Kidney

290 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Covıd-19 tedavisinde kullanılan ilaçların insan böbrek hücre hattı üzerine etkilerinin in vitro değerlendirilmesi

COVID-19 olarak adlandırılan ve 2019 yılı itibari ile tüm dünyayı etkileyen SARS-CoV-2"ye karşı özgül bir tedavinin bulunmaması, hali hazırda başka hastalıkların tedavisinde kullanılan bazı ilaçların kullanılmasını gündeme getirmiştir. Bu ilaçlardan hidroksiklorokin (HCQ), favipiravir (FVP) ve valproik asit (VPA) pandemi sırasında sıklıkla ve yüksek dozlarda reçete edilmiştir. Bu Yüksek Lisans Tez çalışmasında HEK293T hücrelerinde HCQ, FVP ve VPA uygulanmalarının hücre canlılığı, çoğalması ve morfolojisi üzerine etkileri MTT analizi ve AO/PI boyamaları kullanılarak, HDAC aktivitesindeki değişim ve bu değişimin anti-inflamatuar yanıt belirteçleri olan IL-6, IL-10 ve TNF-α ifadesine etkisi ELİSA yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. VPA, HCQ ve FVP uygulanan kültürlerde hücre canlılığının devam ettiği herhangi bir hücre ölümü olmadığı gözlenmiştir. Yapılan MTT analizleri sonucunda VPA uygulanan kültürlerde hücre proliferasyonunun 24. ve 48. saatte ve HCQ uygulanan kültürlerde 48. saatte azaldığı, FVP uygulanan kültürlerde ise 24. saatte hücre proliferasyonunun azaldığı fakat 48. saatte tekrar artmış olduğu gözlenmiştir. Tüm deney gruplarında HDAC aktivitesinin artmış olduğu belirlenmiştir. VPA uygulanan kültürlerde 24. saatte %20,42 ve 48. saatte %5,77, HCQ uygulanan kültürlerde 24. saatte % 53,16 ve 48. saate %54,43 ve FVP uygulanan kültürlerde 24. saatte %164,22 ve 48. saatte % 198,16 artış gerçekleşmiştir. HCQ IL-10 ifadesinde artışa, FVP IL-10 ve IL-6 seviyesinde artışa ve VPA uygulaması özellikle TNF-α ifadesinde artışa neden olmuştur. Sonuç olarak HDAC aktivitesindeki artışın IL-10, IL-6 ve TNF-α değişimlerine neden olduğu, VPA uygulamasının TNF-α üzerindeki etkisinin HDAC ile ilişkili olabileceği ancak IL-10 ve IL-6 ifadesinden bağımsız farklı bir hücresel yolak ile ilişkili olabileceği gösterilmiş ve literatürde henüz yer almayan önemli bulgular raporlanmıştır.

BöbrekCOVID 19Favipiravir+3
Özge Özerdem İlik
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner baypas kullanılarak kardiyak cerrahi geçiren erişkin hastalarda intraoperatif remifentanil veya deksmedetomidin kullanımının renal etkilerinin karşılaştırılması

Giriş: Kardiyovasküler cerrahide en önemli postoperatif morbidite ve mortalite nedenlerinden biri akut böbrek hasarıdır (ABH). Bu hastalarda renal hasardan; metabolik faktörler, eksojen ve endojen toksinler, iskemi-reperfüzyon hasarı, hücresel ve sistemik enflamasyon ile oksidatif stres varlığı sorumlu tutulmaktadır. Kardiyopulmoner baypas sırasında anestezi indüksiyonunu takiben intraoperatif analjezi sağlamak için deksmedetomidin veya remifentanil rutin kullanılan ilaçlardandır. Çeşitli çalışmalarda deksmedetomidin kullanımının renal protektif etkisi olduğuna dair bulgular saptanmıştır. Çalışmamızın amacı, kardiyovasküler cerrahi uygulanan hastalarda deksmedetomidin veya remifentanil kullanımının postoperatif ABH gelişimi üzerinde etkilerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya 01 Ocak 2021-01 Ocak 2022 tarihleri arasında merkezimizde kardiyopulmoner baypas kullanılarak kardiyak cerrahi geçiren toplam 210 erişkin hasta dahil edildi. Hastalara ait bazal demografik ve klinik verilerin yanı sıra, intraoperatif dönemde kullanılan ajanlar, anestezi süresi, aort kros klemp süresi, pompa süresi, kan ürünü kullanımı, alınan ve çıkarılan sıvı miktarı ve postoperatif ilk 7 günlük kreatinin izlemi verileri retrospektif olarak incelendi. Deksmedetomidin (n=105) veya remifentanil (n=105) kullanımının postoperatif ABH gelişimi üzerinde etkileri istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların [111 (%52,9) erkek ve 99 (%47,1) kadın] yaş ortalaması 58,5±14,7 yıl idi. Hastalarda postoperatif ABH sıklığı %16,2 (34 hasta) olarak saptandı. Postoperatif ABH gelişiminin ortanca 20 (0-29) aylık izlem süresinde ölüm riskini 13,5 kat artırdığı gösterildi. Deksmedetomidin uygulanan hastalarda postoperatif ABH gelişim oranı %8,6 iken, remifentanil uygulanan hastalarda bu oran %23,8 idi. Çoklu lojistik regresyon analizinde ≥65 yaş ,preoperatif hemoglobin düzeyinin <10 g/dl olması, intraoperatif; furosemid kullanımı ve noradrenalin kullanımının postoperatif ABH gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olduğu; deksmedetomidin kullanımının ise bağımsız koruyucu faktör olduğu ortaya konuldu. Sonuç: Çalışmamızda kardiyak cerrahi yapılan erişkin hastalarda postoperatif akut böbrek hasarının sık olduğu ve mortaliteyi önemli ölçüde etkilediği gösterildi. İntraoperatif idame analjezide deksmedetomidin kullanımının bu hasta grubunda postoperatif ABH riskini azaltabileceğine dair kanıtlar ortaya konuldu. Bunun yanısıra, 65 ve üzeri yaş, preoperatif <10 g/dl hemoglobin düzeyi ve intraoperatif furosemid veya noradrenalin uygulamalarının postoperatif ABH riskini artırdığı saptandı. Anahtar kelimeler: Akut böbrek hasarı, kardiyopulmoner baypas, deksmedetomidin, remifentanil.

Akut böbrek hasarıAnestetiklerAnestezi+7
Gizem Toker Kökten
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanser hastalarında akut böbrek hasarı sonrası yapılan hemodiyalizin morbidite ve sağkalıma etkisinin belirlenmesi

Akut böbrek hasarı (ABH), serum kreatinin düzeyinde artış ve idrar çıkışındaki azalmayla ile seyreden, sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesinde bozulmaya yol açan ani böbrek fonksiyon kaybıdır. Kanser sürecinde karşılaşılan en yaygın renal patoloji olan ABH, hastalar için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Tanı ve tedavi sürecindeki yenilikler ve palyatif bakım hizmetlerindeki gelişmeler sayesinde kanser hastalarının sağkalım süreleri ve yaşam kaliteleri artmıştır. Uzayan yaşam süresi, ABH gibi komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmıştır. Kanser hastalarında karşılaşılan ABH'ın tedavisinde eskiye kıyasla hemodiyalize daha çok başvurulmaktadır. Fakat hemodiyalize karar verme aşamasında yol gösterecek belirlenmiş bir ölçüt bulunmamaktadır. Bu çalışmaya Ocak 2014 ve Nisan 2023 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi yataklı servislerinde yatan, kanser tanılı ve akut böbrek hasarı nedeniyle hemodiyalize alınan 139 hasta dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, yatış verileri, komorbiditeler, kanser ile ilgili veriler, laboratuvar değerleri, akut böbrek hasarının nedeni ve evreleri, hemodiyaliz süreci ve sağkalım verileri değerlendirildi. Hastalar, 30 gün içinde ölenler ve 30 günden daha uzun yaşayan hastalar olarak gruplandı. Tek değişkenli analizde albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olması (p=0.002), sepsis varlığı (p<0.001), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesi (p=0.005), hemodiyalize yoğun bakımda alınma (p=0.02), ABH'ın hastanede gelişmesi (p=0.016) ve tanı konulduğu andaki ABH evresinin düşük oluşu (p=0.003) ilk 30 gündeki mortalite ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde ise albümin değerinin 2,5 g/dl'den az olmasının (OR: 3.14 (%95 GA; 1.23-8.04), p=0.017), sepsis varlığının (OR: 3.50 (%95 GA; 1.34-9.10), p=0.010), ABH'ın prerenal-renal sebeplerle gerçekleşmesinin (OR: 6.06 (%95 GA; 1.38-26.56), p=0.017) 30 gün içinde ölen hastalar ile ilişkisi bulundu. Bu değişkenler ile mortaliteyi predikte edecek bir puanlama sistemi oluşturuldu. Elde edilen toplam skorlar ile belirlenen iki grup karşılaştırıldığında, yüksek puan alan hastaların ilk 30 günlük mortalite oranı daha yüksek olarak tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışma özelikle onkoloji ve nefroloji uzmanlarının hasta ve hasta yakınlarına öngörülebilir bir bilgi vermesini kolaylaştıran bir ortak karar verme aşamasında, hangi hastaları hemodiyalize alması gerektiği, bu hastaların prognozu ve mortalitesinin ne olacağını belirlemede katkıda bulunabilir.

