İlaç alerjisi
72 theses under this subject heading
Antimikrobiyal maddelerin etkinliğini arttıran uçucu yağ ve bileşenlerinin belirlenmesi
Bu tez projesi kapsamında antibiyotiklere dirençli Gram (+) Staphylococcus aureus; Gram (-) Escherichia coli ve antifungal ilaçlara duyarlı Candida albicans klinik ve standart suşları olmak üzere altı farklı hedef patojen seçilmiştir. Antimikrobiyal etkinlik testlerinde Klinik ve Laboratuvar Standartları Enstitüsü (CLSI) in vitro mikrodilüsyon yöntemi uyarlanarak kullanılmıştır. Doğal antimikrobiyal madde olarak, öncelikle Avrupa Farmakope kalitesinde Matricaria recutita L., Lavandula latifolia Medik., Pinus mugo Turra, Citrus reticulata Blanco. uçucu yağları (Aetheroleum) seçilmiştir. Etkinliği arttırmak amacıyla uçucu yağlar sırasıyla kolon kromatografisiyle n-hekzan, dietil eter, diklorometan ve metanolle fraksiyonlanmıştır. Antimikrobiyal deneylerde ayrıca uçucu yağların ana bileşenlerinden R-(+)-limonen, (+)-linalol, 1,8-sineol, (±)-kafur, β-karyofillen, α- pinen, (-)-β-pinen, γ-terpinen, farnasen, bisabolol ve (+)-δ-3-karen kullanılmıştır. Test materyallerinin ampisilin, sefuroksim, tetrasiklin, flukonazol ve nistatin standart antimikrobiyal maddeleriyle farklı kombinasyonlarının etkileşimleri dama tahtası yöntemiyle sinerjik etkinlikleri açısından incelenmiştir. Tüm test numunelerinin dirençli mikroorganizmalara karşı etkinlikleri minimum inhibisyon konstrastrasyonu (MİK) olarak belirlenmiştir. Kombinasyon sonuçları, fraksiyonel inhibisyon konsantrasyonu (FİK) değerleri şeklinde sinerjik, aditif, bağımsız etki veya antagonist etkili olarak sınıflandırılmıştır. Aktif fraksiyon-antimikrobiyal madde kombinasyonu seçici toksisitesi karşılaştırmalı olarak değerlendirmek üzere in vitro WS1-XTT sitotoksisite (insan cilt fibroblast hücre dizileri) ve biyolüminesans yöntemiyle Aliivibrio fischeri NRRL B 11177 suşuna karşı çalışılmıştır. Sonuç olarak, tasarlanan doğal madde kombinasyonların sinerjik/aditif etkinlikleri ilk defa bu çalışma kapsamında gösterilmiştir. Etkinlikler değerlendirildiğinde, toplam 54 sinerjik, 75 aditif ve 108 adet bağımsız etkili antimikrobiyal kombinasyon aktivite sonucu elde edilmiştir. Genel olarak oluşturulan uçucu yağ kombinasyonları, in vitro antimikrobiyal aktivite açısından daha etkin ve daha az toksik olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik dirençli bakteri, Candida albicans, Uçucu yağlar, Kombinasyon çalışmaları, Dama tahtası yöntemi, Sinerjik etki.
Çocuklarda helicobacter pylori gastritinde virülans faktörleri ve antibiyotik direnci
Amaç:Helicobacter pylori (Hp) dünya nüfusunun yarısından fazlasını kronik olarak enfekte eden bir patojendir. Hp gastrit, peptik ülser, gastrik mukoza ilişkili lenfoit doku lenfoması ve mide kanserinin en önemli sebebidir.Helicobacter pylori, genetik olarak farklı virulansa sahip suşları bulunan ve belli suşların daha ağır hastalığa yol açabildiği bir mikroorganizmadır. Taşıdıkları cagA, cagE, babA, iceA ve vacA gibi virülans faktörleri mide mukozasında oluşan inflamasyonun derecesinde etkilidir. Helicobacter pylori virülans faktörleri ve klinik önemleri, erişkin hastalarda yoğun olarak araştırıldığı halde çocuklarda yapılmış çalışmalar azdır.Helicobacter pylori tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı tüm dünyada giderek artan bir direnç mevcuttur. Türkiye'de ve özellikle de çocuklarda Hp'nin antibiyotik direnci ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu nedenle Hp suşlarının antimikrobiyal direnç durumunu belirlemek tedavinin başarısını öngörmede önemlidir.Çalışmamızda Türkiye'nin doğusunda Hp gastriti bulunan çocuklarda virülans faktörlerinin durumunu, antibiyotik dirençlerini, gastrit tablosu ve antibiyotik direncinin Hp genotipleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Hastalar ve Yöntem:Tekrarlayan karın ağrısı şikayeti bulunan 159 hastaya üst gastrointestinal endoskopi yapılarak her hastadan iki adet antral biyopsi alındı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), kültür ve histopatolojik inceleme ile Hp enfeksiyonu saptanmaya çalışıldı. Antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile araştırıldı. Virülans faktörlerinin tespit edilmesi için PCR kullanıldı. Histopatolojik olarak gastritin değerlendirilmesinde güncellenmiş Sydney sınıflanması kullanıldı.Bulgular:Helicobacter pylori sıklığı kültür ile %32,1, histopatoloji ile %40,9 ve PCR ile % 61,6 olarak tespit edildi. Hastaların %76,5'inde antral nodülarite görüldü. PCR sonuçlarına göre histopatolojik incelemenin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %66,3 ve %100, kültürün duyarlılık ve özgüllüğü %52 ve %100 idi.Kültürde Hp üremesi tespit edilen 51 olgunun antibiyogram sonuçlarına göre antibiyotik direnç oranları; Klaritromisinde %23,5, metronidazolde %11,7 ve amoksisilinde %3,9 idi.Hastaların %51'inde cagA, %70,4'ünde cagE, %49'unda babA2, %34,7'sinde iceA1 ve %25,5'inde iceA2 pozitif saptandı. PCR pozitif tüm hastalarda vacA da pozitif iken, %81,6'sı vacAs1, %19,4'ü vacAs2, %38'i vacAm1 ve %62'si vacAm2 idi. VacA subtipleri arasında en sık rastlananlar; s1am2 (%32,7), s1am1 (%14,3) ve s2m2 (%12,) idi.CagA pozitif olgularda antral nodülarite anlamlı olarak daha fazla görüldü (p<0,05). IceA2 pozitiflerde ülser sıklığı yüksek iken lenfoid aggregat, inflamasyon ve Hp yoğunluğu anlamlı olarak düşük saptandı. VacAs1a pozitif olanlarda histopatolojik aktivasyon ve kronik aktif gastrit daha sık görülmekte idi (p<0,05). VacAs1c pozitif olanlarda nötrofil aktivasyonu ve özofajit daha az idi (p<0,05). CagE, iceA1, babA2 ve vacAs1c pozitifliğinde klaritromisin direnci sıklığının, vacAs1 ve vacAs1c pozitif olanlarda ise metronidazol direnci sıklığının arttığı görüldü.Helicobacter pylori pozitifliğini etkileyebilecek çevresel koşullara bakıldığında; sosyoekonomik düzeyi düşük olanlarda, ailede fert sayısı dörtten fazla olanlarda ve pasif sigara içiciliğinde anlamlı olarak Hp sıklığında artış saptandı (p<0,05).Sonuç:Helicobacter pylori enfeksiyonu bölgemiz için önemli bir problemdir. Bölgemizde ve dünyada giderek artan bir oranda klaritromisin direnci görülmektedir. Kültür ve PCR yöntemleri ile klaritromisin direncinin saptanması başarılı Hp eradikasyonu için gereklidir.Tekrarlayan karın ağrısı ve Hp gastriti bıulunan Türk çocuklarında ağırlıklı bulunan Hp genotipleri cagE ve vacA s1a/m2'dir. Hastalarda cagA, vacAs1a ve iceA2 genotiplerinin bulunması gastrit belirtilerinin ağırlığı ile ilişkilidir.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde izlenen kandidemi olgularının epidemiyolojik, klinik ve antifungal duyarlılık yönünden incelenmesi
Amaç: Kan dolaşım enfeksiyonları içinde Candida türlerine bağlı nozokomiyal enfeksiyonlar, giderek artan bir öneme sahiptir. Kan kültürlerinden izole edilen etkenler içinde dördüncü sırada yer almaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yıllar içinde kandidemi olgularının ve etkenlerinin özelliklerindeki değişikliklerin irdelenmesi amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1 Ağustos 2003-31 Aralık 2007 tarihleri arasında kandidemi tanısı ile izlenen olgular epidemiyolojik, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Kandidemi tanısı alan 116 hastanın 88'i (% 75,8) yoğun bakımda, 28'i (% 24,2) servislerde izlenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 48,4±19 olup 67 (% 57,7)'si erkek, 49 (% 42,3)'u kadın olarak saptanmıştır. Kandidemi gelişmesinde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (% 99,2 ), idrar kateteri (% 88,3) ve santral venöz kateter (% 65,0) varlığı olarak saptanmıştır. Yüzyirmi kandidemi atağında en sık izole edilen Candida türü C. albicans olup (% 38,6), bunu C. parapsilosis (% 28,3), C. tropicalis (% 10,8) ve C. glabrata (% 5,0) izlemiştir. % 18,3 olguda da diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık sonuçları hastanemizde hala flukonazolün güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Flukonazol direnç oranı C. albicans için % 2,2, albicans dışı türler için % 11,4 olarak belirlenmişken itrakonazol direnci C. albicans'ta % 7,5, albicans dışı türler için % 10,3 gibi yüksek oranda saptanmıştır. Türlerin yıllara göre dağılımında ve direnç eğilimde farklılık belirlenmemiştir (p=0,952). Amfoterisin B'ye hiçbir türün dirençli olmadığı saptanmıştır.Takip edilen hastaların 67'si (% 57,7) exitus olmuştur. Mortalite ile Candida türleri ve ilaç direnci arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda Candida ile gelişen kan dolaşımı enfeksiyonlarında albicans dışı türlerin yıllar içinde artış göstermemekle birlikte yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Bu türlerin antifungal ilaçlara direnci göz önüne alınarak, bu enfeksiyonlarda etkenin tür düzeyinde tayini ve antifungal duyarlılık testleri ortaya konulmuştur.
