise gereksiz veya zararlı hücreleri ortadan kaldırarak doku homeostazının gelişiminde ve korunmasında önemli rol oynayan programlı hücre ölümüdür. Apoptozun düzenlenmesi, hücrenin hayatta kalması ve hastalığı önlemek için gerekli olan ölüm sinyali arasındaki hassas dengeyi korumak için gereklidir. Apoptoz, DNA hasarı, stres ve hipoksi gibi hücre içindeki sinyaller veya ligandların hücre yüzeyi ölüm reseptörlerine bağlanması gibi dışsal sinyallerle tetiklenebilir. Apoptozun çeşitli yollarla engellenmesi hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalarak kansere dönüşmelerine neden olur. Biyotoksinler, diğer organizmaları öldüren veya onlara zarar verebilen canlı organizmalar tarafından üretilen bileşiklerdir. Hem toksikolojik hem de farmakolojik etkiye sahiptirler. Kanser gibi çeşitli patofizyolojik problemlerin önlenmesinde ilaç tasarımları için başlangıç materyali olarak kullanılabilen bol miktarda doğal kaynak içerirler. Biyotoksin türevi olan zehirler olumsuz etkileri ile bilinir ve insanlarda ciddi sağlık sorunlarına neden olur; nörotoksisite, nefrotoksisite, sitotoksisite, solunum durması, dermatit, alerjik reaksiyonlar, kanama ve yaygın damar içi pıhtılaşmaya neden olabilecek çeşitli bileşikler taşır. Zehir, organizmaların zehir bezinden sentezlenen bir salgısıdır. Birçok biyotoksin anti-tümör etkiye sahiptir; bazıları tümör hücrelerini doğrudan öldürür, bazıları tümör anjiyogenezini ve tümör büyümesini inhibe eder. Akrep zehirlerinin, apoptozu indükleyerek kanser ilerlemesine karşı etkili olan çok sayıda biyoaktif bileşiğe sahip oldukları bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, Androctonus crassicauda (Olivier, 1807) türü akrep ham zehirinin hücre canlılığı, apoptoz ve gen ekspresyonu üzerindeki etkisini incelemek ve elde edilen bulgular neticesinde başta kanser olmak üzere hücre ölümüyle ilişkili hastalıklarda tedavi stratejilerine katkı sağlamaktır. Bu tez çalışmasında A. crassicauda zehrinin MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerinde sitotoksik etkisi belirlenmiş ve bu sitotoksik etkinin pro-apoptotik ve anti-apoptotik genler olan Kaspaz-3, P21, P53, NOXA, PUMA, BCL-2 ve BCL-XL genlerinin ifadesine olan etkileri gerçek zamanlı PZR (GZ-PZR) yöntemi ile araştırılmıştır. Araştırma neticesinde, bu türe özgü ham zehirin MDA-MB-231 meme kanseri hücre hattında anti-tümör etki gösterdiği bulunmuştur.

Akrep zehirleriApoptozisHücre ölümü+1
Büşra Nur Sabah
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Vitex agnus castus L. esansiyel yağının neuroblastoma hücreleri üzerine antineoplastik etkilerinin araştırılması

ÖZET VİTEX AGNUS CASTUS L. ESANSİYEL YAĞININ NEUROBLASTOMA HÜCRELERİ ÜZERİNE ANTİNEOPLASTİK ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç: Bu çalışmanın amacı, geleneksel tıpta çeşitli farmakolojik etkileri ile bilinen Vitex agnus-castus L. bitkisinden elde edilen esansiyel yağın, çocukluk çağı kanserlerinden biri olan neuroblastoma hücreleri üzerindeki potansiyel antineoplastik (tümör karşıtı) etkilerini in vitro koşullarda değerlendirmektir. Bu kapsamda, esansiyel yağın hücre proliferasyonu, apoptoz indüksiyonu ve sitotoksisite üzerindeki etkilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Vitex agnus-castus L. bitkisinden geleneksel damıtma yöntemiyle elde edilen esansiyel yağın insan nöroblastoma hücre hattı (SH-SY5Y) üzerindeki antineoplastik etkileri in vitro olarak araştırılmıştır. Hücreler DMEM besiyerinde kültüre edilmiş ve farklı konsantrasyonlarda esansiyel yağ uygulamaları yapılmıştır. Sitotoksik etkilerin belirlenmesinde XTT hücre canlılık testi kullanılmış, IC₅₀ değeri hesaplanmıştır. Apoptoz düzeyleri TUNEL yöntemi ile belirlenmiş, hücre migrasyonu ise yara iyileşme (wound healing) testiyle değerlendirilmiştir. Ek olarak, VAC uygulamasının belirli genlerin ekspresyon düzeyine etkisini saptamak amacıyla RT-PCR analizleri yapılmıştır. Tüm deneysel veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiş, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Vitex agnus-castus L. esansiyel yağı, SH-SY5Y nöroblastoma hücrelerinde doza bağlı sitotoksik etki göstermiş, hücre canlılığını anlamlı düzeyde azaltmıştır. Apoptotik genlerden NOXA, CASP3 ve DR5'in ekspresyonu baskılanırken, BDNF, MAP2 ve NLGN3 genlerinde artış saptanmıştır. TUNEL analizinde apoptoz oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış; ancak yara iyileşme testinde hücre migrasyonunun belirgin şekilde azaldığı gözlenmiştir. Bu bulgular, VAC'ın apoptotik etkilerinden çok farklılaşma ve anti-metastatik potansiyel taşıdığını göstermektedir. Sonuçlar: Çalışmamız, Vitex agnus castus esansiyel yağının nöroblastoma tedavisinde potansiyel bir doğal ajan olabileceğini göstermekte olup, etki mekanizmalarının detaylı aydınlatılması, diğer hücre ölümü yollarının araştırılması, biyoaktif bileşenlerin belirlenmesi ve in vivo çalışmalarla doğrulanması için daha ileri araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Antineoplastisite, Apoptoz, Nöroblastoma, SH-SY5Y, Sitotoksisite, Vitex Agnus Castus L.