Akut böbrek hasarıBöbrekBöbrek hastalıkları+5
Süleyman Çağın Gürbüz
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sodyum florürün (NAF) böbrek hücre serilerindeki sitotoksik etkisinin araştırılması

Bu çalışma, farklı dozlarda ve zamanlarda alınan hücre örneklerinde, NaF uygulanması ile belirli düzeylerde sitotoksisite oluştuğu belirlenen NRK-52 böbrek hücre serisinde, sitotoksisitenin meydana gelmesinde, apoptotik, otofajik ve nekrotik mekanizmaların olası rollerinin araştırılması amacıyla planlandı. Hücreler, in vitro koşullarda düzenli geçişlerde çoğaltıldı. NaF'nin IC50 değeri MTT ile belirlendi. Hücre numuneleri, hücrelerin IC50 değerlerine göre hazırlanan örneklerden 3, 12 ve 24 saat sonra alındı. Biyokimyasal analizler için, hücreler tripsinizasyon ile toplandı ve donma / çözme metodu ile lize edildi. MRNA manuel yöntemle izole edildi. Apoptotik, otofajik ve nekrotik genler için cDNA elde edildi ve hedef gen DNA, gerçek zamanlı PCR yöntemi ile amplifiye edildi. Bu seçilmiş genlerin ekspresyonu değerlendirilmiş ve NaF kaynaklı moleküler yollarda zamana bağlı olarak önemli değişiklikler tespit edilmiştir. Üçüncü saatte hücrelerin apoptotoik yolağı kullanarak apoptoza girdikleri, 12. saatteki ölümlerin tamamen otofajik yolak kaynaklı olduğu ve 24. saatte ise, otofajide duramayan hücrelerde nekrotik sinyal ve apoptozis yolaklarındaki genler vasıtasıyla, hücre ölümünün tamamlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, NRK-52 böbrek hücre serisinde NaF bağımlı hücre ölümlerinde, moleküler mekanizmaların zamana bağlı olarak aktivite gösterdiği belirlendi. NaF eklendikten sonraki 3. Saatten itibaren sitotoksik etki mekanizmalrının harekete geçtiği ve 12 ve 24. Saatlerde farklı mekanizmaların hücre ölümlerini hızlandırdığı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: NaF, böbrek, sitotoksisite, hücre kültürü

BöbrekDizi analizi-DNAHücre dizisi+4
Ferit Urut
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Gentamisinle oluşturulmuş nefrotoksisite üzerine ayrık otunun (Agropyrum repens), etkisi

Ayrık otu güçlü kökgövdeli çok yıllık bir bitkidir. Köksaplar uzun, çok dallı, sarımsı beyaz, sivri uçlu ve biraz etlidir. Ayrık otu çimeni diüretik ve antimikrobiyal etkileri nedeniyle enfeksiyonlar sırasında idrar yollarını temizlemek için kullanılır. Bu çalışmada ratlarda gentamisin ile oluşturulan nefrotoksisitede ayrık otunun muhtemel koruyucu veya tedavi edici etkileri araştırıldı. Çalışmada herbiri 10 rattan oluşan 4 grup oluşturuldu: Birinci grup, kontrol ratlar standart rat yemi ve su ile beslendi. İkinci grup (ayrık otu): Ratların içme sularına 7 gün boyunca 3 gr/L ayrık otu ilave edildi. Üçüncü grup (gentamisin); Ratlara gentamisin 80mg/kg/gün/i.p. olarak 7 gün verildi. Dördüncü grup (gentamisin + ayrık otu); Ratlara gentamisin 80mg/kg/gün/i.p. olarak verildi, içme sularına 7 gün boyunca 3 gr/L ayrık otu ilave edildi. Deneysel uygulamadan bir hafta sonra kan örnekleri alınıp serumları ayrıldı ve albümin, BUN, kreatinin, üre, GGT, ALP, Na, Cl ve K miktarları otoanalizörde tayin edildi. Sistatin C ise ELİSA ile ölçüldü. Serum BUN, kreatinin, üre, Na, K düzeyleri en yüksek gentamisin grubunda tespit edildi. Na, K ve Sistatin C düzeylerindeki düşüşte istatistiksel önem saptanamadı. Gentamisin uygulaması sonrası BUN, üre, kreatinin düzeylerindeki artış istatistiksel olarak önemliydi(p˂0,05). Gentamisinle beraber ayrık otu verilmesi BUN, üre, kreatinin düzeylerinin düşmesine sebep oldu. Gruplar arası farklılık istatistiksel önemli bulundu (p˂0,05). Gentamisin ile birlikte ayrık otu verilmesi Sistatin C düzeyini düşürmüş ve gruplar arası istatiksel önem saptanmıştır(p≤0,05). Albümin, Cl, GGT, ALP düzeylerinde gruplar arası farkta iststiksel önem saptanamadı(p˃0,05). Sonuç olarak gentamisinle oluşturulan nefrotoksisitede, ayrık otu verildiğinde serum parametrelerinde saptanan olumlu değişiklikler, ayrık otunun böbreği koruyucu etkisinin olduğunu ve nefrotoksik hasarı azalttığını göstermiş, çalışma süresinin kısa olmasına bağlı olarak ayrık otunun bazı parametreler üzerindeki olumlu etkisi tam olarak ortaya çıkmamış olabilir. Ancak bu kısa sürede bile saptanan değişimler ayrık otunun nefrotoksisiteyi tedavi etmede kullanılabileceğine ve uygulama süresini uzatmanın faydalı olabileceğine işaret etmektedir.

Ayrık otuBöbrekBöbrek hastalıkları+4
Bayram Yurtkulu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipervolemik kronik böbrek yetmezliği hastalarında troponin düzeyleri ve medikal diürez tedavisinin troponin düzeyi üzerine etkileri

Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) hastalarında, troponin değerleri klinik olarak akut koroner sendrom (AKS) dışı durumlarda da yüksek bulunabilmektedir. Son yapılan çalışmalar KBY hastalarında kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerlerinin miyokard hasarına işaret ettiğini göstermektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. KBY hastalarında troponin yüksekliği durumunda hastalık progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyebilecek invazif koroner anjiografik işlem kararı almadan önce AKS dışı troponin yüksekliği yapan durumların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu nedenle planladığımız çalışmada KBY hastalarında troponın I (cTnI) düzeyi ile hipervolemi arasında bir ilişkinin olup olmadığı ve troponın I değeri yüksek saptanan hastalarda medikal diürez ile volüm yükünün azaltılmasının troponin I üzerine etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Yaptığımız çalışmaya Aralık 2019- Mart 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine KBY tanılı olup hipervolemi nedeniyle başvurup yatışı yapılan 18-90 yaş arasındaki 40 hasta dahil edildi. KBY tanısı hastanın önceki kreatinin değerlerine ve renal USG bulgularına göre; hipervolemi ise klinik bulgular, fizik muayene ve görüntüleme yöntemleri göz önüne alınarak konuldu. Çalışmaya alınan tüm hastaların demografik verilerinin yanısıra detaylı anamnez bilgileri, KBY etiyolojisi, tansiyon, tedavi süresince aldığı çıkardığı takibi, tedavi sürecindeki kilo değişimleri, ekokardiyografi bulguları kaydedildi. Hastaların eGFR değerleri MDRD formülüne göre hesaplandı. Hipervolemiye yönelik yatış esnasında hastalara diüretik tedavisi (i.v furosemid) başlandı. Günlük takip edilen fizik muayene bulgularına göre ya diüretik infüzyon tedavisi yada bölünmüş dozlarda diüretik (i.v furosemid) tedavisi verildi. Tedavi yanıtının değerlendirilmesi açısından fizik muayene, aldığı çıkardığı takibi ve kilo takibi yapıldı. Kardiyolojik açıdan risk taşıyan bu hastalardan yatış esnasında troponin I değeri istendi. Yatıştaki troponin I değerleri yüksek olan hastaların (Akut Koroner Sendromu dışlamak amacıyla) troponin takiplerine devam edildi. Troponin takipleri ile AKS dışlanan hastaların yatış esnasındaki, 24. Saat ve 72. Saat troponin I düzeyleri kaydedildi. Tanı anında belirtilen yaş aralığında olmayanlar, KBY'nin tanı kriterlerini taşımayanlar, ABY hastaları, rutin diyaliz hastaları, gebeler, malignensi hastaları, yatış esnasında veya takipte Akut Koroner Sendrom(AKS) tespit edilen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Hasta grubumuzun yaş ortalması 67,97±11,178 saptandı. Çalışmamız 27 kadın( %67,5), 13 erkek (%32,5) hastadan oluşmakta olup, 16 hasta (%40) Evre 3, 14 hasta (%35) Evre 4, 10 hasta (%25) henüz diyalize girmeyen Evre 5 KBY olarak saptandı. KBY etyolojisine yönelik yapılan incelemede, hastaların 16'sının primeri DM (%40), 13'ünün HT (%32,5), 4 hastanın analjezik kullanımına bağlı (%10), 2'sinin glomerülonefrit (%5) ve 5 hastanın diğer sebeplere bağlı idi. Hastaların yatış anındaki troponin I değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p=0.000). Ayrıca yatış troponin I değerleri yüksek olan hastalarda, troponin değerleri medikal diürez tedavisi süresince farklı zaman noktalarında (yatış, 24. Saat ve 72. Saat) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma göstermiştir (p˂ 0.05). Yatış anındaki troponin I değerleri ile kardiyomegali varlığı, plevral efüzyon varlığı, pulmoner arter basıncı (PAB) yüksekliği, kilo değişimi, kilo değişim yüzdesi arasında anlamlı ilişki saptandı (p˂ 0.05). Sonuç: KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. Çalışmalarda cTnT artışı, sol ventrikül kitlesi ve kardiyovasküler konjesyon ile ilişkili bulunmuştur. Yüksek troponin seviyeleri aynı zamanda mikrovasküler lezyonlar, sessiz plak, rüptür veya subklinik miyokardiyal fibroz ve nekrozdan da kaynaklanabilir. Çalışmamızda KBY hastalarında hipervoleminin AKS dışı troponin düzeylerinde artışa neden olduğunu gösterdik. Medikal diürez tedavisi ile volüm uzaklaştırılan hastaların, yüksek troponin I değerlerinde düşme olduğunu kanıtladık. Troponin yüksekliği ile başvuran KBY hastalarında KBY'nin progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyecek invazif anjiografik işlem kararı almadan önce volüm durumunun da göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamızda kardiyomegali varlığı, LVH varlığı, plevral efüzyon varlığı, PAB yüksekliği, kilo kaybı değişimi ve kilo değişim yüzdesi ile yatış troponin I yüksekliği arasında anlamlı ilişki saptadık. Bu sonuçlara göre hastada volüm yükü arttıkça troponin değerlerinin yüksek tespit edilme olasılığının artacağını ve akut hipervoleminin uygun tedavisinin kronik hipervoleminin kardiyovasküler risklerinden korunmada önemli bir aşama olduğunu düşünmekteyiz. Bu durumun değerlendirilebilmesi için, daha çok sayıda hasta içeren gruplarla yapılacak yeni çalışmalar konunun açıklığa kavuşmasında yardımcı olacaktır. Sonuç olarak; kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerleri sürekli ve ya subklinik miyokard hasarına işaret etmektedir ve semptom olsun ya da olmasın morbidite ve mortalite artışı ile ilişkilidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+3
Ümit Yıldırım
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Böbrek görüntüleme amacıyla kullanılan teknesyum-99m (TC-99m) ve galyum-68 (GA-68) işaretli radyofarmasötiklerin etkinliklerinin karşılaştırılması

Biyokimyasal değişiklikler genelde hastalığın anatomik değişikliklerinden önce gerçekleştiğinden, bu değişikliklerin saptanmasında PET ve SPECT, klasik BT ve MR gibi anatomik tekniklere göre açık bir teşhis avantajına sahiptir. PET'in en güçlü yanları arasında hassasiyet, penetrasyonun sınırsız derinliği ve sayısal veri elde etme kabiliyeti bulunmaktadır. Nispeten pahalı bir tekniktir ve mekansal çözünürlüğü MR ile karşılaştırıldığında sınırlıdır, ancak spesifik moleküler hedefleri bağlamak için kullanılabilen görüntüleme ajanları türleri açısından son derece esnektir. PET taramaları daha yüksek sayım oranına sahiptir ve dolayısıyla daha az gürültüyü içeren görüntüler üretir. Buna ek olarak PET, SPECT görütüleme ile mümkün olmayan atenuasyon düzeltmesine olanak sağlar ve nicel veri elde edilir. Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin aksine, hem PET hem de SPECT, küçük miktarda görüntüleme ajanı (nanogram ila miligram aralığı) gerektirir. Hem PET hem de SPECT klinik olarak ve araştırma amaçlı çok çeşitli biyolojik süreçleri ve hastalık durumlarını görüntülemek için kullanılmaktadır. Nükleer Tıp görüntüleme teknikleri kullanılarak yapılan böbrek görüntüleme, çeşitli böbrek hastalıklarında hastalıkların teşhisi ve tedavinin değerlendirilmesinde önemli fonksiyonel veriler sağlamaktadır. EDTA, DTPA gibi fizyolojik olarak stabil metal şelatları glomerüler filtrasyonla atılmaktadır ve glomerüler filtrasyonu ve oranını değerlendirmek için çeşitli radyoizotoplarla işaretlenmektedirler. Bu bilgilerden yola çıkarak, çalışmamızda böbrek görüntüleme amacıyla EDTA ve DTPA, Ga-68 ve Tc-99m ile radyoaktif olarak işaretlenmiştir. Ardından radyokimyasal saflıklarını ve optimum işaretleme koşullarının belirlemek amacıyla işaretlenen bileşikler radyoTLC ve radyoHPLC yöntemleri ile kontrol edilmiştir. İşaretlenen bileşiklerin stabilitesi, in vitro olarak incelenmiştir. ve bu bileşiklerin farmakopenin önerdiği limitlere göre (>95%) kilinikte kullanmaya uygun olduğu gösterilmiştir. Tc-99m işaretli EDTA ve DTPA ve Ga-68 işaretli EDTA ve DTPA farelerin kuyruk venlerinden i.v. yoldan enjekte edilerek, farelerin statik ve dinamik görüntüleri alınmıştır. Kırmızı kan hücrelerine bağlanma çalışmalarında Ga-68 işaretli bileşiklerin düşük miktarda kırmızı kan hücrelerine bağlandığı görülmüştür ayrıca in vivo PET görüntüleme çalışmaları sonucunda Ga-68 işaretli bileşiklerin böbrek tutulumları yüksek olduğu görülmüştür.

BöbrekGalyumGörüntüleme teknikleri+4
Atıyyeh Molaei
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Renal transplantasyon hastalarında immunsupresif tedavinin takibi ve tedaviye uyuncun iyileştirilmesi