Çukurova bölgesindeki helicobacter pylori suşlarının antibiyotik direnci
Giriş: Helicobacter pylori enfeksiyonu gastrit, peptik ülser ve mide kanserinin ana nedenidir. Bu nedenlerle ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan H.pylorinin eradikasyonunda halen tüm dünyada en sık kullanılan tedavi amoksisilin, klaritromisin ve metronidazol arasında herhangi iki antibiyotik ile bir proton pompa inhibitörü veya bizmut sitrattan oluşan üçlü tedavidir. Birinci basamak tedavi için başarısızlık oranı, antibiyotiklerin gelişigüzel kullanımıyla gelişen direnç nedeniyle yüksektir. Bu sebeple H.pylori eradikasyonu için tedavi protokollerinin belirlenmesinde antibiyotik direnç tayini önem kazanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla hastanemiz erişkin gastroenteroloji polikliniğine dispeptik şikayetlerle başvuran ve gayta tetkiki ile H. pylori antijeni pozitif saptanan 59 hastadan tedavi öncesi ve sonrası özofagogastroduodenoskopi yapılarak kültür, moleküler çalışmalar ve histopatoloji için antrum ve korpustan biopsiler alındı. Hastalara işlem sonrası 14 günlük Lansoprazol, Amoksisilin ve Klaritromisin'den oluşan üçlü eradikasyon tedavisi verilerek eradikasyon başarısı değerlendirildi.Bulgular: Kültür ile 50 hastada (% 84,7) H.pylori üretildi. Antibiyotik duyarlılık testleriyle % 5,1 amoksisilin, % 42,4 klaritromisin, % 15,3 tetrasiklin direnci saptandı. Çalışılabilinen tüm örneklerde ve dilüsyonlarda levofloksasin direncine rastlanmadı (% 0). Kontrole gelen ve biyopsi örneği alınan 40 hastadan 25'inde (% 62,5) H.pylori'nin eradike edildiği saptandı. Eradikasyon başarısının yaş, cinsiyet, daha önce eradikasyon tedavisi almış olmak, cagA pozitifliği, çoklu antibiyotik direnci ve dokudaki H.pylori yoğunluğu ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi saptanmadı.Sonuç: Bulduğumuz antibiyotik direnç oranları diğer gelişmekte olan ülkelerdeki direnç oranlarıyla uyumluydu. Elde ettiğimiz antibiyogram sonuçları ışığında, amoksisilin + levofloksasin + proton pompa inhibitörü kombinasyonunun H. pylori eradikasyonunda birinci seçenek tedavisi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: Direnç, Eradikasyon, Helicobacter Pylori, Kültür, Levofloksasin
Solunum yolu enfeksiyonlarında haemophilus influenzae türlerinin ve antibiyotik duyarlılıklarının araştırılması
Amaç: Çukurova üniversitesi Balcalı Hastanesi Merkez labaratuvarı'na çeşitli kliniklerden gönderilen üst solunum yolu örneklerinden izole edilen 146Haemophilus influenzae izolatlarında direnç durumunun belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Suşların ampisilin (Amp), ampisilin/sulbaktam (SAM), sefprozil (CPR), sefotaksim (CTX), meropenem (MEM), klaritromisin (CLR), trimetoprim/sulfametoksazol (T/S), siprofloksasin (CiP), tetrasiklin (TET)',imipene (IPM), sefaklor`a duyarlılıkları ?Haemophilus Test besiyerinde disk difuzyon yontemiyle CLSI kriterlerine uygun olarak çalışılmıştır. Suşların serotiplendirilmesine bakılmıştır.Bulgular: H.influenzae izolatlarının, 133'si balgam, 13' ü bronkoalveolar lavaj sıvısı, H.influenzae izolatlarında ampisilen'e direnç%20,ampisilin/sulbaktama direnç %11, seprozil'le direnç %12, sefotaksim'e direnç %8, meropenem'e direnç %7, klaritromisin'e direnç %10, trimetoprim/sülfametoksazol'a direnç %29, siprofloksasin'e direnç %8, tetrasiklin'e direnç %10, imipenem'e direnç %7 , sefaklor'a direnç %15 olarak görülmüş. 146 hastanın 92'si bütün antibiyotiklere duyarlı bulunmuş. 130 hasta serotiplendirilmesi sonucunda tip b olarak tayin edilmiş. 6'sı a grubu ,6'sı c grubu, 4'i f grubu olarak tiplendirilmiştir.Sonuç: Yıllara göre direnç dağılımı ampirik tedavi planlanırken göz önüne alınması gereken önemli bir bulgudur. Çalışmamız da en yüksek oranda direnç T/S'a karşı belirlenmiştir. Direnç oranların da diğer çalışmalarla kıyaslandığında yıllara göre farklılık gözlenmiştir. Buna karşın sabit bir artış veya azalma saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Haemophilus influenzae, direnç, antibiyotik
Çukurova Üniversitesi Tropikal Hastalıklar Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Bölge Tüberküloz Laboratuvarı'na gönderilen balgam örneklerinden izole edilen mycobacterium tuberculosis suşlarının major ve minör antitüberküloz ilaçlara duyarlılıklarının belirlenmesi
Tüm dünyada ilaç dirençli tüberküloz olgularının sayısındaki artış, 20.yy ilk yarısına kadar başarı ile sürdürülen tüberküloz kontrol programlarının tartışılır hale getirilmiştir. Ayrıca bu durum dirençli suşların daha duyarlı epidemiyolojik yöntemlerle izlenerek yeni kontrol programlarının geliştirilmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda çok ilaca dirençli ve artmış ilaç dirençli izolatlarının izlenmesi, tanımlanması ve minor ilaç duyarlılıklarının belirlenerek vakaların en kısa sürede uygun tedavi protokolleri kullanılarak tedavisi hayati önem taşımaktadır.Bu çalışmada Bölge Tüberküloz Laboratuarına 2 yıllık periyod içerisinde 20 merkezden gönderilen 27.457 akciğer tüberkülozlu hastaya ait balgam örneklerinden izole edilen 14'ü RIF+INH 19'u da RIF+INH dışı major ilaçlara karşı dirençli bulunan suşlardaki minor antibiyotik direnci belirlenmiştir. Bu amaçla kullanılan yöntem proporsiyon (PPD) duyarlılık yöntemi ve MGIT-960 duyarlılık testlerinin nitroredüktaz aktivitesinin ölçümü ve hızlı sonuç üreten nitroredüktaz proporsiyon (NRPPD) yöntemlerinin duyarlılıkları karşılaştırılmıştır.Sonuç olarak; RIF+INF dirençli suşların 1(%7)'inin çalışılan tüm yöntemlerle minor antibiyotiklerin en az 3`üne karşı direnç geliştirdiği tespit edildi. Ayrıca çok ilaca dirençli tüberkülozun bölgemiz için ülke ortalamalarının üzerinde prevalans gösterdiği ve artan genişletilmiş ilaç dirençli tüberküloz olgularının arttığı bir duruma doğru ciddi tehtid yarattığı tartışılmıştır.Anahtar kelimeler: INH, MGIT, Mycobacterium tuberculosis, RIF
Vertigo tedavisi altındaki hastalarda farklı ilaçların kalorik test ve nistagmusun yavaş fazı üzerine etkileri
Amaç: Nistagmus subjektif bir yakınma olan vertigonun tek objektif bulgusudur. Bu çalışmada vertigo tedavisi altındaki hastalarda tedavide yaygın olarak kullanılan, dimenhidrinat ve betahistin'in, kalorik test sonrasında oluşan nistagmusun yavaş faz hızı ve subjektif vertigo semptom skalası üzerine olan etkilerini belirlemek amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Aralık 2009 ile ocak 2012 tarihleri arasında kliniğimize vertigo şikayeti ile gelen 40 gönüllü hasta çalışmaya alındı. Hastalar betahistin ve dimenhidrinat grubu olmak üzere 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. Betahistin grubuna; 3x24 mg betahistin kullanımı sırasında kalorik test yapıldı. Takiben yakınmaları devam eden olgularda ilaç dozu 3x48 mg'a çıkartılarak test tekrarlandı. Dimenhidrinat grubuna; hastalar dimenhidrinat kullanırken ve ilacın kesilmesi ardından kalorik test yapıldı. Her iki grupta test sırasında hastaların hissettikleri subjektif vertigo seviyesini 1'den 5'e kadar derecelendirmeleri istendi. Ölçümlerde elde edilen yavaş faz hız ortalamaları ve subjektif vertigo hissi karşılaştırıldı.Bulgular: Dimenhidrinat grubunda ilaç kullanımı sırasında ve ilaç kesildikten