Atherosclerosis

177 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf intestinal VLDL'lerinin hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması

Torasik lenf, şilomikronlara ek olarak önemli miktarda daha yoğun, triaçilgliserolden zengin bir fraksiyon olan intestinal VLDL'i (ya da küçük şilomikron) içerir. İntestinal VLDL, şilomikronlardan metabolizmasının yanısıra flotasyon, lipid ve apolipoprotein kompozisyonları açısından da farklıdır. Açlık durumunda ve lipid absorbsiyonu sırasında enterositler tarafından sentez edilirler. Absorbe edilmiş besinsel yağ asitleri, ?-gliserofosfat yolu üzerinden triaçilgliserol oluşturmak için kullanılırlar ve daha sonra pre-VLDL içerisinde paketlenir ve Golgi'de daha ileri işleme tabi tutulurlar. Oluşan partiküller, torasik lenf içerisine sekrete edilirler.Tipik bir lipoprotein yapısı örneğin intestinal VLDL, triaçilgliserol ve kolesteril esteri gibi temelde apolar lipidler içeren bir lipid çekirdekten oluşur ve serbest kolesterol, fosfolipid ve apolipoprotein içeren amfipatik lipidler tarafından çevrilir. Amfipatik lipidlerin polar grupları akuöz faza maruz kalır, oysaki apolar grupları hidrofobik lipid çekirdeğine doğru yerleşirler. Lipoprotein yapısı bu konuda misel organizasyonunu taklit eder.Bir lipoproteinin hidrofobik özellikleri, lipoprotein agregasyonuna yol açar. Lipoproteinlerin agregasyonu, aterosklerozisin altında yatan nedenlerden biri olarak rapor edilmiştir. Bu amaçla intestinal VLDL, ayçiçek yağı, zeytin yağı, palm yağı, tereyağı, margarin ve balık yağı verilen ratlardan ultrasantrifügasyon ile izole edildi ve hidrofobik özellikleri, vorteksle indüklenmiş agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi ile karşılaştırıldı. Aynı zamanda pH, tuz eklenmesi veya dilüsyon gibi misel yapısı üzerine etkisi olduğu bilinen farklı koşullar altında, farklı besinsel yağlardan elde edilen intestinal VLDL'in vorteksle indüklenmiş agregasyona karşı cevabı karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak önemsiz olmasına rağmen, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, doymamış yağlardan elde edilenlerden daha fazla agrege oldu. Bunun tersine, doymuş yağlardan elde edilen intestinal VLDL, hidrofobik sabit fazla (bütil sefaroz) diğerlerinden daha az etkileşime girdi. Oysaki balık yağı intestinal VLDL'i, diğer besinsel lipidlerden elde edilen lipoproteinler ile karşılaştırıldığında hidrofobik medyumla daha güçlü bir şekilde etkileşime girdi. Balık yağından elde edilen intestinal VLDL, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı daha fazla duyarlılık gösterdi.Sonuç olarak lipoproteinlerin doymuşluk dereceleri, hidrofobik özelliklerini belirlemede tek faktör olmayabilir. Yağların minör bileşenleri de lipoproteinlerin hidrofobik özelliklerinde rol alabilirler. Aterosklerozu önlemede balık yağının yararlı etkileri dikkate alındığında, misel yapısını etkileyen faktörlere karşı bir lipoproteinin duyarlılığı, bir lipoprotein partikülünün aterojenitesini belirleyen ilave bir faktör olabilir, fakat bu gelecekteki çalışmalarla daha net anlaşılabilecektir.

AgregasyonAterosklerozBağırsaklar+2
Özlem Işıkgil
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı yağlarla beslenen ratlardan elde edilen torasik lenf şilomikronlarının hidrofobik özelliklerinin karşılaştırılması

Şilomikronlar besinsel lipitlerden enterositlerde sentez edilirler ve torasik kanal yoluyla dolaşıma nakledilirler. Bir şilomikronun yapısı amfipatik lipitler ve apolipoproteinler ile çevrili bir hidrofobik lipit merkezden meydana gelir. Aterosklerozun bir nedeni olarak bilinen lipoprotein agregasyonuna lipoproteinlerin hidrofobik doğası sebep olur. Bundan hareketle LDL yaygın olarak çalışılmış ancak şilomikronlar çalışılmamıştır. Son zamanlardaki kanıtlar şilomikronların lipoprotein lipaz ile etkileşimi sonucunda oluşan şilomikron remnantların aterojenitesini desteklemektedir. Bir lipoproteinin lipit kompozisyonu onun biyofiziksel özelliklerinin en önemli belirleyicisi olduğundan, ratlardan torasik lenf kanülasyonu ile elde edilmiş ve 5x105 g min, 20 ºC'de ultrasantrifügasyon ile izole edilmiş ayçiçeği yağı, zeytinyağı, balık yağı, margarin, tereyağı ve palm yağı şilomikronlarının hidrofobik özellikleri, vorteksleme ile oluşan agregasyon ve hidrofobik interaksiyon kromatografisi (HIC) kullanılarak karşılaştırıldı.LDL'in aksine şilomikronlarda vorteksleme neticesinde agregasyon oluşmadı. Ayçiçeği yağı ve tereyağı şilomikronları hidrofobik kromatografi ortamı ile en güçlü etkileşimi gösterdi, bununla birlikte balık yağı şilomikronları zayıf bir etkileşim gösterdi.Balık yağı ya da tereyağı şilomikronlarının vortekslenmesi, diğer yağ şilomikronları ile karşılaştırıldığında, çok daha belirgin bir absorbans azalmasına neden oldu, bu durum bu şilomikronların misel stabilitesinin daha az olduğunu göstermektedir.Ayçiçeği yağı şilomikronlarının yüzey hidrofobikliği, diğer yağ şilomikronları ile karşılaştırıldığında, belirgin bir şekilde yüksek bulundu. Şilomikronların doymuş / doymamış yağ asitleri oranı, lipoproteinin yüzey hidrofobikliğini belirleyen tek faktör olmayabilir.Balık yağı şilomikronları daha az hidrofobikliğe ve düşük misel stabilitesine sahipti. Balık yağının kalp damar sağlığı üzerine olan faydalı etkileri göz önüne alındığında, daha az hidrofobiklik ve düşük misel stabilitesi birlikte, ilave bir lipoprotein aterojenite göstergesi sağlayabilir.

AgregasyonAterosklerozFobiler+2
Kürşat Kaya
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda farklı besinsel yağların postprandial inflamasyon etkilerinin sirkadiyen ritme göre karşılaştırılması

Postprandial faz yemek alınmasından sonra 3 ile 6 saat içinde en yüksek seviyeye ulaşmakta ve 9 saatte sona ermektedir. Her yemeğin düşük şiddetli ve kısa süreli bir inflamatuar cevaba neden olduğu genel olarak kabul edilen bir olgudur. Şilomikronlar ve şilomikron remnantlarının postprandial plazmada artan major lipoproteinler olduğu düşünülmektedir. Postprandial lipemi, HDL ve LDL kolesterolün de dahil olduğu total kolesterol seviyelerinden bağımsız olan, kardiyovasküler hastalıklar için potansiyel bir risk faktörü olarak gösterilmektedir. Endotelyal disfonksiyon endotelyumda proinflamatuar değişiklerle başlayan, lökosit adhezyonu ve transmigrasyonuyla sonuçlanan reaksiyon serisiyle karekterizedir ki bunlar da aterogenezin erken aşamaları olarak kabul edilmektedir. Son bulgular, postprandial plazmada oluşan triaçilgliserolden zengin lipoproteinlerin vasküler inflamasyonu etkilediğine dikkat çekmektedir. Besinsel lipoproteinlerin endotelyal etkileri, içerdikleri yağ asidi kompozisyonuna bağlıdır. Çalışmalar, besinlerle alınan yağ asitlerinin tipi ile kardiyovasküler hastalıklara yakalanma derecesi arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. Öğündeki doymuş yağ asidi yüzdesi ve n-3/n-6 çoklu doymamış yağ asitleri oranı postprandial inflamatuar cevabın büyüklüğünü belirlemektedir. Sirkadiyen saat; günlük aydınlık/karanlık siklus içerisinde uyku, aktivite, beslenme ve metabolizmayı kapsayan pek çok farklı davranışsal ve fizyolojik işlevin koordinasyonunu sağlamaktadır. Biyolojik ritim; besinsel lipidlerin absorpsiyonunu, şilomikronların sentezinde rol alan mikrozomal transfer proteinleri ve apoB 48 proteinlerinin ifade edilmesini, plazma triaçilgliserol ve postprandial remnant lipoproteinlerinin seviyelerini büyük oranda etkilemektedir. Sirkadiyen ritim lipid metabolizmasını çift yönlü olarak regüle etmektedir. Ancak, farklı yağ asitleriyle günün aydınlık/karanlık siklusu etkileşiminin postprandial infalamasyonu nasıl etkilediği hala bilinmemektedir. Dahası günün farklı zamanlarında tüketilen besinsel yağların postprandial inflamasyon belirteçlerini etkileyip etkilemediği açıklığa kavuşturulmayı beklemektedir. Burdan yola çıkarak çalışmada, günün karanlık/aydınlık sikluslarında farklı diyetsel yağların vasküler ve sistemik postprandial inflamasyonunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kan örneklerinde, inflamatuar cevapta yer alan IL-1,TNF-?, IL-6 ve çözünür adhezyon molekülleri (sVEGF, sE-selektin) ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Monosit, granülosit, lenfosit seviyeleri ve VCAM1, ICAM-1, L-selektin seviyeleri de bu hücreler üzerinden akım sitometrik analizlerle belirlenmiştir. Ayçiçek yağı ve zeytin yağı uygulamaları hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF ve TNF-? düzeylerini düşürürken, pasif periyotta sE-selektin düzeyini düşürdü. Beklenenin tersine balık yağı uygulaması hem aktif hem de pasif periyotta serum VEGF düzeyini , aktif periyotta ise TNF-? düzeyini düşürdü. Diğer taraftan tereyağı ve balık yağı, zeytin yağı ve ayçiçeği yağına göre daha fazla CD reseptöründe artışa neden oldu. Adheziv karakterdeki CD reseptörleri ise tereyağı verilen ratlarda aktif periyotta artarken, daha belirgin olmakla birlikte balık yağı verilen ratlarda pasif periyotta arttı. Ayçiçek yağı ve zeytin yağının inflamatuar etkilerinin, balık yağı ve tereyağından daha az olduğu tespit edildi. Ayrıca yağların inflamatuar etkilerinin gün içinde farklılık gösterdiği görülmektedir. Ancak bu konuda daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Postprandial inflamasyonun, sirkadiyen ritmin periyotları arasında ve yağ tiplerine göre farklılık göstermesi koroner kalp hastalıklarının ve düşük düzeyli inflamasyon kaynaklı hastalıkların engellenmesinde ilave bilgi sunmaktadır.