Renal transplantasyon; daha düşük maliyet, daha yüksek mesleki rehabilitasyon, daha iyi yaşam kalitesi ve diyalize kıyasla daha uzun sağ kalım sağlamasıyla son dönem böbrek hastalığı için en iyi tedavi seçeneğidir. Ancak renal transplantasyon hastaları, ilaç tedavisine yüksek oranda uyunçsuzluk gösterirler. Çok az girişimsel çalışma, ilaç uyuncunu artırmayı amaçlayan yaklaşımları içermektedir. Bu çalışmanın amacı, klinik eczacının davranışsal ve eğitim stratejisinin böbrek nakli hastalarının tedaviye uyunç üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yeni renal tranplantasyon hastaları (n = 62) iki gruba ayrılmıştır: kontrol grubu (n = 31; rutin nakil eğitimi) ve eğitim grubu (n = 31; rutin nakil eğitimi artı klinik eczacı eğitimi). Üç ay sonra İmmunsupresif Tedaviye Uyunç Ölçeği (İTUÖ) 1., 2. sorularına verilen yanıtların ve toplam ortanca İTUÖ skorunun eğitim grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla; p=0,006, p<0,001 ve p<0,001). Ortalama takrolimus kan düzeyi eğitim grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,001). Üç ay sonra takrolimus kan düzeyi eğitim grubunda %20 artarken kontrol grubunda %24 azalmıştır. Laboratuvar bulgularında (örneğin böbrek fonksiyonu), hastaneye başvuru sayısı, akut organ reddi, yeni başlayan hipertansiyon varlığı ve yeni başlayan diyabet varlığı sayısında anlamlı fark saptanmamıştır. Bir yıldan fazla süredir nakil olan hastaların (n=175), klinik eczacının eğitimi öncesi ve sonrası olmak üzere karşılaştırması yapılmıştır. Üç ay sonra İTUÖ 1., 2., 4. sorularına verilen yanıtların ve toplam ortanca İTUÖ skorunun eğitim sonrası daha yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla; p<0,001, p<0,001, p=0,025 ve p<0,001). Ortalama takrolimus ve siklosporin kan düzeyinin eğitim sonrasında daha yüksek konsantrasyonlara ulaştığı tespit edilmiştir (p<0,001). Eğitim sonrası takrolimus ve siklosporin kan düzeylerinde sırasıyla %33,33 ve %100 artış görülmüştür. İkinci görüşmede yeni ve eski immunsupresif ilaç dozlarının kan düzeyine göre düzenlenmesi sonucunda günlük takrolimus, siklosporin ve toplam immunsupresif ilaç (takrolimus artı siklosporin) maliyetlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma sağlanmıştır (p<0,001). Ayrıca kreatinin (p<0,001), kan üre nitrojen (p=0,034), ürik asit (p=0,035) ve hemoglobin (p=0,028) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme sağlanmıştır. Hastalara uygulanan 26 soruluk ankete verilen yanıtlar değerlendirildiğinde klinik eczacının, yeni ve bir yıldan fazla süredir nakil olan hastalarda nakil sonrası ne yapılması gerektiği konusunda hastanın farkındalığına (sırasıyla 4 ve 12 soruda) anlamlı katkıda bulunduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu tez çalışmasında, renal transplantasyon hastalarının immunsupresif ilaçlar hakkındaki algılarına ve bilgilerine yönelik klinik eczacının davranış ve eğitim stratejisinin bir sonucu olarak immunsupresif tedaviye uyunç önemli ölçüde artmış ve bunun sonucu olarak da tedavi sonuçlarında ve maliyetinde iyileşmeler görülmüştür.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+5
Kamer Tecen Yücel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalarında asemptomatik hiperürisemi yönetimi ve ilaç-ilaç etkileşimlerinin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı (KBH) gözlenme sıklığı hızla artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, KBH olan hastalarda asemptomatik hiperürisemi yönetiminin ve hastaların ilaçları arasındaki ilaç-ilaç etkileşimlerinin incelenmesidir. Ayrıca çalışma kapsamında, klinik eczacının tedavi sürecine katılımı ile KBH hastalarının progresyon riskinin belirlenmesi ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Bilim Dalı polikliniğinde prospektif, kesitsel (Ocak 2021 – Ekim 2021) olarak yürütülmüştür. Çalışmaya 91 hasta dahil edilmiştir. Asemptomatik hiperürisemi gözlenen hastalarda ürik asit düzeyi ortalama (± standart sapma) 9,11 (±1,41) mg/dl olduğunda ilaç tedavisine başlandığı gözlenmiştir. Tedavi için tercih edilen ilaç genellikle allopurinol olup ortalama 171,91 (± 53,3) mg/gün dozda kullanılmıştır. En sık karşılaşılan yan etki gastrointestinal şikayetler (advers etki tarifleyen hastaların %53,13'ünde) olarak saptanmıştır. Hastaların yaşam kalitesi alanlarında en düşük ortalama 55,9 (±22,34) ile bedensel alan olarak saptanmıştır. Beş yıl içerisinde böbrek yetmezliği gelişme riski hastaların %41,9'unun düşük; %18,9'unun orta; %39,2'sinin ise yüksek riskli olarak saptanmıştır. İlaç etkileşimleri Drugs.com, Lexicomp ve Stockley's Interaction Checker veri tabanları kullanılarak değerlendirildiğinde, 83 (%91,21) hastada potansiyel ilaç-ilaç etkileşimi (pİİE) saptanmıştır. Klinisyenler arasında asemptomatik hiperürisemi yönetiminde de farklı yaklaşımlar olduğu tespit edilmiştir. Genel olarak, polifarmasi görülme sıklığı fazla olan bu hastalarda potansiyel ilaç etkileşimleri değerlendirilmeli ve multidisipliner bir yaklaşımla tedavi süreci yönetilerek hastalık progresyon riski azaltılmalı ve hastanın yaşam kalitesi artırılmalıdır.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
Melek Kurtaran
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon öncesinde bakılan anti-HLA antikor düzeylerinin greft sağkalımına etkisi

Anti-HLA antikorların renal transplantasyondaki önemi her geçen gün artmaktadır. Antikor saptama yöntemlerinde zaman içerisinde yaşanan gelişmeler, transplantasyon başarısızlığına neden olan bu problemin tanınmasına yol açmıştır. Tek antijen boncuk yönteminin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte tespit edilen antikorların çeşitleri artmış ve daha düşük düzeyde antikorların saptanması mümkün hale gelmiştir. Yapılan çalışmalar anti-HLA antikor MFI düzeyi yüksek olan hastalarda rejeksiyon riskinin arttığını göstermiştir. Fakat MFI düzeyi düşük olan antikorların klinik önemi hala aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, Hacettepe Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda renal transplantasyon yapılan hastaların, renal transplantasyon öncesinde tek antijen boncuk yöntemiyle saptanan düşük düzeyli antikorları dahil bütün anti-HLA antikorlarının türünün ve düzeyinin renal greft sağkalımına etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 2016-2020 yılları arasında renal transplantasyon yapılan toplam 140 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda pretransplant dönemde bakılan DSA sayısı, sınıf II DSA MFI düzeylerinin toplamı ve tüm antikorlar içinde en yüksek MFI değerinde artış ile toplam rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bununla birlikte DSA sayısı, en yüksek DSA MFI değeri ve DSA MFI değerlerinin toplamındaki artışın hücresel rejeksiyon gelişmesi açısından anlamlı olduğu saptanmıştır. (p<0,05) Bizim çalışmamızda DSA ve non-DSA sayıları ve antikor MFI toplamları ile humoral rejeksiyon gelişimi arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. Sonuç olarak pretransplant dönemde bakılan DSA sayısının fazla olması ve ayrıca sınıf II DSA MFI toplamının yüksek olması rejeksiyon gelişimi için risk faktörü olabilir. Ayrıca DSA sayıları, non DSA ve class II DSA MFI toplamları hücresel rejeksiyonu öngörmek açısından yol gösterici olabilir.

AntikorlarBöbrekBöbrek hastalıkları+3
Feride Özkara
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Diyetle alınan doymuş yağ asitleri veya fruktozun böbrek ve kalpte bazı PRO-inflamatuar sitokinler üzerine etkisi

Son yıllarda, diyetle tüketimi artan fruktoz ve doymuş yağ asitlerinin, kan ve dokularda pro-inflamatuar yanıt sürecini aktive ederek kronik hastalıkların etiyolojisinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, doymuş yağ asitleri veya fruktozu yüksek içeren diyetin farelerin plazma ile kalp ve böbrek gibi bazı organlarda pro-inflamatuar sitokin düzeyleri üzerine olası etkilerinin incelenmesidir. Dokuların elde edildiği bir önceki çalışmada C57BL/6 tipi fareler (n=40, 8 haftalık) 2 haftalık standardizasyon sürecinin ardından 4 farklı gruba ayrılarak; izokalorik standart yem (kontrol), tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozu (FRU) yüksek içeren diyetler ile ad libitum 15 hafta süresince beslenmiştir. Diyet dönemi sonunda ötenazi yapılan farelerin kan ve dokuları izole edilerek deney sonlandırılmıştır. Diyet müdahalesi döneminde en yüksek yem tüketimi FRU grubunda saptanmıştır (p<0,05). Diyet müdahalesi döneminde grupların yüksek enerji alımlarına (p<0,001) paralel olarak ortalama ağırlık kazanımlarındaki değişim de kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Plazma tümör nekrozis faktör (TNF) ve interlökin (IL)-6 düzeyleri SFA veya FRU gruplarında diğer gruplara kıyasla daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Plazma monosit kemoatraktan protein-1 (MCP-1) düzeyleri, FRU grubunda kontrol ve MUFA gruplarına kıyasla daha yüksek saptanırken (p<0,001), SFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Plazma IL-10 konsantrasyonları, SFA (p<0,05) ve FRU gruplarında, kontrol ve MUFA gruplarına göre daha düşük saptanmıştır. Plazma interferon-γ (IFN-γ) ve IL-12p70 düzeyleri gruplar arasında farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Western-blot bulgularına göre, SFA ve FRU gruplarında böbrek ve kalp dokularının TNF-α, IL-1β ve IL-6 ekspresyon düzeylerinin artış gösterdiği saptanmıştır. Sonuçlar; diyetle fruktoz veya doymuş yağ asitlerinin yüksek alımının, kan ve dokularda aktive ettiği pro-inflamatuar yanıt süreçleri göz önüne alınarak, kronik hastalıklar için bir risk faktörü olabileceğini ve bu nedenle tüketiminin sınırlanması gerektiğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, doymuş yağ asitleri, fruktoz, kalp, böbrek