sonra yapılan kalorik test ile elde edilen yavaş faz hızı ortalaması sırasıyla 13,4 ve 18,2 derece/sn olarak bulundu. Betahistin grubunda 3x24mg ve 3x48mg betahistin kullanımı sırasında yapılan kalorik test ile elde edilen ortalama yavaş faz hızı sırasıyla 19,3 ve 23,2 derece/sn olarak bulundu. Subjektif vertigo ölçümünün dimenhidrinat kullanımıyla azaldığı izlenirken, betahistin dozunun artışıyla arttığı izlendi. Subjektif vertigo ölçümleride olguların çoğunda yavaş faz hızına benzer şekilde artış veya azalma gösterdi.Sonuç: Betahistin'in dimenhidrinat'ın aksine yavaş faz hızı'nı artırdığı ve bu etkinin doz artışıyla belirginleştiği görüldü. Dimenhidrinat vestibüler sistemi baskılayıp sedasyon yaparak vertigoyu engellerken, betahistin vestibüler sistemi uyarıp, uyanıklığı ve dikkati artırıp santral kompanzasyonu hızlandırarak etki etmektedir. Sonuç olarak, vestibüler sistemdeki etki mekanizmaları birbirinden farklı olan betahistin ve dimenhidirinat birlikte kullanılmamalıdır. Akut atak döneminde dimenhidrinat gibi bir vestibulosüpressan, ataklar arası dönemde ise betahistin kullanımı tercih edilmelidir.Anahtar Sözcükler: Vertigo, nistagmus, yavaş faz hızı, dimenhidrinat, betahistin
Yöremizde izole edilen Brusella Spp suşlarının antibiyotik duyarlılıklarının E-Test yöntemi ile değerlendirilmesi
Bruselloz tüm dünyada yaygın olarak görülen ve ülkemizde kırsal alanlar başta olmak üzere önemli bir sağlık sorunu oluşturan zoonotik bir hastalıktır. Ülkemiz brusellozun endemik görüldüğü coğrafyada bulunmaktadır. Bu çalışmada, klinik örneklerden izole edilen Brusella cinsi bakterilerde tür tayini yapılması ve bu suşların klasik tedavi rejimlerinde kullanılan antibiyotiklere karşı in vitro duyarlılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 2010 ile 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinde, klinik örneklerden izole edilen 50 Brusella suşu dahil edilmiştir. İzolatlar Vitek 2 otomatize sistemiyle tür düzeyinde tanımlanmıştır Brusella cinsi 50 izolata karşı doksisiklin, streptomisin, rifampisin, siprofloksasin, tigesiklin, gentamisin, trimetoprim-sulfametoksazole, eritromisin, ampisilin ve amoksisilin/klavulanik asit'in in vitro aktivitesi E-Test yöntemi ile belirlenmiştir.Tüm izolatlar Brusella melitensis olarak belirlenmiştir. Tüm izolatlar doksisiklin, streptomisin, siprofloksasin, tigesiklin, gentamisin, trimetoprim-sulfametoksazole, eritromisin, ampisilin ve amoksisilin/klavulanik asit'e duyarlı (%100) olarak bulunmuştur. Rifampisin'e 11 suş (%22) orta duyarlı, bir suşta (%2) dirençli olarak tespit edilmiştir. Tüm Brusella melitensis izolatlarına karşı minimal inhibitör konsantrasyon (MIK50; 0,023 ug/ml ve MIK90; 0,064 ug/ml) değerleri en düşük Trimetoprim-sulfametoksazole'de belirlenmiştir.Brusella türlerinin antibiyotik duyarlılıklarının belirli aralıklarla tespit edilmesinin ve buna göre tedavinin yönlendirilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Antibiyotik duyarlılık, Brusella spp, Bruselloz tedavisi, E-Test
Steroide dirençli nefrotik sendromlu olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bu çalışmada 2000-2015 döneminde, servisimizde yatan ve Çocuk Nefroloji Polikliniğinde takip edilen steroide dirençli nefrotik Sendrom tanısı alan 50 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların 22'si kız (%44), 28'i erkek (%.56) olup, yaşları 1 yaş ile 14 yaş (6.38±3.95) arasında değişmekte idi. Hastalarımızda en sık rastlanan patoloji FSGS (%44) olarak saptandı. FSGS'yi MPGN (%30), MGN (%22) ve MLH (%4) izledi. Çalışmaya katılan 22 FSGS tanılı hastanın 8'de podosin gen mutasyonu pozitif saptanırken, 10'da negatif bulundu. Dört hastanın ise podosin gen mutasyonu bilinmiyordu. MGN hastalarında anne ve baba akrabalığı ve ailede NS öyküsü daha sık görülmekteydi (%81,8). FSGS hastalarında akrabalık bağı diğer hastalara nazaran daha az oranda (%45,5) görülmekteydi. Podosin gen mutasyonu bakılan alt gruplarda ise mutasyonu pozitif olanlarda akraba evliliği oranı negatif olanlardan daha yüksek (%87,5) bulundu. Başvuru anında kan basıncı yüksekliği (%36,3) ve GFR düşüklüğü (%40,9) FSGS hastalarında daha sık karşılaşılan bir bulguyken, MPGN hastalarında kompleman düşüklüğü (%20) daha ön plandaydı. 2000 ile 2015 yılları arasında izlenen 50 SRNS hastamızın ortalama takip süresi 5,8 yıl (±3,8 yıl)(1-14 yıl) olup, 18'i (%36,0) remisyonda iken, 21 hasta (%42,0) nefrotik proteinürisi devam ederken, 11 hastada (%22,0) ise kronik böbrek yetmezliği gelişmişti. Siklosporin tedavisi en etkin tedavi iken, yanıtsız olan 3 hastamız takrolimus tedavisi ile remisyona girmişti. Ritüximab, MMF, siklofosfamide ve plazmaferez tedavisi ile remisyona giren hasta olmadığı görüldü. Sonuç olarak çocukluk çağı nefrotik sendromlarının önemli bir kısmından sorumlu olan SRNS'ın çoğunluğunu FSGS'nin oluşturduğu, FSGS'lerin de önemli kısmından da podosin pozitif mutasyona sahip ailesel FSGS'nin sorumlu olduğu görüldü. Steroide dirençli nefrotik sendromların tedavisinde siklosporinin etkili tedavi seçeneği olduğu, bu tedavinin yetersiz olduğu durumlarda takrolimusun alternatif seçenek olabileceği bulundu. Ancak tanı ve tedavilerdeki güncel gelişmelere rağmen SRNS hastalarının bir kısmının KBY sürecine girmekten kurtulamadığı görüldü. Bu hastaların tanı, tedavisi ve prognozlarının belirlenmesinde çok merkezli prospektif çalışmaların gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Hepatit B virus ilaç direnci mutasyonlarının pyrosequencing metodu ile tespiti
Kronik hepatit B virus (HBV) enfeksiyonun uzun süreli tedavisi sırasında nükleoz(t)id analoglarına karşı ilaç direnci mutasyonlarının gelişmesi tedavi başarısızlığına yol açan önemli bir sorundur. Bu çalışmanın amacı kronik hepatit B enfeksiyonu olan hastalarda HBV ilaç direnci gen mutasyonlarının pyrosequencing metodu ile araştırılmasıdır. Kasım 2013 ve Mayıs 2014 tarihleri arasında kronik hepatit B enfeksiyonu olan 89'u tedavi almayan (naif) ve 48'i tedavi alan toplam 137 hastaya ait serum örnekleri lamivudin (LAM), adefovir (ADV), telbivudin (TEL), entecavir (ETV) ve tenofovir (TDF) ile ilişkili ilaç direnç mutasyonlarının tespiti için real-time PCR testi sonrası pyrosequencing metodu (PyroStar HBV Drug Resistance Test, Altona Diagnostics, Germany) ile analiz edilmiştir. Tedavi almayan 89 hastada TDF'e duyarlılığı azaltan rtA194T mutasyonu 1(%1.1) vakada bulunmuştur. Tedavi edilen 48 hastada LAM ve TEL'e ilaç direnci ve ETV'e karşı da çapraz dirence sebep olan rtM204I mutasyonu 1 (%2.1) vakada tespit edilmiştir. Kompensatuvar mutasyon olan rtL180M 2 (%4.2) hastada gözlenmiştir. ETV direncini gösteren rtT184S mutasyonu ile birlikte rtM204V'in varlığı 1 (%2.1) hastada tespit edilmiştir. Sonuç olarak, ilaç direnci mutasyonlarının insidansı tedavi alan hasta grubunda %8.3 ve tedavi almayan grupta %1.1 olarak bulunmuştur. Kronik hepatit B enfeksiyonu olan hastalarda tedavi öncesi ve sırasında pyrosequencing metodu ile ilaç direnci mutasyonlarının erken tanısı uygun antiviral ilaç seçimine katkıda bulunacaktır. Anahtar Sözcükler: Hepatit B virus ilaç direnci, pyrosequencing metodu, lamivudin, adefovir, telbivudin, entecavir, tenofovir.