AterosklerozBitkisel yağlarHayvansal yağlar+2
Hüsniye Gül Temelli
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin α ve β düzeyinin subklinik ateroskleroz ile ilişkisi

Giriş: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında (ODPBH) kistlerin renal parankimal ve vasküler basısına sekonder gelişen endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz hastalık progresyonunu belirleyen en önemli faktörlerdir. Salusin α ve β aterosklerozis sürecinde önemli role sahip biyomoleküllerdir. Bu çalışmada otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin düzeyleri ile ateroskleroz, endotel disfonksiyonu ve kardiyak morfoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 19.06.2019-18) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya renal replasman tedavisi almayan 83 kişilik otozomal dominant polikistik böbrek hastası ile 53 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Salusin α ve β düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun tümüne ekokardiyografi, flow-mediated vasodilatation (FMD) ve Karotis Arter İntima-Media Kalınlık (KİMK) ölçümü yapıldı. Salusin α ve β düzeyleri ile FMD, KİMK, ekokardiyografik ve inflamatuar parametreler (c-reaktif protein ve absolü nötrofil sayısı/absolü lenfosit sayısı (NLO)) arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirildi. Sonuçlar: Serum salusin α hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla 2,64 (1,83-3,30) pg/mL, 3,19 (2,38-6,79) pg/mL, P= 0.002], salusin β/α oranı ise yüksek saptandı [sırasıyla, 2,81(2,30-3,54), 2,57(1,90-3,19), P= 0,041]. Salusin β hasta ve kontrol grubu arasında farklı değildi. Hasta grubunun FMD yüzdesi kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla, %6±0.5 ve %8±0.5 (P= 0,008)], KİMK ise yüksek (sırasıyla, 0.63±0.17 mm, 0.53±0.07 mm) saptandı (P< 0,001). Hasta grubu renal fonksiyonlarına göre, glomerüler filtrasyon hızı ≥ 60 ml/dk/1.73 m2, Grup 1 ve glomerüler filtrasyon hızı= 59-15 ml/dk/1.73 m2, Grup 2 olarak iki gruba ayrıldı. Salusin α düzeyi Grup 2'de 2,31 (1,73-3,24) pg/mL, Grup 1'de 2,72 (1,94-3,32) pg/mL ve kontrol grubunda 3,20 (2,55-7,87) pg/mL saptandı. Grup 1 ve 2'nin salusin α düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (P= 0,003). Serum salusin α düzeyi grup 2 ve 1 arasında farklı değildi (P= 0,504). Serum salusin β ve β/α oranı gruplar arasında farklı değildi (sırasıyla, P= 0,225, P= 0,428). Grup 2 hastalarda sol atrium çapı ve sol ventrikül kitle indeksi kontrol grubu ve Grup 1 hastalara göre yüksek (sırasıyla P= 0,012, P= 0,035), E/A oranı ise düşük (P<0,001) saptandı. Korelasyon analizlerinde salusin α ile E/A oranı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. ROC analizinde ODPBH ve kontrol grubunun ayrımında serum NLO istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tartışma: ODPBH'da renal fonksiyonların korunduğu erken evreden itibaren antiaterojenik kapasite azalmaktadır. ODPBH'nın erken evresinden itibaren subklinik ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gelişmekte, ileri evrelerde kardiyak morfoloji değişmekte ve sol ventrikül kitlesinde artış gelişmektedir. Anahtar Kelimeler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, Salusin α, Salusin β, Subklinik ateroskleroz, Endotel disfonksiyonu