BöbrekDiyetFruktoz+4
Mahmut Bodur
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuk hastalarda renal komplikasyonların ve hipertansiyon sıklığının belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı çocukluk çağında hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası renal komplikasyonların, hipertansiyonun sıklığını belirlemek ve risk faktörlerini araştırmaktır. Allojenik (n=165) ve otolog (n=2) nakil yapılan 167 hasta incelendi. Nakil sonrası 28 hastada (%16,8) hemorajik sistit (HS) geliştiği görüldü. Büyük yaşta HKHN yapılan ve viral enfeksiyon geçirenlerin daha sık HS geçirdiği gözlendi. Ayrıca malign tanı grubunda olanların, nakil sonrası venookluzif hastalık (VOH) veya viral enfeksiyon geçirenlerin pRIFLE kriterine göre daha sık akut böbrek hasarı (ABH) geçirdiği gözlendi. Son vizitte muayene edilen 72 hasta (41 erkek, 31 kız) geç dönem renal komplikasyon ve hipertansiyon yönünden incelendi. Hastalara ofis kan basıncı (KB) ölçümü ve ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu (AKBM) yapıldı. Ambulatuar KB ölçümleri yaş, cinsiyet ve boya göre en küçük medyan kareler (LMS) yöntemi kullanılarak standardize edildi. Amerikan Pediatri Akademisi'nin (APA) rehberine göre ofis KB'si normal olan 12 hastanın (%19,7) sekizinin AKBM'ye göre prehipertansiyon, dördünün hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'nin (ESH) rehberine göre ofis KB'si normal olan 15 hastanın (%23,4) onunun AKBM'ye göre prehipertansiyon, beşinin hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Son vizitte kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalar incelendiğinde hematopoetik kök hücre kaynağı kemik iliği ile beraber kordon kanı, periferik kök hücre olan, doku uyumu tam olmayan ve kronik GVHH olanların daha sık KBH geliştirdiği gözlendi. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Sonuç olarak HKHN yapılan çocuk hastalar renal hasar ve HT gelişimi için riskli bireyler olması nedeni ile nakil ünitesi ile beraber çocuk nefroloji bilim dalı tarafından düzenli olarak takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hematopoetik kök hücre nakli, hipertansiyon, ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu

BöbrekHematopoetik kök hücre transplantasyonuHematopoetik kök hücreler+5
Anar Gurbanov
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı böbrek vericilerinde böbrek hacmi, serum ve idrar uromodulin düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi

Uromodulin nefron kütlesinin ve tübüler fonksiyonun bir belirteci olarak bilinmektedir. Çalışmamızda canlı böbrek vericilerinde kalan böbreğin hacmi, serum uromodulin (Sumod) ve idrar uromodulin (Uumod) düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 100 canlı böbrek vericisi (Yaş ortalaması 52.46±10.38, 65 kadın) dahil edildi. Böbrek hacimleri nefrektomi öncesi çekilen abdomen bilgisayarlı tomografiler ve son poliklinik kontrolü sırasında yapılan abdomen manyetik rezonans görüntülemeler kullanılarak hesaplandı. Kan ve idrar uromodulin düzeyleri uromodulin insan ELISA kiti (Brno, Çekya; RD191163200R) ile ölçüldü. Ortalama izlem süresi 63.23±56.82 aydı. İzlem süresi boyunca 16 hastada kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişti. Sumod ile glomeruler filtrasyon hızı (GFH) (r=0.29, P=0.006), kreatinin (r=-0.25, P=0.02) ve yaş (r=-0.36, P<0.001) arasında korelasyon bulundu. KBH gelişen 16 hastanın Sumod ortalaması gelişmeyenlere göre düşüktü (78.12±34.19 karşı 94.03±32.55 ng/ml, P=0.047). KBH hastalarında Uumod ile GFH arasında güçlü bir ilişki mevcuttu (r=0.64, P=0.007). Uumod'un izlem süresiyle paralel olarak değiştiği saptandı (r=0.28, P=0.006). Uumod ile proteinüri farkı arasında ilişki gösterildi (r=-0.32, P=0.002). Nefrektomi sonrası kalan böbreğin hacminin %22 arttığı tespit edildi. Hacimdeki artış, GFH (r=0.34, P=0.001) ve izlem süresiyle (r=0.37, P<0.001) koreleydi. Sumod, Uumod ve kalan böbreğin hacmi arasında ilişki bulunamadı. Çalışmamız canlı böbrek vericilerinde Sumod, Uumod ve kalan böbrek hacminin böbrek fonksiyonuyla ilişkili olduğunu, KBH gelişen vericilerde böbrek fonksiyonlarını Uumod'un daha iyi yansıttığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Uromodulin, Tamm-Horsfall proteini, böbrek hacmi, canlı böbrek vericisi, böbrek nakli

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek fonksiyon testleri+7
Arda Erdut
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakilli hastalarda sitomegalovirus (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi, uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisi

Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklara bağlı olarak nefronların ilerleyici ve düzelmesi mümkün olmayan kaybı ile karakterize bir sendromdur. KBY'de glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın 15 ml/dk/1.73 m2 nin altında olması son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olarak adlandırılır. SDBY'de hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri periton diyalizi, hemodiyaliz ve böbrek naklini içeren renal replasman tedavilerinden biriyle mümkün olur. Böbrek transplantasyonu SDBY'nin en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde etkin immünsupresif ilaçların kullanıma girmesine rağmen, böbrek nakli, greft fonksiyonunun geri dönüşümsüz kaybı ile sonuçlanabilen pek çok komplikasyonla ilişkilidir. Greft kaybının en sık rastlanan nedenleri ölüm ve kronik rejeksiyondur. Ülkemizde Türk Nefroloji Derneği'nin yayınladığı 2013 yılı diyaliz ve transplantasyon kayıtlarında, infeksiyonların en önemli ölüm nedeni olduğu (%51,4) saptanmıştır. Tüm solid organ nakli alıcılarında en sık görülen viral infeksiyon etkeni sitomegalovirüs (CMV)'dir . Böbrek nakli sonrası; uygulanan immünsupresif ilaçlar, indüksiyon veya rejeksiyon tedavisi için antilenfosit antikorların kullanımı, yaş, eşlik eden hastalıklar ve nötropeni varlığı, CMV infeksiyonu için risk faktörleridir. Renal transplant alıcılarında CMV infeksiyonu/hastalığı akut rejeksiyona, greft disfonksiyonuna, oportünistik infeksiyonlara ve malignitelere neden olabilir. Ayrıca CMV kardiyovasküler hastalık ve kronik greft rejeksiyonu ile ilişkilidir. Günümüzde tüm böbrek nakli alı¬cılarında (negatif CMV serolojisine sahip alıcı ve vericiler dışında) nakilden sonraki en az 3 ay boyunca ve T hücre eksiltici antikor tedavisi sonrasında 6 hafta boyunca CMV infeksiyonu için oral gansik¬lovir veya valgansiklovir ile kemoprofilaksi yapılması önerilmek¬tedir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde böbrek nakli yapılmış hastalarda sitomegalovirüs (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+7
Orhan Kır
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanede yatan erişkin hastalarda gelişen akut böbrek yetmezliği insidansı.