Çukurova bölgesinde klinik örneklerden izole edilen Mycobacterium tuberculosis kompleks (MTBK)suşlarında çoklu ilaç direnci (ÇİD) ile beraber ikinci seçenek anti-tüberküloz ilaçlara da karşı gelişen yaygın ilaç direncinin (YİD) fenotipik ve genotipik olarak incelenmesi
Çoklu ilaç dirençli (ÇİD) Mycobacterium tuberculosis kompleks (MTBK) suşlarının, ikinci seçenek anti-tüberküloz (anti-TB) ilaçlara da direnç geliştirmesiyle yaygın ilaç dirençli (YİD) suşların ortaya çıkışı en önemli insan sağlığı tehditlerinden birini oluşturmaktadır. Bu sebeple, araştırmamızda bölgemizde izole edilen MTBK suşlarının birinci ve ikinci seçenek ilaç duyarlılık paterninin değerlendirilmesi, ÇİD ve YİD suşların hızlı tanısında mutasyonları tespit etmeye yönelik multipleks Real-Time PCR yönteminin kullanılması, böylece elde edilen fenotipik ve genotipik sonuçların karşılaştırılması amaçlandı. ÇÜ THAUM ve Bölge Tüberküloz laboratuvarına gönderilen klinik örnekler ÇİD MTBK suşunun izole edildiği 44 kültür örneği ve ARB pozitif 50 balgam örneğinden oluşan iki grup halinde incelendi. Fenotipik olarak, MTBK identifikasyonunu takiben suşların birinci ve ikinci seçenek anti-TB ilaçlara direnç paternleri BACTEC MGIT 960 sistemi ve Lowenstein Jensen agar proporsiyon duyarlılık (APD) yöntemleri ile belirlendi. Genotipik olarak ise, multipleks Real-Time PCR yöntemi ile yeni bir Anyplex™ II MTB/MDR/XDR Detection kit (Seegene) kullanarak bütün örneklerde aynı anda hem MTBK varlığı, hem de ÇİD ve YİD yönünden direnç durumu ortaya çıkarıldı. Çalışma sonucunda, fenotipik ve genotipik inceleme sonuçlarının çok uyumlu olduğu, ÇİD tespitinde fenotipik yöntemlere göre kullandığımız moleküler yöntemin duyarlılığının %80, özgüllüğünün de % 100 olduğu görüldü. Ayrıca, MTBK suşlarımız içerisinde YİD bulunamazken, her iki yöntemle de, ikisi florokinolonlara, biri de injektabl ilaçlara dirençli olmak üzere toplam üç ön-YİD MTBK tespit edildi. Sonuç olarak, yeni multipleks Real-Time PCR yönteminin MTBK, ÇİD ve YİD tespitinde kullanılabilir ve güvenilir bir yöntem olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Agar proporsiyon duyarlılık yöntemi, Çoklu İlaç Direnci (ÇİD), M.tuberculosis kompleks (MTBK), Real-Time PCR, Yaygın İlaç Direnci (YİD)
Çukurova bölgesindeki klinik örneklerde tüberküloz dışı mikobakteri (TDM) tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi
Dünyada tüberküloz dışı mikobakteriler (TDM), özellikle immün sistemi zayıflamış kişilerde çevreden doğrudan bulaş yolu ile veya kolonizasyon sonucu ciddi enfeksiyonlara sebep olan mikroorganizmalardır. TDM'ler Mycobacterium tuberculosis kompleksinden ayrımındaki zorluklar sebebi ile yanlış tanı ve tedavilere yol açmaktadırlar. Son yıllarda AIDS gibi immun sistemi zayıflatan hastalıkların insidansındaki artış ile TDM enfeksiyonlarının önemini giderek artırmaktadır. Yapılan çalışmalarda şimdiye kadar tanımlanmış olan 140'dan fazla TDM türünden en az 25'i hastalık etkeni olduğu, geri kalanının çevresel olduğu ve nadiren klinik örneklerden izole edildiği bildirilmiştir. Bu mikroorganizmaların üretilmesi ve fenotipik açıdan tür ayrımının yapılması oldukça zor ve zaman alıcıdır. Bu sebeple, günümüzde TDM'lerin tür ayrımında revers hibridizasyon, PCR-RFLP, DNA dizi analizi gibi moleküler yöntemler önem kazanmışlardır. Ancak, mikobakteri türleri arasında genetik yapıdaki büyük benzerlik, her geçen gün yeni bir türün keşfedilmesi ve tür içinde alt türlerin tanımlanması gibi sebepler moleküler tanıyı da büyük oranda sınırlandırmaktadır. Son çalışmalar atipik mikobakterilerin iyi korunmuş olan Hsp65, 16S rRNA ve 16S–23S rRNA gen bölgelerinin dizi analizinin tür tanımlanmasında fenotipik testlerden daha duyarlı olduğunu göstermiştir. Bütün mikobakterilerde mevcut olan hsp65 geni 16S rRNA'ya göre daha değişken yapıya sahip olduğu için genetik olarak yakın olan türlerin tanımlanmasında daha kullanışlıdır. Bu çalışmanın amacı Çukurova bölgesindeki TDM tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıkları belirlemek, ayrıca, kullanılan yöntemlerin avantaj ve dezavantajları da irdelemektir. Bu araştırmada Kasım 2012 – Eylül 2014 tarihlerinde Adana ve çevre illerde pulmoner tüberküloz klinik tanısı almış ve/veya şüpheli temas öyküsü olan kişilerden alınan ve M. tuberculosis tanısı için değerlendirilmek üzere ÇÜ THAUM ve Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen 21918 klinik örnekten izole edilen 96 TDM suşu spesifik hsp65 gen bölgesini hedef alan DNA dizi analizi yöntemi ile tür düzeyinde tanımlandı. Klinik izolatların antibiyotik duyarlılıkları Löwenstein Jensen - Agar Proporsiyon Duyarlılık (LJ-APD) testi ile araştırılıldı. Bölgemizde en sık izole edilen TDM türünün % 24,7 ile M. abscessus (23/93) olduğu, TDM suşlarında en çok antimikrobiyal direncin % 17,2 ile Doxycycline ve Moxifloxacin'e (her ikisinde de 16/93) karşı geliştiği görülmüşken, en az direnç oranı Clarithromycin için % 5,4 (5/93) olarak bulundu. Sonuç olarak, incelenen bol miktarda örnek sayısı da göz önüne alındığında, Çukurova bölgesindeki TDM tür dağılımı ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesinin yanında, bölgede bilinen türlerin toplum içerisindeki hareketleri de izlenmiş oldu.