AterosklerozEndotelyumPolikistik böbrek hastalıkları+2
Elif Sümeyye Aktı
Hitit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan hastalarda senesans ve hastalık şiddeti ile karotis damar değişiklikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Senesans, kişinin homeostaz dengesinin progresif olarak bozulması sonucu hastalık veya ölüm riskinin artması durumudur. Her hücre bölünmesinde genetik bilginin değişmeden korunmasını sağlayan telomerler yaşlanmayla kısalır ve bu kısalmayı yavaşlatan enzim telomerazdır. Bu çalışmada, KOAH'da hücresel yaşlanma ile ilişkili serum telomeraz aktivitesi, inflamasyon belirteçleri, cilt elastikiyeti ve karotis kominis arterin intima-media kalınlığı araştırılmış, normal yaşlanma sürecinden olan farklılıkların tartışılması amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takip edilen ve onam formu alınan 44 KOAH (60.4±7.51) ve kontrol grubu olarak 42 olgu (57.9±8.23) çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubundaki tüm olgulara solunum fonksiyon testi yapılarak SGRQ, CAT ve mMRC anketleri uygulandı. LDL, HDL, TSH, trigliserit, telomeraz, Nrf2, sürfaktan protein-D, ve Vitamin D düzeyleri için açlık kan örnekleri alınarak, Doppler USG ile arteria carotis communis'ten intima-media kalınlığı ölçümü yapıldı, MPA-5 deri elastikiyetini ölçen prob ile deri elastikiyet düzeyi ölçüldü. KOAH ve kontrol grubunda sırasıyla ortalama Nrf2 (4,84 pg/mL ve 13,77 pg/mL), sürfaktan protein-D (1908,64 pg/mL ve 1577,72 pg/mL), telomeraz (25,39 pg/mL ve 34,13 pg/mL) ve Vitamin D (31,98 ng/mL ve 54,26 ng/mL) olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (telomeraz için p=0,007; SP-D, Nrf2 ve Vitamin D için p<0.01). Karotis kommunis arterden ölçülen intima-media KOAH'ta daha kalın bulundu (p=0,02). İki grup arasında cilt elastikiyet düzeyi, serum LDL, HDL, trigliserit, TSH anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak, yaşlanma ile ilişkili çalışmada değerlendirilen endotipik ve fenotipik özelliklerin benzer yaş gruplarına göre KOAH'ta daha belirgin olduğu, enflamasyon ve yaşlanma süreci arasındaki kısır döngünün hastalık sürecini daha da olumsuz etkileyebileceği düşünüldü.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAteroskleroz+6
Dicle Akcan Kahvecioğlu
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarında arteriyel damar sertliğinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı (KBH), glomerüler filtrasyon hızında düşmenin sonucu olarak böbreğin sıvı solüt dengesini ayarlamada ve metabolik-endokrin fonksiyonlarında, kronik ve ilerleyici bozulma hali olarak tanımlanabilir. KBH'ın en önemli morbitide ve mortalite nedenlerinden olan kardiyovasküler hastalık ve kardiyovasküler hastalığı erken evrede belirlemek için de en iyi belirteçlerinden olan arteryel damar sertliğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda pediyatrik yaş grubunda kronik böbrek hastalarında osilometrik yöntem kullanarak arteriyel sertlik riskini saptamak ayrıca KBH süresinin ve evresinin ve arteriyel sertlik riskini arttıran parathormon, kalsiyum, fosfor, kolesterol, kilo gibi risk faktörlerinin etkisini araştırmak hedeflenmiştir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Polikliniğinde KBH tanısı ile takipli SDBH tanısı almış ve periton diyalizi yapılan 17 hasta ile hemodiyaliz yapan 9 hasta, GFR değeri 15-60 ml/dk/1.73 m2 arasında olan ve evre 3-4 KBH tanısı ile takipli 7 hasta olmak üzere toplam 33 çocuk hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan, çalışmanın yapıldığı dönemde ilaç kullanımı olmayan hastalardan yaş ve vücut kitle indeksi gözetilerek seçilen 34 sağlam çocuk yer aldı. Hasta grubunun laboratuar sonuçları arşivden elde edildi. Tüm olguların nabız dalga hızı analizi otomatik osilometrik cihaz (Mobil-O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olguların tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2D ekokardiyografi ve 3D/4D strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi EchoPAC yazılımı ile gerçekleştirildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ortalamaları (12.45±3.02 vs 13.21±2.45) ve cinsiyet oranları (K/E=17/17 vs K/E=18/15) açısından anlamlı fark yok iken (sırasıyla p=0.268 ve p=0.710), VKİ düzeyleri (16.94±3.14 vs 20.82±3.98, p<0.001), kilo SDS [-2.24 (-7.21-1.29) vs-0.24 (-2.74-2.89), p<0.001] ve boy SDS [-2.57 (-6.72-2.07) vs -0.16 (-2.12-2.48), p<0.001] değerleri arasında anlamlı fark vardı. Kan basıncı ve kalp hızı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diastolik (DKB) ve ortalama (OAB) kan basıncı değerlerinin (126.78±20.78, 84.21±19.26 ve 103.48±18.13) kontrol grubuna göre (112.58±10.18, 66.88±6.36 ve 87.91±6.54) yüksek olduğu ve aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p<0.001). Grupların osilometrik yöntemle ölçülen değerleri arasında hasta grubunda NDH, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin [5.02±0.69, 36.15±12.83 ve 1687.70±240.57],kontrol grubuna göre [4.56±0.32, 29.88±9.03 ve 1538.87±176.64] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p=0.001, p=0.025 ve p=0.005). Hasta grubunda NDH ile SKB, DKB, OAB değerleri arasında pozitif yönde, çok yüksek/mükemmel derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.984, p<0.001, r=-0.674, p<0.001 ve r=-0.897, p<0.001). Augmentasyon indeksi ile DKB ve OAB değerleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli, istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar olduğu belirlendi (sırasıyla r=0.422, p=0.014 ve r=0.347, p=0.048). Ekokardiyografi parametrelerinde ED MassI (2B) ve ES MassI (2B) değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 110.0 (72.0-44.0) ve 101.0 (76.0-158.0)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 79.0 (53.0-112.0) ve 83.0 (53.0-118.0)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p<0.001 ve p<0.001). Yine hasta grubunda MV E Vel (2B) ve MV A Vel (2B) değerlerinin [sırasıyla 1.1 (0.7-1.45) ve 0.69 (0.47-1.01)], kontrol grubuna göre [sırasıyla 1.0 (0.46-1.5) ve 0.52 (0.29-0.82)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla, p=0.010 ve p=0.001). Strain ekokardiyografi ölçümlerinde LS ve AS değerlerinin hasta grubunda [-10.0 (-20.0- -1.0) ve -16.0 (-27.0 - 0.0)], kontrol grubuna göre [-7.0 (-14.0 - -4.0) ve -12.5 (-25.0 - 6.0)] daha düşük düzeylerde olduğu, aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (sırasıyla p=0.007 ve p=0.019). Ancak RS ve CS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Arteriyel sertlik parametrelerinde hasta grubunda nabız dalga hızı, çevresel direnç ve yükseltme indeksi değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirildiği ekokardiyografik ölçümler arasında hasta ve kontrol grubu arasında diyastolik fonksiyonların bozulmaya başladığını gösteren MV A Vel ve MV E Vel değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Yaptığımız çalışma kronik böbrek hastalığına sahip çocuklarda arteriyel sertliğin meydana gelebileceğini ve arteriyel sertliği ölçmede osilometrik cihazların kullanım ve uygulanabilirlik açısından kolaylığını ve bu yöntemin klinik takipte kullanılabileceğini ortaya koymuş oldu. Bulduğumuz sonuçlardan bir diğeri de LV kütlesi, kütle indeksinin artmış olduğu, LS ve AS değerlerinin anlamlı yüksek olduğu ancak global strainin de etkilenmediğidir bunun sebebinin de ejeksiyon fraksiyonunun ve sistolik fonksiyonların henüz bozulmamış olması olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimler: Kronik Böbrek Hastalığı, Arteriyel Sertlik, Nabız Dalga Hızı, Strain Ekokardiyografi

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozBöbrek hastalıkları+3
Hasan Gözen
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle periton diyalizi yapılan çocuk yaş grubu hastalarda plazma S100A12 düzeyi ile karotis intima media kalınlığı karşılaştırması ve ateroskleroz ilişkisi