Antineoplastik protokollerApoptozisMikrotübül proteinleri+1
Nursena Avcı
Ordu University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Meme ve kolon kanser hücre hatlarında quercetin ve CD3254 kombinasyonunun NR4A1/RXR üzerinden apoptoza etkisinin araştırılması

Meme kanseri, meme hücrelerinin değişime uğraması ve kontrolsüz olarak çoğalması nedeniyle tümör oluşumuyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Kolon kanseri, kolon veya rektumda (kalın bağırsak) meydana gelen anormal hücre büyümesidir. NR4A1,nükleer reseptörlerin NR4A alt ailesinin bir üyesi olup, olgunlaşmamış T hücreleri, nöronlar ve kanser dahil olmak üzere çeşitli hücre tiplerinin gelişimi, farklılaşması ve hayatta kalmasında ve apoptozda önemli roller oynar. Kuersetin (quercetin), polifenollerin flavonoid grubundan bir bitki flavonolüdür. Anti-enflamatuar ve anti-kanserojen etkilerinden dolayı tedavi amaçlı da kullanılan kuersetin,birçok meyve, sebze, yaprak, tohum ve tahılda bulunur. RXR, retinoik asit reseptörlerinden biri olup nükleer reseptörlerle de (NR) bağlanarak uygun gen bölgesini aktive ederler. Bu çalışmada, kuersetin ve RXR agonisti CD3254 uygulanan insan MCF-7 meme ve HCT-116 kolon kanser hücrelerinde NR4A1 ve RXR heterodimerinin apoptoza ve NR4A1, RXR, ve apoptotik proteinlerden Cyt-C ve Bcl-2 miktarlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Kuersetin ve CD3254 uygulanan MCF-7 ve HCT-116 hücrelerinde sitotoksisite CCK-8 yöntemiyle incelendi ve MCF-7 hücre hattında 24 saatlik IC50 değeri 68.3 µM, 48 saatlik ise 97.74 µM olarak saptandı. Fakat HCT-116 hücrelerinde kuersetinin etkinliği gözlenmedi. CD3254`ün de her iki hücre hattında etkinliği gösterilmemiştir. MCF-7 hücrelerinde 20 ve 100 µMkuersetin uygulaması sonrasında NR4A1, RXR, Bcl-2, Cyt-C, Ki-67 ve Grp-78 proteinleri, immünofloresan (İF), immünositokimya (İSK) yöntemleri kullanılarak incelendi. Western blot yöntemi ile MCF-7 hücre lizatlarında NR4A1 ve Bcl-2 proteinlerinin seviyelerindeki değişiklikler saptandı. TUNEL boyama ile apoptotik pozitiflik istatiksel olarak değerlendirildi. Elde ettiğimiz veriler, kuersetinin NR4A1`i azalttığı, RXR`ı arttırdığını gösterdi. TUNEL boyama sonuçları apoptotik pozitiflik düşük oranda gözlendi. Ancak, kuersetinin 100 µM doz uygulaması sonucu hücre sayısında azalma olduğu izlendi. Ayrıca farklı hücre ölüm yolaklarına işaret eden hücre morfolojileri de gösterildi.