Giriş: Akut böbrek yetmezliği (Acute Kidney Injury, AKI) oldukça sık görülen önemli bir klinik problemdir. Hospitalize edilen hastaların %5-7 sinde, yoğun bakım ünitelerine yatırılan hastaların %25-30 unda bu tablo görülür.Amaç: Bu çalışmada İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Florence Nightingale Hastanesi Araştırma ve Uygulama Merkezinde (Avrupa FN) yatarak tedavi edilmiş erişkin hastalarda, hastane kaynaklı akut böbrek yetmezliği (H-AKI) sıklığını (insidensini) saptamak, akut böbrek yetmezliğinin etiyolojisi, klinik özellikleri, prognozu ve komplikasyonlarını ortaya koymak amaçlanmıştır.Yöntem ve Olgular: Bu çalışma 1 Eylül 2009-1 Eylül 2010 tarihleri arasında Avrupa FN hastanesine protokol numarası alarak yatan hastaların dosyalarının incelendiği bir gözlem çalışması şeklinde düzenlenmiştir. Avrupa FN hastanesine yatan her hasta çalışmaya alınmış, ancak 18 yaş altında olanlar, 48 saatten daha kısa süre yatanlar, normal doğum için başvurmuş komplikasyonu olmayan gebeler, terminal dönem ve çoklu organ yetmezliği tablosunda yatırılmış olanlar, hâlihazırda akut böbrek yetmezliği ile yatırılmış olanlar ve 48 saatten uzun yatırılsa da yattığı süre içerisinde biyokimyasal analizi yapılmayanlar çalışma dışında bırakılmıştır. AKI tanımlaması için RIFLE kreatinin kriterleri kullanıldı.Bulgular: Avrupa FN hastanesinde H-AKI insidansı %7,5 bulundu. Hastaların %52,3 ü kadın, %47,7 si erkekti ve %50 si 70 yaş ve üzerindeydi. AKI nedenlerine bakıldığında %42,9 unda prerenal , %28,6 sında interensek renal, %21,1 inde çoklu etyolojiler saptandı. Akut böbrek hasarı saptanan hastalarda mortalite %23 bulundu. En sık ölüm nedeninin sepsis olduğu ve mortalite ile aralarında anlamlı bir korelasyon olduğu saptandı. Ölen ve ölmeyenler arasında düşük kan basıncının mortaliteyi arttırdığı görüldü.Sonuç: Sonuç olarak, hastanemizde hastaneden kazanılmış akut böbrek yetmezliği sıklığı kabul edilebilir ölçütlerde olmakla birlikte özellikle yaşlı hastaların yönetiminin daha iyi yapılmasıyla sıklığının azaltılması ve bu grup hastalarda böbrek fonksiyonlarının daha yakından takibi ile zedelenmenin erken döneminde yakalanması mümkün görünmektedir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-akut+4
Necla Demir
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen hastalarda akut böbrek hasarının erken dönemde belirlenmesinde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin'in değeri

Akut böbrek hasarı (AKI) kardiyopulmoner bypass cerrahisi sonrası sık görülür ve prognozu kötüdür. Tanıda gecikilmesi morbidite ve mortaliteyi artırır. AKI tanısı, art arda yapılan kreatinin ölçümlerinde önemli yükselme ile konulur. Serum kreatinin ölçümleri, böbrek fonksiyon bozukluğunun erken döneminde güvenilir değildir. Zamanında önlem alınarak AKI? nın ilerlemesinin engellenmesi ancak etkili belirteçler sayesinde ?erken tanı? konulmasıyla mümkün olur. Nötrofil jelatinaz ilişkili Lipokalin (Neutrophil gelatinase-associated lipocalin =NGAL) AKI tanısında güçlü bir belirteçtir. NGAL normalde düşük konsantrasyonlarda salınırken epitel hücresi hasarında salınımı önemli ölçüde artar. İdrar NGAL düzeyi, AKI tanısının konulmasında mükemmel bir değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı; kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen böbrek hasarının saptanmasında ve şiddetinin derecelendirilmesinde serum kreatinin düzeyine kıyasla idrar NGAL düzeylerinin önemini göstermek ve böbrek hasarı tanısında uygun cutoff değerlerini saptamaktır.

BöbrekBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-akut+4
Muhammed Bayram
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

A-V fistülü olan hastaların klinik takiplerinin değerlendirilmesi

Materyal ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi İstanbul Şişli FNH'de böbrek nakli öncesi diyalize girmek için A-V fistül açılan, nakil sonrası sonrası fistülleri çalışan hastalar oluşturmaktadır. Yürütülen çalışmaya 22-65 yaş arası (ortalama=41,29±10,63 yıl) böbrek nakli yapılmış olan 100 kişi katılmıştır. Verilerin analizi için sosyal bilimlerde sıkça kullanılan SPSS.21 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada yer alan sosyodemografik bilgiler için frekans ve betimleyici istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler içi farklılığı bulmak için ki-kare homojenlik ve kategorik değişkenler arası farklılığın tespiti için ki-kare bağımsızlık analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda fistüllerin böbrek nakli sonrasında için yaşadıkları problemler arası farklılık görülmüştür. Kadın hastalar daha çok fistülün görüntüsünden rahatsız oldukları için kapatılmasını istemişlerdir. Fistül takılan hasta grubunda 22-40 yaş arası ve düşük eğitim seviyesi için günlük aktiviteleri daha çok etkilediği görülmüştür. Nakil sonrası fistülünün kapatılmasını en çok isteyen hastalar 22-40 yaş arası hastalar ve fistülü sol kolunda bulunan hastalardır. Fistülü sol kolunda bulunan bireylerin daha çok kalp problemi yaşadıkları görülmüştür. BUN ve KREATİN değerlerinin fistülün kapatılmasını isteme veya istememe durumunda istatistiksel fark bulunmamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular %95 güven aralığında ve p=0,05 anlamlılık düzeyinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Hemodiyaliz, Fistül, Böbrek Nakli, Hasta

Arteriovenöz fistülBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+6
Rukiye Erdoğan
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nutcracker (fındıkkıran) sendromu tanısı alan çocuklarda demografik, klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Nutcracker sendromu (NCS), sol renal venin (SRV) aort ve superior mezenterik arter (SMA) arasında sıkışması olarak tanımlanmakta ve çeşitli semptomlarla ortaya çıkmaktadır. Pediatrik hastalarda tanı kriterleri, tedavi seçenekleri hakkında yetersiz bilgi ve hastalığın doğal seyri ile ilgili belirsizlik bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı NCS tanısı ile takip edilen çocuk hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik özelliklerini ve izlem sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak incelendi ve demografik özellikleri, başvuru yakınmaları, laboratuvar sonuçları, eşlik eden hastalıkları ve radyolojik bulguları kaydedildi. Bulgular: Son 10 yılda ortalama 31,11±26,89 ay takip edilen 133 NCS tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 12,10±2,90 yıl olup, %68,4'ü kız, %31,6'sı erkekti. Başvuru anında VKİ persentilinin olguların %36'sında ˂5 olduğu görüldü. Tanı anında hastaların %23,3'ünde sol yan ve/veya karın ağrısı, %6,9'unda makroskopik hematüri ve %2,3'ünde sol taraflı varikosel olduğu belirlendi. En sık görülen laboratuvar bulguları nefritik düzeyde proteinüri (%96,9) ve mikroskobik hematüri (%19,5) olarak saptandı. Tüm hastalara SRV doppler ultrasonografisi (DUS) ile tanı konuldu. SRV'nin hiler bölümünün çapının aortomezenterik çapına ortalama oranı sırasıyla yatar ve dik pozisyonda 5,32±3,19 ve 9,13±9,73; SRV'nin iki bölge arasındaki pik akım (PA) hızı ortalama oranı sırasıyla 4,94±2,50 ve 8,63±4,04 bulundu. Ayakta ölçülen SMA açısı, çap ve PA hızı oranları yatar pozisyondaki değerlerden istatistiksel anlamlı olacak şekilde farklı bulundu. Dik pozisyonda görüntülendiğinde SRV'nin kompresyon belirtilerinin daha belirgin olduğu görüldü. Semptomatik olan ve olmayan hastaların başvuru anında DUS değerleri arasında fark saptanmadı (p>0,05). Tüm hastalar konservatif olarak takip edildi ve izlem sonunda 114 hastanın 51'inde (%44,7) hematüri ve/veya proteinüri bulgularının tamamen düzeldiği görüldü. 53 hastaya ilk DUS yapıldıktan sonra ortalama 40±21,5 ay sonra kontrol DUS incelemesi yapıldı. Ayakta yapılan incelemelerde; hastaların takip SRV hiler/AM çap ve PA hızı oranı değerleri başlangıca göre daha düşük saptandı. Son değerlendirmede 15 hastada radyolojik düzelme kaydedildi ve bu hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının tamamen iyileştiği belirlendi. Sonuç: Açıklanamayan proteinüri ve/veya hematüri varlığında, özellikle ergenlik döneminde ve zayıf çocuklarda NCS tanısı mutlaka akla gelmelidir. DUS invazif olmaması nedeniyle ilk tanı testi olarak kullanılmalıdır. İzlemde hastaların büyük bölümünde yakınmalar geçmiş; yaklaşık yarısında laboratuvar bulguları düzelmiş ve DUS bulgularında iyileşme görülmüştür. Sonuçlarımız, çocuklarda birinci basamak tedavi yaklaşımı olarak konservatif yönetimi desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Nutcracker sendromu, hematüri, proteinüri, renal doppler ultrasonografi