AMAÇ:Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY), çocuk hastalarda periton diyalizi (PD) ve hemodiyaliz (HD) gibi böbrek yerine koyma tedavileri ile normal böbrek işlevlerinin yalnızca %10- 15'i gerçekleştirilebilen ciddi morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu hastalarda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar önde gelen mortalite ve morbidite nedenlerinden olduğundan bu sürece katkıda bulunan nedenlerin dikkatle saptanması ve tedavi edilmesi oldukça önemlidir.Kronik inflamasyon, oksidatif stres ve gelişmiş glikasyon son ürünlerine (AGE-RAGE) bağlı endotel disfonksiyonu tanımlanan risk faktörlerindendir. Periton diyalizi hastalarında proteinlerin ve lipidlerin glikasyonu ile oluşan gelişmiş glikasyon son ürünlerinden olan S100A12; Makrofaj, lenfosit ve endotel hücrelerinin yüzeyinden aşırı eksprese edilerek AGE-RAGE aracılı proinflamatuar sitokin yanıtı ileateroskleroza neden olabilmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların bir göstergesi olarak kabul edilen artmış karotis intima media kalınlığı ile yüksek S100A12 düzeyiyetişkin periton diyalizi hastalarında gösterilmiştir. Bu çalışma ile S100A12 düzeylerinin inflamasyon biyobelirteçleri ile karotis intimamedia kalınlığı (KİMK) üzerine etkisini araştırmayı ve ateroskleroz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM:Çalışmada en az 3 aydır SDBY nedeniyle periton diyalizi yapan 36 çocuk hasta ve karşılaştırmalı analiz için kontrol grubu olarak benzer bir protokol uygulanan aynı yaş grubundaki, çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan 38 sağlıklı çocukta laboratuvar parametreleri,karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve S100A12 düzeyini değerlendirdik. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, boy, kilo, vüvut kitle indeksi (VKİ) ve SDBY tanısı ile ilgili bilgiler (KBY etyoloji,rezidü renal fonksiyon (RRF) varlığı, periton diyalizi modalitesi ve süresi), kan basıncı evreleri ve antihipertansif tedavileri, almakta oldukları destek tedavileri (fosfor bağlayıcı tedavi,anemi tedavisi), KİMK kalınlığı, S100A12 düzeyi ve eş zamanlı bakılan üre, kreatinin, albümin, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz(ALP), total kolesterol, trigliserid, LDL, HDL, parathormon(PTH), ferritin, C-reaktif protein (CRP), lökosit sayısı, hemoglobin düzeyi, absolü nötrofil sayısı (ANS), absolü lenfosit sayısı (ALS), trombosit sayısı) bilgileri kullanıldı.Tüm katılımcıların bilateral karotis arter intima media kalınlığı (KİMK) eğitimli tek bir pediatrik kardiyolog tarafından MHz 11L-D vasküler prob ileVivid E9 XD Clear 4D (GE Electronic, ABD) ekokardiyografi cihazı ile gerçek zamanlı ultrasonografi ile ölçüldü.S100A12'nin (pg/mL) konsantrasyonlarıplazmaları ayrılıp(-70°C'de) dondurulan numunelerden üreticinin talimatlarına göre piyasada bulunan ELISA Kiti ile ölçüldü.(Human S100A12(Protein S100-A12)- ELISA Kiti. Wuhan Fine Biotech Co.,Ltd.) İstatistiksel analizler IBM SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) versiyon 26.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. BULGULAR:Çalışma grupları; kronik periton diyalizi olan 36 hastadan (20 kız,16 erkek) ve kontrol grubu olarak 22 kız ve 16 erkek çocuk olmak üzere toplam 38 sağlıklı çocuktan oluşmaktaydı. Kronik PD olan hasta grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 133.61±46.33 iken kontrol grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 127.76±43.92 olarak bulundu. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında yaş (ay) ve cinsiyet bakımından anlamlı farklılık saptanmazken (sırasıyla p=0.579 ve p=0.839), hasta grubunda patolojik kilo sds, boy sds ve VKİ sds düzeylerine sahip olma durumları, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olarak saptandı(sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001).Kontrol grubunda yer alanların %92.1'inde tansiyon evreleri normal iken, hasta grubundaevre 1 hipertansiyona sahip olanların oranı %30.6, evre 2 hipertansiyona sahip olanların oranı ise %19.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Çalışmamızdaki hastaların PD şekli %80.6'sında aletli periton diyalizi (APD), %19.4'ünde sürekli ayaktan periton diyalizi(SAPD)şeklinde iken; PD süresi ortalama 32.2 (3-130.1) ay idi. Hastaların %22.2'sinin diyaliz süresi 0-12 ay, %30.5'inin süresi 12-36 ay,%47.2'sinin süresi ise 12-36 ay ve üzeri idi. Hastaların %33.3'ünde etyolojiglomerüler hastalıklar iken, %22.2'sinde ürolojik anomali, %13.9'unda kistik böbrek hastalığı ve %11.1'inde herediter hastalıklar idi. Hastaların %47.2'si sadece eritropoetin tedavisi, %11.1'i sadece oral demir tedavisi, %37.9'u oral demir ile birlikteeritropoetin kombine tedavisi alırken, %2.8'i demir tedavisi almıyordu. Antihipertansif ilaç tedavisi alma durumlarına bakıldığında; %22.2'si tek ilaç, %41.7'si iki ilaç, %27.8'inin ise üç ve üzeri ilaç aldığı belirlendi. Sadece kalsiyum karbonat veya kalsiyum asetat tedavisi alanların oranı %72.2 iken, fosfor bağlayıcı ilaç (OFB)ile birlikte sevelamer alanların oranı ise %19.4 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalarda; LDL kolesterol,üre ve kreatinin,ferritin, PTH, ALP değerlerinin hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001p<0.001,p<0.001,p<0.001,p=0.043). Aynı şekilde sağ KİMK, solKİMK ve S100A12 değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 0.58±0.09, .57±0.07, 564.09±164.91], kontrol grubuna göre [sırasıyla 0.49±0.05, 0.48±0.04, 483.90±134.18] anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.024). Hemoglobin, trombosit sayısı, albümin ve kalsiyum fosfor çarpanı değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 8.91±1.53, 281.05±98.95, 32.5 (4.2-40), 43.28±13.09], kontrol grubuna göre [sırasıyla 12.93±0.77, 323.55±66.33, 43 (39-49), 45.42±8.09] anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001,p<0.001,p=0.398).Çalışmamızda hasta grubunda KİMK ve S100A12 parametreleri kan basıncı evreleri ile karşılaştırıldığında KİMK evre1 ve evre2 hipertansiyona sahip hastalarda normotansiflere göre anlamlı şekilde yüksek görüldü (p=0.013, p=0.021). Periton diyalizi süresi ile laboratuvar parametreleri, KİMK ve S100A12 düzeyi karşılaştırıldığında, sağ KİMK değerleri 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 12-36 ay ve 0-12 ay uygulananlardan (p=0.001 ve p=0.043), KİMK ortalama değerleri ise 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 0-12 ay uygulananlardan anlamlı olarak yüksek saptandı(p=0.002). S100A12 düzeylerinin PD süresi ve kan basıncı evreleri ile ilişkisinin olmadığı saptandı(sırasıyla p=0.998, p= 0.73). Ayrıca sağ KİMK, sol KİMK, KİMK ortalaması değerleri ile parathormon düzeyleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli ve anlamlı bir korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r=0.483, p=0.003, r=0.425, p=0.013 ve r=0.546, p=0.001). SONUÇ:Son dönem böbrek yetmezliği olan periton diyalizi yapılan çocuk hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri açısından hasta grubunda sağKİMK, sol KİMK ve serum S100A12 seviyeleri yüksek bulundu. Evre 1 ve evre 2 hipertansiyonu olan diyaliz hastalarında kan basıncı normal olan diyaliz hastalarına göre sol KİMK artmış olarak saptandı. Diyalizde izlem süresi uzamış ve parathormon düzeyi yüksek olan hasta grubunda KİMK ortalama değerlerinin artmış olduğu saptandı.Bu bulgularla PD hastalarında kardiyovasküler sistem risk faktörleri açısından hastaların yakın takip edilmesi gerekmektedir. Etkin diyaliz, parathormon yüksekliğinin sıkı kontrolü ve tedavisi, etkin hipertansiyon tedavisi ile KVS hastalıklarına bağlı ortaya çıkabilecek morbidite ve mortalitenin önlenmesinde etkili olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler:Çocukluk çağı, Kronik böbrek yetmezliği, Periton diyalizi, S100A12 düzeyi, Karotis intima media kalınlığı(KİMK)

AterosklerozBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
Ramazan Gürbüz
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit tanılı hastalarda arteriyel damar sertliği ve kapilleroskopik bulgular arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Romatoid artritli hastalarda arteriyel sertlik endotel hasarına bağlı oluşur ve kardiyovasküler riski belirlemede önemli prediktif değeri vardır. Arteriyel sertlik parametresi olan nabız dalga hızı (PWV) ve yükseltme indeksi (Alx) romatoid artritli hastalarda yüksek bulunmuştur. Kapilleroskopide incelenen tırnak yatağı bulguları ise nonspesifik olup, tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenezin Romatoid artritte görülme sıklığı artmıştır. Çalışmamızda romatoid artritte sıklığı artmış olan kapilleroskopi bulgularının arteriyel sertlikle korelasyonu incelenerek, bu parametrelerin kardiyovasküler risk açısından prediktiflik değerini saptamaya çalıştık. Düzenli kapiller ektazi (dilatasyon), tortüozite, prominent subpapiller pleksus, filiform uzamış kapillerler ve neoanjigogenez sıklığını romatoid artritte artmış bulduk (sırasıyla p=0.001, p<0.001, p=0.004, p<0.001, p=0.001). Arteriyel sertlik parametreleri olan nabız dalga hızı, yükseltme indeksi, yansıtma büyüklüğü ve çevresel direnci romatoid artritli hastalarda anlamlı şekilde artmış bulduk (Sırasıyla p<0.001, p=0.048, p=0.014, p=0.011). Fakat bu kapilleroskopi parametreleriyle arteriyel sertlik parametrelerinin çapraz karşılaştırmalarında aralarında anlamlı ilişki saptayamadık. Çaprazlaşmış kapillerler romatoid artritli hasta grubunda yüksek çıksa da istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. (p=0.052) Ancak çaprazlaşmış kapillerleri olan hastalarda yükseltme indeksi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p=0.011) Mikrohemorajisi olan romatoid artritli hasta grubunda nabız dalga hızı ve nabız basıncı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (Sırasıyla p=0.048, p=0.004). Kapiller mikrohemorajinin ve çaprazlaşmış kapillerlerin kardiyovasküler risk açısından prediktif değerlerinin aydınlatılması için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasını öneriyoruz.

ArterlerArtrit-romatoidAteroskleroz+2
Yahya Ürkmez
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rastgele seçilmiş adli otopsi olgularında aterosklerozis zemininde Chlamydia Pneumonia'nın histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle araştırılması

ÖZET Ani-beklenmedik şüpheli ölümlerin önemli bir kısmım kardiovasküler sistem hastalıklarının oluşturduğu, bunların gelişiminde ise aterosklerotik değişikliklerin belirgin bir yerinin olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ateroskleroz etyopatogenezinden Chlamydia pneumonia 'yi sorumlu tutan çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ani-beklenmedik şüpheli ölümler içerisinde ateroskleroz ve komplikasyonlarının yer alması nedeniyle ateroskleroz geUşiminde Chlamydia pneumonia 'nın rolünün araştırılması amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışmaya 10-30 yaş arası 25 adli otopsi olgusu ölüm nedenlerine ve cinsiyetlerine bakılmaksızın alındı. Olguların otopsilerinde 4 ayrı arterden alman örneklere, histokimyasal boyalar ve Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla immünoenzimatik boyama uygulandı. Olguların hiç birinde makroskobik aterosklerotik değişiklik olmamasına rağmen 25 olgunun 21'inde mikroskobik olarak köpük hücrelerinin varlığı saptandı. Bu olguların 7'sinde subendotelial alanda değişik şiddetlerde pozitivite gösteren Chlamydia pneumonia 'ya ait immünoenzimatik boyanma görüldü. Genç erişkinlere ait mikroskobik düzeyde aterosklerotik değişikler bulunan arterlerde Chlamydia pneumonia 'ya spesifik monoklonal antikorlarla pozitif immünoenzimatik boyanma izlenmektedir. Saptadığımız bulgular ateroskleroz ile Chlamydia pneumonia'mn ilişkisini düşündürmekle birlikte kesin yorum yapabilmek için yeterli değildir. Bulgularımızın otopsinin hastalıkların etyopatogenezinin araştınlmasmdaki önemi göstermesinin yanısıra, ülkemizde bu konudaki ilk veri tabam oluşturması nedeniyle de önemli olduğu düşüncesindeyiz. Bu çalışmaların geniş klinik ve otopsi serilerinde, değişik arterlerde çok sayıda örnekte çalışılması gerektiği kanısındayız Anahtar Sözcükler: Adli Tıp,Otopsi, Patoloji, Aterosklerozis, Chlamydia pneumonia.