ApoptozisKuersetin
Nurgül Abbasova
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Bisfenol A'nın HepG2 hücrelerine olan etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada, Bisfenol A (BPA) ve Fulvestrant (ICI) kimyasalının HepG2 insan hepatoma hücrelerine uygulanarak hücrelerdeki proliferasyon, yara iyileşmesi, E-kaderin, N-kaderin, vimentin proteinleri ve apoptoza (kaspaz 3/7) etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA endüstride sıklıkla kullanılan bir endokrin bozucu maddedir ve östrojen benzeri etkiye sahiptir. Fulvestrant, östrojen reseptör antagonistidir. BPA, ICI, BPA ve ICI kombinasyonu uygulanmış HepG2 hücrelerinde yüzde hücre canlılığı MTT deneyi ile belirlenmiştir. BPA ve ICI kombinasyonun HepG2 hücre canlılığı üzerindeki etkileri Talalay-Chou metoduna göre değerlendirilmiştir. HepG2 hücrelerindeki migrasyon yara iyileşme yöntemiyle belirlenmiştir. Hücrelerdeki E-kaderin, N-kaderin ve vimentin protein düzeyleri Elisa kitiyle ölçülmüştür. HepG2 hücrelerinde apoptoz ApoTox-Glo ™ Tripleks Testiyle ölçülmüştür. HepG2 hücrelerine uygulanan 8 nM BPA'nın hücre canlılığını arttırdığı,160 nM ICI ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasının hücre canlılığını azalttığı gözlenmiştir. Talalay-Chou metoduyla, HepG2 hücre canlılığına karşı BPA ve ICI kombinasyonu sonucu gözlenen etkinin sinerjistik bir etkileşimden kaynaklandığı açıklanmıştır. Ayrıca BPA'nın ICI'nın sitotoksik etkisini arttırdığı belirlenmiştir. Yara oluşturulmuş HepG2 hücrelerinde, BPA ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında % yara büyüklüğünün azaldığı gözlenmiştir.HepG2 hücrelerinde E-kaderin protein düzeyi BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında azalmıştır. N-kaderin protein düzeyi ICI ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında artmıştır. Vimentin protein düzeyinde değişiklik gözlenmemiştir. Apoptoz lüminesans verileri değerlendirildiğinde BPA ve ICI kombinasyon uygulamasının apoptozu arttığı belirlenmiştir ve BPA uygulamasının nekroptozu etkilediği görülmüştür. Bu tez çalışmanın sonuçları HepG2 hücrelerine 8 nM BPA ve 160 nM ICI uygulanmasının hücrelerdeki proliferasyonu, yara iyileşmesini ve apoptozu etkilediği açıklanmaktadır. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, epitelyal mezenkimal geçiş, HepG2, E-kaderin, vimentin Bu tez Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince desteklenmiştir. Proje No: 17804

ApoptozisBisfenol ACadherinler+3
Esin Öz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Parkinson hastalığı hücresel modelinde inflamasyonun ve inflamasyon sonrası uygulanan N-asetilsisteinin H4 hücrelerindeki LAG3 ve TLR2 reseptörleri üzerine etkisi

Parkinson hastalığı, bir çok sistemin etkilendiği nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın prevalansı genel popülasyonda binde 2-3, 55 yaş üzerinde ise %1 oranındadır. Parkinson hastalığındaki patolojik değişiklikler substantia nigra pars compacta'daki dopaminerjik nöronların kaybı ve hücrelerin içinde Lewy cisimciği olarak adlandırılan, ağırlıklı olarak alfa-sinüklein (α-syn) ve ubikutinlenmiş proteinler içeren küresel inklüzyon cisimciklerinin saptanması şeklindedir. α-syn proteinin nöronlarda hatalı katlanmalar sonucu hücre içinde çeşitli yerlerde birikebildiği gibi hücre dışı alana da geçebildiği bilinmektedir. Hücre dışı alana geçen α-syn proteini özellikle nöronlar ve glia hücreleri tarafından hücre içine endositoz yolu ile alınır. Endositozda TLR2 ve LAG3 reseptörlerinin rolünün açıklanabilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. α-syn proteininin endositozu, TNF-α, IL-1β, IL-2 ve IL-6 başta olmak üzere çeşitli inflamatuar sitokinlerin üretimine ve salınmasına sebep olmanın yanı sıra; hücre içinde mitokondriyal yolak üzerinden apoptoz ve mitofajiyi tetikleyerek hücre ölümünü yol açmaktadır. N-Asetilsistein (NAC), anti-oksidan, anti-inflamatuar ve anti-kanserojen etkilere sahip bir ilaçtır. Bu tez çalışmasında, inflamasyonun tetiklenmesi sonrası, LAG3 ve TLR2 reseptörlerinin ekspresyonunda artış görülebileceği ve inflamasyon NAC ile kontrol altına alındığında, inflamasyonun sebep olduğu hasarın azalması ve hücre canlılığında artış görülebileceği hipotezlerinde bulunuldu. Bu varsayımları test etmek amacı ile; in vitro koşullarda deney ve kontrol grupları içeren bir çalışma planlandı. α-syn proteinini aşırı eksprese eden insan nöroglioma (H4) hücre hattı kullanılarak inflamatuar bir Parkinson hastalığı modeli oluşturuldu. İnflamasyon, TNF-α ile tetiklendi ve NAC uygulanarak inflamasyon kontrol altına alındı. Çalışmada α-syn protein ekspresyonu ve transkripsiyonu, Western Blot ve q-PCR metotları ile ölçüldü. Hücre canlılığı Toxilight testi ile, apoptoz Western Blot tekniği ile apoptoz belirteçlerinin ölçülmesi ve TUNEL immunofloresan işaretleme metodu ile değerlendirildi. TLR2 ve LAG3 reseptörlerinin transkripsiyonları q-PCR metodu ile ölçüldü. Reseptörlerin protein düzeyleri immunofloresan işaretleme ve Western Blot tekniği ile saptandı. Elde edilen veriler ışığında, NAC tedavisinin, TLR2 ve LAG3 reseptörlerinin transkripsiyonunu ve ekspresyonunu değiştirerek inflamasyon aracılı toksisiteyi ve hücre ölümünü azalttığı belirlendi. Bu çalışma ile, NAC'nin Parkinson Hastalığında ortaya çıkan nöroinflamasyon süreci için umut vaat eden bir aday olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Parkinson Hastalığı, İnflamasyon, Alfa-sinüklein (α-syn), N-Asetilsistein (NAC), Apoptoz