İntraabdominal enfeksiyonlarda sekonder ve tersiyer peritonit etkeni olan gram negatif bakterilerin moleküler sürveyansı
Risk faktörü bulunmayan toplum kökenli intraabdominal enfeksiyonlarda antimikrobiyal direnç önemli bir sorun değil iken, hastane kökenli enfeksiyonlarda yüksek mortalite oranlarına yol açmaktadır. Özellikle de, Escherichia coli, Klebsiella pneumonia, Acinetobacter baumannii ve Pseudomonas aeruginosa gibi tersiyer peritonit etkeni olarak sıklıkla izole edilen gram negatif bakterilerle yapılan güncel çalışmalar New Delhi Metallobetalaktamaz (NDM-1) gibi neredeyse bütün antibiyotiklere karşı direnç gelişmesine sebep olabilen yeni mekanizmalar açığa çıkarmaktadır. Hastanemizde de altta yatan hastalıkları daha fazla olan hasta grubunda cerrahi uygulanması yanı sıra daha komplike ameliyatların gerçekleştirilmesi nedeniyle, bölgemizdeki diğer üçüncü basamak hastanelere göre daha ağır abdominal sepsis olguları görülmektedir. Bu hastalarda kaynak kontrolü ile birlikte erken ve etkili antimikrobiyal tedavi hayat kurtarıcıdır. Bu sebeple, etken mikroorganizmaların fenotipik ve genotipik özelliklerinin birlikte değerlendirilmesi daha da önemli hal almaktadır. Çalışmamızın amacı hastanemizde intraabdominal enfeksiyonlu hastalardan sekonder ve tersiyer peritonit etkeni olarak izole edilen gram negatif bakterilerin direnç paternlerinin tespiti ve aralarındaki filogenetik ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinin Genel Cerrahi Servisinde ve Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde sekonder ve tersiyer peritonit klinik tanısı ile yatarak takip edilen ardışık hastalar iki grup halinde incelendi. Birinci grubu başka bir hastanede opere edilen hastalar; ikinci grubu ise çalışma yapığımız hastanede opere edilen hastalar oluşturdu. Her iki grup hastadan da kan kültürü ve/veya pürülan akıntısı varsa sürüntü örneği alındı. İzolatların tür düzeyinde identifikasyonu ve antibiyotik direnç paternlerinin tespiti VITEK-II otomatize sistemle yapıldı. Moleküler olarak dirençli olan suşlar arasındaki akrabalık ilişkisini bulmak için Pulsed Field Gel Electrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı. Çalışma sonunda; peritonit tanısı konan hastalardan izole edilen 32 Gram(-) suşun 20'si E.coli. 6'sı K. pneunmoniae. 3'ü P.aeruginosa. 1'i Proteus spp, 1'i A. baumannii ve 1'i Achromobacter xylosoxidans olarak belirlendi. Kullandığımız PFGE yöntemi izolatlarımız arasında önemli bir klonal ilişkinin bulunmadığını gösterdi.
Pulmonar tüberkülozlu hastaların balgam örneklerinden izole edilen mycobacterium tuberculosis suşlarında rifampisin direncinin moleküler mekanizmalarının araştırılması
Pulmonar Tüberkülozlu Hastaların Balgam Örneklerinden İzole Edilen MycobacteriumtuberculosisSuşlarındaRifampisin Direncinin Moleküler Mekanizmalarının Araştırılması Rifampin (RIF) direnci tüberküloz tedavi ve kontrolü için ciddi ve önemli bir tehdit oluşturmaktadır. İlaca dirençli tüberkülozun kontrolü, dirençli vakaların doğru tedavisine ve hızlı tanısına bağlıdır. Farklı bölgelerden izole edilen RIF dirençli M. tuberculosissuşlarınınmoleküler tanı metodları ile genetik karakterizasyonu; Çoklu ilaç Dirençli (ÇİD) ve Yaygın ilaç Dirençli (YİD)M. tuberculosisepidemiyolojisi hakkında faydalı bilgiler sağlayabilir. Bu araştırmanın amacı, Çukurova Bölgesi'nde izole edilenrifampisine dirençli Mycobacteriumtuberculosiskökenlerinin moleküler epidemiyolojisini incelemektir. Otomatize DNA dizi analizi yöntemi ile 50 kökenin rpoBgeninin 481-589. Kodonlarında yer alan 327 baz çifti dizisi mutasyon yönünden değerlendirilmiştir. Kökenlerin %98'inde mutasyon tespit edilirken, bir kökende (%2)mutasyon bulunmamıştır. En sık (%51,02) Ser531Leu mutasyonu izlenmiştir. Araştırmada toplam olarak 12 kodonu ilgilendiren 15 farklı mutasyon tespit edilmiştir. En sık 531 (%65,30), 516 (%10,20) ve 526. (%6,12)kodonlarda mutasyona rastlanmıştır. Sonuç olarak, araştırmadan elde edilen verilerin bölgemizde izole edilen ilaca dirençliM. tuberculosiskökenlerinin moleküler epidemiyolojisinin belirlenmesine yardımcı olacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: İlaç direnci, Mycobacteriumtuberculosis,rpoB geni, sekans analizi.
Çoklu ilaç dirençli acınetobacter baumannıı suşlarında çeşitli antibiyotik kombinasyonlarının ın-vıtro etkinliği
Acinetobacter cinsi bakteriler son yıllarda özellikle yoğun bakım üniteleri başta olmak üzere hastane infeksiyonlarında en sık izole edilen etkenlerin başında gelmektedir. Günümüzde Acinetobacter baumannii suşlarına bağlı olarak oluşan infeksiyonların tedavisinde kullanılan antimikrobiyal ajanlara karşı giderek artan direnç tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Acinetobacter baumannii'nin gittikçe daha sık infeksiyon etkeni olması ve antimikrobiyal direnç oranlarının artması tedavide yeni seçenek ilaçların araştırılmasını gerektirmiştirBu çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Bakteriyoloji Laboratuvarı'nda 2005-2009 yılları arasında çeşitli klinik örneklerinden izole edilen 50 Acinetobacter baumannii (A. baumannii ) kökeni çalışmaya alındı. Bakterilerin tanımlanması BBL Crystal Enterik/ Nonfermenter ID Kit (Becton Dickinson, ABD) veya Phoneix 100 BD sistemi (Becton Dickinson Microbiology Systems) kullanılarak tür düzeyinde yapıldı. A. baumannii kökenlerinin antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile belirlendi. Antibiyotik duyarlılık sınırları CLSI kriterlerine göre okundu. Çoğul ilaç dirençli 10 A. baumannii suşunda kolistin/ rifampisin , kolistin/ imipenem , tigesiklin/rifampisin, tigesiklin/imipenem kombinasyonlarının etkinliği chekerboard ve E-test yöntemleriyle araştırıldı ve iki yöntemin birbiriyle tutarlılığı karşılarştırıldı. Değerlendirmeler chekerboard yöntemini referans alarak yapıldı.Araştırılan dört kombinasyon için checkerboard ile elde edilen FİK indeks değerlerine göre en iyi kombinasyonun kolistin/rifampisin (% 80 sinerji) ve kolistin/imipenem'de (% 80 sinerji) olduğu bulundu. Bunu tigesiklin/rifampisin (%60 sinerji) ve tigesiklin/imipenem ( %10 sinerji) kombinasyonu izlemekteydi. Ülkemizde kolistin henüz kullanıma girmediği için MDR A.baumanii suşlarının neden olduğu infeksiyonlarının tedavisinde tigesiklin/rifampisin kombinasyonunun iyi bir seçenek olabileceği düşünüldü.Kombinasyonların E-test yöntemiyle saptanan etkinliklerinin Chekerboard yöntemiyle tutarlılıkları karşılaştırıldığında; tutarlılık %52.5 (%10-70) olarak bulundu. E-test yönteminin antibiyotik kombinasyonların etkinliğini saptamada kullanılabilmesi için checkerboard ve time-kill yöntemleriyle daha çok karşılaştırılmalı çalışma sonuçlarına ihtiyaç olduğu düşünüldü.