Adli tıpAterosklerozKlamidofila pnomoni+1
Ahmet Hilal
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz

AdropinAterosklerozHipotiroidizm+5
Tuba Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yerleşmiş romatoid artrit hastalarında kardiyovasküler risk ile fonksiyonel yetersizlik ve hastalık aktivitesi arasındaki ilişki

Romatoid artrit (RA), fonksiyonel yetersizlik ve sakatlıkla sonuçlanan sistemik otoimmün bir hastalıktır. RA'da stabil anjina, koroner arter hastalıkları, miyokard infarktüsü, kalp yetmezliği ve inme gibi kardiyovasküler hastalıkları (KVH) en çok morbidite ve mortalite nedenidir. RA hastaların %40-50'sinin ölüm nedeni KVH'tır. KVH prevalansının, kronik inflamasyon ve immünolojik düzensizliğe bağlı olarak, kronik ve yerleşmiş RA hastalarında erken ve orta RA'ya göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.Çalışmamızdaki birinci amaç romatoid artrit hastalarının hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durum ile kardiyovasküler risk arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. İkinci amacımız Framingham risk skoru ile kardiyovasküler risk açısından RA hastalarını kontrol grubu ile karşılaştırmaktır.Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Kliniği'nde 1987 Amerikan Romatoloji Birliği kriterlerini karşılayan 74 RA hastası ve 39 kişilik de kontrol grubu alınmıştır. Yaş, sigara, diyabet, kolesterol ve kan basıncı ölçümleri değerlendirilerek Framingham risk skoru hesaplandı, RA hastalarına DAS-28 (Hastalık Aktivite İndeksi-28) ve Sağlık Degerlendirme Anketinin kısa formu (HAQ-DI) uygulandı.Vaka ve kontrol grubundaki olguların Framingham skoru arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Vaka grubundaki olguların ESH (eritrosit sedimentasyon hızı), sistolik ve diastolik kan basıncı ortalamaları, kontrol grubundaki olgulara göre anlamlı olarak yüksekti. CRP (C-Reaktif Protein) ve kolesterol düzeyleri açısından fark yoktu. Vaka grubundaki olguların DAS-28 ortalaması 3,855 ± 1,224; HAQ ortalaması 0,642 ± 0,705 olarak bulundu. Vaka grubundaki olguların DAS-28, HAQ, CRP, ESH ve hastalık süresinin Framingham skoru ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi.İnflamatuar artriti olan hastalarda, geleneksel risk faktörlerine ek olarak hastalığa özgü başka risk faktörlerini de içeren yeni risk skoru hesaplamalarına gereksinim vardır. Daha geniş örneklem grubunun alınması ve uzun süreli prospektif çalışmaların yapılmasıyla daha anlamlı sonuçlara ulaşılabilecektir.

Artrit-romatoidAterosklerozKardiyovasküler sistem+1
Saadet Yazgan Umut
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili akut miyokard enfarktüsü vakalarında karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Akut miyokard enfarktüsü (AMI) dünyada önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. Göğüs ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların hızlı tanı almaları ve tedaviye başlanması önem arz etmektedir. Acil miyokard infarktüsü ile etkilenen damar sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, hastalığın yaygınlığını ve tedavi stratejilerini anlamak için önemlidir. Çalışmalar, tek damar koroner arter hastalığına sahip hastaların, özellikle anterior olmayan miyokard enfarktüsü olanların, daha yüksek bir prevalansa ve daha düşük troponin değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, akut miyokard infarktüsü vakalarında biyokimyasal belirteçlerin performansını karşılaştırmak, klinik sonuçları değerlendirmek için büyük bir değere sahiptir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi acil servisine Ocak 2022 – Aralık 2022 tarihleri arasında başvurup akut miyokard enfarktüsü tanısı alan daha sonra aynı merkezde koroner anjiyografi uygulanıp bir veya birden fazla damarda %50 üzerinde darlık saptanan 18 yaş üzeri hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak taranan veriler ile 171 hastanın verileri acil servisteki süreçte doldurulan formlardan elde edilen demografik verileri ve elektronik bilgi yönetim sisteminden elde edilen tetkik sonuçları kayıt altına alındı. Hastalar bir veya birden çok damar ile ilişkili akut miyokard infarktüsü olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Elde edilen veriler bu 2 grup arasında karşılaştırıldı. Bütün verilerin istatistiksel analizi için SPSS (Statistical Package for the Social Sciences, Chicago, IL, USA) programının 21.0 versiyonu kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık sınırı p < 0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise başvurduktan sonra AMI tanısı alıp hastanemizde koroner anjiografi uygulanan ve bir veya birden fazla koroner damarda %50 üzeri darlık saptanan 171 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Hastaların yaş ortalamalası 60,4±12 olarak hesaplandı. Hastaların 125'i (%73,1) erkek, 46'sı (%26,9) kadındı. Hastaların 50(%29,2)'sinin hiçbir kronik hastalık tanısı olmadığı, 11(%6,4)'ünün DM, 37(%21,6)'sinin HT ve 67(%39,2)'sinin birden çok kronik hastalık tanısı olduğu saptandı. İncelenen koroner anjiografi sonuçlarına göre katılımcıların 31 (%18,1)'inde RCA, 40 (%23,4)'ında LAD, 22 (%12,9)'sinde CX, 2 (%1,2)'sinde LMCA, 16 (%9,4)'sında RCA ve LAD, 12(%7)'sinde RCA ve CX, 1(%0,6)'inde RCA ve LMCA, 16(%9,4)'sında LAD ve CX, 30(%17,5)'unda RCA, LAD ve CX ve 1(%0,6)'inde RCA, LAD, CX ve LMCA damarlarının tıkalı olduğu saptanmıştır. Katılımcılardan tek damarı tıkalı olanların sayısının 95 (%55,6), birden çok damarı tıkalı olanların sayısının ise 76 (%44,4) olduğu hesaplanmıştır. Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde LDL/HDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,025). Katılımcılar tıkalı damar sayısına göre değerlendirildiğinde yaş, cinsiyet, kronik hastalık, sigara, tanı, hemoglobin, nötrofil/lenfosit, AST, troponin, CK-MB, trigliserid, kreatinin, HDL ve LDL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Acil serviste rutin çalışılan biyokimyasal belirteçlerin bir veya birden fazla damar ile ilişkili miyokard enfarktüsü hastalarında ilişkilerini incelediğimiz çalışmamızda LDL/HDL oran yüksekliği birden fazla damar ile ilişkili AMI ile ilişkili olduğu sonucuna vardık. İncelenen diğer biyokimyasal belirteçler katılımcı grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı başka bir sonuca ulaşılmamıştır.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut koroner sendrom+6
Ahmet Atsız
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between serum apelin and some markers in Iraqi patients with atherosclerosis

To assess the severity and progression of coronary atherosclerosis, the study's goals were to measure the role of apelin levels in the progression of atherosclerosis patients and healthy volunteers and to look into any potential relationships between apelin and the parameters examined in patients with coronary atherosclerosis in the AL-Anbar Governorate of Iraq. In this study, Ninety participants defferent age from 40 to 73 years were included. There were two groups formed from them: The first group of patients was made up of 60 patients and 40 control group. Levels of apelin in the patient were significantly decreased than in the control. Serum concentrations of cTn-I, CK-MB, LDH, and AST were all significantly decreased in patients compared to healthy controls. Serum total cholesterol, LDL-C, TG levels were all significantly higher (p<0.001) and HDL-C level significantly lower (P<0.001) in patients compared with healthy controls. Glucose levels in the patients were 6.18 compared to 4.64 in controls (P<0.0001). HbA1c levels were 3.41 in patients and 1.15 % in controls (P<0.0001). Plasma apelin was strongly negatively associated with BMI, serum CK-MB, LDH, AST, cholesterol, TG, and LDL-C levels, and significantly positively correlated with HDL-C. These findings may indicate a prognostic function of apelin, at least in the development of atherosclerosis.