BöbrekDemografiHematüri+4
Iryna Akdemir
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek parankim sertliğinin "shear wave" us elastografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Kronik böbrek hastalığı olanlarda hastalığın ciddiyetinin değerlendirilmesinde, "Shear Wave" Elastografi(SWE) tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerlerinin, klinik ve laboratuvar bulgular ile uyumunu ve tanıya katkısını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Aralık 2020-Kasım 2022 tarihleri arasında bölümümüzde abdomen, renal ya da üriner Ultrasonografi(US) incelemesi yapılan; klinik, laboratuvar veya histopatolojik olarak ispatlanmış kronik böbrek parankim hastalığı(KBH) bulunan 50 hasta değerlendirilmiştir. Uygun olmayan ölçümler nedeniyle 9 hasta çalışma dışı bırakılmış ve toplam 41 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubumuzu ise, laboratuvar ya da görüntüleme ile ispatlanmış herhangi bir böbrek hastalığı olmayan ve başka nedenlerle kliniğimizde US randevusu bulunan, 18 yaş üstü 40 hasta oluşturmaktadır. Sonografik incelemelerin ve SWE ölçümlerinin tamamı aynı radyolog tarafından yapılmıştır. Her hastada böbrek boyutları, ortalama parankim kalınlığı ve parankim ekosu değerlendirildikten sonra SWE yöntemi ile hastaların renal parankimal sertlikleri ölçülmüştür. Bu amaçla her bir böbreğin alt polü, orta kesim ve üst polüne, renal piramidlere paralel olarak yerleştirilen yerleştirilen ROI ile her bölge için en az iki adet toplamda her böbrek için en az 6 ölçüm yapılarak kPa cinsinden ortalama değer belirlenmiştir. Hastalardaki KBH varlığını ve ciddiyetini belirleyebilmek amacıyla, hastane elektronik arşiv sisteminden böbrek fonksiyonu hakkında bilgi veren(serum üre, kreatinin ve glomerular filtrasyon hızı(GFR)) ve US inceleme tarihine en yakın zamanda alınmış kan tetkik sonuçları kaydedilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, SWE'de ölçülen böbrek parankim sertlik değerleri ile hastalık tanısında ve evrelemesinde kullanılan laboratuvar verileri arasında korelasyon olup olmadığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizlerde Spearman korelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan ve uygun ölçüm gerçekleştirilen 41 hastanın 24'ü(%58,5) kadın, 17'si(%42,5) erkektir. Hastaların yaşı 18 ile 83 arasında olup yaş ortalaması 66'dır. Kronik böbrek hastalığı hastalığı etiyolojisinde en sık karşılaşılan sebepler hipertansiyon ve diyabetes mellitustur. KBH tanılı hastalarda kontrol grubuna göre parankim sertlik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır(sırasıyla 15.6 kPa-5.5 kPa)(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile serum üre ve kreatinin değerleri arasında pozitif, Glomerüler Filtrasyon Hızı ile arasında negatif yönde, istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile hasta yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır(p>0,05). Ayrıca hasta ve kontrol gruplarında yapılan analizlerde cinsiyet ile renal parankimal sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır(p>0,05). Sonuç: US, iyonizan radyasyon içermeyen, hızlı, kullanımı kolay, noninvaziv ve portatif bir görüntüleme yöntemidir. SWE ise, karaciğer başta olmak üzere birçok parankimal organda fibrozisi gösteren, etkin bir noninvaziv görüntüleme yöntemi olup KBH'da SWE tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerleri, böbrek fonksiyonunun ve hastalık ciddiyetinin değerlendirilmesinde faydalı olabilir. Tekrarlayan ölçümlere olanak sağlayan bu yöntemin KBH'da kullanımının yaygınlaştırılması, teknik iyileştirmeler ile ölçümlerin standardize edilmesi ve referans değerlerin tanımlanmasıyla bu hastalarda tanı ve takibin önemli bir parçası haline geleceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Sonoelastografi, Kronik Böbrek Hastalığı

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+2
Sezer Kula
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal solid kitlelerin bilgisayarlı tomografide histogram analizi ile değerlendirilmesi

Bu retrospektif çalışmanın amacı renal solid lezyonların tanısında ve ayrımında bilgisayarlı tomografi histogram analizinin (BTHA) rolünü araştırmaktır. Çalışmaya yerel etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2010-Ocak 2021 tarihleri arasında, hastanemizde kontrastlı batın BT çekimi bulunan ve yapılan değerlendirmede böbrekte yer kaplayan solid lezyonu bulunan 125 olgu dahil edilmiştir. Dahil edilen olgular iş istasyonu üzerinde değerlendirildi. Primer lezyonun değerlendirilmesinde kistik komponentler, nekroz alanları, kalsifikasyon ve kitle içi büyük besleyici damarlar dahil edilmedi. Histogram analizi için ilgi alanı, el ile çizim aracı kullanılarak yağ ve kistik komponentin en az olduğu solid kesime yerleştirildi. İlgi alanı içerisindeki her pikselin HU değeri XML (eXtensible Markum Language) dosya formatı olarak aktarıldı. MATLAB versiyon 2009b yazılımı (MATrix LABoratory, Mathworks Inc, ABD) kullanılarak XML dosyaları üzerinden histogram analizi hesaplandı. Histogram analizinde dahil edilen parametreler; piksel, mean, standart deviasyon, minimum, maksimum, varyans, entropi, size %L, size %U, size %M, kurtozis, skewness, uniformity, percent01, percent03, percent05, percent10, percent25, percent75, percent90, percent95, percent 97 ve percent99'dur. Normal dağılım gösteren veriler Student T ve ANOVA ile normal dağılım göstermeyen veriler ise Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile karşılaştırıldı. Verilerin normal dağılım uygunluğu ''Kolmogorov-Smirov Testi'' ile değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda histogram analizi ile elde edilen çeşitli parametrelerden mean, median, tekdüzelik ve çarpıklık değerlerinin bu ayrıma katkıda bulunabileceği yönünde veriler elde edildi. ROC analizi sonucu en yüksek duyarlık ve özgüllük, mean değerinde saptandı. Benign lezyonlardaki mean değeri 14,10 ± 50,04, malign lezyonlardaki mean değeri 68,65 ± 46,65 (p<0,001) olarak saptadık. Mean değeri kesme değeri 53,381 olarak seçildiğinde benign–malign lezyon ayrımındaki sensitivite %78, spesifite ise %79 olarak hesaplandı. Histogram analizi parametrelerinden biri olarak kullandığımız tekdüzelik ROİ ile ölçüm yaptığımız alandaki homojenliği gösterir. Çalışmamızda benign lezyonlarda tekdüzelik değeri 0,2071 ± 0,1188, malign lezyonlarda ise 0,1184 ± 0,081 olarak saptandı. Tekdüzelik kesme değeri 0,169 olarak alındığında benign-malign lezyon ayrımındaki sensitivite %71, spesifite ise %69 olarak hesaplandı. Sonuç olarak renal kitle lezyonlarında BT histogram kullanımı lezyon karakterizasyonunda ve tümör tipleri ayrımında umut vaat etmekte olup, geniş ölçeklerde kullanım ve standardizasyon için daha fazla hasta gruplarının dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler; Böbrek Hücreli Karsinom, Anjiyomiyolipom, Onkositom, Bilgisayarlı Tomografi Histogram Analizi

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmları+4
Burak Sarılar
Pamukkale University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda streptozosin ile oluşturulan diyabette probiyotiklerin böbrek dokusundaki etkilerinin araştırılması