Tüberküloz basillerinin izolasyonunda, identifikasyonunda ve antimikrobiyal direncin saptanmasında bactec mgıt 960 ve bactec 460tb kültür sistemlerinin karşılaştırılması
Çalışmada BACTEC MGIT 960 ve BACTEC 460TB kültür sistemlerinin, klinik örneklerden M.tuberculosis kompleks (MTBC) izolasyonu, identifikasyonu ve antitüberküloz ilaç duyarlılık test performanslarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya alınan 694'ü solunum, 372'si solunum yolu dışı olmak üzere toplam 1066 klinik örneğin MGIT 960 ve BACTEC 460TB sisteminde ve Löwenstein-Jensen (LJ) besiyeri kullanılarak yapılan kültürlerinde MTBC izolasyon oranı MGIT 960, BACTEC 460TB ve LJ besiyerinde sırasıyla % 86,5 (n=32), % 83,8 (n=31) ve % 54,0 (n=20) olarak bulunmuştur. Ortalama izolasyon süresi aynı sıra ile 13,7 (5-35) gün, 14,6 (4-26) gün ve 20,7 (12-43) gündür. Kontaminasyon oranları ise % 6,6 ,% 2,6 ve % 7,7 olarak hesaplanmıştır. İdentifikasyon karşılaştırması için 30'u MTBC ve 21'si Tüberküloz Dışı Mikobakteri (TDM) olmak üzere toplam 51 mikobakteri suşunun her iki sistem ile kültür sonrası yapılan identifikasyonlarında TBc ID testi (BD MGIT TBc Identification Test) ve NAP testi (BACTEC NAP TB Differentiation Test) ile tamamı doğru olarak tanımlanmıştır. Elli M.tuberculosis suşunun streptomisin (SM), izoniazid (INH), rifampisin (RIF) ve etambutole (EMB) karşı duyarlılıkları her iki sistemle araştırılmış, duyarlılık test sonuçları arasında uyum SM, INH, RIF ve EMB için sırasıyla %82, %100, %100, %96 bulunmuştur.Sonuç olarak her iki sistem arasında, klinik örnekten MTBC izolasyonu ve identifikasyon performansları yönünden istatistiksel fark olmadığı, ancak BACTEC MGIT 960 sisteminde kontaminasyon oranının anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür. Duyarlılık açısından ise iki sistem arasında sadece SM sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu görülmüştür.Anahtar kelimeler: Mycobacterium tuberculosis kompleks, BACTEC MGIT 960, BACTEC 460TB, kültür, identifikasyon
Febril nötropenik hastalarda kullanılan antibiyotiklere bağlı gelişen yan etkilerin karşılaştırılması
Ocak 2005 ile Aralık 2011 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı kliniğinde yatarak tedavi alan 18 yaş üstü hastalardan periferik yaymada nötropeni saptanan veya mutlak nötrofil sayısı < 500/mm3 olduğu dönemde, kan ürünü veya sitotoksik tedavinin neden olmadığı ateş (tek bir oral vücut ısısı 38.3°C veya bir saatten uzun süren 38°C) geliştiği için febril nötropenik hasta tanı ve tedavi protokolüne alınan hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi.71 hastada saptanan toplam 127 nötropenik ateş atağı incelendi. Atakların 75'i erkek, 52'si kadınlarda izlendi. Primer hastalık olarak atakların 94 ( %74)'ü akut lösemi tanılıydı. 70'i AML, 20'si ALL, 2'si plazma hücreli lösemi, 2'si akut eozinofilik lösemi, 3'ü hodgkin lenfoma, 8'i non-hodgkin lenfoma, 3'ü agranülositoz, 3'ü hairy cell lösemi, 3'ü KLL, 6'sı KML blastik faz, 5'i MDS, 1'i primer myelofibrozis, 1'i de multiple myelom tanılıydı.Çalışmamızda; imipenem + ciprofloksasin/amikasin (ICA) grubunda herhangi bir nedenle kombinasyon değişikliği yapılması %27,3 iken bu oran P/T + ciprofloksasin/amikasin (PTCA) grubunda %60 olarak saptandı ve istatistiksel açıdan belirlenen farklılık anlamlı saptandı (p=0,006). Yan etki nedeniyle ilaç değişikliği yapılması PTCA grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p=0,03). İmipenem ile yapılan kombinasyonların 72 saatte ateşi düşürme oranı P/T ile yapılan kombinasyonlardan daha yüksek saptandı (p=0,05). İmipenem ile kombinasyon grubunda yan etki görülme oranı %19,3 iken, P/T kombinasyon grubunda %30 oranında saptandı (p=0,29). İmipenem kombinasyonu alan ve santral sinir sistemi yan etkisi bulguları görülen iki hastamızın da primer hastalıklarının relaps/refrakter olması, görülen yan etkinin son dönem hastalarda daha mı sık gözlenmekte sorusunu akla getirmektedir. Bu sorunun cevabı için daha çok vakanın alındığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ateşli gün süresi ICA grubunda 5,4 gün, PTCA grubunda 7,6 gün olarak saptandı (p=0,34). Evre 3-4 mukozitin görülme oranı ICA grubunda % 9,2, PTCA grubunda % 5,3 olarak saptandı, ancak bu farklılık istatistiksel açıdan anlamlı değildi. Antibiyotik kullanım süresi ICA grubunda ortalama 24,75 gün iken, PTCA grubunda ortalama 27,82 gün olarak saptandı, bu farklılık istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p=0,5). Amikasin ile kombinasyonda % 28,8, ciprofloksasin ile kombinasyonda % 10,6 oranında yan etki geliştiği gözlendi (p=0,02). Gram-pozitif bakteriler kültürde en sık izole edilen ajanlar olmuştur. Literatür ile uyumlu olarak KNS en sık saptanan patojendir (%36,5). İkinci sıklıkta E. coli (%13) ve üçüncü sıklıkta Klebsiella spp (%9,7) ve Enterococcus faecalis (%8,9) olarak saptandı. E. coli 16 atakta üredi. Direnç/çalışılan antibiyogram sayısı; amikasin, P/T, ciprofloksasin, imipenem için sırasıyla 0/6, 6/8, 7/13, 0/15 olarak saptandı. Klebsiella spp. 12 atakta üredi. Direnç/çalışılan antibiyogram sayısı; amikasin, P/T, ciprofloksasin, imipenem için sırasıyla 1/12, 5/12, 6/12, 4/12 olarak saptandı. Acinetobacter spp. 11 atakta üredi. Direnç/çalışılan antibiyogram sayısı; amikasin, P/T, ciprofloksasin, imipenem için sırasıyla 5/11, 6/11, 9/11, 7/11 olarak saptandı. Çalışmamızda P/T direnci daha çok saptanmış olup ICA grubunun PTCA grubuna göre anlamlı oranda daha başarılı olmasında etkili olduğu düşünülmüştür. Ampirik tedavi tercihlerinde her merkezin kendi antibiyotik duyarlılıklarına göre seçim yapmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Hastanemizde kültürde üretilen bakterilere yönelik yapılan antibiyotik duyarlılık testlerinin yeterli olmadığı görülmüştür.Sonuç olarak; nötropenik ateş tedavisinde her hastane kılavuzlar doğrultusunda kendi florasına uygun ampirik antibiyotik rejimi belirlemelidir. Bizim hastanemizde ampirik kombinasyon tedavisinde imipenem ile yapılan kombinasyonların daha etkin olduğu bulunmuştur. Kombinasyon ve monoterapi tedavisi karşılaştırıldığında literatür ile uyumlu olarak etkinlik açısından fark saptanmamıştır. Amikasin kullanan hastalarda daha sık yan etki saptanmıştır.