ApelinAtherosclerosisIraq+1
Sameer Hamıd Talab Aljumaılı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde APO E polimorfizminin kan lipid parametreleri üzerine etkisi

ÖZET Çukurova Bölgesinde Apo E Polimorfizminin Kan Lipit Parametreleri Üzerine Etkisi Apolipoprotein E lipoprotein metabolizmasında esansiyel öneme sahip, özellikle trigliseritten zengin lipoprotein kalıntılarının düşük dansiteli lipoprotein (B,E) reseptörü ve hepatik kalıntı (E) reseptörüne bağlanmalarında ligant olarak fonksiyon gören bir glikoproteindir. Apo E geninin polimorfik doğasından kaynaklanan sık görülen üç apo E alleli tanımlanmıştır. Bu alleller üç apo E izoformunun oluşumundan sorumludur. Üç izoformun 112. ve 158. amino asit dizisinde farklılık vardır. Farklı apo E izoformları lipoprotein seviyeleri üzerinde bireyler arası varyasyonda önem kazanmaktadır. Adana ili Yemişli köyü ve hastaneye başvuran, sağlıklı görünen 75 olgudan alınan kan örneklerinde lipit parametreleri yanında, DNA'ları elde edilip, amplifiye edildikten sonra restriksiyon tipleme yöntemi (RFLP) ile apo E genotipleri saptandı. Ateroskleroz açısından risk faktörleri olarak kabul edilen total kolesterol, LDL kolesterol, apolipoprotein B ve lipoprotein (a) yüksekliği ile HDL kolesterol ve apolipoprotein Al düşüklüğü özellikle erkek populasyonu tehdit etmektedir. Apo E genotipleri sıklığı 2/2 %0, 2/3 %10.7, 2/4 %2.7, 3/3 %68.0, 3/4 %17.3 ve 4/4 %1.3 olarak saptandı. Apo E genotipleri sıklığı Yemişli köyü ile hastaneye başvuran olgular arasında farklılık taşımaktaydı, istatistiksel değerlendirmeye alınan üç apo E genotipinin ( 2/3, 3/3 ve 3/4) HDL kolesterol dışında lipit parametreleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Olgu sayısının arttırılmasıyla tüm genotipleri kapsayacak şekilde çalışmanın genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: apolipoprotein E, lipit parametreleri, ateroskleroz, RFLP, apo E genotip sıklığı VI

Apolipoproteinler EAterosklerozLipidler+1
H. Gülçin Eskandari
Çukurova University
1997
00
DoctorateOpen AccessEN

Pyruvate kinase M2 as a biochemical marker in coronary atherosclerosis disease

Atherosclerosis is a leading cause of vascular disease worldwide, the most frequent type of atheroseclerosis is the coronary atheroseclerosis, which cause many coronary heart disease (CHD) like ischemich heart disease (IHD), heart attack and acute coronary syndrome. Clinically, the high levels of serum LDL cholesterol is related to high atherosclerosis, OxLDL is one of many modified LDL types, by scavenger receptores its translocate from blood streem to the arteries layers, the levels of oxLDL are usually utilized to forecast atherosclerosis and other cardiovascular disease (CVD) development, depending on the relationship between CVD outcomes and oxLDL level. PKM2 contributes to catalyzing the transfer of a phosphate group from a phosphoenol pyruvate (PEP) to an adenosine diphosphate (ADP), producing a single pyruvate molecule and a single ATP molecule. PKM2 is highly expressed in atherosclerosis and its expression increases during the progression of atherosclerosis. In the present study we aimed to investigate the possible effect of PKM2 on coronary atheroseclerosis progression. Case control study, 60 patient versuse 30 control was enrolled after getting ethical commitie aproval. ELISA method used to mesure serum pyruvate kinase isoform M2 (PKM2) level and oxidized low-density lipoprotein (oxLDL) was significantly higher in patients versuse control (P<0.001, P<0.001), In the patients' group, there was a direct significant correlation between PKM2 and OxLDL (P:0.01 and r:0.328). Rundomly we selected 10 patients versuse 10 control for qRT-PCR analysis PKM2 relative mRNA level (fold of change) was P<0.0002 versuse control. By using ELISA method, 60 patients serum samples versuse 30 control serum samples used to mesure enzyme activity, the mean of serum PKM2 activity was significant higher in patients ii group than in control group (mean= 0.4, 0.1) respectivly. PKM2, a key rate-limiting enzyme in glycolysis, accelerates the proliferation and migration of tumor and non tumor cells. Although the intracellular mechanisms associated with oxLDL-stimulated vascular smooth muscle cells proliferation and migration have been extensively explored. According to our result, PKM2 can be a new biochemical marker to diagnosis the progression of coronary atheroseclerosis, and coulde be conceder as a target enzyme for a future therapeutic approach atheroseclerosis progrssion treatment.

Atherosclerosis
Hadeel Jassım Shawkat Al-khalıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde adli ölüm olgularında vücut kütle indeksi (vki)ile kardiyak patoloji ilişkisinin araştırılması ve değerlendirilmesi

Amaç: Obezite vücuttaki yağ miktarının artmasıdır. Obezite kardiyovasküler sistem hastalıkları için önemli bir risk faktörüdür. Obezite tanısında kullanılan yöntemlerden biri de vücut kütle indeksidir. Dünya Sağlık Örgütü, vücut kütle indeksinin 25 kg/m2 `nin üstünde olmasını obezite olarak kabul etmektedir. Obezite, aterosklerozis etyolojisinde de yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; yöresel otopsi olgularında vücut kütle indeksi ile kardiyak patoloji ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 18-81 yaş arasındaki 50 adli otopsi olgusu rastgele alındı. Olgulara otopsi öncesinde gerekli antropometrik ölçümler yapıldı. Olgulardan histopatolojik incelemeler için koroner arter örnekleri, kalp, karaciğer ve böbrek dokusu alındı. Örneklere rutin Hematoksilen Eosin boyası uygulandı. Kesitler ışık mikroskobunda değerlendirildi. Olgulardan elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 11.5 paket programında değerlendirildi. Bulgular: Olguların 7 (% 14)'ü kadın, 43 (% 86)'sı erkek idi. 20 (% 40) olguda ölüm doğal orijinli iken 30 (% 60) olguda doğal olmayan ölüm nedenleri vardı. Çalışmaya alınan erkek olguların ortalama vücut kütle indeksi 25,44(±3,5); kadınların 27,04(±5,76) olarak bulundu. Toplam 7 olgu Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı sınıflamaya göre obez kapsamında değerlendirildi. Olguların toplam 7 (% 14) tanesinde kalpte grade 5, 3 (% 6) olguda grade 0 değişiklikler izlendi. En çok daralmanın görüldüğü koroner arterin, sol ön inen koroner arter olduğu belirlendi. Sonuç: Yaşla birlikte olguların vücut kütle indekslerinin arttığı görüldü. Vücut kütle indeksi ile en aykından ilişkili parametre abdomen yağ doku kalınlığı idi. Bel kalça oranı ile vücut kütle indeksi, yaş, abdomen yağ doku kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki vardı(p<0,01, r>0,05). Kardiyak patolojilerin en çok koroner arter skoru ile ilişkili olduğu (p<0,001, r=0,736), ikinci sıklıkta yaşla ilişkili olduğu görüldü. Bel kalça oranı, vücut kütle indeksine göre kardiyak patoloji ile daha ilişkili idi. Çalışmamızda elde edilen verilerin bu konuda yapılmış diğer çalışmalarla uyum gösterdiği görüldü. Ülkemizde otopsi olgularında yapılmış benzer çalışma olmaması nedeniyle yol gösterici olacağı kanaatindeyiz.

AterosklerozObeziteOtopsi+1
Demet Meral
Çukurova University
2007
00
Master'sOpen AccessEN

Akut koroner sendrom geçiren hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi

Background: Although coronary atherosclerosis mostly causes coronary artery disease (CAD), occlusive lesions and atherosclerotic plaques in coronary vessels can cause acute ischemia in the myocardium. All of the ischemic conditions that develop in a short time and threaten the myocardial tissue are defined as acute coronary syndrome (ACS). The risk of sudden death and myocardial necrosis is high in acute coronary syndrome. The most effective way to reduce this risk is to identify risk factors and control them before ACS develops. If individuals at risk of ACS are identified and their risk factors are controlled, fatal and non-fatal exposure to ischemic events can also be avoided. Thus, mortality rates of individuals and society due to cardiovascular diseases can be reduced. Objective: The aim of this study is to determine the risk factors in patients with acute coronary syndrome. Method: This is a descriptive and cross-sectional study. Quantitative research was used in the design of the study. A non probability (Accidental sample) of 220 patients who agreed to participate in the study were included in the study. The period of sample collection is from Dec. 2nd , 2021 to Oct.1st ,2022. The data were collected face to face with a sociodemographic .In the analysis of the data, frequncy, percentage, mean, standard deviation, bar chart and chi-square tests were used. The study instrument consists of three parts: Part 1 Demographic Data, Part 2 Clinical Data and Part 3 Laboratory Examinations. Results: The mean age of the participants was 59.97± 11.24 (female 58.5±10.23, male 60.7±11.15), 65% male, 78.2% married, 46.8% self-employed, 65.5% living in the urban. In addition, 24.5% had both HT and DM diagnoses, 56.4% had stent and balloon application, 83.6% were under treatment, 42.3% smoked, 92.7% not used alcohol, 57.7% was found to have a family history of cardiovascular disease. From the laboratory values, BMI 25-29.9 47.7%, Ejection Fraction (EF)52.7% with 41-55%, HDL<42 mg/dl 54.5%, Total cholesterol<200 mg/dl 57.3%, Triglyceride >131 mg/dl It was found to be 81.4%, LDL<130 mg/dl 65.5%. A statistically significant difference was found between sociodemographic characteristics, marital status, education level and monthly income, previous diagnosis status and BMI (p<0.05). Conclusion: In our study, it was found that patients who had ACS had CAD risk factors (having systemic diseases, smoking, dyslipidemia, high body mass index). Routine screening of individuals in the community for CAD and the risk of having ACS, and planning projects and trainings to increase the awareness of CAD and ACS in the community can be recommended.