Alfa sinükleinApoptozisN-asetilsistein+4
Zeynep Bengisu Kaya
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni sentezlenen antitirozinaz aktiviteye sahip kojik asit türevlerinin A375 malin melanoma hücre hattında sitotoksisite ve hücre ölümü üzerine etkisinin aydınlatılması

Bu tez çalışması kapsamında, tirozinaz inhibitörü olan kojik asit türevi bileşikler incelenmiştir. A375 insan malign melanoma hücrelerine karşı sitotoksik özelliği en kuvvetli bileşiğin malign melanoma hücresini hangi mekanizmalarla ölüme götürdüğü ve hücre içerisinde hangi moleküler ölüm yolaklarını tetiklediği araştırılmıştır. Sitotoksisite için yapılan SRB deneyi sonucunda IC50 değeri 9,81 μM olarak ölçülen Bileşik-15'in canlı hücreleri etkili bir biçimde ölüme götürdüğü gözlemlenmiştir. Bileşik-15'in tirozinaz inhibisyonu etkinliği için B16F10 hücrelerinin sitozolü ve kontrol olarak kojik asit kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlenmiştir ve çıkan sonuçlarda kojik asitle yarışabileceği gözlemlenmiştir. Kojik asite ait IC50 değeri 59,20 μM iken Bileşik-15'in IC50 değeri 76,69 μM'dır. Ardından, apoptoz deneyi yapılmıştır, deney sonucunda Bileşik-15'in hücreleri apoptozun son aşamasına kadar götürdüğü gözlemlenmiştir. Bileşik-15'in A375 hücrelerinde hangi apoptotik genleri etkilediğini tespit etmek için hücrelerden RNA saflaştırılmış, ardından cDNA oluşturulmuştur. Apoptotik p53 ve Bax, anti-apoptotik Bcl-2 ve ayrıca Jnk, Mdm2 ve Mdr1 gen düzeyleri incelenmiştir. Bcl-2'nin kontrole kıyasla 0,5 kat azalması ve Bax'ın kontrole kıyasla 2,4 kat artması ile Bileşik-15'in hücreleri 24 saatte apoptoza götürdüğü gözlemlenmiştir. p53'ün aktivitesini erkenden gösterdiği Mdm2'nin oranın p53'e göre 3 kat yüksek olması hücrelerde yükselmiş olan p53 seviyesinin kontrol altına alınmış olabileceğini desteklemiştir. Mdr-1 geni için ilk 24 saatte gördüğümüz tepkinin yüksek olduğu görülmüştür. Jnk geni için herhangi bir değişiklik gözlemlenmemiştir. Bileşik-15'in melanoma hücrelerinde tetiklediği ölüm yolağı akış sitometrisi ile belirlenmiş ve çalışmadan elde edilen sonuçlara göre geç apoptoz oranının %58.8 olması A375 hücrelerinin programlı bir şekilde ölüme gittiği söylenebilir. A375 hücrelerinde yapılan western blot analizi ile β-Aktin, P53 ve Mdr1 proteinleri için yapılan analizlerin sonucunda bulguların gen ekspresiyon sonuçları ile tutarlı olduğu gözlemlenmiştir.doldurulacaktır.

AntitirozinazApoptozisGen ifadesi+6
Rıdvan Felekoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00

Related subjects