Toplumda görülme sıklığı giderek artan ve önemli bir halk sağlığı sorunu olan diyabet tüm dokularda olduğu gibi böbrek dokusunda da hasara sebebiyet veren endokrin, metabolik bir hastalıktır. Probiyotiklerin yeterli miktarlarda alındığında sağlığa olan faydalarından dolayı hastalıkların tedavisi ve önlenmesinde etkili olabilecekleri düşünülmektedir. Bizim çalışmamızda da diyabet hastalığında probiyotiklerin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 34 adet Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanılmış ve gruplar grup K, grup P, grup Dm, grup DmP ve grup PDm olmak üzere 5'e ayrılmıştır. Grup K' ya ait sıçanlara 8 hafta boyunca oral gavaj ile PBS, grup P'ye ait sıçanlara 8 hafta boyunca oral gavaj ile 0.6 mg/kg VSL#3 probiyotik takviyesi uygulanmıştır. Grup Dm'ye 50 mg/kg streptozosin intraperitonel tek doz verilerek diyabet oluşturulmuştur. Grup PDm'deki sıçanlara çalışmanın ilk 4 haftası boyunca probiyotik takviyesi uygulanmış, daha sonra diyabet oluşturulmuş, diyabet oluşturulduktan sonraki 4 hafta boyunca probiyotik uygulamasına devam edilmiştir. Grup DmP'de yer alan sıçanlarda streptozosin (50 mg/kg intraperitoneal) ile diyabet oluşturulmuş ve sonrasında 4 hafta boyunca probiyotik uygulanmıştır. Deneyin başlangıcı ve bitiminde sıçanların kan şekeri ölçümleri yapılmış, diyabet oluşturulmak istenen sıçanlar için kan glikoz değeri 250 mg/dl kabul edilmiştir. Deneyin sonlandırılması ile sıçanlar intraperitonal olarak 90 mg/kg ketamin + 10 mg/kg ksilazin verilerek anestezi altında sakrifiye edilmiştir. Biyokimyasal değerlendirme için kan serum örnekleri ve histokimyasal analizler için böbrek dokuları elde edilmiştir. Sonuç olarak probiyotiklerin diyabetin bıraktığı hasara karşı kan glikoz seviyelerinde koruyucu etkisinin olduğunu fakat tedavi edici herhangi bir etkisi olmadığını gözledik. Diyabetin sebep olduğu serum üre ve BUN artışına karşı probiyotiklerin iyileştirici etkisi olduğu sonucuna ulaştık. Fakat kreatinin için anlamlı bir değişim göremedik. Yaptığımız histokimyasal değerlendirmelerde probiyotiklerin diyabet ile oluşan böbrek dokusundaki hasara karşı olumlu yönde etkisinin olduğunu tespit ettik. Probiyotiklerin diyabete karşı olumlu etkilerini immünohistokimyasal olarak alfa-SMA ve Bcl-2 ekspresyonları ile de gözledik.

BöbrekDiabetes mellitusHayvan deneyleri+2
Zülal Yeşil
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda mankozeb ile indüklenen hepatotoksisite ve nefrotoksisitede N-asetilsisteinin etkilerinin incelenmesi

Mankozeb, tarımda yaygın olarak kullanılan bir fungisittir. Bu bileşiğin uzun süreli maruziyetle karaciğer ve böbrek dokularında toksik etki oluşturabildiği bilinmektedir. N-asetilsistein (NAC) ise antioksidan özellikleri sayesinde çeşitli toksisitelerde koruyucu bir ajan olarak değerlendirilmektedir. Bu tez çalışmasında, mankozebin sıçanlarda oluşturduğu hepatotoksisite ve nefrotoksisiteye karşı NAC'ın olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Araştırmada toplam 32 adet yetişkin Wistar albino soyu erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar, randomize olarak Kontrol, Mankozeb (500 mg/kg), NAC (200 mg/kg) ve Mankozeb (500 mg/kg) + NAC (200 mg/kg) şeklinde dört gruba ayrılmıştır. Mankozeb oral gavaj ile her gün NAC ise intraperitoneal yolla haftada 2 gün olmak üzere 28 gün süresince uygulanmıştır. Süre sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan, karaciğer ve böbrek doku örnekleri alınmıştır. Oksidatif hasarın belirlenmesi amacıyla Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ölçülmüştür. Mankozeb uygulamasıyla birlikte TOS düzeyinde artış, TAS düzeyinde ise azalma sonucu OSİ değerinin anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir (p˂0,05). NAC uygulaması bu parametrelerde anlamlı düzelme sağlamıştır (p˂0,05). Serum biyokimyasal analizlerde mankozeb grubunda ALT, AST, GGT, üre, kreatinin ve bilirubin değerlerinde belirgin yükselmeler saptanmıştır (p˂0,05). NAC uygulanan gruplarda bu parametrelerin değerleri sağlıklı kontrol grubu ile benzerdi (p>0,05). Mankozeb uygulanan gruplarda inflamasyona ve apoptoza bağlı genlerde (iNOS, COX-2, TNF-α, IL-1β, Bax, Kaspaz-3) ekspresyon artışı, anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonunda ise azalma tespit edilmiştir. NAC uygulaması ile bu gen ekspresyon seviyelerinde anlamlı düzelme kaydedilmiştir. Histopatolojik incelemelerde mankozeb grubunda karaciğer ve böbrek dokularında yapısal bozulmalar, hücre kayıpları, nekroz ve inflamatuar infiltrasyonlar gözlenmiştir. NAC ile bu dokularda histolojik bütünlüğün büyük ölçüde korunduğu ve hasarın hafifletildiği saptanmıştır. Sonuç olarak, NAC'ın antioksidan, antienflamatuvar ve antiapoptotik özellikleriyle mankozebin neden olduğu hepatotoksik ve nefrotoksik etkilere karşı koruyucu bir etkinliğe sahip olduğu ortaya konulmuştur.

Antifungal ajanlarBöbrekKaraciğer+2
Ali Çakırlı
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Cost-benefit analysis of kidney donation systems and an alternative proposal for Turkey

This study analyzes the cost and benefit of the kidney donation system in Turkey through the analyses of the costs of hemodialysis and kidney transplantation. These analyses were made by using real data. Afterwards, a sensitivity analysis is made by the use of the results of the cost-benefit analysis. One other sensitivity analysis is made for the determination of the amount of the monetary incentive. Within the framework of this study, an alternative system for increasing organ donation rates is proposed which is based on the following three pillars: an opt-out system, a monetary incentive and a government monopsony.

GrantsKidneyTissue and organ procurement+7
Yavuz Demirdöğen
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İn vitro LPS uyarımlı akut böbrek yangı modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin antiiflamatuar etkinliğinin araştırılması"

İn vitro LPS uyarımlı akut böbrek yangı modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin antiiflamatuar etkinliğinin araştırılması Sepsis, akut böbrek hasarının (AKI) en yaygın nedenidir (~%40-50) ve hayatta kalanlarda kronik böbrek hastalığı görülme riski yüksektir. Bitkiler naringin ve prosiyaninler gibi birçok biyoaktif bileşenleri yapılarında bulundururlar. Bununla birlikte insan mikrobiyotası, bu gibi etken maddeleri enzimatik transformasyona uğratıp, 4-HPPA [3-(4′-hidroksifenil) propanoik asit] gibi moleküllerin açığa çıkmasını sağlayarak insan sağlığına önemli katkılar sağlamaktadır. 4-HPPA'nın birçok araştırmada antiinflamatuar ve antioksidan gibi biyolojik etkileri rapor edilmiştir. Araştırmanın amacını, in vitro LPS (lipopolisakkarit) uyarımlı böbrek yangı modelinde, naringin ve prosiyanidinlerin mikrobiyota ürününlerinden 4-HPPA'nın antiinflamatuar etkinliğinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Araştırmada insan orijinli HEK 293 böbrek hücreleri kullanıldı. Denemede kontrol grubu, LPS grubu, 4-HPPA grubu ve 4-HPPA+LPS grubu olmak üzere 4 gruptan oluşturuldu. LPS ve 4-HPPA farklı konsantrasyonlarda 24 saat süreyle hücrelere uygulandı. LPS ve 4-HPPA'nın etkin konsantrasyonları MTT (Thiazolyl Blue Tetrazolium Bromide) viyabilite testiyle araştırıldı. Yine tespit edilen konsantrasyonların hücrelere uygulanmasıyla deneme gruplarından elde edilen RNA'lardan cDNA dönüşümleri gerçekleştirildi. Sonunda inflamatuar yanıtlardan sorumlu IL-1β (interlökin 1 beta), TNF-α (Tümör nekroz faktör alfa) ve NFkβ (nükleer faktör kapa B) gen ekspesyon analizleri qRT-PCR yöntemiyle araştırıldı. 24 saat inkübasyonlardan sonra LPS'in 2,5ng/ml ve 4-HPPA'nın 6,25 μg/ml konsantrasyonda deneme için etkin konsantrasyonlar olduğu tespit edildi. Yine 4-HPPA'nın LPS'in uyardığı IL1β, TNFα ve NFkβ gen ekspresyonlarını baskıladığı görüldü. Araştırma elde edilen verilere göre, in vitro LPS uyarımlı böbrek inflamasyon modelinde 4-HPPA'nın etkin bir şekilde antiiflamatuar özellik gösterdiği ortaya konuldu. Bununla birlikte konunun tam aydınlatılabilmesi için in vivo ve daha ileri moleküler yöntemlere ihtiyaç bulunduğu kanısına varıldı.

4-HPPAAkut böbrek hasarıBöbrek+6
Elif Öztürk Nita
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00

Related subjects