Acute coronary syndromeAtherosclerosisPatients+3
Nazar Azeez Husseın Aldhaher
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter by-pass cerrahisi yapılan hastalarda greft öncesi nativ arterlerdeki ateroskleroz progresyonunun perkütan koroner girişim yapılan hastalarla karşılaştırılması

Koroner Arter By-pass Cerrahisi Yapılan Hastalarda Greft Öncesi Nativ Arterlerdeki Ateroskleroz Progresyonunun Perkütan Koroner Girişim Yapılan Hastalarla KarşılaştırılmasıKoroner arter by-pass greft (KABG) ameliyatı geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. Bunun sonucu, var olan lezyonlarda progresyon oluşabileceği gibi yeni lezyonlar da gelişebilir. By-pass sonrası yapılan değerlendirilmelerde genellikle greftler veya greft distalindeki nativ arter lezyonları incelenip, tedavi stratejisi belirlenmektedir. Ancak by-pass greft öncesindeki nativ arterlerde de lezyon progresyonu oluşabilir. Bunun klinik önemi henüz bilinmemektedir. Biz çalışmamızda KABG ameliyatından sonra nativ arterlerde greft öncesi bölgelerdeki lezyonlarda progresyonu ve lezyon progresyonunu etkileyen faktörleri inceledik. PKG yapılan hastalarda, PKG yapılan bölgenin proksimalindeki nativ arterlerde aterosklerotik progresyonla karşılaştırdık.Çalışmaya koroner arter hastalığı tanısı ile izlenen 100 hasta (50 KABG ve 50 PKG) (79 erkek, 21 kadın ve ortalama. yaş: 60.1 ± 9.6 yıl) alındı. Çalışmaya KABG veya PKG sonrası kontrol koroner anjiografi yapılan hastalar seçildi. Hastaların öyküleri, demografik verileri, risk faktörleri dosyalarının retrospektif incelemesinden kayıt edilerek tüm anjiografileri analiz edildi ve KAH ciddiyet skoru Gensini skorlaması kullanılarak hesaplandı. Kontrol KAG' de %20' lik artış olması veya yeni meydana gelen %20 ve üzerindeki lezyonlar ateroskleroz progresyonu olarak kabul edildi .KABG uygulanan 42 (84%) hasta ve PKG uygulanan 25 (50%) hastada koroner arterlerin girişim yapılan bölgesinin proksimalinde ateroskleroz progresyonu saptandı. KABG yapılan hastalarda greft öncesi nativ arterlerdeki ateroskleroz progresyonu istatiksel olarak önemli oranda daha fazlaydı (p=0,001). Girişim ya da greft anostomozu yapılan bölgenin distalindeki ateroskleroz progresyonu açısından KABG ve PKG uygulanan hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (sırası ile %30 ve %14).Sonuç olarak, KABG hastalarında greft yapılan bölgenin proksimalinde önemli miktarda ateroskleroz progresyonu meydana gelmektedir. Bunun klinik önemi henüz bilinmemektedir ve bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

AterosklerozCerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıkları+2
Mehman Hüseynov
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre kalp yetersizliği hastalarında arteriyel sertliğin prognozu ön görmedeki değeri

Amaç: Arteriyel sertliğin artması mortalitenin bir göstergesidir. Ayrıca böbrek hastalığı, inme, demans, kalp yetersizliği ve miyokart enfarktüsü gibi damarsal hastalıklar için de belirleyici öneme sahiptir. Ancak ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda arteryel sertliğin prognostik önemi net değildir. Çalısmamızda ileri evre kalp yetersizliği hastalarında arteryel setliğin bir yıllık takipte mortalite ile iliskisi arastırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalısmaya kalp yetersizliği tanısı ile izlenen ve NYHA sınıf III-IV evresinde 87 hasta (71 erkek, 16 kadın ve yas ortalaması 59,4±11,6 yıl) alındı. Tüm olguların öyküleri alındı, fizik bakısı ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı. Arteryel sertlik göstergesi olarak Aix (augmentasyon indeksi) ve PWVao (nabız dalga yayılım hızı) parametreleri kullanıldı. Hastaların Aix ve PWVao değerleri çalısmaya kabu vizitinde arteriyograf ile ölçüldü. Hastalar 374±47 gün kardiyovasküler mortalite açısından izlendi.Bulgular: ?zlem sırasında 34 (% 39,1) hastada mortalite gözlendi. Aix ve PWVao'nun ikisinin de ölen hastalarda sağ kalan hastalara göre mortaliteyi öngörmede diğer prognostik değiskenlerinden bağımsız ve güçlü belirleyici olduğu bulundu (p<0,001, p<0,001). Aix için -14,33 kesim değeri olarak alındığında % 91,2 duyarlılık ve % 80,3 özgüllük ile, PWVao için kesim değeri 11,06 olarak alındığında % 82,4 duyarlılık ve %65,4 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü saptandı. Mortaliteyi belirleyen diğer bağımsız belirleyicilerin ise sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (p=0,08, OR:0,859) ve BUN düzeyi (p=0,01, OR:0,833) olduğu belirlendi.Sonuç: Arteryel sertlik, ileri evre kalp yetersizliği olan hastalarda mortalitenin belirlenmesinde basvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, arteryel sertlik, mortalite

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+4
Şerafettin Demir
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tümör nekroz faktör beta A329G gen polimorfizmi ve akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişki

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, dünyada en önemli morbibite ve mortalitenedenleri arasında yer almaktadır. Son çalışmalarda; aterosklerozun başlaması, gelişimive tamamlanması sürecinde enflamasyonun önemli işlevi olduğu bildirilmiştir. Bubilgiler doğrultusunda, birçok çalışmada enflamasyon belirteçleri, koroner kalphastalıklarının ve miyokard infarktüsünün bir göstergesi olarak araştırılmıştır. Tümörnekroz faktör-beta gibi bir çok sitokin, miyokard infarktüsü için yeni potansiyel riskfaktörü olarak araştırılmıştır. Bu çalışmada; acil servise göğüs ağrısı şikayeti ilebaşvuran ve miyokard infarktüsü tanısı konulan hastalarda tümör nekroz faktör-betaA329G gen polimorfizminin araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya miyokard infarktüsü tanısı konulan 90 hasta (78erkek, 12 kadın) ve kontrol grubu olarak 78 sağlıklı birey (28 erkek, 50 kadın) dahiledilmiştir. DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti (High Pure PCR Template Preparationkit, Roche Diagnostic, Germany) ile yapılmıştır. Gen mutasyonları ise, Real-Time PCR(Light Cycler) ile saptanmıştır.Bulgular: Tümör nekroz faktör-beta A329G polimorfizmi ile miyokard infarktüsüarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Miyokard infarktüs' lühastaların % 42,2' sinde AG genotipi ve % 6,7'sinde ise GG genotipi saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada tümör nekroz faktör-beta A329G gen polimorfizminin miyokardinfarktüs' lü hastalarda genetik yatkınlığı olmadığı saptanmıştır. Bu çalışma, diğerçalışmalara ışık tutabilir ve tümör nekroz faktörün diğer polimorfizmleri araştırılarakdevam ettirilebilir.Anahtar sözcükler: Gen polimorfizmi, kardiyovasküler hastalıklar, miyokardinfarktüsü, sitokin, tümör nekroz faktör-beta

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner anjiyografi+5
Mehmet Canacankatan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vertebral arter orifisyal okluziv hastalıklarında endovasküler tedavi