Yara infeksiyonlarından izole edilen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları
15 Ocak?15 Aralık 2008 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Hastanesinde yatan hastalardan alınan yara örnekleri Bakteriyoloji laboratuvarında değerlendirildi. Belirtilen süre içerisinde 159 yara örneği incelendi.İncelenen 159 yara örneğinden 31'i (% 19.49) Kalp Damar Cerrahisi, 23'ü (% 14.46) Ortopedi/Travmatoloji, 10'u (% 6.28) İnfeksiyon, 9'u (% 5.66) Genel Cerrahi, 9'u (% 5.66) KBB, 9'u (% 5.66) Beyin Cerrahisinde yatan hastalardan alındı.Diğerleri, Göğüs Cerrahisi 7 (% 4.40), Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi,7 (% 4.40) , Kadın Hastalıkları ve Doğum 6 (% 3.77), Dermatoloji 6 (% 3.77), Nefroloji 6 (% 3.77), Endokrinoloji 5 (% 3.14), Onkoloji 4 (% 2.51), acil 4 (% 2.51), Dahili Hematoloji 3 (% 1.88), Yeni Doğan Yoğun Bakım 3 (% 1.88), İç Hastalıkları Yoğun Bakım 3 (% 1.88), Üroloji 2 (% 1.25) Gastroenteroloji 2 (% 1.25), Reanimasyon 2 (% 1.25), Kardiyoloji 2 (% 1.25), Göğüs hastalıkları 1 (% 0.62), Göz 1 (% 0.62), Çocuk Cerrahisi 1 (% 0.62), Anesteziyoloji 1 (% 0.62), Pediatri 1 (% 0.62) ve Pediatrik Hematoloji 1 (% 0.62) olmak üzere yatan hastalardan alındı.Üreme saptanan örneklerden 31'inde (% 21.98) E. coli, 28'inde (% 19.85) S. aureus, 23'ünde (% 16.31) KNS, 17'sinde (% 12.05) P. aureginosa, 10'unda (% 7.09) Klebsiella spp, 7'sinde (% 4.96) Acinetobacter spp.,7 sinde Enterobacter spp., 4'ünde (%2.83) ?-hemolitik streptokok, 4ünde Enterococcus spp. izole edildi. Ayrıca 2 örnekte (% 1.41) Candida, 2 örnekte Corynebacterium spp., 2 örnekte S. maltophilia, ve örnekte (% 0.70) Proteus, Citrobacter, Serratia ve Providencia izole edildi.Anahtar kelimeler: Yara infeksiyonu, antibiyotik duyarlılıkları,
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen Candida türlerindeki virülans faktörlerinin araştırılması ve antifungal duyarlılıklarının değerlendirilmesi
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma Hastanesi'nin değişik kliniklerinden Mikrobiyoloji laboratuarına gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 200 Candida suşu değerlendirmeye alınarak, virülans faktörleri ve antifungal duyarlılıkları araştırıldı.Candida suşlarının tür düzeyinde tanımlanması için germ tüp testi, mısırunu-Twen 80 besiyerinde mikroskobik görünüm, Candida ID 2 agarda koloni renginin incelenmesi gibi klasik yöntemler ile birlikte API ID 32C (bioMerieux, Fransa) identifikasyon kiti kullanıldı.Candida kökenlerinin proteinaz üretiminin incelenmesi için sığır serum albumin agar, fosfolipaz üretimi için yumurta sarılı agar, esteraz üretimi için Tween 80 agar ve slime üretimi için modifiye tüp aderans yöntemi kullanıldı. Kökenlerin amfoterisin B, flukonazol, vorikonazol ve kaspofungine duyarlılıkları, CLSI (Clinical and Laboratory Standards Institute)'ın M27-A3 dokümanındaki referans buyyon mikrodilüsyon yöntemi kullanılarak araştırıldı ve her bir ilaç için MİK aralıkları, MİK50 ve MİK90 değerleri belirlendi.İzole edilen 200 Candida suşunun 106'sı (%53) C.albicans, 49'u (%24.5) C.parapsilosis, 15'i (%7.5) C.tropicalis, 9'u (%4.5) C.krusei, 8'i (%4) C.kefyr, 4'ü (%2) C.glabrata, 4'ü (%2) C.famata, 3'ü (%1.5) C.lusitaniae, 2'si (%1) C.guilliermondii olarak identifiye edildi.Candida albicans suşlarının %79.2'si, albicans dışı Candida suşlarının %20.2'si proteinaz olumlu, C.albicans suşlarının %95.3'ü, albicans dışı Candida suşlarının %1.1'i fosfolipaz olumlu, C.albicans suşlarının %96.2'si, albicans dışı Candida suşlarının %34'ü esteraz olumlu idi. C.albicans suşlarının proteinaz, fosfolipaz ve esteraz aktiviteleri, albicans dışı Candida'lara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Bununla birlikte, C.albicans suşlarının %9.4'ü, albicans dışı Candida suşlarının %51.1'i slime olumlu bulundu. Albicans dışı Candida'ların slime aktivitesi, C.albicans suşlarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05).Antifungal ilaçların MİK aralıkları amfoterisin B için 0.03-1 ?g/mL, flukonazol için 0.125-?64 ?g/mL, vorikonazol için 0.03-16 ?g/mL, kaspofungin için 0.015-0.25 ?g/mL idi. Candida suşlarının tümü amfoterisin B ve kaspofungine duyarlı idi. İzolatların 33'ü (%16.5) flukonazole dirençli, 12'si doza bağlı duyarlı bulundu. Sekiz (%4) izolat vorikonazole dirençli iken, 4 (%2) izolat doza bağlı duyarlı idi.Virülans faktörleri ile antifungal direnç arasındaki ilişki incelendiğinde, albicans dışı Candida suşlarında, esteraz aktivitesi ile vorikonazol direnci arasında ve slime aktivitesi ile flukonazol direnci arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05).
Çoğul dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında tigesiklin, kolistin ve polimiksin direncinin saptanmasında disk difüzyon, e test ve broth mikrodilüsyon yöntemlerinin karşılaştırılması
Hastane infeksiyonları morbidite ve mortalitesinin yüksek olması, hastanede kalış süresini uzatması ve yüksek tedavi maliyeti nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda özellikle yoğun bakım üniteleri başta olmak üzere hastane infeksiyonlarında en sık izole edilen etkenlerin başında Acinetobacter cinsi bakteriler gelmektedirGünümüzde Acinetobacter baumannii suşlarına bağlı olarak oluşan infeksiyonların tedavisinde kullanılan antimikrobiyal ajanlara karşı giderek artan direnç tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Acinetobacter baumannii'nin gittikçe daha sık infeksiyon etkeni olması ve antimikrobiyal direnç oranlarının artması tedavide yeni seçenek ilaçların araştırılmasını gerektirmiştirÇoğul antimikrobiyal direnç, polimiksinler gibi eski ve tigesiklin gibi yeni antibiyotiklerin araştırılıp geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. Gram negatif bakterilerde gelişen çoğul direnç fenotipleri nedeniyle polipeptit yapılı bir antibiyotik olan kolistinin (polimiksin E) önemi tekrar artmaya başlamıştır. Ancak, ülkemizde çoğul dirençli suşlara karşı bu antibiyotiğin etkinliğini bildiren çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. Tigesiklin, A.baumannii'nin de içinde bulunduğu dirençli Gram negatif bakterilerin neden olduğu infeksiyonların tedavisinde ümit veren yeni, yarı sentetik bir tetrasiklindirBu çalışma, Eylül 2006 - Nisan 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuarına çeşitli kliniklerden gönderilen örneklerden soyutlanan 200 adet A. baumannii kökeni ile yapılmıştır. Bakterilerin tanımlanması konvansiyonel mikrobiyolojik yöntemler ve tam otomatik bakteri identifikasyon sistemi (Vitek 2, bioMerieux, Fransa) kullanılarak yapılmıştır. Acinetobacter baumannii kökenlerinin antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile belirlenmiştir. Çoğul ilaca dirençli olduğu saptanan 95 Acinetobacter suşunun kolistin, polimiksin B ve tigesikline karşı duyarlılıkları disk difüzyon, broth mikrodilüsyon ve E test yöntemleriyle test edilmiştirDisk difüzyon yöntemi ile test edilen çoğul dirençli suşların 95'i (%100) kolistine, 90'ı (%94.7) polimiksin B'ye, 83'ü (%87.3) tigesikline duyarlı bulunmuştur. Test edilen Acinetobacter izolatlarının E test yöntemi ile 95'i (%100) kolistine, 90'ı (%97.4) polimiksin B'ye, 72'si (%75.7) tigesikline duyarlı bulunmuştur. Broth mikrodilüsyon yönteminde ise suşların 95'i (%100 ) kolistine, 90'ı (%97.4) polimiksin B'ye, 86'sı (%90.5) tigesikline duyarlı bulunmuşturSonuç olarak, disk difüzyon, E test ve broth mikrodilüsyon yöntemlerini birbirleri ile karşılaştırdığımızda; E test ve broth mikrodilüsyon sonuçlarının disk difüzyona göre daha uyumlu olduğu gözlenmiştir. Kolistin, polimiksin B ve tigesiklinin Acinetobacter'e karşı etkinliği oldukça yüksek bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Acinetobacter, Kolistin, Polimiksin, Tigesiklin.
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotik direncinin araştırılması
ÜSE, çocukluk çağında ÜSYE'den sonra en sık görülen enfeksiyonlar olup, uygunsuz veya yetersiz tedavi edilmesi sonucunda hipertansiyon ve son dönem böbrek yetersizliği gibi geri dönüşümsüz komplikasyonlara yol açan bir hastalıktır.Araştırmamızda çocukluk çağı tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonlarına yol açan mikroorganizmaların antibiyotiklere karşı geliştirdiği direnci araştırmayı amaçladık.Tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu öyküsü olan hastalardan alınan ve bakteri üremesi olan 124 idrarın 83'ünde (%66,9) E.koli saptanarak birinci sırayı aldı. E.koli'yi 16 kültürde üreme ile Enterokokus spp. (%12,9), 7'şer kültürde üreme ile Enterobakter spp. (%5,6) ve K.pnömonia (%5,6), 4'er kültürde üreme ile P.aeroginosa (%3,2) ve S.aureus (%3,2)ve 1'er kültürde üreme ile Enterobakter kloake (%0,8), Proteus spp. (%0,8) ve Acinetobakter Baumani (%0,8) takip etti.Bakterilerin direnç durumu değerlendirildiğinde en sık direncin %79,1 ile ampisiline karşı geliştiği, bunu sırasıyla amoksisilin-klavulanik asit (%66,7), sulbaktam-ampisilin (%64,5) ve trimetoprim-sülfametoksazolün (%50,6) takip ettiği saptandı. En az direnç ise %2 ile imipeneme karşı gelişmiş idi. Bu antibiyotiklere karşı gelişen yüksek direnç oranları bu antibiyotiklerle yapılan tedavileri başarısız kılabilmektedir. Bu çalışma ile aminoglikozidlere karşı gelişen düşük direnç oranları, bunların hala etkinliklerini devam ettirdiklerini ve bu nedenle ampirik tedavide ilk seçenek olarak tercih edilmeleri gerektiği sonucuna varıldı.Antibiyotiklere karşı gelişen direncin bölgeler arası farklılıklar göstermesi nedeniyle, her bölgenin kendine özgü direnç oranlarını belirlemesi ve tedavilerini buna göre yönlendirmesi gerektiği sonucuna varıldı.