Amaç: Posterior akım iskemisi geçiren hastaların % 20'sinde VA stenozu mevcuttur. Son 20 yılda endovasküler tedavi işlemlerindeki gelişmeler, VA orifisinin okluziv lezyonlarında önemli bir yer almasını sağlamıştır. Bu çalışmada VA orifisine lokalize okluziv lezyonlarda endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçlarını göstermeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2003 ile 2010 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile başvuran ve görüntüleme yöntemleri ile vertebral arter orfisinde okluziv lezyon saptanan 10'u kadın (% 35,7) 18'i erkek (% 64,3) olan ve yaşları 22-80 (ortalama 58,3) arasında değişen 28 hastada 29 lezyona endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik, Doppler US ve klinik semptom veya Doppler US bulgusu bulunan 5 hastanın anjiografik takipleri yapıldı.Bulgular: Hastaların 19'una sol (% 67,8), 8'ine sağ (% 28,5), 1'ine ise aynı seansta hem sağ hem sol VA'ya (% 3,5) endovasküler tedavi işlemi uygulandı. Teknik başarı oranımız % 100'dü. Hastalarımızda işlem sırasında ve erken dönemde komplikasyon gelişmedi. Yapılan kontrollerde, 1 hastada (% 3,5) total oklüzyon, 3 (% 10,5) hastada ise preokluziv stenoz ve 1 hastada % 70 stenoz geliştiği gözlendi. Bu hastalardan preokluziv stenoz gelişen 2'sine tekrar girişim yapıldı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) dönemde primer ve sekonder patensi % 100 idi. Orta (4-6 ay) dönemde primer ve sekonder patensi % 96,4 idi. Geç dönemde (7-12 ay) ise primer patensi % 86,9 sekonder patensi ise % 91,3 olarak hesaplandı.Sonuç: Uygun medikal tedavi ile birlikte uygulanan endovasküler tedavi, vertebral arter orifisinin okluziv lezyonlarında uygun ve etkin bir tedavi yöntemidir.Anahtar Kelimeler: Vertebral Arter Orifisi, Endovasküler Tedavi, Stent, Stenoz, Oklüzyon,

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozEndovasküler tedavi+4
Okan Gürkan
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi hastalarında demir yükü ile kardiyovasküler fonksiyonların ekokardiyografik indekslerle korelasyon çalışması

Amaç: Beta talasemi kronik hemolitik anemi ile karakterize hayat boyu transfüzyon bağımlılığının olduğu bir hastalıktır. Damarsal etkilenme sonucunda endotelyal disfonksiyon ve arteryel sertlik görülmektedir. Kronik hemoliz sonucu myokardiyumda demir birikimi kalp krizi dahil birçok kardiak komplikasyonlara neden olmaktadır. Çalışmamızda talasemi majör ve intermedia hastalarında arteryel sertlik parametrelerinin ekokardiyografik ve osilometrik (arteriograf) yöntemlerle incelenmesi planlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 44 gönüllü katılımcı (24 talasemi hastası, 20 kontrol grubu) alındı. Hastaların hematolojik ve hemodinamik parametreleri kayıt edildi. Arteryel sertlik göstergesi olarak aortik arttırma göstergesi (aortic AG), nabız dalga hızı (NDH), aortic strain, distensibilite ve aortic sertlik indeksi bakıldı. Nabız dalga hızı ve aortic AG arteriyograf ile diğer parametreler ekokardiyografik olarak ölçüldü.Bulgular: Vasküler kompliyans belirleyicisi olarak bakılan parametrelerden aortik strain ve arteryel sertlik indeksi iki grup arasında anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p=0,003, p=<0,001). Aort nabız dalga hızı talasemi hasta grubunda sınırda anlamlı saptandı. Ferritin düzeyi yüksek hasta grubunda nabız dalga hızı düşük ferritin düzeyli hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,047). Doku doppler ölçümlerinden erken (E') ve geç (A') mitral anüler diyastolik doluş hızları beta talasemi hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (sırasıyla; p = 0,06, p < 0,01)Sonuç: Ekokardiyografik doku doppler değerlendirmesi talasemi hastalarında diyastolik disfonksiyon gelişimini belirlemede yararlı bulunmuştur. Arteryel sertlik indeksleri, özellikle aortic strain, arteryel sertlik indeksi ve nabız dalga hızı, talasemi hastalarında demir birkimine bağlı vasküler yaşlanmayı belirlemede başvurulabilecek kolay ve güvenilir ölçümlerdir.Anahtar Kelimeler: Talasemi, demir yükü, arteryel sertlik, ekokardiyografik indeksler

ArterlerAterosklerozDemir+2
Gamze Akkuş
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST segment yükselmesi olan ve olmayan miyokart enfarktüslü hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi

Amaç: Koroner arter hastalarında yapılan takiplerde arteriyel sertliğin majör kardiyovasküler olayları (MACE) belirlemede klasik risk faktörlerinden daha güvenilir olduğu gösterilmiştir. Ancak arteriyel sertlik derecesinin akut miyokart enfarktüsündeki (MI) yeri konusunda veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada ST segment yükselmesi olan (STEMI) ve olmayan miyokart enfarktüslü (NSTEMI) hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi ve prognostik değerinin araştırılması amaçlandı.Metod: Çalışmaya akut miyokart enfarktüsü tanısı ile yatırılan 94 hasta (72 erkek, 22 kadın, yaş ortalaması 60,41±11,17) dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların 45'i STEMI ve 49'u da NSTEMI tanısı ile yatırılmıştı. Arteriyel sertlik invaziv olmayan TensioMed Arteriograf cihazı ile değerlendirildi.Bulgular: Arteriyel sertlik parametreleri NSTEMI grubunda STEMI grubuna göre daha yüksek saptandı, ancak nabız basıncı (p=0,007) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. On iki aylık izlemde 15 hastada MACE görüldü. ST segment yükselmesiz MI ve STEMI grupları arasında MACE gelişmesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Nabız basıncı ve kalp hızı MACE gelişen grupta istatistiksel anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla; p=0.012 ve p=0,024). Major kardiyovasküler olay gelişen hastalarda aortik nabız dalga hızı (aortikNDH), augmentasyon indeksi (aortikAix), sistolik alan indeksi (SAI), kalp hızı ve nabız basıncı daha yüksek, ejeksiyon fraksiyonu, dönüş zamanı (RT), diyastolik refleks alanı (DRA) ve diyastolik alan indeksi (DAI) ise anlamlı derecede daha düşük bulundu. Ancak MACE gelişiminde bağımsız göstergelerin aortikNDH, kalp hızı ve ejeksiyon fraksiyonu olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, p=0,036 ve p=0.047).Sonuç: ST yükselmesi olan ve olmayan MI hastaların arteryel sertlik parametreleri ve bir yıllık takipte MACE görülme oranları benzer bulundu. Bağımsız prognoz göstergesi olarak bulunan aortik nabız dalga hızının MI ile yatırılan hastalarda tekrar olay geçirme riskinin belirlenmesinde kolay ve güvenilir bir yöntem olabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Miyokart enfarktüsü, arteriyel sertlik, majör kardiyovasküler olay

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner hastalık+2
Oğuz Akkuş
Çukurova University
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontal hastalık, ateroskleroz ve oksidatif stres markırları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Kardiovasküler hastalıkların önemli komponentlerinden biri olan ateroskleroz ve yaygın bir global sorun olan periodontal hastalıklar yaşam kalitesini olumsuz etkileyen iki önemli etmendir. Oksidatif stres inflamasyon sürecinde rol oynayan temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı her iki hastalık grubunda total oksidan seviye (TAS)/total antioksidan seviye (TOS) seviyelerine bakılarak aterosklerozun periodontal hastalığın seyri üzerinde etkili olup olmadığını, tedavi edilebilir bir hastalık olan periodontal hastalığın ateroskleroz tablosunun şiddetini arttırıp arttırmadığını, iki hastalığın birlikte olması halinde sistemik oksidan/antioksidan durumun bundan nasıl etkilendiğini araştırmaktır. Çalışma dizaynı her grupta 20 birey olacak şekilde; sistemik sağlıklı periodontal sağlıklı (S), sistemik sağlıklı kronik periodontitisli (KP), aterosklerozlu periodontal sağlıklı (AS), aterosklerozu olan kronik periodontitisli (AKP) grup olmak üzere 4 gruptan oluşturuldu. Gruplara dahil edilen hastaların klinik periodontal parametreleri kaydedilip, hastalardan kan ve tükürük örnekleri alındı. Örneklerdeki TAS/TOS, OSİ düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Klinik periodontal parametreler değerlendirildiğinde ateroskleroz varlığının klinik periodontal parametreleri etkilemediği görüldü. Biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde, serum örneklerinde sadece ateroskleroz veya sadece kronik periodontitis varlığında oksidatif stres parametrelerinin etkilendiği, her iki hastalığın birlikte bulunmaları halinde oksidan/antioksidan durumunun daha şiddetli olarak etkilendiği görüldü. Serum parametrelerine nazaran daha lokal bir gösterge olan tükürük parametrelerinin ise TOS seviyelerinin sadece periodontal durumdan etkilendiği, OSİ seviyelerinin ise S grubunda tüm gruplardan düşük seviyede olduğu sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız ışığında ateroskleroz ve kronik periodontitis arasında klinik parametreler açısından direk bir ilişki olmamasına rağmen, aterosklerozun kronik periodontitisli bireylere ikincil bir enflamasyon yükü olabileceği söylenebilir. Ancak bu alanda randomize kontrollü çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler : Ateroskleroz, Periodontal hastalık, Oksidatif stres, Total oksidan seviye, Total antioksidan seviye

AntioksidanlarAterosklerozOksidanlar+2
Ayşegül Sarı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00

Related subjects