Antipsikotik kullanan hastalarda ilaç yan etkilerinin tedaviye uyum üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma antipsikotik kullanan hastalarda ilaç yan etkilerinin tedaviye uyum üzerine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve analitik olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Bolu il sınırları içerinde yaşayan, şizofrenik bozukluk ve bipolar affektif bozukluk tanısı ile ayaktan takip edilen 507 hasta, örneklemini basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen 120 hasta oluşturdu. Antipsikotiklere bağlı yan etkiler Liverpool Üniversitesi Nöroleptiklerin Yan Etkilerini Değerlendirme Ölçeği (LÜNYED) ile, hastaların tedaviye uyumu Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği, McEvoy Tedavi İzlem Formu, Nöroleptik Tedaviye Katılım Ölçeği, ilaç dozunu kendiliğinden değiştirme ve ilacı kendiliğinden bırakma durumundan oluşan beş alt kategoriden oluşan değerlendirme şeması ile değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde ki kare, student t testi, Mann-Whitney U, ANOVA, korelasyon katsayısı ve lojistik regresyon analizi kullanıldı.Araştırma sonucunda; hastaların ilaç yan etkileri ve ilaç yan etkilerinin yönetimi konusunda eğitilmediği, ilaç yan etkisi nedeniyle ilaç dozunu azaltanların oranının %36.9, ilaçlarını tamamen bırakanların ise %24.3 oranında olduğu belirlendi. Kadın hastalarda hormonal, depo form ilaç kullanmayanlarda otonomik yan etkiler daha fazlaydı. Hastaların %75.0'inin tedaviye uyumsuz olduğu, LÜNYED Ölçeğine göre çoğunluğunun (%45.8) yan etkileri orta şiddette yaşamakta oldukları, bazı yan etkilerin tedaviye uyumsuzluğu arttırdığı görüldü. Tedaviye uyumsuzluğun bağımlı değişken olarak alındığı lojistik regresyon analizinde ağız kuruluğu olanlarda olmayanlara göre 13.9 kat, aşırı uyuma yan etkisi yaşayanlarda yaşamayanlara göre 9.4 kat tedaviye uyumsuzluk riskinin fazla olduğu belirlendi. Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda antipsikotik kullanan hastaların ilaç yan etkileri konusunda eğitilmesi, ilaç yan etkilerinin yönetimi konusunda verilecek eğitime hastayla birlikte ailenin de dahil edilmesi, ağız kuruluğu ve aşırı uyuma yan etkilerini yaşayan hastaların tedaviye uyumsuzluk açısından yakından takip edilmesi, hastaların yan etkiler nedeniyle ilaç dozunu kendiliğinden azaltıp azaltmadıklarının ya da ilaçları bırakıp bırakmadıklarının araştırılması, kadın hastaların hormon takiplerinin düzenli yapılması ve oluşabilecek değişiklikler konusunda bilgilendirilmesi ve ilaç yan etkilerinin yönetimi konusunda prosedürlerin oluşturulması önerildi.
Metisiline dirençli stafilokoklarda azalmış vankomisin duyarlılığının araştırılması
Stafilokoklar, insan normal florasında bulunmakla birlikte nozokomiyal ve toplumdan kazanılmış enfeksiyonların en önemli etkenlerindendir. Özellikle metisilin dirençli S.aureus suşlarının neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Metisilin dirençli S.aureus suşları beta-laktam ve beta-laktam dışı antibiyotiklerin çoğuna karşı dirençlidir. Bu nedenle, glikopeptit antibiyotikler metisilin dirençli S.aureus'un neden olduğu ciddi enfeksiyonların tedavisinde ilk seçenektir. Metisilin dirençli stafilokoklarda vankomisin direncinin araştırılmasının amaçlandığı bu çalışma, Ocak 2010-Kasım 2013 tarihleri arasında yapıldı. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen çeşitli klinik örneklerden (idrar, balgam, kan, yara sürüntüsü, bronş lavaj sıvısı, katater... vb.) izole edilen edilen toplam 331 stafilokok suşu incelemeye alındı. Sadece metisilin dirençli S.aureus'lar ve metisilin dirençli koagülaz negatif stafilokoklar çalışmaya dahil edildi. Metisilin direncini tespit etmede oksasilin agar tarama, sefoksitin disk difüzyon testi; vankomisin direncini saptamada vankomisin agar tarama, standart e test, makro e test ve PAP yöntemleri kullanıldı. S. aureus izolatlarının 115 (% 54,2)'i metisilin dirençli S.aureus; koagülaz negatif stafilokok izolatlarının 66 (%51,2)'sı metisilin dirençli koagülaz negatif stafilokok olarak bulundu. Kullanılan vankomisin agar besiyerine ekilen 181 metisilin dirençli stafilokok suşunun ilk 24 saatte sadece ikisinde üreme saptandı. Üreme saptanan suşların her ikisi de S. aureus idi. Bu metisilin dirençli S.aureus suşları standart E Test ve Makro E Test incelemelerinde vankomisine duyarlı olarak bulundu. PAP yöntemi ile hiçbir suşta üreme saptanmadı. Bu veriler sonucunda hastanemizde VIS ve h/VIS olmadığı kanaatine varıldı. Metisilin dirençli S.aureus enfeksiyonu düşünülen hastalarda tedavide glikopeptid kullanımının ileride hVISA ve VISA gelişimine sebep olabileceği akılda tutulmalı ve tedaviye yanıt vermeyen hastalarda vankomisin direnci için tarama mutlaka yapılmalıdır. Sonuç olarak bu seçkin antibiyotiğin kullanımında özenli olunması ve gerek tedavi öncesi, gerekse tedavi sırasında hastaların mikrobiyolojik yönden yakın izleminin önemli ve gerekli olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Staphylococcus aureus, koagülaz negatif stafilokok, metisilin, vankomisin, direnç, hVISA, VISA.
Kronik hepatit B hastalarında oral antiviral ilaçların karşılaştırılması
Hepatit B virüs enfeksiyonu dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir halk sağlığı sorunudur. Mevcut antiviral tedaviler virüsü baskılamakta ancak tamamen eradike edememektedir. Bu çalışmada; Düzce Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği'nde takipli kronik hepatit B tanılı hastalarda oral antivirallerin etkinliği araştırılmıştır. En az altı ay oral antiviral kullanan hastaların demografik özellikleri, virolojik, serolojik, biyokimyasal değerleri ve ilaç yan etkileri dosyaları retrospektif taranarak kayıt edildi. Oransal ve istatistiksel karşılaştırmaları yapıldı. Çalışmadaki 119 hastanın 85'i erkek, 34'ü kadın olup; genel yaş ortalaması 43,7±11'di. Hastalardan 59'u tenofovir, 30'u entekavir, 21'i lamivudin, 5'i telbivudin, 4'ü adefovir kullanmıştı. Tedavi öncesi 80 hasta HBeAg negatif, 39 hasta HBeAg pozitifdi. Birinci yılda; HBeAg pozitif grupta virolojik yanıt oranı en yüksek entekavir (%70), HBeAg negatif grupta tenofovir (%86,1) kullananlarda görülürken tüm hastalarda lamivudinde (%75) en yüksek orandaydı ancak başlangıç HBV DNA ortalaması en düşük lamivudin grubuydu. Ayrıca tenofovirin, lamivudin ve entekavirden daha hızlı virolojik (p=0,001) ve biyokimyasal (p<0.001) yanıt sağladığı görüldü. Beşinci yılda üç ilacın etkinlikleri yüksek ve birbirine yakındı. Lamivudin, entekavir, tenofovirde sırasıyla %100, %100, %80 virolojik ve her üç antiviralde %100 biyokimyasal yanıt görüldü. Birinci yılda görülen tenofovirdeki farkın üçüncü yılda görülmediği ve gruplar arasında birinci yıldan sonra fark olmadığı tespit edildi. Tedavi uyumunda ilaçlar arasında istatistiksel fark olmamakla birlikte tenofovir kullananlarda uyumsuzluk en yüksek orandaydı. Sonuç olarak günümüzde kullanılan tenofovir ve entekavir gibi potent antiviraller bizim çalışmamızda da etkin bulunmuştur. Lamivudin hala etkin bir tedavi gibi görünse de literatürlere göre direnç önemli bir sorundur. İlaç uyumu tedavi başarısında oldukça önemlidir. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, antiviral, lamivudin, entekavir, tenofovir